Otuzuncu Söz
Önceki Risale: Yirmi Dokuzuncu Söz ← Sözler → Otuz Birinci Söz: Sonraki Risale
Bu risaleyi okumak için Otuzuncu Söz okuma sayfasına ve Kur'an hattı ile okumak için Otuzuncu Söz (Kur'an Hattı) sayfasına gidin
Mesnevi-i Nuriye'de geçen aslı Arapça risale için Zerre Risalesi sayfasına gidin
Otuzuncu Söz Bediüzzaman'ın 1 Mart 1927 tarihinden 1934 yılının ortalarına kadar zorunlu ikamete tabi tutulduğu Barla'da telif ettiği eserlerdendir ve Sözler kitabının 30. risalesidir. Tılsım-ı kâinatı keşfeden ve Kur’an-ı Hakîm’in mühim bir tılsımını halleden bir eserdir. İki kısımdan oluşur. Birinci kısmında Şems suresinin "Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir." mealindeki 9. ve 10. ayetlerinde bahsi geçen insanın enaniyetine dair olan hakikat hakkındaki ayetler tefsir edilerek insanda bulunan ve gök, zemin ve dağın yüklenmekten çekindiği ve korktuğu emanetin çok cihetlerinden biri olan ene'nin (benlik) sırrını izah eder. Ene'nin hem Allah'ın isimlerinin hem de kainatın kapalı tılsımının anahtarı olduğunu ve ene'nin kendisinin de açılması gereken bir gizem olduğunu ders verir. Allah'ın sıfât ve şuunatını bir derece bildirecek ve gösterecek binlerce esrarlı hal, sıfât ve hissiyatın enede mevcut olduğunu beyan eder. Hz. Adem'den beri hak ile batılın çekirdeğini içeren enenin birer tarafını tutan nübüvvet ve (dinsiz) felsefenin düsturlarından misaller vererek bu silsilelerin kökenini izah eder.
Risalenin ikinci kısmı Sebe suresinin 3. ayetinde geçen "Gaybı bilen Rabbim hakkı için o, (mutlaka size gelecektir). Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey bile O'ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de şüphesiz, apaçık kitaptadır (yazılıdır)." mealindeki cümlesinin hakikatını tefsir ederek Bediüzzaman'ın ifadesiyle kainatın akılları hayrette bırakan ve felsefecilerin çözemediği 3 tılsımından birisi olan zerrelerin hareketinin ve tahavvüllerinin yani halden hale geçmelerinin sırrını ders verir. Zerrelerin hem hareketinde hem sükûnetinde Allah'ın varlığına ve birliğine deliller olduğunu ve zerrelerin Allah'ın emriyle hareket ettiklerini beyan eder. Zerrelerinin hareketindeki 7 hikmeti ve bu hikmetleri doğuran Allah'ın 7 kanununu izah ederek bir ism-i a'zam tecellisini gösterir. Özellikle canlıların cisimlerinin zerreler için bir misafirhane, kışla ve mektep hükmünde olduğunu beyan eder. Ayrıca imam-ı mübin, kitab-ı mübin, levh-i mahfuz ve levh-i mahv ve ispatı (yazar-bozar tahtası) izah eder.
Risale-i Nur'da Bu Konudaki Derslerin Özeti
- Bediüzzaman Kur'an'ın sırrıyla Risale-i Nur'un kainatın üç tılsımını açtığını beyan eder. Bu tılsımlardan birincisi olan varlıkların nereden nereye gittiklerinin ve ne olacaklarının sırrı 29. Söz Risalesinde, ikincisi olan zerrelerin tahavvülatının (değişim ve dönüşümlerinin) gizemi bu 30. Söz Risalesinde ve üçüncü tılsım olan kainattaki kesintisiz faaliyetin sırrı 24. Mektup Risalesinde açılmıştır.
- Talebesi Re’fet Bey bu risaleyi her mü’minin ezberlemesi zarurîdir görüşündedir.
- Bediüzzaman bu risalenin okunmasından sonra bir mübarek kedinin ezan-ı Muhammedîyi iştiyakla dinlemesinin kendilerine hayret ve mutluluk vermesinden bahseder.
- Önemli ve ince bir risale olan 30. Söz Bediüzzaman'ın hastalıklı bir zamanında beş-altı saat içinde bir bağda telif edilmiştir. Bediüzzaman bu kadar kısa sürede yazılan bu risalenin tahkikatını ne kendisinin ne de en müdakkik dindar feylesofların altı günde yapamayacağını beyan ederek bu risalenin yazılmasında Allah'ın inayetini vurgular.
- Bir talebesi insanın benlik, varlık, zorbalık ve küstahlık kalesinin ancak 6. ve 30. Sözlerin irşadıyla mümkün olacağını söyler.
- Bediüzzaman İslâmiyet’in esaslarının çok derin olduğunu ve felsefenin en derin esaslarının onlara yetişemeyeceği 30. Söz, 24. Mektup ve 29. Söz risaleleleriyle bilfiil ispat ederek gösterdiğini söyler.
- Enfüsî tefekkür-ü imanî hakikatinin bir parçası 30. Söz'de, 33. Söz'ün Hayat ve İnsan pencerelerinde ve diğer bazı parçalarda mevcuttur.
- Fatiha'daki اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ayetinin çok mühim nüktelerinden en mühim bir nüktesi 30. Söz'ün ene kısmının sonlarında beyan edilmiştir.
- 30. Söz çıktığı zaman okuduktan sonra ehemmiyet vermeyerek yastığının altına koyup uyuyan bir adam rüyasında 3 defa boğazının sıkıldığını ve kendisine "Niçin başının altına bunu bırakıyorsun, hürmetsizlik ettin!" denildiğini görünce temerrüdü terk edip, hürmetle o risaleyi alıp rafa bırakır. * Hem Hizmet-i Kur'âniyede mühim bir rükün olan talebesi Hüsrev Peygamberimizle ilgili bir rüya görür. Arkasından kendisine verilen 30. Söz'de gördüğü rüyanın hakikatlerinin tabir edildiğini anlayınca tamamıyle hizmete teslim olur.
İsimleri, Telifi, Neşri/Basımı, İçeriği, Tevafukları ve Gaybi İşaretlerle İlgili Bilgiler
Diğer İsimleri
Genel: Ene ve Zerre (Risalesi), Bir Elif Bir Nokta; 1. Maksadı: Ene (Risalesi), Ene ve Enaniyet; 2. Maksadı: Zerre (Risalesi), Zerre ve Maddeler (Risalesi), Risale-i Zerrat, Zerrat Risalesi, Tahavvülat-ı Zerrata Dair (Risale) (Mesnevi-i Nuriye'deki Zerre Risalesi ile karıştırılmamalıdır)
Telif Dili
Türkçe
Telifiyle İlgili Bilgiler
30. Söz'ün 1. makamı 1929 yılında[1], 2. makamı 1928-1930 yılları arasında Barla'da telif edilmiştir. [2]
Neşriyle/Basımıyla İlgili Bilgiler
Kur'an harfleriyle kitap basımının 1928 yılında yasaklanması üzerine ilk başta elle çoğaltılan bu risale 1946 yılından sonra evvela İnebolu, sonra Isparta'da teksir makinesiyle Kur'an harfleriyle çoğaltıldı. Bediüzzaman'ın izin ve teşviğiyle 1956-1959 yıllarında matbaalarda Latin harfleriyle büyük kitaplar basıldığında Sözler kitabının içinde yer almıştır.
İçeriği
1. Maksad (Ene): Enenin mahiyet ve neticesi
2. Maksad (Zerre): Zerrenin hareket ve vazifesi
- Mukaddime: Zerrelerin tahavvülü (halden hale geçmeleri) tesadüfi değildir
- 1. Nokta:
- 1. Mebhas: Zerrelerin hem hareketinde hem sükûnetinde iki tevhid nuru vardır
- 2. Mebhas: Zerrelerin hareketindeki hikmet ve vazifeler
- 1. Hikmet ve Vazife: Her bir tek ruhu model gibi eder.
- 2. Hikmet ve Vazife: Sürekli yeni birer kâinat gösterip yeni mahsulat verdirir.
- 3. Hikmet ve Vazife: Yeni esma tecellilerini gösterir.
- 4. Hikmet ve Vazife: Diğer alemlere manevi mahsulat yetiştirir.
- 5. Hikmet ve Vazife: Hadsiz tesbihat gösterir.
- 2. Nokta: Her bir zerrede Allah'ın varlığına ve birliğine 2 sadık şahit vardır.
- 3. Nokta (ve 6. Hikmet ve Vazife): Zerrelerin hareketleriyle zerreler nurlanır ve ahiret alemine liyakat kazanır.
Uzunluğu
Tamamı 24 büyük sayfa
- Maksad (Ene): 12 büyük sayfa
- Maksad (Zerre): 12 büyük sayfa
Ekleri
Sözler kitabında bu risalenin zeyli yoktur. Ancak Bediüzzaman İsm-i A'zam'a dair olan 30. Lema'nın Kayyum ismine dair olan 6. nüktesinin Otuzuncu Söz’ün zeyli ve Kuddüs ismine dair olan 1. nüktesinin Otuzuncu Söz’ün zeylinin zeyli olduğunu beyan eder.
Bu Risale İle İlgili Tevafuklar
30. Söz'ü yazan Nazif adlı talebesinin nüshasında (3835) tevafuku ortaya çıkmış ve yine bu yazılan risalede satır başlarına denk gelen elif harflerinin toplam sayısı 144 ederek bu kitabın müellifinin adı olan “Said” kelimesinin ebced makamına tam tevafuk etmiştir.
Bu Risale İle İlgili Gaybi İşaretler
Hz. Ali Celcelutiye kasidesinde sureleri sayarken 30. mertebede geçen وَبِالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا (bu ibare Zariyat suresinin ilk ayetindeki yemin olup Hz. Ali "Zâriyat suresi hürmetine" anlamında kullanmıştır) yeminiyle Zerrat (Zerreler) Risalesi olan 30. Söz'e işaret eder. Zira Zariyat suresinin başı tesadüfi zannedilen hava dalgalanmalarının vazifeli olduğunu beyan ettiği gibi 30. Söz'ün 2. Maksadı olan "Zerre" kısmı da maddecilerin tesadüfi zannettikleri zerrelerinin hareketindeki vazifeleri ispat eder.
Risale-i Nur'da Derc Edildiği ve Benzer İçerikli Yerler
- Sözler adlı büyük kitapta ve Ene ve Zerre Risalesi adlı küçük kitapta tamamı mevcuttur.
- 30. Söz'ün 2. kısmı olan zerre bahsi Tılsımlar adlı büyük kitapta mevcuttur.
- 30. Söz'ün İkinci Maksat’ının tahavvülat-ı zerrat tarifine dair olan uzun cümlesinin hâşiyesi aynı zamanda 10.Mektup'un birinci kısmıdır.
- Hüve nüktesinde havadaki zerreler hakkında bir tevhid dersi vardır.
- Tabiat Risalesi namındaki 23. Lema'da topraktaki zerreler hakkında tevhid dersleri mevcuttur.
- Nur Aleminin Bir Anahtarı adlı küçük kitapta hava, su, toprak ve nur zerreleri hakkında dersler vardır.
- En küçük zerre olan esir hakkında Risalelerde geçen bahisleri topluca Esir sayfasında okuyabilirsiniz.
- Mesnevi-i Nuriye'deki Şemme risalesinde ene hakkında 30. Söz'dekine yakın mealli bir bahis vardır.
- Sözler kitabında bu risalenin zeyli yoktur. Ancak Bediüzzaman İsm-i A'zam'a dair olan 30. Lema'nın Hayy ismine dair olan 5. nüktesinin Otuzuncu Söz’ün zeyli ve Kayyum ismine dair olan 6. nüktesinin Otuzuncu Söz’ün zeylinin zeyli olduğunu beyan eder.
Risale-i Nur'da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği
Bu Risalenin Telifi, Neşri ve Adı Hakkındaki Bahisler
Bu Risalenin Kıymeti Hakkındaki Bahisler
Re’fet Bey’in bizi hayrete düşüren hayretli ve garib mektubunun baştaki kısmı, Lâhika’ya medar-ı ibret olarak yazıyoruz. Ve bilhassa “Ene ve Zerre” namındaki Otuzuncu Söz’ü her mü’minin ezber etmesi zarurîdir demesi ve o eserin kıraatından sonra Barla’da Abdurrahîm namını kazanan ve “yâ Rahîm yâ Rahîm” zikrini bize işittiren mübarek kedinin bir kardeşi olarak diğer mübarek bir kedi, ezan-ı Muhammedîyi (asm) müştakane, insan gibi dinlemesi, bize de sizin kadar hayret ve sürur verdi. Ve ezan-ı Muhammedîyi (asm) tam zuhuruna işaret müjdesi telakki ettik.
Sözler namındaki envar-ı Kur’aniyede üç keramet-i Kur’aniyeyi hissediyorduk. Sizler dahi gayret ve şevkinizle bir dördüncüsünü ilâve ettirdiniz. Bildiğimiz üç ise:
Birincisi: Telifinde fevkalâde suhulet ve sürattir. Hattâ beş parça olan On Dokuzuncu Mektup iki üç günde ve her günde üç dört saat zarfında –mecmuu on iki saat eder– kitapsız, dağda, bağda telif edildi. Otuzuncu Söz hastalıklı bir zamanda, beş altı saatte telif edildi. Yirmi Sekizinci Söz olan cennet bahsi bir veya iki saatte, Süleyman’ın dere bahçesinde telif edildi. Ben ve Tevfik ile Süleyman, bu sürate hayrette kaldık ve hâkeza…
Hem bütün ukûlü hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilemeyen ve sırr-ı hilkat-i âlem ve tılsım-ı kâinat denilen ve Kur’an-ı Azîmüşşan’ın i’cazıyla keşfedilen o tılsım-ı müşkül-küşa ve o muamma-yı hayret-nüma, Yirmi Dördüncü Mektup ve Yirmi Dokuzuncu Söz’ün âhirindeki remizli nüktede ve Otuzuncu Söz’ün tahavvülat-ı zerratın altı adet hikmetinde keşfedilmiştir. Kâinattaki faaliyet-i hayret-nümanın tılsımını ve hilkat-i kâinatın ve âkıbetinin muammasını ve tahavvülat-ı zerrattaki harekâtın sırr-ı hikmetini keşif ve beyan etmişlerdir, meydandadır, bakılabilir.
(Âyetü'l-Kübra nüshalarının, bulundukları dükkânı, Emirdağı'ndaki dehşetli bir yangından kurtarmaları münasebetiyle, merhum Muallim Hasan Feyzi'nin yazdığı mektubdan bir parça.)
…
Risale-i Nur, her ateşi ve her yangını söndürür. İnsanlardaki israf ateşini, "İktisad Risalesi"nin nuru ile; ve ateşler ve alevler içinde kıvranan zavallı hastaların hastalık ateşini, "Hastalar Risalesi"nin nurlarından akan, "Yirmibeş Devalı" çeşmesinden fışkıran âb-ı hayat ve şifa suyu ile; kalbi ve kafayı ve bütün a'zâ ve a'sabı saran ve sarsan vehim ve hayal, vesvese ve tasa, korku ve merak yangınının dehşetli ateşini "Vesvese Risalesi"nin nuru ve feyzi ile; riya ve sum'a, kibir ve gurur hastalıklarının hummalı ateşini "İhlas Risalesi"nin imdad ve inayetiyle; benlik ve varlık ve zorbalık ve küstahlık kal'asının hedmi ise, "Ene" adlı "Otuzuncu Söz" ve "Altıncı Söz"ün irşadı ile kabil olur. Tabiatın madde ve zerreler çukurundan çıkamayan kör ve sersem ve serseri kimseleri de ancak, Risale-i Nur'un "Tabiat", "Zerre ve Maddeler" adlı risalelerinin güçlü ve kuvvetli, uzun ve mevzun, nurlu ve şuurlu elleri çıkarabilir.
Evet, ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler biliyorlar ki On Dokuzuncu Mektup’un beş parçası, birkaç gün zarfında her gün iki üç saatte ve mecmuu on iki saatte hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması; hattâ en mühim bir parça ve o parçada lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm kelimesinde zahir bir hâtem-i nübüvveti gösteren dördüncü cüz, üç dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış. Ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve dakik bir risale, altı saat içinde bir bağda yazılmış. Ve Yirmi Sekizinci Söz, Süleyman’ın bahçesinde bir, nihayet iki saat içinde yazılması gibi ekser risaleler böyle olması ve eskiden beri sıkıntılı ve münkabız olduğum zaman, en zahir hakikatleri dahi beyan edemediğimi, belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Hususan o sıkıntıya hastalık da ilâve edilse daha ziyade beni dersten, teliften men’etmekle beraber; en mühim Sözler ve risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda en süratli bir tarzda yazılması; doğrudan doğruya bir inayet-i İlahiye ve bir ikram-ı Rabbanî ve bir keramet-i Kur’aniye olmazsa nedir?
Diyorlar ki: “Senin eski zamandaki müdafaatın ve İslâmiyet hakkındaki mücahedatın, şimdiki tarzda değil. Hem Avrupa’ya karşı İslâmiyet’i müdafaa eden mütefekkirîn tarzında gitmiyorsun. Neden Eski Said vaziyetini değiştirdin? Neden manevî mücahidîn-i İslâmiye tarzında hareket etmiyorsun?
Elcevap: Eski Said ile mütefekkirîn kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip onların silahlarıyla onlarla mübareze ediyorlar; bir derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete suretinde lâyetezelzel teslim ediyorlar, o suretle İslâmiyet’in hakiki kıymetini gösteremiyorlar. Âdeta kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyet’i aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyet’in kıymetini bir derece tenzil etmek olduğundan o mesleği terk ettim.
Hem bilfiil gösterdim ki: İslâmiyet’in esasları o kadar derindir ki felsefenin en derin esasları onlara yetişmez, belki sathî kalır. Otuzuncu Söz, Yirmi Dördüncü Mektup, Yirmi Dokuzuncu Söz bu hakikati bürhanlarıyla ispat ederek göstermiştir.
Eski meslekte, felsefeyi derin zannedip ahkâm-ı İslâmiyeyi zahirî telakki edip felsefenin dallarıyla bağlamakla durutmak ve muhafaza edilmek zannediliyordu. Halbuki felsefenin düsturlarının ne haddi var ki onlara yetişsin?
Tılsım-ı kâinatın üç muamma-yı mühimmesinden birisinin halline muhtasar bir işarettir ki: O muammalardan birisi Yirmi Dokuzuncu Söz’de, ikincisi Otuzuncu Söz’de, bu üçüncüsü ise Yirmi Dördüncü Mektup’ta Kur’an-ı Hakîm’in sırrıyla tamamıyla keşfedilmiş ve o muamma açılmıştır.
O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur’aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur’da öyle parçalar var ki bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemin ile temin ediyorum ki Eski Said’in (ra) (Hâşiyecik: Bazı müstensihler, bu bîçare Said hakkında (ra) kelimesini bir dua niyetiyle yazmışlar. Ben bozmak istedim, hatıra geldi ki: “Allah razı olsun.” manasında bir duadır, ilişme. Ben de bozmadım.) kuvve-i hâfızası da beraber olmak şartıyla o on dakika işi on saatte fikrim ile yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla, zihnimle yapamıyorum ve o bir günde altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz’ü ne ben ve ne de en müdakkik dindar feylesoflar altı günde o tahkikatı yapamazlar ve hâkeza…
(15. Şua)
Evet, şu tılsım-ı kâinatın muğlakını keşfeden ve mevcudatın nereden nereye ve ne olacaklarının tılsımını açan Risale-i Nur’un eczalarından Yirmi Dokuzuncu Söz ve tahavvülat-ı zerratın muammasını keşfeden Otuzuncu Söz ve kâinatta mütemadiyen fena ve zeval içindeki faaliyet ve hallakıyet-i umumiye tılsım-ı acibini hall ve keşfeden Yirmi Dördüncü Mektup ve tevhidin en derin ve en mühim muammasını keşif ve hall ve izah eden ve haşr-i beşerî bir sinek ihyası kadar kolay olduğunu ispat eden Yirminci Mektup ve tabiat-perestlerin fikr-i küfrîlerini esasıyla bozan ve tahrip eden Tabiat Risalesi namındaki Yirmi Üçüncü Lem’a gibi Risale-i Nur’un çok cüzleri var. Bunların yalnız birisindeki muammayı keşfeden bir âlim, bir edib, bir profesör hangi hükûmette olsa takdirle mükâfat ve ikramiye verileceğini, bu risaleleri dikkatle mütalaa eden tasdik eyler.
Evet, bu dehşetli kâinatın fırtınaları ve zeval tahribatları ve bu boşluk nihayetsiz fezada her şey ile alâkadar olan insan için teselliyi ve istimdad noktalarını Kur’an veriyor. En ziyade o teselliye muhtaç bu zamandır ve en ziyade kuvvetli bir surette o teselliyi ispat eden, gösteren Risale-i Nur’dur. Çünkü zulümat ve evhamın menbaı olan tabiatı o delmiş geçmiş, hakikat nuruna girmiş. Yirmi Dokuzuncu ve Otuzuncu ve On Altıncı Sözler gibi ekser parçalarında, hakaik-i imaniyenin yüzer tılsımlarını keşif ve izah edip aklı inkârdan, tereddütlerden kurtarmış.
Bu Risaleye Atıflar
Otuzuncu Söz’ün İkinci Maksat’ının tahavvülat-ı zerrat tarifine dair olan uzun cümlesinin hâşiyesidir.
Bu Mertebe-i Sâdise, sair mertebeler gibi yazılsaydı pek çok uzun olacaktı. Çünkü İmam-ı Mübin, Kitab-ı Mübin kısa ifade ile beyan edilemez. Otuzuncu Söz’de bir nebze zikredildiğinden burada kitabeten kısa kesip, derste izahat verdik.
İsm-i Kuddüs’ün bir nüktesine dairdir.
(Bu Kuddüs Nüktesi, Otuzuncu Söz’ün Zeylinin Zeyli olması münasiptir.)
İsm-i Kayyum’a bakar.
İsm-i Hayy’ın bir hülâsası, Nur Çeşmesi’nin bir zeyli olmuş; bu ism-i Kayyum dahi Otuzuncu Söz’ün zeyli olması münasip görüldü.
Ruhların cesetlerine gelmesine misal ise, gayet muntazam bir ordunun efradı, istirahat için her tarafa dağılmış iken yüksek sadâlı bir boru sesiyle toplanmalarıdır. Evet, İsrafil’in borusu olan Sûr’u, ordunun borazanından geri olmadığı gibi, ebedler tarafında ve zerreler âleminde iken ezel canibinden gelen اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ hitabını işiten ve قَالُوا بَلٰى ile cevap veren ervahlar, elbette ordunun neferatından binler derece daha musahhar ve muntazam ve mutîdirler. Hem değil yalnız ruhlar, belki bütün zerreler dahi bir ordu-yu Sübhanî ve emirber neferleri olduğunu gayet kat’î bürhanlar ile Otuzuncu Söz ispat etmiş.
(2. Şua)
Kudret-i İlahiyenin bir arşı olan bir avuç toprakta konulan muhtelif tohumların mahiyetlerinde ve emir ve iradenin diğer bir arşı olan havanın bir parçasında neşv ü nema bulan هُوَ lafzında görülen hârikalar, esbaba verildikçe dehşetli müşkülatın zuhuru ve Vâhid-i Ehad’e verildikçe fevkalâde suhuletin vücudu hem ehl-i dalaletin hususan maddiyyun ve tabiiyyun meslek erbabına hem ehl-i imana gayet şirin, gayet güzel, gayet hoş hem gayet mukni ve müskit bir şekilde ispat edilerek bir risale kadar kıymeti bulunan hususan tahavvülat-ı zerrat hakkındaki Otuzuncu Söz’le, Tabiat Risalesi olan Yirmi Üçüncü Lem’a’nın bir nevi hülâsası olabilir kanaatini bize veren bu kıymettar yazılarınızla Risale-i Nur baştan başa her okuyanı hem tenvir edip yükseltiyor hem sevgili üstadımıza nihayetsiz minnettarlıklara vesile oluyor.
Hüsrev
(14. Şua)
Üç kitaptan Yirminci Söz’ü ilk defa okudum. Habl-i metin-i İlahî ve kanun-u mübin-i Rabbanî olan Kur’an-ı Azîmüşşan’da, şu son asırda vücuda gelen ve Frenklerin medar-ı iftiharları bulunan tahte’l-bahir, tayyare vesaire gibi eşyaya, bin üç yüz küsur sene mukaddem işaretle ifade edildiğini öğrenerek Kitab-ı Mübin’in mazi ve müstakbelden vermekte olduğu ihbarat-ı gaybiye ve sadıka ve beyanat-ı hârika, dost ve düşmanı meftun ve hayretlerde bıraktığı cihetle, bir kat daha i’caz-ı Kur’an’ı ispat ve teyid etmiştir. Yirmi Üç ve Otuzuncu Sözler’in baş taraflarından üçer, beşer sahife okuyabildim. Mahzen ve medfen-i mücevherata rast gelmiş bir fakir gibi hangi cevheri alacağımı harîsane düşünüyorum.
Sabri
Müşrik ve münkirleri mağlup ve ilzam eden ve son sistem malzeme-i cihadiye-i vahdaniyeyi hâvi ve câmi’, kuvvet ve resaneti çelik, kıymet ve ehemmiyeti elmas ve cevahir ve akik bir kale-misal olan Otuzuncu Söz’ü istinsaha muvaffak oldum.
Sabri
Ve enfüsî tefekkür-ü imanî hakikatinin bir parçası, Otuzuncu Söz’ün “ene ve enaniyet”te ve Otuz Üçüncü Mektup’un Hayat Penceresi’nde ve İnsan Penceresi’nde ve bazı parçaları da sair ecza-yı Nuriyede bir derece beyan edilmiş.
Ehl-i vukuftan ve Diyanet Riyasetinin müşavirlerinden Yusuf Ziya ve oradaki hocalar, Risale-i Nur’un tamam bir takımını bizden istiyorlar. Hem zerrelere ait Otuzuncu Söz ve Otuz İkinci’nin Birinci Mevkıf’ının başındaki zerre bahsi ve “Hüve Nüktesi” ve Tabiat Risalesi’nin zerre bahsi gibi parçaları, rica suretinde ve hürmetkârane, oraya gönderdiğimiz Hasan Çalışkan ile cevap göndermişler. Güya وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ manasını anlamak istiyorlar ve bu parçalarla anlaşılır ve şimdi serbest ifsada başlayan maddiyyunları susturur.
Bu Risale İle İlgili Tevafuklar
Hem iki Hüsrev’i Risale-i Nur dairesine ve Bekir Sıdkı’ya kerametini gösterip imana getiren ve tılsım-ı kâinatın üçte birisini halleden, on beş yapraktan ibaret olan Otuzuncu Söz, yine kahraman Nazif’in nüshasında tekellüfsüz üç bin sekiz yüz otuz beş (3835) tevafuku; biz gözümüzle bu keramet-i tevafukiye-i Nuriyeyi gördük. (Hâşiye: Bu risalede eliflerin mecmuu yüz kırk dört çıkmış, tam tamına “Said” olup müellifinin imzasını gösteriyor.)
Halil, Hilmi, Salahaddin, Emin, Feyzi, Said Nursî
Bu Risale İle İlgili Gaybi İşaretler
Hem tahavvülat-ı zerratta boğulan maddiyyunları susturan ve zerratın tahavvülatı ve harekâtını, vazife ve intizamlarını emsalsiz bir tarzda ispat eden Otuzuncu Söz namındaki Zerrat Risalesi’ne Hazret-i İmam-ı Ali radıyallahu anh, otuzuncu mertebede وَبِالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا kasemiyle ona işaret eder. Evet, bu işarette lafzen ve sureten Sure-i وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا ve Risale-i Zerrat, birbirine müşabehet ile beraber mana cihetiyle dahi münasebet var. Çünkü Sure-i وَالذَّارِيَات ın başında tesadüfî ve intizamsız zannedilen temevvücat-ı havaiye, gayet hikmetli ve vazifedar olarak rububiyetin tekvinî emirlerini etrafa yetiştirir diye ifade ettiği gibi Risale-i Zerrat dahi maddiyyunlar tarafından tesadüfî ve intizamsız telakki edilen harekât-ı zerrat dahi gayet hikmetli ve o zerreler muntazam vazifelerle vazifedar olduklarını gayet kuvvetli ve kat’î bürhanlar ile ispat ediyor.
...
Buradaki mana-yı işarî ve medlûl-ü mecazîlere, karinelerin en güzeli ve latîfi; aynı tertibi muhafaza ile verilen isimlerin münasebetidir. Mesela yirmi dokuz, otuz ve otuz bir ve otuz iki mertebe-i ta’dadda, Yirmi Dokuz ve Otuz ve Otuz Bir ve Otuz İkinci Sözlere gayet münasip isimler ile ve başta, Sözlerin başı olan Birinci Söz’e, aynı Besmele sırrıyla ve âhirde, şimdilik risalelerin âhirine mahiyetini gösterir lâyık birer isim vererek işaret etmesi gerçi gizli ise de fakat çok güzeldir ve letafetlidir.
(8. Şua)
Bu Risale Hakkında Fihristte Geçen Kısım
âyetlerinin enaniyet-i insaniye ve tahavvülat-ı zerrat hakkındaki hakikate dair gelen âyâtın iki mühim sırrını iki maksat ile beyan eder.
Birinci Maksat, enaniyet-i insaniyenin muamma-yı acibesini hallederek silsile-i diyanet ile silsile-i felsefenin menşelerini gayet parlak bir tarzda gösterir.
İkinci Maksat, tahavvülat-ı zerratın tılsımını keşfediyor. Zerratın harekâtını, o derece hikmetli ve muntazam gösteriyor ki o umum zerreler, Sultan-ı Ezelî’nin muhteşem ve muazzam bir ordusu ve mutî ve musahhar memurları olduğunu kat’î delillerle ispat eder.
Yirmi Dokuzuncu Söz nasıl ki tılsım-ı kâinatın üç muammasından birisini keşfetmiş. Bu Otuzuncu Söz dahi akılları hayrette bırakan ve feylesofları sersemleştiren o tılsımın üç muammasından ikinci muammasını halletmiştir. Hususan hâtimesinde yedi hikmet ve yedi kanun-u azîm ile bir ism-i a’zamın tecellisini göstermekle; tahavvülat-ı zerratın hikmetini gayet kat’î ve parlak bir surette gösterdiği gibi zîhayat cisimlerini, o zerratın seyr ü seferine bir misafirhane ve bir kışla ve bir mektep hükmünde gösterir, {(Haşiye):[3]} isbat eder.
Tılsım-ı kâinatın üç muamma-yı mühimmesinden birisinin halline muhtasar bir işarettir ki: O muammalardan birisi Yirmi Dokuzuncu Söz’de, ikincisi Otuzuncu Söz’de, bu üçüncüsü ise Yirmi Dördüncü Mektup’ta Kur’an-ı Hakîm’in sırrıyla tamamıyla keşfedilmiş ve o muamma açılmıştır.
اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
ilâ âhir.. 'in çok mühim nüktelerinden en mühim bir nüktesi Otuzuncu Sözün Birinci Maksad'ının âhirlerinde beyan edilmiştir.
Hem otuzuncu mertebede
وَ بِالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا
kısmıyle, Otuzuncu Söz nâmındaki Hazret-i İmam-ı Ali'nin (R.A.) meslek ve ahvâl-i ruhiyesinin rûhu olan ahkâm-ı Kur'âniyeyi ve kudret-i Rabbâniyeyi ispat ve maddiyyûnları susturan Zerrât Risalesine kuvvetli bir müşâbehet-i mânâ ile işaretini ispat eder.
Diğer Bahisler
Fihriste’yi harfi harfine henüz okuyamadım fakat inşâallah okuyacağım. On Birinci Mektup’un neleri ihtiva ettiğini öğrendim. Yazılmayan ve rahmet-i İlahiyeden yazılmasına muvaffakıyet niyaz olunan âsârın da neşrine muvaffakıyetinizi, eltaf-ı Sübhaniyeden tazarru ve niyaz eylerim. Otuzuncu Söz’ün, mahkeme başkâtibini nasıl tehdit ettiği hatırasını tamamıyla gözümün önüne getirdim.
…
Hulusi
Kur'an-ı Azîmüşşan'ın kelimatı ve âyâtı delâlet ettikleri hakaikte çok vücuh-u i'caziye ve o kelimatın terkibatındaki nazımda çok mezaya-yı i'caziye bulunduğu Yirmi Beşinci Söz'de gayet kat'î bir surette gösterilmiştir. Madem âyât ve kelimatın hakaikinde i'caz nükteleri vaz' edilmiştir, elbette o kelimat ve âyâtı teşkil eden hurufatında dahi işarat-ı i'caziye vardır. Nasıl ki masnu olan mürekkebatın zerratı, mürekkebat gibi Sâni'-i zülcelal'in vahdaniyetine ve sıfâtına delâlet ediyorlar ve mu'cizat-ı kudreti olduğunu gösteriyorlar. Nasıl ki Yirmi İkinci ve Otuzuncu ve Otuz İkinci Söz'lerde beyan edilmiştir.
Risale-i Nur'daki Diğer Alakalı Yerler
Amma نَعْبُدُ deki mütekellim-i maalgayr "nûn"u (Kendiyle beraber başkaları adına talep içinde hitap etme "nun"u üç vecih içindir.
Birinci Vecih: Yani, biz âlem-i sağir olan "Ene"nin, yani vucûd'un ve şahsiyyet'in a'zası ve zerrelerinin cemaatları olarak şükr-ü örfi[4] ile sana ibadet ederiz. Her bir a'za ve zerrelerinin şükr-ü örfîyi yerine getirmeye (mânevi) emrolunmuş olmakla, fıtri olarak bu emr-i maneviye uymak, o a'zanın itaatidir.
Bu Risaledeki Temsiller/Misaller
Mesela, zulmetsiz daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakiki veya vehmî bir karanlık ile bir had çekilse o vakit bilinir.
Mesela “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş.” der
Nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir.
Kendimi, bir sahra-yı azîmede görüyorum. Bütün zeminin yüzünü; karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne nesîm var ne ziya ne âb-ı hayat. Hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, muzır ve muvahhiş mahluklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim. Kalbime geldi ki: “Şu zeminin öteki tarafında ziya, nesîm, âb-ı hayat var. Oraya geçmek lâzım.” Baktım ki ihtiyarsız sevk olunuyorum. Zeminin içinde, tünelvari bir mağaraya sokuldum. Gitgide zeminin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki benden evvel o tahte’l-arz yolda çok kimseler gitmişler. Her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum. Sonra sesleri kesiliyordu.
Ey hayali ile benim seyahat-i hayaliyeme iştirak eden arkadaş! O zemin, tabiattır ve felsefe-i tabiiyedir. Tünel ise ehl-i felsefenin efkârı ile hakikate yol açmak için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflatun ve Aristo (Hâşiye[4]) gibi meşahirlerindir. İşittiğim sesler, İbn-i Sina ve Farabi gibi dâhîlerindir. Evet, İbn-i Sina’nın bazı sözlerini, kanunlarını bazı yerlerde görüyordum. Sonra, bütün bütün kesiliyordu. Daha ileri gidememiş. Demek boğulmuş. Her ne ise seni meraktan kurtarmak için hayalin altındaki hakikatin bir köşesini gösterdim. Şimdi seyahatime dönüyorum.
Gitgide baktım ki benim elime iki şey verildi. Biri, bir elektrik; o tahte’l-arz tabiatın zulümatını dağıtır. Diğeri, bir âlet ile dahi azîm kayalar, dağ-misal taşlar parçalanıp bana yol açılıyor. Kulağıma denildi ki: “Bu elektrik ile o âlet, Kur’an’ın hazinesinden size verilmiştir.” Her ne ise çok zaman öylece gittim. Baktım ki öteki tarafa çıktım. Gayet güzel bir bahar mevsiminde bulutsuz bir güneş, ruh-efza bir nesîm, hayattar bir âb-ı leziz, her taraf şenlik içinde bir âlem gördüm. Elhamdülillah dedim.
Sonra baktım ki ben kendi kendime mâlik değilim. Birisi beni tecrübe ediyor. Yine evvelki vaziyette o sahra-yı azîmede, boğucu bulut altında yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir yolda bir sâik beni sevk ediyordu. Bu defa tahte’z-zemin değil belki seyr ü seyahatle yeryüzünü katedip öteki yüze geçmek için gidiyordum. O seyahatimde öyle acayip ve garaibi görüyordum ki tarif edilmez. Deniz bana hiddet ediyor, fırtına beni tehdit eder, her şey bana müşkülat peyda eder. Fakat yine Kur’an’dan bana verilen bir vasıta-i seyahatimle geçiyordum, galebe çalıyordum. Gitgide bakıyordum, her tarafta seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyahati bitirenler, binde ancak birdir. Her ne ise… O buluttan kurtulup, zeminin öteki yüzüne geçip güzel güneşle karşılaştım. Ruh-efza nesîmi teneffüs ederek Elhamdülillah dedim. O cennet gibi o âlemi seyre başladım.
Sonra baktım, biri var ki beni orada bırakmıyor. Başka yolu bana gösterecek gibi yine beni bir anda o müthiş sahraya getirdi. Baktım ki yukarıdan inmiş aynı asansörler gibi muhtelif tarzlarda bazı tayyare, bazı otomobil, bazı zembil gibi şeyler görünüyor. Kuvvet ve istidada göre onlara atılsa yukarıya çekiliyor. Ben de birisine atladım. Baktım, bir dakika zarfında bulutun fevkine beni çıkardı. Gayet güzel, müzeyyen, yeşil dağların üstüne çıktım. O bulut tabakası, dağın yarısına kadar gelmemişti. En latîf bir nesîm en leziz bir âb en şirin bir ziya her tarafta görünüyor. Baktım ki o asansörler gibi nurani menziller, her tarafta var. Hattâ iki seyahatimde ve zeminin öteki yüzünde onları görmüştüm, anlamamıştım. Şimdi anlıyorum ki şunlar, Kur’an-ı Hakîm’in âyetlerinin cilveleridir.
Bir incir meyvesinin fabrikası, faraza çuha makinesi gibi olsa bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır ve hâkeza…
Evet, nasıl ki bir acemi, ham, âmî, âdi hem kör bir adam Avrupa’ya gitse; bütün fabrikalara, tezgâhlara girse üstadane kemal-i intizam ile her bir sanatta, her bir binada işler, öyle eserler yapar ki nihayet derecede hikmetli, sanatlı, herkesi hayrette bırakıyor. Zerre miktar şuuru olan bilir ki o adam, kendi başıyla işlemiyor. Belki bir üstad-ı küll, ona ders verir, işlettirir. Hem nasıl ki bir kör, âciz, yerinden kalkamıyor, basit bir kulübeciğinde oturmuş bir adam bulunuyor. Halbuki o kulübeciğe bir dirhem gibi küçük bir taş, kemik ve pamuk gibi birer madde veriliyor. Halbuki o kulübecikten batmanlarla şeker, toplarla çuha, binlerle mücevherat, gayet sanatlı, murassaatlı libaslar, lezzetli taamlar çıkıp gelse zerre miktar aklı olan demeyecek mi ki: “O adam, gayet mu’cizekâr bir zatın menşe-i mu’cizatı olan fabrikasının bir mandalı veyahut miskin bir kapıcısıdır.”
Evet, nasıl ki bir nefer; takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında ve hâkeza her bir dairede birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazifesi olduğunu ve o nisbetleri, o vazifeleri bilmekle tevfik-i hareket etmek, nizamat-ı askeriye tahtında talim ve talimat görmekle bütün o dairelere kumanda eden bir tek kumandan-ı a’zamın emrine ve kanununa tebaiyetle oluyor.
Bu Risalede Geçen Ayetler
Bkz. 30. Söz'de Geçen Ayetler Listesi
Bu risalede geçen "Gök, zemin, dağ tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddid vücuhundan bir ferdi, bir vechi, enedir." cümlesi Ahzab suresinin 72. ayetinde geçen "Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi." mealindeki ibareden alıntıdır.
Bu Risalede Geçen Hadisler
- Risalede Nasıl Geçtiği: O ene, mahiyetinin bilinmesiyle o garib muamma, o acib tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künuzunu dahi açar.
Kaynağı: Ed-Dürer-ül Müntesire - Suyuti sh: 152; Marifetname - İbrahim Hakkı sh: 222; Edebü-d Dünya Ve-d Din - Maverdi sh: 103 (Bu eserde hadis diye geçmektedir)
Kaynaklarda geçen şekli: Hazret-i Aişe Peygamber'e sormuş: "İnsan Rabbisini ne zaman tanır?" Peygamber ferman etmiş: "Nefsini tanıdığı zaman." (Maverdi) - Risalede Nasıl Geçtiği: تَخَلَّقُوا بِاَخْلَاقِ اللّٰهِ
Meali: Allah'ın (C.C) ahlâkıyla ahlâklanınız.
Kaynağı: Mansur Ali Nâsıf, et-Tâc, 1:13; Cürcanî, Tarifat, 1:564; Gazalî, İhyau Ulûmiddin, 4:306; Taberanî, Mu'cemü'l-Evsaf, 87:184; Nevaclir-ül Usul - Hakim-i Tirmizi sh: 357 ve 365
Kaynaklarda geçen şekli: Cenab-ı Hakk'ın yüz on yedi ahlak-ı hasenesi bulunduğunu, bunlardan birisi ile muttasıf olan bir mü'minin Cennet'e gireceğini. (Tirmizi)
Cenab-ı Allah'ın Bu Risalede Geçen İsim, Sıfat ve Şuunatı
- Alîm-i külli şey
- Alîm-i Mutlak
- Allah
- Cenab-ı Hak
- Cenab-ı Vâcibü’l-vücud
- Fâtır
- Fâtır-ı Kerîm-i Zülcemal
- Fâtır-ı Zülcelal
- Ganiyy-i Ale’l-ıtlak
- Hakîm
- Hakîm-i Zülcelal
- Hâlık
- Hâlık-ı Zülcelal
- Hallak
- Hallak-ı Bîmisal
- Hallak-ı kâinat
- İlim
- Kādir-i Mutlak
- Kerîm
- Kudret
- Mâlik-i Zülcelal
- Mâlikü’l-mülk
- Mâlikü’l-mülki Zülcelal
- Nakkaş-ı Ezelî
- Rab
- Rahîm
- Rezzak
- Samed
- Sâni’
- Sâni’-i Hakîm-i Zülcelal
- Sâni’-i kâinat
- Sâni’-i Zülcelal
- Vâcibü’l-vücud
Peygamberimizin Bu Risalede Geçen İsim ve Sıfatları
Kur'an'ın Bu Risalede Geçen İsim ve Sıfatları
- Kur’an
- Kur’an-ı Hakîm
Bu Risalede Geçen Salavatlar
- اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَ لِحَقِّهٖ اَدَاءً وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ وَ اِخْوَانِهٖ وَ سَلِّمْ وَسَلِّمْنَا وَ سَلِّمْ دٖينَنَا اٰمٖينَ يَا رَبَّ الْعَالَمٖينَ
Meali: Allahım! Efendimiz Muhammed'e, âline, ashabına ve ihvânına, Senin razı olacağın şekilde ve onun hakkını eda edecek bir surette salât ve selâm et, bize ve dinimize selâmet ver. Âmin, ey Rabbü'l-Âlemîn.
Bu Risalede Geçen Dualar
Bu Risalede Geçen Zikirler
Bu Risalede Geçen Emir ve Tavsiyeler
Bu Risalede Geçen Darb-ı Meseller/Deyimler
Bu Risalede Geçen Düstur, Kaide ve Tespitler
- Gök, zemin, dağ tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddid vücuhundan bir ferdi, bir vechi, enedir.
- Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır.
- Vâhid-i kıyasî, bir mevcud-u hakiki olmak lâzım değil.
- Cenab-ı Hakk’ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esması; muhit, hudutsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz.
- Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihat etmiş ise yani silsile-i felsefe, silsile-i diyanete dehalet edip itaat ederek hizmet etmişse âlem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise bütün hayır ve nur, silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına toplanmış ve şerler ve dalaletler, felsefe silsilesinin etrafına cem’olmuştur.
- Enenin bir vechini nübüvvet tutmuş gidiyor, diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.
- تَخَلَّقُوا بِاَخْلَاقِ اللّٰهِ (Meali: Allah'ın (C.C) ahlâkıyla ahlâklanınız.)
- اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ (Meali: Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir.) (El-İktisadü Fil-I'tikad - İmam-ı Gazali sh: 48, 52; Şerh-ul Mevakıf - Seyyid Şerif Cürcani 1/186)
- Her şeyin, her zîhayatın neticesi ve hikmeti kendine ait bir ise Sâni’ine ait neticeleri, Fâtır’ına bakan hikmetleri binlerdir. Her bir şeyin, hattâ bir meyvenin; bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu
- Küçük âlemde ene, büyük âlemde tabiat gibi tağutlardandır.
- İmam-ı Mübin, ilim ve emr-i İlahînin bir nevine bir unvandır ki âlem-i şehadetten ziyade âlem-i gayba bakıyor. Yani zaman-ı halden ziyade mazi ve müstakbele nazar eder. Yani her şeyin vücud-u zahirîsinden ziyade aslına, nesline ve köklerine ve tohumlarına bakar. Kader-i İlahînin bir defteridir… Bir nevi ilim ve emr-i İlahînin bir unvanıdır… O desatirin imlası ile ve hükmü ile zerrat, vücud-u eşyadaki hidematına ve harekâtına sevk edilir.
- Kitab-ı Mübin ise âlem-i gaybdan ziyade, âlem-i şehadete bakar. Yani mazi ve müstakbelden ziyade, zaman-ı hazıra nazar eder ve ilim ve emirden ziyade, kudret ve irade-i İlahiyenin bir unvanı, bir defteri, bir kitabıdır… İmam-ı Mübinin imlası ile yani kaderin hükmüyle ve düsturu ile kudret-i İlahiye, icad-ı eşyada her biri birer âyet olan silsile-i mevcudatı, Levh-i Mahv-İspat denilen zamanın sahife-i misaliyesinde yazıyor, icad ediyor, zerratı tahrik ediyor.
- Levh-i Mahv-İspat ise sabit ve daim olan Levh-i Mahfuz-u A’zam’ın daire-i mümkinatta, yani mevt ve hayata, vücud ve fenaya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki hakikat-i zaman odur. Evet, her şeyin bir hakikati olduğu gibi zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden bir nehr-i azîmin hakikati dahi Levh-i Mahv-İspattaki kitabet-i kudretin sahifesi ve mürekkebi hükmündedir.
- Taayyünat-ı itibariye ve teşahhusat-ı muvakkate, tebdil edildikleri ve zahiren fâni oldukları halde; onların maânî-i cemileleri muhafaza olunup sabit ve bâki kalır.
- Tahavvülat-ı zerratın ve zîhayat cisimlerde zerrat harekâtının binler hikmetlerinden bir hikmeti dahi zerreleri nurlandırmaktır ve âlem-i uhreviye binasına lâyık zerreler olmak için hayattar ve manidar olmaktır.
- Sâni’-i Hakîm, her şey için o şeye münasip bir nokta-i kemal ve ona lâyık bir mertebe-i feyz-i vücud tayin edip ve o şeye, o nokta-i kemale sa’y edip gitmek için bir istidat vererek ona sevk ediyor.
- Her şeyin hakikati, Cenab-ı Hakk’ın bir isminin tecellisine bakar, ona bağlıdır, ona âyinedir.
- Bir şeye verdiği makamı ve kemali, o şeyin müddeti ve ömrü bitmesiyle o kemali geriye almıyor.
- Ruh cisme hâkim olduğu gibi camid maddelerde dahi kaderin yazdığı evamir-i tekviniye, o maddelere hâkimdir.
Bu Risalede Geçen Halk Dili İfadeler
- Şeytanlar, güya enenin gaga ve pençesiyle dinsiz feylesoflarının akıllarını havaya kaldırıp dalalet derelerine atıp dağıtmıştır.
- Feyâ Sübhanallah! Zındık maddiyyun gâvurlar bir Vâcibü’l-vücud’u kabul etmediklerinden, zerrat adedince bâtıl âliheleri kabul etmeye mezheplerine göre muztar kalıyorlar.
Bu Risalede Geçen Edebi ve Dikkat Çekici İfadeler
- Ene, künuz-u mahfiye olan esma-i İlahiyenin anahtarı olduğu gibi kâinatın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkül-küşadır, bir tılsım-ı hayret-fezadır. O ene, mahiyetinin bilinmesiyle o garib muamma, o acib tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künuzunu dahi açar.
- Kâinat kapıları zahiren açık görünürken hakikaten kapalıdır.
- Bütün sıfât ve şuunat-ı İlahiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat, enede mündericdir.
- Ene, âyine-misal ve vâhid-i kıyasî ve âlet-i inkişaf ve mana-yı harfî gibi; manası kendinde olmayan ve başkasının manasını gösteren, vücud-u insaniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mahiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyetin kitabından bir eliftir.
- Mahiyetini şu tarzda bilen (enede) âfakî malûmat nefse geldiği vakit, enede bir musaddık görür.
- (Ene) kendine mana-yı ismiyle baksa… binler fünunu bilse de cehl-i mürekkeble bir eçheldir… gelen her şey, nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse nefsinde abesiyet-i mutlaka suretini alır.
- Ene; ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken mahiyeti bilinmezse tesettür toprağı altında neşv ü nema bulur, gittikçe kalınlaşır. Vücud-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi vücud-u insanı bel’ eder. Bütün o insan, bütün letaifiyle âdeta ene olur.
- Güya buhar-misal o ene, temeyyu edip sonra ülfet cihetiyle ve maddiyata tevaggul sebebiyle güya tasallüb ediyor. Sonra gaflet ve inkâr ile o enaniyet tecemmüd eder. Sonra isyan ile tekeddür eder, şeffafiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sahibini yutar.
- Tahavvülat-ı zerrat; Nakkaş-ı Ezelî’nin kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekviniyenin hengâmındaki ihtizazatı ve cevelanıdır.
- Harekât-ı zerrat; o kitabetten, o istinsahtan mevcudat, âlem-i gaybdan âlem-i şehadete ve ilimden kudrete geçmelerinde bir ihtizazdır, bir harekâttır.
- Tahavvülat-ı zerrat âlem-i gaybdan olan, her şeyin geçmiş aslında ve gelecek neslindeki intizamata medar ve ilim ve emr-i İlahînin bir unvanı olan “İmam-ı Mübin”in düsturları ve imlası tahtında ve zaman-ı hazır ve âlem-i şehadetten, teşkil ve icad-ı eşyada tasarrufa medar ve kudret ve irade-i İlahiyenin bir unvanı olan “Kitab-ı Mübin”den istinsah ile ve seyyal zamanın hakikati ve sahife-i misaliyesi olan “Levh-i Mahv-İspat”ta kelimat-ı kudreti yazmak ve çizmekten gelen harekâttır ve manidar ihtizazattır.
- Her zerrede –hem hareketinde hem sükûnetinde– iki güneş gibi iki nur-u tevhid parlıyor.
- ...hakikatte biri enfüsî, diğeri âfakî iki hareket-i cezbekâranede zikir ve tesbih-i İlahî ile Mevlevî gibi zikreden ve deverana kalkan o zerreleri,…
- Her bir zerrede, Vâcibü’l-vücud’un vücuduna ve vahdetine iki şahid-i sadık vardır. Evet zerre, acz ve cümuduyla beraber şuurkârane büyük vazifeleri yapmakla, büyük yükleri kaldırmakla Vâcibü’l-vücud’un vücuduna kat’î şehadet ettiği gibi harekâtında nizamat-ı umumiyeye tevfik-i hareket edip her girdiği yerde ona mahsus nizamatı müraat etmekle, her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle Vâcibü’l-vücud’un vahdetine ve mülk ve melekûtun mâliki olan zatın ehadiyetine şehadet eder.
- ...rızık kafilesinde seyr ü sefer eden o zerreler, o kadar hayret-feza bir intizam ve hikmetle seyr ü seyahat ederler ve öyle tavırlarda, tabakalarda intizam-perverane geçip gelirler ve öyle şuurkârane ayak atıp hiç şaşırmayarak gele gele tâ beden-i zîhayatta dört süzgeçle süzülüp rızka muhtaç aza ve hüceyratın imdadına yetişmek için kandaki küreyvat-ı hamraya yüklenip bir kanun-u keremle imdada yetişirler.
- En cüz’î bir şeye küllî hikmetleri takan bir hikmet, seyl-i kâinatın içinde en büyük faaliyet gösteren ve hikmetli nakışlara medar olan harekât-ı zerratı hikmetsiz bırakmaz.
- Harap olmuş dünyanın zerratını dünyada bırakmak veya ademe atmak israftır.
- Evet, bütün onlar dört unsurdan mürekkebdir. Müvellidü’l-mâ, müvellidü’l-humuza, azot, karbon gibi maddelerden teşkil olunuyorlar. Maddece bir sayılabilirler. Farkları yalnız kaderin manevî yazısındadır.
- Belki her biri; manevî, Rabbanî, muazzam, hadsiz başlı bir fonoğrafın birer plağı hükmünde olan masnuların üstünde dönen ve tahmidat-ı Rabbaniye kasideleriyle o masnuatı konuşturan ve tesbihat-ı İlahiye neşidelerini okutturan birer iğne başı suretinde kendini gösteriyorlar.
Bu Risalede Bahsi Geçen Şahıslar, Eserleri ve Eserlerinden Alıntılar
- Aristo: Hattâ silsile-i felsefenin en mükemmel fertleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Farabi gibi adamlar “İnsaniyetin gayetü’l-gayatı, teşebbüh-ü bi’l-Vâcib’dir.” yani Vâcibü’l-vücud’a benzemektir, deyip firavunane bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak esbab-perest, sanem-perest, tabiat-perest, nücum-perest gibi çok enva-ı şirk taifelerine meydan açmışlar.
Gördüğüm ayak izleri, Eflatun ve Aristo gibi meşahirlerindir. - Dehriyyun: Kuvve-i akliye dalında dehriyyun, maddiyyun, tabiiyyun meyvelerini, beşer aklının eline vermiş.
- Ebu’l-Ala-i Maarri: Hem üdeba-yı İslâmiyenin meşhurlarından, bedbinlikle maruf Ebu’l-Alâ-i Maarrî ve yetimane ağlayışıyla mevsuf Ömer Hayyam gibilerin, o mesleğin nefs-i emmareyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl-i hakikat ve kemalden bir sille-i tahkir ve tekfir yiyip “Edepsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz.” diye zecirkârane te’dib tokatlarını almışlar.
- Eflatun: Hattâ silsile-i felsefenin en mükemmel fertleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Farabi gibi adamlar “İnsaniyetin gayetü’l-gayatı, teşebbüh-ü bi’l-Vâcib’dir.” yani Vâcibü’l-vücud’a benzemektir, deyip firavunane bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak esbab-perest, sanem-perest, tabiat-perest, nücum-perest gibi çok enva-ı şirk taifelerine meydan açmışlar.
Gördüğüm ayak izleri, Eflatun ve Aristo gibi meşahirlerindir. - Farabi: Hattâ silsile-i felsefenin en mükemmel fertleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Farabi gibi adamlar “İnsaniyetin gayetü’l-gayatı, teşebbüh-ü bi’l-Vâcib’dir.” yani Vâcibü’l-vücud’a benzemektir, deyip firavunane bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak esbab-perest, sanem-perest, tabiat-perest, nücum-perest gibi çok enva-ı şirk taifelerine meydan açmışlar.
İslâm hükemasından İbn-i Sina ve Farabi gibi dâhîler, şaşaa-i surîsine meftun olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe girdiklerinden âdi bir mü’min derecesini ancak kazanabilmişler. Hattâ İmam-ı Gazalî gibi bir Hüccetü’l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş.
İşittiğim sesler, İbn-i Sina ve Farabi gibi dâhîlerindir. - Firavun: Ve kuvve-i gazabiye dalında Nemrutları, Firavunları, Şeddadları beşerin başına atmış.
Evet Nemrutları, Firavunları yetiştiren ve dâyelik edip emziren, Eski Mısır ve Babil’in ya sihir derecesine çıkmış veyahut hususi olduğu için etrafında sihir telakki edilen eski felsefeleri olduğu gibi; âliheleri Eski Yunan kafasında yerleştiren ve esnamı tevlid eden felsefe-i tabiiye bataklığıdır. - İbn-i Sina: Hattâ silsile-i felsefenin en mükemmel fertleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Farabi gibi adamlar “İnsaniyetin gayetü’l-gayatı, teşebbüh-ü bi’l-Vâcib’dir.” yani Vâcibü’l-vücud’a benzemektir, deyip firavunane bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak esbab-perest, sanem-perest, tabiat-perest, nücum-perest gibi çok enva-ı şirk taifelerine meydan açmışlar.
İslâm hükemasından İbn-i Sina ve Farabi gibi dâhîler, şaşaa-i surîsine meftun olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe girdiklerinden âdi bir mü’min derecesini ancak kazanabilmişler. Hattâ İmam-ı Gazalî gibi bir Hüccetü’l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş.
İşittiğim sesler, İbn-i Sina ve Farabi gibi dâhîlerindir. - İmam-ı Gazali: İslâm hükemasından İbn-i Sina ve Farabi gibi dâhîler, şaşaa-i surîsine meftun olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe girdiklerinden âdi bir mü’min derecesini ancak kazanabilmişler. Hattâ İmam-ı Gazalî gibi bir Hüccetü’l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş.
- İşrakiyyun: Hükemanın yüksek kısmı olan işrakiyyun böyle halt etseler maddiyyun, tabiiyyun gibi aşağı kısımları ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin.
- Maddiyyun: Kuvve-i akliye dalında dehriyyun, maddiyyun, tabiiyyun meyvelerini, beşer aklının eline vermiş.
Hükemanın yüksek kısmı olan işrakiyyun böyle halt etseler maddiyyun, tabiiyyun gibi aşağı kısımları ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin.
Zındık maddiyyun gâvurlar bir Vâcibü’l-vücud’u kabul etmediklerinden, zerrat adedince bâtıl âliheleri kabul etmeye mezheplerine göre muztar kalıyorlar. - Meşşaiyyun: غَيْرِ الْمَغْضُوبِ ile işaret olunan ikinci yol, esbab-perestlerin ve vesaite icad ve tesir verenlerin, Meşaiyyun hükeması gibi yalnız akıl ile fikir ile hakikatü’l-hakaike ve Vâcibü’l-vücud’un marifetine yol açanların mesleğidir.
- Mimar Sinan: Nasıl ki mesela, Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mimarının emrine ve sanatına tabi olmazlarsa her bir taşı, Mimar Sinan gibi dülgerlik sanatında bir mahareti ve sair taşlara hem mahkûm hem hâkim olmak, yani “Geliniz, düşmemek, sukut etmemek için baş başa vereceğiz.” diye bir hüküm sahibi olması lâzımdır.
- Mutezile: Hem mütekellimînin mütebahhirîn ulemasından olan Mutezile imamları, ziynet-i surîsine meftun olup, o mesleğe ciddi temas ederek, aklı hâkim ittihaz ettiklerinden ancak fâsık, mübtedi bir mü’min derecesine çıkabilmişler.
- Nemrut: Ve kuvve-i gazabiye dalında Nemrutları, Firavunları, Şeddadları beşerin başına atmış.
Evet Nemrutları, Firavunları yetiştiren ve dâyelik edip emziren, Eski Mısır ve Babil’in ya sihir derecesine çıkmış veyahut hususi olduğu için etrafında sihir telakki edilen eski felsefeleri olduğu gibi; âliheleri Eski Yunan kafasında yerleştiren ve esnamı tevlid eden felsefe-i tabiiye bataklığıdır. - Ömer Hayyam: Hem üdeba-yı İslâmiyenin meşhurlarından, bedbinlikle maruf Ebu’l-Alâ-i Maarrî ve yetimane ağlayışıyla mevsuf Ömer Hayyam gibilerin, o mesleğin nefs-i emmareyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl-i hakikat ve kemalden bir sille-i tahkir ve tekfir yiyip “Edepsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz.” diye zecirkârane te’dib tokatlarını almışlar.
- Şamlı Hafız Tevfik: Mesela, Tevfik’in (*Nur’un birinci kâtibidir.) göz bebeğinde yerleşen zerre, gözün âsab-ı muharrike ve hassase ve şerayin ve evride gibi damarlara karşı münasip vaziyet alması…
- Şeddad: Ve kuvve-i gazabiye dalında Nemrutları, Firavunları, Şeddadları beşerin başına atmış.
- Tabiiyyun: Kuvve-i akliye dalında dehriyyun, maddiyyun, tabiiyyun meyvelerini, beşer aklının eline vermiş.
Hükemanın yüksek kısmı olan işrakiyyun böyle halt etseler maddiyyun, tabiiyyun gibi aşağı kısımları ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin.
İşte وَلَا الضَّٓالّٖينَ ile işaret olunan evvelki yol, tabiata saplananların ve tabiiyyun fikrini taşıyanların mesleğidir ki onda, hakikate ve nura geçmek için ne kadar müşkülat olduğunu hissettiniz.
Bu Risalede Bahsi Geçen Yerler
- Avrupa: Evet, nasıl ki bir acemi, ham, âmî, âdi hem kör bir adam Avrupa’ya gitse; bütün fabrikalara, tezgâhlara girse üstadane kemal-i intizam ile her bir sanatta, her bir binada işler, öyle eserler yapar ki nihayet derecede hikmetli, sanatlı, herkesi hayrette bırakıyor.
- Ayasofya: Nasıl ki mesela, Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mimarının emrine ve sanatına tabi olmazlarsa her bir taşı, Mimar Sinan gibi dülgerlik sanatında bir mahareti ve sair taşlara hem mahkûm hem hâkim olmak, yani “Geliniz, düşmemek, sukut etmemek için baş başa vereceğiz.” diye bir hüküm sahibi olması lâzımdır.
Öyle de binler defa Ayasofya kubbesinden daha sanatlı, daha hayretli ve hikmetli olan masnuattaki zerreler, kâinat ustasının emrine tabi olmazlarsa her birine Sâni’-i kâinat’ın evsafı kadar evsaf-ı kemal verilmesi lâzım gelir. - Babil: Evet Nemrutları, Firavunları yetiştiren ve dâyelik edip emziren, Eski Mısır ve Babil’in ya sihir derecesine çıkmış veyahut hususi olduğu için etrafında sihir telakki edilen eski felsefeleri olduğu gibi; âliheleri Eski Yunan kafasında yerleştiren ve esnamı tevlid eden felsefe-i tabiiye bataklığıdır.
- Mısır: Evet Nemrutları, Firavunları yetiştiren ve dâyelik edip emziren, Eski Mısır ve Babil’in ya sihir derecesine çıkmış veyahut hususi olduğu için etrafında sihir telakki edilen eski felsefeleri olduğu gibi; âliheleri Eski Yunan kafasında yerleştiren ve esnamı tevlid eden felsefe-i tabiiye bataklığıdır.
- Yunanistan: Evet Nemrutları, Firavunları yetiştiren ve dâyelik edip emziren, Eski Mısır ve Babil’in ya sihir derecesine çıkmış veyahut hususi olduğu için etrafında sihir telakki edilen eski felsefeleri olduğu gibi; âliheleri Eski Yunan kafasında yerleştiren ve esnamı tevlid eden felsefe-i tabiiye bataklığıdır.
Bu Risalede Bahsi Geçen Hadiseler
İlgili Resimler/Fotoğraflar
İlgili Maddeler/Kategoriler
- Sözler: 30. Söz'ün içinde olduğu büyük kitap
- Ene Ve Zerre Risalesi (Küçük Kitap): 30. Söz'ü içeren küçük kitap
- 30. Söz'de Geçen Ayetler Listesi
Önceki Risale: Yirmi Dokuzuncu Söz ← Sözler → Otuz Birinci Söz: Sonraki Risale
Kaynakça
- ↑ Abdülkadir Badıllı (1990). Mufassal Tarihçe-i Hayat, İstanbul:Timaş Yayınları, C:1, S:354
- ↑ https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyatinin-telif-tarihleri-hakkinda-kronolojik-bilgi-verir-misiniz
- ↑ Bu Otuzuncu Söz çıktığı zaman, kalbini kaybetmiş bir adam okuyup ehemmiyet vermeyerek, yatarken yastığının altına koymuş, yatmış. Rüyasında üç defa birbiri üstüne o adamı boğmak için boğazını sıkmışlar. O adam uyanıp tekrar yatar, yine aynı hâl... Rüyâsında ona denilmiş: "Niçin başının altına bunu bırakıyorsun, hürmetsizlik ettin!" O adam da, temerrüdü terk edip, kemâl-i hürmetle o risaleyi alıp rafa bırakır. Sonra yatar. Sabahleyin rast geldiklerine hikâye eder. Hem Hizmet-i Kur'âniyede mühim bir rükün olan Hüsrev, o risalenin kendisine tesliminden mukaddem, Peygamber Aleyhissalatü Vesselâmla münasebattar bir rüya görmüş. Bu Söz, gördüğü rüyanın hakikatlerini tabir ettiğini, bu Sözün o gün eline geçmesiyle görmüş. Ve bu rüya onun için bir keramet-i kat'iye hükmüne geçmekle, tamamiyle hizmete teslim olmuş ve Nurun kahramanı olmuştur.
- ↑ Şükr-ü Örfinin tarifi şöyledir: Cenab-ı Hakk'ın kendi abdine in'am eylediği kulak, burun ve göz gibi bütün a'zaları yaratıldıkları hikmet ve gayesine göre sarf eylemektir. Yani: İbadet cihetinde herbirisini Allah'ın emreylediği tarzda çalıştırmaktır. -El muhit-ül Mühît B. Bistam sh: 47 Mütercim