On Dokuzuncu Mektup: Revizyonlar arasındaki fark

Nurpedia.org - İman ve İslam Hakikatlerine Dair Nur Ansiklopedisi sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
Turker (mesaj | katkılar)
Turker (mesaj | katkılar)
979. satır: 979. satır:
#'''Risalede Nasıl Geçtiği:''' <br />'''Meali:''' <br />'''Kaynağı:''' <br />'''Kaynaklarda geçen şekli:'''  
#'''Risalede Nasıl Geçtiği:''' <br />'''Meali:''' <br />'''Kaynağı:''' <br />'''Kaynaklarda geçen şekli:'''  
#'''Risalede Nasıl Geçtiği:''' <br />'''Meali:''' <br />'''Kaynağı:''' <br />'''Kaynaklarda geçen şekli:'''  
#'''Risalede Nasıl Geçtiği:''' <br />'''Meali:''' <br />'''Kaynağı:''' <br />'''Kaynaklarda geçen şekli:'''  
#'''Risalede Nasıl Geçtiği:''' <br />'''Meali:''' <br />'''Kaynağı:''' <br />'''Kaynaklarda geçen şekli:''' <br />'''2. İşaret:'''<br />
#'''Risalede Nasıl Geçtiği:''' <br />'''Meali:''' <br />'''Kaynağı:''' <br />'''Kaynaklarda geçen şekli:''' <br /><br />'''2. İşaret:'''<br /><br />
#'''Risalede Nasıl Geçtiği:''' <br />'''Meali:''' <br />'''Kaynağı:''' <br />'''Kaynaklarda geçen şekli:'''
#'''Risalede Nasıl Geçtiği:''' <br />'''Meali:''' <br />'''Kaynağı:''' <br />'''Kaynaklarda geçen şekli:'''



16.28, 24 Ocak 2026 tarihindeki hâli

Önceki Risale: On Sekizinci MektupMektubatYirminci Mektup: Sonraki Risale

Bu risaleyi okumak için On Dokuzuncu Mektup okuma sayfasına, matbaa harfleri Kur'an hattı ile okumak için On Dokuzuncu Mektup (Kur'an Hattı) sayfasına ve Salavat tevafuğunu gösteren Kur'an Hattı el yazısı nüshadan okumak için On Dokuzuncu Mektup (Kur'an Hattı (Tevafuklu)) sayfasına gidin

On Dokuzuncu Mektup Bediüzzaman'ın 1 Mart 1927 tarihinden itibaren zorunlu ikamete tabi tutulduğu Barla'da telif ettiği eserlerdendir ve Mektubat kitabının 19. risalesidir. Peygamberimizin 300'den fazla mucizesini beyan ederek onun nübüvvetini ispat eder. "İşaret" adında toplam 19 kısımdan oluşan bu risale Peygamberimizin gelecekten doğru olarak verdiği 80'den fazla haberi, yiyeceklerdeki bereket, su, ağaçlar, dağ, taş, duası-bedduası, şifaya vesile olması, ay, güneş, hayvanlar, ölüler, cinler, arifler, kahinler, melekler, korunması ve kendi zatı ile ilgili mucizeler, irhasatı (peygamberlik gelmeden önce Peygamberliğine delil olarak gerçekleşen harikulade haller) ve tahrif edilmesine rağmen önceki semavi kitaplarda peygamberliğine olan 20 civarında işaret gibi bahisleri içerir. 18. İşaret Peygamberimizin en büyük mucizesi olan ve ism-i a’zama mazhar olan Peygamberimizin pek büyük ve pek parlak iman derecesini ifade eden Kur'an hakkındadır ve 40 tabaka insana karşı ayrı ayrı i’cazını (mucize yönünü) gösterdiğini ve yazımında tevafuklar cihetinde mucizeler içeriğini ders verir.

Bediüzzaman çok sayıda rivayet metni, senet, kişi, kitap ve yer ismi içeren oldukça uzun ve kapsamlı bu risaleyi kitaplara müracaat etmeden ezber olarak dağ ve bağ köşelerinde, üç dört gün zarfında, bir kısmı yağmur altında, her günde iki üç saat çalışmak şartıyla toplam on iki saatte katiplerine yazdırarak telif etmiştir. Okunması ve yazılmasında çok feyizler (manevi bereket ve istifade) olduğu tecrübe edilen bu eser ilk telif edildiğinde matbaalarda Kur'an hattıyla yazılmasını yasaklayan kanun çıktığından talebeleri tarafından kısa zamanda 70'ten fazla çoğaltılıp neşredilmiştir. Birbirinden habersiz ve tevafuktan haber olmayan 8 talebesinin Kur'an hattıyla yazdığı ve 19 işaretten oluşan 19. Mektup'un 3. ila 17. işaretlerinde geçen 200'den fazla "Resul-i Ekrem aleyhissalatü vesselam" salavatı ile yine 19. Mektup'un Kur'an'dan bahseden 18. işaretinde geçen "Kur'an" kelimeleri birkaç sayfada nadir olarak yazanların dikkatsizliğinden kaynaklanan az sayıda istisna haricinde sayfalarda dikey olarak aynı hizada denk gelerek tamamen birbirine tevafuk etmiştir. Bediüzzaman ve talebelerinin bu tevafukları bu risaleler yazıldıktan 3-4 sene sonra fark etmeleri kast ve irade ile olmadığının delili olmuştur. Bu tevafukları içeren örnek sayfaların resimleri en altta İlgili Resimler/Fotoğraflar kısmında verilmiştir.

Peygamberimizin nübüvvetine dair daha önce 31. ve 19. Söz'ü yazmış olan Bediüzzaman bu risalenin telifinin hiç kalbinde olmadığını ama birden yazmaya kalbine bir his geldiğini, daha önceki eserlerinde başka kitaplardan nakil suretinde bir tarzı olmamasına ve yanında hadis ve siyer kitapları olmamasına rağmen Allah'a tevekkül ederek yazmaya başladığını, hafızasının ciddi yardımcı olduğunu, hadislerinde naklinde hata olması ihtimalinden çok çekindiğini ama Allah'ın yardımının olduğunu ve bu kitaba ihtiyaç olduğunu beyan eder.

Bediüzzaman bu eserdeki hadislerin ezici çoğunluğunun hadis alimleri nazarından makbul ve sahih olduğunu ve Buharî, Müslim, Beyhakî, Tirmizî, Şifa-i Şerif, Ebu Nuaym, Taberî gibi kitaplardan çokça nakledildiğini söyler ve yazdığı hadîslerin lafzında yanlışı bulunursa düzeltilmesini ya da "Hadislerin mana olarak nakledilmesinin caiz olduğu" düsturunu hatırlatarak “hadîs-i bi’l-mana” olarak bakılmasını ister. Bediüzzaman'ın talebelerinden Abdülkadir Badıllı diğer tüm Risale-i Nur kitaplarında geçen hadis ve eserlerle birlikte bu risalede geçen hadislerin kaynaklarını bir kütüphane dolusu kitaptan tespit ederek "Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları" adlı kitabında yazmış ve mevzu hadis içermediğini tespit etmiştir.

Bu risalenin baş kısımlarında imtihan sırrından dolayı Peygamberimizin her halinin peygamberliğine delil olduğunu ama her tavrının hârikulâde olması gerekmediği, peygamberliği umumi olduğundan kainatın her türünden mucizeye mazhar olduğu ve bu mucizelerin kainatın her türünün onu tanıyıp onunla alakadar olduğunu gösterdiğini, vahyin iki kısım olduğu, peygamberimizin nakledilen mucizelerinin ve peygamberlik delillerinin büyük kısmının ya sarihi ya manevi ya da sükuti tevatürle olduğu (tevatür, yalan üzerinde ittifak etmesi muhal olan bir cemaatin naklettiği haber demek olup kesinliği en üst düzeydedir), hükümlere olan ihtiyaç mucizelerden daha çok olduğundan hükümleri nakleden sahabelerin sayısının mucizeleri nakledenlerden çok daha fazla olduğu ve hadislerin peygamberimizden tâ günümüze kadar ulaştırılmasının son derece güvenilir kişi ve usullerle gerçekleştiği gibi çok önemli düstur ve tespitler ve bu konuda 15'ten fazla sorunun cevabı yer alır (bu sorular aşağıdaki İçeriği kısmında listelenmiştir.

Bu risale 10. ve 25. Söz ile birlikte Risale-i Nur'da kendisine en çok atıfta bulunulan risalelerdendir. 19. Mektup yaklaşık 100 sayfa uzunluğunda olup ayrı bir kitap olarak neşredilen Muhakemat, hapishane mektuplarıyla mahkeme müdafaalarını içeren ve 200 sayfadan uzun olan 14. Şua ve tüm lahikaları içeren 27. Mektup sayılmazsa Risale-i Nur'un en uzun risalesidir. Latin harfiyle 100 sayfa, Kur'an hattı ile 150-200 sayfa civarındadır (tamamı Arapça olan 29. Lem'a da yaklaşık olarak aynı uzunluktadır).

Risale-i Nur'da Bu Konudaki Derslerin Özeti

  • Bediüzzaman bir talebesinin riyasında emr-i İlahî ile Kur’an’ı Hazret-i Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâma vermesini ettikleri iman hizmetinin hizmetiniz rıza-yı İlahiyeye ve rıza-yı Peygamberîye (asm) uygun olduğu ve 25. Söz'ü 19. Mektup vasıtasıyla ümmet-i Muhammediyeye (asm) tebliğ etmek manasıyla tabir etmiştir.
  • Bediüzzaman ilk dönemdeki has talebelerinden Sabri’nin samimi ve ciddi iştiyakı gibi Mektubat kitabının yaklaşık 3'te 1'ini oluşturan On Dokuzuncu Mektup'un yazılmasına vesile olmuştur.
  • Bu risalenin sonunda talebeleri bu risalenin harikuladeliklerine bir hâtem şeklinde imza atarak şahitlik etmişlerdir.
  • Bir talebesi 19. Mektup'u yazarken üstadının cismen değilse de ruhen Peygamberimizle beraber olduğu kanaatindedir.
  • Bediüzzaman, talebesi Hüsrev'in yazdığı tevafuklu 19. Mektup nüshası vesilesiyle bu talebesinin risalelerin hakiki hattını bulduğunu veya ona yakınlaştığını ifade eder.
  • 19. Mektup telif edildiğinde talebelerini (Kur'an hattıyla) bu risaleye yazmaya teşvik eden Bediüzzaman yazmanın birkaç cihette ibadet olduğunu hatırlatır.
  • 20. Mektup kelime-i şehadetin birinci kelâmı olan اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hükmünü, 19. Mektup da kelime-i şehadetin ikinci kelâmı olan اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ hükmünü kat’î ve kuvvetli şekilde ispat etmiştir.
  • Risale-i Nur'un yüzlerce hüccetinden bir tek hüccet-i Kur’aniyesi olan 25. Söz ile 19. Mektup’un sonu (18. işaret) Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu güçlü şekilde ispat etmiştir.
  • Kısa bir zamanda çok şeyler yapılması (bast-ı zaman) hakikatı Risale-i Nur'un telifinde de çok defa gerçekleşmiştir. Bunun numuneleri 150 sayfa (Kur'an hattıyla yazılan nüshada) olan 19. Mektup'un 12 saatte, Ramazan risalesinin 40 dakikada ve 28. Söz'ün 20 dakikada telif edilmesidir.
  • Savcılığın kitaplarına el koyması zamanında Savcılığa yazdığı yazıda Risalelerin nazarındaki kıymetini ifade ederken Bediüzzaman tevafuklu 19. Mektup'un sadece maddi kıymetinin bin lira olduğunu söyler.
  • Bir talebesi 3 güneş gördüğü rüyasının tabirinde bu güneşlerden birincisinin Risale-i Nur olduğunu ve Risale-i Nur'un en parlak nurunun da 19. Mektup olduğunu söyler.
  • Bediüzzaman talebelerinden Asâ-yı Musa, 19. Mektup ve 25. Söz risalelerini Ravza-i Mutahhara civarındaki ulemaya gönderilmesini ve not olarak Nur risaleleri medresesinin Ravza-i Mutahhara’nın civarındaki ulemanın şefkatine çok muhtaç manevî bir evladı ve talebesi ve onların büyük medresesinin küçük bir dairesi ve şubesi olduğunu yazmalarını ister.

İsimleri, Telifi, Neşri/Basımı, İçeriği, Tevafukları ve Gaybi İşaretlerle İlgili Bilgiler

Diğer İsimleri

Mu'cizat-ı Ahmediye (asm), Risale-i Ahmediye (asm)

10. ve 25. Söz ile 19. Mektup ve zeyillerinden oluşan Zülfikar Kitabını (veya onun içindeki 19. Mektup ve/veya 25. Söz risalelerini) Bediüzzaman bazen "Zülfikar Mu'cizat-ı Ahmediye" veya "Zülfikar Mu'cizat-ı Kur'aniye ve Ahmediye" olarak anar.

Telif Dili

Türkçe

Telifiyle İlgili Bilgiler

19. Mektup 1929 yılında (Dayanak: Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 70) Barla'da kitaplara müracaat etmeden ezber olarak dağ ve bağ köşelerinde, üç dört gün zarfında, bir kısmı yağmur altında, her günde iki üç saat çalışmak şartıyla toplam on iki saatte telif edilmiştir.[1] Katipliklerini Sıddık Süleyman (Sami), Hafız Halid (Tekin) ve (Şamlı) Hafız Tevfik yapmıştır.

Neşriyle/Basımıyla İlgili Bilgiler

Kur'an harfleriyle kitap basımının 1928 yılında yasaklanması üzerine ilk başta elle çoğaltılan bu risale 1946 yılından sonra evvela İnebolu, sonra Isparta'da teksir makinesiyle Kur'an harfleriyle çoğaltıldı. Bediüzzaman'ın izin ve teşviğiyle 1956-1959 yıllarında matbaalarda Latin harfleriyle büyük kitaplar basıldığında Mektubat kitabının içinde yer almıştır.

İçeriği

  • 19. Mektup:
  • Giriş kısmı: Bu risalenin 3-4 harika ciheti
  1. İşaret: Kâinatı bilerek yapan Allah en mükemmel insan olan Hz. Muhammed ile konuşup onu insanlığa rehber Peygamberi yapmıştır.
  2. İşaret: Mucizeler Allah'ın, peygamberlerinin davasını tasdik etmesidir
  3. İşaret: Peygamberimizin nübüvveti (peygamberliği) umumi olduğundan kainatın hemen her türünden mucizeye mazhardır.
  4. İşaret: Peygamberimizin ümmetinin başına geleceklere dair haber vermesiyle ilgili bazı esaslar
    Soru: Hadis rivayet zincirinin uzunluğunun faydası
    Soru: Mucizeleri rivayet edenlerin hükümleri rivayet edenlerden daha az olması
  5. İşaret: Peygamberimizin Allah'ın bildirmesiyle gelecekten doğru olarak verdiği haberler-1 (daha ziyade İslam devletinin idaresine ilişkin umumi konular hakkındaki geleceğe dair haberler)
    Soru: Hz. Ali'nin halifeliğinin sonda olmasının hikmeti
    Soru: Halifeliğin al-i beytte devam etmemesinin hikmeti
    Soru: İslamiyetin başlangıcında meydana gelen acı olayların hikmeti)
    Soru: Hz. Ali zamanında olan olayların hikmeti
  6. İşaret: Peygamberimizin Allah'ın bildirmesiyle gelecekten doğru olarak verdiği haberler-2 (nispeten daha hususi geleceğe dair haberler)
    Soru: Hz. Ali'ye sevdiğini söyleyen herkesin bundan istifade edememesinin sebebi
  7. İşaret: Yiyeceklerin bereketi hakkındaki mucizeler)
    Soru: Hadislerin o kadar eski zamandan günümüze safi kalarak nasıl geldiği
  8. İşaret: Su konusundaki mucizeler
  9. İşaret: Ağaçların peygamberimizin sözünü dinlemesi hakkındaki mucizeler
  10. İşaret: Mescid'deki hurma kütüğünün Peygamberimizden ayrılmasından dolayı ağlaması (Hanin'ül-Ciz')
    Soru: Her mucizenin aynı çoklukta rivayet zinciriyle gelmemesinin sebebi
    Soru: Bazı sahabelerin daha az bazılarının daha çok hadis rivayet etmesinin sebebi
  11. İşaret: Taş ve dağ gibi cansızların Peygamberimizin mucizelerini göstermesi
  12. İşaret: Yine cansızlarla ilgili 3 mühim mucize ((1) Peygamberimizin attığı bir avuç taşın tüm kafirlerin yüzüne gelmesi (2) Suikast niyetiyle zehir atılan etin Peygamberimize haber vermesi (3) Asa ve kılıçla ilgili mucizeler)
  13. İşaret: Hasta ve yaralıların Peygamberimizin nefesiyle şifa bulması
    Soru: Mütevatir hadisleri herkesin duymamış olmasının sebebi
    Altın ve elmas ile yazılmaya layık bir kısım
  14. İşaret: Peygamberimizin duasıyla (ve bedduasıyla) ve temasıyla ortaya çıkan harikalar
  15. İşaret: Hayvanlar, ölüler, cinler, meleklerle ilgili mucizeler ve Peygamberimizin düşmanlarından harika surette korunması
  16. İşaret: İrhasat (Bi'setten [peygamberliğin gelmesi] önce gerçekleşen ama nübüvvetle alâkadar olan hârikalar
    1. Kısım: Semavi kitap ve sahifelerin Peygamberimizden haber vermesi
    Soru: Diğer peygamberlerin Hz. İsa gibi Peygamberimizden müjde şeklinde fazla bahsetmemesinin nedeni
    2. Kısım: Kahin, arif ve hatıfların haberleri
    3. Kısım: Peygamberimizin doğumu esnasındaki harika olaylar
  17. İşaret: Peygamberimizin Kur’an’dan sonra en büyük mu’cizesi kendi zatıdır.
  18. İşaret: Peygamberimizin en büyük mucizesi 40 vecihle mucize olan Kur'an'dır
    Soru: Kur'an'ın tüm mucizelerini herkesin anlayamamasının izahı
    Soru: Kur'an'ın meydan okunamadığını nereden biliyoruz
    Soru: İnsanların sözlerinde Kur'an'a benzeyen cümleler olmasına rağmen tek kelimesi bile taklit edilemez denmesinin izahı
  19. İşaret: Allah'ın varlığına ve birliğine delil olan Peygamberimizin istikamet, sıdk ve hakkaniyetine işaretler
  • 1. Zeyli: 19. Söz
  • Şakk-ı Kamer (Ayın ikiye yarılma) mucizesi hakkında bahis
  • Zeylin bir parçası: Mi'rac risalesi olan 31. Söz'den Mir'racın neden Peygamberimize mahsus olduğuna dair sualin cevabı
  • Ayetül Kübra (7. Şua) risalesinden Peygamberimize dair olan 16. mertebesi

Uzunluğu

Toplam: 131 büyük sayfa


  • 19. Mektup: 109 büyük sayfa
  • 1. Zeyli - 19. Söz: 10 büyük sayfa
  • Şakk-ı Kamer bahsi: 4 büyük sayfa
  • Mi'rac risalesinden bir kısım: 4 büyük sayfa
  • 7. Şua'nın 16. mertebesi: 4 büyük sayfa

Ekleri

  • 1. Zeyli: 19. Söz
  • Şakk-ı Kamer (Ayın ikiye yarılma) mucizesi hakkında bahis
  • Zeylin bir parçası: Mi'rac risalesi olan 31. Söz'den Mir'racın neden Peygamberimize mahsus olduğuna dair sualin cevabı
  • Ayetül Kübra (7. Şua) risalesinden Peygamberimize dair olan 16. mertebesi

Bu Risale İle İlgili Tevafuklar

  • 8 talebesinin Kur'an hattıyla yazdığı 19. Mektup'ta geçen "Resul-i Ekrem aleyhissalatü vesselam" ibaresi (salavat dahil) nadir olarak birkaç sayfada müstensihlerin dikkatsizliği dışında dikey olarak aynı hizada denk gelerek tamamen birbirine tevafuk eder. Bu durum tesadüfe verilemez. Bediüzzaman bu tevafuğun hikmetini Kur’an’a ve imana hizmet ile meşgul olan nur talebelerini teşvik ve onların kalplerini tatmin, bir ikram-ı Rabbanî ve bir ihsan-ı İlahî suretinde hizmetlerinin makbuliyetine alâmet ve yazdıklarının hak olduğuna gaybi işaret olarak izah eder.
  • 40 tabaka insana karşı çok mucizesi olan Kur'an'ın yalnızca gözüne itimat eden tabakasına karşı kelimelerindeki tevafuk suretinde mucizesi vardır. Bu mucizenin kırk cüzünden bir cüzü tevafukat-ı gaybiye suretinde bütün risalelerde tecelli etmiş ve o cüzün de kırk cüzünden bir cüzü Kur’an kelimesinde ortaya çıkmıştır. Talebelerinin Kur'an hattıyla yazdığı 25. Söz'de ve 19. Mektup'un Kur'an'dan bahseden 18. işaretinde geçen toplam 100 civarında "Kur'an" kelimesi nadir olarak birkaç sayfada müstensihlerin dikkatsizliği dışında dikey olarak aynı hizada denk gelerek tamamen birbirine tevafuk eder. Bu tevafuklar bu risalelerin gaybî bir irade tarafından düzenlendiğini ve yazanların şuurunun haberi olmadan hârika nakışlar yapıldığını gösterir.
  • İnce iplerin birleşince dayanıklı ve kopmaz kalın bir ip olması gibi, çoğu risalesi gaybi tevafuk içeren Risale-i Nur'un sayfalarındaki ince tevafuklar hep birlikte değerlendirildiğinde kuvvetleşir.
  • Kur'an'da çok (2806 defa) geçen "Allah" kelimesiyle ilgili çok tevafuklar ve mucizevi nükteler mevcuttur. "Kur'an" ve "Resul-i Ekrem" (aleyhissalâtü vesselâm) kelimeleri ise "Allah" kelimesine kıyasla Kur'an pek az geçer ve bunlar da tevafuktan ziyade başka sırlara medardır. Bediüzzaman "Allah" lafzının Kur'an merkezinde bırakıldığını ve Kur'an'dan tereşşuh eden ve Kur'an'dan gelen risalelerdeki "Kur'an" ve "Resul-i Ekrem" (aleyhissalâtü vesselâm) kelimelerindeki tevafuğun Kur'an hesabına geçtiğini beyan eder.
  • Peygamberimizin mucizelerinin bir aynası olan 19. Mektup ve Kur'an'ın mucizelerinin bir tercümanı olan 25. Söz başta olmak üzere Kur’an’ın bir nevi tefsiri olan Risale-i Nur parçalarındaki tevafuklar diğer kitapların ötesinde bir farklılık gösterir. Bu tevafuklar Kur'an'ın mucizelerinin ve Peygamberimizin mucizelerinin bir kerametidir.
  • Tüm risalelerde, özellikle 19. Mektup ile 25. ve 33. Sözlerde bazı sayfalarda geçen benzer kelimelerin tevafuk etmesi Cenab-ı Hak rahmet ve keremiyle Kur’an’a ve imana hizmet ile meşgul olan Nur talebelerine teşvik, kalplerini tatmin ve hizmetlerinin makbuliyetine alâmet manası taşır.
  • Bediüzzaman Peygamberimizin mucizelerinden bahseden 19. Mektup'un telifinde, çoğaltılmasında, okunmasında ve içerdiği tevafuklar cihetinde harika ve kerametli olduğunu söyler.
  • Kur'an'a dair olan 18. işarette Kur’an'da sayfaların sonunda âyetlerin yarıda kalmadığı, Allah kelimesinin tüm Kur'an'da dikey olarak aynı hizada olup tevafuk gösterdiğini, her sayfadaki Allah kelimelerinin adedinin yaprakların iki sahifesinde veya karşı karşıya iki sahifesinde veya yakın sahifelerde çoğunlukla birbirine uygun şekilde olduğu, başka çok kelimelerin aynı sayfa içinde veya sayfalar arasında hiza açısından tevafuk ettiği ve tüm bu tevafukların Kur'an en uzun ayet olan “Müdâyene” Bakara 282 âyeti sayfalar için ve en kısa sureler olan İhlas ve Kevser Sureleri satırları için ölçü alınarak yazıldığında ortaya çıktığı izah edilir.
  • İnsanların kitaplarında derece derece belagat olmakla birlikte Kur’an'daki belâgat mucize derecesindedir. Peygamberimizin mucizelerinin bir aynası olan 19. Mektup ve Kur'an'ın mucizelerinin bir tercümanı olan 25. Söz ve Kur’an’ın bir nevi tefsiri olan Risale-i Nur eczalarındaki tevafukat umum kitapların ötesinde bir derece-i garabettedir ve bu durum Kur'an'ın ve Peygamberimizin mucizelerinin bir nevi kerameti olduğundan bu risale âyinelerde tecelli ve temessül ediyor.
  • Bu risalede başka küçük tevafuklar da mevcuttur. 19. Mektup'un 18. İşaretinde bir nüshada bir sahifede geçen ve tevafuk gösteren 9 Kur'an kelimesi çizgilerle birleştirilince Muhammed kelimesi, karşı sayfada yer alan ve yine tevafuk gösteren 8 Kur'an kelimesi çizgilerle birleştirilince Allah kelimesi çıkmıştır (Resmi bu sayfanın en altında İlgili Resimler/Fotoğraflar kısmında görülebilir).
  • Talebeleri 19. Mektup'u tevafuk kerametine dikkat ederek yazarken Bediüzzaman onlara salavat tevafukunda kendi maharetlerini karıştırmamalarını tavsiye ederek en büyük maharetin zaten var olan tevafuku bozmamak olduğunu hatırlatır.
  • Bediüzzaman tevafuklu yazılan nüshaları görenlerin Sözler’e, özellikle 19. Mektup’a has bir hat tarzı olduğu kanaatinde olduğunu, o tarz gözetilerek yazıldığında çok garib letafetler görüneceğini ve kendisinin her yazana “Seyrek ve güzel yazınız.” demesinin yazanlara o hattı tavsiye etmek için intak-ı hak kabilinde söylettirilmesi olduğunu beyan eder.
  • 19. Mektup, 10. Söz, 29. Söz ve 7. Şua gibi çok risalelerin kendine mahsus kerametleri vardır. Hattâ sekerattaki talebelerine imanını kurtarmak için bir mürşid gibi yetiştiğine dair birçok vakıa mevcuttur.
  • Bediüzzaman çok hastayken ve Risale-i Nur'a hücum olduğunda başka yerlerdeki talebelerinin gönderdikleri Risale-i Nur’un keramet silsilesinden 19. Mektup, 29. Söz ve İşarat-ül İ'caz risaleleri aynı vakit ulaştığında hem kendi hastalığından birden şifa bulmasının hem de aleyhindeki hücumların durmasının bu eserlerin kerameti olduğunu beyan eder.
  • Risale-i Nur dairesi içinde dikkat edenler kendi nefsinde hizmeti derecesinde tevafuk numuneleri görebilir.
  • Bediüzzaman Cenab-ı Allah'ın hususi ve umumi olmak üzere iki tür rububiyeti ve iltifatı olduğunu, sebepler perdesi arkasındaki umumi rububiyetindeki hikmetleri göremeyen gaflet ehlinin bunları tesadüfe verdiğini, 25. Söz ve 19. Mektup'taki tevafukların hususi rububiyetinden olduğunu ve bunların tesadüf altına gizlenemeyeceğini ve tabiata verilemeyeceğini beyan eder.
  • Bediüzzaman Kur'an'da geçen Kur'an ve Resul kelimelerinde bir tevafuk silsilesi olduğunu Rumuzat-ı Semaniye risalesinde izah etmiştir.
  • Bediüzzaman Kur’an’ın Allah kelimelerinde göze görünen bir nevi i’cazını göstermek için talebelerine Kur'an'ı yazdırmıştır.
  • Bediüzzaman tevafuk namıyla Risale-i Nur’un keramet silsilesinin 5-6 nev'ini Rumuzat-ı Semaniye, Keramet-i Gavsiye (8. Lem'a) ve üç Keramet-i Aleviye (8. Şua ve 18. ve 28. Lem'a) ve İşarat-ı Kur’aniye (1. Şua) namındaki risalelerinde izah etmiştir.

Bu Risale İle İlgili Gaybi İşaretler

  • Bediüzzaman 1944 yılında Denizli hapsinden tahliye edildikten âlem-i İslâmın uyandığı ve İslam birliğine çalıştığı o dönemde Risale-i Nur gibi eserleri arayacağını ve büyük dairelerin geniş nazarlarına büyük mecmualar lâzım olduğunu beyan etmiştir. Bu amaçla önce çeşitli risaleler bir araya getirilerek oluşturulan Asa-yı Musa kitabının, daha sonra da Peygamberimizin mucizeleri dair olan 19. Mektup, Haşri ispat eden 10. Söz ve Kur'an mucizelerine dair olan 25. Sözü içeren Zülfikar Mu’cizat Risalesinin (Kur'an hattı ile) tevafukları gözetilerek yazılması için talebelerini teşvik etmiş ve teksir makinesiyle bastırmıştır. Bunu Kur’an'ın göze görünen tevafuk mu’cizesi korunarak basılmasına başlangıç olarak telakki etmiş ve talebelerinin şevkle Zülfikarı yazmaya başlamasının rahmete vesile olduğuna dair kanaatini paylaşmıştır. Daha sonra teksir makinesiyle basılan Zülfikar-ı Mu’cizat ve Asâ-yı Musa mecmualarını Ravza-i Mutahhara’nın civarındaki ulemaya göndermiştir. Eskiden müslümanlar bir adet olarak, bir eserin makbuliyetini anlamak için söz konusu eseri Hz. Peygamberin kabrinin üzerine koyup beklermiş. Zaman geçmesine rağmen eser orada durmaya devam ederse bunu o eserin ve müellifinin makbuliyetine emare olarak görürlermiş. Asa-yı Musa risalesi de bu şekilde hacılar tarafından konulmuş, durmaya devam ettiği görülmüş, bu durum Risalelerin ve Bediüzzaman'ın makbuliyetine emare olarak görülmüş ve Zülfikar Mecmuası da hürmeten Hacer-ül Esved'in üzerine konulmuştur.
  • Fussilet suresinin "O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır." mealindeki 44. ayetini zikreden Bediüzzaman bu zamanda manevi dertlerin devasını sunan Risale-i Nur'un Kur'an'dan alındığı hatırlatarak bu ayetin ebced makamı olan 1346'nın 19. Mektup'un tam telif zamanına işaret ettiğini söyler.
  • Bediüzzaman Zümer, Casiye ve Ahkaf surelerinin başında geçen "Bu Kitap Aziz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir." mealindeki ayetlerin ebced makamının 1342 ederek bu tarihten kısa süre sonra ortaya çıkacak 19., 20. ve 24. Mektuplar gibi Risaletü’n-Nur’un en nurani cüzlerine işaret ettiğini beyan eder.
  • Hz. Ali (ra) Celcelutiye kasidesinde sureleri sayarken 19. Mertebede Nur Suresine işaret eden "Kur'ân'da geçen bütün 'Hâ, Mîm'lerde bulunan sırların hakkı için ve risalelere bölünmüş Nur'un hakkı için beni koru ey Nur!.." mealindeki satırları zikreder. Bediüzzaman bu satırlarda nur lafzının tekrarlandığını, 14. Mektup telif edilmediğinden 15. Mertebede yine Nur Suresinden bahsederek buna işaret ettiğini, Nur suresinde Hz. Ayşe'nin temize çıkmasından bahsedildiğini, 35. Ayette geçen nur kelimesindeki zamirin 3 vecihten biriyle üç vecihten birisi ile Muhammed aleyhissalâtü vesselâma baktığını, bu surenin Zat-ı Muhammediye (sav) ile ziyade ilgili olduğunu ve iki defa geçen nur kelimesiyle ve bu sure ile risalet-i Muhammediyeye işaret eden 19. Söz ve 19. Mektuba, belki üç nur kelimesiyle bunlara ilaveten Mirac hakkındaki 31. Söz dahil 3 risaleye baktığını beyan eder.

Risale-i Nur'da Derc Edildiği ve Benzer İçerikli Yerler

Risale-i Nur'da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği

Bu Risalenin Telifi, Neşri ve Adı Hakkındaki Bahisler

Sözler namındaki envar-ı Kur’aniyede üç keramet-i Kur’aniyeyi hissediyorduk. Sizler dahi gayret ve şevkinizle bir dördüncüsünü ilâve ettirdiniz. Bildiğimiz üç ise:

Birincisi: Telifinde fevkalâde suhulet ve sürattir. Hattâ beş parça olan On Dokuzuncu Mektup iki üç günde ve her günde üç dört saat zarfında –mecmuu on iki saat eder– kitapsız, dağda, bağda telif edildi. Otuzuncu Söz hastalıklı bir zamanda, beş altı saatte telif edildi. Yirmi Sekizinci Söz olan cennet bahsi bir veya iki saatte, Süleyman’ın dere bahçesinde telif edildi. Ben ve Tevfik ile Süleyman, bu sürate hayrette kaldık ve hâkeza…

(28. Mektup)


Evet, ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler biliyorlar ki On Dokuzuncu Mektup’un beş parçası, birkaç gün zarfında her gün iki üç saatte ve mecmuu on iki saatte hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması; hattâ en mühim bir parça ve o parçada lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm kelimesinde zahir bir hâtem-i nübüvveti gösteren dördüncü cüz, üç dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış.

(28. Mektup)


Hulusi ise âhirdeki Sözler’in ve ekser Mektubat’ın yazılmasına onun gayreti ve ciddiyeti en mühim sebep olması. Ve Sabri’nin dahi On Dokuzuncu Mektup gibi bir sülüs-ü Mektubat’ın yazılmasına sebep, onun samimi ve ciddi iştiyakı olmasıdır.

(Barla Lahikası)


لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا هُدًى وَ شِفَٓاءٌ dür. Şu şifalı âyet çok zamandır benim dertlerimin şifası ve ilacı olduğu gibi eczahane-i kübra-yı İlahiye olan Kur’an-ı Hakîm’in tiryakî ilaçlarından, Risalei’n-Nur eczalarının kavanozlarından alarak belki bin manevî dertlerime bin kudsî şifayı buldum ve Resaili’n-Nur şakirdleri dahi buldular. Ve fenden ve felsefenin bataklığından çıkan ve tedavisi çok müşkül olan ve zındıka hastalığına müptela olanlardan çokları onunla şifalarını buldular.

İşte her derde şifa olan Kur’an’ın ilaçlarının bu zamanda bir kısım kavanozları hükmünde bulunan Resaili’n-Nur dahi bu şifadar âyetin bir medar-ı nazarı olduğuna kuvvetli bir emare şudur ki:

Bu âyetin makam-ı cifrîsi olan bin üç yüz kırk altı (1346) adedi Resaili’n-Nur’un bin üç yüz kırk altıda şifadarane etrafa intişarının tarihine ve Mu’cizat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm namında olan risale-i hârikanın zaman-ı telifine tam tamına tevafukudur. Şu tevafuk hem münasebet-i maneviyeyi teyid ve onunla teeyyüd eder hem remizden işaret derecesine çıkarıyor.

(1. Şua)


Sure-i Zümer, Câsiye, Ahkaf’ın başlarındaki تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزٖيزِ الْحَكٖيمِ olan âyetler, sâbık ihtarın ikinci noktasında, münasebet-i maneviyesi beyan edildiğinden burada yalnız cifrî remzini beyan edeceğiz.

Şöyle ki: İki ت sekiz yüz, iki ن yüz, iki م seksen, iki ك kırk, üç ز yirmi bir, üç ى otuz, bir ب bir ح on “lafzullah” altmış yedi, bir ع yetmiş, dört ل dört ا yüz yirmi dört olup yekûnü bin üç yüz kırk iki (1342) ederek bu asrın şu tarihine nazar-ı dikkati celbetmekle beraber, Kur’an’ın tenziliyle çok alâkadar bir Nur’a parmak basıyor.

Ve o tarihten az sonra Mu’cizat-ı Ahmediye (asm) Risalesi ve Yirminci ve Yirmi Dördüncü Mektuplar gibi Risaletü’n-Nur’un en nurani cüzleri meydan-ı intişara çıkmaları ve Kur’an’ın kırk vecihle i’cazını ispat eden Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi’yle haşre dair Onuncu Söz’ün ikisinin kırk ikide intişarları ve kırk altıda fevkalâde iştiharları aynı tarihte olması bir kuvvetli emaredir ki bu âyet ona hususi bir iltifatı var.

(1. Şua)

Talebelerinin Bu Risaleyi Yazması ve Tashih Edilmesi

Hüsrev’e hitaben yazılan bir mektuptur

Sâniyen: Bu defa bize yazdığın Mu’cizat-ı Ahmediye (asm) Risalesi çok hârika düşmüş. Kim ona bakıyor, bir zevk-i hakiki hisseder. Demek oluyor ki manevî hâlis samimi hisler, maddî nakışlar suretinde kendini hissettiriyor. Bu sırra ben muttali olduğum vakit, kardeşim Galib dahi aynı hisse iştirak etti. Evet, bunun altında manevî tebessüm var diye senin hattını kendi hattına tercihle mukabele etti.

O yazdığın risale vasıtasıyla pek çok insanlar imanlarını kuvvetleştiriyorlar. Muhabbet-i Ahmediye (asm) kalplerinde ziyadeleşiyor. İşaret-i gaybiye hakkında şüpheleri kalmıyor. O sevap da senin defter-i a’maline geçiyor. Kur’an ve Resul-i Ekrem (asm) kelimesinden başka, işaret ettiğin kelimat çok manidardır hem bir temeldir. O iki kelimenin mübarek tevafukuna bir hüccettir. Hem gösteriyor ki bütün o tevafukatı dahi riayet etmeyen, o iki kelimenin tevafukuna kalem karıştıramaz. Zannediyoruz ki o risalelerin hatt-ı hakikisini sen buldun veyahut yakınlaştın.

Mâşâallah, hâtem-i Mu’cizat-ı Ahmediye’yi (asm) çok güzel tersim etmişsiniz. Sözler ile alâkadarlar içinde, bu hâteme tam kanaati olanların isimlerini bana yazsınlar, onları ikinci dairede yazacağız tâ o nura hissedar olsunlar.

(Barla Lahikası)


Mebus-u âlem aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz Hazretlerinin insanları hayrette bırakan ve cüz’î şuuru olana iman-ı kâmil bahşeden, fevka’l-had ve hârikulâde manen bin enva-ı mu’cizat-ı Ahmediyeyi ihtiva eden ve pek âlî ve azîm kıymeti müsbet ve müsellem bulunan On Dokuzuncu Mektup’un dördüncü cüzünü; nazar ve teveccüh-ü fâzılanelerinde min gayri haddin vekilleri bulunduğum mumaileyh Hulusi Beyefendi’ye irsal kılınmak üzere istinsaha başlamıştım.

Bin mu’cize-i Muhammediye münderic olan On Dokuzuncu Mektup, mukaddemen dahi arz edildiği vecihle arzumun fevkinde pek ziyade ulvi ve nurani mebahis ve vekayi-i risalet-meabiyeyi beyan ve müjde ile ruh ve kalb-i âcizîyi bahar-ı âlem gibi gül ve gülistanlığa çevirmiştir. Bu hususta kalben hisseylediğim duygulardan mütevellid ve lâzımü’l-arz medh ü senayı gayet parlak bir tarzda arz etmek ehass-ı emelim ise de maalesef söylemekten âciz bulunduğumu beyan ile iktifa ediyorum.

Yalnız şu noktayı hissettim ki: O vekayide siz cismen değilse de fakat ruhen, Server-i kâinat Efendimiz Hazretleriyle beraber idiniz tasavvur ediyorum. Zira o vekayi-i mezkûrenin künyesiyle, mevkiiyle, an’anesiyle kat’iyen müşahede ve ol vecihle nakil ve tahrir buyurduğunuza kani ve kailim.

(Barla Lahikası)


Hüsrev’e hitaben yazılan bir mektuptur


Sâlisen: Mabeynimizde münasebet manevî, ruhî, hakiki olduğu için zaman ve mekân müdahale etmez. Dergâh-ı İlahîye müteveccih olduğumuz vakit günde belki kaç defa, Hüsrev yanımda bir cihette hazır olmakla beraber, senin o şirin yazıların, hususan On Dokuzuncu Mektup’taki mübarek hattın göründükçe seni hayalimizce hazır ediyoruz.

(Barla Lahikası)


Yirmi Sekizinci Mektup’un Sekizinci Mesele’sinin Birinci Nüktesi’nde beyan edilmiştir ki “tevafukat”tır.

Ezcümle: Mu’cizat-ı Ahmediye Mektubatında, Üçüncü İşaret’inden tâ On Sekizinci İşaret’ine kadar altmış sahife; habersiz, bilmeyerek bir müstensihin nüshasında iki sahife müstesna olmak üzere mütebâki bütün sahifelerde –kemal-i muvazenetle– iki yüzden ziyade “Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm” kelimeleri birbirine bakıyorlar. Kim insaf ile iki sahifeye dikkat etse tesadüf olmadığını tasdik edecek. Halbuki tesadüf, olsa olsa bir sahifede kesretli emsal kelimeleri bulunsa yarı yarıya tevafuk olur ancak bir iki sahifede tamamen tevafuk edebilir. O halde böyle umum sahifelerde Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm kelimesi; iki olsun, üç olsun, dört olsun veya daha ziyade olsun, kemal-i mizan ile birbirinin yüzüne baksa elbette tesadüf olması mümkün değildir. Hem sekiz ayrı ayrı müstensihin bozamadığı bir tevafukun, kuvvetli bir işaret-i gaybiye, içinde olduğunu gösterir.

(28. Mektup)


Mu’cizat-ı Ahmediye’yi yaldızla yazan Doktor Abdülbâki Bey’in fıkrasıdır

Sevgili, müşfik Üstadım, Efendim Hazretleri!

Kıymetine nihayet olmayan ve her vecihle medih ve takdire ve sitayişe şâyan bulunan Risale-i Nur eczalarından bir parçası olan On Dokuzuncu Mektup’u, bu mektubun mazhar olduğu intişarındaki inayetine mâsadak olan kalemimle, iki gün evvel ikmal edip sevgili Üstadıma takdim ediyorum. Bu risale hakkında aziz Üstadıma kalbî ihtisasatımı arz etmek istiyorum. Fakat ne kalemim ve ne de kalbim ifadeden âcizdir.

Bu risalenin ruhumda vücuda getirdiği tebeddülatı tarif imkânsızdır. Hakikaten ruhumun asr-ı saadete ait karanlıklı noktalarını aydınlatmış, kalbimin en derin mahallerine nüfuz ederek, fakir talebenize verdiği ziyaları, nurları ile fakir talebenizi öyle bir hale getirmiştir ki bu kusurlu talebenizin Cenab-ı Hak’tan istediği ve zulümatları yararak nurlar serpen asırda, beşeriyeti helâkten kurtarıp saadete davet eden ve elinde ve lisanında sonsuz mu’cizatı ile yalnız beşeriyete ve dünyaya değil, bütün mevcudata, dünya ve âhirete kendini tanıttıran o Peygamber-i Zîşan’a ümmet olabilmek ve sevgili Üstadıma talebe olabilmek kaydı altında hayatıma hâtime verilmesidir. El ve ayaklarınızdan öperim, efendim.

Abdülbâki

(Barla Lahikası)


On Dokuzuncu Mektup’un Dördüncü Cüzünü, On Beşinci Nükteli İşaret’e kadar tashih ettim. Acele göndermek lâzım geldi, vakit bulamadım tam tashih edeyim. Sen evvela On Beşinci Nükteli İşaret’ten sonra kendi nüshanızla mukabele edip tashih ediniz, sonra tebyiz ediniz.

(Barla Lahikası)


Hâfız Ahmed Efendi On Dokuzuncu Mektup’u yazacaktı, acaba başladı mı? Ona çok selâm ediyorum. Yazı hizmeti ehemmiyetlidir, kaç cihette ibadettir.

(Barla Lahikası)


Aziz, sıddık kardeşim ve hizmet-i Kur’aniyede hakikatli bir arkadaşım Re’fet Bey!

Mu’cizat-ı Ahmediye’yi sizin için yazdırdım, tekmil oldu. Fakat başka bir nüsha ona göre yazdırmak lâzım olduğu için muvakkaten burada kalacak.

(Barla Lahikası)


Mu’cizat-ı Ahmediye’yi (asm) sana güzel ve tevafuklu bir tarzda yazdırdım. Hüsrev kerametli kalemiyle, bana yazdığı gayet kıymettar bir nüshayı, aynen ve tam tamına muvafık gelmek şartıyla size yazdırıldı, yakında göndereceğim. Yanınızda yeni yazılan İ’caz-ı Kur’aniye gibi bana bir nüsha lâzımdır. Fakat Hâfız’ın kalemi oradaki mevcud tevafuku tamamen muhafaza edememiş. Tevafukçu Hüsrev’in taht-ı nezaretinde, mabeyninizde taksim edip bana yadigâr bir İ’caz-ı Kur’anî’yi müştereken yazsanız çok iyi olur.

(Barla Lahikası)


Dünkü gün Mu’cizat-ı Ahmediye (asm) tashih edilirken küçük, latîf iki tevafukun on dakika fâsıla ile vücuda gelmesidir. Şöyle ki:

İkişer arkadaş Mu’cizat-ı Ahmediye ve Mi’rac’ı ayrı ayrı tashih ediyorlardı. Mi’rac’ın altı yüz satırı içinde bir tek satır, kuru direğin ağlamasından bahsediyor. Mu’cizat-ı Ahmediye yüz elli sahife içinde bir sahife o bahse dairdir. Birden o iki kısım musahhihler aynı kelimeyi söylüyorlarken içlerinden bir efendi intikal etti, iki kısım aynı kelimeyi söylüyoruz dedi. Baktık, fevkalâde bir surette iki tashih aynı kelime üzerindedir.

On dakika sonra yedi mu’cizeye mazhar yedi çocuğun bahsi tashih edilirken umulmadığı bir zamanda, hazır zatların nazarında mübarek Meliha isminde beş yaşında bir çocuk geldi, oturdu. Çocukların bahsini zevk ile dinlemeye başladı. Çay verdik, çocuk bahsi bitinceye kadar içmedi. Hazır olan biz dört kişi şüphemiz kalmadı ki sırr-ı tevafukun birinci menbaı olan Mu’cizat-ı Ahmediye’nin telifçe ve istinsahça ve kıraatça ve hârika tevafukça kerametini gösterdiği gibi bu iki küçük tevafukla, yine o kerametin şuâ’ından iki latîfeyi gösterdi.

Hem bir sene evvel bir seyre giderken arkamdan bir kız çocuğuyla bir kadın geliyorlardı. Ben yoldan çıktım, yolu onlara bıraktım. Baktım beni geçmiyorlar, sıkıldım. Acele geçtim, bir bahçeye girdim, baktım onlar da bahçeye girdiler. Hem hiddet hem hayret ettim. Mu’cizat-ı Ahmediye elimde idi. Tefe’ül gibi açtım. En evvel gözüme ilişen ve yalnız risalede bir tek defa zikredilen bir isim ki aynı o kadının ismini o sahife içinde gördüm. Baktım, o kadını tanıdım. Fesübhanallah dedim. Bunlar kim olduklarını anlamak için daha evvel o kitaba baksa idim, bu hayretten kurtulacaktım. Bu hâdiseye hem ben hem hazır olan Şamlı Hâfız ve hâdiseyi anlayan o kadın ve başkaları hayret ettik.

(Barla Lahikası)


Bu rüyalar Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm ile münasebettar olmak cihetiyle, o rüyalar zamanında “Mu’cizat-ı Ahmediye Risalesi” münasebetiyle latîf ve küçük bir iki tevafukun letaifini zikredeceğim. Şöyle ki:

Risale-i Nur eczalarından birkaç vecihle kerameti görülen, mu’cizat-ı Ahmediyeye dair On Dokuzuncu Mektup’un tashihi zamanında, yedi mu’cizat-ı Ahmediyeye (asm) mazhar yedi çocuğun bahsine geldiği vakitte, Meliha isminde yedi yaşındaki kızım, umulmadık bir vakitte hanemden çıkıp Üstadımın oturduğu köşke geldi, o yedi çocuk bahsini masumane çocukçasına dinlemeye başladı. Çay içmesini çok sevdiği halde kendine verildi, çocukların bahsi bitinceye kadar içmedi.

O saatten on dakika evvel hem On Dokuzuncu Mektup hem Mi’rac Risalesi ayrı ayrı tashih ediliyordu. On Dokuzuncu Mektup’un yüz elli sahifesi içinde bir tek sahifede kuru direğin ağlamasından bahis var. Mi’rac Risalesi’nde altı yüz satırdan bir tek satır ondan bahseder. Muhtelif tarzlarda, muhtelif vakitte, muhtelif adamlar, muhtelif kitaplarda birden bir tek sözü söylediklerini ben işittim. O da kuru direğin ağlaması idi. Her biri iki kişiden ibaret iki kısım tashihçiler, aynı kelime üstündedirler, o kelimeyi söylüyorlardı. Ben hayret ile dedim: “İki taraf da bir kelimeyi söylüyorsunuz.” Sonra baktık. Mi’racın tashihi aynı kelimeye geldiği gibi On Dokuzuncu Mektup’un tashihi de aynı kelime üzerindedir. Biz hazır olanlar şüphemiz kalmadı ki yedi yaşında Meliha’nın yedi çocuk bahsine tevafuku ve bu iki kısım musahhihlerin aynı kelimede ittifakları, o Mu’cizat-ı Ahmediye bahsinin bir kerametinin bir şuâıdır.

Yine Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın mektubuyla münasebettar üçüncü bir tevafuk: Milas’tan gelen ve oraya gönderilen kitapların listesini bir sebebe binaen saklamak lâzım gelmişti. Üstadım, bu listeyi saklamak için bana verdiğini biliyormuş. Bir gün o listeye lüzum olacağını düşünerek, benden isteyecekti. Fakat istememişti. O gece kalkar, o listeyi seccadesinin yanında görür, hayret eder. Bu saklandığı yerden çıkıp nasıl burada bulunsun? Sabahleyin benden soruyor. “Ben getirmedim, haberim yok.” dedim. Zaten gece yanına çıkmamıştım. Bunda bir mana var. Biz düşündük, aynı gün Milas’tan listeye göre kitap istemeye bir hak kazanmak için Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın Mısır Azizi Mukavkis’e yazdığı mektup, eski Mısırlılara ait kitaplar içinde bulunarak İstanbul’a gönderilmiş. Bu mektubun fotoğrafla alınan aynının bir sureti, o gecenin gündüzünde bize geldi, o geceki liste hâdisesine tevafuk etti. Bunda şüphemiz kalmadı ki saklı olan o listenin kendi kendine orada bulunması, bu mektub-u Nebeviyenin gelmesine bir istikbal ve bir işaret idi.

İşte o günlerde Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm rüyada Risale-i Nur’la münasebettar görülmesi ve mektup da aynı vakitte gelmesi, o günlerde telif edilen hastalara ait yirmi beş deva-yı maneviyeyi beyan eden Yirmi Beşinci Lem’a ve iktisada ait On Dokuzuncu Lem’a ve onların akabinde ihtiyarlara ait yirmi altı ricayı beyan eden Yirmi Altıncı Lem’a’nın telif zamanlarına tevafuk etmesi şüphe bırakmıyor ki bu üç risale, Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın makbuliyetine mazhar olmuş.

(Sikke-i Tasdik-i Gaybi) --- Mâşâallah, bârekellah Keramat-ı Aleviye’nin Risaletü’n-Nur’a imzasını bu zamanda tam tasdik ettiren keramat-ı kalem-i Alevî (Ali) ve Kur’an’a çok kıymettar hizmeti ve Mu’cizat-ı Ahmediye’nin (asm) hârika bir kerametini gözlere gösteren ve Kur’an’ın altın bir anahtarı olan kalem-i Hüsrevî; değil yalnız bizleri, belki ruhanîleri ve melekleri de sevindiriyorlar.

(Kastamonu Lahikası)


Mâşâallah, bârekellah kalemlerinizin mükemmel çalışmaları devam etmekle beraber tezayüd etmeleri ve hususan Sav’da birden çoğalması, Hacı Hâfız’a ve köyüne bin bârekellah, bizi fevkalâde mesrur etti. Ve Hüsrev’in tevafuklu yazıları, hususan yaldızlı Mu’cizat-ı Ahmediye] (asm) nüshası ve Büyük ve Küçük Alilerin risaleleri buralarda tatlı hem çok fütuhatı var. İnşâallah o mübarek kalemlerin daha çok fütuhatı olacak ve göreceğiz.

(Kastamonu Lahikası)


Hüsrev kardeş! Senin mektubun, benim meraklarıma (Hasan, Mustafalar gibi) bir şifa ve arzularıma bir deva (Mu’cizat-ı Ahmediye gibi) ve ümitlerime bir ziya (Re’fet, Konyalı Sabri gibi) hükmüne geçti.

(Kastamonu Lahikası)


Hüsrev kardeş! Kasem ederim benim elimden gelseydi, yalnız bu defa altın yaldızla yazdığın Mu’cizat-ı Ahmediye’ye mukabil her bir sahifesine, yalnız maddî bir ücret olarak birer altın hediye edecektim. Hakikaten ebedî bir gül fabrikasına kâtip tayin edildiğinize kanaatim kat’iyet kesbetti.

(Kastamonu Lahikası)


Hüsrev kardeş! Senin mektubun, benim meraklarıma (Hasan, Mustafalar gibi) bir şifa ve arzularıma bir deva (Mu’cizat-ı Ahmediye gibi) ve ümitlerime bir ziya (Re’fet, Konyalı Sabri gibi) hükmüne geçti.

(Kastamonu Lahikası)


Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın ve Risale-i Nur’un hazinelerinin kerametli ve yaldızlı bir anahtarı olan kalem-i Hüsrevî, elhak Mu’cizat-ı Ahmediye’nin (asm) gizli güzelliğini her göze gayet parlak ve güzel gösteriyor. Cenab-ı Hak bu kalemi, bu hizmette muvaffak ve daim eylesin, âmin!

Mübarek Heyeti’nin büyük bir kahramanı Büyük Ali’nin sisteminde Küçük Ali’nin Mu’cizat-ı Kur’aniye’si, Mu’cizat-ı Ahmediye’nin tam mutabık bir bâki pırlanta tarzında mevki aldı. Erhamü’r-Râhimîn her harfine mukabil yazana on sevap ihsan eylesin, âmin!

(Kastamonu Lahikası)


Bize gelen masum ve ümmilerin ve üstadlarının risalelerini, yedi cilt olarak güzelce tasnif ettik. Masumların tevafuklu güzel parçaları bir cilt ve ihtiyarların güzel parçaları içinde kahraman Şükrü’nün Mu’cizat-ı Ahmediye güzel nüshası içinde olarak ikinci cilt. Yedi cildin her birinin başında üçüncü sahifede gelen fıkra, medar-ı ibret olarak yazılmıştır.

(Kastamonu Lahikası)


Âyetü’l-Kübra’nın Kur’an’a dair On Yedinci Mertebesi, Yirminci Söz ve Sure-i Feth’in âhirki âyetin mu’cize olduğuna dair Yedinci Lem’a ve Fihriste’nin Rumuzat-ı Semaniye’ye dair mühim parçaları ve Kenzü’l-Arş’ın iki nüktesi gibi parçalar o zeyllere girmiş. Aynen Mu’cizat-ı Ahmediye’nin zeylleri gibi parlamış.

(Kastamonu Lahikası)


Kardeşimiz Sabri’nin mektubunda, muannid mülhidlerin Risale-i Nur’un cereyanına karşı kurdukları çürük ve vâhî hud’aları, örümcek ağı ve yuvası gibi kuvvetsiz ve o şeytanet perdeleri kıymetsiz ve mukavemetsizdir, Risale-i Nur’a karşı yırtılır ve yırtılacak dediği gibi; bu zındık ve muannid ve mütemerrid ve ölen herifin ruh-u habîsi olan zındığın yazdığı ve zahiren Müslümanlara Türkçülük lehinde fakat hakikatte Kur’an ve Peygamber’in (asm) azamet ve haşmet-i maneviyelerini kırmak ve hiçe indirmek ve âdileştirmek niyetiyle yazılan bu matbu eser de Mu’cizat-ı Kur’aniye ve Mu’cizat-ı Ahmediye’ye (asm) karşı örümcek ağı da olamaz, parçalanır. Fakat binler teessüf ki Risale-i Nur’u görmeyenlere kat’î zarar verdiği gibi Risale-i Nur’u görenler de merak edip “Acaba ne var?” demekle, safi kalplerini bulandırır. Lâekall vesvese ve evham verir.

(Kastamonu Lahikası)


Evet, Üstadım bana Mu’cizat-ı Ahmediye’yi, kardeşim Hüsrev tarzında yaz diyordu. Ben –yani Feyzi– bir parça tembellik ettim. Birden 28’lilerle askere istenildim. Yine Üstadım dedi: “Git Mu’cizat-ı Ahmediye’yi (asm) yaz, seni şimdi vermeyeceğim.” Sonra başladım. O emir bir hafta geri kaldı. Tekrar bir arıza ile nasılsa Mu’cizat-ı Ahmediye’nin (asm) yazılması noksanlaştı. Tekrar askere çağrıldım. Üstadım: “Git yaz!” dedi. Ben gidip kemal-i ciddiyet ve sadakatle Mu’cizat-ı Ahmediye’yi (asm) yazmaya başladım. Fevka’l-me’mul, ikinci defa emir geri kaldı. Tekrar bir mazerete binaen Mu’cizat-ı Ahmediye’yi (asm) yazamadım. Üstadım dedi: “Madem Mu’cizat-ı Ahmediye’yi (asm) yazmakta tekâsül ettin, şimdi senin vazifen, Risaletü’n-Nur hesabına askerliktedir.” Birden emir gelip bir şefkat tokadı yeyip vazifeme gönderildim. Cenab-ı Hakk’a şükürler olsun, mümkün olduğu kadar Risaletü’n-Nur’a çalıştım ve çalıştırıldım. Üstadım bize söylediği gibi altı yedi ay sonra terhis edilip sevgili Üstadıma, Risaletü’n-Nur’un kudsî vazifesine kavuştum. İnşâallah bu kabahatim affolmuştur.

(Sikke-i Tasdik-i Gaybi)

Bu Risalenin Kıymeti Hakkındaki Bahisler

On Dokuzuncu Mektup olan Risale-i Ahmediye (asm) kelime-i şehadetin ikinci kelâmı olan اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ hükmünü ne derece kat’î ve kuvvetli ispat etmiştir. Öyle de bu Yirminci Mektup, kelime-i şehadetin birinci kelâmı olan اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hükmünü, o kat’iyet ve kuvvetle ispat ediyor.

(Fihrist (Mektubat))


Bu mu’cizattan üç yüzden ziyade bir kısmı, On Dokuzuncu Mektup olan Mu’cizat-ı Ahmediye (asm) namındaki hârika ve kerametli bir risalede kat’î delilleriyle beraber beyan edildiğinden onları, ona havale ederek dedi ki:

(7. Şua)


Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniyesi olan Yirmi Beşinci Söz ile On Dokuzuncu Mektup’un âhiri, Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz etmek, belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.

(7. Şua)


Hem hiç mümkün müdür ki on üç asrı ışıklandıran ve her saatte yüz milyon lisanlarda kemal-i hürmetle gezen ve milyonlar hâfızların kalplerinde kudsiyetiyle yazılan ve nev-i beşerin keyfiyeten kısm-ı a’zamını kanunlarıyla idare eden ve nefislerini ve ruhlarını ve kalplerini ve akıllarını terbiye ve tezkiye ve tasfiye ve talim eden ve Risale-i Nur’da kırk vech-i i’cazı ispat edilen ve kırk taife ve tabaka-i nâsa ve her bir tabakaya karşı bir nevi i’cazını gösterdiği kerametli ve hârikalı On Dokuzuncu Mektup’ta beyan olunan ve Muhammed aleyhissalâtü vesselâm bin mu’cizatıyla onun bir mu’cizesi olarak hak kelâmullah olduğu kat’î ispat edilen Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, hiçbir cihette imkânı var mı ki o Mütekellim-i Ezelî ve o Sâni’-i Sermedî’nin kelâmı ve fermanı olmasın? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ!

(11. Şua)


İ’lem eyyühe’l-aziz! Denizlerde vukua gelen medd ve cezir gibi evliya arasında da bast-ı zaman, (Hâşiye: Bast-ı zaman sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı mi’rac, bu hakikatin vücudunu ispat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Mi’racın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs’ati ve ihatası ve uzunluğu vardır. Çünkü mi’rac yoluyla beka âlemine girdi. Beka âleminin birkaç dakikası, bu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir.

Hem bu hakikate binaen bazı evliya bir dakikada bir günlük işi görmüş. Bazıları, bir saatte bir senelik vazifesini yapmış. Bazıları, bir dakikada bir hatme-i Kur’aniyeyi okumuş oldukları gibi Risale-i Nur’un telifinde de bu bast-ı zaman hakikati çok defa vukua gelmiş.

Ezcümle: On Dokuzuncu Mektup yüz elli sahifedir. Üç yüzden fazla mu’cizatı, kitaplara müracaat edilmeden ezber olarak dağ, bağ köşelerinde dört gün zarfında her gün üçer saat meşgul olmakla mecmuu on iki saatte telif edilmesi; Ramazan Risalesi, kırk dakikada telif edilmesi; Yirmi Sekizinci Söz, yirmi dakikada telif edilmesi bast-ı zamanın vukuunu ispat etmiştir.

قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ âyeti tayy-ı zamanı gösterdiği gibi وَاِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ âyeti de bast-ı zamanı gösterir.) tayy-ı mekân meselesi şöhret bulmuştur. Ezcümle Kitab-ı Yevakit’in rivayetine göre, İmam-ı Şa’ranî bir günde iki buçuk defa kocaman Fütuhat-ı Mekkiye namındaki büyük mecmuayı mütalaa etmiştir.

(Şemme, Mesnevi-i Nuriye)


Nur bahçesinin nurlu meyvelerinden iki tanesini daha koparmaya muvaffak oldum. Bu meyvelerin muhtevi bulunduğu lezzeti, kāsır lisanımla şimdi ifade edebilmekten çok âciz bulunuyorum. Nebiyy-i Âhirü’z-zaman Aleyhi Ekmelü’s-salâtü Vesselâm’ın huzur-u saadetine ve pâk, latîf sohbet-i Nebeviyeleriyle müşerref olmak zevkini idrak ettiren bu kıymettar On Dokuzuncu Mektup’u mütalaa etmekten bir türlü doyamıyorum.

Bi’l-cümle Risaletü’n-Nur’un takdir ve tevkiri hususunda söz söyleyebilmekten kalemim âciz ve nâkıstır. Cenab-ı Vâhibü’l-atâyâ’dan dilerim ki Nur bahçelerinin meyvelerinin hepsinden tatmaya, arkadaşlarım gibi âcizlerini de muvaffak kılsın.

Hâfız Zühdü

(Barla Lahikası)


Sözler, yani Risale-i Ahmediye berahinini yazarken, çok defalar kalemimi elimden bırakıp o asr-ı saadetin anlarının tahassürüyle, hicranıyla yandım. Bu hicrandan kalbim ağlamış, gönlüm coşmuş, ruhum vücudumdan ayrılarak uzaklara gitmiş, bana teselli tuhfeleri getirmiş.

Öyle ya, aziz Üstad! Asr-ı saadette değilsek, müştakıyız. Bu bize kâfi. Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın bize bıraktığı muazzam bir mu’cizesi bugün elimizde değil mi? O kitap bize, muhtaç ve müştak bulunduğumuz saadeti vaad etmiyor mu? Ona hâlisane sarıldığımız zaman, muhtaç bulunduğumuz zevk-i manevîyi bize vermiyor mu?

Evet aziz Üstadım, bugün elimizde tuttuğumuz, gözümüzle gördüğümüz hakiki insanlara rehber olan o muazzam kitap, o büyük mu’cize ki ben maddiyat içinde dünya cereyanında boğulmak üzere iken, beni onun ulvi sesleri ne güzel teselli etmiş ve bana sarsılmaz bir istinadgâh olmuştur. Hakka nâmütenahî şükürler olsun.

Muhterem Üstad! Bana öyle geliyor ki manevî saadete küşade bulunan ruhum, kıymettar risaleleri okudukça, yazdıkça gitgide bir zevk-i manevî, bir saadet-i ebedî hazırlıklarıyla coşacak. Coşkunluklarımın hayli devam ettiği oluyor.

Üstadım! İşte o zaman dünya, nazarımda bir hiçten ibaret kalıyor. Ebediyete, sonsuz saadet âlemlerine atılmak istiyorum. İşte o dakikalar bu dünyayı bana verseler bu tatlı hülyalarımın bir nebzesini bile vermek istemem. Def’olsun gençlik rüyalarının kâbuslu fırtınaları.

Üstadım, duanıza muhtacım.

Zekâi

(Barla Lahikası)


Hazret-i Peygamber’in risaletini güneş gibi ispat eden ve hârika bir surette on iki saatte telif edilen yüz elli sahifelik On Dokuzuncu Mektup namı altında Mu’cizat-ı Ahmediye Risalesi’ni –ki o mu’cizatın kerameti olarak o risalede tevafuk namıyla öyle bir sırr-ı azîm tezahür etmiş ki o risale tek başıyla maddeten bin lira kadar kendimizce kıymettardır–

(Barla Lahikası)


Çok muhterem Üstadımız Efendimiz!

Bin üç yüz yirmi bir (1321) tarihinde, Mu’cizat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâmı ve Keramet-i Gavsiye Risalelerini âlem-i menamda görmüştüm. Bunun hikmetini şimdiye kadar anlayamamıştım. Gördüğüm rüya aynen şöyle idi:

Tarih-i mezkûrda, Ceziretü’l-Arab’ın Necid Kıtası’nın Bilâd-ı Kasîm’de, bir gece rüyamda üç güneşin tulû etmiş olduğunu gördüm. Yanımda tanıyamadığım bir zata sordum: “Bu üç güneş nasıl olur?” dedim. Yanımdaki zat: “Bu güneşin birisi Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın güneşi, diğeri Gavs-ı Geylanî’nin, üçüncüsü de diğer bir güneştir.” Üçüncü güneşin Risale-i Nur olduğunu şimdi bildim.

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فٖى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖٓىءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِى اللّٰهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَٓاءُ

Âyet-i Kur’aniye, o rüya hakikatine işaret etmiş. Bu nurani rüya, mezkûr Âyet-i Nur’un on işaretle, on parmak ile gösterdiği hakikati, aynen gösteriyor; otuz sekiz sene evvel haber veriyor.

Evet, üç nur-u a’zam olan güneşlerin –Allahu a’lem– tabiri şu olmak gerektir.

Güneşlerin birincisi: Bu asırda Risale-i Nur’dur. Ve en parlak bir nuru da Mu’cizat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm namındaki risale-i hârikadır.

Sizi nefsinden ziyade seven âciz şakirdiniz Binbaşı Muhyiddin

(Kastamonu Lahikası)


Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm'ın en son peygamber olduğunu en güzel bir şekilde Risale-i Nur'un muhtelif eczalarında ve bilhâssa Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesinde izah ve isbat eden Bedîüzzaman'dır

(Bediüzzaman Cevap Veriyor)


Bu risalede beyan edilen vakıatın ekseri, tevatür-ü manevî hükmünde kat’îdir, yakînîdirler.

(19. Mektup)


İşte şu risale de baştan buraya kadar gösteriyor ki: Şu kâinatın her nev’i her âlemi; Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmı tanır, alâkadardır. Her bir nev-i kâinatta, onun mu’cizatı görünüyor. Demek, o Zat-ı Ahmediye (asm) Cenab-ı Hakk’ın –fakat kâinatın Hâlık’ı itibarıyla ve bütün mahlukatın Rabb’i unvanıyla– memurudur ve resulüdür.

(19. Mektup)


وَ اَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ mazmununa mâsadak olmak emeliyle deriz: Şu risalenin telifinde, Cenab-ı Hakk’ın bir eser-i inayetini ve rahmetini zikredeceğim. Tâ şu risaleyi okuyanlar, ehemmiyetle baksınlar.

İşte şu risalenin telifi hiç kalbimde yoktu. Çünkü risalet-i Ahmediyeye (asm) dair Otuz Birinci ve On Dokuzuncu Sözler yazılmıştı. Birdenbire, şu risaleyi yazmak için mücbir bir hatıra kalbe geldi. Hem kuvve-i hâfızam, musibetler neticesi olarak sönmüştü. Hem meşrebimde, yazdığım eserlerde, nakil suretiyle –“Kāle-Kıyle” suretiyle– gitmemiştim. Hem yanımda kütüb-ü hadîsiye ve siyer kitapları yoktur. Bununla beraber “Tevekkeltü alallah” diyerek başladım.

Öyle bir muvaffakıyet oldu ki Eski Said’in kuvve-i hâfızasından ziyade hâfızam yardım etti. Her iki üç saatte, süratle otuz kırk sahife yazıldı. Bir tek saatte, on beş sahife yazılıyordu. Ekser Buharî, Müslim, Beyhakî, Tirmizî, Şifa-i Şerif, Ebu Nuaym, Taberî gibi kitaplardan naklediliyor. Halbuki bu nakilde hata olsa –hadîs olduğu için– günah olması lâzım geldiğinden kalbim titriyordu. Fakat anlaşıldı ki inayet var ve şu risaleye ihtiyaç var. İnşâallah sahih bir surette yazılmıştır. Şayet bazı elfaz-ı hadîsiyede veya râvilerin isminde bir yanlış bulunsa tashih edilerek müsamaha ile bakmalarını ihvanlarımdan rica ediyorum.

Said Nursî

Evet, biz müsveddeyi yazıyorduk, Üstadımız da söylüyordu. Yanında hiç kitap yoktu hiç müracaat da etmiyordu. Birdenbire gayet süratli söylüyordu, biz de yazıyorduk. İki üç saatte, otuz kırk, daha fazla sahife yazıyorduk. Bizim de kanaatimiz geldi ki bu muvaffakıyet, mu’cizat-ı Nebeviyenin bir kerametidir.

Daimî hizmetkârı: Abdullah Çavuş

Hizmetkârı ve müsvedde kâtibi: Süleyman Sami

Müsvedde kâtibi ve âhiret kardeşi: Hâfız Hâlid

(19. Mektup)


Bu risale, üç yüzden fazla mu’cizatı beyan eder. Risalet-i Ahmediyenin (asm) mu’cizesini beyan ettiği gibi kendisi de o mu’cizenin bir kerametidir. Üç dört nevi ile hârika olmuştur:

Birincisi: Nakil ve rivayet olmakla beraber, yüz sahifeden fazla olduğu halde, kitaplara müracaat edilmeden, ezber olarak dağ, bağ köşelerinde, üç dört gün zarfında her günde iki üç saat çalışmak şartıyla mecmuu on iki saatte telif edilmesi, hârika bir vakıadır.

İkincisi: Bu risale, uzunluğu ile beraber ne yazması usanç verir ve ne de okuması halâvetini kaybeder. Tembel ehl-i kalemi öyle bir şevk ve gayrete getirdi ki bu sıkıntılı ve usançlı bir zamanda, bu civarda bir sene zarfında yetmiş adede yakın nüshalar yazıldığı, o mu’cize-i risaletin bir kerameti olduğunu, muttali olanlara kanaat verdi.

Üçüncüsü: Acemi ve tevafuktan haberi yok ve bize de daha tevafuk tezahür etmeden evvel onun ve başka sekiz müstensihin birbirini görmeden yazdıkları nüshalarda; lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm kelimesi bütün risalede ve lafz-ı Kur’an beşinci parçasında öyle bir tarzda tevafuk etmeleri göründü ki zerre miktar insafı olan, tesadüfe vermez. Kim görmüşse kat’î hükmediyor ki bu bir sırr-ı gaybîdir, mu’cize-i Ahmediyenin (asm) bir kerametidir.

Şu risalenin başındaki esaslar çok mühimdirler. Hem şu risaledeki ehadîs, hemen umumen eimme-i hadîsçe makbul ve sahih olmakla beraber, en kat’î hâdisat-ı risaleti beyan ediyorlar. O risalenin mezayasını söylemek lâzım gelse o risale kadar bir eser yazmak lâzım geldiğinden, müştak olanları onu bir kere okumasına havale ediyoruz.

Said Nursî

İhtar: Şu risalede çok ehadîs-i şerife nakletmişim. Yanımda kütüb-ü hadîsiye bulunmuyor. Yazdığım hadîslerin lafzında yanlışım varsa ya tashih edilsin veyahut “hadîs-i bi’l-mana”dır, denilsin. Çünkü kavl-i racih odur ki: “Nakl-i hadîs-i bi’l-mana caizdir.” Yani hadîsin yalnız manasını alıp lafzını kendi zikreder. Madem öyledir, lafzında yanlışım varsa hadîs-i bi’l-mana nazarıyla bakılsın.

(19 . Mektup)

Bu Risaleye Atıflar

Şuâat-ı Marifeti’n-Nebi namındaki Türkçe bir risalede ve On Dokuzuncu Mektup’ta ve şu Söz’de icmalen işaret ettiğimiz delail-i nübüvvet-i Ahmediyeyi (asm) beyan etmişim. Hem onda Kur’an-ı Hakîm’in vücuh-u i’cazı icmalen zikredilmiş. Yine “Lemaat” namında Türkçe bir risalede ve Yirmi Beşinci Söz’de Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu icmalen beyan ve kırk vücuh-u i’cazına işaret etmişim. O kırk vecihte, yalnız nazımda olan belâgatı, “İşaratü’l-İ’caz” namındaki bir tefsir-i Arabîde kırk sahife içinde yazmışım. Eğer ihtiyacın varsa şu üç kitaba müracaat edebilirsin.

(19. Söz)


Madem On Dokuzuncu Söz’de ve On Dokuzuncu Mektup’ta o bürhan-ı kātı’ın âbü’l-hayat-ı marifetinden on dört reşha ve on dokuz işarat ile o zat-ı mu’ciz-nümanın enva-ı mu’cizatıyla beraber, icmalen bir derece tarif ve beyan etmişiz. Şurada şu işaret ile iktifa edip o vahdaniyetin bürhan-ı kātı’ını tezkiye eden ve sıdkına şehadet eden esasata işaret suretinde bir salavat-ı şerife ile hatmederiz.

(22. Söz)


Şu pencere, sema-i risaletin güneşi, belki güneşler güneşi olan Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın penceresidir. Şu gayet parlak ve pek büyük ve çok nurani pencere Otuz Birinci Söz olan Mi’rac Risalesi’yle, On Dokuzuncu Söz olan Nübüvvet-i Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm Risalesi’nde ve on dokuz işaretli olan On Dokuzuncu Mektup’ta, ne derece nurani ve zahir olduğu ispat edildiğinden, o iki Söz’ü ve o Mektup’u ve o Mektubun On Dokuzuncu İşaret’ini bu makamda düşünüp, sözü onlara havale edip yalnız deriz ki:

(33. Söz)


Bütün geçmiş pencereler, Kur’an denizinden bazı katreler olduğunu düşün. Sonra Kur’an’da ne kadar âb-ı hayat hükmünde olan envar-ı tevhid var olduğunu kıyas edebilirsin. Fakat bütün o pencerelerin menbaı ve madeni ve aslı olan Kur’an’a gayet mücmel bir surette, gayet basit bir tarzda bakılsa dahi yine gayet parlak, nurani bir pencere-i câmiadır.

O pencere ne kadar kat’î ve parlak ve nurani olduğunu, Yirmi Beşinci Söz olan İ’caz-ı Kur’an Risalesi’ne ve On Dokuzuncu Mektup’un On Sekizinci İşaret’ine havale ediyoruz.

(33. Söz)


On Dokuzuncu Mektup’un On Sekizinci İşaret’inde denildiği gibi nasıl kulaklı âmî tabakası i’caz-ı Kur’an fehminde demiş: Kur’an, bütün dinlediğim ve dünyada mevcud kitaplara kıyas edilse hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir. Öyle ise ya Kur’an umumun altındadır veya umumun fevkinde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise muhal olmakla beraber, hiçbir düşman hattâ şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. Öyle ise Kur’an, umum kitapların fevkindedir. Öyle ise mu’cizedir.

(26. Mektup)


İşte yazdığımız risalelerde, ezcümle Yirmi Dördüncü Söz’ün Üçüncü Dal’ında On İki Asıl ile ve Dördüncü Dal’ında ve On Dokuzuncu Mektup’un vahyin taksimatına dair mukaddimesindeki bir esasında tafsilata iktifaen, burada icmalen o hakikate bir işaret ederiz. Şöyle ki:

Melaike, insan gibi bir surete inhisar etmez; müşahhas iken, bir küllî hükmündedir. Hazret-i Azrail aleyhisselâm, kabz-ı ervaha müekkel olan melaikelerin nâzırıdır.

(28. Mektup)


Hem Kur’an’ın i’cazı, tabakat-ı insaniyede kırk tabakaya karşı ayrı ayrı i’cazını gösterdiği, On Dokuzuncu Mektup’un On Sekizinci İşaret’inde beyan edilmiş ve o tabakatın on kısmının ayrı ayrı hisse-i i’caziyelerini ispat etmiş. Sair otuz tabaka-i âher, ehl-i velayetin muhtelif meşrepler ashabına ve ulûm-u mütenevvianın ayrı ayrı ashablarına ayrı ayrı i’cazını gösterdiğini, onların ilmelyakîn, aynelyakîn, hakkalyakîn derecesinde Kur’an hak kelâmullah olduğunu, iman-ı tahkikîleri göstermişler. Demek her biri, ayrı ayrı bir tarzda bir vech-i i’cazını görmüşler.

Evet, ehl-i marifet bir velinin fehmettiği i’caz ile ehl-i aşk bir velinin müşahede ettiği cemal-i i’caz bir olmadığı gibi; muhtelif meşaribe göre cemal-i i’cazın cilveleri değişir. Bir ilm-i usûlü’d-din allâmesinin ve bir imamının gördüğü vech-i i’caz ile füruat-ı şeriattaki bir müçtehidin gördüğü vech-i i’caz bir değil ve hâkeza…

Bunların tafsilen ayrı ayrı vücuh-u i’cazını göstermek elimden gelmiyor. Havsalam dardır, ihata edemiyor; nazarım kısadır, göremiyor. Onun için yalnız on tabaka beyan edilmiş, mütebâkisi icmalen işaret edilmiş. Şimdi o tabakalardan iki tabaka, Mu’cizat-ı Ahmediye Risalesi’nde çok izaha muhtaç iken, o vakit pek noksan kalmıştı.

(29. Mektup)


Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm gibi ümmi bir zata nisbeten gayb hükmünde olan Tevrat’taki evsaf-ı sahabeyi haber veriyor. Evet, Tevrat’ta –On Dokuzuncu Mektup’ta beyan edildiği gibi– âhir zamanda gelecek Peygamber’in sahabeleri hakkında Tevrat’ta bu fıkra var: “Kudsîlerin bayrakları beraberlerindedir.” Yani onun sahabeleri ehl-i taat ve ibadet ve ehl-i salahat ve velayettirler ki o vasıfları “kudsîler” yani “mukaddes” tabiriyle ifade etmiştir. Tevrat’ın pek çok ayrı ayrı lisanlara tercüme edilmesi vasıtasıyla o kadar tahrifat olduğu halde, şu Sure-i Feth’in مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ hükmünü müteaddid âyâtıyla tasdik ediyor.

(7. Lem'a)


Bu mu’cizattan üç yüzden ziyade bir kısmı, On Dokuzuncu Mektup olan Mu’cizat-ı Ahmediye (asm) namındaki hârika ve kerametli bir risalede kat’î delilleriyle beraber beyan edildiğinden onları, ona havale ederek dedi ki:

(7. Şua)


Demek onlar, nasıl ki lisan-ı kāl ile Tevrat, İncil, Zebur ve suhuflarında bu zatın (asm) geleceğini haber verip insanlara beşaret vermişler ki kütüb-ü mukaddesenin o beşaretli işaratından yirmiden fazla ve pek zahir bir kısmı, On Dokuzuncu Mektup’ta güzelce beyan ve ispat edilmiş.

(7. Şua)


Hem hiç mümkün müdür ki on üç asrı ışıklandıran ve her saatte yüz milyon lisanlarda kemal-i hürmetle gezen ve milyonlar hâfızların kalplerinde kudsiyetiyle yazılan ve nev-i beşerin keyfiyeten kısm-ı a’zamını kanunlarıyla idare eden ve nefislerini ve ruhlarını ve kalplerini ve akıllarını terbiye ve tezkiye ve tasfiye ve talim eden ve Risale-i Nur’da kırk vech-i i’cazı ispat edilen ve kırk taife ve tabaka-i nâsa ve her bir tabakaya karşı bir nevi i’cazını gösterdiği kerametli ve hârikalı On Dokuzuncu Mektup’ta beyan olunan ve Muhammed aleyhissalâtü vesselâm bin mu’cizatıyla onun bir mu’cizesi olarak hak kelâmullah olduğu kat’î ispat edilen Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, hiçbir cihette imkânı var mı ki o Mütekellim-i Ezelî ve o Sâni’-i Sermedî’nin kelâmı ve fermanı olmasın? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ!

(11. Şua)


Bu defa bu bîçare talebesine ihsan ettiği hediyeyi, gıyabî muhiblerinden Fethi Bey ismindeki komşumuzla okuyorum. Baştan başa mu’cize-i kübra-yı Ahmediyeyi ilan eden On Dokuzuncu Mektup’un tahsisen bendelerine irsali, yeniden hayata avdet etmiş kadar müessir olmuş ve mütalaası rikkat damarlarımı tahrik ederek hayli ciddi gözyaşı akıtmaya vesile olmuştur.

Hulusi

(Barla Lahikası)


Bu defa Süleyman Efendi vasıtasıyla Yirmi Beşinci Söz’ü, tashih olunmak üzere huzur-u âlînize takdim ediyorum. İ’caz-ı Kur’an elhak bir şaheserdir. İhtiva ettiği hayret-bahş hakaik itibarıyla âsâr-ı âliyenizin en mühimmidir. Mu’cizat-ı Ahmediye’yi okudum. Çok mükemmel ve ruha ulviyet ve inkişaf bahşeden çok kıymettar bir eserdir. Şu kadar ki mu’cizat-ı Ahmediyenin en büyüğü Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan olduğuna göre, i’caz-ı Kur’an’ın ruhumda husule getirdiği tebeddülat ve münderecatından ettiğim istifade çok azîmdir.

Re’fet

(Barla Lahikası)


Senin rüyanda gördüğün kamer, bu âyette bahis buyurulan rüyanın sahibi iki cihanın Fahri (sallallahu teâlâ aleyhi vesellem) Hazretlerinin bir parmak işaretiyle ve izn-i Hak’la inşikak etmiştir. Şems onun hatırı için On Dokuzuncu Mektup’ta beyan buyurulduğu üzere, bir saat hareketsiz görünmüştür, gibi mu’cizatını hatırlatarak “Ey gafil, ittiba-ı sünnet et!” diyor.

(Barla Lahikası)


Şimdilik sualine tam cevap veremiyorum. Ona bedel Kur’an i’cazına ait iki küçük nükteyi söyleyeceğim.

Sen şu iki nükteyi On Dokuzuncu Mektup’un beşinci cüzünün On Sekizinci İşaret’inin Birinci Nükte’sinin âhirine hâşiye olarak ilâve ediniz.

İşte Birinci Nükte: (On Dokuzuncu Mektup’un On Sekizinci İşaret’inin Birinci Nükte’sinin âhirindeki Hâşiye 2’dir, şu kısım ona ektir.)

Şu üç hakikate mukabil gelecek hangi hakikat var? Kimin haddine düşmüş ki bunları taklit etsin. Evet, nasıl ki bu tarz-ı ifade sun’î olamaz, öyle de taklit edilmez. Evet, kimin haddine düşmüş ki hadsiz derece haddinden tecavüz edip Hâlık-ı kâinat’ı bu surette konuştursun.

İkinci Nükte: Kur’an-ı Hakîm’in umum sahifeleri âhirinde âyetler tamam oluyor, güzel bir kafiye ile nihayetleri hitam bulması hem lafzullah yaprağın iki sahifesinde veya karşı karşıya iki sahifesinde veya yakın sahifelerde ekseriya ya muvafakat-ı adediye veya münasebet-i adediye bulunması, bir emare-i i’cazdır. Ve bunun sırrı şudur ki:

Âyâtın en büyüğü olan “Müdâyene” âyeti, sahifeleri için ve Sure-i İhlas ve Kevser satırları için bir vâhid-i kıyasî ittihaz edildiğinden Kur’an-ı Hakîm’in bu güzel meziyeti ve i’caz alâmeti görülmektedir. Demek bu hüner Kur’an’ındır. Yoksa Hâfız Osman gibi zatların değil. Çünkü bu vaziyet, âyetinden ve suresinden neş’et etmiştir.

(Barla Lahikası)


Hem bu mevhum suça bir sened diye, benim bir Lem'ada ve Mu'cizat-ı Ahmediye'de (A.S.M.) bir hadîs-i şerifte: اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْدٖى ثَلَاثُونَ سَنَةً Yani, Hulefa-i Raşidîn'den sonra bir fesad olacak. İşte bu hadîs üç mu'cize-i gaybiyeyi gösterdiğini bir eski risalemde yazmıştım. Kararname benim bir suçum olarak, Said bir risalede demiş: "Hilafetten sonra ceberut ve fesad olacak." Ey sathî heyet! Bir işaret-i gaybiyede bu zamanımızda maddî ve manevî en büyük bir fesad-ı beşerîyi ve zemini zîr ü zeber eden bir hâdiseyi haber veren bir hadîsin i'cazını beyan etmeği suç sayan, maddeten ve manen suçludur.

(14 . Şua (Eski Baskı))


Evet, Mu’cizat-ı Ahmediye (asm) risale-i hârikada üç yüzden ziyade nakl-i sahih ile ispat ettiği gibi; o zat (asm) وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ ve وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى âyetlerinin sarahatiyle, avucunun bir parmağıyla kamer iki parça olması ve nakl-i sahih ve tevatürle, aynı elin beş parmağından beş çeşme su akması ve susuz kalan bütün ordusu o sudan içmesi ve şahit olması ve bu acib hârika iki defa başka yerde de vuku bulması ve aynı avuç ile bir parça toprağı, hücum eden düşman ordusuna atarak, her birisinin gözüne bir avuç toprak girmesiyle hücumda iken kaçmaları ve aynı avuçta küçük taşlar insanlar gibi tesbih edip Sübhanallah demeleri gibi nakl-i sahih ile ve bir kısmı tevatürle tarihlerde kat’iyen vukua gelen yüzer ve ehl-i tahkikin yanında bine kadar mu’cizat, elinde zuhuru ve dost ve düşmanların ittifakıyla onda güzel hasletlerin ve ahlâk-ı hasenenin en yüksek derecesinde (Hâşiye[2]) bulunması ve arkasında tebaiyetle sülûk edip kemalâta erişen ve hakikate aynelyakîn yetişen bütün ehl-i tahkik, ittifakla kemalât-ı Muhammediye (asm) en yüksek derecede bulunduğuna hakkalyakîn tasdikleri ve onun dininden gelen âlem-i İslâm’ın füyuzatı ve koca İslâmiyet’in hakikatleri onun hârika kemalâtına delâlet eder. Elbette o zat (asm) bizzat kendi risaletine gayet parlak ve küllî, geniş şehadet eder, demektir.

(15. Şua)


Hem istikbal, yani vefatından sonra onun haber verdiği hâdiseler pek çoktur ve çok nevileri var. Birisi, Âl-i Beyt’ine ve ashabına ve fütuhat-ı İslâmiyeye ait ihbarat-ı gaybiyesidir ki Zülfikar’da Mu’cizat-ı Ahmediye kısmında nakl-i sahih ile seksen vakıanın aynen haber verdiği gibi çıkması; mesela, Hz. Osman (ra) mushaf okurken, Hz. Hüseyin (ra) Taff’da yani Kerbelâ’da şehit edilmeleri ve Şam ve İran ve İstanbul’un fetihleri ve Abbasî Devleti’nin zuhuru ve Cengiz ve Hülâgu onu mağlup ve mahvetmesi gibi seksen ihbar-ı gaybî mu’cizatı nakl-i sahih ile ve tarih ve siyer kitaplarına istinaden tafsilen yazması gibi ihbar-ı gaybînin sair nevileriyle ve Muhammed’in (asm) hakkaniyetine delâlet eden pek çok vakıat-ı istikbaliye ile zaman-ı istikbal dahi kuvvetli ve küllî bir surette risalet-i Muhammediyeye (asm) ve sadıkıyetine şehadet eder demektir.

(15. Şua)


Bu fıkranın kısaca bir meali burada beyan edilecek ve izahatı ve senetleri Zülfikar’ın Mu’cizat-ı Ahmediye kısmının âhirinde mükemmel var.

Yani geçmiş zamanlarda nev-i beşerin meşahir ve namdarlarından başta enbiya olarak ârifler, kâhinler, hâtifler müttefikan Muhammed’in (asm) risaletine ve geleceğine irhasat nevinden gayet sarîh ve mükerrer haber verdiklerini nakl-i sahih ve bir kısmını tevatürle tarih ve siyer ve hadîs kitaplarında kayıt ve kabul edilmesine ve Mu’cizat-ı Ahmediye Risalesi’nde o binler ihbaratın en kuvvetli ve kat’î kısmını tafsilen beyanına binaen ona havale edip gayet kısa bir işaretle deriz ki:

Enbiyalar, mukaddes semavî kitaplarda Muhammed’in (asm) nübüvvetine dair Tevrat, İncil, Zebur’un yüzer âyetlerinde sarahate yakın kısmından yirmi âyetleri On Dokuzuncu Mektup’ta yazılmış. Hristiyan ve Yahudiler tarafından çok tahrifatıyla beraber, yine nübüvvet-i Ahmediyeyi haber veren yüz âyeti Hüseyin-i Cisrî kitabında yazmış.

Kâhinler ise başta meşhur Şıkk ve Satih olarak, ruhanî ve cin vasıtasıyla gaybdan haber veren ve şimdi medyum denilen tevatür bir nakl-i sahih ile Peygamber’in geleceğine ve Fars Devleti’ni kaldıracağına sarîh bir surette haber verdikleri ve şüphe kaldırmaz bir tarzda yakında bir peygamber Hicaz’da zuhurunu mükerrer söyledikleri gibi…

Ârif-i billah kısmından Peygamber’in cedlerinden Kâ’b İbn-i Lüeyy ve Yemen ve Habeş padişahlarından Seyf İbn-i Zîyezen ve Tübba’ gibi çok ârifler, o zaman evliyaları pek sarîh bir surette Muhammed’in (asm) risaletinden haber verip şiirlerle ilan etmişler. On Dokuzuncu Mektup’ta, ehemmiyetli ve kat’î bir kısmı yazılmış. Hattâ o padişahlardan birisi demiş: “Ben, Muhammed’e (asm) hizmetkâr olmasını bu saltanata tercih ederim.” Birisi de demiş: “Âh ben ona yetişse idim, onun ammizadesi olurdum.” Yani Hazret-i Ali gibi fedai bir hizmetkârı ve veziri olurdum. Her ne ise –tarih ve siyer kitapları bu haberleri tamamen neşir ile– bu ârifler, risalet-i Ahmediyeye (asm) kuvvetli ve küllî bir şehadetle sadıkıyetine imza basıyorlar.

(15. Şua)


Bugünlerde Sure-i Ankebut’ta

مَثَلُ الَّذٖينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتًا وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

âyetini okurken birden şiddetli bir vehim geldi ki: “En zayıf hane örümceğin hanesidir. Allah’a şerik yapanlar faraza bilseler. Yani imana gelmeyen Kureyş rüesaları eğer bilseler…” manasında olan bu âyetin belâgatına münasip bir vaziyet görülmedi.

Birden aynı zamanda Zülfikar Mu’cizat-ı Ahmediye’yi tashih için açtım. Birden şu satırlar nazarıma ilişti:

Birinci Hâdise: Manevî tevatür derecesinde bir şöhret ile Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, Ebubekir-i Sıddık ile küffarın tazyikinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gār-ı Hira’nın kapısında, iki nöbetçi gibi iki güvercinin gelip beklemeleri ve örümcek dahi perdedar gibi hârika bir tarzda, kalın bir ağ ile mağara kapısını örtmesidir. Hattâ rüesa-yı Kureyş’ten, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın eliyle Gazve-i Bedir’de öldürülen Übeyy İbn-i Halef mağaraya bakmış. Arkadaşları demişler: Mağaraya girelim. O demiş: Nasıl girelim? Burada bir ağ görüyorum ki Muhammed (asm) tevellüd etmeden bu ağ yapılmış gibidir.

Birden bu âyet-i kerîmenin iki harfinde yani لَوْ harflerinde bir mu’cize gördüm ki benim vehmim yerine yüksek bir lem’a-i i’cazı bildim. Şöyle ki:

Sure-i Ankebut Mekke’de nâzil olduğu için Kureyş’in imana gelmeyen reisleri Peygamber aleyhissalâtü vesselâma sû-i kasd edeceklerini ve o sû-i kasdın içinde en zayıf ve en küçük bir hayvan olan bir örümcek o reislerin o şiddetli hücumlarına karşı mukabele edip galebe edecek.

Yani örümceğin hanesi olan ağ en zayıf bir perde iken o kuvvetli reisleri mağlup edeceğini göstermekle âyet diyor ki: “En zayıf bir hayvana mağlup olacaklarını faraza bilseydiler, bu cinayete ve bu sû-i kasda teşebbüs etmeyeceklerdi.”

İşte اَلْيَوْمَ نُنَجّٖيكَ بِبَدَنِكَ âyetinde bir kelime ile bir mu’cize-i tarihiye gösterildiği gibi (Hâşiye[3]) Mekke’de nâzil olan bu surenin de bu لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ âyetinde görülen remiz ile Gār-ı Hira hâdisesinde hârika bir hıfz-ı İlahîye ve ihbar-ı gaybî nevinden bir mu’cize-i Nebeviyeye işaret ile bir lem’a-i i’caz gösterip o sureye Ankebut namı vermek ve onun ehemmiyetsiz ağına ehemmiyet vermek tam yerinde olup bu âyete gelen şüphe ve evhamları esasıyla reddettiğini gördüm.

Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrettim ki Kur’an’ın surelerinde ve âyetlerinde hattâ cümlelerinde ve kelimelerinde de i’caz lem’aları olduğu gibi harflerinde de vardır bildim.

(Emirdağ 2 Lahikası)


Risale-i Nur’un, hakkında cennetten geldiğine dair hadîs olan dört nehre dair cevabını neşretmeden evvel, beşerin en beliği ve en fasihi ve Şablon:Arabiمَا زَاغَ الْبَصَرُ ve تَنَامُ عَيْنٖى وَلَا يَنَامُ قَلْبٖى hakikatlerine mazhar Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın hadîs-i şerifleri hakkında Risale-i Nur’un “Zülfikar, Mu’cizat-ı Ahmediye ve Kur’aniye” namında ehl-i ilme pek çok lâzım olan ve Peygamberimize ait üç yüzden fazla kat’î mu’cizat ile Kur’an’ın kırk vech-i i’cazını ve haşri ispat eden büyük bir mecmuanın “Mu’cizat-ı Ahmediye“ kısmında beyan edilen bir hususu dercedelim:

Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm hem beşerdir, beşeriyet itibarıyla beşer gibi muamele eder. Hem resuldür, risalet itibarıyla Cenab-ı Hakk’ın tercümanıdır, elçisidir. Risaleti vahye istinad eder. Vahiy, iki kısımdır:

Biri, vahy-i sarîhîdir ki: Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir, müdahalesi yoktur. Kur’an ve bazı ehadîs-i kudsiye gibi…

İkinci kısım: Vahy-i zımnîdir. Şu kısmın mücmel ve hülâsası, vahye ve ilhama istinad eder fakat tafsilatı ve tasviratı, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma aittir. O vahiyden gelen mücmel hâdiseyi tafsil ve tasvire, Zat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm bazen yine ilhama veya vahye istinad edip beyan eder veyahut kendi ferasetiyle beyan eder. Ve kendi içtihadıyla yaptığı tafsilat ve tasvirat, ya vazife-i risalet noktasından ulvi kuvve-i kudsiye ile beyan eder veyahut örf, âdet ve efkâr-ı âmme seviyesine göre beşeriyeti noktasından beyan eder.

İşte her hadîste bütün tafsilatına vahy-i mahz nazarıyla bakılmaz. Beşeriyetin muktezası olan efkâr ve muamelatında, risaletin ulvi âsârı aranılmaz. Madem bazı hâdiseler, mücmel olarak mutlak bir surette ona vahyen gelir. O da kendi ferasetiyle ve tearüf-ü umumî cihetiyle tasvir eder. Şu tasvirdeki müteşabihata ve müşkülata bazen tefsir lâzım geliyor, hattâ tabir lâzım geliyor. Çünkü bazı hakikatler var ki temsil ile fehme takrib edilir.

Nasıl ki bir vakit huzur-u Nebevîde derince bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: “Şu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp şimdi cehennemin dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür.” Bir saat sonra cevap geldi ki: “Yetmiş yaşına giren bir münafık ölüp cehenneme gitti. “ Zat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâmın beliğ bir temsil ile beyan ettiği hâdisenin tevilini gösterdi.

(Konferans (Küçük Kitap))

Bu Risaledeki Tevafuklar ve Kerametler

Yirmi Sekizinci Mektup’un Sekizinci Mesele’sinin Birinci Nüktesi’nde beyan edilmiştir ki “tevafukat”tır.

Ezcümle: Mu’cizat-ı Ahmediye Mektubatında, Üçüncü İşaret’inden tâ On Sekizinci İşaret’ine kadar altmış sahife; habersiz, bilmeyerek bir müstensihin nüshasında iki sahife müstesna olmak üzere mütebâki bütün sahifelerde –kemal-i muvazenetle– iki yüzden ziyade “Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm” kelimeleri birbirine bakıyorlar. Kim insaf ile iki sahifeye dikkat etse tesadüf olmadığını tasdik edecek. Halbuki tesadüf, olsa olsa bir sahifede kesretli emsal kelimeleri bulunsa yarı yarıya tevafuk olur ancak bir iki sahifede tamamen tevafuk edebilir. O halde böyle umum sahifelerde Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm kelimesi; iki olsun, üç olsun, dört olsun veya daha ziyade olsun, kemal-i mizan ile birbirinin yüzüne baksa elbette tesadüf olması mümkün değildir. Hem sekiz ayrı ayrı müstensihin bozamadığı bir tevafukun, kuvvetli bir işaret-i gaybiye, içinde olduğunu gösterir.

Nasıl ki ehl-i belâgatın kitaplarında, belâgatın derecatı bulunduğu halde; Kur’an-ı Hakîm’deki belâgat, derece-i i’caza çıkmış. Kimsenin haddi değil ki ona yetişsin. Öyle de mu’cizat-ı Ahmediyenin bir âyinesi olan On Dokuzuncu Mektup ve mu’cizat-ı Kur’aniyenin bir tercümanı olan Yirmi Beşinci Söz ve Kur’an’ın bir nevi tefsiri olan Risale-i Nur eczalarında tevafukat, umum kitapların fevkinde bir derece-i garabet gösteriyor. Ve ondan anlaşılıyor ki mu’cizat-ı Kur’aniye ve mu’cizat-ı Ahmediyenin bir nevi kerametidir ki o âyinelerde tecelli ve temessül ediyor.

(28. Mektup)


Evet, ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler biliyorlar ki On Dokuzuncu Mektup’un beş parçası, birkaç gün zarfında her gün iki üç saatte ve mecmuu on iki saatte hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması; hattâ en mühim bir parça ve o parçada lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm kelimesinde zahir bir hâtem-i nübüvveti gösteren dördüncü cüz, üç dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış.

(28. Mektup)


İşte şu işarat-ı gaybiyenin birisi de şudur ki: Cenab-ı Hak kemal-i rahmet ve kereminden, Kur’an’a ve imana hizmet ile meşgul olan bizleri teşvik ve kulûbümüzü tatmin için; bir ikram-ı Rabbanî ve bir ihsan-ı İlahî suretinde hizmetimizin makbuliyetine alâmet ve yazdığımız hak olduğuna işaret-i gaybiye nevinden, bütün risalelerimizde ve bilhassa Mu’cizat-ı Ahmediye ve İ’caz-ı Kur’an ve Pencereler Risalelerinde, tevafukat-ı gaybiye nevinden bir letafet ihsan etmiştir. Yani bir sahifede, misil olarak gelen kelimeleri birbirine baktırıyor.

Bunda bir işaret-i gaybiye veriliyor ki: “Bir irade-i gaybî ile tanzim edilir. İhtiyarınıza ve şuurunuza güvenmeyiniz. İhtiyarınızın haberi olmadan ve şuurunuz yetişmeden, hârika nakışlar ve intizamlar yapılıyor.”

Bâhusus Mu’cizat-ı Ahmediye Risalesi’nde lafz-ı Resul-i Ekrem ve lafz-ı salavat bir âyine hükmüne geçip o tevafukat-ı gaybiye işaretini sarîh gösteriyor. Yeni, acemi bir müstensihin yazısında, beş sahife müstesna, mütebâki iki yüzden fazla salavat-ı şerife birbirine muvazi olarak bakıyorlar.

Şu tevafukat ise şuursuz yalnız on adette bir iki tevafuka sebep olabilen tesadüfün işi olmadığı gibi sanatta maharetsiz, yalnız manaya hasr-ı nazar ederek gayet süratle bir iki saatte otuz kırk sahifeyi telif eden ve kendi yazmayan ve yazdıran benim gibi bir bîçarenin düşünüşü dahi elbette değildir.

İşte altı sene sonra, yine Kur’an’ın irşadıyla ve İşaratü’l-İ’caz olan tefsirin dokuz اِنَّا nın tevafuk suretiyle gelen irşadıyla sonra muttali olmuşum. Müstensihler ise benden işittikleri vakit, hayret içinde hayrette kaldılar.

Nasıl ki lafz-ı Resul-i Ekrem ve lafz-ı salavat; On Dokuzuncu Mektup’ta, mu’cizat-ı Ahmediyenin bir nevinin bir nevi küçük âyinesi hükmüne geçti. Öyle de Yirmi Beşinci Söz olan i’caz-ı Kur’an’da ve On Dokuzuncu Mektup’un On Sekizinci İşaret’inde lafz-ı Kur’an dahi kırk tabakadan, yalnız gözüne itimat eden tabakasına karşı, bir nevi mu’cizat-ı Kur’aniyenin, o nev’in kırk cüzünden bir cüzü, tevafukat-ı gaybiye suretinde bütün risalelerde tecelli etmekle beraber, o cüzün kırk cüzünden bir cüzü, lafz-ı Kur’an içinde tezahür etmiş. Şöyle ki:

Yirmi Beşinci Söz’de ve On Dokuzuncu Mektup’un On Sekizinci İşaret’inde yüz defa Kur’an lafzı tekerrür etmiş; pek nadir olarak bir iki kelime hariç kalmış, mütebâkisi bütün birbirine bakıyor.

(28. Mektup)


Yirmi Sekizinci Mektup’un Yedinci Mesele’sinde yedi sekiz küllî ve manevî inayat-ı İlahiyeden hissettiğimiz bir işaret-i gaybiyeyi “Sekizinci İnayet” namıyla “tevafukat” tabiri altındaki nakışta o işaratın cilvesini gördüğümüzü iddia etmiştik. Ve iddia ediyoruz ki: Bu yedi sekiz küllî inayatlar, o derece kuvvetli ve kat’îdirler ki her birisi tek başıyla o işarat-ı gaybiyeyi ispat eder. Farz-ı muhal olarak bir kısmı zayıf görülse hattâ inkâr edilse o işarat-ı gaybiyenin kat’iyetine halel vermez. O sekiz inayatı inkâr edemeyen, o işaratı inkâr edemez.

Fakat tabakat-ı nâs muhtelif olduğu hem kesretli tabaka olan tabaka-i avam gözüne daha ziyade itimat ettiği için; o sekiz inayatın içinde en kuvvetlisi değil belki en zahirîsi tevafukat olduğundan –çendan ötekiler daha kuvvetli fakat bu daha umumî olduğu için– ona gelen evhamı def’etmek maksadıyla bir muvazene nevinden, bir hakikati beyan etmeye mecbur kaldım. Şöyle ki:

O zahirî inayet hakkında demiştik: Yazdığımız risalelerde, Kur’an kelimesi ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm kelimesinde öyle bir derece tevafukat görünüyor; hiçbir şüphe bırakmıyor ki bir kasd ile tanzim edilip muvazi bir vaziyet verilir. Kasd ve irade ise bizlerin olmadığına delilimiz, üç dört sene sonra muttali olduğumuzdur. Öyle ise bu kasd ve irade, bir inayet eseri olarak gaybîdir. Sırf i’caz-ı Kur’an ve i’caz-ı Ahmediyeyi teyid suretinde o iki kelimede tevafuk suretinde o garib vaziyet verilmiştir.

Bu iki kelimenin mübarekiyeti, i’caz-ı Kur’an ve i’caz-ı Ahmediyeye bir hâtem-i tasdik olmakla beraber; sair misil kelimeleri dahi ekseriyet-i azîme ile tevafuka mazhar etmişler. Fakat onlar, birer sahifeye mahsus. Şu iki kelime, bir iki risalenin umumunda ve ekser risalelerde görünüyor. Fakat mükerrer demişiz: Bu tevafukun aslı, sair kitaplarda da çok bulunabilir; amma kasd ve irade-i âliyeyi gösterecek bu derece garabette değildir.

Şimdi bu davamızı çürütmek kabil olmadığı halde, zahir nazarlarda çürümüş gibi görmekte bir iki cihet olabilir:

Birisi: “Sizler düşünüp öyle bir tevafuku rast getirmişsiniz.” diyebilirler. “Böyle bir şey yapmak kasd ile olsa rahat ve kolay bir şeydir.”

Buna karşı deriz ki: Bir davada iki şahid-i sadık kâfidir. Bu davamızdaki kasd ve irademiz taalluk etmeyerek, üç dört sene sonra muttali olduğumuza yüz şahid-i sadık bulunabilir.

Bu münasebetle bir nokta söyleyeceğim: Bu keramet-i i’caziye, Kur’an-ı Hakîm belâgat cihetinde derece-i i’cazda olduğu nevinden değildir. Çünkü i’caz-ı Kur’an’da, kudret-i beşer o yolda giderek o dereceye yetişemiyor. Şu keramet-i i’caziye ise kudret-i beşerle olamıyor; kudret, o işe karışamıyor. Karışsa sun’î olur, bozulur. (Hâşiye[4])

İkinci Nükte

Mübarek bir zatın kıymettar bir tefsir-i şerifinde bazı kardeşlerim o mübarek tefsiri görmüşler, güzel tevafukatı müşahede etmişler. Hatırlarına şu gelmiş: "Öyle ise Sözler'deki tevafuk bir işaret-i hâssayı göstermiyor. Madem tefsirlerde bulunuyor, elbette sair şerh nevinden de olan kitaplarda çok bulunabilir."

Elcevap: Sözler'i ona kıyas etmek, kıyas-ı maalfârıktır. Beş farkı var.

O mübarek tefsirde tevafukatı, hulus-u niyete terettüp eden bir muvaffakıyet ve ilham-ı âmm nevinden olur. Sözler'de yani "Kur'an" ve Lafz-ı Resul-i Ekrem kelimesindeki tevafukat o neviden değildir.

Birinci fark

O mübarek tefsir, bir sahifeye mahsus olarak bazı mebahis tevafuk ediyor. Sözler'de ise Lafz-ı Kur'an ve Lafz-ı Resul-i Ekrem bütün iki kitapta hattâ on altı sahife içinde yüz defa Lafz-ı Kur'an zikredilmiş, yalnız üç adet müstesna kalmış. Hattâ On Sekizinci İşaret'in bir yaprağında on dört "Kur'an" kelimesi var. Yedisi bir sahifenin ortasında bir sırada dizilmiş. Diğer yedisi arkasında aynı mevzû'da bir istikamette görünüyor. Bunun gibi garib ve kasdı ve iradeyi gösteren çok sahifeler var. Halbuki o mübarek tefsirde Lafz-ı Resulullah yine hâssasını gösterir, nısf-ı ekser tevafuk ediyor, fakat nısf-ı ekall müstesna kalıyor. Risalelerin sair tevafukatı ise ekseriyet-i mutlaka ile emsali birbirine bakıyor. Tefsirde Lafzullah ile Lafz-ı Kur'an ve Lafz-ı Resul-i Ekrem'den (asm) başka kesretli emsalde nısf-ı ekall tevafuk ediyor.

İkinci fark

O mübarek tefsirin sahibi, şu zamanın hakikat-i dini himaye eden ricallerden olduğunu tahminimle beraber, tefsiriyle de dine büyük hizmeti var. Fakat mesmuatıma ve tahkikatıma nazaran on beş sene kemal-i dikkat ile o tefsirin telifine çalışmış. Hem benim gibi ümmi değil, hattı güzel, kendi yazıyor. Kur'an-ı Hakîm'in kelimatında Lafzullah'ta gayet güzel ve şirin tevafukat elbette nazarından kaçmamış. Nazarından kaçsa da istihsan-ı fikrîden hariç kalmamış. Madem göz gördüğü latîf bir tevafuku ve fikren istihsan ettiği Kur'anî vaziyeti elbette yazdığı vakit onu bozmamış, bozmamaya gayr-ı şuurî olarak meyletmiş. Bununla beraber kemal-i dikkatle tab'ı başında bulunarak gayet güzel bir surette satırlar da kayıt altında olmayarak kemal-i ihtimamla tab' edilmiş. Bunda Lafzullah, Lafz-ı Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem hâsiyetlerine binaen ekseriyetle tevafukları güzel, fakat müstesnaları da çoktur. Bazen yarısından ziyade müstesna kalır. Sair tevafukat bazen yedi sekizde bir iki bulunur. Bazen onda bir bulunur. Sekiz satırda[5] bir kelime on defa tekerrür ettiği halde tevafuk etmemiştir ve hâkeza... Şu âciz, müflis, fakirin hizmet ettiği risaleler ise, bütün arkadaşlarım ve kardeşlerim şahittirler ki ben kendim yazmıyorum. Hem bir cilt tefsir kadar tetkikata muhtaç ve iki yüz sahifeden ibaret olan i'caz-ı Kur'an namındaki risale, mühim bir sebebe binaen günde iki üç saatte kırk sahife yazmak suretiyle birkaç günde telif edildi. Demek yirmi saat zarfında yazılmıştır. Halbuki o tefsirin bir cildi bir senede yazılmıştır. Mu'cizat-ı Ahmediye'ye (asm) dair risale ise bütün arkadaşlarımın şehadetiyle telif vaktinin mecmuu on iki saatten ibarettir. Hem telif vaktinde sair kitaplara nakil için müracaat edilmemiştir.

Şu halde o iki risalede ayrı ayrı sekiz müstensihin risalelerinde Lafz-ı Kur'an ile Lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm yirmi dörtten biri ya iki, nihayet üç dört müstesna kalıp sairleri kasd ve iradeyi gösterecek bir derece tevafuk etmesi kudretimizle ve sun'umuzla ve kendi kendine tesadüfle olmadığını insafı olan belki şuuru bulunan kabul etmek gerektir.

Üçüncü fark

O mübarek tefsir, şerhtir. Âyâtın manalarını ve terkibat-ı nahviyelerini tahlil ve tefsir eder. Bir kelimeyi bir makamda çok tekrar etmeye mecbur olur. Kesretli kelimat her halde bir sahifede tevafuk eder. Fakat tevafuk eğer tam ise ilhamî bir muvaffakıyettir. Noksan ise yalnız müstahsen bir muvaffakıyettir.

Sözler ve risaleler ise metindirler, şerh ve tefsir değil ki bir makamda bir kelimeyi çok tekrara mecbur olsun. Hem tevafuk geldiği vakit, ekseriyet-i mutlaka ile tevafuk ediyor. Bundan hissettik ki Lafz-ı Kur'an ile Lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm'daki tevafukatın şuâıdır. O iki risaleye ve bir kısım Sözler'e in'ikas etmiş.[6]

Dördüncü fark

O tefsir-i mübarekin sahifeleri uzundur. Yirmi, yirmi beş satır var. Bazen olur bir kelimeyi yirmi defa tekrar etmiş. Uzun sahifelerde kesretli emsalin içinde nâkıs tevafuku zahir nazara göre tesadüf edilebilir. Halbuki risaleler on iki, on üç satırlı olduğu halde bir kelime kesretli değil, birkaç defa tekrar ediyor. Ekseriyet-i mutlaka ile beşte dördü tevafuk eder. Yalnız bir saatte yazılan bir risalede bir sahifede "şükür" kelimesi on beş defa mukteza-yı makam olarak yerinde tekrar etmiş. Fakat umumu bilâ-istisna üç kısma inkısam edip beşer beşer, birer sırada kemal-i tevafukla sıralanmış. Diğer cihette[7] yedi defa tam bir sırada muvazi gelip bazı nüshada ortasında, diğer nüshada satır başlarında dizilmiş. İşte bu vaziyet bizde şüphe bırakmadı ki bir işaret-i hâssa var.

Beşinci fark

O tefsir-i şerifte Lafzullah ve Resulullah kelimesinde başka bir ıttırad altında değil, bir neskle gitmiyor, manidar görünmüyor. Bazı yedi, sekiz, dokuz emsal varken birbirine bakmıyor. Halbuki risalelerde manidar bir surette, tevafukta bir ıttırad görünüyor. Demek Sözler'deki tevafukatın başka bir hususiyeti var ki öyle oluyor.

(Rumuzat-ı Semaniye)


Bahr-i Mu’cizat, Fahr-i kâinat Efendimiz Hazretlerinin şu sisli asırda, paslı ruhlarımızı tenvir ve tesrir eden ve sâik-ı hayat-ı ebediyeleri bulunan On Dokuzuncu Mektup’un beşinci cüzünü alarak, üçüncüsünü iade ettim. Fahr-i kâinat Efendimizin mu’cizatından olan parmaklarından su akıtarak orduya içirmesine dikkat ederek derin bir tefekküre daldım. O sırada kalemim boya şişesinde idi. Yazmak vazifeme muvakkat bir fâsıla verecektim. Kalemimi tuttum, mürekkebi ile yerinde koymamak için kalemdeki mürekkep bitinceye kadar bir iki kelâm daha yazayım da öyle bırakayım dedim. Başladım, yarım sahife yazdım, kalemden boya kesilmedi. Bundaki hikmeti düşündüm, kalem kurudu. Sonra birçok defalar kalemi dikkatle boyaya batırarak yazdım, tecrübe ettim. Yarım satır, nihayet bir satıra kâfi gelebildi. Bu da Hatib-i Bağdadî’nin فٖى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسٖينَ اَلْفَ سَنَةٍ sırrındaki (Hâşiye[8]) tefekküründen mütehassıl vakıayı andırır bir tekid-i i’caz-ı Nebevîdir, dedim.

Sabri

(Barla Lahikası)


Küçük bir latîfe: Sohbet içinde sizden bahis geçti. Şükre dair meseleyi sordum: “Hüsrev’in yazdığını Re’fet Bey gördü mü?”

Bekir Ağa dedi: “Evet, gördü ve dedi: Çok güzel fakat acaba sen kalem karıştırmadın mı?”

Hüsrev dedi: “Yok, kendi nüshamda tam bütün gelmedi. Fakat kendilerine yazdığım tam geldi.”

Biraz münakaşa oldu…

Bu münasebetle kardeşim Re’fet Bey’e derim ki: Aslında tevafuk noksan olsaydı zaten ben tavsiye etmiştim ki kalem karıştırmasınlar. Asıl vaziyet bozulmasın. Bekir Ağa da gördü ki asıl müsveddede çıkıntı olduğu halde, tevafuk Hüsrev’in tarzında var. Onun için Hüsrev’in bir mahareti varsa tevafuku bozmamış. Hattâ Mu’cizat-ı Ahmediye’deki salavat tevafukunda tavsiye etmiştim ki kimse maharetini karıştırmasın. Fakat asıl müsveddelerde, en acemi bir müstensihin nüshasında birkaçı müstesna bütün tevafuktadır. Onun için sekiz ayrı ayrı müstensihin setredemediği bir tevafuk, elbette kuvvetlidir. Müstensihler bozmasınlar, tevafuku getiremeyen bozuyor. Demek en büyük maharet odur ki tevafuku bozmasın. Çünkü tevafuk var. Sen de Hüsrev’e yardım et ki hakikaten mevcud ve matlub tevafuku denk getirebilsin. Çünkü yoktan var etmiyorsunuz, hakiki varı yok etmeyin.

(Barla Lahikası)


Madem kitapların parçaları ve hediyelerin nevleri birbirine tevafuk ediyor. Öyle ise her bir nevi, bir nevi kitaba işareti var, münasebeti var. Şu gözümün önündeki levha ise Mu’cizat-ı Ahmediye namında aslı beş parçadan ibaret On Dokuzuncu Mektup’a muvafakat münasebeti var. Çünkü şu levha o Ravza-i Mutahhara’nın ve Hücre-i Saadet’in suretini gösterdiği gibi, Mu’cizat-ı Ahmediye Risalesi dahi asr-ı saadetin manevî suretini almıştır. Şu beş minare, o beş parçaya işaret ediyor. Şu kubbe, Mi’rac Risalesi’ne bakıyor.

(Barla Lahikası)


Bir iki arkadaşımız On Dokuzuncu Mektup’u yazmışlar. Birisinin dördüncü cüzünde salavat-ı şerife iki üç sahife müstesna üç dört salavattan başka bütün salavatlar birbirine bakıyor. Ben de hayrette kalarak işaretler koydum. Diğerinde ikinci, üçüncü cüzünde beş altı sahife müstesna, bütün sahifelerde salavatları birbirine muvazi, birbirine bakıyor, işaretler vaz’ettim.

Kime gösterdim, hayrette kaldı. Görenler müttefikan karar verdiler ki umum Sözler’de manevî i’caz-ı Kur’an’ın bir şuâı in’ikas ettiği gibi On Dokuzuncu Mektup’tan bilhassa Mu’cizat-ı Ahmediye’nin bir nevi şuâı salavat-ı şerife suretinde in’ikas etmiştir.

Hem görenler karar verdiler ki Sözler’e mahsus bilhassa On Dokuzuncu Mektup’a has bir tarz-ı hat var. Eğer o tarz-ı hatta tevfikan yazılsa çok garib letafetler görünecektir. Her vakit musırrane, her yazana “Seyrek ve güzel yazınız.” derdim. Şimdi anlaşılıyor ki o manevî has hattı tavsiye etmek için intak-ı hak kabîlinden bana söylettiriliyordu. Şu hakikati ve manevî tarz-ı hatta en yakın, Küçük Hâfız Zühdü’nün ve Eşref’in ve Kuleönlü Mustafa’nındır ki o muvafakat, muvazenet onların hattında daha ziyade görünüyor.

Her vakit ben görüyordum, dikkatli yazanlarda bazı bir satır atlıyor, bir kelime yanlış yazmayan bir satır yanlış yazıyordu. Meğerse Sözler’deki fevkalâde bir letafetin eseri olarak tevafukat atlattırıyor.

(Barla Lahikası)


Re’fet Bey!

Senin çok antika iki mu’cize-i kudret, müzehanemi tezyin etti. Âdi zannettiğimiz şeylerde, ne kadar hârikulâde işler bulunduğunu ihtar ediyorlar. Şu On Dokuzuncu Mektup’ta ikinci, üçüncü cüzünde salavat-ı şerifenin her sahifede birbirine bakması tesadüf işi olamaz. Çünkü tesadüf, onda bir tevafuk eder. Bu ise onda dokuz tevafuk var.

Demek ne şuursuz tesadüfün işi ve ne de benim ve ne de kâtiplerin düşünüşüdür. Çünkü ben yeni anlıyorum, kâtipler benden sonra anladılar. Demek gaybî bir kasd ve irade ile umum Sözler’de ve bilhassa On Dokuzuncu Mektup’taki salavat-ı şerifede hârika bir letafeti irade etmiş. O tevafukat ise gaybî bir kasd ile dercedilen bir belâgat ve letafetin tereşşuhatıdır.

Said Nursî

(Barla Lahikası)


Hem Mu’cizat-ı Ahmediye’deki tevafukata bir sened-i kat’î olarak iki parça –o mektuptan dördüncü, beşinci cüzlerini– gönderdim. O iki parça o risalenin telifinin akabinde, acemi bir müstensih müsvedde-i aslîden acele yazdığı, hattâ salavatları (asm) işaretiyle geçtiği halde, iki sene sonra tetkik ettik, ümidimiz fevkinde acib bir tevafuk gördük.

Sonra ondan daha acemi bir müstensihe dedim: “Resul-i Ekrem (asm) kelimesiyle, Kur’an kelimesini kırmızı yaz, aynen o nüshayı istinsah et.” Halbuki ikinci müstensih çok acemi idi. Evvelki müstensihin nüshasındaki tevafuku kısmen bozmuş, şuuru taalluk ettiği için letafetini ihlâl etmiş. Fakat yine tevafukata bir hüccet olur. Siz de güzelce kendinize tebyiz ediniz. O müsvedde-i ûlânın bir sureti ya sende veya Abdülmecid’de mahfuz kalsın.

(Barla Lahikası)


Evet, bu asrın ehemmiyetli ve manevî ve ilmî bir mürşidi olan Risaletü’n-Nur’un heyet-i mecmuası, sair şahsî büyük mürşidler gibi kendine muvafık ve hakikat-i ilmiyeye münasip olarak, birkaç nevide ve bilhassa hakaik-i imaniyenin izharında, intişarında azîm kerametleri olduğu gibi; üç keramet-i zahiresi bulunan Mu’cizat-ı Ahmediye, Onuncu Söz ve Yirmi Dokuzuncu Söz ve Âyetü’l-Kübra gibi çok risaleleri dahi her biri kendine mahsus kerametleri bulunduğunu çok emareler ve vakıalar bana kat’î bir kanaat vermiş. Hattâ sekeratta bulunan talebelerine imanını kurtarmak için bir mürşid gibi yetiştiğine müteaddid vakıalar şüphe bırakmıyor.

(Kastamonu Lahikası)


Ahmed Nazif’in bu defa çok meşgaleler içinde yazdığı, yalnız On Dokuzuncu Mektup’ta Mu’cizat-ı Ahmediye (asm) tevafukatın mecmuu, dokuz bin sekiz yüz otuz üç (9833) adede bâliğ olduğunu gördük. O mektuptaki Mu’cizat-ı Ahmediye’nin (asm) bir kerametidir diye hükmettik.

(Kastamonu Lahikası)


Ey Hüsrev! Tesirli ve güzel mektubunu aldım. Vazifenin başına geçmen, bizi fevkalâde mesrur etti. Binler safalar ile geldin. Sen, bir buçuk sene maddî kalemin işlemediğinden merak etme. Senin yerine ve kerametli kaleminin yadigârı olan Mu’cizat-ı Ahmediye’nin biri vilayat-ı şarkiyede fa’alane geziyor. Diğer son yazdığın nüsha da İstanbul’da senin yerinde çalışıp inşâallah fütuhat yapar.

(Kastamonu Lahikası)


İstanbul’dan yazıyorlar ki oraya giden, başta Hüsrev’in Mu’cizat-ı Ahmediye’si olarak, risaleleri her kim görmüş ve okumuş ise başta Fetva Emini Ali Rıza olarak herkes hayret ve istihsan ile “Bu tarz-ı ifade ve ispat ve beyan, hiçbir kitapta bulmamışız. Bu şerait içinde böyle eserler hiç kimseye müyesser olmamış.” deyip kemal-i iştiyak ile karşılıyorlar.

(Kastamonu Lahikası)


Risale-i Nur’un silsile-i keramatından Mu’cizat-ı Ahmediye ve kerametli Yirmi Dokuzuncu Söz ve İşaratü’l-İ’caz’ın himayetkârane ve mu’cizane yeni bir kerametleri şudur ki:

Bu ramazan-ı şerifin başında doktorun ihbarıyla ve kuvvetli emarelerin delâletiyle ve birden hararet kırk dereceden geçmesiyle tebeyyün eden, zehirlemekten gelen şiddetli hastalık hengâmında, kardeşimiz Âtıf’ın habbe gibi hâdisesini, hariç valiler kubbe yaparak buranın hem adliye hem zabıta hem vilayete şifrelerle Risale-i Nur aleyhine sevk edildiği aynı zamanda, iki saat evvel Mu’cizat-ı Ahmediye İstanbul’dan koşup imdada gelmiş. Masada iken Yirmi Dokuzuncu Söz ve kerametli İşaratü’l-İ’caz, Tosya kasabasından imdada gelmiş gibi aynı vakitte yaldızlı ciltleriyle masa üzerinde dururken, onların müsadere endişesi ve elliden ziyade sair risalelerin de namazsız ellerin zaptına geçmek ihtimali ve şiddetli hastalığın konuşturmamak vaziyetiyle beraber; Risale-i Nur’un o üç kerametli risaleleri, öyle hârika bir himayet ve muhafazaya vesile ve o zehirlendirmeye panzehir ve tiryak oldu ki bu hale muttali olan bizler şimdi de hayretteyiz. Güya hiçbir hastalık yokmuş gibi gayet kuvvetli hem şiddetli tokatlar vurarak o düşmanlık vaziyeti dostluğa çevrildi.

(Kastamonu Lahikası)


Bu iki gün zarfında bu küçücük numuneler gibi Üstadımız Mu’cizat-ı Ahmediye’nin tashihatıyla meşgul olduğu için bunlardan başka çok numuneleri görmüş. Madem iki günde böyle inayetin cilvelerini görüyoruz. Risale-i Nur dairesi içinde dikkat edilse herkes –kendi nefsinde– hizmeti derecesinde böyle numuneleri görebilir.

(Kastamonu Lahikası)


On Dokuzuncu Mektup’u bir mecliste ve bir cuma gecesi okumak niyetiyle üzerime almıştım. Şiddetli yağmurlu bir gece idi. O mecliste okumak üzere elimi cebime koydum, o mübarek eser yerinde olmadığını hayretle gördüm. Eseri koyduğum cep yırtık ve delik olmadığı gibi ben de başka hiçbir yerde durmadığıma göre bu hale hayret etmemek kabil mi? O geceyi uykusuz geçirdim, müteessir oldum. Hazret-i Gavs’tan bu mübarek eseri istedim. Lillahi’l-hamd ertesi günü, bu eseri dinlemekle namaza başlamış olan bir muallim vasıtasıyla bulundu. Şakır şakır yağmur altında ve çamur içinde bu mübarek eser bulunsa bile artık okunmayacak derece olacağını tahmin edersiniz değil mi? Şâyan-ı hayret ve cây-ı dikkat ve medar-ı ibrettir ki en ufak bir leke bile olmamıştır. Hâfız-ı Hakiki o mübarek eseri, ona manen ve cidden bağlı olanlar gibi muhafaza buyurmuş. Hafîz ve Alîm ve Hakîm isimlerinin zahir bir tecellisi böylece lemean etmiş oldu.

Hulusi

(Sikke-i Tasdik-i Gaybi)


İşaret-i hâssa, işaret-i âmme münasebetiyle bir sırr-ı dakik-i rububiyet ve Rahmaniyete işaret edeceğiz:

Bir kardeşimin güzel bir sözü var. O sözü, bu meseleye mevzu edeceğim. Sözü de şudur ki: Bir gün güzel bir tevafukatı ona gösterdim, dedi: Güzel! Zaten her hakikat güzeldir. Fakat bu Sözler’deki tevafukat ve muvaffakıyet daha güzeldir.

Ben de dedim: Evet, her şey ya hakikaten güzeldir ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibarıyla güzeldir. Ve bu güzellik, rububiyet-i âmmeye ve şümul-ü rahmete ve tecelli-i âmmeye bakar. Dediğin gibi bu muvaffakıyetteki işaret-i gaybiye daha güzeldir. Çünkü bu, rahmet-i hâssaya ve rububiyet-i hâssaya ve tecelli-i hâssaya bakar bir surettedir. Bunu bir temsil ile fehme takrib edeceğiz. Şöyle ki:

Bir padişahın umumî saltanatı ve kanunu ile merhamet-i şahanesi umum efrad-ı millete teşmil edilebilir. Her fert, doğrudan doğruya o padişahın lütfuna, saltanatına mazhardır. O suret-i umumiyede, efradın çok münasebat-ı hususiyesi vardır.

İkinci cihet, padişahın ihsanat-ı hususiyesidir ve evamir-i hâssasıdır ki umumî kanunun fevkinde, bir ferde ihsan eder, iltifat eder, emir verir.

İşte bu temsil gibi Zat-ı Vâcibü’l-vücud ve Hâlık-ı Hakîm ve Rahîm’in umumî rububiyet ve şümul-ü rahmeti noktasında her şey hissedardır. Her şeyin hissesine isabet eden cihette, hususi onunla münasebettardır. Hem kudret ve irade ve ilm-i muhitiyle her şeye tasarrufatı, her şeyin en cüz’î işlerine müdahalesi, rububiyeti vardır. Her şey, her şe’ninde ona muhtaçtır. Onun ilim ve hikmetiyle işleri görülür, tanzim edilir. Ne tabiatın haddi var ki o daire-i tasarruf-u rububiyetinde saklansın ve tesir sahibi olup müdahale etsin ve ne de tesadüfün hakkı var ki o hassas mizan-ı hikmet dairesindeki işlerine karışsın. Risalelerde yirmi yerde kat’î hüccetlerle tesadüfü ve tabiatı nefyetmişiz ve Kur’an kılıncıyla idam etmişiz, müdahalelerini muhal göstermişiz.

Fakat rububiyet-i âmmedeki daire-i esbab-ı zahiriyede, ehl-i gafletin nazarında hikmeti ve sebebi bilinmeyen işlerde, tesadüf namını vermişler. Ve hikmetleri ihata edilmeyen bazı ef’al-i İlahiyenin kanunlarını –tabiat perdesi altında gizlenmiş– görememişler, tabiata müracaat etmişler.

İkincisi, hususi rububiyetidir ve has iltifat ve imdad-ı Rahmanîsidir ki umumî kanunların tazyikatı altında tahammül edemeyen fertlerin imdadına Rahmanu’r-Rahîm isimleri imdada yetişirler. Hususi bir surette muavenet ederler, o tazyikattan kurtarırlar. Onun için her zîhayat, hususan insan, her anda ondan istimdad eder ve meded alabilir.

İşte bu hususi rububiyetindeki ihsanatı, ehl-i gaflete karşı da tesadüf altına gizlenmez ve tabiata havale edilmez.

İşte bu sırra binaendir ki İ’caz-ı Kur’an ve Mu’cizat-ı Ahmediye’deki işarat-ı gaybiyeyi, hususi bir işaret telakki ve itikad etmişiz. Ve bir imdad-ı hususi ve muannidlere karşı kendini gösterecek bir inayet-i hâssa olduğunu yakîn ettik. Ve sırf lillah için ilan ettik. Kusur etmişsek Allah affetsin, âmin!

(28. Mektup)


Kaç sene evvel Mu'cizat-ı Ahmediye içindeki i'caz-ı Kur'an'ı beyanda, aklı gözüne inmiş tabakasına karşı göz ile görünecek bir nakş-ı i'cazı kalp aradı. O zaman berk-i hâtıf gibi bir sahife-i Kur'aniyede mükerrer Lafzullah muntazam bir kavis suretinde göründü. O cihette Lafzullah'taki müteaddid emarat-ı i'caziyeyi yazmak lâzım iken bana unutturuldu, yüzüm başka cihetlere çevrildi. Yalnız karşı karşıya ve bir sahife arkasındaki sahifelerde böyle Lafzullah'ın tekraratı manidar bir nisbet-i adediye ile göründü. Hem bazı kelimat-ı Kur'aniye yapraklar arasında birbirine bakması ve muvazi gelmesi gibi birkaç cüz'iyata işaret edildi. Halbuki o cüz'iyat, o meseleye hiçbir cihetle kâfi gelmiyordu.

Bir zaman sonra Lafz-ı Kur'an ile Lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmda tevafukat-ı gaybiye tabir ettiğimiz bir vaziyet-i hârikulâde gördük. İ'caz-ı Kur'an'a ait Yirmi Beşinci Söz olan risalede Kur'an lafzı o işareti verdi. Resul-i Ekrem'in mu'cizatında "Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm" kelimesi aynen o işareti veriyordu.

İman-ı billaha dair olan sair müteaddid risalelerde Lafzullah o işareti vermedi. Çünkü Lafzullah nadir zikrediliyordu. Onun yerinde Cenab-ı Hak kelimesi, Sâni'-i Hakîm, Hâlık-ı Rahîm gibi sair esma-i hüsna ile tabir edilmiş. Lafzullah o erkân-ı imaniyenin en a'zamı olan iman-ı billah, risalelerin içinde en çoğuna, en mühimlerine sahip olduğu halde; i'caz-ı Ahmediye ile i'caz-ı Kur'aniyenin işaretleri gibi parlak işaret vermemiş.

Şimdi kat'iyen gördük ki o işaret ise Kur'an-ı Azîmüşşan, o kadar parlak göstermiştir ki hiçbir cihette ihtiyaç kalmamış ki başka yerde tezahür için cilvesi görünsün.

Evet, Kur'an-ı Azîmüşşan'da Lafzullah çok nuranî ve kesretle çok manidar ve vüs'atle çok nükteleri var. Ve hikmetle tekrar edilmiş ki akıl anlasa "Sübhanallah", kalp derk etse "Bârekellah" ve göz görse "Mâşâallah" diyecektir.

Amma Lafz-ı Kur'an ve Lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ise Kur'an'da pek azdır ve o kısım da tevafuktan ziyade başka sırlara medardırlar. Onun için kanaatimiz geldi ki Kur'an'dan tereşşuh eden ve Kur'an'dan gelen risalelerde, Lafz-ı Kur'an ve Lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm o işarete Kur'an hesabına mazhar edildi ve Lafzullah, Kur'an merkezinde bırakıldı.

(Rumuzat-ı Semaniye)


Kur'an-ı Hakîm'de Lafz-ı Resul'ün zikir ve tekrarındaki esrarın bir ikisine işaret eder. Şöyle ki:

Nasıl ki Kur'an'da Lafz-ı Kur'an, Sure-i İsra ile Sure-i Kamer'den başlayan silsile-i tevafuk -birinci nüktede beyan edildiği vecihle- bir lem'a-i i'caziyeyi gösteriyor. Öyle de Lafz-ı Resul, Sure-i Muhammed ve Sure-i Fetih'te مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ dan başlayan o kelime ile bize ihtar edilen altı silsile-i tevafuk çok manidar bir surette bir sahife-i vâhide hükmünde olan mecmu-u Kur'an'da o altı silsile uzanmış birbirine bakıyor.

Nasıl ki âyât-ı Kur'aniyedeki hakaikin hakiki tefsirleri olan Risaletü'n-Nur eczaları içinde Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesi, Lafz-ı Resul-i Ekrem yüzer defa tekrar edildiği halde pek nadir istisna ile gayet parlak bir tevafuku göstermekle menba-ı mu'cizat olan zat-ı risaletin bir unvanı olan Resul-i Ekrem kelimesi dahi o zat-ı nuraniden istifade edip mu'cizane bir keramete mazhar olmuştur.

Öyle de, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın ferman ve bürhan-ı risaleti olan Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'da Lafz-ı Resul tekrarının ve o lafzı tekrar eden âyetlerde mu'cizane surî ve manevî tevafukat var. Lafız birbirine baktığı gibi âyetler manaca birbirini o kadar kuvvetle ispat eder, tekmil eder. Dikkat eden kat'iyen anlar ki tesadüf işi olmadığı gibi fikr-i beşerin düşünüşü dahi olamaz.

İşte şu numune için Sure-i Muhammed ve Sure-i Fetih'ten başlayan ve risalet-i Muhammediyeyi gösteren silsilelerin birincisi Sure-i Fetih'teki مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ dan başlar. Yirmi dokuz âyette Lafz-ı Resul zikredilmiş. Birbiri üstünde bir satırda düşer. Yalnız hattın adem-i intizamından bazılarında az inhiraf eder. Âyetler dahi o kadar manidar birbirine bakar ki dikkat eden hayret eder.o garib vaziyet verilmişt

(Rumuzat-ı Semaniye)


Bu makamın bu mebhasında gayet ehemmiyetli ve haşmetli ve büyük ve Risale-i Nur’un muvaffakıyeti noktasında gayet ziynetli ve sevimli ve müşevvik kerametin pek az ve cüz’î vaziyet ve kısacık numunelerine ve küçücük emarelerine, acelelik belasıyla iktifa edilmiş.

Halbuki o büyük hakikat ve o sevimli keramet ise tevafuk namıyla beş altı nevileri ile Risale-i Nur’un bir silsile-i kerametini ve Kur’an’ın göze görünen bir nevi i’cazının lemaatını ve rumuzat-ı gaybiyenin bir menba-ı işaratını teşkil ediyor. Sonradan Kur’an’da “lafzullah”ın tevafukundan çıkan bir lem’a-i i’cazı gösteren yaldız ile bir Kur’an yazdırıldı. Hem Rumuzat-ı Semaniye namındaki sekiz küçük risaleler, hurufat-ı Kur’aniyenin tevafukatından çıkan münasebet-i latîfe ve işarat-ı gaybiyelerinin beyanında telif edildi. Hem Risale-i Nur’u tevafuk sırrıyla tasdik ve takdir ve tahsin eden Keramet-i Gavsiye ve üç Keramet-i Aleviye ve İşarat-ı Kur’aniye namındaki beş adet risaleler yazıldı.

Demek, Mu’cizat-ı Ahmediye’nin telifinde o büyük hakikat icmalen hissedilmiş; fakat maatteessüf müellif yalnız bir tırnağını görüp göstermiş, daha arkasına bakmayarak koşup gitmiş.

(19. Mektup)

Bu Risale Hakkındaki Gaybi İşaretler

Hem Hazret-i İmam-ı Ali radıyallahu anh on dokuzuncu sure olarak Suretü’n-Nur’u

بِسِرِّ حَوَامٖيمِ الْكِتَابِ جَمٖيعِهَا ٭ عَلَيْكَ بِفَضْلِ النُّورِ يَا نُورُ اُقْسِمَتْ

fıkrasıyla zikrederek pek muhtasar olan On Dokuzuncu Söz’e ve pek mükemmel bulunan On Dokuzuncu Mektup’a işaret için nur lafzını tekrar etmekle mektupların mertebesi, yani On Dördüncü Mektup noksan kalmasına îmaen Sure-i Nur’u on beşincide yine zikretmesiyle gayet latîf ve müdakkikane haber veriyor. Ve o iki risaleleri Risale-i Nur’un büyük nurları olduklarını bildiriyor. Evet, risalet-i Muhammediye aleyhissalâtü vesselâma dair olan On Dokuzuncu Söz hem üç cihetle kerametli ve hârika olan On Dokuzuncu Mektup elhak Risale-i Nur’un en parlak birer nurudurlar.

Ve Âişe-i Sıddıka radıyallahu anhânın beraeti münasebetiyle, âyet-i Nur’un مَثَلُ نُورِهٖ kelimesindeki zamir, üç vecihten birisi ile Muhammed aleyhissalâtü vesselâma râci olmak haysiyetiyle Sure-i Nur Zat-ı Muhammediye aleyhissalâtü vesselâm ile ziyade alâkadar bulunduğundan, o sure ile risalet-i Muhammediye aleyhissalâtü vesselâmı ispat eden o iki risaleye iki nur lafzıyla belki üç nur kelimeleriyle yine aynen risalet-i Ahmediye aleyhissalâtü vesselâmı ispat eden Mi’rac Risalesi’ne dahi işaret etmiş.

Ben itiraf ediyorum ki: On Dördüncü Mektup noksan kaldığını unutmuştum. Hazret-i İmam-ı Ali (ra) aynı sureyi iki defa tekrar etmesiyle tahattur ettim ve işaratındaki dikkatine hayran oldum. Fakat o tekrar yalnız On Dokuzuncu Söz ve Mektup için sayılır, ondan sonrakilere nisbeten sayılmaz.

(8. Şua)


لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا هُدًى وَ شِفَٓاءٌ dür. Şu şifalı âyet çok zamandır benim dertlerimin şifası ve ilacı olduğu gibi eczahane-i kübra-yı İlahiye olan Kur’an-ı Hakîm’in tiryakî ilaçlarından, Risalei’n-Nur eczalarının kavanozlarından alarak belki bin manevî dertlerime bin kudsî şifayı buldum ve Resaili’n-Nur şakirdleri dahi buldular. Ve fenden ve felsefenin bataklığından çıkan ve tedavisi çok müşkül olan ve zındıka hastalığına müptela olanlardan çokları onunla şifalarını buldular.

İşte her derde şifa olan Kur’an’ın ilaçlarının bu zamanda bir kısım kavanozları hükmünde bulunan Resaili’n-Nur dahi bu şifadar âyetin bir medar-ı nazarı olduğuna kuvvetli bir emare şudur ki:

Bu âyetin makam-ı cifrîsi olan bin üç yüz kırk altı (1346) adedi Resaili’n-Nur’un bin üç yüz kırk altıda şifadarane etrafa intişarının tarihine ve Mu’cizat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm namında olan risale-i hârikanın zaman-ı telifine tam tamına tevafukudur. Şu tevafuk hem münasebet-i maneviyeyi teyid ve onunla teeyyüd eder hem remizden işaret derecesine çıkarıyor.

(1. Şua)


Sure-i Zümer, Câsiye, Ahkaf’ın başlarındaki تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزٖيزِ الْحَكٖيمِ olan âyetler, sâbık ihtarın ikinci noktasında, münasebet-i maneviyesi beyan edildiğinden burada yalnız cifrî remzini beyan edeceğiz.

Şöyle ki: İki ت sekiz yüz, iki ن yüz, iki م seksen, iki ك kırk, üç ز yirmi bir, üç ى otuz, bir ب bir ح on “lafzullah” altmış yedi, bir ع yetmiş, dört ل dört ا yüz yirmi dört olup yekûnü bin üç yüz kırk iki (1342) ederek bu asrın şu tarihine nazar-ı dikkati celbetmekle beraber, Kur’an’ın tenziliyle çok alâkadar bir Nur’a parmak basıyor.

Ve o tarihten az sonra Mu’cizat-ı Ahmediye (asm) Risalesi ve Yirminci ve Yirmi Dördüncü Mektuplar gibi Risaletü’n-Nur’un en nurani cüzleri meydan-ı intişara çıkmaları ve Kur’an’ın kırk vecihle i’cazını ispat eden Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi’yle haşre dair Onuncu Söz’ün ikisinin kırk ikide intişarları ve kırk altıda fevkalâde iştiharları aynı tarihte olması bir kuvvetli emaredir ki bu âyet ona hususi bir iltifatı var.

(1. Şua)

Bu Risale Hakkında Fihristte Geçen Kısım

Mu’cizat-ı Ahmediyeye (asm) dairdir. Üç yüzden fazla mu’cizatı beyan eder. Bu risale, risalet-i Ahmediyenin (asm) mu’cizesini beyan ettiği gibi kendisi de o mu’cizenin bir kerametidir ki üç dört nevi ile hârika olmuştur.

Birincisi: Nakil ve rivayet olmakla beraber, yüz elli sahifeden (Hâşiye[9]) fazla olduğu halde, kitaplara müracaat edilmeden ezber olarak dağ ve bağ köşelerinde, üç dört gün zarfında, her günde iki üç saat çalışmak şartıyla mecmuu on iki saatte telif edilmesi hârika bir vakıadır ki bu risaledeki mu’cizat-ı Ahmediyenin (asm) bir şule-i kerameti olmuştur.

İkincisi: Şu risale, uzunluğuyla beraber ne yazması usanç verir ve ne de okuması halâvetini kaybeder. Tembel ehl-i kalemi öyle bir şevk ve gayrete getirdi ki bu sıkıntılı ve usançlı zamanda, bir sene zarfında civarımızda yetmiş adede yakın nüshaları yazıldı. O mu’cize-i risaletin bir kerameti olduğunu, muttali olanlara kanaat verdi.

Üçüncüsü: Acemi ve tevafuktan haberi yok ve bize de daha tevafuk tezahür etmeden evvel yazdıkları nüshalarda, lafz-ı “Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm” kelimesi bütün risalelerde ve lafz-ı “Kur’an” beşinci parçasında öyle bir tarzda tevafuk (Hâşiye[10]) etmeleri göründü ki zerre miktar insafı olan, tesadüfe veremez. Kim görmüş ise kat’î hükmediyor ki: “Bu bir sırr-ı gaybîdir, mu’cizat-ı Ahmediyenin (asm) bir kerametidir.”

Şu risalenin başındaki esaslar çok mühimdirler.

Hem şu risaledeki ehadîs hemen umumen eimme-i hadîsçe makbul ve sahih olmakla beraber, en kat’î hâdisat-ı risaleti beyan ediyorlar.

O risalenin bütün mezayasını söylemek lâzım gelse o risale kadar bir eser yazmak lâzım geldiğinden, müştak olanları onu bir kere okumasına havale ediyoruz.

On Dokuzuncu Mektubun Beşinci ve Altıncı Nüktelerinin Fihristesidir:

Bu nükteler, umûr-u gaybiyeye dair hadîslerin birkaçını zikretmiştir. Hem Hazret-i Hasan (ra) ile Hazret-i Muaviye’nin (ra) muharebe ve musalahasını hem Hazret-i Ali (ra) ile Hazret-i Zübeyr’in (ra) muharebe edeceğini hem Ezvac-ı Tahirat’ın içinden birisinin mühim bir fitnenin başına geçeceğini hem Hazret-i Ali’nin (ra) katilini haber vermiş.

Hem Hazret-i Hüseyin’in (ra) Kerbelâ’da katlini hem zatından (asm) sonra Âl-i Beyt’i, katl ve nefye maruz kalacaklarını hem Hazret-i Ali’nin (ra) hilafetinin tehirini hem hilafet ne için Âl-i Beyt-i Nebevî’de takarrur etmediğini hem asr-ı saadetin başına gelen o dehşetli fitnenin hikmetini hem ehl-i İslâm, umum devletlere galebe çalacaklarını hem Hazret-i Ebubekir (ra) ve Hazret-i Ömer’in (ra) mahiyet-i hilafetlerini hem müşrik Kureyş reislerinin nerede katlolunacaklarını hem bir ay uzun mesafede Mûte Harbi’nden aynen haber verdiğini hem Hazret-i Hasan’ın (ra) hilafetini hem Hazret-i Osman’ın (ra) Kur’an okurken şehit olacağını hem Devlet-i Abbasiye’yi hem Cengiz ve Hülâgu’yu hem İran’ın fethini hem Habeş Meliki’nin cenaze namazını, vefatından haberi olmadan aynı vakitte kıldığını bildirir.

Hem Hazret-i Fatıma’nın (r.anha) vefatını hem Ebu Zer’in (ra) yalnız bir dağda vefat edeceğini hem Ümm-ü Haram’ın Kıbrıs’ta vefat edeceğini hem yüz bin adamı öldüren Haccac-ı Zalim’i hem İstanbul’un fethini hem İmam-ı Ebu Hanife’yi (ra) hem İmam-ı Şafiî’yi (ra) hem ümmetinin yetmiş üç fırka olacağını hem Kaderiye taifesini hem Râfızîleri hem Hazret-i Ali’nin (ra) yüzünden insanlar iki kısım olacaklarını hem Fars ve Rum kızlarını hem Hayber Kalesi’nin fethini hem Hazret-i Ali (ra) ile Muaviye’nin harbini hem Hazret-i Ömer (ra) sağ kaldıkça fitnelerin zuhur etmeyeceğini hem Süheyl İbn-i Amr’ın (ra) mühim bir vazifesini hem Kisra’nın oğlu babasını öldürdüğünü aynı dakikada haber verdiğini hem Hâtıb’ın, Kureyş’e gizli mektup yazdığını hem Ebu Leheb’in oğlu Utbe’yi bir arslanın parçalamasına ettiği bedduasının kabul olup aynen çıktığını hem Bilâl-i Habeşî’nin (ra) ezan okuduğu zaman Kureyşîlerin gizli tenkit ettiklerini aynen haber verdiğini hem Hazret-i Abbas (ra) iman etmeden evvel onun gizli parasından haber verdiğini hem Hazret-i Peygamber’e (asm) bir Yahudi’nin sihir ettiğini hem sahabe meclisinde birinin irtidad edeceğini hem Hazret-i Peygamber’in (asm) katlini niyet edenlerin iman ettiklerini hem müşriklerin Kâbe duvarındaki yazılarını kurtların yediğini ve yalnız o yazılar içindeki Allah isimlerini yemediklerini hem Beytü’l-Makdis’in fethinde büyük bir taun çıkacağını hem Yezid ve Velid gibi şerir reisleri haber verdiğini hem “Bundan sonra onlar bize değil, biz onlara hücum edeceğiz.” diye haber verdiğini ve bunlar gibi çok ihbarat-ı gaybiye bu iki nüktede beyan edilmiştir.

MU’CİZAT-I AHMEDİYE’NİN BİRİNCİ ZEYLİ

يٰسٓ

وَالْقُرْاٰنِ الْحَكٖيمِ

اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلٖينَ

âyetinin mealinde yüzer âyâtın en mühim hakikatleri olan risalet-i Ahmediyeyi (asm) “On Dört Reşha” namıyla on dört kat’î ve parlak ve muhkem bürhanlarla tefsir ve ispat ediyor. Ve en muannid hasmı dahi ilzam eder. Güneş gibi risalet-i Ahmediyeyi izhar ediyor.

ŞAKK-I KAMER MU’CİZESİNE DAİR

Şu risale, şakk-ı kamer mu’cizesine bu zaman feylesoflarının ettikleri itirazlarını “Beş Nokta” ile gayet kat’î bir surette reddedip inşikak-ı kamerin vukuuna hiçbir mani bulunmadığını gösterir. Ve âhirinde de beş icma ile şakk-ı kamerin vuku bulduğunu gayet muhtasar bir surette ispat eder ve şakk-ı kamer mu’cize-i Ahmediyesini (asm) güneş gibi gösterir.

MU’CİZAT-I AHMEDİYE ZEYLİNİN BİR PARÇASI

Risalet-i Ahmediye (asm) hakkında olup Mi’rac Risalesi’nin Üçüncü Esas’ının nihayetindeki üç mühim müşkülden birinci müşküle ait “Şu mi’rac-ı azîm, niçin Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâma mahsustur?” sualine muhtasar bir fihriste suretinde verilen cevaptır.

ÂYETÜ’L-KÜBRA RİSALESİ’NİN RİSALET-İ AHMEDİYEDEN BAHSEDEN ON ALTINCI MERTEBESİ

Kâinatın erkânından Hâlık’ını soran bir seyyahın müşahedatından bir parça olup makam münasebetiyle buraya ilhak edilmiştir.

(Fihrist (Mektubat))

Diğer Bahisler

Hem makam-ı iddia bir risalenin güzel ve fevkalâde kerametkârane bir tevafukunun imza edilmesiyle “bir cemiyet efradı” diye manasız bir emare beyan etmiş. Acaba esnafların ve hancıların defterlerinde bulunan bu nevi imzalara cemiyet unvanı verilir mi? Eskişehir’de aynı böyle bir vehim oldu. Cevap verdiğim ve Mu’cizat-ı Ahmediye Risalesi’ni gösterdiğim zaman taaccüble karşıladılar. Eğer mabeynimizde dünyevî bir cemiyet olsaydı, bu derece benim yüzümden zarar görenler, elbette kemal-i nefretle benden kaçacak idiler.

(12. Şua)


Hem Denizli’den müfarakat ederken emanet Mu’cizat-ı Ahmediye Risalesi’ni, orada bazılarına bırakmıştım, o da bana çok lâzımdır belki Hoca Musa Efendi biliyor.

(Emirdağ 1 Lahikası)


Hem Mu’cizat-ı Kur’aniye zeylleriyle ve Mu’cizat-ı Ahmediye (asm) dahi zeylleriyle beraber ikisi bir cilt içinde eski harflerle imkân dairesinde ya İstanbul veya başka yerde eski harflerle, tevafuklu Hizbü’n-Nuriye, Hizbü’l-Kur’an gibi tabetmesine çalışmak lâzımdır ki Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın göze görünen tevafuk mu’cizesinin muhafaza ile tabedilmesine mukaddime olsun. Fakat teenni ile meşveret ile ihtiyat ile bu kudsî meseleye çalışmak lâzımdır.

(Emirdağ 1 Lahikası)


İki kahraman kardeşin ve Mu’cizat-ı Ahmediye’de yedi çocuğun bir cihette bir sekizincisi hükmüne geçen Süleyman Rüşdü’nün mübarek kerîmesinin makine ile Zülfikar-ı Mu’cizat’a çalışmasını ve Hüsrev ve Tahirî’nin şirin ve dikkatli yazılarını teksir etmeye fedakârane deruhte etmelerini bütün ruh u canımızla onları tebrik ederek, şimdiye kadar pek fevkalâde Nurlara ettikleri kıymettar ve meyvedar sâbık hizmetlerine karşı, Risale-i Nur hesabına binler mâşâallah ve bârekellah ve veffekakümullah deriz.

(Emirdağ 1 Lahikası)


Nazif Çelebi’nin İnebolu hâlis kardeşlerimizin namına bayram tebriği ile ve Zülfikar’ın gayet dikkat ve ehemmiyet ve ihtiyatla devam-ı hizmeti ve Mu’cizat-ı Kur’aniye’yi de bitirip zeyllerinden bir kısmını da tamam etmesi ve Abdurrahman Salahaddin’in Amerika misyonerlerine dört beş ay okutturduğu Asâ-yı Musa ve Mu’cizat-ı Ahmediye’yi emin bir vasıta ile bizim namımıza Camiü’l-Ezhere hediye edip göndermesini ve ehemmiyetli bir Nur şakirdi Ahmed Kureyşî’nin onların makinesinin masrafına yüz banknot vermesini beyan eden bir mektubunu aldım.

Bu kahraman Nazif kardeşimize ve gayet ciddi ve sebatkâr ve tam alâkadar İnebolu Nurcularına ve Ahmed Kureyşî ve rüfekalarına hem bayramlarını hem devamlı hizmetlerini hem yüksek sadakatlerini hem Zülfikar’ın tab ve muvaffakıyetini hem Salahaddin’in Camiü’l-Ezherle Medresetü’z-Zehranın münasebetini temine çalışmasını ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak onları muvaffak eylesin, âmin! Ve hizmetlerini tam makbul eylesin, âmin!

(Emirdağ 1 Lahikası)


Çok mübarek olan senin rüyan ki emr-i İlahî ile Kur’an’ı Hazret-i Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâma vermek, Hazret-i Cebrail’in vazifesinin bir cilvesidir. İşarettir ki bu hizmetiniz hem rıza-yı İlahiyeye hem rıza-yı Peygamberîye (asm) muvafıktır. Mu’cizat-ı Kur’aniye’yi, Mu’cizat-ı Ahmediye vasıtasıyla ümmet-i Muhammediyeye (asm) tebliğ etmek manasıyla senin rüyan tabir edilir.

(Emirdağ 1 Lahikası)


Asâ-yı Musa ve Zülfikar-ı Mu’cizat-ı Ahmediye ve Kur’aniye mecmualarından, münasip gördüğünüz zaman Ravza-i Mutahhara’nın civarındaki ulemaya göndermekle beraber, onlara yazınız ki:

عَلٰى صَاحِبِهَا اَفْضَلُ الصَّلَاةِ وَ السَّلَامِ

Nur risalelerinin Medresetü’z-Zehrası, (Hâşiye: Medresetü’z-Zehranın maddî tesisine çok maniler bulunduğundan şimdilik Nur şakirdlerinin heyet-i mecmuasının dairesinden ibarettir.) Ravza-i Mutahhara’nın civarındaki ulemanın şefkatine çok muhtaç manevî bir mahdumudur, bir talebesidir, şiddetli düşmanların hücumuna maruz kalmış bir şakirdidir ve âlem-i İslâm’ı daima tenvir eden sizin o büyük medresenizin küçük bir dairesi ve şubesidir. Onun için o âlîkadr üstad ve müşfik peder ve hamiyetkâr mürşid-i a’zam olan zatlar bu bîçare evladına tam manevî yardım etmesini onların ulüvv-ü himmetinden bekliyoruz. O pek büyük üstadlarımıza takdim edilen iki kitap ise bir talebe dersini ne derece anlamış diye akşam üzeri üstadına ve babasına yazıp vermesi gibi o iki dersimiz, o şefkatli allâmelerin nazar-ı müsamahalarına arz edilmiş diye bir mektup yazınız ve selâm ve ihtiramlarımı ve ellerinden öptüğümü tebliğ ediniz.

“Bu risalelerin müellifi Said Nursî, yirmi iki senedir inzivadadır. Tecrid-i mutlak içinde bulunduğundan halklarla görüşemez. Ancak zaruret derecesinde başkalarıyla az bir zaman sohbet edebilir. Yanında hiçbir kitap bulunmaz. Bütün yazdıkları, yüz otuz parça risalelerin menbaları, me’hazleri yalnız Kur’an’dır.” diyor.

Biz de bütün kuvvetimizle tasdik ediyoruz. Kendisi hem hasta hem gurbette hem perişan bir halde bazen çok süratli yazdığı risalelerde sehivler bulunabilir diye sizin gibi allâmelerden nazar-ı müsamaha ile bakmanızı rica ettiğini bize söyledi. Biz de ricasını tebliğ ederek ellerinizden öperiz.

Nur şakirdlerinden

Tahirî, Hayri, Mustafa, Sadık, Osman, Hüsrev, Tahir

(Emirdağ 1 Lahikası)


Üstadımız Said Nursî bütün ömrü müddetince sünnet-i seniyeye ittiba etmiş ve bir sünnet-i seniyeye muhalif hareket etmemek için idam cezalarını hiçe saymış ve sünnet-i seniyeyi ihya ve imanı muhafaza uğrunda yüz otuz parça eser telif etmiştir. Hunhar din düşmanlarına karşı hayatını istihkar ederek mücahede etmiş ve nihayet muvaffak ve muzaffer olmuştur. Evet, ittiba-ı sünnet-i Ahmediyeye dair yazdığı bir eseri, otuz seneden beri binlerce nüsha neşrolmuştur. Fahr-i kâinat Resul-i Ekrem (asm) efendimizin son ve hak peygamber olduğuna dair muazzam bir eseri olan Mu’cizat-ı Ahmediye kitabı da meydandadır. Hakikat-i hal böyle olduğu halde, Said Nursî’ye böyle bir ittihamı yapanların; hak ve hakikatten, insaf ve vicdandan ne kadar uzak oldukları kıyas edilsin. Bu ittihamı yapmak, şeytanların bile hatırından geçmez.

(Emirdağ 2 Lahikası)

Risale-i Nur'daki Diğer Alakalı Yerler

Bu Risaledeki Temsiller/Misaller


















Bu Risalede Geçen Ayetler

Bkz. 19. Mektup'ta Geçen Ayetler Listesi

Bu risalede geçen "Fenalığı kendinden, iyiliği Allah’tan bil" cümlesi Nisâ suresinin 79. ayetinde geçen "Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir." mealindeki ibareden alıntıdır.

Bu Risalede Geçen Hadisler

1. İşaret:

  1. Risalede Nasıl Geçtiği:
    Meali:
    Kaynağı:
    Kaynaklarda geçen şekli:
  2. Risalede Nasıl Geçtiği:
    Meali:
    Kaynağı:
    Kaynaklarda geçen şekli:
  3. Risalede Nasıl Geçtiği:
    Meali:
    Kaynağı:
    Kaynaklarda geçen şekli:
  4. Risalede Nasıl Geçtiği:
    Meali:
    Kaynağı:
    Kaynaklarda geçen şekli:
  5. Risalede Nasıl Geçtiği:
    Meali:
    Kaynağı:
    Kaynaklarda geçen şekli:
  6. Risalede Nasıl Geçtiği:
    Meali:
    Kaynağı:
    Kaynaklarda geçen şekli:
  7. Risalede Nasıl Geçtiği:
    Meali:
    Kaynağı:
    Kaynaklarda geçen şekli:
  8. Risalede Nasıl Geçtiği:
    Meali:
    Kaynağı:
    Kaynaklarda geçen şekli:
  9. Risalede Nasıl Geçtiği:
    Meali:
    Kaynağı:
    Kaynaklarda geçen şekli:
  10. Risalede Nasıl Geçtiği:
    Meali:
    Kaynağı:
    Kaynaklarda geçen şekli:

    2. İşaret:

  11. Risalede Nasıl Geçtiği:
    Meali:
    Kaynağı:
    Kaynaklarda geçen şekli:

Cenab-ı Allah'ın Bu Risalede Geçen İsim, Sıfat ve Şuunatı

Peygamberimizin Bu Risalede Geçen İsim ve Sıfatları

Kur'an'ın Bu Risalede Geçen İsim ve Sıfatları

Bu Risalede Geçen Salavatlar


  1. Meali:

  2. Meali:

  3. Meali:

  4. Meali:

  5. Meali:

Bu Risalede Geçen Dualar


  1. Meali:

  2. Meali:

  3. Meali:

  4. Meali:

  5. Meali:

Bu Risalede Geçen Zikirler


  1. Meali:

  2. Meali:

  3. Meali:

  4. Meali:

  5. Meali:

Bu Risalede Geçen Emir ve Tavsiyeler

Bu Risalede Geçen Darb-ı Meseller/Deyimler

Bu Risalede Geçen Düstur, Kaide ve Tespitler

Bu Risalede Geçen Halk Dili İfadeler

Bu Risalede Geçen Edebi ve Dikkat Çekici İfadeler

Bu Risalede Bahsi Geçen Şahıslar, Eserleri ve Eserlerinden Alıntılar

  1. Hadis:
  2. [[]]:
  3. [[]]:
  4. [[]]:
  5. [[]]:
  6. [[]]:
  7. [[]]:

14. İşaret:

  1. Abdülmuttalip: Onun yüzü hürmetine gelirdi ki, o hadise Abdülmuttalib’in bir şiiriyle iştihar bulmuş.

بشيبة الحمد أسقى الله بلدتنا
لما فقدنا الحيا و اجلوّذ المطر.
فجاد بالماء جونيّ له سبل.
سحا فعاشت به الانعام والشجر.
منّا من الله بالميمون طائره.
و خير من بشرت يوما به مُضَر.
مبارك الأمر يُستسقى الغمام به.
ما في الأنام له عِدل و لا خبر.
Meali: Şeybetu'l-Hamd'in (Abdulmutalib) vesilesiyle Allah beldemize su verdi,
Bereketten ümitsiz idik, yağmur yoktu,
Birden bulutları bereketli su ile doldurdu,
Sağanak halinde boşandı, hayvanlar ve ağaçlar hayat buldu,
Allah'tan bereketli bir nimet olarak,
Mudarlıların müjdelendiği hayırlı kişi hürmetine,
Öyle mübarek bir zat ki, bereketiyle bulutlar bile su ile dolar,
İnsanlar içinde onun misli ve değerinde hiç kimse yoktur.
Kaynaklar: Taberani, Mu'cemi'l-Kebir, 24/260-261; İbn Sa'd, Tabakatu'l-Kübra, 1/90; Beyhaki, Delaili'n-Nübüvvet, 2/15-19[11]

  1. [[]]:
  2. [[]]:
  3. [[]]:
  4. [[]]:

Bu Risalede Bahsi Geçen Yerler

  1. [[]]:
  2. [[]]:
  3. [[]]:
  4. [[]]:
  5. [[]]:
  6. [[]]:
  7. [[]]:
  8. [[]]:

Bu Risalede Bahsi Geçen Hadiseler

  1. [[]]:
  2. [[]]:
  3. [[]]:
  4. Sahih (Tavzih):
  5. [[]]:
  6. [[]]:
  7. [[]]:
  8. [[]]:

İlgili Resimler/Fotoğraflar

Bir talebesinin yazdığı 19. Mektup'taki tevafuklu sayfalara örnekler (diğer başka kelimelerdeki tevafuklar da kırmızıyla yazılmıştır):

Resul-u Ekrem aleyhissalatü vesselam ibarelerindeki tevafuklar:

Örnek 1: Aşağıdaki sayfadaki 3 ibarenin hepsi aynı hizada tevafuktadır

Örnek 2: Aşağıdaki sayfadaki 4 ibarenin hepsi aynı hizada tevafuktadır

18. İşaretteki Kur'an kelimelerindeki tevafuklar:

Örnek 1: Aşağıdaki sayfadaki 9 Kur'an kelimesi 7-2 şeklinde tevafuktadır

Örnek 2: Aşağıdaki sayfadaki 11 Kur'an kelimesi 2-4-5 şeklinde tevafuktadır


Gülcü Hüseyin (Hüseyin Kuru) namındaki Kastamonulu talebesinin yazdığı 19. Mektup'taki tevafuklu sayfalara örnekler:

Resul-u Ekrem aleyhissalatü vesselam ibarelerindeki tevafuklar:

Örnek 1: Aşağıdaki sayfadaki 8 ibare 3-3-2 şeklinde tevafuktadır

Örnek 2: Aşağıdaki sayfadaki 5 ibare 3-2 şeklinde tevafuktadır

18. İşaretteki Kur'an kelimelerindeki tevafuklar:

Örnek 1: Aşağıdaki sayfadaki 8 Kur'an kelimesi 3-2-2 şeklinde tevafuktadır (Bir kelime tevafuk harici kalmıştır, iki kelime hafif inhiraf etmiştir)

Örnek 2: Aşağıdaki sayfadaki 4 Kur'an kelimesinin hepsi aynı hizada tevafuktadır


 Rumuzat- Semaniye'de bahsi geçen tefavuk (Metin: On Dokuzuncu Mektup’un On Sekizinci İşaret’inde; bir nüshada, bir sahifede dokuz Kur’an tevafuk suretinde bulunduğu halde birbirine hat çektik, mecmuunda Muhammed lafzı çıktı. O sahifenin mukabilindeki sahifede sekiz Kur’an tevafukla beraber, mecmuunda lafzullah çıktı. Tevafukatta böyle bedî’ şeyler çok var)

İlgili Maddeler/Kategoriler

Önceki Risale: On Sekizinci MektupMektubatYirminci Mektup: Sonraki Risale

Kaynakça

  1. https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyatinin-telif-tarihleri-hakkinda-kronolojik-bilgi-verir-misiniz
  2. Hattâ şecaat kahramanı Hazret-i Ali radıyallahu anh diyor: “Harpte biz korktuğumuz zaman, Peygamber’in (asm) arkasına saklanır, tahassun ederdik.” Şecaat gibi her haslette faik olduğunu, o zaman düşmanları dahi tasdik ettiklerini tarihler naklediyorlar.
  3. Mu’cizat-ı Kur’aniye’de اَلْيَوْمَ نُنَجّٖيكَ بِبَدَنِكَ âyetiyle gark olan Firavun’a der: “Bugün gark olan cesedine necat vereceğim.” demesiyle umum Firavunların tenasüh fikrine binaen cenazelerini mumyalamakla maziden alıp müstakbeldeki ensal-i âtiyenin temaşagâhına göndermek olan mevt-âlûd, ibret-nüma bir düstur-u hayatiyelerini ifade etmekle beraber, şu asr-ı âhirde o gark olan Firavun’un aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden, o mahall-i gark denizinden sahile atıldığı gibi zamanın denizinden asırların mevcelerinin üstünde şu asır sahiline atılacağı mu’cizane bir işaret-i gaybiye ifade eder. (Hâşiyenin hâşiyesi)
    Hâşiyenin hâşiyesi: Bu asırda ecnebiler aynı Firavun’un cesedini bulmuşlar. Müzehanelerine götürdükleri, ceridelerle neşredilmiştir.
  4. On Dokuzuncu Mektup’un On Sekizinci İşaret’inde; bir nüshada, bir sahifede dokuz Kur’an tevafuk suretinde bulunduğu halde birbirine hat çektik, mecmuunda Muhammed lafzı çıktı. O sahifenin mukabilindeki sahifede sekiz Kur’an tevafukla beraber, mecmuunda lafzullah çıktı. Tevafukatta böyle bedî’ şeyler çok var.
    Bu hâşiyenin mealini gözümüzle gördük.
    Bekir, Tevfik, Süleyman, Galib, Said
  5. Evet işte ben, Süleyman, Tevfik, Hüseyin, Abdullah Çavuş gözümüzle gördük ki: Bir kitabın küçük sahifesinde kısa satırlarında on يَشَاءُ kelimesi bulunduğu halde hiçbirisi birine muvazi gelmemiş. Hem yine diğer bir kitapta kısa yedi satırlarda beş لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ bulunduğu halde hiçbirisi birisine Sözler'deki muvazenet nevinden muvazi gelmiyor. Demek Sözler'deki tevafukat tek bir sahifede dikkat edilse bir işaret-i gaybiyeyi işmam ediyor.
    Haydi sahifeyi bıraksak bütün bir risalede o nevi tevafukatın vücudu o işareti ihsas ediyor.
    Haydi bunu da bıraksak Lafz-ı Resul-i Ekrem (asm) ve Lafz-ı Kur'an iki risalenin umumunda nadir olarak müstensihin dikkatsizliğiyle müstesna kalandan başka bütün birbirine muvazi gelmesi, işaret-i gaybiyeyi pek zahir gösterir.
    Haydi bu da görülmezse, Yirmi Sekizinci Mektub'un Yedinci Meselesi'ndeki yedi inayet-i külliye öyle kat'î bir işaret-i gaybiyeyi gösterir ki zerre kadar insafı olan kabulünde tereddüt etmez.
    Elhasıl: Nasıl ki ince iplerin birleştirilmesiyle kalın bir ip olur, çabuk kopmaz. O ipler dahi çoğu birleştirilse kalın bir halat olur, kimse eliyle koparamadığı gibi... Sözler'in sahifelerinde görünen ince işaretler hatları, bütün risalelerdeki tevafukata iltihak edip kuvvetleşmiş. Hususan Resul-i Ekrem (asm) kelimesinde ve Lafz-ı Kur'an ibaresinde parlayan zahir işarata istinad edip teeyyüd etmiş. Bilhassa o mezkûr yedi inayet-i külliyeden feveran eden işarata iltihak ettikten sonra bütün bütün kör olmayan görür. Demek bir sahifedeki işaratı inkâr etmek, istinad ettiği bütün öteki işaretleri inkâr etmek lâzım gelir. Çünkü bir sahife, bir tereşşuhtur. Bir büyük menbaa işaret eder. Vesselâm.
  6. On Dokuzuncu Mektub'un On Sekizinci İşareti'nde bir nüshada, bir sahifede dokuz قرآن tevafuk suretinde bulunduğu halde birbirine hat çektik, mecmuunda محمّد lafzı çıktı. O sahifenin mukabilindeki sahifede sekiz قرآن tevafukla beraber, hat çektik, mecmuunda Lafz-ı اللّٰه çıktı. Tevafukta böyle bedî' şeyler çok var.
    Bu hâşiyenin mealini gözümüzle gördük.
    Bekir, Galib, Tevfik, Süleyman, Said Nursî
  7. Sonra yedi beşe indi, çünkü iki kelime ayrı tevafuk eder. Beraber bulunsa çok seyrek görünür, sun'î zannedilir. Baktık beş kere beş tevafuk oluyor. Beş adedi, benim indimde ehemmiyetli sırrı var.
  8. O tefekkürde bir günlük işi bir dakikada yapmış.
  9. Asıl nüshasına göredir.
  10. Asıl nüshasına göredir.
  11. https://sorularlarisale.com/onun-yuzu-hurmetine-gelirdi-ki-o-hadise-abdulmuttalibin-bir-siiriyle-istihar-bulmus-soz-konusu-siirin-asli-meali-ve