Risale:Tiryak (Küçük Kitap)
TİRYAK
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
TİRYAK
OTUZ BİRİNCİ SÖZ'ÜN BİR ZEYLİ
1. Parça
Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesinden bir parçadır.
Risâlet-i Ahmediye (A.S.M.) ile münasebettar olmasından buraya derc edilmiştir.
Risâlet-i Ahmediyeden (A.S.M.) bahseden bu gelen On Dokuzuncu söz, gerçi derc edilen 17. ve 18. nci Sözlerden sonra ise de kudsiyetine binaen bunlardan mukaddem oldu.
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
Cümle tahiyyat, ol Hâkim-i Ezel ve Hakîm-i Ezelî ve Rahman-ı Lemyezelî’ye elyaktır ki bizi İslâmiyet’le serfiraz ve şeriat-ı garra ile sırat-ı müstakime hidayet etmiştir.
Öyle bir şeriat ki akıl ve nakil, dest be-dest ittifak vererek ol şeriatın hakaikinin hakkaniyetini tasdik etmişlerdir.
Öyle hakaik ki kökleri hakikat zemininde rüsuh ile beraber dal ve budakları kemalâtın göklerine yükselip intişar edip…
Öyle füruat ki meyveleri saadet-i dâreyndir. Ve bizi Kur’an-ı Mu’ciz ile irşad eylemiş.
Öyle kitap ki kaideleri ile hilkat-i âlemin kitabından dest-i kader ve kalem-i hikmet ile mektup ve cari olan kavanin-i amîka-i dakika-i İlahiyeyi izhar ettiğinden, ahkâm-ı âdilanesiyle nev-i beşerin nizam ve muvazenet ve terakkisine kefil-i mutlak ve üstad-ı küll olmuştur.
Salavat-ı bînihaye, ol Server-i Kâinat ve Fahr-i Âlem’e hediye olsun ki âlem, enva ve ecnasıyla onun risaletine şehadet ve mu’cizelerine delâlet ve hazine-i gaybdan getirdiği meta-ı âlîye dellâllık ediyor. Güya âleme teşrif ettiğinden her bir nevi, kendi lisan-ı mahsusuyla alkışladığı gibi; Sultan-ı ezel, zemin ve âsumanın evtarını intak edip her bir tel başka lisan ile mu’cizatının nağamatını inşad etmekle, o sadâ-yı şirin bu kubbe-i minada ile’l-ebed tanin-endaz etmiştir.
Güya âsuman, kendi mi’rac ve melek ve kamerin elsine-i semaviyesiyle risaletini tebrik ve zemin, kendi hacer ve şecer ve hayvanın dilleriyle mu’cizelerine senahan ve cevv-i feza, kendi cin ve bulutların işaratıyla nübüvvetine beşaret ve sâyebân ve zaman-ı mazi, enbiya ve kütüb ve kâhinlerin rumuz ve telvihatıyla o şems-i hakikatin fecr-i sadıkını göstererek müjdeci ve zaman-ı hal yani asr-ı saadet lisan-ı haliyle tabiat-ı Arap’taki inkılab-ı azîmin ve bedeviyet-i sırftan medeniyet-i mahzanın def’aten tevellüdünü şahit göstererek nübüvvetini ispat ve zaman-ı müstakbel, kendi vukuat ve fünununun etvar-ı müdakkikanesiyle onun mevkib-i ikbalini istikbal ve lisan-ı hakîmane ile irşadatına teşekkür; nev-i beşer kendi muhakkikleriyle bâhusus hatib-i beliği ki şems gibi kendi kendine bürhan olan Muhammed’in (asm) lisan-ı fasihanesiyle haktan geldiğini ilan ve Zat-ı Zülcelal kendi Kur’an’ının lisan-ı beliğanesiyle ol Nebiyy-i Ümmi’nin ferman-ı risaletini kıraat ediyorlar ve okuyorlar.
Beyt:
جُمْلَه شٖيرَانِ جِهَانْ بَسْتَهِٔ اٖينْ سِلْسِلَه اَنْد
رُوبَه اَزْ حٖيلَه چِه سَانْ بِگُسَلَدْ اٖينْ سِلْسِلَه رَا
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
ﺍَﺷْﻬَﺪُ ﺍَﻥْ ﻟﺎَٓ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﻭَ ﺍَﺷْﻬَﺪُ ﺍَﻥَّ ﻣُﺤَﻤَّﺪًﺍ ﺭَﺳُﻮﻝُ ﺍﻟﻠَّﻪِ
2. Parça
Bu kelime-i âliye, üssü’l-esas-ı İslâmiyet olduğu gibi kâinat üstünde temevvüc eden İslâmiyet’in en nurani ve en ulvi bayrağıdır. Evet, misak-ı ezeliye ile peyman ve yeminimiz olan iman, bu menşur-u mukaddeste yazılmıştır. Evet, âb-ı hayat olan İslâmiyet ise bu kelimenin aynü’l-hayatından nebean eder. Evet, ebede namzet olan nev-i beşer içinde saadet-saray-ı ebediyeye tayin ve tebşir olunanın ellerine verilmiş bir ferman-ı ezelîdir. Evet, kalp denilen avâlim-i gayba karşı olan penceresinde kurulmuş olan latîfe-i Rabbaniyenin fotoğrafıyla alınan timsal-i nuraniyle Sultan-ı ezel’i ilan eden harita-i nuraniyesidir ve tercüman-ı beliğidir. Evet, vicdanın esrarengiz olan nutk-u beliğanesini cemiyet-i kâinata karşı vekaleten inşad eden hatib-i fasihi ve kâinata Hâkim-i Ezel’i ilan eden imanın mübelliğ-i beliği olan lisanın elinde bir menşur-u lâyezalîdir.
İşaret: Bu kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahid-i sadıktır ve birbirini tezkiye eder. Evet, uluhiyet nübüvvete bürhan-ı limmîdir. Muhammed aleyhisselâm, Sâni’-i Zülcelal’e zatıyla ve lisanıyla bürhan-ı innîdir.
Risalet-i Ahmediye'ye (A.S.M.) dair olan Ondokuzuncu söz'ün bir parçasıdır.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
On dört reşehatı tazammun eden On Dördüncü Lem’a’nın
Birinci Reşhası
Rabb’imizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrif var.
Birisi: Şu kitab-ı kâinattır ki bir nebze şehadetini on üç Lem’a ile Arabî Nur risalesinden On Üçüncü Ders’ten işittik.
Birisi: Şu kitab-ı kebirin âyet-i kübrası olan Hâtemü’l-Enbiya aleyhissalâtü vesselâmdır.
Birisi de Kur’an-ı Azîmüşşan’dır.
Şimdi şu ikinci bürhan-ı nâtıkî olan Hâtemü’l-Enbiya aleyhissalâtü vesselâmı tanımalıyız, dinlemeliyiz.
Evet, o bürhanın şahs-ı manevîsine bak: Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber… O bürhan-ı bâhir olan Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkeb bir halka-i zikrin serzâkiri… Bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya taravettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki her bir davasını, mu’cizatlarına istinad eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar.
Zira o لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, dava eder. Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurani zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek icma ile manen صَدَقْتَ وَ بِالْحَقِّ نَطَقْتَ derler. Hangi vehmin haddi var ki böyle hesapsız imzalarla teyid edilen bir müddeaya parmak karıştırsın.
İkinci Reşha
O nurani bürhan-ı tevhid, nasıl ki iki cenahın icma ve tevatürüyle teyid ediliyor. Öyle de Tevrat ve İncil gibi kütüb-ü semaviyenin (Hâşiye[1]) yüzler işaratı ve irhasatın binler rumuzatı ve hâtiflerin meşhur beşaratı ve kâhinlerin mütevatir şehadatı ve şakk-ı kamer gibi binler mu’cizatının delâlatı ve şeriatın hakkaniyeti ile teyid ve tasdik ettikleri gibi; zatında gayet kemaldeki ahlâk-ı hamîdesini ve vazifesinde nihayet hüsnündeki secaya-yı gâliyesini ve kemal-i emniyetini ve kuvvet-i imanını ve gayet itminanını ve nihayet vüsukunu gösteren fevkalâde takvası, fevkalâde ubudiyeti, fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metaneti davasında nihayet derecede sadık olduğunu güneş gibi aşikâre gösteriyor.
Üçüncü Reşha
Eğer istersen gel asr-ı saadete, Ceziretü’l-Arab’a gideriz. Hayalen olsun onu vazife başında görüp ziyaret ederiz. İşte bak, hüsn-ü sîret ve cemal-i suret ile mümtaz bir zatı görüyoruz ki elinde mu’ciz-nüma bir kitap, lisanında hakaik-aşina bir hitap, bütün benî-Âdem’e, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcudata karşı bir hutbe-i ezeliyeyi tebliğ ediyor. Sırr-ı hilkat-i âlem olan muamma-i acibanesini hall ve şerh edip ve sırr-ı kâinat olan tılsım-ı muğlakını fetih ve keşfederek bütün mevcudattan sorulan, bütün ukûlü hayret içinde meşgul eden üç müşkül ve müthiş sual-i azîm olan “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suallerine mukni, makbul cevap verir.
Dördüncü Reşha
Bak, öyle bir ziya-yı hakikat neşreder ki eğer onun o nurani daire-i hakikat-i irşadından hariç bir surette kâinata baksan elbette kâinatın şeklini bir matemhane-i umumî hükmünde ve mevcudatı birbirine ecnebi, belki düşman ve camidatı dehşetli cenazeler ve bütün zevi’l-hayatı zeval ve firakın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün.
Şimdi bak, onun neşrettiği nur ile o matemhane-i umumî, şevk u cezbe içinde bir zikirhaneye inkılab etti. O ecnebi, düşman mevcudat, birer dost ve kardeş şekline girdi. O camidat-ı meyyite-i sâmite; birer munis memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı. Ve o ağlayıcı ve şekva edici kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir suretine girdi.
Beşinci Reşha
Hem o nur ile kâinattaki harekât, tenevvüat, tebeddülat, tagayyürat; manasızlıktan ve abesiyetten ve tesadüf oyuncaklığından çıkıp birer mektubat-ı Rabbaniye, birer sahife-i âyât-ı tekviniye, birer meraya-yı esma-i İlahiye ve âlem dahi bir kitab-ı hikmet-i Samedaniye mertebesine çıktılar.
Hem insanı bütün hayvanatın mâdûnuna düşüren hadsiz zaaf ve aczi, fakr u ihtiyacatı ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden, vasıta-i nakl-i hüzün ve elem ve gam olan aklı, o nur ile nurlandığı vakit, insan; bütün hayvanat, bütün mahlukat üstüne çıkar. O nurlanmış acz, fakr, akıl ile niyaz ile nâzenin bir sultan ve fîzar ile nazdar bir halife-i zemin olur.
Demek, o nur olmazsa kâinat da insan da hattâ her şey dahi hiçe iner. Evet, elbette böyle bedî’ bir kâinatta, böyle bir zat lâzımdır. Yoksa kâinat ve eflâk olmamalıdır.
Altıncı Reşha
İşte o zat, bir saadet-i ebediyenin muhbiri, müjdecisi, bir rahmet-i bînihayenin kâşifi ve ilancısı ve saltanat-ı rububiyetin mehasininin dellâlı, seyircisi ve künuz-u esma-i İlahiyenin keşşafı, göstericisi olduğundan; böyle baksan –yani ubudiyeti cihetiyle– onu bir misal-i muhabbet, bir timsal-i rahmet, bir şeref-i insaniyet, en nurani bir semere-i şecere-i hilkat göreceksin. Şöyle baksan –yani risaleti cihetiyle– bir bürhan-ı Hak, bir sirac-ı hakikat, bir şems-i hidayet, bir vesile-i saadet görürsün.
İşte bak, nasıl berk-i hâtıf gibi onun nuru, şarktan garbı tuttu. Ve nısf-ı arz ve hums-u beşer, onun hediye-i hidayetini kabul edip hırz-ı can etti. Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki böyle bir zatın bütün davalarının esası olan لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ı, bütün meratibiyle beraber kabul etmesin?
Yedinci Reşha
İşte bak, şu cezire-i vâsiada vahşi ve âdetlerine mutaassıp ve inatçı muhtelif akvamı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyanelerini def’aten kal’ u ref’ ederek bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medeni ümeme üstad eyledi. Bak, değil zahirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalpleri, nefisleri fetih ve teshir ediyor. Mahbub-u kulûb, muallim-i ukûl, mürebbi-i nüfus, sultan-ı ervah oldu.
Sekizinci Reşha
Bilirsin ki sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak daimî kaldırabilir. Halbuki bak bu zat, büyük ve çok âdetleri hem inatçı, mutaassıp büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref’edip yerlerine öyle secaya-yı âliyeyi ki dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak vaz’ ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok hârika icraatı yapıyor.
İşte şu asr-ı saadeti görmeyenlere, Ceziretü’l-Arab’ı gözlerine sokuyoruz. Haydi yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar. O zatın, o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?
Dokuzuncu Reşha
Hem bilirsin, küçük bir adam, küçük bir haysiyetle, küçük bir cemaatte, küçük bir meselede, münazaralı bir davada hicabsız, pervasız; küçük fakat hacaletâver bir yalanı, düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telaş göstermeden söyleyemez. Şimdi bak bu zata; pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedar, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir halde, pek büyük bir cemaatte, pek büyük husumet karşısında, pek büyük meselelerde, pek büyük davada, pek büyük bir serbestiyetle, bilâ-perva, bilâ-tereddüt, bilâ-hicab, telaşsız, samimi bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedit, ulvi bir surette söylediği sözlerinde hiç hilaf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ! اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحٰى
Evet hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnidir. Hakikatbînin gözüne, hayalin ne haddi var ki hakikat görünsün, aldatsın?
Onuncu Reşha
İşte bak, ne kadar merak-âver, ne kadar cazibedar, ne kadar lüzumlu, ne kadar dehşetli hakaiki gösterir ve mesaili ispat eder.
Bilirsin ki en ziyade insanı tahrik eden meraktır. Hattâ eğer sana denilse: “Yarı ömrünü, yarı malını versen Kamer’den ve Müşteri’den biri gelir, Kamer’de ve Müşteri’de ne var ne yok, ahvalini sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbalini ve başına ne geleceğini doğru olarak haber verecek.” Merakın varsa vereceksin.
Halbuki şu zat, öyle bir Sultan’ın ahbarını söylüyor ki memleketinde kamer bir sinek gibi bir pervane etrafında döner. O arz olan o pervane ise bir lamba etrafında pervaz eder. Ve o güneş olan lamba ise o Sultan’ın binler menzillerinden bir misafirhanesinde binler misbahlar içinde bir lambasıdır.
Hem öyle acayip bir âlemden hakiki olarak bahsediyor ve öyle bir inkılabdan haber veriyor ki binler küre-i arz bomba olsa patlasalar, o kadar acib olmaz. Bak, onun lisanında
gibi sureleri işit.
Hem öyle bir istikbalden doğru olarak haber veriyor ki, şu dünyevî istikbal, ona nisbeten bir katre serap hükmündedir. Hem öyle bir saadetten pek ciddi olarak haber veriyor ki bütün saadet-i dünyeviye, ona nisbeten bir berk-i zâilin bir şems-i sermede nisbeti gibidir.
On Birinci Reşha
Böyle acib ve muamma-âlûd şu kâinatın perde-i zahiriyesi altında elbette ve elbette böyle acayip bizi bekliyor. Böyle acayibi haber verecek, böyle hârika ve fevkalâde mu’ciz-nüma bir zat lâzımdır. Hem bu zatın gidişatından görünüyor ki o görmüş ve görüyor ve gördüğünü söylüyor. Hem bizi nimetleriyle perverde eden şu semavat ve arzın İlahı bizden ne istiyor, marziyatı nedir, pek sağlam olarak bize ders veriyor.
Hem bunlar gibi daha pek çok merak-âver, lüzumlu hakaiki ders veren bu zata karşı her şeyi bırakıp ona koşmak, onu dinlemek lâzım gelirken; ekser insanlara ne olmuş ki sağır olup kör olmuşlar, belki divane olmuşlar ki bu hakkı görmüyorlar, bu hakikati işitmiyorlar, anlamıyorlar?
On İkinci Reşha
İşte şu zat, şu mevcudat Hâlık’ının vahdaniyetinin hakkaniyeti derecesinde hak bir bürhan-ı nâtık, bir delil-i sadık olduğu gibi haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi bir bürhan-ı kātı’ı, bir delil-i sâtııdır. Belki nasıl ki o zat, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusulüdür. Öyle de duasıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve vesile-i icadıdır. Haşir meselesinde geçen şu sırrı, makam münasebetiyle tekrar ederiz:
İşte bak, o zat öyle bir salât-ı kübrada dua ediyor ki güya şu cezire, belki arz, onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Bak hem öyle bir cemaat-i uzmada niyaz ediyor ki güya benî-Âdem’in zaman-ı Âdem’den asrımıza, kıyamete kadar bütün nurani kâmil insanlar, ona ittiba ile iktida edip duasına âmin diyorlar.
Hem bak, öyle bir hâcet-i âmme için dua ediyor ki değil ehl-i arz, belki ehl-i semavat, belki bütün mevcudat, niyazına “Evet, yâ Rabbenâ ver, biz dahi istiyoruz.” deyip iştirak ediyorlar. Hem öyle fakirane, öyle hazînane, öyle mahbubane, öyle müştakane, öyle tazarrukârane niyaz ediyor ki bütün kâinatı ağlattırıyor, duasına iştirak ettiriyor.
Bak, hem öyle bir maksat, öyle bir gaye için dua ediyor ki insanı ve âlemi, belki bütün mahlukatı esfel-i safilînden, sukuttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan a’lâ-yı illiyyîne yani kıymete, bekaya, ulvi vazifeye çıkarıyor.
Bak, hem öyle yüksek bir fîzar-ı istimdadkârane ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârane ile istiyor, yalvarıyor ki güya bütün mevcudata ve semavata ve arşa işittirip vecde getirip duasına “Âmin Allahümme âmin” dedirtiyor.
Bak, hem öyle Semî’, Kerîm bir Kadîr’den, öyle Basîr, Rahîm bir Alîm’den hâcetini istiyor ki bilmüşahede en hafî bir zîhayatın en hafî bir hâcetini, bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder. Çünkü istediğini –velev lisan-ı hal ile olsun– verir. Ve öyle bir suret-i hakîmane, basîrane, rahîmanede verir ki şüphe bırakmaz bu terbiye ve tedbir öyle bir Semî’ ve Basîr ve öyle bir Kerîm ve Rahîm’e hastır.
On Üçüncü Reşha
Acaba bütün efazıl-ı benî-Âdem’i arkasına alıp, arz üstünde durup, arş-ı a’zama müteveccihen el kaldırıp dua eden şu şeref-i nev-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman ve bihakkın fahr-i kâinat ne istiyor? Bak dinle:
Saadet-i ebediye istiyor, beka istiyor, lika istiyor, cennet istiyor. Hem meraya-yı mevcudatta ahkâmını ve cemallerini gösteren bütün esma-i kudsiye-i İlahiye ile beraber istiyor.
Hattâ eğer rahmet, inayet, hikmet, adalet gibi hesapsız o matlubun esbab-ı mûcibesi olmasa idi; şu zatın tek duası, baharımızın icadı kadar kudretine hafif gelen şu cennetin binasına sebebiyet verecekti. Evet, nasıl ki onun risaleti şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi. Öyle de onun ubudiyeti dahi öteki dârın açılmasına sebeptir.
Acaba ehl-i akıl ve tahkike لَيْسَ فِى الْاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ dediren şu meşhud intizam-ı faik, şu rahmet içinde kusursuz hüsn-ü sanat ve misilsiz cemal-i rububiyet; hiç böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabul eder mi ki en cüz’î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip îfa etsin; en ehemmiyetli, en lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın? Hâşâ ve kellâ, yüz bin defa hâşâ! Böyle bir cemal, böyle bir çirkinliği kabul etmez, çirkin olmaz.
Yahu ey hayalî arkadaşım! Şimdilik kâfidir, geri gitmeliyiz. Yoksa yüz sene şu zamanda, şu cezirede kalsak yine o zatın garaib-i icraatını ve acayib-i vezaifini, yüzden birisine tamamen ihata edip temaşasında doyamayız.
Şimdi gel, üstünde döneceğimiz her asra birer birer bakacağız. Bak, nasıl her asır, o Şems-i Hidayet’ten aldıkları feyiz ile çiçek açmışlar. Ebu Hanife, Şafiî, Bayezid-i Bistamî, Şah-ı Geylanî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi milyonlar münevver meyveler veriyor.
Meşhudatımızın tafsilatını başka vakte ta’lik edip o mu’ciz-nüma ve hidayet-edaya bir kısım kat’î mu’cizatına işaret eden bir salavat getirmeliyiz:
عَلٰى مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرٰيةُ وَ الْاِنْجٖيلُ وَ الزَّبُورُ
وَ انْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ
سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ سَلَامٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهٖ
Mu'cizât-ı Ahmediyye (A.S.M.) Zeylinin Bir Parçasıdır.
HÂTİME
[Risâlet-i Ahmediyye (A.S.M.) delâili hakkında olup Mi'rac Risâlesinin Üçüncü Esasının nihayetindeki üç mühim müşkilden birinci müşkile ait suale, muhtasar bir fihriste sûretinde verilen cevaptır.]
Sual: Şu mi’rac-ı azîm, ne için Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâma mahsustur?
Elcevap: Şu birinci müşkülünüz otuz üç adet Sözlerde tafsilen halledilmiştir. Yalnız şurada Zat-ı Ahmediye’nin (asm) kemalâtına ve delail-i nübüvvetine ve o mi’rac-ı a’zama en elyak o olduğuna icmalî işaretler nevinde, bir muhtasar fihriste gösteriyoruz. Şöyle ki:
Evvela: Tevrat, İncil, Zebur gibi kütüb-ü mukaddeseden, pek çok tahrifata maruz oldukları halde, şu zamanda dahi Hüseyin-i Cisrî gibi bir muhakkik, nübüvvet-i Ahmediyeye (asm) dair yüz on dört işarî beşaretleri çıkarıp “Risale-i Hamîdiye”de göstermiştir.
Sâniyen: Tarihçe sabit, Şıkk ve Satih gibi meşhur iki kâhinin, nübüvvet-i Ahmediyeden (asm) biraz evvel, nübüvvetine ve Âhir Zaman Peygamberi o olduğuna beyanatları gibi çok beşaretler, sahih bir surette tarihen nakledilmiştir.
Sâlisen: Veladet-i Ahmediye (asm) gecesinde Kâbe’deki sanemlerin sukutuyla, Kisra-yı Faris’in saray-ı meşhuresi olan Eyvan’ı inşikak etmesi gibi irhasat denilen yüzer hârika, tarihçe meşhurdur.
Râbian: Bir orduya parmağından gelen suyu içirmesi ve camide bir cemaat-i azîme huzurunda, kuru direğin, minberin naklinden dolayı müfarakat-ı Ahmediyeden (asm) deve gibi enîn ederek ağlaması وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ nassı ile şakk-ı kamer gibi muhakkiklerin tahkikatıyla bine bâliğ mu’cizatla serfiraz olduğunu tarih ve siyer gösteriyor.
Hâmisen: Dost ve düşmanın ittifakıyla ahlâk-ı hasenenin şahsında en yüksek derecede; ve bütün muamelatının şehadetiyle secaya-yı sâmiye, vazifesinde ve tebligatında en âlî bir derecede; ve din-i İslâm’daki mehasin-i ahlâkın şehadetiyle, şeriatında en âlî hisal-ı hamîde, en mükemmel derecede bulunduğuna ehl-i insaf ve dikkat tereddüt etmez.
Sâdisen: Onuncu Söz’ün İkinci İşareti’nde işaret edildiği gibi uluhiyet, mukteza-yı hikmet olarak tezahür istemesine mukabil, en a’zamî bir derecede Zat-ı Ahmediye (asm) dinindeki a’zamî ubudiyetiyle en parlak bir derecede göstermiştir.
Hem Hâlık-ı âlem’in nihayet kemaldeki cemalini bir vasıta ile göstermek, mukteza-yı hikmet ve hakikat olarak istemesine mukabil; en güzel bir surette gösterici ve tarif edici, bilbedahe o zattır.
Hem Sâni’-i âlem’in nihayet cemalde olan kemal-i sanatı üzerine enzar-ı dikkati celbetmek, teşhir etmek istemesine mukabil; en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşahede o zattır.
Hem bütün âlemlerin Rabb’i, kesret tabakatında vahdaniyetini ilan etmek istemesine mukabil –tevhidin en a’zamî bir derecede– bütün meratib-i tevhidi ilan eden yine bizzarure o zattır.
Hem Sahib-i âlem’in nihayet derecede âsârındaki cemalin işaretiyle, nihayetsiz hüsn-ü zatîsini ve cemalinin mehasinini ve hüsnünün letaifini âyinelerde mukteza-yı hakikat ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukabil; en şaşaalı bir surette âyinedarlık eden ve gösteren ve sevip ve başkasına sevdiren yine bilbedahe o zattır.
Hem şu saray-ı âlemin Sâni’i, gayet hârika mu’cizeleri ile ve gayet kıymettar cevahirler ile dolu hazine-i gaybiyelerini izhar ve teşhir istemesi ve onlarla kemalâtını tarif etmek ve bildirmek istemesine mukabil; en a’zamî bir surette teşhir edici ve tavsif edici ve tarif edici yine bilbedahe o zattır.
Hem şu kâinatın Sâni’i, şu kâinatı enva-ı acayip ve ziynetlerle süslendirmek suretinde yapması ve zîşuur mahlukatını seyir ve tenezzüh ve ibret ve tefekkür için ona idhal etmesi ve mukteza-yı hikmet olarak onlara o âsâr ve sanayiinin manalarını, kıymetlerini, ehl-i temaşa ve tefekküre bildirmek istemesine mukabil; en a’zamî bir surette cin ve inse, belki ruhanîlere ve melaikelere de Kur’an-ı Hakîm vasıtasıyla rehberlik eden, yine bilbedahe o zattır.
Hem şu kâinatın Hâkim-i Hakîm’i, şu kâinatın tahavvülatındaki maksat ve gayeyi tazammun eden tılsım-ı muğlakını ve mevcudatın “Nereden? Nereye? Ve ne oldukları?” olan şu üç sual-i müşkülün muammasını bir elçi vasıtasıyla umum zîşuurlara açtırmak istemesine mukabil, en vâzıh bir surette ve en a’zamî bir derecede hakaik-i Kur’aniye vasıtasıyla o tılsımı açan ve o muammayı halleden, yine bilbedahe o zattır.
Hem şu âlemin Sâni’-i Zülcelal’i, bütün güzel masnuatıyla kendini zîşuur olanlara tanıttırmak ve kıymetli nimetlerle kendini onlara sevdirmesi, bizzarure onun mukabilinde zîşuur olanlara marziyatı ve arzu-yu İlahiyelerini bir elçi vasıtasıyla bildirmesini istemesine mukabil, en a’lâ ve ekmel bir surette, Kur’an vasıtasıyla o marziyat ve arzuları beyan eden ve getiren, yine bilbedahe o zattır.
Hem Rabbü’l-âlemîn, meyve-i âlem olan insana, âlemi içine alacak bir vüs’at-i istidat verdiğinden ve bir ubudiyet-i külliyeye müheyya ettiğinden ve hissiyatça kesrete ve dünyaya müptela olduğundan, bir rehber vasıtasıyla yüzlerini kesretten vahdete, fâniden bâkiye çevirmek istemesine mukabil; en a’zamî bir derecede, en eblağ bir surette, Kur’an vasıtasıyla en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda îfa eden, yine bilbedahe o zattır.
İşte mevcudatın en eşrefi olan zîhayat ve zîhayat içinde en eşref olan zîşuur ve zîşuur içinde en eşref olan hakiki insan ve hakiki insan içinde geçmiş vezaifi en a’zamî bir derecede, en ekmel bir surette îfa eden zat; elbette o mi’rac-ı azîm ile Kab-ı Kavseyn’e çıkacak, saadet-i ebediye kapısını çalacak, hazine-i rahmetini açacak, imanın hakaik-i gaybiyesini görecek, yine o olacaktır.
Sâbian: Bilmüşahede şu masnuatta gayet güzel tahsinat, nihayet derecede süslü tezyinat vardır. Ve bilbedahe şöyle tahsinat ve tezyinat, onların Sâni’inde gayet şiddetli bir irade-i tahsin ve kasd-ı tezyin var olduğunu gösterir. Ve irade-i tahsin ve tezyin ise bizzarure o Sâni’de sanatına karşı kuvvetli bir rağbet ve kudsî bir muhabbet olduğunu gösterir. Ve masnuat içinde en câmi’ ve letaif-i sanatı birden kendinde gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnuattaki güzellikleri “Mâşâallah” deyip istihsan eden, bilbedahe o sanat-perver ve sanatını çok seven Sâni’in nazarında en ziyade mahbub, o olacaktır.
İşte masnuatı yaldızlayan mezaya ve mehasine ve mevcudatı ışıklandıran letaif ve kemalâta karşı “Sübhanallah, Mâşâallah, Allahu ekber” diyerek semavatı çınlattıran ve Kur’an’ın nağamatıyla kâinatı velveleye verdiren, istihsan ve takdir ile tefekkür ve teşhir ile zikir ve tevhid ile berr ve bahri cezbeye getiren yine bilmüşahede o zattır.
İşte böyle bir zat ki اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca bütün ümmetin işlediği hasenatın bir misli, onun kefe-i mizanında bulunan ve umum ümmetinin salavatı, onun manevî kemalâtına imdat veren ve risaletinde gördüğü vezaifin netaicini ve manevî ücretleriyle beraber rahmet ve muhabbet-i İlahiyenin nihayetsiz feyzine mazhar olan bir zat, elbette mi’rac merdiveniyle cennete, Sidretü’l-münteha’ya, arşa ve Kab-ı Kavseyn’e kadar gitmek, ayn-ı hak, nefs-i hakikat ve mahz-ı hikmettir.
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى
Said Nursî
Hâşiye: En mühim bir ceride-i İslâmiyede, umum âlem-i İslâm’a taalluk eden ve gayet ehemmiyetli siyasîlerden ve hayat-ı içtimaiye ile çok alâkadar olan umum hukukçulardan 1927 senesinde Avrupa’da toplanan bir kongrede mühim ecnebi feylesoflar, şeriat-ı Muhammediyeye (asm) dair bu aşağıda yazılan Arabî fıkranın aynını kendi lisanlarıyla söylemişler. O Arabî ceridenin naklettiği Arabî ifadeyi aynen yazıyoruz ve tercümesini de Arabî ifadenin altına ilâve ediyoruz. Nur Çeşmesi’nin âhirinde yazılan ecnebi feylesoflardan kırk üç tanesinin beyanatı, bu iki kahraman feylesofun beyanatıyla kırk beş tane şahid-i sadık oluyor. اَلْفَضْلُ مَا شَهِدَتْ بِهِ الْاَعْدَاءُ “Fazilet odur ki düşmanlar dahi onu tasdik etsin.”
Arabî ceridenin beyanatı:
وَقَدْ اِعْتَرَفَ حَتّٰى عُلَمَاءُ الْغَرْبِ بِسُمُوِّ مَبَادِى الْاِسْلَامِ وَصَلَاحِهَا لِلْعَالَمِ …
قَالَ عَمٖيدُ كُلِّيَّةِ الْحُقُوقِ بِجَامِعَةِ فِيَنَا اَلْاُسْتَاذُ شَبُولْ فٖى مُؤْتَمَرِ الْحُقُوقِيّٖينَ الْمُنْعَقَدِ فٖى سَنَةِ (١٩٢٧):
اِنَّ الْبَشَرِيَّةَ لَتَفْتَخِرُ بِاِنْتِسَابِ رَجُلٍ كَمُحَمَّدٍ (ع ص م) اِلَيْهَا اِذْ اِنَّهُ رَغْمَ اُمِّيَّتِهٖ اِسْتَطَاعَ قَبْلَ بِضْعَةِ عَشَرَ قَرْنًا اَنْ يَاْتٖى بِتَشْرٖيعٍ سَنَكُونُ نَحْنُ الْاَوْرُوبَائِيّٖينَ اَسْعَدَ مَا نَكُونُ لَوْ وَصَلْنَا اِلٰى قِيْمَتِهٖ بَعْدَ اَلْفَىْ عَامٍ
وَ قَالَ بَرْنَارْد شَوْ : لَقَدْ كَانَ دٖينُ مُحَمَّدٍ (ع ص م) مَوْضِعَ التَّقْدٖيرِ السَّامٖى دَائِمًا لِمَا يَنْطَوٖى عَلَيْهِ مِنْ حَيَوِيَّةٍ مُدْهِشَةٍ لِاَنَّهُ عَلٰى مَا يَلُوحُ لٖى هُوَ الدّٖينُ الْوَحٖيدُ الَّذٖى لَهُ مَلَكَةُ الْهَضْمِ لِاَطْوَارِ الْحَيَاةِ الْمُخْتَلِفَةِ وَالَّذٖى يَسْتَطٖيعُ لِذٰلِكَ اَنْ يَجْذِبَ اِلَيْهِ كُلَّ جَيْلٍ مِنَ النَّاسِ وَ اَرٰى وَاجِبًا اَنْ يُدْعٰى مُحَمَّدٌ (ع ص م) مُنْقِذَ الْاِنْسَانِيَّةِ وَ اَعْتَقِدُ اَنَّ رَجُلًا مِثْلَهُ اِذَا تَوَلّٰى زَعَامَةَ الْعَالَمِ الْحَدٖيثِ نَجَحَ فٖى حَلِّ مُشْكِلَاتِهٖ وَاَحَلَّ فِى الْعَالَمِ السَّلَامَةَ وَالسَّعَادَةَ (يَعْنِى الْمُسَالَمَةَ وَالصُّلْحَ الْعُمُومِىَّ) وَمَا اَشَدَّ حَاجَةَ الْعَالَمِ اَلْيَوْمَ اِلَيْهَا …
Tercümesinin bir hülâsası:
Evet, garp uleması ve feylesofları itiraf ve ikrar etmişler ki: “İslâmiyet’in kanunları, yüksek bir tarzda âlemin ıslahına kâfidir.”
Hem Külliyetü’l-Hukuk Kongresi’nin cemiyetinde, bütün hukukiyyunun toplandığı o kongrede 1927 senesinde onun reisi feylesof üstad Shebol demiş ki: “Muhammed’in (asm) beşeriyete intisabıyla bütün beşeriyet muhakkak iftihar eder. Çünkü o zat ümmi olmasıyla beraber, on üç asır evvel öyle bir şeriat getirmiş ki biz Avrupalılar iki bin sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek en mesud en saadetli oluruz.”
İkincisi veyahut Nur Çeşmesi’nin âhirine ilâve edilenlerle kırk beşincisi olan Bernard Shaw demiş: “Din-i Muhammedî’nin (asm) en yüksek makam-ı takdire çıkmasının sebebi, gayet acib ve sağlam bir hayatı temin etmesidir. Bana açılan budur ki o din tek, yekta, emsalsiz bir din-i ferîd olup bütün muhtelif ayrı ayrı hayatın etvarlarını ve çeşitlerini hazmettiriyor. Yani ıslah ve istihale tarzında tasfiye ve terakki ettiriyor. Hem Muhammed’in (asm) dini öyle bir dindir ki insanın ayrı ayrı bütün milletlerini kendine celbedebilir. Ben görüyorum ve itikad ediyorum ki beşere vâcibdir ki desin: “Muhammed (asm) insaniyetin halâskârıdır. Ve halâskârlık namı, ona verilmek lâzımdır.”
Hem diyor: “Ben itikad ediyorum ki Muhammed’in misli, yani sîretinde, tarzında bir adam şimdiki yeni âleme reis olsa hükmetse; bu yeni âlemin müşkülatını halledip bu yeni karmakarışık âlemde müsalemet-i umumiyeye ve saadet-i hayatın husulüne sebep olacak. Evet, bu yeni âlemin müsalemet ve saadet-i hayatiyeye ne kadar şedit ihtiyacı var olduğunu herkes anlar.”
İşte bu iki kahraman feylesofun sözlerinin hülasası bitti.
OTUZUNCU SÖZ'ÜN ZEYLİ
On yedinci söz'ün bir parçasıdır.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ زٖينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا
وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعٖيدًا جُرُزًا
وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ
Bu söz, iki âlî makam ve bir parlak zeylden ibarettir.
Hâlık-ı Rahîm ve Rezzak-ı Kerîm ve Sâni’-i Hakîm; şu dünyayı, âlem-i ervah ve ruhaniyat için bir bayram, bir şehrâyin suretinde yapıp bütün esmasının garaib-i nukuşuyla süslendirip küçük büyük, ulvi süflî her bir ruha, ona münasip ve o bayramdaki ayrı ayrı hesapsız mehasin ve in’amattan istifade etmeye muvafık ve havas ile mücehhez bir ceset giydirir, bir vücud-u cismanî verir, bir defa o temaşagâha gönderir.
Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı; asırlara, senelere, mevsimlere hattâ günlere, kıtalara taksim ederek her bir asrı, her bir seneyi, her bir mevsimi, hattâ bir cihette her bir günü, her bir kıtayı, birer taife ruhlu mahlukatına ve nebatî masnuatına birer resmigeçit tarzında bir ulvi bayram yapmıştır.
Ve bilhassa rûy-i zemin, hususan bahar ve yaz zamanında masnuat-ı sağirenin taifelerine öyle şaşaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki tabakat-ı âliyede olan ruhaniyatı ve melaikeleri ve sekene-i semavatı seyre celbedecek bir cazibedarlık görünüyor. Ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalaagâh oluyor ki akıl tarifinden âcizdir.
Fakat bu ziyafet-i İlahiye ve bayram-ı Rabbaniyedeki ism-i Rahman ve Muhyî’nin tecellilerine mukabil ism-i Kahhar ve Mümît, firak ve mevt ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise وَسِعَتْ رَحْمَتٖى كُلَّ شَىْءٍ rahmetinin vüs’at-i şümulüne zahiren muvafık düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç cihet-i muvafakatı vardır. Bir ciheti şudur ki:
Sâni’-i Kerîm, Fâtır-ı Rahîm, her bir taifenin resmigeçit nöbeti bittikten ve o resmigeçitten maksud olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibarıyla dünyadan merhametkârane bir tarz ile tenfir edip usandırıyor. İstirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsan ediyor. Ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelan-ı şevk-engiz, ruhlarında uyandırıyor.
Hem o Rahman’ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki nasıl vazife uğrunda, mücahede işinde telef olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor. Ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek sırat üstünde, sahibine burak gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor.
Öyle de sair zîruh ve hayvanatın dahi kendilerine mahsus vazife-i fıtriye-i Rabbaniyelerinde ve evamir-i Sübhaniyenin itaatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve onların istidatlarına göre bir nevi ücret-i maneviye, o tükenmez hazine-i rahmetinde baîd değil ki bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler belki memnun olsunlar.
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
Lâkin zîruhların en eşrefi ve şu bayramlarda kemiyet ve keyfiyet cihetiyle en ziyade istifade eden insan, dünyaya pek çok meftun ve müptela olduğu halde, dünyadan nefret ve âlem-i bekaya geçmek için eser-i rahmet olarak iştiyak-engiz bir halet verir. Kendi insaniyeti dalalette boğulmayan insan, o haletten istifade eder. Rahat-ı kalp ile gider. Şimdi, o haleti intac eden vecihlerden numune olarak beşini beyan edeceğiz.
Birincisi: İhtiyarlık mevsimiyle dünyevî, güzel ve cazibedar şeyler üstünde fena ve zevalin damgasını ve acı manasını göstererek o insanı dünyadan ürkütüp o fâniye bedel, bir bâki matlubu arattırıyor.
İkincisi: İnsanın alâka peyda ettiği bütün ahbaplardan yüzde doksan dokuzu, dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için o ciddi muhabbet sâikasıyla o ahbabın gittiği yere bir iştiyak ihsan edip mevt ve eceli mesrurane karşılattırıyor.
Üçüncüsü: İnsandaki nihayetsiz zayıflık ve âcizliği, bazı şeylerle ihsas ettirip hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır olduğunu anlattırıp istirahate ciddi bir arzu ve bir diyar-ı âhere gitmeye samimi bir şevk veriyor.
Dördüncüsü: İnsan-ı mü’mine nur-u iman ile gösterir ki mevt, idam değil; tebdil-i mekândır. Kabir ise zulümatlı bir kuyu ağzı değil, nuraniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise bütün şaşaasıyla âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana çıkmak ve müz’iç dağdağa-i hayat-ı cismaniyeden âlem-i rahata ve meydan-ı tayeran-ı ervaha geçmek ve mahlukatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp huzur-u Rahman’a gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saadettir.
Beşincisi: Kur’an’ı dinleyen insana, Kur’an’daki ilm-i hakikati ve nur-u hakikatle dünyanın mahiyetini bildirmekliğiyle, dünyaya aşk ve alâka pek manasız olduğunu anlatmaktır. Yani, insana der ve ispat eder ki:
“Dünya, bir kitab-ı Samedanîdir. Huruf ve kelimatı nefislerine değil belki başkasının zat ve sıfât ve esmasına delâlet ediyorlar. Öyle ise manasını bil, al; nukuşunu bırak git.
Hem bir mezraadır, ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrefatını at, ehemmiyet verme.
Hem birbiri arkasında daim gelen geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise onlarda tecelli edeni bil, envarını gör ve onlarda tezahür eden esmanın tecelliyatını anla ve müsemmalarını sev ve zevale ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.
Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini yap, gel ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.
Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise nazar-ı ibretle bak ve zahirî çirkin yüzüne değil; belki Cemil-i Bâki’ye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faydalı bir tenezzüh yap, dön ve o güzel manzaraları irae eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme.
Hem bir misafirhanedir. Öyle ise onu yapan Mihmandar-ı Kerîm’in izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma; çık, git. Herzekârane fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle manasız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma.” gibi zahir hakikatlerle dünyanın içyüzündeki esrarı gösterip dünyadan müfarakatı gayet hafifleştirir belki hüşyar olanlara sevdirir ve rahmetinin her şeyde ve her şe’ninde bir izi bulunduğunu gösterir.
İşte Kur’an, şu beş veche işaret ettiği gibi başka hususi vecihlere dahi âyât-ı Kur’aniye işaret ediyor.
Veyl o kimseye ki şu beş vecihten bir hissesi olmaya…
On Yedinci Söz’ün İkinci Makamı
(Hâşiye[2])
Bırak bîçare feryadı, beladan gel tevekkül kıl!
Zira feryat, bela-ender, hata-ender beladır bil!
Bela vereni buldunsa atâ-ender, safa-ender beladır bil!
Bırak feryadı, şükür kıl manend-i belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.
Ger bulmazsan bütün dünya cefa-ender, fena-ender hebadır bil!
Cihan dolu bela başında varken ne bağırırsın küçük bir beladan, gel tevekkül kıl!
Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ o da gülsün.
O güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Bil ey hodgâm! Bu dünyada saadet, terk-i dünyada.
Hudâbin isen o kâfidir, bıraksan da bütün eşya lehinde
Ger hodbin isen helâkettir, ne yaparsan bütün eşya aleyhinde.
Demek, terki gerektir her iki halde bu dünyada.
Terki demek: Hudâ mülkü, onun izni, onun namıyla bakmakta.
Ticaret istiyorsan ger, şu fâni ömrünü bâkiye tebdilde.
Eğer nefsine talip isen çürüktür hem temelsiz de.
Eğer âfakı ister isen fena damgası üstünde.
Demek, değmez ki alınsa çürük maldır hep bu çarşıda.
Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında.
Siyah Dutun Bir Meyvesi
(O mübarek dut başında Eski Said, Yeni Said lisanıyla söylemiştir.)
Muhatabım Ziya Paşa değil, Avrupa meftunlarıdır.
Mütekellim nefsim değil, tilmiz-i Kur’an namına kalbimdir.
Geçen sözler hakikattir, sakın şaşma, hududundan hazer aşma,
Ecanib fikrine sapma, dalalettir kulak asma, eder elbet seni nâdim.
Görürsün en ziyadarın, zekâvette alemdarın,
O hayretten der daim: “Eyvah, kimden kime şekva edeyim, ben dahi şaştım!”
Kur’an dedirtir ben de derim, hiç de çekinmem.
Ondan ona şekva ederim, sen gibi şaşmam.
Hak’tan Hakk’a feryat ederim, sen gibi aşmam.
Yerden göğe dava ederim, sen gibi kaçmam.
Ki Kur’an’da hep dava nurdan nuradır, sen gibi caymam.
Kur’an’dadır hak hikmet, ispat ederim, muhalif felsefeyi beş para saymam.
Furkan’dadır elmas hakikat, dercan ederim, sen gibi satmam.
Halktan Hakk’a seyran ederim, sen gibi sapmam.
Dikenli yolda tayran ederim, sen gibi basmam.
Ferşten arşa şükran ederim, sen gibi asmam.
Mevte, ecele dost bakarım, sen gibi korkmam.
Kabre gülerekten girerim, sen gibi ürkmem.
Ejder ağzı, vahşet yatağı, hiçlik boğazı; sen gibi görmem.
Ahbaba kavuşturur beni, kabirden darılmam, sen gibi kızmam.
Rahmet kapısı, nur kapısı, hak kapısı, ondan sıkılmam, geri çekilmem.
Bismillah diyerek çalıyorum (Hâşiye[3]) arkama bakmam, dehşet de almam.
Elhamdülillah diyerek rahat bulup yatacağım, zahmeti çekmem, vahşette kalmam.
Allahu ekber diyerek ezan-ı haşri işitip kalkacağım (Hâşiye[4]) mahşer-i ekberden çekinmem, mescid-i a’zamdan çekilmem.
Lütf-u Yezdan, nur-u Kur’an, feyz-i iman sayesinde hiç üzülmem.
Durmayıp koşacağım, arş-ı Rahman zılline uçacağım, sen gibi şaşmam inşâallah.
Firkatli ve gurbetli bir esarette, fecir vaktinde ağlayan bir kalbin ağlayan ağlamalarıdır
Seherlerde eser bâd-i tecelli
Uyan ey gözlerim vakt-i seherde
İnayet hâh zidergâh-ı İlahî
Seherdir ehl-i zenbin tövbegâhı
Uyan ey kalbim vakt-i fecirde
Bikün tövbe, bicû gufran zidergâh-ı İlahî.
ON SEKİZİNCİ SÖZ
Birinci Nokta
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Nefs-i emmareme bir sille-i te’dib
Ey fahre meftun, şöhrete müptela, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemta, sersem nefsim! Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah, kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu hak bir dava ise senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var.
Halbuki sen, daim zemme müstahaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-i ihtiyarın bulunmakla o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkis ediyorsun, gururunla tahrip ediyorsun ve küfranınla iptal ediyorsun ve temellükle gasbediyorsun. Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacalettir. Senin hakkın medih değil, istiğfardır, nedamettir. Senin kemalin hodbinlik değil, hudâbinliktedir.
Evet, sen benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabul etmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız. Yani fâil ve masdar değilsiniz belki münfail ve mahalsiniz. Yalnız bir tesiriniz var: O da hayr-ı mutlaktan gelen hayrı, güzel bir surette kabul etmemenizden şerre sebep olmanızdır.
Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ güzelliği görülmeyen zahirî çirkinlikler size isnad edilip Zat-ı Mukaddese-i İlahiye’nin tenzihine vesile olasınız. Halbuki bütün bütün vazife-i fıtratınıza zıt bir suret giymişsiniz. Kabiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalbettiğiniz halde, Hâlık’ınızla güya iştirak edersiniz. Demek nefis-perest, tabiat-perest; gayet ahmak, gayet zalimdir.
Hem deme ki: “Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.” Zira, temessül etmediğinden mazhar değil, memer olursun.
Hem deme ki: “Halk içinde ben intihab edildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek, bir meziyetim var.” Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi, çünkü herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi. (Hâşiye[5])
3. Parça
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvela: Mevlid-i Şerifinizi ruh u canımızla tebrik ediyoruz ve muvaffakıyetinizi ve Nurların fevkalâde tesirli intişarlarını sizlere müjde ediyoruz ve Nurcuları tebrik ediyoruz.
Sâniyen: Bu mübarek gecede pek şiddetli bir ihtar kalbime geldi ki: İstanbul’daki Üniversiteciler Eski Said ile Yeni Said’in tarihçe-i hayatındaki hârikaları yazmaları münasebetiyle iki fikir meydana gelmiş:
Birisi: Dostlarda benim haddimden pek ziyade, fevkalâde bir nevi velayet gibi bir hüsn-ü zan hasıl olmuş. Ve muarızlarda ve ehl-i felsefede de pek hârika bir deha zannı ve hattâ bazılarında da kuvvetli bir sihir tevehhümüyle haddimden bin derece ziyade bir tevehhüm hasıl olmuş. Ve bu manaya dair çok yerlerde “Bunun hakikati nedir?” diye maddî ve manevî izahı benden istenilmişti. Ben de bu geceki şiddetli ihtar için çok mukaddimatlı bir hakikati beyan etmeye mecbur oldum.
Birinci Mukaddime:
Nasıl ki bir çam ağacının buğday tanesi kadar bir çekirdeği, koca çam ağacına bir mebde oluyor. Kudret-i İlahî o acib ağacı o çekirdekten halk ediyor. Milyondan ancak bir hisse o çekirdekte bulunurken, o çekirdek kader kalemiyle yazılan manevî bir fihriste olmuş. Yoksa bir köy kadar fabrikalar lâzımdır ki o acib ağaç, dal ve budaklarıyla teşkil edilsin. İşte azamet ve kudret-i İlahînin bir delili de budur ki bir zerreden dağ gibi şeyleri halk eder.
İşte aynen bunun gibi, hiçbir mahviyet ve tevazu niyetiyle olmayarak, bütün kanaatimle ilan ediyorum ki: Benim hizmetim ve sergüzeşte-i hayatım, bir nevi çekirdek hükmüne geçmiş. İnayet-i İlahiye ile bu zamanda ehemmiyetli bir hizmet-i imaniyeye mebde olmak için Kur’an’dan gelen ve meyvedar bir şecere-i âliye olan Nur Risalelerini ihsan etmiş. Ben bunu kasemle temin ediyorum ki bütün hayatımda geçen o hârikalardan dolayı ben kendimde kat’iyen bir kabiliyet ve bir meziyet ve o fevkalâdeliğe bir liyakat görmüyordum. Hayret hayret içinde kalıyordum. Değil fevkalâde bir deha veyahut fevkalâde bir velayet, belki kendi kendimi idare edecek ve hayat-ı içtimaiye ile münasebettar olacak bir kabiliyet görmüyordum. Gerçi zahiren hodfüruşluk gibi bazı hâlât hayatımda görünmüştü. O da ihtiyarım haricinde halkların hüsn-ü zannını tekzip etmemek için bir nevi hodfüruşluk gibi oluyordu. Fakat halkların hüsn-ü zannı gibi hakikatte olmadığını ve dünyaya yaramadığımı, böyle bin derece haddimden fazla bir teveccühe mazhar olduğumu bütün bütün hilaf-ı hakikat telakki ediyordum.
Fakat Cenab-ı Hakk’a yüz bin şükür olsun ki yetmiş seksen senelik hayatımın sonlarında onun hikmetini ihsan-ı İlahiye ile bir derece bildik ve kısaca bir kısmına işaret edeceğim. Ve çok numunelerinden bir kısım numunelerini beyan ediyorum:
Birinci Numune
Medrese usûlünce hiç olmazsa on beş sene tahsil-i ilim lâzım geliyor ki hakaik-i diniye ve ulûm-u İslâmiye tam elde edilsin. O zamanda Said’de, değil hârika bir zekâ veya bir manevî kuvvet; belki bütün istidat ve kabiliyetinin haricinde bir acib tarz ile bir iki sene sarf ve nahiv mebâdisini gördükten sonra üç ayda acib bir tarzda kırk elli kitabı güya okumuş ve icazet almış gibi bir halet göründü.
Bu hal altmış sene sonra doğrudan doğruya gösterdi ki o vaziyet ulûm-u imaniyeyi üç dört ayda, kısa bir zamanda ellere verebilecek bir tefsir-i Kur’anî çıkacak ve o bîçare Said de onun hizmetinde bulunacak işaretiyle hem bir zaman gelecek ki değil on beş sene belki bir sene de ulûm-u imaniyeyi ders alacak medreseler ele geçmeyecek ve azalacak bir zamana bir nevi işaret-i gaybiye gibi manalar hatıra geliyor.
İkinci Numune
O eski zamanda, Said’in o çocukluk zamanında büyük âlimlerle münazarasını ve o âlimlerin suallerine cevap vermesini hattâ kendisi hiç sual etmeden âlimlerin en müşkül suallerine doğru cevap vermesini, ben kat’iyen itiraf ediyorum ve itikad ediyorum ki: O hal ne hârika zekâvetimden ve ne de acib istidadımdan neş’et etmiş değildir. Ben de bîçare, müptedi, sersem, gürültücü bir çocuk iken hiç böyle değil büyük âlimlere cevap vermek belki küçük hocalara, hattâ küçük talebelere de mağlup olur bir halde iken doğru cevap vermekliğim, kat’iyen istidadımdan ve zekâvetimden gelmemiş olduğuna kanaat-i kat’iyem var. Yetmiş senedir de hayret ediyordum.
Şimdi ihsan-ı İlahî ile bir hikmetini anladım ki: Çekirdek gibi medrese ilimlerine bir ağaç ihsan edilecek ve o ağacın hizmetinde bulunana karşı pek çok rakipleri ve muarızları bulunacak. İşte bu zamanda İslâmlar içinde muhtelif meşrepler ve meslekler sahipleri birbirisini tenkit etmek ve eserine mukabil eserler neşretmek; Mutezile ve Ehl-i Sünnet gibi birbirini kırmak âdetiyle bu zamanda o Nur ağacının hizmetkârının başına vuracak ve rekabet veya meşrep muhalefetiyle en tesirlisi ve en müthişi medrese hocaları olmak lâzım gelirken, Cenab-ı Hakk’a yüz bin şükür olsun ki eskiden beri devam etmekte olan o âdete muhalif olarak Risale-i Nur en ziyade ulemanın damarlarına dokundurduğu halde hocaların Nurlara karşı tenkitkârane eserler yazamadıklarının sebebi:
O zamanda o çocuk Said’in, ulemanın suallerine karşı doğru cevap vermesi, ulemanın cesaretini kırmış ki hiçbir yerde kıskanç hocalardan hem meşrepçe Said’e çok muhalif oldukları halde Nur Risalelerine karşı mukabil çıkmamaları; bu halin bir hikmeti olduğuna kanaatim gelmiş.
Yoksa böyle acib bir zamanda ehl-i medresenin itirazı başlasaydı, dinsizlik taraftarları olan gizli düşmanlarımız hem Nurları hem ulemayı çürütmek için ehemmiyetli bir vesile yapacaklardı. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrolsun ki en ziyade Nurların dokunduğu resmî ulema, aleyhinde bulunamadılar.
Üçüncü Numune
Eski Said’in çocukluk zamanından beri hem kendisi hem babası fakir oldukları halde, başkalarının sadaka ve hediyelerini almadığının ve alamadığının ve şiddetli muhtaç olduğu halde hediyeleri mukabilsiz kabul etmediğinin ve Kürdistan âdeti talebelerin tayinatı, ahalinin evlerinden verildiği ve zekâtla masrafları yapıldığı halde, Said hiçbir vakit tayin almaya gitmediğinin ve zekâtı dahi bilerek almadığının bir hikmeti, şimdi kat’î kanaatimle şudur ki:
Âhir ömrümde Risale-i Nur gibi sırf imanî ve uhrevî bir hizmet-i kudsiyeyi dünyaya âlet etmemek ve menafi-i şahsiyeye vesile yapmamak için o makbul âdete ve o zararsız seciyeye karşı bana bir nefret ve bir kaçınmak ve şiddet-i fakr u zarureti kabul edip elini insanlara açmamak haleti verilmişti ki Risale-i Nur’un hakiki bir kuvveti olan hakiki ihlas kırılmasın.
Ve bunda bir işaret-i manevî hissediyordum ki: Gelecek zamanda maişet derdiyle ehl-i ilmin mağlubiyeti, bu ihtiyaçtan gelecektir.
Dördüncü Numune
Yeni Said ihtiyarlığında bütün bütün siyasetten ve dünyadan kendini çekmeye çalıştığı halde, ehl-i dünyanın bütün bütün kanuna ve insafa ve vicdana hattâ insanlığa muhalif bir tarzda eşedd-i zulüm ile yirmi sekiz sene işkencelerle ezdiklerine ve bir sineğin ısırmasına tahammül etmeyen o bîçare Said’in baltalarla başına vurduklarına ve ihanetin en şenîlerini yaptıklarına karşı, emsalsiz bir sabır ve tahammül ona ihsan olunması ve gayet asabî ve sinirli olduğu gibi fıtraten korkak olmadığı halde “Ecel birdir, tagayyür etmez.” hakikatine imanından gelen büyük bir cesaretle beraber en korkak, en miskin bir vaziyette sükût edip sabretmesi; hattâ bir miktar sonra o işkenceler sonunda ruhuna bir ferah verilmesinin bir hikmeti, kanaat-i kat’iyemle budur ki:
Kur’an-ı Hakîm’in hakaik-i imaniyesini tefsir eden Risale-i Nur’u hiçbir şeye ve şahsî menfaatlerine ve manevî kemalâtlarına âlet yapmamak ve hakiki ihlası kırmamak için ehl-i siyaset Said hakkında “dini siyasete âlet yapmak” vehmini verip tâ Said işkencelerle, hapislerle dini siyasete âlet etmesin diye ehl-i siyasetin zalimane hükümleri altında kader-i İlahî Nur’daki hakiki ihlası kırmamak için Said’e şefkatli tokatlar vurup “Sakın sakın, hakaik-i imaniyenin tefsiri olan Risale-i Nur’u kendi şahsî menfaatlerine ve hattâ manevî kemalâtlarına ve belalardan ve muzır şeylerden kurtulmaklığına âlet yapma. Tâ ki Nur’un en büyük kuvveti olan ihlas-ı hakiki zedelenmesin!” diye kader-i İlahînin şefkatli tokatları olduğuna kat’î kanaat ediyorum.
Hattâ her ne vakit sırf âhiretime şahsî ibadetle ziyade meşguliyetim sebebiyle Nur’un hizmetini bıraktığım aynı zamanda ehl-i dünya bana musallat olup bana azap verdiğine kat’î kanaat getirmişim.
MAHKEMEDE ALEYHİMDEKİ BİR İFTİRAYA CEVABDIR
Eğer îmana ve Kur'ana hizmetkârlığım cihetiyle ehl-i dünya beni tazyik ediyorsa, onun müdafaası bana ait değil. Onu, Aziz-i Cebbâra havale ediyorum. Eğer asılsız ve riyaya sebeb ve ihlâsı kıracak bir şöhret-i kâzibeyi kırmak için teveccüh-ü âmmeyi hakkımda bozmak murad ise, onlara Allah râzı olsun diyerek hakkımı helal ediyorum. Çünki teveccüh-ü âmmeye mazhar olmak ve insanların nazarında şöhret kazanmak benim gibi adamlara zarardır. Benim ile temas edenler zannederim beni bilirler ki, ben şahsıma karşı hürmet istiyorum, Hattâ kıymetdar mühim bir dostumu, fazla hürmet ettiği için belki elli def'a tekdir etmişim. Eğer beni çürütmek ve efkâr-ı âmmeden düşürtmek, ve ıskat ettirmekten muradları, tercümanlık ettiğim hakaik-ı imâniye ve Kur'aniyeye ait ise; beyhûdedir. Zira "Kur'an yıldızlarına perde çekilmez. Gözünü kapayan; yalnız kendi görmez, başkasına gece yapamaz."
Bundan otuz beş sene evvel, Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle dünyanın muvakkat şan ve şerefinin ve enaniyetli hodfüruşluğun, ve şöhretperestliğin ne kadar faidesiz ve mânasız olduğunu hadsiz şükürler olsun ki, Kur'an'ın feyziyle anlamış bir adamın, o zamandan beri bütün kuvvetiyle, nefsi emmaresiyle mücadele edip, mahviyet etmek, benliğini bırakmak, tasannu ve riyakârlık yapmamak için, elinden geldiği kadar çalıştığına ona hizmet eden veya arkadaşlık edenler, kat'î bildikleri ve şehadet ettikleri halde ve yirmi seneden beri herkes kendi hakkında hoşlandığı ziyade hüsn-ü zan ve teveccüh-ü nas ve şahsını medh-ü senadan ve kendinin mânevî makam sahibi olduğunu bilmekten herkese muhalif olarak bütün kuvvetiyle kaçtığı; ve hem, has kardeşlerinin onun hakındaki hüsn-ü zanlarını reddedip, o hâlis kardeşlerinin hatırlarını kırması; ve yazdığı cevabî mektublarında, onun hakkındaki medihlerini ve ziyade hüsn-ü zanlarını kabul etmemesi ve kendisini faziletten mahrum göstermesi ve bütün fazileti, Kur'an'ın tefsiri olan Risale-i Nur'a ve dolayısiyle Nur Şâkirdlerinin şahs-ı mânevîsine vermesi; ve kendisini âdi bir hizmetkâr bilmesi kat'i isbat ediyor ki, şahsını beğendirmeğe çalışmadığı ve istemediği ve red ettiği halde onun rızası olmadan bazı doslarının uzak bir yerden onun hakkında ziyade hüsn-ü zan edip onu medhetmeleri ve bir makam vermeleri medarı mesuliyet olur mu?
Benim bu otuz sene hayatımda bütün Risale-i Nur'da yazdıklarımın ve şahsıma temas eden hakikatlarının tasdikiyle ve benimle ciddi görüşen ehl-i insaf zâtların ve arkardaşların şehadetleriyle iddia ediyorum ki: Ben nefs-i emmaremi elimden geldiği kadar hodfuruşluktan, şöhretperestlikten, tefahurdan men'e çalışmışım ve şahsıma ziyade hüs-ü zan eden Nur Talebelerinin belki yüz def'a hatırlarını kırıp cerhetmişim, Ben mal sahibi değilim. Kur'an'ın mücevherat dükkânının bir bîçâre dellâlıyım dediğimi; hem yakın kardeşlerimin tasdikleriyle ve emarelerini görmeleriyle, hem ben değil dünyevî makamatı ve şan-ü şerefi şahsıma kazandırmak, belki mânevi büyük makamat faraza bana verilse bile, fakat hizmetteki ihlâsıma, nefsimin hissesi karışmak ihtimaline binaen korkarak o makamatı da hizmetime feda etmeğe karar verdiğim ve fiilen de öylece hareket ettiğim halde, mahkeme-i âlinizin güya en büyük siyasî bir mes'ele gibi, başkaların şahsıma karşı olan teveccüh ve hüsnü zanlariyle beni mes'ul etmekte hiç bir ma'na var mı?
Ben kendim, şahsımın çürük olduğunu yüz def'a söylediğim ve aleyhimde olanlar da, her vesile ile yine şahsımı çürüttükleri halde, ehl-i siyaseti evhamlandıracak derecede teveccüh-ü âmmeye karşı faide etmediğinin sebebi: Îmanın kuvvetlenmesi için , bu zamanda ve bu zeminde, gayet şiddetli bir ihtiyac-ı kât-î ile bazı şahıslar lâzımdır ki; hakikatı hiçbir şey'e âlet etmesin. Nefsine hiç bir hisse vermesin. Tâ ki, îmâna dair dersinden istifade edilsin, ve muhtaç müteredditlere kanaat-ı kat'iye gelsin.
Evet, hiçbir zaman, ve zeminde bu zaman kadar böyle îmani bir ihtiyac-ı şedid olmamış gibidir. Çünki tehlike hariçten şiddetli gelmiş,. Şahsımın bu ihtiyaca karşı gelmediğini itiraf edip, ilân ettiğim halde, yine şahsımın meziyetinden değil belki şiddet-i ihtiyaçtan ve zâhiren başkalar çok görünmemesinden şahsımı o ihtiyaca bir çâre zannediyorlar. Hallbuki ben de, çoktan beri buna taaccüb ve hayret ile bakıyordum ve hiç bir cihetle lâyık olmadığım halde, dehşetli kusurlarımla beraber bu tarz-ı teveccüh-ü âmmenin hikmetini şimdi bilim. Hikmeti de şudur:
Risale-i Nur'un hakikatı ve şâkirdlerinin şahs-ı mânevisi, bu zaman ve zeminde, o şiddetli ihtiyacın yüzünü kendilerine çevirmiş. Benim şahsımın hizmet itibariyle binden bir hissesi ancak bulunduğu halde, o hârika hakikatın ve o hâlis muhlis şahsiyetin bir cihette mümessili zannedip o teveccühü gösteriyorlar.
4. Parça
Bismihi Subhaneh
Gizli bir komitenin desisesiyle safdil bâzı hocalar veyahut bid'a taraftarları bâzı muarızlar, Risale-i Nur'un hiç zedelenmez bâzı hakikatlarına karşı, benim çok kusurlu ve îtiraf ediyorum ki çok hatâlı şahsımın noksanlarını ve hatâlarını işâa etmekle ve beni onlarla çürütmekle Risale-i Nur'a ilişmek ve darbe vurmak istediklerine bu yirmi senede yirmi ehemmiyetli hâdise var. Hattâ iki def'adır hapsimize bir nevi vesile olduğundan, doslarıma ve Risale-i Nur'un şâkirdlerine ilân ediyorum Ben Cenâb-ı Hakk'a şükrediyorum ki; nefsimi kendime beğendirmemiş ve kusurlarımı kendime bildirmiş. Değil kendimi satmak, hodfüruşluk etmek, belki kemal-i mahcubiyetle Risale-i Nur'un mübarek şâkirdleri içinde onların samimiyet ve ihlâsı ile kusurlarımı affettirmek ve onların mânevi şefaatiyle günahlarıma bir keffaret aramaktır.
Evvela: Bana îtiraz edenler, gizli ayıplarımı bilmiyorlar. Yalnız zâhirî bâzı hatâlarımı beyan edip ve yanlış olarak Risale-i Nur'u benim malım zannederek Risale-i Nur'un nurlarına perde çekmek ve intişarına mâni olmak niyetiyle, bazı ehemmiyetli sebepler için, iki sünneti terk ettiğimden, bu zâhirî ve mazeretli kusurumu bahane edip hücum ediyorlar.
Sâniyen: Yirmi senedir haksız olarak beni insanlarla görüştürmekten men'ettikleri için hem bu âhirde, resmen perde altında insanlarla temas ettirmemek için tembihat verilmesiyle hem yirmi beş senedir münzevî yaşadığım için kalabalık yerlerde huzur bulamıyorum.
Hem bu zamanda dehşetli pek çok günah-ı kebireden çekinmek için, bir sünnetin terkine mukabil, Risale-i Nur'un irşadı ve yirmi sene haps-i münferid hükmünde, işkenceli geçen hayatım inşâallah o sünnetin terkine bir keffarettir.
Hem bunu kat'iyyen ilân ediyorum ki: "Risale-i Nur, Kur'anın malıdır. Benim ne haddim var ki sahib olayım; tâ ki kusurlarım ona sirayet etsin. Belki ben o Nurun kusurlu bir hâdimi ve o elmas ve mücevherat dükkânının bir dellâlıyım. Benim karmakarışık vaziyetim; ona sirayet edemez, ve ona dokunmaz. Zaten Risale-i Nur'un bize verdiği dersin biri de, hakikat-ı ihlâs ve terk-i enaniyet ve daima kendini kusurlu bilmek ve hodfüruşluk etmemektir. Hâşâ biz kendimizi değil, belki Risale-i Nur'un şahs-ı mânevisini ehl-i îmana gösteriyoruz. Bizler, kusurlarımızı görenlere ve bize gösterenlere -hakikat olmak şartiyle- minnettar oluyoruz, Allah râzı olsun deriz. Boynumuzda bir akrep bulunsa , bizi ısırmadan atılsa, nasıl memnun oluruz; -fakat garaz ve inat olmamak şartiyle ve bid'alara ve dâlalete yardım etmemek kaydı ile- kabul edip ihtar edenlere minnettar oluyoruz.
MAHKEME-İ KÜBRA-YI HAŞRE BİR ŞEKVADIR
(Bundan evvelki parça Üstadımızın, mahkemedeki müdafaatından olması münasebetiyle Üstadımızın, Mahkeme-i Temyize verdiği bu kısım onun mevzuu ile münasebettar olmakla buraya ilhak edildi.)
Bismihi Subhaneh
[Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir. Ve dergâh-ı İlâhiyeye bir şekvadır. Ve bu zamanda mahkeme-i temyiz hâkimleri ve istikbalde nesl-i âti ve dârülfünunun münevver muallimleri ve talebeleri dahi dinlesinler. İşte bu yirmisekiz senede yüzer işkenceli musibetlerinden (on tanesini) Âdil-i Hakîm-i Zülcelâl'in dergâh-ı adaletine müştekiyâne takdim ediyorum.]
Evvelâ: Ben kusurlarımla beraber bu milletin saadetine ve imanına hayatımı vakfettim. Ve milyonlar kahraman başlar feda oldukları bir hakikata, yâni Kur'an hakikatine benim başım dahi feda olsun diye bütün kuvvetimle Risale-i Nur'la Kur'ânın hakikatına çalıştım. Bütün zalimane taziblere karşı tevfik-i İlâhi ile dayandın. Geri çekilmedim.
Ezcümle: Afyon hapsimde ve mahkememde başıma gelen çok gaddarane muamelelerden ve musibetlerimden on tanesinden birisi:
Üç def'a ve her def'asında iki saate yakın aleyhimizde gazarkârâne ve müfteriyâne ittihamnamelerini, bana ve adaletten teselli bekliyen mâsum Nur talebelerine cebren dinlettikleri halde, çok rica ettim beş-on dakika bana müsaade ediniz ki. hukukumuzu müdafaa edeyim. Bir-iki dakikadan fazla izin vermediler.
İşte bu mes'elelerden birisi: Ben kırk-elli sene evvel, müteşabih bir Hâdis-i Şerif'in bir hârika manasını beyan etmiştim. Ve sonra Risale-i Nura yazmıştım ki: "Bir adam sabah kalkar alnında “haza kafirun” yazılmış bulunur." yâni Avrupa gibi, başa şapka giyer ve onu cebren giydirir. "Bir kumandan hayatiyle ve mematiyle beni tasdik edip, işte o adam benim.." diye, acib icraatiyle bu Hâdîs-i Şerifin hakikatını isbat ettiği halde, zâlimler nurlara ilişmesinler diye ben mahrem tuttum.
Sonra gördüm ki; İslâm Ordusunun hasenelerini o kumandana vermekle milyonlar haseneler, bir tek haseneye iner; sukut eder. Ve o kumandanın kusurlarını ve seyyielerini orduya vermekle o seyyie, bir milyon seyyie olur. O şanlı kahraman orduyu tam lekedar ediyor bildim. Benim, gizli ve mahrem tutmakta hata ettiğime kanaat getirdiğim aynı zamanda mahkemeler, o hakikatı tam tamına teşhir ettiler. İzahını büyük müdafaatıma havale edip gayet kısa bir işareti şudur:
Mahkeme, bizi cezalandırmak için ileri sürdüğü en büyük sebeb, benim o kumandanı sevmemekliğim ve sevdirmemekliğim ve Kur'anın çok Ayâtına karşı onun inkâr ve muarazasını red etmekliğim; fikren ve ilmen kat'i hüccetlerle onun mesleğini kabul etmemekliğimdir.
Ben yirmi ay tecrid-i mutlakta durdurulduğum halde yalnız üç - dört saat bir-iki arkadaşıma izin verildi. Müdafaatımın yazısında az bir parça yardım oldu. Sonra onlar da men' edildi. Pek gaddarane muameleler içinde cezalandırdılar. Müddeiumuminin bin dereden su toplamak nev'inden ve yanlış mânalar vermekle ve iftiralar ve yalan isnadlarla garazkârâne ve on beş sahifesinde seksen bir hatâsını mahkemede isbat ettiğim aleyhimizdeki ithamnamelerini dinlemeğe bizi mecbur ettiler.Beni konuşturmadılar. Eğer konuştursalardı diyecektim:
Hem dininizi inkâr, hem ecdadınızı dalâletle tahkir eden ve peygamberinizi (A.S.M.) ve Kur'anınızın kanunlarını reddedip kabul etmeyen; yahudî ve nasranî ve mecusîlere, hususan şimdi bolşevizm perdesi altındaki anarşist ve mürted ve münafıklara hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikir bahanesiyle ilişmediğiniz halde ve İngiliz gibi hıristiyanlıkta müteassıb, cebbar bir hükumetin daire-i mülkünde ve hâkimiyetinde Mısır ve Hind'de milyonlarla müslümanlar her vakit Kur'anın dersiyle İngilizin bütün bâtıl akidelerini ve küfrî düsturlarını reddettikleri halde onlara onların mahkemeleri ilişmediği halde ve her hükümette bulunan şiddetli muhalifler alenen fikirlerini neşirde, o hükümetlerin mahkemeleri ilişmediği halde, benim musibetli bu otuz senelik hayatımı ve yüz otuz kitabımı ve en mahrem risalelerimi ve mektublarımı, hem Isparta hükümeti, hem Denizli Mahkemesi, hem Ankara ağır Ceza Mahkemesi, hem Diyanet Riyaseti, hem iki def'a, belki üç def'a mahkeme-i temyiz tam tedkik ettikleri ve onların ellerinde iki üç sene Risale-i Nur'un mahrem ve gayr-i mahrem bütün nüshaları kaldığı ve bir küçük cezayı icab edecek bir tek maddeyi göstermedikleri, hem bu derece za'fiyetim ve mazlûmiyetim ve mağlûbiyetim ve bu kadar ağır şerait ile beraber; iki yüz binden ziyade hakikî ve fedakâr şâkirdlere vatan ve millet ve âsâyiş menfaatinde en kuvvetli ve sağlam ve hakikatlı bir rehber olarak kendini gösteren, Risale-i Nur'un ellinizdeki mecmuaları ve dört yüz sahife müdafaatlarımız mâsumiyetimizi isbat ettikleri halde; hangi kanun ile, hangi vicdan ile, hangi maslahat ile, hangi suç ile bizi ağır ceza ve pek ağır ihanetlerle ve tecridlerle mahkûm ediyorsunuz? Elbette mehkeme-i kübra-i haşirde sizden sorulacak.
İkinci musîbet: Beni cezalandırmak için gösterdikleri bir sebep: Benim tesettür ve irsiyet ve zikrullah ve teaddüd-ü zevcat hakkındaki Kur'an'ın gayet sarîh âyetlerine, medeniyetin ettiği itirazlara karşı onları susturacak tefsirimdir.
Yirmi sene evvel Eskişehir Mahkemesine ve Ankara'ya mahkeme-i temyize ve tashihe yazdığım -ve aleyhimdeki Afyon Mahkemesinin kararnâmesinde yazdıkları- bu aşağıda gelen fıkrayı:
Hem haşirde mahkeme-i kübraya bir şekva, hem istikbalde münevver ehl-i maarif hey'etine bir îkaz hem iki üç def'a bizim beretimizde insaf ve adaletle feryadımızı dinleyin mahkeme-i temziye, Elhüccetüzzehra ile beraber bir nevi lâyiha-i temyiz, hem beni konuşturmayan ve seksen hatâsını isbat ettiğimiz gazarkârane ittihamnâmeleri ile beni iki sene ağır ceza ve tecrid-i mutlak ve iki sene başka yere nefy ve göz nezareti hapsiyle mahkûm etmeye çalışan hey'ete aynen o fıkrayı tekrar ediyorum:
İşte o fıkra şudur: Ben de adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üç yüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon müslümanların hayat-ı içtimaiyesinde kudsî ve hakiki bir düstur-u İlâhiyi, üç yüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üç yüz elli senede geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidaen tefsir eden bir adamı mahkum etmek isteyen haksız bir kararı elbette rûy-i zeminde adalet varsa o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir, diye bağırıyorum. Bu asrın sağır kulakları dahi işitsin!
Acaba bu zamanın bazı ilcaatının iktizasiyle muvakkaten kabul edilen bir kısım ecnebi kanunlarını fikren ve ilmen kabul etmeyen ve siyaseti bırakan ve hayat-ı içtimaiyeden çekilen bir adamı, o âyâtın tefsirleriyle suçlu yapmakta. İslâmiyeti inkâr ve dindar, kahraman bir milyar ecdadlarımıza ihanet ve milyonlarla tefsirleri ittiham çıkmaz mı? diye yazdığım (bir ihtar) tâbirimden kararnamede hiddet edenlere ihtar ederim.
Musibetimin Üçüncüsü: Mahkûmiyetime gösterdikleri bir sebep; emniyeti ihlâl ve âsâyişi bozmaktır. Pek uzak bir ihtimal ile yüzde ve belki binde bir imkân ile, hattâ o uzak imkânatı vukuat yerine koyup, bazı mahrem risalelerinden ve hususi mektuplarından ve Risale-i Nur'un yüz bin kelime ve cümlelerinden kırk-elli kelimesine yanlış mâna vererek, bir sened gösterip, bizi ittiham ve cezalandırmak istiyorlar.
Ben de, bu otuz-kırk senelik hayatımı bilenleri ve Nur'un binler has şâkirdlerini işhad ederek derim:
İstanbul'u işgal eden İngilizin baş kumandanı, İslâmlar içine ihtilâf atıp, hattâ Şeyh-ül İslâmı ve bir kısım hocaları birbiri aleyhine sevk ederek i'tilâfçıve ittihatçı fırkalarını birbiriyle uğraştırarak, Yunanın galebisine ve harekât-ı milliyenin mağlûbiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde "Hutuvat-ı Sitte" eserimi tab' ve neşretmekle o İngiliz Başkumandanın dehşetli plânını kıran ve o kumandanın îdam tehdidine karşı geri çekilmiyen ve Ankara reisleri, o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara'ya kaçmıyan ve esarette Rus'un Başkumandanına başını eğmiyen ve o baş kumandanın îdam kararına ehemmiyet vermeyen ve otuz bir mart hâdisesinde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve divan-ı harb-i örfide, mahkemedeki paşaların: "Sen de mürtecisin şeriat istemişsin öyle mi?" diye suallerine karşı îdama beş para kadar ehemmiyet vermeyip, cevabında:
Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise, bütün cin ve ins şahid olsun ki; ben mürteciyim ve şeriatın bir tek mes'elesine ruhumu feda etmeğe hazırım diyen ve o büyük zâbitleri hayretle takdire sevkedip îdamını beklerken beraetine karar verilen ve tahliye olup dönerken, onlara teşekkür etmiyerek:" Zalimler için yaşasın cehennem!" diye yolda bağıran ve Ankara'da divan-ı riyasette Afyon Kararnamesinin yazdığı gibi Mustafa Kemal hiddetle Ona: "Biz seni buraya çağırdık ki; bize yüksek fikirler beyan edesin. Sen geldin namaza dair şeyler yazdın içimize ihtilâf verdin?" demesiyle Mustafa Kemal'e karşı: "İmandan sonra en yüksek namazdır.
Namaz kılmayan haindir hainin hükmü merduttur." diye kırk-elli meb'usun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan O'na bir nevî tarziye verip hiddetini geri aldıran ve altı vilâyet zâbıtasınca ve hükümetçe âsâyişin ihlâline dair bir tek maddesi kaydedilmeyen ve yüzbinlerle Nur Şâkirdlerinin hiçbir vukuatı görülmeyen (yalnız bir küçük talebenin, haklı bir müdafaada, küçük bir vukuatından başka) hiç bir şâkirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise, mahpusları islâh eden ve Risale-i Nur' dan yüzbinler nüsha memlekette intişar etmekle beraber, menfaatdan başka hiç bir zararı olmadıklarını yirmi üç senelik hayatının ve muhtelif tarihlerde üç hükümet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur' un kıymetini bilen yüz bin şâkirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle isbat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir ve kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp, eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arıyan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden mâsumlara ve ihtiyarlara zarar gelmemek için kendisine zulüm ve tâzib edenlere hatta bedduada etmeyen bir adam hakkında; "Bu ihtiyar münzevî âsâyişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır ve muhabereleri dünya içindir, öyle ise suçludur" diyenler ve O'nu pek ağır şerait altında mahkûm etmek istiyenler: elbette yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrâda hesabını verecekler!.
Acaba bir nutuk ile, isyan eden sekiz taburu itaate getiren ve kırk sene evvel bir makalesiyle binler adamı kendine tarafdar yapan ve mezkûr üç dehşetli kumandanlara karşı korkmayan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde (başımdaki saçlarım adedince başların bulunsa ve her gün biri kesilse, zındıkaya ve dalalete teslim-i silah edip vatan ve millete ve islâmiyete hiyanet etmem, hakikat-ı Kur'an'a feda olan bu başımı zâlimlere eğmem) diyen ve Emirdağında, beş-on âhiret kardeşi ve üç-dört hizmetçilerden başka, kimse ile alâkadar olmayan bir adam hakkında, ittihamnâmede: "Bu Said Emirdağında gizli çalışmış, âsâyişe zarar vermek fikriyle, orada bir kısım halkları zehirlemiş, yirmi adam da etrafta O'nu medhedip hususî mektuplar yazdıkları gösteriyor ki: O bir siyaset çeviriyor." diye emsalsiz bir adavet ve ihanetlerle iki sene hapse sokmak ve hapiste tecrid-i mutlakta ve mahkemede konuşturmamakla ta'zib edenler ne derece haktan ve adaletten ve insaftan uzak düştüklerini ehl-i adalet ve insafın vicdanlarına havale ediyorum!..
Hiç mümkün müdür ki, böyle haddinden yüz derece ziyade teveccüh-ü âmmeye mazhar ve eski zamanda bir nutuk ile binler adamı itaate getiren ve Ayasofya Camiinde elli bin adama, takdir ile nutkunu dinlettiren bir adam üç sene Emirdağı'nda çalışsın, yalnız beş-on adamı kandırsın ve seksen yaşında iken âhiret işini bırakıp siyaset entrikaları ile uğraşsın. Ve yakın olduğu kabrine nurlar yerinde lüzumsuz zulmetleri doldursun. Hiç kabil midir? Elbette şeytan dahi bunu kimseye kabul ettiremez.
Dördüncü Musîbetim: Şapka giymediğimi mahkûmiyetime ehemmiyetli bir sebep göstermeleridir. Beni konuşturmadılar. Yoksa beni cezalandırmağa çalışanlara diyecektim ki: Üç ay Kastamonu'da Polisler ve komiser karakolunda misafir kaldım. Hiçbir vakit bana demediler: "Şapkayı başına koy."
Ve üç mahkemede şapkayı başıma koymadığım ve başımı mahkemede açmadığım halde, Afyon müstesna bana ilişmedikleri ve yirmi üç sene bazı dinsiz zâlimlerin, o bahane ile bana gayr-ı resmî çok sıkıntılı ve ağır bir nevi ceza çektirdikleri ve şimdi asker neferatının başlarından kalktığı ve çocuklar ve kadınlar ve ekser köylüler ve dairelerde me'murlar ve bere giyenler şapka giymeğe mecbur olmadıkları ve hiç bir maddî maslahat giymesinde bulunmadığı halde, benim gibi bir münzevi ve bütün müçtehidlerin ve umum şeyh-ül İslamların yasak ettikleri bir serpuşu giymediğim bahanesiyle ve uydurmalar ilâvesiyle, yirmi sene cezasını çektiğim ve libasa ait manasız bir âdetle tekrar beni cezalandırmağa çalışan ve çarşıda Ramazanda gündüzde rakı içip, namaz kılmayanları hürriyet-i şahsiye var diye, kendine kıyas edip resmen menetmek vazifesi iken, ilişmediği halde, bu derece şiddet ve tekrarla ve ısrarla beni bir kıyafetim için suçlandırmağa çalışan; elbette ölümün îdam-ı ebedîsini ve kabrin dâimî haps-i nünferidini gördükten sonra mahkeme-i kübrada ondan bu hatâsı sorulacak.
Beşinci Musîbetim: Otuz üç âyât-ı Kur'aniyenin tahsikârâne işaretine mazhariyetini; ve İmam-ı Ali (Kerremallahü Vechehü) ve Gavs-ı A'zam (Kuddise sırruhu) gibi evliyanın takdirlerini; ve yüz bin ehl-i îmanın tasdiklerini; ve yirmi senede millete ve vatana zararsız pek çok menfaatli yüksek bir mertebeyi kazandıran Risale-i Nur'u sinek kanadı gibi bahanelerle, bazı risalelerinin müsaderesine hattâ dört yüz sahife olan ve yüz bin adamın îmanlarını kurtaran ve kuvvetlendiren "zülfikar - Mu'cizat-ı Ahmediye" mecmuasını, içindeki eskiden yazılmış ve mürur-u zaman ve af kanunları görmüş iki âyetin tam haklı tefsirine dair, iki sahife bahanesiyle o pek çok menfaatli ve kıymetdar mecmuanın müsaderesine çalıştığı gibi şimdi de Nur'un kıymettar risalelerinden, her birisinin bin kelime içinden bir-iki kelimesine yanlış mânâ vermekle, o bin menfaatli risalenin müsaderesine çalışıldığını, bu üçüncü iddianameyi işiten ve neşrettiğimiz kararnameyi gören tasdik eder. Biz dahi:
لِكُلِّ مُصٖيبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ
deriz.
Altıncı Musîbetim: Nur'un şâkirdlerinden bazılarının fevkalâde îman hüccetlerini ve sarsılmaz ayn-el yakîn ulûm-u îmaniyeyi nurlarda görüp istifade ettiklerinden bu bîçare tercümanına bir nevi teşvik ve tebrik ve takdir ve teşekkür nev'inde, ziyade hüsn-ü zan ile ve müfritane medhetmeleri ile beni suçlu gösterene derim: Ben âciz, zaif, gurbette, menfi, yarım ümmî ve aleyhimde propaganda ile halkı benden ürkütmek halleri içinde, Kur'an'ın ilâçlarından ve îmanın kudsî hakîkatlarından dertlerime tam derman olanlarını kendime bulduğum zaman, bu millete ve bu vatan evlâdlarına dahi tam bir ilâç olduğuna tam kanaat getirdiğim için o kıymettar hakikatleri kaleme aldım. Hattım pek noksan olmasından yardımcılara pek çok muhtaç iken, inayet-i İlâhiyye bana sâdık, has, metin yardımcıları verdi.
Elbette ben onların hüsn-ü zanlarını ve samimane medihlerini bütün bütün reddetmek ve hatırlarını tekdir ile kırmak o hazine-i Kur'aniyeden alınan Nurlara bir ihanet ve adâvet hükmüne geçer diye o elmas kalemli ve kahraman kalbli muavinleri kaçırmamak için onların âdi ve müflis şahsıma karşı medh-ü senalarını, asıl mal sahibi ve bir mânevî mu'cize-i Kur'âniye olan Risale-i Nur'a ve has şâkirdlerinin şahsiyet-i mâneviyesine çeviriyordum. Ve bana benim haddimden yüz derece ziyade hisse veriyorsunuz diye bir cihette hatırlarını kırıyordum. Acaba hiçbir kanun, müstenkif olan ve râzı olmayan bir adamı başkalarının onu medhetmesiyle suçlu yapar mı ki, kanun namına hareket eden resmî me'mur beni suçlu yapıyor?
Her neşrettiğimiz aleyhimizde yazılan kararnamenin elli dördüncü sahifesinde: Hem Nur'un mesleğinde hiçbir cihette benlik, şahsiyet ve şahsi makamları arzu etmek şan ve şeref kazanmak olmaz. Nur'daki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makamat dahi bana verilse, bırakmağa kendimi mecbur biliyorum diye kararnamede yazdıkları...
Ve yine kararnamede yirmi ikinci ve üçüncü sahifesinde "kusurunu bilmek fakr ve aczini anlamak, tezellül ile dergâh-ı İlâhîyeye iltica etmek ki; o şahsiyetle kendimi herkesten ziyade bîçâre, âciz, kusurlu görüyorum, O halde, bütün halk beni medh ve sena etse, beni inandıramazlar ki iyiyim, sahib-i kemalim. Sizi bütün bütün kaçırmamak için, üçüncü hakikî şahsiyetimin gizli çok fenalıklarını ve sû-i hallerini söylemiyeceğim. Cenab-ı Hak inayetiyle en edna bir nefer gibi, bu şahsımı esrar-ı Kur'aniye'de istihdam ediyor. Yüz bin şükür olsun. "Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ." fıkrasını, kararnamede yazdıkları halde, beni başka zâtların medhiyle ve Risale-i Nur mânasiyle bana bir hidayet edici vasfını vermekle, beni suçlu yapanlar, elbette bu hatâlarının cezasını dehşetli çekmeğe müstehak olurlar.
Başıma gelen musîbetlerden yedincisi: Biz ve umum Nur risaleleri Denizli ve Ankara ağır ceza ve temyiz mahkemelerinin ittifakıyla beraet ettiğimiz ve umum risale ve mektublarımızı bize iade ettikleri ve "Temyizin bozma kararında, Denizli beraetinde faraza bir hatâ dahi olsa, o beraet ve hüküm kat'iyyet kesbetmeştir, daha tekrar muhakeme edilmez." dedikleri halde, ben Emirdağı'nda üç sene münzevi ve iki - üç terzi çırağı nöbetle bana hizmet ve pek nadir olarak, beş-on dakika bazı dindar zâtlardan başka, zaruret olmadan konuşmayan ve tek bir yere Nurlara teşvik için haftada bir tek mektuptan başka muhabere etmiyen ve kendi müftü kardeşine üç senede üç mektubdan başka yazmayan ve yirmi otuz seneden beri devam eden te'lifini bırakan, yalnız bütün ehl-i Kur'an ve îmana menfaatlı yirmi sahifelik iki nükte,
(Biri : Kur'an'daki tekrarların hikmeti, diğeri: Melekler hakkındaki bazı mes'elelerden) başka hiçbir risale daha te'lif etmeyen; ve yalnız mahkemelerin iade ettikleri risalelerin büyük mecmualar yapılmasına ve eski harf ile tab'edilen "Âyet-ül kübrâ"nın beş yüz nüshası mahkeme tarafından bize teslim edildiğinden ve teksir makinesi resmen yasak olmadığından, Alem-i İslâm'ın istifadesi fikriyle kardeşlerime neşr için teksirine izin vererek, onların tashihleri ile meşgul olan ve kat'iyyen hiç bir siyasetle alâkadar olmıyan ve memleketine gitmek için, resmen izin verildiği halde, bütün menfilere muhalif olarak dünyaya ve siyasete karışmamak için, sıkıntılı bir gurbeti kabul edip, memleketine gitmeyen bir adam hakkında, bu üçüncü ittihamnâmedeki asılsız isnadlarla ve yalan bahisler ve yanlış mânalarla o adamı suçlu yapmağa çalışanda -şimdilik söylemiyeceğim- dehşetli iki mâna hükmettiğini, bu yirmi ayda bana karşı muamelesi isbat ediyor. Ben de derim: Kabir ve sakar yeter, mahkeme-i kübraya havale ediyorum.
Sekizinci Musîbetim: Beşinci Şuâ iki sene Denizli ve Ankara Mahmekelerinin ellerinde kalıp, sonra bize iade ettiklerinden, Denizli mahkemesinde beraetimizi netice veren müdafaatımla beraber "Sirac-ün-Nur" ismindeki büyük mecmuanın âhirinde yazılmış. Gerçi evvelce mahrem tutuyorduk, fakat mâdem mahkemeler onu teşhir edip, beraetle, bize iade ettiler Demek bir zararı yoktur diye teksirine izin verdim. Ve o Beşinci Şuân'ın aslı, kırk elli sene evvel yazılmış müteşabih bir kısım hadîslerdir, fakat ümmette eskiden beri intişar eden bir kısmına, gerçi bazı ehl-i hadîs bir za'fiyet isnad etmişler,. fakat zâhirî manalari medar-ı itiraz olmasından, sırf ehl-i îmânı şüphelerden kurtarmak için yazıldığı halde bir zaman sonra onun hârika te'villerinin bir kısmı gözlere göründüğü için, biz onu mahrem tutuk; tâ yanlış mâna verilmesin. Sonra, mütaaddit mahkemeler onu tedkik edip, teşhirine sebep olmakla beraber, bize iade ettikleri halde, şimdi beni tekrar onunla suçlu yapmak ne kadar adâletten, haktan insaftan uzak olduğunu bizi kanaat-ı vicdaniye ile mahkûm etmek isteyenlerin ve edenlerin vicdanlarına ve ve onları dahi mahkeme-i kübraya havale ederek:
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ
deriz.
Dokuzuncu Musîbetim: Çok mühimdir. Fakat bizi mahkûm edenler Risale-i Nur'u mütalâa ettiklerinin hatırı için, onları kızdırmamak fikriyle yazmadım.
Onuncusu: Kuvvetli ve ehemmiyetlidir. Fakat yine onları küstürmemek niyetiyle şimdilik yazmadım.
Tecrîd-i Mutlakta Mevkuf
Said Nursi
5. Parça
Bismihi Subhaneh
Isparta'nın âdil vâlisine ve adliyesine ve zabıtasına.. en mahrem ve en has ve hâlis kardeşlerime mahsus olarak yirmi iki sene evvel Isparta'nın Barla nahiyesinde iken, yazdığım gayet mahrem bu risaleciğimi Isparta milletiyle ve hükûmetiyle alâkadarlığını gösterdiği için takdim ediyorum. Eğer münasip görülse, ya yeni veya eski harfle daktilo ile, bir kaç nüsha yazılsın ki, yirmi beş otuz senedir esrarımı arıyanlar ve tarassud edenler de anlasınlar gizli hiçbir sırrımız yok. Ve en gizli bir sırrımız, işte bu risaledir; bilsinler!
Said Nursî
YİRMİ İKİNCİ LEM'Â
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
Bu mesele üç işarettir.
Birinci İşaret
Şahsıma ve Risale-i Nur’a ait mühim bir sual.
Çoklar tarafından deniliyor ki: Sen, ehl-i dünyanın dünyasına karışmadığın halde, nedendir ki her fırsatta onlar senin âhiretine karışıyorlar. Halbuki hiçbir hükûmetin kanunu, târikü’d-dünya ve münzevilere karışmıyor?
Elcevap: Yeni Said’in bu suale karşı cevabı sükûttur. Yeni Said: “Benim cevabımı kader-i İlahî versin.” der. Bununla beraber mecburiyetle, emaneten istiare ettiği Eski Said’in kafası diyor ki: Bu suale cevap verecek, Isparta vilayetinin hükûmetidir ve şu vilayetin milletidir. Çünkü bu hükûmet ve şu millet, benden çok ziyade bu sualin altındaki mana ile alâkadardırlar. Madem binler efradı bulunan bir hükûmet ve yüz binler efradı bulunan bir millet benim bedelime düşünmeye ve müdafaa etmeye mecburdur. Ben neden lüzumsuz olarak müddeîlerle konuşup müdafaa edeyim. Çünkü dokuz senedir ben bu vilayetteyim, gittikçe daha ziyade dünyalarına arkamı çeviriyorum. Hiçbir halim de mestûr kalmamış. En gizli en mahrem risalelerim dahi hükûmetin ve bazı mebusların ellerine geçmiş.
Eğer ehl-i dünyayı telaşa ve endişeye düşürecek dünyevî bir karışmak halim ve karıştırmak teşebbüsüm ve fikrim olsaydı, bu vilayet ve kazalardaki hükûmet, dokuz sene dikkat ve tecessüs ettikleri halde ve ben de çekinmeyerek yanıma gelenlere esrarımı beyan ettiğim halde, hükûmet bana karşı sükût edip ilişmediler.
Eğer milletin ve vatanın saadetine ve istikbaline zarar verecek bir kabahatim varsa, dokuz seneden beri valisinden tut, köy karakol kumandanına kadar kendilerini mes’ul eder. Onlar kendilerini mes’uliyetten kurtarmak için hakkımda habbeyi kubbe yapanlara karşı, kubbeyi habbe yapıp beni müdafaa etmeye mecburdurlar. Öyle ise bu sualin cevabını onlara havale ediyorum.
Amma şu vilayetin milleti, umumiyetle benden ziyade beni müdafaa etmek mecburiyetleri şundandır ki: Bu dokuz senedir hem kardeş hem dost hem mübarek olan bu milletin hayat-ı ebediyesine ve kuvvet-i imaniyesine ve saadet-i hayatiyesine bilfiil ve maddeten tesirini gösteren yüzer risalelerle çalıştığımızı ve hiçbir dağdağa ve zarar, hiç kimseye o risaleler yüzünden gelmediği ve hiçbir garazkârane tereşşuhat-ı siyasiye ve dünyeviye görülmediği ve lillahi’l-hamd şu Isparta vilayeti, eski zamanın Şam-ı Şerif’inin mübarekiyeti ve âlem-i İslâm’ın medrese-i umumîsi olan Mısır’ın Camiü’l-Ezheri mübarekiyeti nevinden, kuvvet-i imaniye ve salabet-i diniye cihetinde bir mübarekiyet makamını Risale-i Nur vasıtasıyla kazanarak; bu vilayette, imanın kuvveti lâkaytlığa ve ibadetin iştiyakı sefahete hâkim olmasını ve umum vilayetlerin fevkinde bir meziyet-i dindaraneyi Risale-i Nur bu vilayete kazandırdığından, elbette bu vilayetteki umum insanlar, hattâ faraza dinsizi de olsa beni ve Risale-i Nur’u müdafaaya mecburdur. Onların çok ehemmiyetli müdafaa hakları içinde, benim gibi vazifesini bitirmiş ve lillahi’l-hamd binlerle şakirdler benim gibi bir âcizin yerinde çalışmış ve çalıştığı hengâmda, ehemmiyetsiz cüz’î hakkım beni müdafaaya sevk etmiyor. Bu kadar binlerle dava vekilleri bulunan bir adam, kendi davasını kendi müdafaa etmez.
İkinci İşaret
Tenkitkârane bir suale cevaptır.
Ehl-i dünya tarafından deniliyor ki: Sen neden bizden küstün? Bir defa olsun hiç müracaat etmeyip sükût ettin? Bizden şiddetli şekva edip “Bana zulmediyorsunuz!” diyorsun. Halbuki bizim bir prensibimiz var, bu asrın muktezası olarak hususi düsturlarımız var. Bunların tatbikini sen kendine kabul etmiyorsun. Kanunu tatbik eden zalim olmaz, kabul etmeyen isyan eder.
Ezcümle: Bu asr-ı hürriyette ve bu yeni başladığımız cumhuriyetler devrinde, müsavat esası üzerine tahakküm ve tagallübü kaldırmak düsturu, bizim bir kanun-u esasîmiz hükmüne geçtiği halde; sen kâh hocalık kâh zâhidlik suretinde teveccüh-ü âmmeyi kazanarak, nazar-ı dikkati kendine celbederek, hükûmetin nüfuzu haricinde bir kuvvet, bir makam-ı içtimaî elde etmeye çalıştığın, zahir halin ve eski zamandaki macera-yı hayatının delâletiyle anlaşılıyor. Bu hal ise –şimdiki tabir ile– burjuvaların müstebidane tahakkümleri içinde hoş görünebilir. Fakat bizim tabaka-i avamın intibahıyla ve galebesiyle tezahür eden tam sosyalizm ve Bolşevizm düsturları, bizim daha ziyade işimize yaradığı için o sosyalizm düsturlarını kabul ettiğimiz halde, senin vaziyetin bize ağır geliyor, prensiplerimize muhalif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvaya ve küsmeye hakkın yoktur?
Elcevap: Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer. Madem kanun-u fıtrata tatbik-i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat-ı beşeriyeyi değiştirmek ve nev-i beşerin hilkatindeki hikmet-i esasiyeyi kaldırmakla, mutlak müsavat kanunu tatbik edilebilir.
Evet ben, neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren “müsavat-ı hukuk” mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyet’ten gelen sırr-ı adalet ile burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlardanım. Onun için bütün kuvvetimle adalet-i tamme lehinde, zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim.
Fakat nev-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsavat-ı mutlaka kanununa zıttır. Çünkü Fâtır-ı Hakîm, kemal-i kudret ve hikmetini göstermek için az bir şeyden çok mahsulat aldırır ve bir sahifede çok kitapları yazdırır ve bir şey ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi beşer nev’i ile de binler nev’in vazifelerini gördürür.
İşte o sırr-ı azîmdendir ki Cenab-ı Hak, insan nevini binler nevileri sümbül verecek ve hayvanatın sair binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvanat gibi kuvalarına, latîfelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidat verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki arzın halifesi ve kâinatın neticesi ve zîhayatın sultanı hükmüne geçmiştir.
İşte nev-i insanın tenevvüünün en mühim mâyesi ve zembereği, müsabaka ile hakiki imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir.
Evet, şu hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdadı taşıyan şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya lâyık iken ve halbuki o tokada müstahak olmayan gayet mühim bir zatın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilane şu sözün:
Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imha-yı hürriyet
Çalış, idraki kaldır, muktedirsen âdemiyetten.
sözünün yerine, bu asrın yüzüne çarpmak için ben de derim:
Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imha-yı hakikat
Çalış, kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten.
veyahut:
Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imha-yı fazilet
Çalış, vicdanı kaldır, muktedirsen âdemiyetten.
Evet imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi sebeb-i istibdat da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek, faziletsizliktir. Ve bilhassa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. lillahi’l-hamd bu meşrep üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor. Ben kendimde fazilet var diye fahir suretinde dava etmiyorum. Fakat nimet-i İlahiyeyi tahdis suretinde, şükretmek niyetiyle diyorum ki:
Cenab-ı Hak fazl u keremiyle, ulûm-u imaniye ve Kur’aniyeye çalışmak ve fehmetmek faziletini ihsan etmiştir. Bu ihsan-ı İlahîyi bütün hayatımda lillahi’l-hamd tevfik-i İlahî ile şu millet-i İslâmiyenin menfaatine, saadetine sarf ederek; hiçbir vakit vasıta-i tahakküm ve tagallüb olmadığı gibi, ekser ehl-i gafletçe matlub olan teveccüh-ü nâs ve hüsn-ü kabul-ü halk dahi mühim bir sırra binaen benim menfurumdur; onlardan kaçıyorum. Yirmi sene eski hayatımı zayi ettiği için onları kendime muzır görüyorum. Fakat Risale-i Nur’u beğenmelerine bir emare biliyorum, onları küstürmüyorum.
İşte ey ehl-i dünya! Dünyanıza hiç karışmadığım ve prensiplerinizle hiçbir cihet-i temasım bulunmadığı ve dokuz sene esaretteki bu hayatımın şehadetiyle yeniden dünyaya karışmaya hiçbir niyet ve arzum yokken, bana eski bir mütegallib ve daima fırsatı bekleyen ve fikr-i istibdat ve tahakkümü taşıyan bir adam gibi yapılan bunca tarassud ve tazyikiniz, hangi kanun iledir? Hangi maslahat iledir? Dünyada hiçbir hükûmet böyle fevka’l-kanun ve hiçbir ferdin tasvibine mazhar olmayan bir muameleye müsaade etmediği halde; bana karşı yapılan bu kadar bed muamelelere, yalnız değil benim küsmem, belki eğer bilse nev-i beşer küser, belki kâinat küsüyor!..
Üçüncü İşaret
Mağlatalı divanecesine bir sual.
Bir kısım ehl-i hüküm diyorlar ki: Madem sen bu memlekette duruyorsun, şu memleketin cumhurî kanunlarına inkıyad etmek lâzım gelirken sen neden inziva perdesi altında kendini o kanunlardan kurtarıyorsun? Ezcümle: Şimdiki hükûmetin kanununda, vazife haricinde bir meziyeti, bir fazileti kendine takıp, onunla bir kısım millete tahakküm edip nüfuzunu icra etmek, müsavat esasına istinad eden cumhuriyetin bir düsturuna münafîdir. Sen neden vazifesiz olduğun halde elini öptürüyorsun? Halk beni dinlesin diye hodfüruşane bir vaziyet takınıyorsun?
Elcevap: Kanunu tatbik edenler evvela kendilerine tatbik ettikten sonra başkasına tatbik edebilirler. Siz kendinize tatbik etmediğiniz bir düsturu başkasına tatbik etmekle, herkesten evvel siz düsturunuzu, kanununuzu kırıyorsunuz ve karşı geliyorsunuz. Çünkü bu müsavat-ı mutlaka kanununun bana tatbikini istiyorsunuz. Ben de derim:
Ne vakit bir nefer, bir müşirin makam-ı içtimaîsine çıkarsa ve milletin o müşire karşı gösterdikleri hürmet ve teveccühe iştirak ederse ve onun gibi o teveccüh ve hürmete mazhar olursa veyahut o müşir, o nefer gibi âdileşirse ve o neferin sönük vaziyetini alırsa ve o müşirin vazife haricinde hiçbir ehemmiyeti kalmazsa hem eğer, en zeki ve bir ordunun muzafferiyetine sebebiyet veren bir erkân-ı harp reisi, en aptal bir neferle teveccüh-ü âmmede ve hürmet ve muhabbette müsavata girerse; o vakit sizin bu müsavat kanununuz hükmünce bana şöyle diyebilirsiniz: “Kendine hoca deme! Hürmeti kabul etme! Faziletini inkâr et! Hizmetçine hizmet et! Dilencilere arkadaş ol!”
Eğer deseniz: Bu hürmet ve makam ve teveccüh, vazife başında olduğu vakte mahsustur ve vazifedarlara hastır. Sen vazifesiz bir adamsın, vazifedarlar gibi milletin hürmetini kabul edemezsin!
Elcevap: Eğer insan yalnız bir cesetten ibaret olsa ve insan dünyada lâyemutane daimî kalsa ve kabir kapısı kapansa ve ölüm öldürülse, o vakit vazife yalnız askerlik ve idare memurlarına mahsus kalırsa sözünüzde dahi bir mana olurdu. Fakat madem insan yalnız cesetten ibaret değil. Cesedi beslemek için kalp, dil, akıl, dimağ koparılıp o cesede yedirilmez, onlar imha edilmez. Onlar da idare ister.
Ve madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem kabrin öbür tarafındaki endişe-i istikbal her ferdin en mühim meselesidir. Elbette milletin itaat ve hürmetine istinad eden vazifeler, yalnız milletin hayat-ı dünyeviyesine ait içtimaî ve siyasî ve askerî vazifelere münhasır değildir.
Evet, yolculara seyahat için vesika vermek bir vazife olduğu gibi ebed tarafına giden yolculara da hem vesika hem o zulümatlı yolda nur vermek öyle bir vazifedir ki hiçbir vazife, o vazife kadar ehemmiyetli değildir. Böyle bir vazifenin inkârı, ölümün inkârıyla ve her gün اَلْمَوْتُ حَقٌّ davasını, cenazelerinin mührüyle imza edip tasdik eden otuz bin şahidin şehadetini tekzip ve inkâr etmekle olur.
Madem manevî hâcat-ı zaruriyeye istinad eden manevî vazifeler var. Ve o vazifelerin en mühimmi, ebed yolunda seyahat için pasaport varakası ve berzah zulümatında kalbin cep feneri ve saadet-i ebediyenin anahtarı olan imandır ve imanın ders ve takviyesidir. Elbette o vazifeyi gören ehl-i marifet, herhalde küfran-ı nimet suretinde kendine edilen nimet-i İlahiyeyi ve fazilet-i imaniyeyi hiçe sayıp sefihler ve fâsıkların makamına sukut etmeyecektir. Kendini, aşağıların bid’alarıyla, sefahetleriyle bulaştırmayacaktır! İşte beğenmediğiniz ve müsavatsızlık zannettiğiniz inziva bunun içindir.
İşte bu hakikatle beraber, beni işkence ile taciz eden sizin gibi enaniyette ve bu kanun-u müsavatı kırmakta firavunluk derecesinde ileri giden mütekebbirlere karşı demiyorum. Çünkü mütekebbirlere karşı tevazu, tezellül zannedildiğinden, tevazu etmemek gerektir. Belki ehl-i insaf ve mütevazi ve âdil kısmına derim ki:
Ben felillahi’l-hamd kendi kusurumu, aczimi biliyorum. Değil Müslümanlar üstünde mütekebbirane bir makam-ı ihtiram istemek, belki her vakit nihayetsiz kusurlarımı, hiçliğimi görüp, istiğfar ile teselli bulup halklardan ihtiram değil, dua istiyorum. Hem zannederim benim bu mesleğimi, benim bütün arkadaşlarım biliyorlar.
Yalnız bu kadar var ki Kur’an-ı Hakîm’in hizmeti esnasında ve hakaik-i imaniyenin dersi vaktinde o hakaik hesabına ve Kur’an şerefine o makamın iktiza ettiği izzet ve vakar-ı ilmiyeyi ders vaktinde muhafaza edip, başımı ehl-i dalalete eğmemek için o izzetli vaziyeti muvakkaten takınıyorum. Zannederim, ehl-i dünyanın kanunlarının haddi yoktur ki bu noktalara karşı çıkabilsin!
Cây-ı hayret bir tarz-ı muamele: Malûmdur ki her yerde ehl-i maarif, marifet ve ilim noktasında muhakeme eder. Nerede ve kimde marifet ve ilmi görse meslek itibarıyla ona karşı bir dostluk ve bir hürmet besler. Hattâ düşman bir hükûmetin bir profesörü bu memlekete gelse ehl-i maarif, onun ilim ve marifetine hürmeten onu ziyaret ederler ve ona hürmet ederler.
Halbuki İngiliz’in en yüksek meclis-i ilmiyesinin, Meşihat-ı İslâmiye’den sorduğu altı sualin cevabını, altı yüz kelime ile Meşihat-ı İslâmiye’den istedikleri zaman, bura maarifinin hürmetsizliğine uğrayan bir ehl-i marifet, o altı suale altı kelime ile mazhar-ı takdir olmuş bir cevap veren ve ecnebilerin en mühim ve hükemaların en esaslı düsturlarına hakiki ilim ve marifetle muaraza edip galebe çalan ve Kur’an’dan aldığı kuvvet-i marifet ve ilme istinaden Avrupa feylesoflarına meydan okuyan ve hürriyetten altı ay evvel İstanbul’da hem ulemayı ve hem de mekteplileri münazaraya davet edip kendisi hiç sual sormadan suallerine noksansız olarak doğru cevap veren (Hâşiye[6]) ve bütün hayatını bu milletin saadetine hasreden ve yüzer risale, o milletin Türkçe olan lisanıyla neşredip o milleti tenvir eden hem vatandaş hem dindaş hem dost hem kardeş bir ehl-i marifete karşı en ziyade sıkıntı veren ve hakkında adâvet besleyen ve belki hürmetsizlik eden; bir kısım Maarif Dairesine mensup olanlarla az bir kısım resmî hocalardır.
İşte gel bu hale ne diyeceksin? Medeniyet midir? Maarif-perverlik midir? Vatan-perverlik midir? Milliyet-perverlik midir? Cumhuriyet-perverlik midir? Hâşâ! Hâşâ! Hiç, hiçbir şey değil. Belki bir kader-i İlahîdir ki o kader-i İlahî, o ehl-i marifet adamın dostluk ümit ettiği yerden adâvet gösterdi ki hürmet yüzünden ilmi riyaya girmesin ve ihlası kazansın.
Hâtime
Kendimce cây-ı hayret ve medar-ı şükran bir taarruz:
Bu fevkalâde enaniyetli ehl-i dünyanın enaniyet işinde o kadar hassasiyet var ki eğer şuuren olsa idi, keramet derecesinde veyahut büyük bir deha derecesinde bir muamele olurdu. O muamele de şudur:
Kendi nefsim ve aklım bende hissetmedikleri bir parça riyakârane enaniyet vaziyetini, onlar enaniyetlerinin hassasiyet mizanıyla hissediyorlar gibi şiddetli bir surette ben hissetmediğim enaniyetimin karşısına çıkıyorlar. Bu sekiz dokuz senede, sekiz dokuz defa tecrübem var ki onların zalimane bana karşı muamelelerinin vukuundan sonra, kader-i İlahîyi düşünüp “Ne için bunları bana musallat etti?” diye nefsimin desiselerini arıyordum. Her defada, ya nefsim şuursuz olarak enaniyete fıtrî meyletmiş veyahut bilerek beni aldatmış, anlıyorum. O vakit kader-i İlahî, o zalimlerin zulmü içerisinde hakkımda adalet etmiş, derdim.
Ezcümle: Bu yazın arkadaşlarım güzel bir ata beni bindirdiler. Bir seyrangâha gittim. Şuursuz olarak nefsimde hodfüruşane bir keyif arzusu uyanmakla ehl-i dünya öyle şiddetli o arzumun karşısına çıktılar ki yalnız o gizli arzuyu değil belki çok iştihalarımı kestiler.
Hattâ ezcümle, bu defa ramazandan sonra, eski zamanda gayet büyük, kudsî bir imamın bize karşı gaybî kerametiyle iltifatından sonra kardeşlerimin takva ve ihlasları ve ziyaretçilerin hürmet ve hüsn-ü zanları içinde –ben bilmeyerek– nefsim müftehirane, güya müteşekkirane perdesi altında riyakârane bir enaniyet vaziyetini almak istedi. Birden bu ehl-i dünyanın hadsiz hassasiyetle ve hattâ riyakârlığın zerrelerini de hissedebilir bir tarzda, birden bana iliştiler. Ben Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum ki bunların zulmü bana bir vasıta-i ihlas oldu.
رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطٖينِ
وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ
Said Nursî (R.A.)
6. Parça
Bismihi Subhaneh
Risale-i Nurun gizli düşmanları, eski mahkemelerimizde olduğu gibi yine bu defada, hükumeti ve adliyeleri desiseleriyle iğfal edip nurun faal altı yüz talebesini mahkemelere sevk etmek istemelerine mukabil, mahkemelere sevk edebildikleri on altı Nur Talebesinden yalnız Mustafa Sungur'a, mahkeme-i temyizin nakzına uğrayan bir buçuk sene ceza vermişlerdi. Kahraman Mustafa Sungur'un altı yüz Nur Talebesi namına mübarek üstadımıza hitaben yazdığı bu mektubunda ki, Üstadımız efendimizin şahs-ı mübareklerine aid olan medhü senaları mübarek üstadımız, şahs-ı manevi-i nura tevcih etmişlerdir.
HÜSREV
7. Parça
Bismihi Subhaneh
Çok Aziz, Kıymettar, Çok Mübarek, Çok Sevgili Üstadımız Efendimiz Hazretleri!
Emirdağı'ndan Eskişehir'e teşrifinizden sonra nerede olduğunuzu merak ederken, bir kardeş ufak bir pusula ile, mübarek Isparta'ya teşrif ettiğinizi yazmıştı. Hem aynı zamanda burada bizi garip bırakmayan Bafra'nın halis kahramanları, Risale-i Nurun fedakâr faal, bahadır ve mümtaz kahramanları Bayram, Zübeyr, Ceylan, Abdülmuhsin kardeşlerimin kıymetli mektuplarının mealini söylediler. Ve siz sevgili Üstadımızın sıhhat ve afiyette olarak mübarek Isparta'da bulunduğunuzu haber verdiler.
Ey sevgili Üstadımız! Size hakiki şakird olamamaktan gelen elemim var. Acaba Risale-i Nurun hakiki talebeliği ile kederlerden tasaffi etmiş ve eneden uzaklaşmış ve siz sevgili Üstadımızın tâbiri ile : "Bir buz parçası hükmündeki enaniyetini havz-ı Nurda eritebilmiş" ve bu suretle tasavvurunda hayalin bile âciz kaldığı muazzam Risale-i Nurun şahs-ı manevisinin şerefi ile ve makamı ile müftehir olmayı ve ona tam şâkird olmayı ve o saadete tam girmeyi acaba rahîm-i Mutlak bana da ihsan edecek mi? İşte aklımız başımıza geldiği zamanlarda bu lütufları Haktan istiyoruz.
Sevgili Üstadımız olan Risale-i Nur! Biz sizden ebediyen razıyız. Bu rızamızla ve şâkirane ağlayan kalbimizle, Rabbimizin sizden hadsiz râzı olmasını niyaz ediyoruz. Gerçi Hak, size olan hadsiz rızasının ve nihayetsiz eltafının bu zemin ahalisine ve mele-i a'lâ Sâkinlerine ilânatının parlak nümunesi olarak Risale-i Nuru ihsan etmiş. Acaba Risale-i Nurun yüz otuz risalesi ve o risalelerde Kur'anın ve imanın dile gelen hakikatları ve kudsî dersleri o Rıza-yı Bârinin hadsizliğinin bir işareti değil midir?
Hem yalnız, o kudsi hakikatların mazharı olmak, o ulvî derslerin ve o âli ilimlerin âmili bulunmak dahi, başlı başına bir hazine ve insaniyetin ekmeliyetine bir işaret ve Hâlik-i kâinatın sevgilisi bulunduğuna bir alamettir.
Fakat bu ekmeliyetin, bu sevgi ve rızanın daha haşmetli daha şa'şaalı bir tecelli ve tezahürünü görüyoruz ki; halen binler, yüzbinler milyonlar, elbette istikbalde milyarlar ehl-i iman, o nurla nurlanıyorlar ve nurlanacaklar; ve saadete eriyorlar ve imana kavuşuyorlar.. ve kavuşacaklar. Ve âlem, o nur ile başka bir hayata başka bir renge kavuşuyor. Akıl müşahede ediyor.
Bin üç yüz yıldan beri bütün ümmetin, her asırda üç yüz elli milyon müslümanların, O aziz Peygamberin (A.S.M.) imanından feyz almaları ve O âli peygamber-i zişan Habib-i Ekrem Aleyhissalât-ü Vesselamın emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir İslâmiyet ve harika bir ubudiyet ve fevkalâde bir dua ve cihanpesendâne bir davet ve mu'cizâne bir iman sahibi bulunması gibi; Risale-i Nurun da, bu mu'ciznüma Peygamber'in (A.S.M.) bu zamanda bir mu'cizesi, bir tasarrufu, bir nuru olması ve veraset-i nübüvvetin bir in'ikası, Risale-i Nurda tam tecelli etmesi hasebiyle; aynen bütün talebeleri şahs-ı mânevinin imanından feyz alıyorlar. Duada, takvada, imanda, ubudiyette, davette, Kur'an ve imân hizmetinde, cesarette, şecaatte, fevkalade bir itmi'nan-ı kalbde ve kat'iyyen sarsılmamakda, âzâmi ihlâs ve âzâmi sadakatte ve metanette, âzâmi iktisadda ve kanaatte onu Üstad biliyorlar.
Umum esma-i hüsna, âzâmî mertebesiyle Risale-i Nurun şahs-ı mânevisinde tecelli ettiğinden; bu binler, milyonlar şâkirtlerinizin her biri yüksek bir tecelli ile ayrı birer isim ve o haslet-i memduhalara mazhar ve âyine oldukları bir bahr-ı umman veya bir şems-i hakikat olarak, bu asrın efkârında, meydanında ve âfâkında tulu' eden, bu binler levnleri hâvi ve binler renklerde aks eden ve binler tarzlarda ve şekillerde çağlayan külli şahs-ı maneviden birer Said; ve o âlemde Saidler çekirdek olup, ondan fışkıran nur ağacının birer dalı, birer meyvesi oldukları gibi; bazı has ve hâlis talebeleriniz dahi, o külli hakikata ve o tecemmu' etmiş Saidlere- baştan başa tam bir ayinelik de ediyorlar.
Benim hissem ve talebim ise : Bu başka, başka âyinelerin ve ayrı, ayrı levnlerin ve çeşitli güzel meşreblerin, bu çeşit, çeşit parlayan lem'aların muhabbetiyle yanmaktır. ve onların ışıklarıyla aydınlanmaktır. Belki bu ayrı ayrı ırmakların menbaı ve bu nurların denizi ve bu ayrı ayrı tezahür eden mânaların hakikatı ve bu lem'aların güneşi ve mercii olan o şahs-ı mânevi-i hakikata karşı, hürmet ve tazimdir, sevgi ve muhabbettir. Ve bu naçar ömr-ü zaili ve nakıs istidadı onların yolunda, onların hürmet ve takdirinde sarf etmektir.
Ey sevgili üstadımız! Madem insan fıtraten ihsana perestiş eder. Ve insaniyet daima kemale, cemale ve ihsana müştaktır. Aşkla mukabele arzu eder. Ve bu üç hakikata karşı hediyeler vermek arzu eder. Ve madem biz ve her akıl ve idrak sahibi, Risale-i Nur sahifelerini mütalaa neticesinde, hakiki kemal ve cemalin mahiyetini izah eden sevimli dersinden; ve iman hakikatı ile, şu kâinat ve şu mevcudatın hakiki mahiyeti tebarüz edip, ve zaman seylinde akan mevcudatın ezelden ebede seyahatının hikmetini anlayan ince rumuzlu mes'elesinden; Ve insan denilen bu varlık, şu kâinat ağacının en cami' ve son meyvesi olup ve âlemin bir misal-i musağğarı bulunup, kâinattan ve bu hadsiz zaman ve cevelandan murad, insan olduğunu; ve insan, ebedî hayat ve saadete namzed ve ebedî bir zât-ı akdesin âyine-i müştakı bulunduğunu; ve binaenaleyh, insan ölmiyeceğini ve ademe gitmiyeceğini ve vücut dairesinde ebedî kalacağını beyan ve isbat ve izah eden nurlu risalelerinden; ve bütün zişuur ve insan için en yüksek saadetin, hem en yüksek kemalatın, en şirin nimetin imân-ı Billah, Marifetullah ve Muhabbetullah olduğunu ders veren lem'alarından ve mektuplarından; ve nihayet, şu kâinatta ve şu mevcudat âyinelerinde müşahede edilen ihsanlı kemalat ve kemalli cemaller ve güzellikler ve hüsünler; kendini bu hadsiz ihsaniyle bildirmek, tanıttırmak istiyen ve bu hadsiz cemal ve hüsün ve ihsan ile kendi cemal-i esmasına ve sıfatına ve kemalat-ı İlâhiyesine nazarları çevirmek isteyen, perde arkasında münezzeh ve müberra bir Cemil-i Zülcelâlin ve bir Rahîm-i Zülkemalin esma ve sıfatının tezahürleri olduğunu ve insan için, en hakiki saadetin ve nihayet maksad-ı aksa ve gaye-i ulyanın da, bu zat-ı Kudsiye karşı alaka peyda etmek, ona yakınlaşmak, onun muhabbetiyle kendinden geçmek olduğunu bildiren On birinci Söz ve emsali risalelerinden tut, tâ bu risalelerin te'lifi ve intişarındaki güzelliğe ve mükemmeliyetine kadar; ve Müellif-i Muhteremin doğuşundan itibaren, gerek tahsil hayatındaki harika hal ve ahvalinden acaib ve garaib ihsanlara ve istihdamlara kadar; ve hayatının maksad-ı aslisi olan altmışından sonraki Risale-i Nur hizmetindeki ihlas-ı tammesi, dünyevî ve uhrevî menfaat ve makamlardan ve her türlü teveccüh-ü fâniyeden yüz çevirip, bütün kuvvetiyle ve hissiyatiyle ve ahvaliyle hak ve hakikata müteveccih ahlak-ı hasenesine; ve bu asr-ı zulmetteki insanları ve müslümanları, Kur'andan aldığı ders ve nur ile irşad edip, büyük bir hizmeti imaniyede bulunan Nur Talebelerinin yüksek şahsiyetine kadar; ve bu dînî hizmetlerini yalnız Allah için yaptıklarına, dost ve düşmanı tasdik ettirecek şekilde i'lanatlarına kadar; ve çok müşfik kalblerle ve iman dersleriyle gönülleri okşıyan, ruhları terbiye edip, akıllara istikamet veren deslerine ve hizmetlerine kadar..
Evet biz ve her zîakıl, gerek Risale-i Nurda ve gerek Risale-i Nurun telifinde ve intişarında ve ona müellif, hâdım ve tercüman olan Zatın hayatında ve ahvalinde en parlak ve muazzam şehadet olarak o dersleri okuyan, o tercümanı dinleyen, ilanatına kulak veren Nur Şakirtlerinin ve karilerinin temiz ahlaka, faideli duruma gelmelerinde ve sabit olmalarında bizzarure görüyor.. derk ediyor.. Ve müşahede ediyoruz ki:
Bu Risale-i Nurda, muazzam ve mükemmel bir cemal; ve gayet yüksek ve parlak bir kemal var. Belki bütün kâinata serpilen bütün cemaller ve mahlukatın kemalleri mücmelen onda tecemmu etmiş, tezahür etmiş.
Ve Hâlık-ı Kâinatın ism-i âzâmına mazhar ve bütün esmasının tecelli ettiği âyine olmuş. Meratib-i cemal ve kemal, tamamen o manevi yüzde derc edilmiş. O yüzde nakşedilmiş bildiğimizden; insaniyetin, fıtratı icabı, nurlarla alakadarlığı kışırda, zahirde, kabukta değil; belki ruhun, kalbin, aklın ve bütün hissiyat ve letaifin derinliklerinde kök salmış olduğuna hükmediyoruz. Ve şüphesiz öyledir.
Madem iman ve islâm gibi hakikatlar kâinatın esasıdır. Ve her şey, imanın nuruyla hâlikın varlığına delalet ettiği aşikar görünüyor. Ve gündüzü dolduran ziya, Güneşe parlak şehadet ve işaret ediyor. İşte Risale-i Nur dahi, iman nurlarının toplanmış hazinesidir. Risale-i Nurdaki hakikat, kâinatta hüküm ferma olan emir ve
iradenin kendisinden başka bir şey değildir. Af buyurunuz.. tarif edemedim. Böyle insanın bütün letaifinin tâ derinliklerine kadar kök salmış ve fıtratiyle alakadar olmuş iman ve islâmiyet hakikatından başka bir şey olmayan Risale-i Nuru, nasıl mahkûm edebilirler; nasıl insanları ondan uzaklaştırabilirler; nasıl talebelerini ondan ayırabilirler? Mümkün müdür demek istiyorum.
Şimdi Afyon'un yerinde Risale-i Nuru tetkik eden ve inşaallah tam bir beraet ve serbestiyet kararını verecek ümit ettiğimiz Isparta adliyesine hem rica, hem arz ediyoruz.
İnşaallah, ehl-i imanın saadeti için, Risale-i Nurun intişarına serbestiyetine herkesten ziyade çalışan, gayret eden siz mübarek Üstadımızın, nurun bir kısım kahramanlariyle, mübarek Isparta'ya bu dördüncü seyahatinizi, iman ve Kur'an hesabına inşaallah büyük hayırlara medar olacak ümit ediyoruz. Sevgilisinin arkasından dağ, dere demeden koşan âşıklar gibi; siz de, o Mu'cize-i Kur'an olan Risale-i Nurun arkasından mütemadiyen koşuyorsunuz. Onun serbestiyeti için ummanlar, deryalar geçiyorsunuz. Ciballer aşıyorsunuz. Gâh oluyor, kışın ayazlı gecelerinde, gah oluyor, temmuzun bunaltıcı sıcaklarında durmadan, dinlenmeden mütemadiyen gidiyor, koşuyor, üşüyor terliyorsunuz, yoruluyor.. bunalıyorsunuz. Ve mütemadiyen o sevgilinin arkasında veya önünde, o câzibedar, Cemal-i Bâkiye nazarları çevirmek ve o ruhânî hüsnün kemaline insanları koşturmak için çırpınıyordunuz.
Bu ne müthiş faaliyet ve bu ne muazzam hizmet. Hatta o hâdimlerden birisinin, seksen yaşından sonra hastalıklı hâlinde şu mübarek ihtiyarın mücahedesine bak. Şu durmak bilmeyen, yorulmak bilmeyen fedakârlara; ve şu herkesten, daha genç daha dinç kahramanlara nazar eyle.
Risale-i Nurun zâhiri müellifi olan Said, yalnız Risale-i Nurun bir şâkirdidir. Yine o şakirtler, birer birer bu Anadolu'da, şu mübarek millette Risale-i Nurun neşri ve muhafazası ve o nur-u Kur'anın yerleşmesi için, nasıl gayretler ve hizmetler ediyorlar. Üç dehşetli hapisler, otuz senelik nefiy ve inzivalar ve türlü, türlü azablar, işkenceler ve bir şâkirdine verilen yirmiye yaklaşan zehirler ve bu uzun ahvallerde nice gözlerin görüp, görmediği çileler, ızdırablar hep bu nurun uğrunda değil mi? Bir gardiyanın azablı hiddetine, bir çavuşun işkenceli hareketine karşı o ihtiyar şakirdin sukût edip, tahammül etmesi, yine bu sevgilinin hatırı için değil mi? Ona nazar ermesin. O yabâni ellerle kirlenmiş, değip kendini feda eden işte bu fedakarlar, Risale-i Nurun hakiki şakirtleri bu Said'ler değil midirler?
Şimdi de sevgili Nur Talebeleri, ders-i Kur'an'da muhatabları ve nurun ilk talip ve müştakları ve nâşirleri ve bizim muhterem ağabeylerimiz, hem bir cihette üstadlarımız ve büyük kardeşlerimiz olan Hüsrevlerin, Hâfız Alilerin, Tâhiri ve Mustafaların memleketine, Nuri ve Rüştülerin, Sabri ve Süleymanların şehrine ve onların yanına gidiyorlar. Niçin ve Neden? Hikmetini onu sevkeden Allah bilir. Bu hakir ise, bir hikmetini böyle zannettim ve tahayyül ettim.
Saidlerimiz koşuyorlar. Hem müşfik bir annenin evladının arkasından koşmasından, daha ziyade bir şefkat ve muhabbetle koşuyorlar. Bazen kanlı göz yaşları ve acı feryadlarla ve işitenleri ağlatacak eninlerle koşuyorlar... Ağlıyorlar. Bazen de gülüyorlar. Fakat daima koşuyorlar. Amma kimin arkasından koşuyorlar? Ve ne için koşuyorlar? Evet, onlar Risale-i Nurun arkasından koşuyorlar. Müslümanların imanına hizmet için, Allah için koşuyorlar? En büyük vazifemiz budur; hayatımızın gayesi de budur; neticesi de budur; saadeti de budur diyerek koşuyorlar.
Birisi; 83 yaşında, ihtiyar, hasta olduğu halde; Anadolu yaylalarında İslâm ovalarında; ecdadın at üstünde cihad ettiği vâdilerde; namus, millet ve şeref-i din için şehitlerin al kefenleriyle yattığı mübarek topraklarda koşuyorlar.
Hem öyle topraklar ki; her bir karış toprağında ve her bir bucağında, İslâmın şerefi dalgalanan bu Türk diyarında koşuyorlar. Ellerinde Risale-i Nurun yaldızlı sahifeleri ile Anadolu'yu deveran edip, Âlem-i İslâmı cevelan ediyorlar. Kurumağa yüz tutmuş bağlar, bahçeler, âb-ı hayat bekleyen ovalar ve susuz kalmış biçare yolcular ve zindanlar içinde inleyen, zavallı mahpuslar, elemler içinde kıvranan marizler, yoksullar ve ölmeğe yüz tutmuş mahlukat, bak nasıl bu deveranla bu nurâni faaliyetle yeniden dirilmeye başlıyorlar. Bu mâ-i nisan arkasında, bu topraklar bak nasıl kabarmağa, yeşillenmeğe başladılar. Bu taze hayatla bak, nasıl yurdumun ağaçları çiçeklenmeğe meyvedar olmağa ve ıssız ovalar gül gülistan olmağa, hadsiz yeşil kuşlar, bülbüller ötmeğe, pür neş'e terennüm etmeğe başladılar.
Dikkat et! Bak :Bahadır ecdadımızın, sıtmadan bir deri, bir kemik kalan torunlarına bak şimdi. Bu memlekete sema-i Rahmetten nehirler gibi boşanan âb-ı hayatla ve nesim-i baharla nasıl şifa bulmağa başladılar. Çocuklar neş'elerinde, büyükler faideli san'atlarında devam ediyorlar. Yepyeni bir hayat taptaze nurlu bir nesim-i bahar. Bu Anadolu memleketinde ve İslâm illerinde esmeğe başladı. Nazar ile bak şu mübarek ecdada. Kabirlerinde titreşen, ağlayan, feryad-u figan eden dedelerimize dikkat et! Ve zemin yüzüne muntazır olan gökteki ervah-ı âliyeye ve melaikelere göz gezdir. Bak nasıl sürur içindeler. Tebrik ve tahmid vazifesiyle, Hâlik-ı Kâinata şükranlarını arz ediyorlar. Ve nurani babalarınız, kabirlerinden sizlere selam gönderiyorlar. Ve "bizi azabdan kurtardınız, kabrimizi pürnur, kalbimizi mesrur eylediniz evlatlarımız" diyorlar. "Allah sizlerden razı olsun," diyorlar.
"Safahat"ında İslâmın garibliğine, İslâmın bîkesliğine ağlayan "Ya Rab! Bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?" diye zulmetten feryad eden "O nuru gönder İlâhi, asırlar oldu yeter. Bunaldı milletin afakı, nurlu bir sabah ister" diye Hak'ka yalvaran ve "Doğacaktır sana vadettiği günler hakkın, kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın" diye ümit ve teselli gösteren o milli şaire ve o gibi ağlayan "Ya Rabbi, bana ve neslime bir nur ver" diye niyaz eden muttakilere, bir de şimdi bak, nasıl mesrur ve memnunlar. Allah'a şükrediyorlar. Hem kendi vatanlarında, hem kendi zamanlarında tulu' eden, bu nur-u Kur'âniyi ve bu hakikat güneşini bak nasıl alkışlıyorlar... tebrik ediyorlar.
Bak, birer birer şu memleketin, şu İslâmın diyarının, her bir köşesinden her bir hanesinden, her bir köy ve bucağından, ormanlarından, ovalarına nehirlerine, denizlerine kadar ve her bir ferdinden, yavrusundan, ihtiyarına kadar, mezarlarında bekleyen hadsiz ecdadından, semalarında tayeran eden ervahına kadar bütün İslâm diyarı ve bu Anadolu, bak nasıl bir bahar ve bayram havasının neş'esiyle dolmuş "İslama zafer ver, bizi kurtar, bizi güldür, a'damızı et hâk ile yeksan... yine ey nur-u Furkâni." "Her belde-i İslâm ile olsun, bu yeşil yurt, tâ haşre kadar cennet-i canan yine ey Nur-u imanî" diye olan âriflerin niyazı, bak nasıl dergah-ı rahmette kabul edilmiş.
Sakın ey kardeşlerim, bu sönük ifadelerin, bazı sevimli hayalat gibi görünen çehresini bir tasavvurat zannetme. Hem söyleyen ben değilim. Şu sema denizinde ezeli parlayan güneşin ziya ve in'ikasıyla lemean eden hadsiz emvac-ı bahr gibi, nurlardaki hakikatlara karşı teşekküre gelen hadsiz lisan ve mukabeleden bir katredir, bu ifadeler.
Dinle, Nur şualarında derc edilen işârat-ı Kur'aniyeyi ve işârât-ı aleviye ve keramet-i gavsiyedeki kudsi zemzeme-i ihbarâta kulak ver. Ve hâdisat-ı zamana göz gezdir. Nasıl ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat olduğunu göreceksiniz. Ve o nurlu sözleri, bağrınıza basacaksınız. Bir de o nurun iştiyaklı ve incizablı şakirtlerinin derslerini dinle;
Bu anasır, yüzüne her ne kadar çekse hicab;
Yine haksın, buna şahit yine Kur'an olacak.
Kâb-ı kavseynden alıp dersimi bildim ki ayan;
O güzel, nur-u Kur'an manevi sultan olacak. müşahedesini işit!
Vallah bunu ben, ezelden eyledim ezber;
Risale-i Nurdur Vallah, bir müceddid-i ekber.
Ne kadar doğru olduğunu anla.
Buna kıyasen bu nura hayatiyle, hizmetiyle, gayretiyle, incizabiyle tam ayinedarlık eden Hüsrev'lerin Hafız Alilerin, Feyzilerin, Hulusi'lerin Mehmed'lerin, Ahmed'lerin feyizli ve cemalli hal ve ahvallerine bak. Binde bir dile gelen aşklı ve iştiyaklı gönüllerine, kelamlarına nazar eyle. Daha sonra, ehli tahkik erbabının ilanatına kulak ver. Ehl-i fen ve mekteplilerin tedkikatının neticesini gör. Her taife ve her meslek erbabının, kemal-i takdir ve tebrikini mütalaa eyle. Merhum Fetva Emini Ali Rıza Efendiden, merhum Vehbi Hocaya ve emsali müderris ve müfessirlere kadar ve ilm-i teceddüdün yüzler mütehassıs profesörlerine ve âlimlerine kadar, bütün bu taife-i ilmiye ve ehl-i tahkik zevat-ı kudsiye bilittifak, Risale-i Nurun hakkaniyetine ve Kur'an-ı Kerimin hakaikine vâris olduğuna ve bu zaman-ı âhirde, bid'a ve dalâletlerin istilası zamanında ehl-i imana ihsan edilmiş bir nur-u mev'ud-u ilâhi, bir menba-i ilm-ü irfan ve bir mahzen-i hakikat-ı Kur'an ve bir dava-i hazret-i Rahman, bulunduğuna imza basıyorlar ve dava ediyorlar derk eyle..
Bu kadar muhbir-i sâdık îlanatçılar ve bu kadar çeşitli erbab-ı tahkik muhakkikler ve hakikata ayn-el yakîn yetişen bu kadar zatlar, hiç mümkün müdür ki, yalan söylesinler veya körü körüne bağlansınlar. Hâşâ! zulmeti, ziya zannetsinler. Hiçbir cihetle ihtimali yok ve mümkün değildir.
En şiddetli imtihanlarda ve kavurucu elemli hallerde ve yakıcı çorbalarda, ağızları yandığı halde, derslerinden vazgeçmeyen şakirtlerin uzun senelerdeki sabır ve metanetlerine bak. Maddi ve manevi herkesin perestiş ettiği menfaat ve makamları terk edip veya hiç iltifat etmeyip, bütün kuvvetleriyle ve bütün hissiyatlariyle, bu nura sarılmalarına dikkat et. Kat'iyyen anlıyacaksın ki, Risale-i Nurda muazzam bir hakikat ve gayet kudsi bir kemal-i tam ve tam bir güzellik mevcuttur.
Reddedilmez ve inkârı gayr-ı kabil bir bürhan-ı bahir göze çarpıyor.
İşte bu yirmi otuz seneden beri, bu binler bahtiyar talebeler, müdakkikler, Risale-i Nuru mütâlaa ve bilhassa müellifinin bütün hayat ve ahvalini en ince meşrebine, hususî hayatına kadar bütün hâliyle tedkik ve mütalaa ettikleri ve gözleriyle gördükleri ve bir kısmı hizmetinde bulunmalariyle, bilmüşahede o Zat'ta, hizmet-i kudsiyesine münasib bir ihlas ve samimiyet ve fedakârâne hizmette bir mertebe-i kemalat görüyorlar. Bu kemalat ise, Risale-i Nur hizmetini dünyevî ve şahsî menfaate alet etmemek ve bu Risale-i Nurla ehl-i imana hizmet etmeye, yani bu iman hizmetini, manevî makamata ve manevi rütbelere alet etmemek ve vesile kılmamak gibi, bir evsafla ekmeliyet suretinde tecelli ve tezahür etmektedirler. Kemalattan maksadımız da budur.
İşte Ey Üstad ! Risale-i Nurun şahs-ı mânevisinde bizzarure kendisini gösteren bu ekmel-i cemal ve kemalat ve güzelliğine karşı ve ona bakan ve onu bağrına basıp mütalaa eyleyen talebe ve müştaklarına verdiği hadsiz hakiki feyizli ihsanatına mukabil, işte fıtraten insan, kemale, hüsn ve ihsana perestiş edip hediyelerle teşekkürünü arz etmek istemesi sırrınca, bu mütalaacılar ve Nur talebeleri gibi, bu fakir dahi hediyeler vermek arzu ediyorum. Saidlerimize hakiki talebeler ve şakirtler olmak istiyoruz.
Çok kusurlu talebeniz
Samsun'da mevkuf Mustafa Sungur
8. Parça
Bismihi Subhaneh
Risale-i Nur eserlerinin tamamen iadesi hakkında Afyon Mahkemesinin bir sene evvel verdiği iade kararının temyizen nakzedilmesiyle, bu güne kadar devam eden Nur davasını, aynı mahkemenin âli hey'etinin, bir sene evvelki Nurun tamamen iade kararını ısrar ile tekrar tasdik etmeleri ve Risale-i Nur davasının sona ermesi ve Risale-i Nur Eserlerinin tamamen serbestiyet kazanması beşareti vesilesiyle, Nur Talebelerinin, sevinçler içinde Üstadımıza çektikleri tebrik telgraflarıdırlar.
Hüsrev
9. Parça
Urfa Nur Talebelerinin Tebrik Telgrafıdır.
Mücahid ve dâhi, mütefekkir üstadımız Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerine.
Otuz seneden beri küfr-ü mutlakı; köküyle kesen; ve en muannid dinsizleri dahi ilzam eden; ve ilmî müsbet delillerle Kur'anın kelamullah olduğunu isbat eden; ve selamet, ancak imanla mümkün olduğunu ilân eden; ve milyonlarla insanları küfür ve cehaletten kurtaran; ve ebedî saadeti bulduran ve en korkak insanı dahi, en kahraman haline koyan; ve İstikbal İslâmiyetin olduğuna beşaret veren; ve bu millete ve Âlem-i İslama ve beşeriyete rahmet olan Risale-i Nurun, beş seneden beri devam eden davasının, Afyon Mahkemesince beraetini bütün ruh'u canımızla tebrik eder, ellerinizden öper, bütün Nurculara selametler dileriz.
Urfa Nur Talebeleri
10. Parça
Emirdağ Nur Talebelerinin Tebrik Telgrafıdır.
Risale-i Nur, bu def'a da girmiş olduğu Kur'an hesabına, iman ve islâmiyetin muhafazası yolundaki davasında, ikinci def'a olarak beraetle neticelenmiştir. Risale-i Nurun serbest olarak parlaması ve ellerde ve kütüphanelerde, korkusuz olarak bulundurulması, bütün ehl-i iman ve İslâmın kalb ve ruhlarının en derin köşelerinde sürur ile çarptığına hiç şüphemiz yoktur. Hazret-i Üstadı ve onun sevgili talebelerini ve Nur'a müştak olan bütün ehl-i imanı tebrik eder. Hazret-i Üstadımızın mübarek ellerinden kemal-i hürmetlerimizle öperiz.
Emirdağ Nur Talebeleri
11. Parça
Tabiîyyunun münkir kısmının gittikleri yolun iç yüzü, aklen ne kadar uzak ve ne kadar çirkin ve ne derece hurafe olduğu - Laakal doksan muhali tazammun eden- dokuz muhal ile, Asa-yı Musa mecmuasının üçüncü Hüccet-i imaniyesinde tam beyan ve isbat edilmiş. İsteyen oraya bakar. Tabiat risalesinin hâtimesi orada yazılmadığından; o hâtimenin üç sualinden" "iki sualini" de bir sebebe, yani Japonya'nın eskide sualinin bir noktasına temasına binaen burada yazıyoruz.
İkinci Sual: Tabiattan vaz geçen ve îmana gelen zât diyor ki:
Her mevcud, her cihette, her işinde ve her şey'inde ve her şe'ninde meşîet-i İlâhiyyeye ve kudret-i Rabbaniyeye tâbi olması, çok azim bir hakikattır. Azameti cihetinde dar zihinlerimize sıkışmıyor. Halbuki gözümüzle gördüğümüz, bu nihayet derecede mebzuliyet, hem hilkat ve îcad-ı eşyadaki hadsiz suhûlet, hem sâbık bürhanlarınızla tahakkuk eden vahdet yolundaki îcad-ı eşyada, nihayet derecede kolaylık ve suhûlet, hem nass-ı Kur'an ile beyan edilen
وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ
gibi Âyetlerin sarahatan gösterdikleri nihayet derecede kolaylık, o hakikat-ı azimeyi, en makbul ve en mâkul bir mes'ele olduğunu gösteriyorlar. Bu kolaylığın sırrı ve hikmeti nedir?
Elcevap: Yirminci Mektubun Onuncu Kelimesi olan
هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ
beyanında, o sır gayet vâzıh ve kat'î ve mukni' bir tarzda beyan edilmiş... Hususan o mektubun zeylinde daha ziyade vuzuh ile isbat edilmiş ki; bütün mevcudatın îcadı sâni-i Vâhide isnad edildiği vakit, bir tek mevcud hükmünde kolaylaşır. Eğer Vâhid-i Ehade verilmezse; bir tek mahlûkun îcadı, bütün mevcudat kadar müşkilleşir ve bir çekirdek, bir ağaç kadar suûbetli olur.
Eğer Sâni-i hakikîsine verilse, kâinat bir ağaç gibi; ve ağaç bir çekirdek gibi; ve cennet, bir bahar gibi; ve bahar, bir çiçek gibi kolaylaşır; suhûlet peyda eder. Ve bilmüşahede görünen hadsiz mebzuliyet ve ucuzluğun ve her nev'in sühûletle kesret-i efradı bulunmasının ve kesret ve sühûletle ve sür'atle muntazam, san'atlı, kıymetli mevcudatın kolayca vücuda gelmesinin sırlarına medar olan ve hikmetlerini gösteren yüzer delillerinden ve başka risalelerde tafsîlen beyan edilen bir ikisine muhtasar bir işaret ederiz.
Meselâ: Nasıl ki yüz nefer bir zâbitin idaresine verilse; bir neferin, yüz zâbitin idarelerine verilmesinden yüz derece daha kolay olduğu gibi, bir ordunun teçhizat-ı askeriyesi; bir merkez, bir kanun, bir fabrika ve bir padişahın emrine verildiği vakit, âdeta kemmiyeten bir neferin teçhizatı kadar kolaylaştığı gibi. bir neferin teçhizat-ı askeriyesi; müteaddit merkezlere, müteaddit fabrikalara, müteaddit kumandanlara havalesinde, âdeta bir ordunun teçhizatı kadar kemmiyeten müşkilâtlı olur. Çünki, bir tek neferin teçhizatı için, bütün orduya lâzım olan fabrikaların bulunması gerektir.
Hem bir ağacın sırr-ı vahdet cihetiyle bir kökde, bir merkezde, bir kanun ile mevadd-ı hayatiyesi verildiğinden; binler meyve veren o ağaç, bir meyve kadar sühûletli olduğu bilmüşahede görünür. Eğer vahdetten kesrete gidilse, her bir meyveye lâzım mevadd-ı hayatiye başka yerden verilse; herbir meyve, bir ağaç kadar müşkilât peyda eder. Belki ağacın bir enmûzeci ve fihristesi olan bir tek çekirdek dahi, o ağaç kadar suûbetli olur. Çünki bir ağacın hayatına lâzım olan bütün mevadd-ı hayatiye, bir tek çekirdek için de lâzım oluyor.
İşte bu misâller gibi, yüzler misâller var, gösteriyorlar ki; vahdette nihayet derecede suhûletle vücuda gelen binler mevcud; şirkte ve kesrette bir tek mevcuddan daha ziyade kolay olur. Sair Risalelerde bu hakikat, iki kere iki dört eder derecede, isbat edildiğinden onlara havale edip, burada yalnız bu suhûlet ve kolaylığın ilim ve Kader-i İlâhî ve Kudret-i Rabbaniye nokta-i nazarında, gayet mühim bir sırrını beyan edeceğiz. Şöyle ki:
Sen bir mevcudsun. Eğer Kadîr-i Ezelîye kendini versen; bir kibrit çakar gibi, hiçten, yoktan, bir emirle, hadsiz kudretiyle seni bir anda halkeder. Eğer sen kendini O'na vermezsen, belki esbâb-ı maddiyeye ve tabiata isnad etsen; o vakit sen kâinatın muntazam bir hülâsası, meyvesi ve küçük bir fihristesi ve listesi olduğundan; seni yapmak için, kâinatı ve anâsırı ince elek ile eleyip, hassa ölçülerle aktâr-ı âlemden senin vücudundaki maddeleri toplamak lâzım gelir. Çünkü, esbab-ı maddiye yalnız terkib eder toplar. Kendilerinde bulunmayanı; hiçten yoktan yapamadıkları, bütün ehl-i akıl yanında musaddaktır. Öyle ise, küçük bir zihayatın cismini aktar-ı âlemden toplamaya mecbur olurlar.
İşte vahdette ve tevhidde ne kadar kolaylık ve şirkte ve dalâlette ne kadar müşkilât var olduğunu anla!
İkincisi: İlim noktasında hadsiz bir sühûlet vardır. Şöyleki:
Kader, ilmin bir nev'idir ki, herşeyin mânevî ve mahsus kalıbı hükmünde bir mikdar tâyin eder. Ve o mikdar-ı kaderî, o şey'in vücuduna bir plân, bir model hükmüne geçer. Kudret îcad ettiği vakit; gayet suhûletle o kaderi mikdar üstünde îcad eder. Eğer o şey muhit ve hadsiz ve ezelî bir ilmin sahibi olan Kadîr-i Zülcelâle verilmezse; - sabıkan geçtiği gibi- binler müşkilât değil, belki yüzler muhalât ortaya düşer. Çünki; o mikdar-ı kaderî ve mikdâr-ı ilmî olmazsa; binler harici ve maddî kalıplar her mevcudda, hatta küçücük bir hayvanın cesedinde de istîmal edilmek lâzım gelir.
İşte vahdette nihayetsiz kolaylık ve dalâlette ve şirkte hadsiz müşkilâtın bir sırını anla:
مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ
Âyetleri, ne kadar hakikatlı ve doğru ve yüksek bir hakikatı ifade ettiğini bil!...
Üçüncü Sual: Eskiden düşman, şimdi dost olan mühtedî diyor ki: Şu zamanda çok ileri giden feylosoflar diyorlar ki: "Hiçten hiçbir şey icad edilmiyor ve hiçbir şey îdam edilmiyor; yalnız bir terkip bir tahlildir ki, Kâinat fabrikasını işlettiriyor."
Elcevap: Nur-u Kur'an ile mevcudata bakmayan feylesofların en ileri gidenleri, bakmışlar ki, tabiat ve esbab vasıtasiyle bu mevcudatın teşekkülât ve vücudlarını- sabıkan isbat ettiğimiz tarzda- imtina' derecesinde müşkilâtlı gördüklerinden, iki kısma ayrıldılar.
Bir kısmı, Sofestâî olup, insanın hassası olan akıldan istifa ederek, ahmak hayvanlardan daha aşağı düşerek, Kâinatın vücudunu inkâr etmeyi; hatta kendilerinin vücudlarını dahi inkâr etmesini.. dalâlet mesleğinde esbab ve tabiatın îcad sahibi olmalarından daha ziyade kolay gördüklerinden; hem kendilerini, hem Kâinatı inkâr edip, cehl-i mutlaka düşmüşler.
İkinci güruh bakmışlar ki; dalâlette esbab ve tabiat mûcîd olmak noktasında bir sinek ve bir çekirdeğin îcadı, hadsiz müşkilâtı var. Ve tavr-ı aklın haricinde bir iktidar iktiza ediyor. Onun için bilmecburiye îcadı inkâr ediyorlar, "yoktan var olmaz" diyorlar ve îdamı da muhal görüyorlar "var yok olmaz" hükmediyorlar. Yalnız, harekât-ı zerrat ile tesadüf rüzgârlariyle bir terkib ve tahlil ve dağılmak ve toplanmak suretinde bir vaziyet-i i'tibariye tahayyül ediyorlar.... İşte sen gel ahmaklığın ve cehaletin en aşağı derecesinde, en yüksek akıllı kendini zanneden adamları gör; ve dalâlet, insanı ne kadar maskara ve süflî ve echel yaptığını bil; ibret al!
Acaba her senede, dört yüz bin envâı birden zemin yüzünde îcad eden ve Semavat ve arzı altı günde halk eden ve altı haftada her baharda, kâinattan daha san'atlı, hikmetli zîhayat bir kâinatı inşa eden bir Kudret-i Ezeliyye, bir İlm-i Ezelînin dairesinde, plânları ve mikdarları taayyün eden mevcudat-ı ilmiyeyi göze göstermiyen bir ecza ile yazılan ve görünmiyen bir yazıyı göstermek için sürülen bir ecza misillü, gayet kolay ve mâdûmât-ı hâriciye olan mevcudat-ı ilmiyeye vücud-u hâricî vermeği o kudreti Ezeliyeden uzak görmek ve îcadı inkâr etmek; evvelki güruh olan Sofestâilerden daha ziyade ahmakane ve cahilânedir.
Bu bedbahtlar âciz-i mutlak ve yalnız bir cüz-i ihtiyarîden başka ellerinden olmayan Fir'avnlaşmış kendi nefisleri, hiçbir şeyi idam ve yok edemediklerinden ve hiçbir zerreyi, bir maddeyi hiçten, yoktan icad edemediklerinden ve güvendikleri esbab ve tabiatın ellerinde hiçten îcad gelmediği cihetle, ahmaklıklarından diyorlar: "Yoktan var olmaz, var da yok olmaz" deyip bu bâtıl ve hatâ düsturu, Kadîr-i Mutlaka teşmil etmek istiyorlar.
Evet Kadîr-i Zülcelâlin iki tarzda îcadı var. Biri; ihtira ve ibda' iledir. Yani hiçten, yoktan vucud veriyor ve ona lazım her şeyi de hiçten îcat edip eline veriyor diğeri; inşâ ile san'at iledir. Yâni; kemal-i hikmetini ve çok esmasının cilvelerini göstermek gibi, çok dakik hikmetler için kâinatın anâsırından bir kısım mevcudatı inşa ediyor. Hem emrine tabi olan zerratları ve maddeleri, Rezzâkıyet kanuniyle onlara gönderir ve onlarda çalıştırır.
Evet Kadîr-i Mutlakın iki tarzda; hem ibda', hem inşâ surtinde îcadı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek; en kolay en suhûletli, belki daimî umumî bir kanunudur. Bir baharda üçyüz bin envâ-ı zîhayat mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını, belki zerratlarından başka, bütün keyfiyat ve ahvallerini hiçten var eden bir kudrete karşı, "yoğu var edemez!" diyen adam yok olmalı!..
Tabiatı bırakan ve hakikata geçen zat diyor ki: Cenab-ı Hakka zerrat adedince şükür ve hamd ve sena ediyorum ki, kemal-i îmanı kazandım, evham ve dalâletlerden kurtuldum; ve hiç bir şüphem de kalmadı.
12. Parça
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
âyetinin milyarlar misalinden iki misalinden birisi : Mesela: Kıbleyi gösteren kıblenamedeki camid sert demirden zerrecik gibi bir iğnecik, her yerde parmakçığı ile kâbedeki "Hacer-ül esvede" delâletiyle işaret ederek, seferde namazını kılan her mütehayyir adamın, namazını fesaddan kurtarması, çok Eflatunlar kadar zekâvet; ve beşeriyete, kulûp gibi çok zifünunlar kadar menfaatler verip; o ibadetinde bir nevi namaz kılıyor. Demek her şey ve her zerre gibi, bu iğnecik dahi bir Kadir-i Hakîmin emriyle, kuvvetiyle, iradesiyle bu nevi namazını kılıyor.. ibadetini yapıyor.
وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Âyetini lisan-ı haliyle okuyor.
İkincisi : Mesela : En câmid ve metin olan demir maddesinin, beşeriyete milyonlar hizmetlerinden birisi, incecik tellerle zemin yüzünü bir menzil ve bir mescit gibi yapıp, insanları birbiri ile görüştürür; konuşturur. O ince ipin başındaki zerrecikler, yerlerinde demir gibi durdukları halde; emr-i ilâhi ile, bir sene uzak mesafedeki hadsiz kulaklara bir dakikada yetişir gibi konuşur, demek o zerrecikler hareketsiz oldukları halde; nihayetsiz bir ilim ve kudret sahibinin emriyle iradesiyle bir küllî hareket gösteriyorlar.
…
Âyetini, lisan-ı haliyle okuyorlar. Cumûdiyetleri içinde bu hizmetleriyle bu kudsi dâvâyı tam tasdik ediyorlar.
SAİD NURSİ (R.A.)
- ↑ Hüseyin-i Cisrî “Risale-i Hamîdiye”sinde yüz on dört işaratı, o kitaplardan çıkarmıştır. Tahriften sonra bu kadar bulunsa elbette daha evvel çok tasrihat varmış.
- ↑ Bu İkinci Makam’daki parçalar şiire benzer fakat şiir değiller. Kasdî nazmedilmemişler. Belki hakikatlerin kemal-i intizamı cihetinde, bir derece manzum suretini almışlar.
- ↑ Eyvah diyerek kaçmıyorum.
- ↑ İsrafil’in ezanını fecr-i haşirde işitip Allahu ekber diyerek kalkacağım. Salât-ı kübradan çekilmem, mecma-ı ekberden çekinmem.
- ↑ Hakikaten ben de bu münazarada Yeni Said, nefsini bu derece ilzam ve iskât etmesini çok beğendim ve “Bin bârekellah!” dedim.
- ↑ Yeni Said diyor ki: Şu makamda Eski Said’in iftiharkârane söylediği şu sözlere ben iştirak etmiyorum. Bu risalede sözü ona verdiğim için susturamıyorum. Enaniyetlilere karşı bir parça enaniyetini göstersin diye sükût ediyorum.