Sözler
Bu risaleyi okumak için Sözler okuma sayfasına ve Kur'an hattı ile okumak için Sözler (Kur'an Hattı) sayfasına gidin
Bu madde 33 Söz'den oluşan Sözler kitabı içindir. Bu ifade ile bazen kastedilen tüm külliyat için Risale-i Nur sayfasına gidin. Fikir ve isteği ifade eden kelime veya cümleler dizisi anlamındaki söz için Kelam maddesine gidin

Sözler (Mecmuası) Bediüzzaman'ın İman ve İslam hakikatlarına dair telif ettiği Kur'an tefsiri olan Risale-i Nur'u oluşturan kitaplardan birisi ve en birincisidir. Bediüzzaman'ın 1 Mart 1927 tarihinden itibaren zorunlu ikamete tabi tutulduğu Barla'da telif ettiği 33 adet Söz'ü sırayla içerir. Sonuna 1921'de telif ettiği Lemaat adlı eseri, bir talebesinin 1950 yılında verdiği Konferans, kısa bir dua ve kitabın fihristi eklenmiştir.
Bediüzzaman 33. Söz'ün bir cihette Mektubat kitabı olduğunu söyler. 27. Mektup, lahika mektupları; 30. Mektup, İşarat-ül İ'caz; 31. Mektup, bir cihette Lem'alar; 31. Lem'a, Şualar; ve 33. Lem'a, Mesnevi-i Nuriye olduğundan 12 büyük kitaptan oluşan Risale-i Nur bir cihette Sözler kitabı içindedir. Risale-i Nur'daki parçalarda Bediüzzaman ve talebelerinin kullandıkları "Sözler" ifadesi ile çoğu yerde tüm Risale-i Nur külliyatını da anlaşılabilir.
Sözler kitabındaki parçalar Bediüzzaman'ın, hayatının Yeni Said adını verdiği dönemde telif ettiği Risale-i Nur'un ilk eserleridir. Bediüzzaman'ın yalnızca Kur'an'ı üstad edinerek ve kalp, ruh ve akıl gözleri açık olarak yazdığı bu tefsirde Allah'a iman (tevhid) (özellikle 22., 32. ve 33. Sözler), Ahirete iman (Haşir, cennet ve cehennem) (özellikle 10. ve 29. Sözler), Peygamberlere iman (özellikle Peygamberimize dair 19. ve Mi'raca dair 31. Söz), Meleklere iman (özellikle 29. Söz), Kitaplara iman (özellikle Kur'an'a dair 25. Söz), Kadere iman (özellikle 26. Söz) ve namaza (özellikle 4., 9. ve 21. Sözler) dair kapsamlı risalelerin yanı sıra hemen hemen tüm imanî, İslamî ve Kur'anî bahislere örneğin bazı Kur'an ayetlerindeki yüksek hakikatlere, insanın mahiyet ve benliğine, hadislere, besmeleye, içtihat ve mezheplere, sahabeye, zerrelere, ruha, mucizelere, ibadete, muhabbete, Allah'ın isimleri ve tecellilerine, vesveseye, iyilik ve kötülüğe, güzellik ve çirkinliğe, yeryüzü ve gökyüzüne, melek ve şeytanlara, hayat ve ölüme, cennet ve cehenneme, Kur'an'ın ve felsefenin hikmetine vb. dair dersler yer alır. Bediüzzaman'ın Kur’an’daki 4 temel unsur olarak saydığı tevhîd, nübüvvet, haşir, adalet ile ibâdet hakkında birçok bahis içerir. Özellikle bu zamanda ortaya çıkan şüpheli soruların cevabı verilir ve çoğunlukla din düşmanları tarafından tenkit konusu yapılmış ayetlerdeki nükteler izah edilir. Kur'an'ın imani hakikatlerini kuvvetli delillerle açıklayan bir manevi tefsir olan Risale-i Nur'un ilk ve ana kitabıdır.
Bediüzzaman, Allah'ın kelam sıfatından gelen Kur'an şeriatı ve irade sıfatından gelen Adetullah şeriatı olmak üzere 2 tür şeriatı olduğunu izah eder. Geniş ve derin bir tefekkür içeren Sözler kitabı bu birinci ve ikinci şeriatın kitapları olan Kur'an'ı ve kainatı tefsir eder. Cenab-ı Allah'ı bize tanıtan 4 kaynak olan Kur'an, Hz. Muhammed (sav), kainat kitabı ve vicdana dair dersleri verir. Bediüzzaman Sözler'de ve Risale-i Nur'da derin, geniş ve yüksek hakikatleri anlamaya ve ulaşmaya yardımcı olması için Kur'an'î bir yöntem olan misal verme ve temsili hikayeler kullanma yolunu izler. Ayrıca iman ve küfrü (dinsizliği), hidayet ve dalaleti, Kur'an'ın ve dinsiz felsefenin hikmet ve düsturlarını karşılaştırarak sağ yol olan iman, hidayet ve Kur'an'da dünyada dahi huzur ve mutluluk olduğunu ve sol yol olan küfür, dalalet ve dinsiz felsefede yine dünyada dahi elem ve sıkıntılar bulunduğunu ispat eder. Sözler'deki derslerde kainata kendi adına (mana-yı ismî) değil, onu yaratan Allah'ın adına (mana-yı harfî) bakılır.
Risale-i Nur'da Bu Konudaki Derslerin Özeti
Aşağıdaki maddelerin birçoğu Risale-i Nur'un umumu için de geçerlidir
- 33. Söz aynı zamanda bir cihette 33. Mektup ve bir cihette 33 mektuptur (yani Mektubat). 27. Mektup lahika mektupları, 30. Mektup İşarat-ül İ'caz, 31. Mektup bir cihette Lem'alar ve bir cihette Lemeat, 31. Lem'a Şualar, 32. Lem'a Lemeat ve 33. Lem'a Mesnevi-i Nuriye olduğundan ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Tarihçe-i Hayat (Bediüzzaman'ın hayatına dair kısımlar hariç) ve Asa-yı Musa'daki parçalar diğer risalelerdeki parçalardan derlendiğinden 33. Söz, Sözler dışındaki tüm büyük kitapları (Mektubat, Lem'alar, Şuâlar, Tarihçe-i Hayat, İşarat-ül İ'caz, Mesnevi-î Nuriye, Asâ-yı Mûsa, Barla Lahikası, Kastamonu Lahikası, Emirdağ Lahikası ve Sikke-i Tasdik-i Gaybî) içerir. Dolayısıyla 33. Söz'ü de içeren Sözler kitabı tüm büyük kitapları içerir ve Bediüzzaman Sözler ifadesiyle bazen tüm Risale-i Nur'u kasteder.
- Baştaki pencereler kısa ve özet kalmış, ama son yarısındaki pencereler gittikle inkişaf edip parlamıştır. Zaten diğer kitaplara muhalif olarak Sözlerin çoğu risalesi mücmel (kısa, özet) başlayıp gittikçe genişlenir ve nurlanır.
- Bediüzzaman bir mektubunda 33. Söz’den başka Söz yazılmasına ihtiyaç kalmadığını ve şer’an çok mübarek bu otuz üç adeti bazı sebeplerden dolayı geçmeyeceğini beyan eder.
- Bediüzzaman Sözler, Mektubat ve 33. Söz'deki Pencerelerin 33 adet olmasına atıfta bulunarak namazdan sonraki tesbihatta Subhanallah, Elhamdülillah ve Allahu Ekber kelimelerinin 33'er defa toplam 99 mertebesine göre 99 fikri mücahede ve ruhi makamda Allah'ın 99 ismine mazhariyeti uzaktan uzağa hissettiğinden bu mübarek 33 adedinin iradesi haricinde ilim ve neşriyat hareketlerinde hükmettiğini beyan eder.
- Bediüzzaman Sözler’i yazarken ihtiyarsız olarak çoğu temsilin askerlik üzerinden olduğunu hatırlatır ve bunun sebebi olarak ileride Sözler’i hakkıyla anlayacak en mühim talebelerin askerîden yetişecek olmasını gösterir. Bunun numuneleri de Hulusi Bey, Re'fet Bey ve Asım Bey gibi asker olan ilk talebeleridir.
- Bediüzzaman 33 adet Sözler’in ve 33 adet Mektuplar’ın mecmuuna Risaletü’n-Nur namı verilmesinin sırrını bütün hayatında Nur kelimesinin her yerde kendisine rast gelmesi olarak açıklar.
- Kendisinin zulmen Barla gibi ücra bir gurbette tutulmasınının hikmetini Bediüzzaman Kur’an’ın hizmetinde ziyade istihdam edilmesi ve Sözler adındaki Kur'an nurlarının kendisine yazdırılması olarak beyan eder.
- Bediüzzaman yazılan çoğu Sözlerin ve Mektupların ihtiyarsız, def’î ve âni bir surette kalbine geldiğini beyan eder.
- Bediüzzaman geçmiş tüm ilmi hayatının neticesinin Sözler ile Kur'an'ın i'cazını açıklamak olduğunu ve Sözler'in ilk telifi, bu ilk yazılanın temize çekilmesi, neşredilmesi, katiplerin yazdığı risalelerin düzeltilmesi, yerlerine yerleştirilmesi gibi hususlarda kerametkarane kolaylık gördüklerini söyler.
- Sözler’in üç ismi Risalei’n-Nur, Resaili’n-Nur veya Risaleti’n-Nur’dur.
- Girdiği seçimde yeniden seçilemeyen milletvekili talebesine Bediüzzaman, bu talebesinin ehemmiyetli yardımıyla resmen Ankara’da basılan Sözler kitabıyla hem asayişe hem Demokrat’a hem bu vatan ve millete yüz sene milletvekilliği etmek kadar faydası olduğunu söyler.
- Sözler kitabının sonundaki Sözler'in ve Mektubattaki çoğu Mektubun yazılmasına talebesi Hulusi'nin gayreti ve ciddiyeti en mühim bir sebep olmuştur.
- Manevî bir tefsir olan Risale-i Nur Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar diye dört büyük kısımdan müteşekkil olup yekûnü yüz otuz risaledir.
- Bediüzzaman bütün Sözlerde konuşanın kendisi olmadığını, Sözler'in Kur'an işaretleri adına hakikatı ifade ettiğini ve eğer yanlış bir şey görülürse bunun sebebinin haberi olmadan kendi fikrinin karışması olduğunu beyan eder.
- Sözler, sebepler silsilesinin âlemin nihayetinde kesilmesiyle Allah'ı göstermek yerine her şeyde Hâlık-ı külli şey’e has sikkeyi gösterme esası üzerine gider.
- Eskiden 40 günden 40 seneye kadar süren seyr ü sülûk ile bazı iman hakikatlarına çıkılmasına mukabil Sözler bu zamanda 40 dakikada çıkılabilecek Kur'an'î bir yol açmıştır.
- İslami-imani konularda bu zamanda şüpheler iman zayıflığından kaynaklanır; Sözler iman rükünleri tamamıyla ispat eder.
- Kelam alimleri imkân ve hudûs ile vahdaniyeti ispat eder. Bazı tasavvuf ehli tevhid içinde tam huzuru kazanmak için kâinatı unutma bazıları da kâinatı hayale sarıp yok sayma yoluna gider. Bediüzzaman Sözler ve Mektuplarda, her şeyin doğrudan Allah'ın eseri olduğunu göstermek olan Kur'an'ın büyük caddesini takip eder.
- Sözler, velayetten hedeflenen neticeleri verebilir.
- Bediüzzaman Kur'an hizmetinde çalıştırıldığı vakitte Rahîm Hakîm isimleri emazhar olduğunu, tüm Sözler'in de o mazhariyetin cilveleri olduğunu söyler.
- Kur’an’dan gelen Sözler yalnızca aklî ve ilmî meseleler değil; aynı zamanda kalbî, ruhî ve halî imanî meselelerdir ve çok yüksek ilahî maarif hükmündedir.
- Zahirden hakikate 2 şekilde geçilir: (1) Tarikat ehlinin yaptığı üzere seyr ü sülûk ile ve (2) Sahabenin yaptığı üzere doğrudan Allah'ın lütfuyla. Sözler Sahabenin yolunu takip eder.
- Sözler, hakikatı öğrettiği gibi irşad vazifesi de görür.
- Diğer eserlere muhalif olarak çoğu Sözler’in başları mücmel (özet şeklinde) başlar, gittikçe genişlenir ve nurlandırır.
- Bediüzzaman Sözler’deki hakikatların ve kemalatın kendisinin değil Kur’an’ın olduğunu ve Kur’an’dan geldiğini beyan eder.
- Bediüzzaman Sözler'in kuvvet ve tesirinin kaynağı olarak yazılan Sözler'in tasavvur değil tasdik, teslim değil iman, marifet değil şehadet ve şuhud, taklit değil tahkik, iltizam değil iz’an, tasavvuf değil hakikat ve dava değil dava içinde bürhan olmasını gösterir.
- Kur'an dersleri dairesindekilerin (allâme ve müçtehidler de olsalar) vazifeleri iman ilimleri cihetinde yazılan Sözler’in şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir.
- Umum Sözler'in ve Mektupların sonunda Bakara suresinin "Senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin" mealindeki 32. ayetini geçer. İşarat-ül İ'caz tefsiri de bu ayetle son bulur. Bediüzzaman her Söz'ün manen bu ayetle başladığını ve 20 senedir bu ayetin tefsirini yapıp daha bitiremediğini söyler.
- Bediüzzaman bir talebesine Risale-i Nur'un mesleğinde ayrılık olmadığını ve talebesi nerede olursa olsun elindeki Sözler vasıtasıyla Üstadıyla sohbet edebileceğini söyler.
- Bediüzzaman kendisinden kelam ilmi dersini almak isteyen talebesine umum Sözler'in nurlu ve hakiki kelam ilmi dersi olduğunu söyler.
- Sözler namında yazılan risaleler, Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın bir nevi hakiki tefsiridir.
- Bediüzzaman Sözler’de kıyas-ı temsiliyi çok kullanır. Cüz'i temsillerle külli hakikatların ucu gösterilip hüküm o hakikate bina edilir. Risalelerdeki bu kıyas-ı temsilîler bu çeşittir ve bürhan-ı kat’î-yi mantıkîden daha kuvvetli ve daha yakînîdirler.
- Bediüzzaman Barla'ya gelmeden önce kaldığı Burdur'da yazdığı Nur'un İlk Kapısı risalesinde bazı mühim Sözler'in çekirdeklerininin ve bir kısmının tam izahlarının bulunduğunu söyler.
- Bir talebesinin cemaate Sözler’i okurken ortaya çıkan yüksek hissihat, fazla inkişaf ve fedakârane hamiyet-i diniye galeyanının sırrını Bediüzzaman velayet-i kübra olan veraset-i nübüvvetteki tebliği makamının nurları altına girmesi ve bu durumda Kur'an'ın dellalı olan Üstadının vekili, belki manen aynısı hükmüne geçmesi olarak açıklar.
- Bediüzzaman Risale-i Nur'un dost mertebesini Sözler’e ve Kur'an nurlarına dair olan hizmete ciddi taraftar olmak, haksızlığa, bidatlara ve dalalete kalben taraftar olmamak ve kendine de istifadeye çalışmak; kardeş mertebesini Sözler’in neşrine ciddi çalışmak, 5 farz namazı kılmak ve 7 büyük günahı işlememek; ve talebe mertebesini Sözler’i kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıkmak ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilmek olarak tarif eder.
İsimleri, Telifi, Neşri/Basımı, İçeriği, Tevafukları ve Gaybi İşaretlerle İlgili Bilgiler
Diğer İsimleri
Sözler Mecmuası, Sözler kitabı, Kelimat (Arapçası)
Telif Dili
Türkçe
Telifiyle İlgili Bilgiler
33 Söz'ü içeren Sözler 1927-1930 yılları arasında Barla'da telif edilmiştir.[1]. Sözler'in çoğunun telifinde katibi Şamlı Hafız Tevfik'dir. İlk yazılan nüshaların temize çekilmesinde Muallim Ahmed Galib'in çok hizmeti olmuştur.
Neşriyle/Basımıyla İlgili Bilgiler
Kur'an Hattıyla Elle Yazılması
1928 yılında çıkan yasa ile Kur'an harfleriyle kitap basımının yasaklanması üzerine, Sözler kitabının parçaları telif edildikçe nur talebeleri tarafından Kur'an harfleriyle elle çoğaltıldı. Sadece kanundan önce telif edildiği için 10. Söz matbaada Kur'an harfleriyle basılabildi.
Kur'an Hattıyla Teksir Makinesiyle Çoğaltılması
Risale-i Nur eserleri 1946 yılından sonra evvela İnebolu, sonra Isparta'da teksir makinesiyle Kur'an harfleriyle çoğaltıldı. Isparta'da Sözler kitabı çoğaltılacağı zaman Bediüzzaman 1951'de Emirdağ’ında hizmetinde bulunan talebelere ders olarak verdiği Lemaat'ın ortasında bulunan “Tevhidin İki Bürhan-ı Muazzamı” başlıklı bahsi en başa aldı, bazı kısımları çıkarttı ve Sözler’in sonuna ilave edilmesi için hizmetinde bulunan bir talebesi vasıtasıyla Isparta’ya talebesi Hüsrev'e gönderdi.[2]
Matbaa'da Latin Harfleriyle Basılması
Diyanet İşleri Müşavere kurulunun yapılan inceleme sonundaki ayrıntılı olumlu raporu üzerine Afyon Ağır Ceza Mahkemesi, bütün Risaleler hakkında beraet ve iade kararı verdi. Bunun üzerine Atıf Ural, Tahsin Tola, Said Özdemir, Salih Özcan ve Mustafa Türkmenoğlu gibi mümtaz nur talebelerinin, diğer bazı talebelerin ve genç üniversitelilerden bazı fedakâr talebelerin yardımıyla Sözler, Mektubat, Lem’alar, İşarat-ül İ’câz, Sikke-i Tasdik-i Gaybi mecmuaları ve küçük Risaleler ilk olarak 1956 yılında Ankara'da matbaada büyük kitap halinde Latin harfiyle basıldı. Bediüzzaman hizmetinde bulunan talebelerinden Tahiri Mutlu ve Ceylan Çalışkan'ı Ankara’ya yardıma gönderdi ve basılma masrafının ilk sermayesine kendisi de iştirak etti. Matbaa'da basılmasını “Şimdi Risale-i Nur’un bayramıdır.” olarak adlandırdı. Bediüzzaman, hizmetinde bulunan talebelerine muhtelif vesilelerle yaptığı dersler ve sohbetler neticesinde kaleme alınan ve Ankara Ziraat Fakültesi mescidinde üniversite talebeleri ve bazı Meb’uslar huzurunda konferans olarak takdim edilen Konferans'ı Sözler'in sonuna ekletti. Daha önceki tasarruflarına ilave bazı tasarruflarda bulunarak Lemaat'ı da yeni harf Sözler’in sonuna ekletti. Bediüzzaman hayattayken hemen hemen Risale-i Nur’un bütün mecmuaları yeni yazı (Latin harfi) ile neşredildi. Bediüzzaman bunların baskılarını gayet titizlik içinde takib etti, formalar matbaalarda basıldıkça kendisine ulaştı, hepsini dinlemek veya yeni yazı bilmediği için eski yazısından takib etmek suretiyle lâzım gelen tashih ve tasnifi yaptırdı.[3]
Türkiye Diyanet Vakfı Tarafından Basılması
Risale-i Nur kitapları hakkında defaatle dava açılmış ve talep üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı ve Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından hazırlanan bilirkişi raporlarında bu eserlerin zararlı olmadığı belirtilmiş, buna rağmen matbaalarda basılamamıştır. Bediüzzaman Risale-i Nur'un Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından basılmasını çok arzu etmekteydi. 1947 yılında Diyanet İşleri Başkanı Ahmed Hamdi Akseki Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye yıllarından beri tanıyıp dostu olduğu Bediüzzaman'dan ısrârla bir takım Risâle-i Nûr Külliyâtı istedi. Bediüzzaman ancak 1950 yılında 2 takım halinde gönderebildi. Ahmed Hamdi Akseki arzu etmesine rağmen neşredemedi. İlk defa 20 Ocak 2014'de Diyanet İşleri Başkanlığı Kur'ân-ı Kerîm'in tefsîrinin ilk cildi olarak yazılan İşârât-ül İ'câz kitabını orijinal metni ve tercümesi ile birlikte neşretti. Bandrolle ilgili bazı sıkıntılar ortaya çıktı. 26.11.2014 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile devlet bu eserleri koruma altına aldı ve Bakanlar Kurulu'nun 2014/7007 sayılı kararı ile eserleri yayınlama hakkı ve eserleri neşredecek yayınevlerine eserlerin aslına uygun metnini verme görev ve yetkisi Diyanet İşleri Başkanlığına verildi. Türkiye Diyanet Vakfı Mütevelli Heyeti’nin 04.12.2014 tarih ve 1502 sayılı kararıyla Sözler kitabı Türkiye Diyanet Vakfı tarafından basıldı.[4]
İçeriği
- 33 Söz
- Söz: Bismillah'ın sırrı
- Söz: İmanda büyük bir saadet olduğu
- Söz: İbadette mutluluk ve günahlarda hasaret olduğu
- Söz: Namazın kıymeti
- Söz: Namaz kılmanın ve büyük günahları işlememenin insanın hakiki görevi olduğu
- Söz: Nefis ve malını Allah’a satmanın ne kadar kârlı bir ticaret olduğu
- Söz: Allah'a ve ahirete imanın ve sabır ve şükrün kıymeti, Kur'an'a uymanın, namazın ve büyük günahlardan sakınmanın lüzumu
- Söz: Hak din olmazsa dünyanın zindan olacağı ve "La ilahe illallah" ve "Ya Allah" cümlelerinin insan ruhunu karanlıktan kurtardığı
- Söz: Namazın belirlenmiş beş vakitte emredilmesinin hikmeti ve insanın bedeninin havaya, suya, gıdaya muhtaç olduğu gibi ruhunun da namaza muhtaç bulunduğu
- Söz: Öldükten sonra dirilmenin, Âhiretin, Cennet ve Cehennemin ve baki hayatın varlığının ispatı
- Söz: Alemin hikmetinin tılsımı, insanın yaratılışının muamması ve namazın hakikatları
- Söz: Kur’an'ın ve dinsiz felsefenin hikmetinin karşılaştırılması ve Kur'an tüm kelamlardan üstünlüğü
- Söz: Kur’an ile felsefe ilimlerinin dereceleri ve neticelerinin karşılaştırılması, gençlere ve mahkumlara nasihat ve teselliler
- Söz: Kur’an'daki ve hadislerdeki bazı yüksek hakikatlerin izahı; Zeyli: Depremin hikmeti
- Söz: Şeytanların taşlanarak kulak hırsızlığından menedilmeleri; Zeyli: Kur'an'ın Allah kelamıdır
- Söz: Kur'an'daki bazı yüksek hakikatlerin izahı
- Söz: Dünyada hayatın lezzetiyle ölüm ve ayrılık eleminin rahmet ve hikmet yönü ve bazı manzum parçalar
- Söz: Nefse bir ikaz, çirkin zannedilen şeylerdeki güzellik ve Risalet-i Ahmediyeye dair bir delil
- Söz: Hz. Muhammed'in (sav) peygamberliğinin tefsir ve ispatı
- Söz: Kur'an ayetlerindeki 3 meselenin izahı ve Kur'an'ın bilim ve teknoloji keşiflerine işareti
- Söz: Namazın kıymeti ve vesveseye ilaçlar
- Söz: Tevhid
- Söz: İnsanın terakki ve tedennisi
- Söz: Esma tecellilerindeki farklılık, hadisleri anlama rehberi, Allah'ın kainattaki mahlukatı ve iman meyveleri
- Söz: Kur'an'ın mucize olduğu
- Söz: Kader
- Söz: İçtihad; zeyli: sahabeler hakkında
- Söz: Cennet ve cehennem
- Söz: Meleklerin ve ruhun varlığının ve ahiretin geleceğinin ispatı
- Söz: Ene ve zerre
- Söz: Miraç; zeyli: Ayın yarılma mucizesi
- Söz: Şirkin reddi ve tevhid, muhabbetin Allah'ın için olması
- Söz: Tevhid hakkında 33 pencere
- Lemaat: Çeşitli konularda yarı manzum bir eser
- Konferans: İman, İslam ve Risale-i Nur hakkında verilmiş bir konferans
- Dua
- Fihrist
Uzunluğu
Toplam: Yaklaşık 800 büyük sayfa
- 33 Söz: 690 büyük sayfa
- Lemaat: 56 büyük sayfa
- Konferans: 26,5 büyük sayfa
- Dua: 0,5 büyük sayfa
- Fihrist: 28 büyük sayfa
Ekleri
Bu Risale İle İlgili Tevafuklar
Her bir Söz ile ilgili tevafuklar için ilgili Söz'ün sayfasına bakılabilir
- Tüm risalelerde, özellikle 19. Mektup ile 25. ve 33. Sözlerde bazı sayfalarda geçen benzer kelimelerin tevafuk etmesi Cenab-ı Hak rahmet ve keremiyle Kur’an’a ve imana hizmet ile meşgul olan Nur talebelerine teşvik, kalplerini tatmin ve hizmetlerinin makbuliyetine alâmet manası taşır.
- Bediüzzaman İşarat-ül İ'caz tefsirinin Sözler'in büyük bir kardeşi olması sebebiyle, Sözler'deki kelimelerde tevafuk bulunduğu gibi İşarat-ül İ'caz tefsirinde de daha ince tevafuk işareti olması gerektiğini söyler.
- Bediüzzaman özellikle Sözler kitabındaki 10., 25. ve 29. Sözler'deki tevafuklardan çok bahseder:
- 10. Söz: Lafzullahın (Allah kelimesinin) en birinci harfi olan elif Onuncu Söz’de tesadüfe havale edilemeyecek derecede bir tevafuk göstermiştir ve Bediüzzaman o tevafukta gaybî bir işareti kat’iyen hissettiğini beyan etmiştir. Mesela 10. Söz'ün satır başlarındaki eliflerin toplamı 193'tür.
a) "Onuncu Söz" kelimelerinin ebced makamı tam 193'tür.
b) Onuncu Söz'ün ve Risale-i Nur'un müellifi Said Nursi'nin en çok kullanılan lakabı olan "Bediüzzaman" kelimesinin ebced makamına bir fark ile tevafuk eder. "Müellif" kelimesine (191) ise 2 farkla tevafuk eder.
c) Üçüncüsü; Haşir Risalesinin başında zikredilen فَانظُرْ إِلَىٰ آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا ۚ إِنَّ ذَٰلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتَىٰ ۖ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ âyeti ile aynı risalenin sonunda zikredilen ve kıyametin dehşetini ders veren يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ ٱتَّقُوا۟ رَبَّكُمْۚ إِنَّ زَلْزَلَةَ ٱلسَّاعَةِ شَىْءٌ عَظِيمٌ âyetinin harf sayılarının toplamı 193'tür.
d) Haşir ve ihyayı ders veren مَّا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ إِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ ۗ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ âyeti ile kıyametin büyük zelzelesini haber veren إِذَا زُلْزِلَتِ ٱلْأَرْضُ زِلْزَالَهَا suresinin harflerinin toplamı 194 edip bir farkla 193'e tevafuk eder.[5] - 1928'de basılan nüshada sayfalarda satır başlarına gelen eliflerin sayısından tefavuk vardır. Çoğu nüshada 3, 4, 5 ve 6 defa elif gelmesi (Hafız Ali'nin nüshasında 1, 2, 3, 4 ve 5 adetlerinde tevafuk galiptir) tevafuk eder. Hafız Ali'nin yazdığı nüshada bir sayfa haricinde tüm sayfalarda satır başlarındaki elifler birbirine tevafuk eder.
- 10. Söz'de elifler ile satırların toplamı 998 ederek Risaleti'n-nur ebced makamına (şeddeli nun 2 nun sayıldığında) tevafuk eder. İlk inen ayetin ilk kelimesi olan "İkra (Oku)" her besmelenin başında "Akrau (Okurum)" şeklinde mukadder kabul edildiğinde Besmele+İkra kelimelerinin toplam ebced makamı (Allah kelimesindeki şeddeli lam ve okunmayan harfler hesaba katılmadığında) yine bir farkla 998 eder. 10. Söz'ün kuvvetli hakkaniyetini gösteren ان الحشر حق و صدق (Haşir haktır ve doğrudur) cümlesinin ebced makamı yine 998'dir. 10. Söz'ün büyük bir delili olduğu iman rüknüne işaret eden ايمان بيوم الآخر ibaresinin ebced makamı yine 998 eder.
- 25. Söz: 8 talebesinin Kur'an hattıyla yazdığı 19. Mektup ve 25. Söz risalelerinde geçen "Resul-i Ekrem (asm)" ve "Kur'an" ifadeleri nadir olarak müstensihlerin dikkatsizliği dışında (24'ten 1-4 adedi haricinde) dikey olarak aynı hizada denk gelerek tamamen birbirine tevafuk eder. Bu durum tesadüfe verilemez. Bediüzzaman bu tevafuğun hikmetini Kur’an’a ve imana hizmet ile meşgul olan nur talebelerini teşvik ve onların kalplerini tatmin, bir ikram-ı Rabbanî ve bir ihsan-ı İlahî suretinde hizmetlerinin makbuliyetine alâmet ve yazdıklarının hak olduğuna gaybi işaret olarak izah eder.
- Çok mucizesi olan Kur'an'ın yalnızca gözüne itimat eden tabakasına karşı kelimelerindeki tevafuk suretinde mucizesi vardır. Bu mucizenin kırk cüzünden bir cüzü tevafukat-ı gaybiye suretinde bütün risalelerde tecelli etmiş ve o cüzün de kırk cüzünden bir cüzü Kur’an kelimesinde ortaya çıkmıştır. 25. Söz'de ve 19. Mektub'un Kur'an'dan bahseden 18. işaretinde geçen 100 civarında "Kur’an" kelimesinden çok az istisna dışında hepsi birbirine tevafukla bakmaktadır.
- 29. Söz: Bediüzzaman'ın kerametli olarak adlandırdığı bu 29. Söz risalesinin göz ile görünen bir kerameti vardır. 3 ayrı talebesinin Kur'an hattıyla yazdığı her biri yaklaşık 35-40 sayfa olan nüshalarda her sayfada satır başlarına denk gelen elif harflerinin toplam sayısında bir intizam görülür. Örneğin bir talebesinin yazdığı 35 sayfadan oluşan Kur'an hattı el yazması nüshanın 16 sayfasının her birisinde sayfanın satırbaşlarına denk gelen elif harflerinin toplam sayısı 16 olmuştur. Başka bir talebesinin 29. Söz telif edildikten 5 sene sonra bir gecede aceleyle yazdığı nüshada yine bu tevafuk görülmüştür. Bu durum yapmacık bir zorlamayla değil fıtri olarak tevafuğun bulunduğuna kesin bir delildir.
- 29. Söz'ün tamamında tefavuk eden eliflerin toplam sayısı 501 ederek Saîdü’n-Nûrsî kelimelerinin ebced makamı olan 501'e tam tevafuk eder.
- 10. Söz: Lafzullahın (Allah kelimesinin) en birinci harfi olan elif Onuncu Söz’de tesadüfe havale edilemeyecek derecede bir tevafuk göstermiştir ve Bediüzzaman o tevafukta gaybî bir işareti kat’iyen hissettiğini beyan etmiştir. Mesela 10. Söz'ün satır başlarındaki eliflerin toplamı 193'tür.
Bu Risale İle İlgili Gaybi İşaretler
Her bir Söz ile ilgili gaybi işaretler için ilgili Söz'ün sayfasına bakılabilir
- Bediüzzaman Kur'an'ın 33 ayetinin Risale-i Nur'a işaretleri olduğunu 1. Şua risalesinde izah eder. Buna misaller:
- Sözler: Yunus suresinin "Allah, sözleriyle gerçeği açığa çıkaracaktır" mealindeki 82. ayetinin ebced makamı 998 ederek Risaletü’n-Nur’un ebced makamına tam tevafuk eder. Risaletü’n-Nur’un eczaları Sözler namıyla meşhur olmuştur. "Sözler"in Arapçası ise “kelimat”tır. Ve o kelimat ile Kur’an’ın hakikatlarını ispat edip bu zamanın dinsiz feylesoflarını tam susturmuştur.
- 10. Söz: Al-i İmran suresinin 7. Ayeti olan وَمَا يَعْلَمُ تَاْوٖيلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ (Meali: …Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise:…) ahir zamana bakar. Ebced makamı 1344 ederek Avrupa'nın 1000 senedir Kur’an aleyhinde biriken itirazları ve evhamlarının âlem-i İslâm içinde yol bulup yayıldığı dönemde Haşrin en parlak bürhanı olan 10. Söz'ün etrafa yayılma tarihine bakar. Ayrıca, Sure-i Zümer, Câsiye, Ahkaf’ın başlarındaki تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزٖيزِ الْحَكٖيمِ olan âyetlerin ebced makamı 1342 ederek haşre dair Onuncu Söz’ün 1342'de intişarı ve 1346'da fevkalâde iştiharı tarihine bakar.
- 25. Söz: Al-i İmran suresinin 7. ayetinin "Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise:" mealindeki cümlesi ehl-i dalaletin Kur'an'ın müteşabihatını yanlış tevil edip şüpheleri çoğaltmasına çalıştığı dönemde ilimde derinliği olan bir grubun doğru tevil ederek şüpheleri sileceğini beyan eder. Bu ayetin ebced makamı ve Nisa suresinin 162. ayetinin "Fakat içlerinden ilimde derinleşmiş olanlar…" mealindeki cümlesinin ebced makamı 1344 (miladi 1928) ederek Risale-i Nur talebelerinin manevi mücahedeleri tarihine, özellikle Haşri ispat eden 10. Söz'ün ve Kur'an 40 vecihle mucize olduğunu ispat eden 25. Söz'ün tanınıp yayılma tarihine bakar.
- Peygamberimize aslı vahiy ile gelen ve onun emriyle Hz. Ali'nin nazım şeklinde kaleme aldığı Celcelutiye adlı kasidede Hz. Ali (ra) Sözler'den (yani Risale-i Nur'dan ve diğer adıyla Sirac-ün Nur'dan) açıkça haber vermiştir. Risale-i Nur’a açıkça işaret eden تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً (Meali: Siracü'n-Nur (Nur Kandili) gizliden gizliye yanıp intişar eder, yayılır.) satırından sonra Süryanîce esma-i hüsnadan yardım isteyen ve Kur'an sureleriyle münâcat yaptığı satırlarda 33 sureyi zikreder. İfade tarzından bazı sırları ve gaybî haberleri bildirmek istediği anlaşılır. Bediüzzaman Hz. Ali’nin (ra) Âyetü’l-Kübra namını verdiği 7. Şuâ’nın telifini tamamladığı gece Celcelutiye kasidesini okuduğunda Hz. Ali'nin kıymetli risalelere haber verdiği kalbine gelir. Gerçekten de Sözler kitabının son kısmında yer alan uzun ve kapsamlı 8 risaleye (25., 26., 28., 29., 30., 31., 32. ve 33. Sözler) ve bu risalelerin 2 mühim zeyline (27. ve 31. Sözler'in zeyilleri) sarahat derecesinde işaret eder. Ayrıca 1., 10. ve 19. Sözler'e de işaret etmiştir:
- 1. Söz: Celcelutiye kasidesinin başında geçen "Hazine-i esrar olan Bismillahirrahmanirrahîm ile başladım. Ruhum, onun ile o hazineyi keşfetti.” mealindeki ifade işari manasıyla Risale-i Nur’un Bismillah’ı hükmünde olan Birinci Söz risalesine îma, remiz hatta işaret eder.
- 10. Söz: Hz. Ali'nin Celcelutiye kasidesinde geçen ve Risale-i Nur'a bakan تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ satırında "Sırran" kelimesindeki tenvin nun sayılsa ebced makamı 1343 (miladi 1927) ederek Onuncu Söz’ün intişârıyla ile parlaması zamanına bakar. Ayrıca sureleri sayarken kıyamet ve Leyle-i Berata bakan Duhan suresinden bahseden 10. Mertebede zikrettiği وَبِسُورَةِ الدُّخَانِ فٖيهَا سِرًّا قَدْ اُحْكِمَتْ satırı 10. Söz namında ve mertebesinde olan ve zamanın dumanlı karanlıklarını izale eden bir Leyle-i Beratın bir kandili hükmünde bulunan Haşir risalesine bakar.
- 19. Söz: Hz. Ali (ra) Celcelutiye adlı kasidesinde Risale-i Nur'dan haber verdikten sonra 33 (bir cihette 32) Süryanice esmayı sayarken 19. Mertebede Nur Suresine işaret eden "Kur'ân'da geçen bütün 'Hâ, Mîm'lerde bulunan sırların hakkı için ve risalelere bölünmüş Nur'un hakkı için beni koru ey Nur!.." mealindeki satırları zikreder. Bediüzzaman bu satırlarda nur lafzının tekrarlandığını, 14. Mektup telif edilmediğinden 15. Mertebede yine Nur Suresinden bahsederek buna işaret ettiğini, Nur suresinde Hz. Ayşe'nin temize çıkmasından bahsedildiğini, 35. Ayette geçen nur kelimesindeki zamirin 3 vecihten biriyle üç vecihten birisi ile Muhammed aleyhissalâtü vesselâma baktığını, bu surenin Zat-ı Muhammediye (sav) ile ziyade ilgili olduğunu ve iki defa geçen nur kelimesiyle ve bu sure ile risalet-i Muhammediyeye işaret eden 19. Söz ve 19. Mektuba, belki üç nur kelimesiyle bunlara ilaveten Mirac hakkındaki 31. Söz dahil 3 risaleye baktığını beyan eder.
- 25. Söz: 25. Mertebede بِتَمْلٖيخِ اٰيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْ (Meali: Ey bütün sırlarının ve âyetlerinin hikmetlerini ancak Kendisi bilen Allah'ım! (Mahlûkatına rahmetinin en lâtif cilvelerini gösteren şefkat sahibi) Hannân isminin hürmetine dualarımı kabul buyur!) ifadesiyle Kur'an ayetlerinin i’cazlarını beyan eden, Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu ispat eden ve Risale-i Nur’un en meşhur ve parlak risalesi olan 25. Söz'e işaret eder.
- 26. Söz: 26. mertebede بِحَقِّ تَبَارَكَ ثُمَّ نُونٍ وَ سَائِلٍ (Meali: Mülk Sûresinin hakkı için, yine Kalem (Nun) Sûresinin hürmetine) cümlesinde bahsi geçen kalem (nun) suresinin ilk ayetinin meali "Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına andolsun ki" şeklindedir ve burada geçen "nun" kelimesi bütün kalemlerin ve yazma işlerinin aslı olan kader kalemine ve Allah'ın ezeli ilmine işaret eder ve Celcelutiye'de 26. mertebede geçen bu kelime Kader Risalesi kuvvetli bir işaretle bakar.
- 28. Söz: 28. mertebede وَ بِسُورَةِ التَّهْمٖيزِ (Meali: Hümeze Sûresinin hürmetine!) ibaresini zikreder. Kısa olan Hümeze suresi cehennem ateşinden bahseder. Cennete dair olan 28. Söz risalesinin sonunda da cehennem meselesinin çok kuvvetli bir bürhanına işaret olması Celcelutiye'deki Risale-i Nur'a gaybi işareti gösterir. Cennet meselesi 28. Söz'de yalnız birkaç soru ve cevap ile geçip esas olarak ona başka yerde işaret edildiğinden Cennet ile olan münasebeti gizlenmiştir.
- 29. Söz: 29. mertebesinde وَالشَّمْسُ كُوِّرَتْ (Meali: Tekvir Sûresinin hürmetine!) der. Tekvir suresi kıyametin kopmasından haber verdiğinden kıyametten bahseden 29. Söz'e işaret eder. Yine 29. mertebede خَمَارُوخٍ يَشْرُوخٍ بِشَرْخٍ تَشَمَّخَتْ (Meali: Ey bütün sırları bilen Allah'ım!) ifadesi geçer. 25. mertebede geçen ve sırları bilmek manasında olan تَشَمَّخَتْ kelimesinin tekrar edilmesi 29. Söz'e işaret eder.
- 30. Söz: 30. mertebede geçen وَبِالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا (bu ibare Zariyat suresinin ilk ayetindeki yemin olup Hz. Ali "Zâriyat suresi hürmetine" anlamında kullanmıştır) yeminiyle Zerrat (Zerreler) Risalesi olan 30. Söz'e işaret eder. Zira Zariyat suresinin başı tesadüfi zannedilen hava dalgalanmalarının vazifeli olduğunu beyan ettiği gibi 30. Söz'ün 2. Maksadı olan "Zerre" kısmı da maddecilerin tesadüfi zannettikleri zerrelerinin hareketindeki vazifeleri ispat eder.
- 31. Söz: Hz. Ali Celcelutiye kasidesinde sureleri sayarken Zariyat suresinden sonra Tur suresini atlayarak 31. mertebede وَ النَّجْمِ اِذَا هَوٰى ifadesiyle açık şekilde miracdan bahseden Necm suresini zikrederek 31. Söz olan Mi'rac risalesine işaret eder.
- 32. Söz: 32. mertebede "Kurân-ı Hakimde hizb hizb, âyet âyet bütün sûrelerin hakkı için" mealindeki وَ بِسُوَرِ الْقُرْاٰنِ حِزْبًا وَ اٰيَةً beytini zikrederek Risale-i Nur talebeleri tarafından yıldızlar içinde bir güneş telakki edilen 32. Söz namındaki üç mevkıflı harika ve cami' risaleye işaret eder.
- 33. Söz: 33. Söz bir cihette 33 Mektuptan oluşan Mektubat olduğundan Bediüzzaman Sözler kitabının son risalesinin bir cihette 32. Söz olduğunu söyler. Hz. Ali Celcelutiye kasidesinde sureleri sayarken 32. mertebede "Kurân-ı Hakimde hizb hizb, âyet âyet bütün sûrelerin hakkı için" mealindeki وَ بِسُوَرِ الْقُرْاٰنِ حِزْبًا وَ اٰيَةً beytini zikrederek 32. Söz'e işaret eder ve ذَيْمُوخٍ kelimesini tekrarlayarak 33 Söz'ün bir mertebesinin mektuplardan (Mektubat) ibaret olduğuna ve 32. Söz'ün son mertebede bulunduğuna îma eder. Yine Celcelutiye'de 33. mertebe ve kaseminde geçen فَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلَاىَ بِفَضْلِكَ الَّذٖى ٭ عَلٰى كُلِّ مَٓا اَنْزَلْتَ كُتْبًا تَفَضَّلَتْ (Meali: Ey Mevlâm! Nihayetsiz fazlınla kendilerine -peygamberler- kitaplar indirdiğin o lütuf ve ihsanını istiyorum!) ifadesiyle 33. Söz'ün içerdiği tüm diğer risale ve mektuplara işaret eder.
- Bu kasidenin risalelere işaretinin güzel ve latif bir yönü de sureleri sayarken aynı tertib ile aynı sıradaki risalelere (yani 25., 26. 29., 30., 31., 32. Sözlere ve zeyillere) işaret etmesidir.
- 27. ve 31. Sözlerin Zeyilleri: 26. ve 27. mertebelerde اَبَاذٖيخَ بَيْذُوخٍ وَ ذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا (Bu cümlede geçen بَعْدَهَا kelimesi "(ondan) sonra" demektir) cümlesi geçer. 30. ve 31. mertebelerde ibare yine değişir ve بِبَلْخٍ وَ سِمْيَانٍ وَ بَازُوخٍ بَعْدَهَا cümlesinde yine بَعْدَهَا kelimesi geçer. Kasidede bu kelimenin yalnızca bu iki yerde geçmesi (ikincisinde ifade değişerek), bu kelimenin "zeyl" anlamında da olması ve tam da Sözler kitabında risale şeklinde zeyl içeren 27. ve 31. Sözlere (İçtihat hakkındaki 27. Söz'ün sahabelere dair olan zeyli ve Mirac hakkındaki 31. Söz'ün Şakk-ı Kamer (ayın ikiye ayrılma) mucizesine dair olan zeyli) tevafuk etmesi Celcelutiye'de Risale-i Nur'a işaret olduğunu gösterir.
- Belagat ve beyan ilminde uzak ve gizli manalara delâlet etmek için "karine" tabir edilen emare ve münasebetlerden birisi bulunsa bu uzak ve gizli mana karinenin kuvvetine göre sarîh ve zahir manası gibi kabul edilir. Bu kaideye göre, Risale-i Nur'a Kur'an ayetlerinde ve Celcelutiye kasidesindeki işaret edilen manaların çok karine ve emareleri vardır ve hepsi birbirine kuvvet verir.
- Kur'an'ın, Hz. Ali'nin ve Gavs-ı A'zam'ın bütün kıymetli kitaplar içinde Risale-i Nur'a özellikle işaret etmesinin hikmetini izah ederken Bediüzzaman (1) bu zamanın ehemmiyetli olduğunu, (2) Bu asırdaki manevi tahribatın dehşetli olduğunu ve (3) bu zamanın ahir zaman fitnesi zamanı olduğunu hatırlatarak Risale-i Nur'un bu şartlar altında mü'minlerin imanını kurtarmasından dolayı bu işarete mazhar olduğunu beyan eder.
- Celceluriye kasidesinde Hz. Ali وَ تِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ فَاجْمَعْ خَوَاصَّهَا § وَ حَقِّقْ مَعَانٖيهَا بِهَا الْخَيْرُ تُمِّمَتْ (Meali: İşte bunlar (sûrelerin başlarındaki harfler) "Nur Harfleri"dir. Beni, onların bütün hasiyet ve meziyetlerine mazhar et! Ve her türlü hayrın kendisiyle tamamlanıp kemale erdiği o harflerin mânâlarını gerçekleştir.) der. Bediüzzaman bu beytin “İşte Risale-i Nur’un sözleri harfleri ki onlara işaretler eyledik. Sen onların hâssalarını topla ve manalarını tahkik eyle. Bütün hayır ve saadet, onlarla tamam olur.” anlamında olduğunu ve manayı ifade etmeyen harflerin değil “kelimeler” manasındaki “Sözler” namıyla risalelerin kast edildiğini söyler.
- Sözler’e özellikle 19. Mektup’a has bir hat tarzı vardır. O tarz yazılsa (Kur'an hattıyla) latiflikler görünecektir.
- Gavs-ı A'zam Abdülkadir-i Geylani bir kasidesinde geşen Amma فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ (Meali: Söyle, korkma!) ifadesiyle gelecekteki müridi olan Said Nursi'ye “Korkma, Sözlerini söyle!” diyerek teminat verir. Bu cümlenin ebced makamı 1332 eder. Gerçekten de Said Nursi 2. meşrutiyet'ten sonra kısa bir süreliğine mücahedesinde ara vermişse de 1332'de İşaratü’l-İ’caz’ı telif etmeye başlamış, Eski Said’den sıyrılmaya niyet edip Yeni Said suretinde bütün kuvvetiyle manevi mücahedesine başlamıi, 2-3 sene sonra Dârülhikmeti’l-İslâmiyede Kur'an nurlarını neşretmeye başlamıştır.
- Yine aynı kasidede mealien "Benim nazmımı, yani meslek ve meşrebimi ve mücahedatımı gösteren makalâtımı söyle, korkma! Muhakkak ki sen inayet-i İlâhiyenin hıfzındasın." ifadeleri geçer. Ebced makamıyla, "münşiden" ifadesi Molla Said'i, "nazmî" ifadesinde "zı" harfi Risale-i Nur'u, "mî" harfleri ise Hem Mektubat'ı hem de "Kelimat-ı Said-in Nursî"yi gösterir. (Kelimat, Sözler demektir).
Risale-i Nur'da Derc Edildiği ve Benzer İçerikli Yerler
Sözler'deki her bir parçanın Sözler dışında nerelerde geçtiğini görmek için ilgili parçanın kendi sayfasına gidin
- Sözler adlı büyük kitapta tamamı mevcuttur.
Risale-i Nur'da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği
Risale-i Nur'da Sözler ifadesi çok fazla geçer. Bu ifadelerin büyük kısmında tüm Risale-i Nur kastedilmiştir. Buraya numune olarak bir kısmı alınmıştır.
Bu Risalenin Telifi, Neşri ve Adı Hakkındaki Bahisler
Malûmdur ki Risale-i Nur başta otuz üç adet Sözlerdir ve Sözler namıyla yâd edilir. Fakat Otuz Üçüncü Söz müstakil değil belki otuz üç adet Mektubattan ibarettir ve Mektubat namıyla zikredilir. Sonra Otuz Birinci Mektup dahi müstakil değil belki otuz bir adet Lem’alardan mürekkebdir ve Lem’alar adı ile müştehirdir. Sonra Otuz Birinci Lem’a dahi müstakil olmamış, o da inşâallah otuz bir adet Şuâlardan mürekkeb olacak. El-Âyetü’l-Kübra Yedinci ve bu risale Sekizinci Şuâlarıdır. Demek Sözler’in hâtimesi Otuz İkinci Söz’dür. Hem Risale-i Nur’un yıldızları içinde bir güneş hükmünde şakirdlerince telakki edilen Otuz İkinci Söz namındaki üç mevkıflı risale-i hârika ve câmia ve Sözler’in bir cihette hâtimesi ve cem’iyetli neticesi olan o risaleye Hazret-i İmam-ı Ali (ra) onun fevkalâde ehemmiyetini ve câmiiyetini göstermek için Kur’an’ın çok sureleriyle birden Otuz İkinci Mertebe’de وَ بِسُوَرِ الْقُرْاٰنِ حِزْبًا وَ اٰيَةً kasemiyle Otuz İkinci Mertebe’de bulunan o câmi’ risaleye işaret eder.
Risale-i Nur’un Otuz Üçüncü Söz’ü ise bundan evvel beyan ettiğimiz gibi otuz üç adet mektuplardan ibaret ve Mektubat namında otuz üç kitap ve yüzden ziyade risalelerdir. İşte Hazret-i İmam-ı Ali (ra) otuz üçüncü mertebede ve kaseminde Otuz Üçüncü Söz’ün eczaları olan o yüz on kitap ve mektubata birden işaret etmek için yüz on semavî suhuf namında yüz on muhtasar kitaplar ve o büyük mukaddes kitaplardan istimdad manasında olan şu:
فَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلَاىَ بِفَضْلِكَ الَّذٖى ٭ عَلٰى كُلِّ مَٓا اَنْزَلْتَ كُتْبًا تَفَضَّلَتْ
kelâmıyla işaret eder.
Malûmdur ki ilm-i belâgatta ve fenn-i beyanda uzak ve gizli manalara delâlet etmek için karine tabir ettikleri emarelerden ve münasebetlerden birisi bulunsa uzak bir mana ve gizli ve işarî olan bir mefhum, karinenin kuvvetine göre sarîh ve zahir manası gibi kabul edilir. İşte bu kaideye binaen, bu işarî manaların her birisine müteaddid karineler, emareler bulunduğu gibi sair arkadaşları da ona karineler olur. Risale-i Nur’un mecmuundan haber veren sarîh fıkralar dahi her birisine kuvvetli bir karinedir.
(8. Şua)
İşte ism-i Adl ve ism-i Hakem’in parlak bir âyineleri ve bir tefsirleri hükmünde olan Otuz İkinci Söz’e parmak basıyor ve mana-yı mecazî suretinde ifade eder. ذَيْمُوخٍ kelimesinin tekrarıyla Sözler otuz üç iken bir mertebesi mektuplardan ibaret olduğuna ve Otuz İkinci Söz son mertebesi bulunduğuna îma eder.
(8. Şua)
Sâlisen: Otuz Üçüncü Söz’den başka Söz yazılmak ihtiyacı kalmadı. Hem şer’an çok mübarek bu otuz üç adetten bazı esbaba binaen geçmeyeceğim. Hem de hakaik-i esasiye-i Kur’aniye ve imaniyenin elzem ve lâzım olan kısımları hemen ekseriyet-i mutlaka itibarıyla yazılmıştır.
…
Otuz Üçüncü’nün birinci makamına dair sen fikrini yazdın. Beğendiğini gösteriyorsun. Hakkı Efendi ile Müftü Efendi ve sair ihvanların da nasıl bulduklarını anla, bana yaz. Umum kardeşlerime selâm ve dua ediyorum ve onların duasını istiyorum.
Otuz üç adet Sözler’in ve otuz üç adet Mektuplar’ın mecmuuna Risaletü’n-Nur namı verilmesinin sırrı şudur ki:
Bütün hayatımda Nur kelimesi her yerde bana rast gelmiştir. Ezcümle: Karyem Nurs’tur. Merhume validemin ismi Nuriye’dir. Nakşî üstadım Seyyid Nur Muhammed’dir. Kādirî üstadım Nureddin. Kur’an üstadlarımdan Nuri. Talebelerimden benimle en ziyade alâkadarı Nur isimli bulunanlardır. Kitaplarımı en ziyade izah ve tenvir eden Nur misalidir. Kur’an-ı Hakîm’deki en evvel aklıma, kalbime parlayan ve fikrimi meş’ul eden اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ âyetidir. Hem hakaik-i İlahiyede müşkülatımın ekserisini halleden esma-i hüsnadan Nur ism-i nuranisidir. Hem Kur’an’a şiddet-i şevk ve inhisar-ı hizmetim için hususi imamım Zinnureyn’dir.
Üçüncü sualiniz ki Sözler otuz üç, Mektubat otuz üç, Pencereler otuz üç, mecmuu doksan dokuz olduğu gibi Arabî Katre Risalesi’nin başında beyan edildiği üzere, en evvel bu fakir kardeşinizin harekât-ı fikriyesi namazdan sonra otuz üç “Sübhanallah” ve otuz üç “Elhamdülillah” ve otuz üç “Allahu ekber”deki meratibe göre doksan dokuz mücahedat-ı fikriye ve makamat-ı ruhiyedeki tezahürat ve doksan dokuz esma-yı hüsna cilvesine mazhariyet sırlarını, hayal meyal bir surette uzaktan uzağa hissedilmesindendir ki bu otuz üç mübarek adedi ihtiyarım olmayarak çok harekât-ı ilmiyemde ve neşriyede hükmediyor.
Hem ehl-i dünya bütün menfîlere vesika verdiği ve canileri hapisten çıkarıp affettikleri halde, bana zulüm olarak vermediler. Benim Rabb-i Rahîm’im, beni Kur’an’ın hizmetinde ziyade istihdam etmek ve Sözler namıyla envar-ı Kur’aniyeyi bana fazla yazdırmak için dağdağasız bir surette beni şu gurbette bırakıp bir büyük merhamete çevirdi.
Sözler’in neşrine manilerin çoğalması sizi müteessir etmesin. İnşâallah neşrettiğin miktar bir rahmete mazhar olduğu zaman, pek bereketli bir surette o nurlu çekirdekler, kesretli çiçekler açacaklar.
Bazı sualler soruyorsunuz. Aziz kardeşim, yazılan galip Sözler ve Mektuplar; ihtiyarsız, def’î ve âni bir surette kalbe geliyordu, güzel oluyordu. Eğer ihtiyar ile Eski Said gibi kuvve-i ilmiye ile düşünüp cevap versem sönük düşer, noksan olur.
Hususan o sıkıntıya hastalık da ilâve edilse daha ziyade beni dersten, teliften men’etmekle beraber; en mühim Sözler ve risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda en süratli bir tarzda yazılması; doğrudan doğruya bir inayet-i İlahiye ve bir ikram-ı Rabbanî ve bir keramet-i Kur’aniye olmazsa nedir?
…
Şimdi bence kat’iyet peyda etmiştir ki ekser hayatım ihtiyar ve iktidarımın, şuur ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garib bir surette ona cereyan verilmiş; tâ Kur’an-ı Hakîm’e hizmet edecek olan bu nevi risaleleri netice versin. Âdeta bütün hayat-ı ilmiyem, mukaddimat-ı ihzariye hükmüne geçmiş. Ve Sözler ile i’caz-ı Kur’an’ın izharı, onun neticesi olacak bir surette olmuştur.
…
Hususan Sözler’in ve risalelerin neşrinde ve tashihatında ve yerlerine yerleştirmekte ve tesvid ve tebyizinde, fevka’l-me’mul kerametkârane bir teshilata mazhar oluyoruz.
Ben Sözler’i yazarken ihtiyarsız olarak ekser temsilatı, şuunat-ı askeriye nevinde zuhur ediyordu. Ben hayret ediyordum. Neden böyle yazıyorum, sebebini bulamıyordum. Sonra hatırıma geldi ki belki istikbalde şu Sözler’i hakkıyla anlayacak, kabul edip hırz-ı can edecek en mühim talebeleri askerîden yetişecek. Onun için böyle yazmaya mecbur oluyorum, düşünüp o kahraman askerleri bekliyordum.
İşte mağrur olma, şükret; sen o askerlerden bahtiyar birisisin ki evvel yetiştin. Yirmi dört adet Sözler’i meşâgil-i dünyeviye içinde yazmaklığın, benim bu hüsn-ü zannımı teyid etti. Fakat bâki kalan Sözler çok mühimdirler hususan İ’caz-ı Kur’an ve Kader Sözleri. İnşâallah ötekileri sana yazdıran, bunları dahi yazdıracak. Şimdiye kadar yazdığın Sözler’i bir vakit gönder, güzelce tashih edip göndereceğim.
(Barla L.)
Risaletü’n-Nur’un eczaları Sözler namıyla iştihar etmişler. Sözler ise Arapça “kelimat”tır. Ve o kelimat ile Kur’an’ın hakaikini o derece mahz-ı hak ve ayn-ı hakikat olduğunu ispat etmiş ki bu zamanın dinsiz feylesoflarını tam susturuyor.
(1. Şua)
Sözler’in üç ismi olan Risalei’n-Nur veya Resaili’n-Nur veya Risaleti’n-Nur’daki şeddeli “nun” iki “nun” sayılmak, cifirce ağlebî bir kaidedir. Şeddeli harf bazen bir, bazen iki sayılabilir.
(1. Şua)
…Sözler’in ikinci ve üçüncü ismi olan Resaili’n-Nur ve Risale-i Nur…
(1. Şua)
Gerçi has kardeşlerim her birisi mükemmel bir Said hükmünde Nur’a sahiptirler. Fakat ihlastan sonra en büyük kuvvetimiz tesanüdde bulunduğundan ve meşreplerin ihtilafıyla –hapiste olduğu gibi– bir derece tesanüd kuvveti sarsılmasıyla, hizmet-i Nuriyeye büyük bir zarar gelmesi ihtimaline binaen; bu bîçare, ihtiyar, hasta hayatım tâ Lem’alar, Sözler mecmuası da çıkıncaya kadar ve korkaklık ve kıskançlık damarıyla hocaları Nurlardan ürkütmek belası def’oluncaya kadar ve tesanüd tam muhkemleşinceye kadar, o hayatımı muhafazaya bir mecburiyet hissediyorum.
Bin bârekellah hem Sözler mecmuasının güzel ve sıhhatli olmasına ve müsaderedeki mecmuaların imhadan kurtulmasına numune olarak bir kısmını elde etmenize binler mâşâallah ve elhamdülillah deriz.
Şoför Abdurrahman ile kendi nafakam elli lirayı daha gönderdim. Bana gönderdiğiniz kitapları ve Sözler mecmuasını kalan borcuma hesap edersiniz.
Bu Lemaat’ın işaret ettiğimiz kısımları Otuz Üçüncü Söz namında Sözler’in âhirinde yazılması, Nur kahramanı Hüsrev’in ve Medresetü’z-Zehra erkânlarının reyine havale ediyoruz.
Şimdi hem Ankara hem İstanbul hem Samsun hem Antalya Risale-i Nur’un neşrine başladığı cihetle, gizli din düşmanı komiteler o neşriyata karşı bir evham vermemek için şimdilik has dostları da kabul etmemeye mecbur oldu tâ Sözler’in tabı tamam oluncaya kadar.
“Müteessir olmayınız. Ben de sizinle beraber olarak onları tebrik etmeliyiz. Çünkü iki sene zarfında elli sene kadar hükûmete, vatana, millete, dine, asayişe hizmet ettiklerine delil-i kat’î, kerametkârane Üstadımızın ona müracaatı olmadan Rehber’in kurtulmasını arzu ettiği aynı dakikada müsadere edilen iki yüz Rehber’in bize iadesine emir vermesiyle iki yüz bin adam Rehber’den istifade etmesiyle ona duacı olması ve Tahsin Tola’nın ehemmiyetli çalışmasıyla Sözler mecmuası resmen Ankara’da tabedilmesiyle hem asayişe hem Demokrat’a hem bu vatan ve millete yüz sene mebusluk etmek kadar faydası oldu. Şimdi bu kadar manevî, hakiki, hususan bâki ve uhrevî kâr onlara yeter. Bir iki sene memuriyet ve mebusluğa çalışmakla o bâki elmas gibi hizmetlerini, kırılacak fâni şişeye âlet yapmamak gerektir. Onun için ben onları tebrik ediyorum. Siz de onları tebrik ediniz, dua ediniz. Hattâ ben Tahsin Tola’nın tekrar mebus olmasını istedim tâ Nurlara hizmet etsin fakat onun evvelki hizmeti kâfi geliyor. Kapıyı açmış, daha ihtiyaç kalmadı.”
Nur talebelerinden
Mehmed Kaya, Hüsrev, Tahirî, Sungur, Zübeyr, Ceylan, Bayram
Hâşiye: Üstadımız dedi ki: Dünya cihetiyle mebus olmadığından ayda bir miktar banknot kaybetti. Şimdi onun hizmetiyle Sözler mecmuasının neşriyle milyonlar adamlar içinde yalnız benim hisseme mukabil bir şey lâzım olsaydı; ben –elli bin lira kadar bana fayda oldu– eğer param olsa idi, böyle azîm bir yekûn ona verecektim. Şimdi bu hakikati nazar-ı dikkate almak lâzım gelirken tekrar mebus olsaydı bu hakikat nazara alınmayacaktı. Onun için bazı dinsiz zalimlerin parmağıyla kazanmadığından müteessir olmasın.
Hulusi ise âhirdeki Sözler’in ve ekser Mektubat’ın yazılmasına onun gayreti ve ciddiyeti en mühim sebep olması.
…
Hulusi Bey; benim yegâne manevî evladım ve medar-ı tesellim ve hakiki vârisim ve bir deha-yı nurani sahibi olacağı muhtemel olan biraderzadem Abdurrahman’ın vefatından sonra, Hulusi aynen yerine geçip o merhumdan beklediğim hizmeti, onun gibi îfaya başlamasıyla ve ben onu görmeden epey zaman evvel Sözler’i yazarken, onun aynı vazifesiyle muvazzaf bir şahs-ı manevî bana muhatap olmuşçasına, ekseriyet-i mutlaka ile temsilatım onun vazifesine ve mesleğine göre olmuştur.
Bu manevî tefsir; Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar diye dört büyük kısımdan müteşekkil olup yekûnü yüz otuz risaledir.
Bu Risalenin Kıymeti Hakkındaki Bahisler
Hem geçmiş derslerden ve Sözlerden elbette anlamışsın ki Kur’an-ı Hakîm, şu kâinattan bahsediyor; tâ zat ve sıfât ve esma-i İlahiyeyi bildirsin. Yani bu kitab-ı kâinatın maânîsini anlattırıp tâ Hâlık’ını tanıttırsın. Demek, mevcudata kendileri için değil belki mûcidleri için bakıyor. Hem umuma hitap ediyor. İlm-i hikmet ise mevcudata mevcudat için bakıyor. Hem hususan ehl-i fenne hitap ediyor.
(19. Söz)
Eğer istersen Kur’an’ın semavatına ve âyâtının nücumlarına yetişesin; geçmiş olan yirmi adet Sözleri, yirmi basamaklı (HâşiyeBelki otuz üç adet Sözleri, otuz üç adet Mektupları, otuz bir Lem’aları, on üç Şuâları; yüz yirmi basamaklı bir merdivendir.) bir merdiven yaparak çık. Onunla gör ki Kur’an ne kadar parlak bir güneştir. Hakaik-i İlahiyeye ve hakaik-i mümkinat üstüne nasıl safi bir nur serpiyor ve parlak bir ziya neşrediyor bak.
(20. Söz)
Şu Yirmi İkinci Söz’ün On İkinci Lem’a’sı, öyle bir bahr-i hakaiktir ki bütün yirmi iki Söz ancak onun yirmi iki katresi ve öyle bir menba-ı envardır ki şu yirmi iki Söz, o güneşten ancak yirmi iki lem’asıdır. Evet, o yirmi iki adet Sözlerin her birisi, sema-i Kur’an’da parlayan bir tek necm-i âyetin bir lem’ası ve bahr-i Furkan’dan akan bir âyetin ırmağından tek bir katresi ve bir kenz-i a’zam-ı Kitabullah’ta her biri bir sandukça-i cevahir olan âyetlerin bir tek âyetinin bir tek incisidir.
(22. Söz)
İlmindeki câmiiyet-i hârikadır.
Evet Kur’an, şeriatın müteaddid ve çok ilimlerini, hakikatin mütenevvi ve kesretli ilimlerini, tarîkatın muhtelif ve hadsiz ilimlerini, kendi ilminin denizinden akıttığı gibi; daire-i mümkinatın hakiki hikmetini ve daire-i vücubun ulûm-u hakikiyesini ve daire-i âhiretin maarif-i gamızasını, o denizinden muntazaman ve kesretle akıtıyor. Şu lem’aya misal getirilse bir cilt yazmak lâzım gelir. Öyle ise yalnız numune olarak şu yirmi beş adet Sözleri gösteriyoruz. Evet, bütün yirmi beş adet Sözlerin doğru hakikatleri, Kur’an’ın bahr-i ilminden ancak yirmi beş katredir. O Sözlerde kusur varsa benim fehm-i kāsırıma aittir.
(25. Söz)
İkinci vecih ise felsefe tutmuştur: Felsefe ise eneye mana-yı ismiyle bakmış. Yani kendi kendine delâlet eder, der. Manası kendindedir, kendi hesabına çalışır, hükmeder. Vücudu aslî, zatî olduğunu telakki eder. Yani zatında bizzat bir vücudu vardır, der. Bir hakk-ı hayatı var, daire-i tasarrufunda hakiki mâliktir, zu’meder. Onu bir hakikat-i sabite zanneder. Vazifesini, hubb-u zatından neş’et eden bir tekemmül-ü zatî olduğunu bilir ve hâkeza çok esasat-ı fâsideye mesleklerini bina etmişler.
O esasat, ne kadar esassız ve çürük olduğunu sair risalelerimde ve bilhassa Sözlerde hususan On İkinci ve Yirmi Beşinci Sözlerde kat’î ispat etmişiz.
(30. Söz)
Bütün Sözlerde konuşan ben değilim. Belki işarat-ı Kur’aniye namına hakikattir. Hakikat ise hak söyler, doğru konuşur. Eğer yanlış bir şey gördünüz, muhakkak biliniz ki haberim olmadan fikrim karışmış, karıştırmış, yanlış etmiş.
(32. Söz)
Esbab, teselsülün berahini ile âlemin nihayetinde kesilmesinden ise her şeyde Hâlık-ı külli şey’e has sikkeyi göstermek daha kat’î, daha kolaydır. Kur’an’ın feyziyle bütün Pencereler ve bütün Sözler, o esas üzerine gitmişler.
(33. Söz)
Ehl-i hakikatin bir kısmı nasıl ki ism-i Vedud’a mazhardırlar ve a’zamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcudatın pencereleriyle Vâcibü’l-vücud’a bakıyorlar. Öyle de şu hiç-ender hiç olan kardeşinize, yalnız hizmet-i Kur’an’a istihdamı hengâmında ve o hazine-i bînihayenin dellâlı olduğu bir vakitte, ism-i Rahîm ve ism-i Hakîm mazhariyetine medar bir vaziyet verilmiş. Bütün Sözler, o mazhariyetin cilveleridir. İnşâallah o Sözler وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا sırrına mazhardırlar.
Eskiden kırk günden tut tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike çıkılacak bir yol bulunsa o yola karşı lâkayt kalmak, elbette kâr-ı akıl değil.
İşte otuz üç adet Sözler, böyle Kur’anî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar. Madem hakikat budur; esrar-ı Kur’aniyeye ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım.
Bilirsiniz ki: Eğer dalalet cehaletten gelse izalesi kolaydır. Fakat dalalet, fenden ve ilimden gelse izalesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım, binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşad ile yola gelebilirdi. Çünkü öyleler kendilerini beğeniyorlar hem bilmiyorlar hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenab-ı Hak şu zamanda, i’caz-ı Kur’an’ın manevî lemaatından olan malûm Sözler’i, şu dalalet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.
Evet Sözler, Tûba-i cennetin meyveleri gibi tatlı ve güzel olan iman ve İslâmiyet’in meyvelerini ve saadet-i dâreynin mehasini gibi hoş ve şirin öyle neticelerini göstermişler ki görenlere ve tanıyanlara nihayetsiz bir tarafgirlik ve iltizam ve teslim hissini verir. Ve silsile-i mevcudat gibi kuvvetli ve zerrat gibi kesretli iman ve İslâm’ın bürhanlarını göstermişler ki nihayetsiz bir iz’an ve kuvvet-i iman verirler.
O gece benden sual ettiniz, ben cevabını vermedim. Çünkü mesail-i imaniyenin münakaşa suretinde bahsi caiz değildir. Siz münakaşa suretinde bahsetmiştiniz. Şimdilik münakaşanızın esası olan üç sualinize gayet muhtasar bir cevap yazıyorum. Tafsilini, Eczacı Efendinin isimlerini yazmış olduğu Sözler’de bulursunuz. Yalnız, kader ve cüz-ü ihtiyarîye ait Yirmi Altıncı Söz hatırıma gelmemişti, size söylememiştim, ona da bakınız fakat gazete gibi okumayınız. Eczacı Efendinin o Sözler’i mütalaa etmesini havale ettiğimin sırrı şudur ki:
O çeşit meselelerdeki şüpheler, erkân-ı imaniyenin zaafından ileri geliyor. O Sözler ise erkân-ı imaniyeyi tamamıyla ispat ederler.
Sual: Mütekellimîn uleması; âlemi, imkân ve hudûsun unvan-ı icmalîsi içinde sarıp zihnen üstüne çıkar, sonra vahdaniyeti ispat ederler. Ehl-i tasavvufun bir kısmı, tevhid içinde tam huzuru kazanmak için لَا مَشْهُودَ اِلَّا هُوَ deyip kâinatı unutur, nisyan perdesini üstüne çeker, sonra tam huzuru bulur. Ve diğer bir kısmı hakiki tevhidi ve tam huzuru bulmak için لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ diyerek kâinatı hayale sarar, ademe atar, sonra huzur-u tam bulur.
Halbuki sen, bu üç meşrepten hariç bir cadde-i kübrayı Kur’an’da gösteriyorsun. Ve onun şiarı olarak
diyorsun. Bu caddenin tevhide dair bir bürhanını ve bir muhtasar yolunu icmalen göster.
Elcevap: Bütün Sözler ve bütün Mektuplar, o caddeyi gösterir.
Âlemde her bir şey, bütün eşyayı kendi Hâlık’ına verir. Ve dünyada her bir eser, bütün âsârı kendi müessirinin eserleri olduğunu gösterir. Ve kâinatta her bir fiil-i icadî, bütün ef’al-i icadiyeyi kendi fâilinin fiilleri olduğunu ispat eder. Ve mevcudata tecelli eden her bir isim, bütün esmayı kendi müsemmasının isimleri ve unvanları olduğuna işaret eder. Demek her bir şey, doğrudan doğruya bir bürhan-ı vahdaniyettir ve marifet-i İlahiyenin bir penceresidir.
İmam-ı Rabbanî ve Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed-i Farukî (ra) demiş: “Hakaik-i imaniyeden bir tek meselenin inkişafı ve vuzuhu, benim indimde binler ezvak ve keramata müreccahtır. Hem bütün tarîkatların gayesi ve neticesi, hakaik-i imaniyenin inkişafı ve vuzuhudur.” Madem şöyle bir tarîkat kahramanı böyle hükmediyor; elbette hakaik-i imaniyeyi kemal-i vuzuh ile beyan eden ve esrar-ı Kur’aniyeden tereşşuh eden Sözler, velayetten matlub olan neticeleri verebilirler.
Demek Kur’an’dan gelen o Sözler ve o Nurlar, yalnız aklî mesail-i ilmiye değil; belki kalbî, ruhî, halî mesail-i imaniyedir ve pek yüksek ve kıymettar maarif-i İlahiye hükmündedirler.
Sahabelerden ve tabiîn ve tebe-i tabiînden en yüksek mertebeli velayet-i kübra sahibi olan zatlar, nefs-i Kur’an’dan bütün letaiflerinin hisselerini aldıklarından ve Kur’an onlar için hakiki ve kâfi bir mürşid olduğundan gösteriyor ki: Her vakit Kur’an-ı Hakîm, hakikatleri ifade ettiği gibi velayet-i kübra feyizlerini dahi ehil olanlara ifaza eder.
Evet, zahirden hakikate geçmek iki suretledir:
Biri: Tarîkat berzahına girip seyr ü sülûk ile kat’-ı meratib ederek hakikate geçmektir.
İkinci Suret: Doğrudan doğruya, tarîkat berzahına uğramadan, lütf-u İlahî ile hakikate geçmektir ki sahabeye ve tabiîne has ve yüksek ve kısa tarîk şudur.
Demek hakaik-i Kur’aniyeden tereşşuh eden Nurlar ve o Nurlara tercümanlık eden Sözler, o hâssaya mâlik olabilirler ve mâliktirler.
Beş cüz’î misal ile göstereceğiz ki Sözler, talim-i hakaik ettikleri gibi irşad vazifesini de görüyorlar.
…
Ben kendim on değil, yüz değil, binler defa müteaddid tecrübatımla kanaatim gelmiş ki: Sözler ve Kur’an’dan gelen Nurlar; aklıma ders verdiği gibi kalbime de iman hali telkin ediyor, ruhuma iman zevki veriyor ve hâkeza…
Zaten sair telifata muhalif olarak ekser Sözler’in başları mücmel başlar, gittikçe genişlenir, tenevvür eder.
Madem i’caz-ı Kur’an’ı bir derece beyan, Sözler’le oldu. Elbette o i’cazın hesabına geçen ve onun reşehatı ve berekâtı nevinden olan hizmetimizdeki inayatı izhar etmek, i’caza yardımdır ve izhar etmek gerektir.
…
Hem madem yazılan Sözler onun bir nevi tefsiridir ve o risalelerdeki hakaik ise Kur’an’ın malıdır ve hakikatleridir. Ve madem Kur’an-ı Hakîm ekser surelerde, hususan الٰرٓ larda حٰمٓ lerde kendi kendini kemal-i haşmetle gösteriyor, kemalâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor. Elbette Sözler’de in’ikas etmiş Kur’an-ı Hakîm’in lemaat-ı i’caziyesinden ve o hizmetin makbuliyetine alâmet olan inayat-ı Rabbaniyenin izharına mükellefiz. Çünkü o üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.
…
Sözler hakkında tevazu suretinde demiyorum, belki bir hakikati beyan etmek için derim ki: Sözler’deki hakaik ve kemalât, benim değil Kur’an’ındır ve Kur’an’dan tereşşuh etmiştir.
…
İşte bunun gibi ben de sesim yetişse bütün küre-i arza bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakikattirler fakat benim değildirler, Kur’an-ı Kerîm’in hakaikinden telemmu etmiş şuâlardır.
…
Benden sual ediyorsun: “Neden senin Kur’an’dan yazdığın Sözler’de bir kuvvet, bir tesir var ki müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nadiren bulunur. Bazen bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitap kadar tesir bulunuyor?”
Elcevap: –Güzel bir cevaptır– Şeref, i’caz-ı Kur’an’a ait olduğundan ve bana ait olmadığından bilâ-perva derim: Ekseriyet itibarıyla öyledir. Çünkü yazılan Sözler tasavvur değil tasdiktir, teslim değil imandır, marifet değil şehadettir şuhuddur, taklit değil tahkiktir, iltizam değil iz’andır, tasavvuf değil hakikattir, dava değil dava içinde bürhandır.
Bu dürûs-u Kur’aniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar vazifeleri –ulûm-u imaniye cihetinde– yalnız yazılan şu Sözler’in şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir.
İntihabım olmayarak ihtiyarsız bir tarzda, âdeta umum Sözlerin ve Mektupların âhirlerinde şu âyet سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ bana söylettirilmiş. Şimdi anladım ki tefsirim de şu âyet ile hitam buluyor. Demek inşâallah bütün Sözler, hakiki bir tefsir ve şu âyetin bahrinden birer cetveldir. En-nihayet yine o denize dökülüyorlar. Şu tefsirin hitamında, güya her Söz manen şu âyetten başlıyor. Demek o zamandan beri yirmi senedir daha şu âyeti tefsir ediyorum, bitiremedim ki tefsirin ikinci cildini yazayım.
Bu kadar kıymetli ve nurlu Sözler’in en hüsünlü hat ile ve hattâ altın ile yazılması lâyık ve muktezî iken, hasbe’l-kader bu bîçare kardeşinizin perişan ve belki ancak okunabilir, hatalı hattı ile yazılması da hamd ve şükrümü artırmaya vesile oluyor. Ve her vasıta ile aldığım meserret-bahş selâm ve iltifatat-ı fâzılanelerinin ve her biri Risale-i Nur’a bir zeyl ve tefsir ve hâşiye makamındaki cihan-değer emirname-i ârifanelerinden maddeten dûr bulunacağımdan dolayı çok müteessir olacağım.
…
Hulusi
Demek Onuncu Söz, onun hakkında bir mürşid-i hakiki hükmüne geçmiştir ki birden onu derece-i velayete çıkararak şu üç kerameti söylettirmiştir. Benden sekiz sene evvel ayrılmış. Onuncu Söz eline geçmiş, mektubun başında söylediği gibi çok azîm istifade edip sekiz sene zarfında aldığı kirleri onunla silmiştir. Hattâ tayyedilmiş, mektubunun diğer bir parçasında Onuncu Söz’ün şevkinden demiş: “Yazdığın Sözler’in hepsini bana gönder, kendi hattımla her birisinden otuzar nüsha yazar ve yazdırırım. Tâ intişar edip kaybolmasın.” İşte böyle bir kahraman vârisi kaybettim. Ruhuna el-Fatiha.
Sözler sayesinde şu bir seneyi mütecaviz bir müddetten beri şevk ile taallüm, inayetle tefeyyüz, tergib ile tenevvür, hâhişle telezzüz, işaretle tahalluk, tedricle tekemmül tarîkında ilerlemeye sâî bulunduğum bu muayyen müddetin bir gününe, sâbıkan geçirmiş olduğum umum hayatımın bile mukabil olamayacağı kanaatindeyim.
Sabri
Sözlerinizin (yani Risalelerinizin) her biri birer derya-yı azîmdir. Sözlerinizden pek çok feyz alıyorum. O kadar ki okudukça tekrar etmeyi istiyorum. Ve tekrarında duyduğum İlahî bir zevki tarif edemeyeceğim. Bugün Sözlerinizden değil hepsini, bir tanesini alan insaf ile okursa hakkı teslime ve münkir ise gittiği yolu terke, fâsık ise tövbeye mecbur olacağına kat’iyen ümitvarım.
Hüsrev
Sözleriniz mürşidane ve çok yüksek olduğundan gayet dikkatli ve tahlil ederek okunmak icab ediyor. Serdeylediğiniz delail-i akliye ve mantıkıye o kadar tatlı ve hayret-bahştır ki İnsan okudukça okuyor ve nâmütenahî bir zevk-i manevî hissederek hiç elinden bırakmak istemiyor. Bu sebeple bir defa okumak kâfi değil. Hepsi yanında bulunup daima okumalıdır.
Re’fet
Sevgili Üstadım! Zaten fakir, âcizane nazarımda “Şems-i Hidayet’ten neşr-i envar eden Sözler” hak ve hem hakikat olarak, hakikat âleminin çarşısıdır. Hakikat âleminde ne varsa o kadar zengin, o kadar mücehhez, o kadar bîpâyandır. Böyle bir çarşı-yı âlem mallarını almak lâzım ki bir padişah kuvveti olsun. Eğer görmekse öyle bir keskin, nâfiz, seyyar bir nazar olmalı ki seyr ü seyahat ile görebilsin. Bu da pek ender bulunduğundan, almak ve görmek için lâzım ki bütün malların bir numune levhası bulunsun.
…
Hâfız Ali
Mezhebimizde (mesleğimizde) firak yok. Sen nerede bulunsan şu kardeşin ile ellerinizdeki Sözler vasıtasıyla sohbet edebilirsin.
…
Hem de ilim iki kısımdır: Bir nevi ilim var ki bir defa bilinse ve bir iki defa düşünülse kâfi gelir. Diğer bir kısmı, ekmek gibi su gibi her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur. Bir defa anladım, yeter diyemez. İşte ulûm-u imaniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet itibarıyla inşâallah o cümledendir.
Mektubunda ilm-i kelâm dersini benden almak arzu etmişsiniz. Zaten o dersi alıyorsunuz. Yazdığınız umum Sözler, o nurlu ve hakiki ilm-i kelâmın dersleridir. İmam-ı Rabbanî gibi bazı kudsî muhakkikler demişler ki: Âhir zamanda ilm-i kelâmı yani ehl-i hak mezhebi olan mesail-i imaniye-i kelâmiyeyi, birisi öyle bir surette beyan edecek ki umum ehl-i keşif ve tarîkatın fevkinde, o nurların neşrine sebebiyet verecektir. Hattâ İmam-ı Rabbanî kendisini o şahıs gibi görmüştür.
Senin şu âciz ve fakir ve hiç-ender hiç olan kardeşin, bin derece haddimin fevkinde olarak kendimi o gelecek adam olduğumu iddia edemem, hiçbir cihette liyakatim yoktur. Fakat o ileride gelecek acib şahsın bir hizmetkârı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı ve o büyük kumandanın pişdar bir neferi olduğumu zannediyorum. Ve ondandır ki sen de yazılan şeylerden o acib kokusunu aldın.
Kur’an’dan tereşşuh eden o Sözler ve risaleler, Kur’an-ı Hakîm’in bir nevi müstakim tefsiri ve hakaik-i imaniyenin istikametli ve kuvvetli delilleri olduğundan; o risaleler ve Sözler’e gelen şeref ve takdir ve tahsin, Kur’an’a ve hakaik-i imana aittir.
(8. Lem'a)
Re’fet mektubunda demiş: “Ne vakit bir araya gelsek Sözler’den birisini açıp okuruz, tatlı tatlı istifade edip Üstadımızla görüşürüz. Hem Risale-i Nur’un en bâriz hâsiyeti, usandırmamaktır. Yüz defa okunsa yüz birincide yine zevk ile okunabilir.” demiş. Doğru söylemiş.
Senin ikinci sualin olan, mana-yı ismî ile mana-yı harfînin bahsi ise ilm-i nahvin umum kitapları başlarında o mesele izah edildiği gibi ilm-i hakikatin Sözler ve Mektubatlar namındaki risalelerinde temsilatla kâfi beyanat vardır.
Sözler namında yazılan risaleler, Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın bir nevi tefsir-i hakikisi olduğu ve o tefsirin telifinde merci ve me'haz ve hakiki üstad ve tam rehber, sırf âyât-ı Kur'aniye olduğu ve fakir ve âciz bu müellifin hissesi onda sırf bir tercüman olduğu ve doğrudan doğruya o risaleler, Kur'an'ın hakaiki ve o hakaikin bürhanları olduğu ve Kur'an'ın elinde bir kılınç hükmünde olarak o kale-i kudsiyeye gelen tehacümata karşı duran ve manen Kur'an'ın manası ve lâyenfek ondan gelmiş manevî bir cüzü olduğunu ve bütün kuvvetleriyle o Kur'an'a bakar ve işaret eder ve onu hedef ittihaz ederler.
Ve âyâtından gelen sünuhat ve ilhamat olduğunu ve müellifinin iktidar ve ihtiyarının pek fevkinde bir tarzda olduklarını mükerreren ispat edip beyan ettiğimiz halde...
Kur'an namına ve Kur'an hesabına rekabetkârane bunlara bakmak ve onlardaki i'caz-ı Kur'an'dan in'ikas eden cilveleri Kur'an'ın hakiki i'caziyle muvazene etmek ve rekabetkârane onların sukutunu ve kesadını ve çürüklüğünü arzu etmek, elbette Kur'an'a sadakat değildir. Çünkü Kur'an'ın elindeki kılıncı Kur'an'a çevirmek ve Kur'an'ın sadık hizmetkârını Kur'an'a karşı mübareze vaziyetini vermek ve Kur'an'dan gelen ve Kur'an'ın nurundan ve mizan-ı i'cazında bulunan nurlarını, Kur'an'a karşı muvazene etmek elbette bir hıyanettir ve bir cinayettir. Sakın dikkat ediniz ki nefs-i emmare bu cihette sizi aldatmasın.
Bu Risaleye Atıflar
Şimdi, insanın vazifesiyle maaşı ve terakkiyat ve tedenniyatı, geçen yirmi üç adet Sözlerde kısmen geçmiştir.
(24. Söz)
Bir sual: Diyorsunuz ki:
“Sen Sözler’de kıyas-ı temsili çok istimal ediyorsun. Halbuki fenn-i mantıkça kıyas-ı temsilî, yakîni ifade etmiyor. Mesail-i yakîniyede bürhan-ı mantıkî lâzımdır. Kıyas-ı temsilî, usûl-ü fıkıh ulemasınca zann-ı galip kâfi olan metalibde istimal edilir.”
“Hem de sen, temsilatı bazı hikâyeler suretinde zikrediyorsun. Hikâye hayalî olur, hakiki olmaz, vakıa muhalif olur?”
Elcevap: İlm-i mantıkça çendan “Kıyas-ı temsilî, yakîn-i kat’î ifade etmiyor.” denilmiş. Fakat kıyas-ı temsilînin bir nev’i var ki mantığın yakînî bürhanından çok kuvvetlidir ve mantığın birinci şeklinin birinci darbından daha yakînîdir. O kısım da şudur ki: Bir temsil-i cüz’î vasıtasıyla bir hakikat-i küllînin ucunu gösterip hükmü o hakikate bina ediyor. O hakikatin kanununu, bir hususi maddede gösteriyor. Tâ o hakikat-i uzma bilinsin ve cüz’î maddeler, ona ircâ edilsin.
…
İşte bütün Sözlerdeki kıyasat-ı temsiliyeler bu çeşittirler ki bürhan-ı kat’î-yi mantıkîden daha kuvvetli, daha yakînîdirler.
(32. Söz)
Sual: “Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği vücub ve vahdaniyet-i İlahiye ve evsaf ve şuunat-ı Rabbaniyeye, âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın vech-i delâletlerini, mücmel ve kısa bir surette beyanlarını isteriz. Çünkü münkirler, pek ileri gittiler. Ne vakte kadar وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ deyip elimizi kaldıracağız?” diyorlar.
Elcevap: Yazılan bütün otuz üç adet Sözler, o âyetin denizinden ve ifaza ettiği hakikat bahrinden otuz üç katredir. Onlara baksanız cevabınızı alabilirsiniz.
…
Şimdi şu hadsiz pencerelerden elbette haddimizin fevkinde olarak bahse girişmeyeceğiz. Onları ilm-i muhit-i İlahîye havale edip, yalnız âyât-ı Kur’aniyenin lemaatı olan otuz üç pencereyi Otuz Üçüncü Söz’ün Otuz Üçüncü Mektup’unun namazdan sonraki tesbihatın otuz üç aded-i mübareğine muvafık olmak için otuz üç pencereye icmalî ve muhtasar bir surette işaret edip, izahını sair Sözlere havale ederiz.
(33. Söz)
Sonra gayet zevkli ve neşeli bir halet içinde iken sekiz sene hiç gücendirmeden mükemmel bana hizmet eden Sıddık Süleyman bana bir kitap getirdi. Açtım baktım ki eski Said ile yeni Said’in birbiriyle münazara edip nefs-i emmareyi susturan ve şuhud derecesindeki hakikatleri ihtiva eden on üç dersler olup bu on üç dersin doğrudan doğruya Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın âyetlerinden aynelyakîne yakın bir surette yeni Said’e ders olduğunu ve bütün bu derslerde doğrudan doğruya birinci muhatap Said olduğunu gördüm. Küçük Sözler’in ve bazı mühim Sözlerin çekirdeklerini ve bir kısmının tam izahlarını içinde gördüm.
Şimdi matbu İşaratü'l-İ'caz'daki tevafukat-ı harfiye suretinde tezahür eden latîf bir işaret-i i'caziye şudur ki:
Bir sahifenin satırları başındaki eliflere baktım, on dört adet çıktı. Birden karşıki sahifenin satırları başındaki elifleri saydım, aynen on dört adet çıktı. Satırların aşağı başındaki ت lere baktım, birbirine muvafık altışar çıktı. Dedim:
"Bu mübarek tefsir, Sözler'in büyük bir kardeşi olduğundan Sözler'deki kelimat tevafuku olduğu gibi, bunda da daha ince bir tevafuk işareti lâzım geliyor." fikriyle tetkik ettim.
Bu Risalede İle İlgili Tevafuklar
Hem işaret-i gaybiye olmak için başka hiçbir kitapta bulunmamak lâzım gelmez. Mesela nasıl ki belâgat-ı Kur’aniye derece-i i’caza vâsıl olduğu için bir mu’cize-i risalet olduğu halde; sair ehl-i belâgatın umum kitaplarında, derecatlarına göre belâgat vardır. Onlarda belâgat bulunması, i’caz-ı Kur’an’a münafî olamaz.
Öyle de i’caz-ı Kur’an’ın yüzer kısmından bir kısmının cilvesi, bir nevi ikram-ı İlahî nevinden, Kur’an’ın bir nevi tefsiri olan Sözler’de, hakaik-i Kur’aniyenin hüsn-ü intizamına işareten görünüp tecelli etmesine, sair kitaplarda tevafukatın bulunması zarar vermez. Çünkü o dereceye yetişmezler. Çünkü Sözler’deki o nevi tevafukat, o dereceye gelmiş ki dikkat edenlere kat’î kanaat verir ki beşerin düşünüşü değil ve ihtiyarıyla da olmamıştır. Belki nakşî bir nevi Kur’an i’cazının gölgesinin gölgesi, kendi tefsirinin âyinesinde, bir nevi ikram-ı İlahî suretinde temessül ediyor.
Şeyh Sa’dî-i Şirazî’nin “Bostan”ından Sözler hakkında ben, Hâfız Hâlid, Galib, Süleyman niyet edip açtık. Tefe’ül bu çıktı:
نِگَرْ تَا گُلِسْتَان مَعْنَا شُگُفْت
بَرُو هٖيچْ بُلْبُلْ چُنٖينْ خُوشْ نَگُفْت
عَجَبْ گَرْ بِمٖيرَدْ چُنٖينْ بُلْبُلٖى
كِه اَزْ اُسْتُخٰوانَشْ نَرُويَدْ گُلٖى
Meali: Yani “Gel, bak, güller bağı şeklinde hakikat gülleri açılmış. Böyle hakikat bahçesinde hiçbir bülbül, böyle şirin, hoş nağme etmemiştir. Nasıl oluyor ki böyle bir bülbül öldükten sonra onun kemiklerinden güller açılmasın.”
(8. Lem'a)
Kanaatımız geldi ki Kur'an-ı Hakîm, kendi i'caz-ı manevîsinin tercümanları ve bürhanları ve unvanları olan risaleleri o keramet-i i'caziyeye mazhar etmiş, âdeta tevkil etmiş.
Bilhassa Kur'an'da az tekerrür eden Lafz-ı Kur'an ile Lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, âyineleri olan Sözler'de tevafukat-ı gaybiyeye mazhar etmiş ve kendi merkezinde Lafzullah birçok esrar-ı i'caziye ile beraber o tevafukatı göstermiş. Biz de inşâallah Lafzullah'ın tevafukatını göze görünecek bir tarzda bir Kur'an'ı yazacağız (Haşiye: Lillahilhamd, öyle bir Kur'an'ı Hüsrev yazdı.) Sair tevafukatı kısmen işaret edeceğiz.
Benim matbu nüsha-i Kur'aniyem Kur'an'ın hatt-ı hakikisine yakın olduğunu anlıyoruz. Başka nüshalarda, gördüğümüz tevafukat tam görülmezse; o nüshalar müstensih veya matbaanın kusuruyla hatt-ı hakikîsinden uzaklaşmışlar ki matlub tevafuku göstermemişler. قُرْاٰنْ kelimesi, Sözler'de bir keramet-i i'caziye-i basariye gösterdiği gibi Kur'an-ı Azîmüşşan'daki dahi keramet değil aynı bir şule-i i'caziyeyi göstermeye dair bir nüktedir. Sözler'de bir sahifede tevafukat suretinde kendini göstermiş. قُرْاٰنْ ise mecmu-u Kur'an bir sahife-i vâhide hükmünde öyle hârika bir tevafuku var, zerre miktar insafı olan dikkat etse itiraf edecek ki bu, sun'-u beşer olamaz ve tesadüfün işi değildir.
Mübarek bir zatın kıymettar bir tefsir-i şerifinde bazı kardeşlerim o mübarek tefsiri görmüşler, güzel tevafukatı müşahede etmişler. Hatırlarına şu gelmiş: "Öyle ise Sözler'deki tevafuk bir işaret-i hâssayı göstermiyor. Madem tefsirlerde bulunuyor, elbette sair şerh nevinden de olan kitaplarda çok bulunabilir."
Elcevap: Sözler'i ona kıyas etmek, kıyas-ı maalfârıktır. Beş farkı var.
O mübarek tefsirde tevafukatı, hulus-u niyete terettüp eden bir muvaffakıyet ve ilham-ı âmm nevinden olur. Sözler'de yani "Kur'an" ve Lafz-ı Resul-i Ekrem kelimesindeki tevafukat o neviden değildir.
Birinci fark
O mübarek tefsir, bir sahifeye mahsus olarak bazı mebahis tevafuk ediyor. Sözler'de ise Lafz-ı Kur'an ve Lafz-ı Resul-i Ekrem bütün iki kitapta hattâ on altı sahife içinde yüz defa Lafz-ı Kur'an zikredilmiş, yalnız üç adet müstesna kalmış. Hattâ On Sekizinci İşaret'in bir yaprağında on dört "Kur'an" kelimesi var. Yedisi bir sahifenin ortasında bir sırada dizilmiş. Diğer yedisi arkasında aynı mevzû'da bir istikamette görünüyor. Bunun gibi garib ve kasdı ve iradeyi gösteren çok sahifeler var. Halbuki o mübarek tefsirde Lafz-ı Resulullah yine hâssasını gösterir, nısf-ı ekser tevafuk ediyor, fakat nısf-ı ekall müstesna kalıyor. Risalelerin sair tevafukatı ise ekseriyet-i mutlaka ile emsali birbirine bakıyor. Tefsirde Lafzullah ile Lafz-ı Kur'an ve Lafz-ı Resul-i Ekrem'den (asm) başka kesretli emsalde nısf-ı ekall tevafuk ediyor.
İkinci fark
O mübarek tefsirin sahibi, şu zamanın hakikat-i dini himaye eden ricallerden olduğunu tahminimle beraber, tefsiriyle de dine büyük hizmeti var. Fakat mesmuatıma ve tahkikatıma nazaran on beş sene kemal-i dikkat ile o tefsirin telifine çalışmış. Hem benim gibi ümmi değil, hattı güzel, kendi yazıyor. Kur'an-ı Hakîm'in kelimatında Lafzullah'ta gayet güzel ve şirin tevafukat elbette nazarından kaçmamış. Nazarından kaçsa da istihsan-ı fikrîden hariç kalmamış. Madem göz gördüğü latîf bir tevafuku ve fikren istihsan ettiği Kur'anî vaziyeti elbette yazdığı vakit onu bozmamış, bozmamaya gayr-ı şuurî olarak meyletmiş. Bununla beraber kemal-i dikkatle tab'ı başında bulunarak gayet güzel bir surette satırlar da kayıt altında olmayarak kemal-i ihtimamla tab' edilmiş. Bunda Lafzullah, Lafz-ı Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem hâsiyetlerine binaen ekseriyetle tevafukları güzel, fakat müstesnaları da çoktur. Bazen yarısından ziyade müstesna kalır. Sair tevafukat bazen yedi sekizde bir iki bulunur. Bazen onda bir bulunur. Sekiz satırda[6] bir kelime on defa tekerrür ettiği halde tevafuk etmemiştir ve hâkeza... Şu âciz, müflis, fakirin hizmet ettiği risaleler ise, bütün arkadaşlarım ve kardeşlerim şahittirler ki ben kendim yazmıyorum. Hem bir cilt tefsir kadar tetkikata muhtaç ve iki yüz sahifeden ibaret olan i'caz-ı Kur'an namındaki risale, mühim bir sebebe binaen günde iki üç saatte kırk sahife yazmak suretiyle birkaç günde telif edildi. Demek yirmi saat zarfında yazılmıştır. Halbuki o tefsirin bir cildi bir senede yazılmıştır. Mu'cizat-ı Ahmediye'ye (asm) dair risale ise bütün arkadaşlarımın şehadetiyle telif vaktinin mecmuu on iki saatten ibarettir. Hem telif vaktinde sair kitaplara nakil için müracaat edilmemiştir.
Şu halde o iki risalede ayrı ayrı sekiz müstensihin risalelerinde Lafz-ı Kur'an ile Lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm yirmi dörtten biri ya iki, nihayet üç dört müstesna kalıp sairleri kasd ve iradeyi gösterecek bir derece tevafuk etmesi kudretimizle ve sun'umuzla ve kendi kendine tesadüfle olmadığını insafı olan belki şuuru bulunan kabul etmek gerektir.
Üçüncü fark
O mübarek tefsir, şerhtir. Âyâtın manalarını ve terkibat-ı nahviyelerini tahlil ve tefsir eder. Bir kelimeyi bir makamda çok tekrar etmeye mecbur olur. Kesretli kelimat her halde bir sahifede tevafuk eder. Fakat tevafuk eğer tam ise ilhamî bir muvaffakıyettir. Noksan ise yalnız müstahsen bir muvaffakıyettir.
Sözler ve risaleler ise metindirler, şerh ve tefsir değil ki bir makamda bir kelimeyi çok tekrara mecbur olsun. Hem tevafuk geldiği vakit, ekseriyet-i mutlaka ile tevafuk ediyor. Bundan hissettik ki Lafz-ı Kur'an ile Lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm'daki tevafukatın şuâıdır. O iki risaleye ve bir kısım Sözler'e in'ikas etmiş.[7]
Dördüncü fark
O tefsir-i mübarekin sahifeleri uzundur. Yirmi, yirmi beş satır var. Bazen olur bir kelimeyi yirmi defa tekrar etmiş. Uzun sahifelerde kesretli emsalin içinde nâkıs tevafuku zahir nazara göre tesadüf edilebilir. Halbuki risaleler on iki, on üç satırlı olduğu halde bir kelime kesretli değil, birkaç defa tekrar ediyor. Ekseriyet-i mutlaka ile beşte dördü tevafuk eder. Yalnız bir saatte yazılan bir risalede bir sahifede "şükür" kelimesi on beş defa mukteza-yı makam olarak yerinde tekrar etmiş. Fakat umumu bilâ-istisna üç kısma inkısam edip beşer beşer, birer sırada kemal-i tevafukla sıralanmış. Diğer cihette[8] yedi defa tam bir sırada muvazi gelip bazı nüshada ortasında, diğer nüshada satır başlarında dizilmiş. İşte bu vaziyet bizde şüphe bırakmadı ki bir işaret-i hâssa var.
Beşinci fark
O tefsir-i şerifte Lafzullah ve Resulullah kelimesinde başka bir ıttırad altında değil, bir neskle gitmiyor, manidar görünmüyor. Bazı yedi, sekiz, dokuz emsal varken birbirine bakmıyor. Halbuki risalelerde manidar bir surette, tevafukta bir ıttırad görünüyor. Demek Sözler'deki tevafukatın başka bir hususiyeti var ki öyle oluyor.
Bu Risale İle İlgili Gaybi İşaretler
Malûmdur ki Risale-i Nur başta otuz üç adet Sözlerdir ve Sözler namıyla yâd edilir. Fakat Otuz Üçüncü Söz müstakil değil belki otuz üç adet Mektubattan ibarettir ve Mektubat namıyla zikredilir. Sonra Otuz Birinci Mektup dahi müstakil değil belki otuz bir adet Lem’alardan mürekkebdir ve Lem’alar adı ile müştehirdir. Sonra Otuz Birinci Lem’a dahi müstakil olmamış, o da inşâallah otuz bir adet Şuâlardan mürekkeb olacak. El-Âyetü’l-Kübra Yedinci ve bu risale Sekizinci Şuâlarıdır. Demek Sözler’in hâtimesi Otuz İkinci Söz’dür. Hem Risale-i Nur’un yıldızları içinde bir güneş hükmünde şakirdlerince telakki edilen Otuz İkinci Söz namındaki üç mevkıflı risale-i hârika ve câmia ve Sözler’in bir cihette hâtimesi ve cem’iyetli neticesi olan o risaleye Hazret-i İmam-ı Ali (ra) onun fevkalâde ehemmiyetini ve câmiiyetini göstermek için Kur’an’ın çok sureleriyle birden Otuz İkinci Mertebe’de وَ بِسُوَرِ الْقُرْاٰنِ حِزْبًا وَ اٰيَةً kasemiyle Otuz İkinci Mertebe’de bulunan o câmi’ risaleye işaret eder.
Risale-i Nur’un Otuz Üçüncü Söz’ü ise bundan evvel beyan ettiğimiz gibi otuz üç adet mektuplardan ibaret ve Mektubat namında otuz üç kitap ve yüzden ziyade risalelerdir. İşte Hazret-i İmam-ı Ali (ra) otuz üçüncü mertebede ve kaseminde Otuz Üçüncü Söz’ün eczaları olan o yüz on kitap ve mektubata birden işaret etmek için yüz on semavî suhuf namında yüz on muhtasar kitaplar ve o büyük mukaddes kitaplardan istimdad manasında olan şu:
فَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلَاىَ بِفَضْلِكَ الَّذٖى ٭ عَلٰى كُلِّ مَٓا اَنْزَلْتَ كُتْبًا تَفَضَّلَتْ
kelâmıyla işaret eder.
Malûmdur ki ilm-i belâgatta ve fenn-i beyanda uzak ve gizli manalara delâlet etmek için karine tabir ettikleri emarelerden ve münasebetlerden birisi bulunsa uzak bir mana ve gizli ve işarî olan bir mefhum, karinenin kuvvetine göre sarîh ve zahir manası gibi kabul edilir. İşte bu kaideye binaen, bu işarî manaların her birisine müteaddid karineler, emareler bulunduğu gibi sair arkadaşları da ona karineler olur. Risale-i Nur’un mecmuundan haber veren sarîh fıkralar dahi her birisine kuvvetli bir karinedir.
(8. Şua)
Hazret-i İmam-ı Ali (ra) bir defa اَقِدْ كَوْكَبٖى fıkrasıyla, âhir zamanda Risale-i Nur’u dua ile Allah’tan niyaz eder, ister ve bidayette on iki risaleden ibaret bulunduğundan yalnız on iki risalesine işaret ediyor. İkinci defada تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasıyla daha sarîh bir surette Risale-i Nur’u medh ü sena ile göstererek tekemmülüne işareten, umum Sözleri ve Mektupları ve Lem’aları remzen haber verir.
(8. Şua)
Ve madem Hazret-i İmam-ı Ali (ra) Siracünnur’dan zahir bir surette haber verdikten sonra ikinci derecede perdeli bir tarzda Sözlerden, sonra Mektuplardan, sonra Lem’alardan, risalelerdeki gibi aynı tertip, aynı makam, aynı numara tahtında, kuvvetli karinelerin sevkiyle kelâm delâlet ve Hazret-i İmam-ı Ali’nin (ra) işaret ettiğini ispat eylemiş.
(8. Şua)
Evet Hazret-i Ali radıyallahu anh, Kaside-i Celcelutiye’de iki suretle Risale-i Nur’dan haber verdiği gibi Âyetü’l-Kübra Risalesi’ne işareten وَ بِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّٖى مِنَ الْفَجَتْ der. Bu işarette îma eder ki: Âyetü’l-Kübra yüzünden ehemmiyetli bir musibet Risale-i Nur talebelerine gelecek ve Âyetü’l-Kübra hakkı için o fecet ve musibetten şakirdlerine eman ver diye niyaz eder, o risaleyi ve menbaını şefaatçi yapar. Evet, Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin tabı bahanesiyle gelen musibet, aynen o remz-i gaybîyi tasdik etti.
Hem o kasidede Risale-i Nur’un mühim eczalarına tertibiyle işaretlerin hâtimesinde, mukabil sahifede der:
وَ تِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ فَاجْمَعْ خَوَاصَّهَا § وَ حَقِّقْ مَعَانٖيهَا بِهَا الْخَيْرُ تُمِّمَتْ
Yani “İşte Risale-i Nur’un sözleri harfleri ki onlara işaretler eyledik. Sen onların hâssalarını topla ve manalarını tahkik eyle. Bütün hayır ve saadet, onlarla tamam olur.” der. “Harflerin manalarını tahkik et.” karinesiyle manayı ifade etmeyen hecaî harfler murad olmayıp belki “kelimeler” manasındaki “Sözler” namıyla risaleler muraddır. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
(13. Şua)
İkinci Sual: Şiddetle ve âmirane denildi ki: “Sen Risale-i Nur’un makbuliyetine dair Hazret-i Ali (ra) ve Gavs-ı A’zam (ra) gibi zatların kasidelerinden şahitler gösteriyorsun. Halbuki asıl söz sahibi Kur’an’dır. Risale-i Nur, Kur’an’ın hakiki bir tefsiri ve hakikatinin bir tercümanı ve meselelerinin bürhanıdır. Kur’an ise sair kelâmlar gibi kışırlı, kemikli ve şuuru hususi ve cüz’î değildir. Belki Kur’an, umum işaratıyla ve eczasıyla ayn-ı şuurdur, kışırsızdır; fuzulî, lüzumsuz maddeleri yoktur. Âlem-i gaybın tercümanıdır. Sözler hakkında söz onundur, görelim o ne diyor?”
Elcevap: Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur’an’ın bâhir bir bürhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem’a-i i’caz-ı manevîsi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuâı ve o maden-i ilm-i hakikatten mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i maneviyesi olduğundan onun kıymetini ve ehemmiyetini beyan etmek, Kur’an’ın şerefine ve hesabına ve senasına geçtiğinden, elbette Risale-i Nur’un meziyetini beyan etmekliği, hak iktiza eder ve hakikat ister, Kur’an izin verir. Benim gibi bir tercümanın hissesi yalnız şükürdür. Hiçbir cihetle fahre, temeddühe, gurura hakkı yoktur ve olamaz.
Gelecek âyetlerin işaratına bu nokta-i nazarla bakmak gerektir. Yoksa beni hodbinlik ile ittiham edenlere hakkımı helâl etmem.
Bu çok ehemmiyetli suale karşı iki üç saat zarfında birden Kur’an’ın âyât-ı meşhuresinden, Sözler adedince otuz üç âyetin hem manasıyla hem cifir ile Risale-i Nur’a işaretleri uzaktan uzağa icmalen görüldü. Ayrı ayrı tarzlarda otuz üç âyet müttefikan Risale-i Nur’u remizleriyle gösterdiği hayal meyal görüldü.
(1. Şua)
Yedinci Âyet
وَ يُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهٖ şu âyet-i meşhurenin küllî manasının bu zamanda zahir bir mâsadakı Risaletü’n-Nur olduğu gibi lafzullahtaki şeddeli “lâm” bir “lâm” ve بِكَلِمَاتِهٖ deki melfuz “ya” sayılmak şartıyla dokuz yüz doksan sekiz (998) adediyle Risaletü’n-Nur’un dokuz yüz doksan sekiz adedine tam tamına tevafukla, münasebet-i maneviyeye binaen remzen ona bakar. Ve bu remzi latîfleştiren ve kuvvet veren münasebetlerin birisi şudur ki:
Risaletü’n-Nur’un eczaları Sözler namıyla iştihar etmişler. Sözler ise Arapça “kelimat”tır. Ve o kelimat ile Kur’an’ın hakaikini o derece mahz-ı hak ve ayn-ı hakikat olduğunu ispat etmiş ki bu zamanın dinsiz feylesoflarını tam susturuyor.
(1. Şua)
Bir iki arkadaşımız On Dokuzuncu Mektup’u yazmışlar. Birisinin dördüncü cüzünde salavat-ı şerife iki üç sahife müstesna üç dört salavattan başka bütün salavatlar birbirine bakıyor. Ben de hayrette kalarak işaretler koydum. Diğerinde ikinci, üçüncü cüzünde beş altı sahife müstesna, bütün sahifelerde salavatları birbirine muvazi, birbirine bakıyor, işaretler vaz’ettim.
Kime gösterdim, hayrette kaldı. Görenler müttefikan karar verdiler ki umum Sözler’de manevî i’caz-ı Kur’an’ın bir şuâı in’ikas ettiği gibi On Dokuzuncu Mektup’tan bilhassa Mu’cizat-ı Ahmediye’nin bir nevi şuâı salavat-ı şerife suretinde in’ikas etmiştir.
Hem görenler karar verdiler ki Sözler’e mahsus bilhassa On Dokuzuncu Mektup’a has bir tarz-ı hat var. Eğer o tarz-ı hatta tevfikan yazılsa çok garib letafetler görünecektir. Her vakit musırrane, her yazana “Seyrek ve güzel yazınız.” derdim. Şimdi anlaşılıyor ki o manevî has hattı tavsiye etmek için intak-ı hak kabîlinden bana söylettiriliyordu. Şu hakikati ve manevî tarz-ı hatta en yakın, Küçük Hâfız Zühdü’nün ve Eşref’in ve Kuleönlü Mustafa’nındır ki o muvafakat, muvazenet onların hattında daha ziyade görünüyor.
Her vakit ben görüyordum, dikkatli yazanlarda bazı bir satır atlıyor, bir kelime yanlış yazmayan bir satır yanlış yazıyordu. Meğerse Sözler’deki fevkalâde bir letafetin eseri olarak tevafukat atlattırıyor.
Latîf ve müjdeli bir tefe’ül: Üstad, Galib ve Süleyman, Ümmi Sinan divanında mesleğimize ve Sözler’e dair tefe’ül edildi, şu beyitler çıktı. Baktık “Sözler” lafzı, bütün divanında yalnız bu kafiyelerde görünüyor. Demek Sözler “hak söz” hem “nur söz” oluyor.
Derim ki yardımcım Allah
Şefaatçim Resulullah
Ki bürhanım Kitabullah
Budur bendeki hak söz
Senin kapında kul çoktur
Hesabı, haddi hiç yoktur
Velâkin bir dahi yoktur
Sinan-ı Ümmi gibi nur söz
(8. Lem'a)
Bu beş satırda Hazret-i Şeyh, istikbalde bir müridine teminat veriyor. قُلْ وَلَا تَخَفْ “Korkma, Sözlerini söyle!” diyor. “Sen şark ve garba gideceksin, çok fitnelere ve şerlere girip umumunda esbab-ı âdiyenin fevkinde bir tarz ile kurtularak mahfuz kalacaksın.” Evet, bu hizmet-i Kur’aniye içindeki zat, hakikaten esaretle şarka gitti. Ve yine acib bir esaretle Asya’nın garbında on dokuz sene kaldı. Hazret-i Şeyh’in dediği gibi çok şehirleri gezdi. Mücahedesi Sözler’ledir.
(8. Lem'a)
فَيَا مُنْشِدًا نَظْمٖى fıkrasında نَظْمٖى kelimesi, makam-ı ebcedîsi bin (1000) olup رِسَالَةُ النُّورِ iki farkla, رَسَائِلُ كِتَابِ النُّورِ un (iki medde sayılmazsa ve şedde de lâm sayılsa) makam-ı ebcedîsi yine bindir. Demek فَيَا مُنْشِدًا نَظْمٖى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ fıkrasının meal-i gaybîsi şudur ki: يَا مُؤَلِّفَ رِسَالَةِ النُّورِ جَاهِدْ بِهَا فَقُلْ وَلَا تَخَفْ Yani “Korkma, Sözlerini söyle, neşrine çalış!” وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ
Amma فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ fıkrasında şâyan-ı hayret bir tevafuk var ki: İlm-i cifir kaidesiyle makam-ı ebcedîsi bin üç yüz otuz iki (1332) eder. Şu halde يَا مُنْشِدًا نَظْمٖى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ meal-i gaybîsi “Yâ Risaletü’n-Nur ve Sözler sahibi! Bana bak. Gafil davranma! Bin üç yüz otuz ikide mücahedeye başla; Sözleri korkma yaz, söyle!” Filhakika Said (ra) Hürriyet’ten sonra az bir zamanda mücahedesinde tevakkuf etmiş ise bin üç yüz otuz ikide İşaratü’l-İ’caz’ı telif ile beraber Eski Said’den sıyrılmak niyet edip Yeni Said suretinde bütün kuvvetiyle mücahede-i maneviyeye başlayıp iki üç sene sonra da Dârülhikmeti’l-İslâmiyede bir iki sene Hazret-i Gavs-ı Geylanî’nin şu vasiyetini ve emrini imtisal ederek envar-ı Kur’aniyeyi neşretmiş. Lillahi’l-hamd, şimdiye kadar devam ediyor.
(8. Lem'a)
فَيَا مُنْشِدًا نَظْمٖى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ
فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ
İlm-i cifirle manası: Bedîüzzaman Molla Said namıyla yâd olunan ve evrad-ı muntazamasını okuyan müridine der ki: “Benim nazmımı, yani meslek ve meşrebimi ve mücahedatımı gösteren makalatımı söyle. Yani nazmımdan murad, senin Risalelerin ve Sözlerin ve Mektubatındır. فَقُلْهُ وَ لَا تَخَفْ Bin üç yüz otuz ikide (1332) o Sözler ile mücahedeye başla. Sen inayet-i İlahiyenin hıfzındasın.”
Evet مُنْشِدًا ilm-i cifirle “Molla Said”i gösterdiği gibi; نَظْمٖى , ظ ile Risaletü’n-Nur’u gösterir ve مٖى ile hem Mektubat’ı hem كَلِمَاتُ سَعٖيدِ الْكُرْدٖى gösterir. “Kelimat” Sözler demektir.
(8. Lem'a)
Bu Risale Hakkında Fihristte Geçen Kısım
Sözler kitabının fihristini okumak için Fihrist (Sözler) okuma sayfasına gidin
Âyât-ı Kur’aniyenin bir nevi tefsiri olan Risale-i Nur eczalarından “Sözler mecmuası”nın mücmel bir fihristesidir.
Diğer Bahisler
İşte kardeşlerim, karanlıklı bu gurbetler, çendan nur-u imanla nurlandılar fakat yine bende bir derece hükümlerini icra ettiler ve şöyle bir düşünceyi verdiler: “Madem ben garibim ve gurbetteyim ve gurbete gideceğim, acaba şu misafirhanedeki vazifem bitmiş midir? Tâ ki sizleri ve Sözler’i tevkil etsem ve bütün bütün alâkamı kessem.” fikri hatırıma geldi. Onun için sizden sormuştum ki: “Acaba yazılan Sözler kâfi midir, noksanı var mı? Yani vazifem bitmiş midir? Tâ ki rahat-ı kalple kendimi nurlu, zevkli hakiki bir gurbete atıp, dünyayı unutup, Mevlana Celaleddin’in dediği gibi
دَانٖى سَمَاعِ چِه بُوَدْ بٖى خُودْ شُدَنْ زِهَسْتٖى
اَنْدَرْ فَنَاىِ مُطْلَقْ ذَوْقِ بَقَا چَشٖيدَنْ
deyip ulvi bir gurbeti arayabilir miyim?” diye sizi o sualler ile tasdi’ etmiştim.
Hulusi’nin birinci fıkrasıdır
…
Mübarek Sözler şüphesiz Kitab-ı Mübin’in nurlu lemaatıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll halinde kusursuz ve noksansızdır. Beşerin her tabakası kendi fıtrî anlayışları nisbetinde hissemend ve faidemend olurlar. Şimdiye kadar tenkit olunmaması, her meslek ve mezhep ve meşrep ehline hoş gelmesi ve mülhidlerin dil uzatamayıp ebkem kalmaları, kanaatimizin sıhhatine delâlet etmeye kâfidirler.
Vazifenizin bitmediğine dair düşünebildiğim bürhanlar:
Evvela: Bid’atların çoğaldığı bir zamanda ulemanın sükût etmemeleri lâzım geldiğine dair beyan buyurulan hadîsteki emir ve zecir.
Sâniyen: Peygamberimizin ittibaına mükellef olduğunuzdan onlar gibi müddet-i hayatınızca vazifeye devam mecburiyeti olduğu.
Sâlisen: Madem bu hizmet münhasıran reyinizle değil, istihdam olunuyorsunuz; nasıl Mübelliğ-i Kur’an, Fahr-i Cihan, Habib-i Yezdan sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri bir gün اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖينَكُمْ ferman-ı celilini tebliğ buyurmakla aynı zamanda vazife-i risaletinin hitamına remzen işaret eylemişti. Muhterem Üstadın da hizmeti kâfi görülürse bildirilir kanaatindeyim.
Râbian: Sözler hakkında bugüne kadar sükût edilmesi ve tenkide cüret edilmemesi, ilâ-nihaye bu halin devam edeceğine delil olamaz. Hal-i hayatınızda muhtemel hücumlara evvelen ve bizzat zat-ı fâzılaneleri cevap vereceksiniz.
Hâmisen: Dünyayı unutmak isteseniz başka hiçbir sebep olmasa dahi yalnız bu mübarek Sözler’le rabıta peyda eden insanların rica edecekleri izahatı vermek isteyecek ve cevapsız bırakmayacaksınız.
Sâdisen: Allah için sizi sevenlere ve sizden istizahta bulunanlara yazdığınız pek kıymetli yazılarla meclis-i ilminizde takrir buyurduğunuz mütenevvi ve Sözler’e bile geçmeyen mesail, kat’iyetle gösteriyorlar ki ihtiyaç da hizmet de bitmemiştir.
Birkaç maruzat: Nurlu Sözler’i cemaate okumak nasib olduğu zamanlarda, bende bazı hissiyat hasıl oluyordu; şurada arza müsaadenizi rica edeceğim.
Sözler hakkında hüsn-ü şehadetiniz, bana büyük bir teselli verdi. Vazifemin bitmediğine dair bürhanlarınız gayet kuvvetlidirler, lâkin ben gayet kuvvetsizim. Fakat Cenab-ı Hakk’a tevekkül edip o bürhanlara serfürû ediyorum.
Cemaate Sözler’i okumak zamanında, sendeki hissiyat-ı âliye ve fazla inkişaf ve fedakârane hamiyet-i diniye galeyanının sırrı şudur ki:
Velayet-i kübra olan veraset-i nübüvvetteki makam-ı tebliğin envarı altına girdiğin içindir. O vakit sen, dellâl-ı Kur’an Said’in vekili belki manen aynı hükmüne geçtiğin içindir.
Dostun hâssası ve şartı budur ki: Kat’iyen, Sözler’e ve envar-ı Kur’aniyeye dair olan hizmetimize ciddi taraftar olsun; ve haksızlığa ve bid’alara ve dalalete kalben taraftar olmasın, kendine de istifadeye çalışsın.
Kardeşin hâssası ve şartı şudur ki: Hakiki olarak Sözler’in neşrine ciddi çalışmakla beraber, beş farz namazını eda etmek, yedi kebairi işlememektir.
Talebeliğin hâssası ve şartı şudur ki: Sözler’i kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini, onun neşir ve hizmeti bilsin.
İşte şu üç tabaka benim üç şahsiyetimle alâkadardır. Dost, benim şahsî ve zatî şahsiyetimle münasebettar olur. Kardeş, abdiyetim ve ubudiyet noktasındaki şahsiyetimle alâkadar olur. Talebe ise Kur’an-ı Hakîm’in dellâlı cihetinde ve hocalık vazifesindeki şahsiyetimle münasebettardır.
Şu görüşmenin de üç meyvesi var:
Birincisi: Dellâllık itibarıyla mücevherat-ı Kur’aniyeyi benden veya Sözlerden ders almak. Velev bir ders de olsa.
(26. Mektup . Lem'a . Söz . Şua)
Eğer Birinci Harb-i Umumî gibi maniler olmasaydı tefsirin şu birinci cildi, i’caz vücuhundan olan i’caz-ı nazmîyi beyan ettiği gibi diğer cüzler ve mektuplar da müteferrik hakaik-i tefsiriyeyi içine alsaydı, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’a güzel bir tefsir-i câmi’ olurdu. Belki inşâallah şu cüz-ü tefsir ve altmış altı adet, belki yüz otuz adet “Sözler” ve “Mektubat” risaleleriyle beraber me’haz olursa ileride bahtiyar bir heyet öyle bir tefsir-i Kur’anî yazsın, inşâallah.
İşte Risale-i Nur’a herkesten ziyade kemal-i şevk ile taraftarane ve müftehirane medrese taifesinden olan ulemaların koşmaları lâzım ve elzem iken, maatteessüf daha medrese ehlinin ekseri, kendi medresesinden çıkan bu âb-ı hayat çeşmesini ve bu kıymettar bâki hazinesini tanımıyor, aramıyor, muhafaza edemiyor. Lillahi’l-hamd şimdi tam tamına başladılar. Sözler mecmuası hem hocaları hem muallimleri Nurlara çekti.
Bu defa mektubunda “Ne vakit bir araya gelsek Sözler’den birini açıp okuyoruz, tatlı tatlı istifade edip üstadımızla görüşüyoruz.” demesi, bizi sürur ile şükre sevk etti.
Risale-i Nur'daki Diğer Alakalı Yerler
Aşağıdaki başlıklar için her bir Söz'ün kendi sayfasına bakılmalıdır
Bu Risaledeki Temsiller/Misaller
Bu Risalede Geçen Ayetler
Bkz. Söz'lerde Geçen Ayetler Listesi
Bu Risalede Geçen Hadisler
Cenab-ı Allah'ın Bu Risalede Geçen İsim, Sıfat ve Şuunatı
Peygamberimizin Bu Risalede Geçen İsim ve Sıfatları
Kur'an'ın Bu Risalede Geçen İsim ve Sıfatları
Bu Risalede Geçen Salavatlar
Bu Risalede Geçen Dualar
- İsm-i a’zamın hakkına ve Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın hürmetine ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın şerefine, bu mecmuayı bastıranları ve mübarek yardımcılarını cennetü’l-firdevste saadet-i ebediyeye mazhar eyle, âmin! Ve hizmet-i imaniye ve Kur’aniyede daima muvaffak eyle, âmin! Ve defter-i hasenatlarına Sözler mecmuasının her bir harfine mukabil bin hasene yazdır, âmin! Ve Nurların neşrinde sebat ve devam ve ihlas ihsan eyle, âmin! Yâ Erhame’r-râhimîn! Umum Risale-i Nur şakirdlerini iki cihanda mesud eyle, âmin! İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhafaza eyle, âmin! Ve bu âciz ve bîçare Said’in kusuratını affeyle, âmin!
Bu Risalede Geçen Zikirler
Bu Risalede Geçen Emir ve Tavsiyeler
Bu Risalede Geçen Darb-ı Meseller/Deyimler
Bu Risalede Geçen Düstur, Kaide ve Tespitler
Bu Risalede Geçen Halk Dili İfadeler
Bu Risalede Geçen Edebi ve Dikkat Çekici İfadeler
Bu Risalede Bahsi Geçen Şahıslar, Eserleri ve Eserlerinden Alıntılar
Bu Risalede Bahsi Geçen Yerler
Bu Risalede Bahsi Geçen Hadiseler
İlgili Resimler/Fotoğraflar
Türk Diyanet Vakfı tarafından basılan Sözler kitabının kapağı
İlgili Maddeler/Kategoriler
- Risale-i Nur: Bediüzzaman Said Nursi'nin yazdığı ve Sözler kitabını da içeren Kur'an tefsiri
- Sözler'de Geçen Ayetler Listesi
- Atıf Ural, Tahsin Tola, Said Özdemir, Salih Özcan ve Mustafa Türkmenoğlu: Sözler kitabının Ankara'da 1956'da matbaalarda Latin harfiyle basılmasından emeği olan nur talebeleri
Kaynakça
- ↑ https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyatinin-telif-tarihleri-hakkinda-kronolojik-bilgi-verir-misiniz
- ↑ Risale-i Nur'un Neşir Tarihçesi, Abdülkadir Badıllı
- ↑ Risale-i Nur'un Neşir Tarihçesi, Abdülkadir Badıllı
- ↑ https://www.diyanetvakfiyayin.com.tr/tr/urun/sozler
- ↑ https://risale.online/soru-cevap/10soz-deki-tevafuk-2
- ↑ Evet işte ben, Süleyman, Tevfik, Hüseyin, Abdullah Çavuş gözümüzle gördük ki: Bir kitabın küçük sahifesinde kısa satırlarında on يَشَاءُ kelimesi bulunduğu halde hiçbirisi birine muvazi gelmemiş. Hem yine diğer bir kitapta kısa yedi satırlarda beş لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ bulunduğu halde hiçbirisi birisine Sözler'deki muvazenet nevinden muvazi gelmiyor. Demek Sözler'deki tevafukat tek bir sahifede dikkat edilse bir işaret-i gaybiyeyi işmam ediyor.
Haydi sahifeyi bıraksak bütün bir risalede o nevi tevafukatın vücudu o işareti ihsas ediyor.
Haydi bunu da bıraksak Lafz-ı Resul-i Ekrem (asm) ve Lafz-ı Kur'an iki risalenin umumunda nadir olarak müstensihin dikkatsizliğiyle müstesna kalandan başka bütün birbirine muvazi gelmesi, işaret-i gaybiyeyi pek zahir gösterir.
Haydi bu da görülmezse, Yirmi Sekizinci Mektub'un Yedinci Meselesi'ndeki yedi inayet-i külliye öyle kat'î bir işaret-i gaybiyeyi gösterir ki zerre kadar insafı olan kabulünde tereddüt etmez.
Elhasıl: Nasıl ki ince iplerin birleştirilmesiyle kalın bir ip olur, çabuk kopmaz. O ipler dahi çoğu birleştirilse kalın bir halat olur, kimse eliyle koparamadığı gibi... Sözler'in sahifelerinde görünen ince işaretler hatları, bütün risalelerdeki tevafukata iltihak edip kuvvetleşmiş. Hususan Resul-i Ekrem (asm) kelimesinde ve Lafz-ı Kur'an ibaresinde parlayan zahir işarata istinad edip teeyyüd etmiş. Bilhassa o mezkûr yedi inayet-i külliyeden feveran eden işarata iltihak ettikten sonra bütün bütün kör olmayan görür. Demek bir sahifedeki işaratı inkâr etmek, istinad ettiği bütün öteki işaretleri inkâr etmek lâzım gelir. Çünkü bir sahife, bir tereşşuhtur. Bir büyük menbaa işaret eder. Vesselâm. - ↑ On Dokuzuncu Mektub'un On Sekizinci İşareti'nde bir nüshada, bir sahifede dokuz قرآن tevafuk suretinde bulunduğu halde birbirine hat çektik, mecmuunda محمّد lafzı çıktı. O sahifenin mukabilindeki sahifede sekiz قرآن tevafukla beraber, hat çektik, mecmuunda Lafz-ı اللّٰه çıktı. Tevafukta böyle bedî' şeyler çok var.
Bu hâşiyenin mealini gözümüzle gördük.
Bekir, Galib, Tevfik, Süleyman, Said Nursî - ↑ Sonra yedi beşe indi, çünkü iki kelime ayrı tevafuk eder. Beraber bulunsa çok seyrek görünür, sun'î zannedilir. Baktık beş kere beş tevafuk oluyor. Beş adedi, benim indimde ehemmiyetli sırrı var.
