Kudüs

Kudüs Orta Doğu'nun Kenan bölgesinde, Akdeniz ile Lut Gölü arasında yer alan ve İslamiyet'te Mekke ve Medine'den sonra en kutsal 3. şehirdir. Bu şehirde Hz. İbrâhim’den itibaren pek çok peygamber yaşamıştır. Bu şehirde bulunan Mescid-i Aksa en mübarek 3. mesciddir. Bu şehir Hıristiyanlık ve Yahudilik için de kutsal sayılır. Tarihte defalarca tahrip ve işgal edilmiş ve el değiştirmiştir. Kudüs'ün Eski Şehir kısmında bir dağın üzerinde yer alan Mescid-i Aksa (veya Beyt-ül Makdis) Müslümanların ilk kıblesidir. Hz. Muhammed (sav) peygamberliğin 3. yılında recep ayının 27. gecesinde Cebrail eşliğinde, Burak adlı bineğe binerek Medine'deki Mescid-i Haram'dan yola çıkarak Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya gelmiş, peygamberlere imamlık ederek namaz kıldırmış ve sonrasında semanın farklı katlarında Adem, Yahya, İsa, Yusuf, İdris, Harun, Musa ve İbrahim peygamberlerle buluşacak şekilde göğü katederek miraca çıkmıştır. Peygamberimiz Hicretten önce 2-3 yıl Kâbe’yi de önüne almak suretiyle Kudüs’e yönelerek namaz kıldı. Namazları Hicretin birinci yılından itibaren yaklaşık 16 ay boyunca Mescid-i Aksa'ya yönelerek kıldırdı ama Kâbe'ye yönelerek kılmayı arzu ediyordu. Cenab-ı Allah Peygamberimiz namaz kıldırırken vahyettiği ayet (Bakara 144) ile müslümanların nihai kıblesi olarak Kabe'yi belirledi ve Peygamberimiz Kabe'ye yönelerek namazı tamamladı.
Tevrat'a göre Hz. Davud, milattan önce Kudüs’ü Birleşik İsrail Krallığı’nın başkenti olarak inşa etti ve oğlu Hz. Süleyman ilk ma'bedi şehrin içinde kurdu. Yahudilerin kıblesi Kudüs'tür. Hristiyanlar ise Hz. İsa'nın bu şehirde çarmıha gerildiğine inandıklarından ve bu şehrin hac noktası olarak belirlenmesinden dolayı bu şehri kutsal sayarlar. Bugünün modern şehri içinde küçük bir alanı işgal etmesine rağmen Eski Kudüs kısmı Tapınak Dağı, Ağlama Duvarı, Kutsal Kabir Kilisesi, Kubbetü's-Sahre ve Mescid-i Aksa gibi birçok dinî önem taşıyan noktalar içerir.
Daha önce 52 defa saldırıya uğramış ve 44 defa el değiştirmiş olan şehir 637 yılında, Hz. Ömer döneminde Bizans İmparatorluğu ile yapılan savaş sonucunda Müslümanların eline geçti. 1099 yılında, I. Haçlı Seferi sırasında Hristiyanlar şehri ele geçirdi ve büyük katliamlar yaptı. 1187 yılında Selahaddin Eyyubi döneminde şehir tekrar Müslümanların hâkimiyetine geçti ve herkese kendi dinini yaşama serbestiyeti tanındı. 1516'da Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı hakimiyetine girdi. Kanuni Sultan Süleyman zamanında şehri çevreleyen duvarlar inşa edildi. Bugün bu duvarlar Ermeni, Hristiyan, Yahudi ve Müslüman olmak üzere dört çeyreğe bölünmüş olan Eski Şehir'i (Eski Kudüs) çevrelemektedir. I. Dünya Savaşı'ndan sonra bir dönem Birleşik Krallık kontrolüne geçti. Birleşik Krallık çekildikten sonra Yahudilerin sayısı artmaya başladı. 1948 Arap-İsrail Savaşı’nda Batı Kudüs, İsrail tarafından işgal edildi. Eski Kudüs'ü de içeren Doğu Kudüs Ürdün hakimiyetine girdi ve El-Aksa Camii kompleksi o zamandan beri Ürdün'ün Haşimi hanedanı hükümdarlarının himayesi altında olup Kudüs Vakıfı aracılığıyla yönetilmektedir. İsrail 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı sonucunda Doğu Kudüs’ü ele geçirip sonrasında Batı Kudüs ile birleştirip Kudüs'ün tamamına hakim oldu ve Mescid-i Aksa bölgesine erişimin kontrolünü ele geçti. Normalde alana sadece müslümanlar girebiliyorken şu an belirli vakitlerde gayri müslümlerin turist olarak girişine izin verilmektedir ama müslüman olmayanların Mescid-i Aksa'da ibadet etmesi yasaktır. Yahudiler zaman zaman Mescid-i Aksa'ya tecavüzlerde bulunma olup esas amaçları bu bölgeyi de tamamen ellerine geçirmektir. Günümüzde hem Filistin hem de İsrail Kudüs'ü başkent olarak kabul eder fakat uluslararası alanda bu kararlar tanınmaz.[1][2][3]
Bu Konu Hakkında Risale-i Nur'daki Derslerin Özeti
- Cenab-ı Allah Miraç'ta Peygamberimizi önce peygamberlerin toplandığı Mescid-i Aksa’ya gönderdi ve orada onlarla görüştürüp bütün enbiyaların usûl-ü dinlerine mutlak varis olduğunu gösterdi.
- Hz. Muhammed'in (asm) manevi büyüklüğünden dolayı yer yüzü onun Mescid-i Aksa’sı, Mekke mihrabı ve Medine minberi olmuştur.
- Peygamberimiz Miracını ertesi sabah Kureyş müşriklerine haber verdiğinde Mescid-i Aksa'yı tarif etmesini istediler. Bir mucize eseri olarak Cenab-ı Hak Beytü’l-Makdis’i Peygamberimize gösterdi ve o da tarif edip müşrikleri susturdu. Hatta yolda gördüğü bir kervandan ve dönüş vaktinden bahsetti. Kervanın dönüşü gecikince Allah peygamberinin sözünü doğru çıkartmak için güneşin hareketini bir saat durdurdu.
- Peygamberimiz bir mucize eseri olarak Beytü’l-Makdis’in yıllar sonra gerçekleşecek fethinde büyük bir taun çıkacağını önceden haber verdi.
- Nasr suresinde geçen harflerin Besmele dahil veya olmadan sayılarındaki sırlardan bahseden kardeş olan ve 8'er defa geçen lam ve ra'nın Mekke'nin 8. yıldaki fethine, be ve vav 7'şer defa geçerek Mekke'nin fethini netice veren Sulh-u Hudeybiye'ye işaret ettiğini söyler. Harflerin tekrarlanma sayıları 1'den 13'e kadar (6 ve 12 hariç) intizamlı şekilde artarak gider. Surenin harf sayısı 86 olup fütuhat-ı Ahmediyenin (asm) kemal noktasına işaret eder. Besmele ile 105 olan harf sayısı bir derece duraklama ve kemaline, besmele hariç telaffuz edilen harf sayısı olan 81 Allah'ın yardımı hadiselerine ve besmele hariç kelime sayısı olan 19 ise Besmele'nin harf sayısı olan 19'a tevafuk ederek Kudüs'ün fethinden sonraki Hz. Ömer devrinin fetihlerine bakar.
- Kevser suresinde 28 elifba harflerinden 17'si mevcuttur. Yine bu surenin 1. ayeti 17 harf olup Kudüs'ün ve vahyin inmesinin kevser havuzu hükmünde olan Mescid-i Aksa'nın fetih senesine bakar. Kevser kelimesi kudsî ve câmi' bir kelime olduğundan Mekke, Kudüs, İstanbul ve Şam'ın fetihlerine de bakan yönü vardır.
Bilgiler
Diğer İsimleri: Kudüs, Kuds veya Kudüs-ü Şerif; Yeruşalim (İbranice); Jerusalem (Batı dillerinde); Sion (Hz. Davud tarafından ilk mabedin inşa edildiği dönemde); Müfessirler, Kur’an’da geçen “mübevvee sıdk” (Yunus 93) ve “el-arzü’l-mukaddese” (Maide 21) ifadeleriyle Kudüs bölgesine işaret edildiği görüşündedir[1]
İnşa/Kuruluş Tarihi: Şehrin en eski bölümüne, MÖ 4. bin yılda ilk yerleşim gerçekleşti.
Niteliği: Şehir
Yüzölçümü: Tüm bölge 125.156 km2; sadece şehir kısmı 652 km2
Kıta: Asya
Ülke: Filistin/İsrail
Vilayet/Eyalet: -
Harita konumu: [1]
Nurpedia Haritası Konumu: [2]
Risale-i Nur'da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği
Aynen öyle de sair işaratın karine ve münasebetiyle ve huruf-u Kur’aniyenin esrarından bahseden ve Rumuzat-ı Semaniye namında bulunan sekiz küçük risalelerin mahiyetlerini andırır bir tarzda, ibareyi değiştirerek hurufların esrarıyla istimdad etmeye başlaması karine-i latîfesiyle muazzam dua ve münâcat ve câmi’ kasem-i istimdadînin âhirlerinde ve Sözler’e ve Mektuplar’a işaretten sonra بِوَاحِ الْوَحَا بِالْفَتْحِ وَالنَّصْرِ اَسْرَعَتْ fıkrasıyla Yirmi Dokuzuncu Mektup’un bir kısım esrar-ı huruf-u Kur’aniyeyi beyan eden Rumuzat-ı Semaniye namında sekiz küçük risalelerin en mühimleri ve feth-i Mekke ve feth-i Şam ve feth-i Kudüs ve feth-i İstanbul gibi çok fütuhat-ı İslâmiyeden gaybî haber veren Sure-i اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَ الْفَتْحُ nun esrarını beyan ile fütuhat-ı İslâmiyenin pehlivanı olan Hazret-i İmam-ı Ali’nin (ra) nazar-ı dikkatini celbeden Fetih ve Nasr Risalesi’ne hem Sure-i Feth’in en mühim ve en âhir âyetin beş vecih ile i’cazını beyan ve ispat ile kahraman-ı İslâm Hazret-i İmam-ı Ali’nin (ra) nazar-ı dikkatini celbeden gayet kıymetli olan Âyet-i Fetih Risalesi namındaki küçük bir risaleye îma belki işaret eder, itikadındayım. Böyle itikada iştirak edilmezse de itiraz edilmemeli.
(8. Şua)
Öyle bir an geldi ki bu vak’aların cereyan ettiği Afyon Hapishanesi, Allah’a inanmaktan ve onun emirlerini yerine getirmekten gayrı hiçbir suçu olmayan masum vatandaşlarla dolup taştı. Onlara reva görülen zulüm, işkence, şeytanları bile dehşete düşürdü, ayyuka çıktı, vahşet halini aldı. Nasıl Kudüs-ü Şerif, Yahudilerin vahşetine ve peygamberlere yapılan zulümlere sahne olmuşsa Afyon şehri de insan haklarının çiğnenip vatandaş haklarının çarmıha gerildiği ikinci bir şehir oldu.
{Arabi|بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ}}
اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ
Sure-i Kevser'in hurufu, kırk altı, Besmele ile altmış beş, huruf-u hecaiyeden mevcudu on yedidir. Nüzul-ü vahyin havz-ı ekberi ve ekser enbiyanın meşhur kevseri olan Kudüs-ü Şerif'in fetih tarihi olan on yedi adediyle tevafuk etmek sırrıyla işaret eder. Besmele ile on dokuz.
اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ sırrına dairdir.
…
Şu surenin hurufatı seksen altı olup, fütuhat-ı Ahmediyenin (asm) bir nokta-i kemaline işaretle beraber, Besmele ile 105'te fütuhatın bir derece tevakkuf ve kemaline ve hurufat-ı melfuzası Besmele'siz 81'deki hâdisat-ı nusrete ve Besmele'siz kelimatı Besmele hurufatına muvafık olup on dokuz (19) olarak Beytü'l-Makdis'ten sonraki fütuhat-ı Ömeriyeye işaret ediyor.
…
Fütuhat-ı Muhammediye ve nusret-i Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâma) işaret eden اِذَا جَٓاءَ Suresi elbette fütuhat içinde mühimlerinden olan feth-i Şam ve feth-i Beytü'l-Makdis ve feth-i Irak ve feth-i İstanbul gibi hâdisat-ı azîme-i İslâmiyeye işaret eder.
…
Kevser kelimesi kudsî, câmi', küllî, nurani bir kelimedir. Bir mana-yı lügavîsi, hayr-ı kesîrdir. Ve o küllînin misalleri çoktur. Başta maddî ve uhrevî havz-ı Kevser'den ve manevî ve ehl-i dünyaya âb-ı hayat neşreden en mühim havz-ı Kevser olan Kur'an'dan tut tâ sahib-i havz-ı Kevser'e verilen hayr-ı kesîr ıtlakına mâsadak olan bütün hedâyâ-yı Rahmaniye ve fütuhat-ı Rabbaniyeden tâ feth-i Mekke ve feth-i Beytü'l-Makdis ve feth-i Şam, hattâ feth-i İstanbul'a kadar manaları var.
Evet madem sâbıkan geçtiği gibi Sure-i Kevser fütuhat-ı Muhammediyeyi (asm) ihtar eder ve kelimatıyla ve hurufatıyla feth-i Mekke ve feth-i Beytü'l-Makdis ve Şam fütuhatına işaret eder.
…
Evet madem yirmi sekiz huruf-u hecaiyeden Kevser'de mevcud olan on yedi harfi dahi اَلْكَوْثَرْ 'in birinci âyeti olan
اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ
aded-i hurufu olan on yedi adede tevafuk etmekle beraber, mecma-ı enbiya ve nüzul-ü vahyin havz-ı kevseri olan Beytü'l-Makdis'in fetih tarihinin on yedi adedine tevafuk ediyor.
Elbette fütuhat-ı Muhammediyeyi (asm) ihtar eden اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ 'de bu tevafuk rastgele değil, belki kudsî bir işaret için rast getirilmiştir.
Üçüncüsü: Kevser kelimesi kudsî, câmi', küllî, nuranî bir kelime olduğundan, mana-yı lügavîsi olan hayr-ı kesîrden ve uhrevî bir havz-ı Kevser'den ve manevî bir havz-ı Kevser olan Kur'an'dan tut tâ hayr-ı kesîr ıtlakına mâsadak olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma i'ta edilen bütün hedaya-yı Rahmaniye ve fütuhat-ı Rabbaniye, tâ feth-i Mekke ve feth-i Beytü'l-Makdis ve feth-i Şam ve feth-i İstanbul'a kadar manaları olduğu gibi, o manalara da işaratı var.
Diğer Bahisler
Hem mesela
İşte Kur’an, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mi’racının mebdei olan Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya olan seyeranını zikrettikten sonra اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ der. اِنَّهُ deki zamir, ya Cenab-ı Hakk’adır veyahut Peygamberedir.
Peygambere göre olsa şöyle oluyor ki: “Bu seyahat-i cüz’îde, bir seyr-i umumî, bir urûc-u küllî var ki tâ Sidretü’l-münteha’ya, tâ Kab-ı Kavseyn’e kadar, meratib-i külliye-i esmaiyede gözüne, kulağına tezahür eden âyât-ı Rabbaniyeyi ve acayib-i sanat-ı İlahiyeyi işitmiş, görmüştür.” der. O küçük, cüz’î seyahati; küllî ve mahşer-i acayip bir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor.
Eğer zamir, Cenab-ı Hakk’a râci olsa şöyle oluyor ki: “Bir abdini bir seyahatte huzuruna davet edip bir vazife ile tavzif etmek için Mescid-i Haram’dan mecma-ı enbiya olan Mescid-i Aksa’ya gönderip enbiyalarla görüştürüp bütün enbiyaların usûl-ü dinlerine vâris-i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, tâ Kab-ı Kavseyn’e kadar mülk ü melekûtunda gezdirdi.” İşte çendan o zat bir abddir, bir mi’rac-ı cüz’îde seyahat eder. Fakat bu abdde bütün kâinata taalluk eden bir emanet beraberdir. Hem şu kâinatın rengini değiştirecek bir nur beraberdir. Hem saadet-i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için Cenab-ı Hak kendi zatını bütün eşyayı işitir ve görür sıfatıyla tavsif eder. Tâ o emanet, o nur, o anahtarın cihan-şümul hikmetlerini göstersin.
(25. Söz)
İşte Kur’an-ı Hakîm, Habib-i Ekrem aleyhi efdalü’s-salâti ve ekmelü’s-selâmın mi’racının mebdei olan, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya olan seyranını zikrettikten sonra اِنَّهُ هُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ der. Ve şu kelâm ile Sure-i وَ النَّجْمِ اِذَا هَوٰى da işaret olunan münteha-yı mi’raca remzeden اِنَّهُ deki zamir, ya Cenab-ı Hakk’a râcidir veyahut Peygamberedir (asm).
Peygambere göre olsa kanun-u belâgat ve münasebet-i siyak-ı kelâm şöyle ifade ediyor ki: Bu seyahat-i cüz’iyede bir seyr-i umumî ve bir urûc-u küllî var ki tâ Sidretü’l-münteha’ya, tâ Kab-ı Kavseyn’e kadar meratib-i külliye-i esmaiyede gözüne, kulağına tesadüf eden âyât-ı Rabbaniyeyi ve acayib-i sanat-ı İlahiyeyi işitmiş, görmüştür, der. O küçük, cüz’î seyahati hem küllî hem mahşer-i acayip bir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor.
Eğer zamir, Cenab-ı Hakk’a râci olsa şöyle oluyor ki: Bir abdini bir seyahatte huzuruna davet edip, bir vazife ile tavzif etmek için Mescid-i Haram’dan mecma-ı enbiya olan Mescid-i Aksa’ya gönderip, enbiyalarla görüştürüp, bütün enbiyaların usûl-ü dinlerine vâris-i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, tâ Sidretü’l-münteha’ya tâ Kab-ı Kavseyn’e kadar mülk ve melekûtunda gezdirdi.
İşte çendan o bir abddir ve o seyahat, bir mi’rac-ı cüz’îdir. Fakat bu abdin, bütün kâinata taalluk eden bir emanet beraberindedir. Hem şu kâinatın rengini değiştirecek bir nur beraberdir. Hem saadet-i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için Cenab-ı Hak kendini “Bütün eşyayı işitir ve görür.” sıfatıyla tavsif eder. Tâ o emanet, o nur, o anahtarın cihan-şümul ve muhit ve umum kâinata âmm ve bütün mahlukata şâmil hikmetlerini göstersin.
(31. Söz)
Arkadaş! Hâlık’ımızı tarif eden, pek büyük bir şahsiyet-i maneviyeye mâlik, bürhan-ı nâtık dediğimiz “Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm kimdir?” diye yapılan suale cevaben deriz ki:
Hazret-i Muhammed (asm) öyle bir zattır ki azamet-i maneviyesinden dolayı sath-ı arz, o zatın Mescid-i Aksa’sıdır. Mekke-i Mükerreme onun mihrabı, Medine-i Münevvere onun minber-i fazl-ı kemalidir. Cemaat-i mü’minîne en son ve en âlî imam ve nev-i beşerin hatib-i şehîridir, saadet düsturlarını beyan ediyor. Ve bütün enbiyanın reisidir, onları tezkiye ve tasdik ediyor. Çünkü dini, bütün dinlerin esasatına câmi’dir. Ve bütün evliyanın başıdır. Şems-i risaletiyle onları terbiye ve tenvir ediyor.
O zat (asm) öyle bir kutub ve nokta-i merkeziyedir ki onun halka-i zikrinde bulunan bütün enbiya u ahyar, ebrar u sadıkîn onun kelimesine müttefik ve kelâm-ı nutkuyla nâtıktırlar. Ve öyle bir şecere-i nuraniyedir ki damar ve kökleri, enbiyanın esasat-ı semaviyesidir. Dal ve budakları, evliyanın maarif-i ilhamiyesidir.
Nebiyy-i Hâşimînin sima-yı mânevîsinin cemâl ve ulviyetine dair ﻛﻤﺎﻝ (Kemâl) hoş demiştir:
Sen ol Mahbub-u âlemsin / Ki zülf-ü ebrûvanındır,
Nutak-ı ka'be-i ulya / Revak-ı Mescid-ül Aksa.
Sen ol Nur-u Cemâlullahsın / Kim hüsn-ü aşkındır,
Çerağ-ı Leyle-i İsra' / Sirac-ı kurb-u ev edna.
Aceb bir Ka'be-i İsmetsin / Ey ruh-u beheştî kim,
Olur hâk-i harîmin / Secdegâh-i Âdem ü Havva.
Aceb bir Mushaf-ı hikmetsin / Ey feyz-i İlâhî kim,
Eder her nakş-ı hüsnün / Şerh-i râz-ı allemel-esma.
Kitab-ı hüsnün her safhası / Bir sûre-i i'caz,
Hatt-ı ruhsarının her noktası / Bir âyet-i kübra.
(Şuaat-ü Marifet-ün Nebiyy (Asar-ı Bediiyye))
Hem Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, nasıl ki arz ahalisine inşikak-ı kamer mu’cizesini göstermiş; öyle de semavat ahalisine mi’rac mu’cize-i ekberini göstermiştir. İşte mi’rac denilen şu mu’cize-i a’zamı, Otuz Birinci Söz olan Mi’rac Risalesi’ne havale ederiz. Çünkü o risale, o mu’cize-i kübrayı, ne kadar nurani ve âlî ve doğru olduğunu kat’î bürhanlarla, hattâ mülhidlere karşı da ispat etmiştir.
Yalnız mu’cize-i mi’racın mukaddimesi olan Beytü’l-Makdis seyahati ve sabahleyin Kureyş kavmi, ondan Beytü’l-Makdis’in tarifatını istemesi üzerine hasıl olan bir mu’cizeyi bahsedeceğiz. Şöyle ki:
Mi’rac Gecesinin sabahında, mi’racını Kureyş’e haber verdi. Kureyş tekzip etti. Dediler: “Eğer Beytü’l-Makdis’e gitmiş isen Beytü’l-Makdis’in kapılarını ve duvarlarını ve ahvalini bize tarif et!” Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman ediyor ki:
Yani “Onların tekziplerinden ve suallerinden pek çok sıkıldım. Hattâ öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Birden Cenab-ı Hak, Beytü’l-Makdis’i bana gösterdi; ben de Beytü’l-Makdis’e bakıyorum, birer birer her şeyi tarif ediyordum.” İşte o vakit Kureyş baktılar ki Beytü’l-Makdis’ten doğru ve tam haber veriyor.
Hem Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm Kureyş’e demiş ki: “Yolda giderken sizin bir kafilenizi gördüm, kafileniz yarın filan vakitte gelecek.” Sonra o vakit, kafileye muntazır kaldılar. Kafile bir saat teehhür etmiş. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın ihbarı doğru çıkmak için ehl-i tahkikin tasdikiyle, güneş bir saat tevakkuf etmiş. Yani arz, onun sözünü doğru çıkarmak için vazifesini, seyahatini bir saat tatil etmiştir ve o tatili, güneşin sükûnetiyle göstermiştir.
İşte Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmın bir tek sözünün tasdiki için koca arz vazifesini terk eder, koca güneş şahit olur. Böyle bir zatı tasdik etmeyen ve emrini tutmayanın ne derece bedbaht olduğunu ve onu tasdik edip emrine سَمِعْنَا وَ اَطَعْنَا diyenlerin ne kadar bahtiyar olduklarını anla اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الْاٖيمَانِ وَ الْاِسْلَامِ de.
İşte –nakl-i sahih-i kat’î ile– ashabına haber vermiş ki: “Siz umum düşmanlarınıza galebe edeceksiniz. Hem Feth-i Mekke hem Feth-i Hayber hem Feth-i Şam hem Feth-i Irak hem Feth-i İran hem Feth-i Beytü’l-Makdis’e muvaffak olacaksınız. Hem o zamanın en büyük devletleri olan İran ve Rum padişahlarının hazinelerini beyninizde taksim edeceksiniz.” Haber vermiş hem “Tahminim böyle.” veya “Zannederim.” dememiş. Belki görür gibi kat’î ihbar etmiş, haber verdiği gibi çıkmış. Halbuki haber verdiği vakit, hicrete mecbur olmuş. Sahabeleri az, Medine etrafı ve bütün dünya düşmandı.
Hem –nakl-i sahih ile– “Beytü’l-Makdis’in fethinde büyük bir taun çıkacak.” ferman etmişti. Hazret-i Ömer zamanında Beytü’l-Makdis fetholundu. Ve öyle bir taun çıktı ki üç günde yetmiş bin vefiyat oldu.
… hem Beytü’l-Makdis’in fethinde büyük bir taun çıkacağını hem Yezid ve Velid gibi şerir reisleri haber verdiğini hem “Bundan sonra onlar bize değil, biz onlara hücum edeceğiz.” diye haber verdiğini ve bunlar gibi çok ihbarat-ı gaybiye bu iki nüktede beyan edilmiştir.
Risale-i Nur'daki Diğer Alakalı Yerler
İlgili Resimler/Fotoğraflar
İlgili Maddeler/Kategoriler
- Mescid-i Aksa: Kudüs'teki mukaddes mescit
- Filistin: Bugünkü Filistin devleti ve İsrail ile Mısır, Lübnan, Suriye ve Ürdün'ün bazı kısımlarını içeren coğrafi bölge
- Beni İsrail: Tevrat ve Kur’an’da Hz. Yakub’un (İsrâil) çocuklarına ve onların soyundan gelenlere verilen ad. Bu kavim tarihte Filistin topraklarında da yaşamıştır.
- Bakara 142 ve izleyen ayetler: Kıble'nin Mescid-i Aksa'dan Mescid-i Haram'a (Kabe'ye) değiştirildiğinden bahseden ayetler
- Yunus 93 ve Maide 21: Müfessirler, bu ayetlerde sırasıyla geçen “mübevvee sıdk” ve “el-arzü’l-mukaddese” ifadeleriyle Kudüs bölgesine işaret edildiği görüşündedir.