Asım Önerdem

Nurpedia.org - İman ve İslam Hakikatlerine Dair Nur Ansiklopedisi sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
Asım Önerdem.png

Binbaşı Asım Bey Bediüzzaman Burdur'a sürgün olarak geldiğinde Nasuhizade Şeyh Mehmed'in vesilesiyle Üstadı'ı ziyaret ederek nur talebesi olan ve Burdur'da Risale-i Nur hizmetlerinde bulunan bir nur talebesidir. Birgün evinde ders yaparken polisler evi basar ve onu Isparta'da sorguya alırlar. Sorguda Üstadına zarar gelmemesi ve hayatta hiç yalan söylemediğinden yalan söylememek için "Ya Rab canımı al!" diye dua eder ve orada vefat eder. Bediüzzaman ona istikamet şehidi demiştir.[1]

Şahsi Bilgiler[düzenle]

Diğer İsimleri: Binbaşı Asım Bey, İstikamet Şehidi, Ahmed Asım Önerdem

Doğum Yeri ve Tarihi: İzmit, 1877[1]

Vefat Yeri ve Tarihi: Isparta, 6 Mayıs 1935[1]

Kabrinin Yeri: Isparta Gülcü mezarlığı[1]

Risale-i Nur ile Nasıl Tanıştığı[düzenle]

Bediüzzaman Burdur'a sürgün olarak geldiğinde Nasuhizade Şeyh Mehmed'in vesilesiyle onu ziyaret ederek nur talebesi olmuştur.

Bediüzzaman Said Nursi ile Görüşmeleri[düzenle]

Bediüzzaman Burdur'dayken görüşmüştür.

Risale-i Nur'da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği[düzenle]

Binbaşı Merhum Âsım Bey isticvab edildi, eğer doğru dese Üstadına zarar gelir ve eğer yalan dese kırk senelik namuskârane ve müstakimane askerliğinin haysiyetine çok ağır gelir diye düşünüp “Yâ Rab, canımı al!” diyerek on dakikada teslim-i ruh eyledi. İstikamet şehidi oldu. Ve dünyada hiçbir kanunun hata diyemeyeceği bir muavenet-i hayriyeye ve bir tasdike hata tevehhüm edenlerin çirkin hatalarına kurban oldu.

Evet, Risale-i Nur’dan tam ders alan, bir su içer gibi kolayca terhis tezkeresi telakki ettiği ecel şerbetini içer. Eğer benden sonra dünyada kalan kardeşlerimin teellümlerini düşünmeseydim, ben de âlîcenab kardeşim Âsım Bey gibi “Yâ Rab, Canımı da al!” diyecektim. Her ne ise…

Benim sebeb-i ittihamımdan olan:

Üçüncü Madde: Risale-i Nur’un müsaade-i hükûmet alınmadan intişarı ve hissiyat-ı imaniyeyi kuvvetleştirmesiyle, ileride belki hükûmetin serbestane prensiplerine set çeker ve emniyet-i umumiyeyi ihlâl eder.

Elcevap: Risale-i Nur, nurdur. Nurdan zarar gelmez. Siyaset topuzunu on üç seneden beri elinden atmıştır ve bu vatanın ve bu milletin hayatlarının temel taşları olan hakikat-i kudsiyeyi tesbit eder ve bu mübarek milletin yüzde doksan dokuzuna zararsız menfaati olduğuna, eczalarını okuyan bütün zatları işhad edebilirim. Haydi biri çıksın, desin: “Bunda bir zarar gördüm.”

Ve sâniyen: Benim matbaam yok ve müteaddid kâtiplerim yok. Birisini zor ile bulabilirim. Ve hüsn-ü hattım yok, yarım ümmiyim, bir saatte ancak bir sahifeyi çok noksan yazımla yazabilirim. Merhum Âsım Bey gibi bazı zatlar benim için bir yadigâr olarak güzel yazılarıyla yardım ettiler. Benim, çok hazîn gurbetimdeki hatıratımı yazdılar. Sonra o envar-ı imaniyeyi derdine tam derman bulan bir kısım zatlar onları okumak istediler ve okudular; hayat-ı ebediyelerine tam bir tiryak olduğunu hakkalyakîn gördüler, kendilerine istinsah ettiler.

(Tarihçe-i Hayat, Eskişehir Hayatı)


Binbaşı merhum Âsım Bey’in fıkrasıdır

Envar-ı Kur’aniye mizan ve bürhanlarından ve kıymeti takdir edilemeyen Sözler namındaki risale-i şerifeler fakiri ihya ediyor, kalbimi nurlandırıyor. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى Çoktan beri aramakta iken lehü’l-hamd Cenab-ı Hak Sözler’i bu fakire ihsan buyurdu. Kalp ve gönlüme âciz kalemim ve kālim tercüman olamıyor.

Âsım

(Barla Lahikası)


Binbaşı Âsım Bey’in Risaletü’n-Nur Sözleri hakkında temsil ettiği bir fıkradır

Münezzehtir şuunattan, hep ilham-ı İlahîdir,

Okurken nur alır vicdan, sutûr-u bîtenahîdir,

Riyadan, kibirden, her maâsiden münezzehtir,

Kelâm-ı Lâyezalî’den gelen bir nur-u müferrihtir.

Nasıl bir vecd içinde anladım bilsen bu âsârı,

Bu, âyetler gibi nurani ve lahutî bu efkârı,

Meâsir mi eser mi münceli yoksa müesser mi?

İlahî bir “sürâ”dan berk uran, hayret-feza sır mı?

Anılmaz, anlatılmaz, sırr-ı vahdetten haberlerdir.

Sen ey gafil beşer bil nefsini, gör ki ne şeylerdir.

Bütün kevn vâlih ü hayran düşündükçe serencamın

Kerîm hayretle, hürmetle anar namın, büyük namın.

Âsım

(Barla Lahikası)


Âsım Bey’in fıkrasıdır

بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Üstadımı bu fakire lütf u kereminden ihsan buyuran Kadîr-i Mutlak, ezel ve ebed sultanı Cenab-ı Hayy-ı Lâyemut Hazretlerine, her dakikada yüz binlerce hamd ve şükr etsem –ki ediyorum– yine yüz binde bir borcumu bile îfa edemem. لَهُ الْحَمْدُ وَ الْمِنَّةُ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى Pür-taksir olan bu fakir, bilâ-fâsıla otuz dört sene olan hayat-ı askeriyemde, mukteza-yı beşeriyet, az ve çok masiyet fırtına ve dalgalarına tutulmuş, vazife-i diniye-i uhreviye ve ubudiyet ciheti pek çok noksan kalmış ve hâb-ı gaflet perdesine bürünmekle imrar-ı hayat etmiş olduğumu şimdi anlıyorum ve kusurlu geçmiş zamanlarıma pişman ve nâdim olup evvelki güldüklerime şimdi ağlıyorum. Bu da siz Üstadıma ve risalelerinize kavuşmakla hasıl olmuştur ki yüz binlerce şükür Cenab-ı Hak sizi bu fakire ihsan buyurdu.

Dört sene evvel Burdur’a geldiğimde, kardeşimiz Şeyh Mehmed Efendi’nin delâlet ve tavassutu ile muhabereye başlanmış ve bi’n-netice hikmet-resan ve nur-feşan ve müşkül-küşa ve kâinatın muamma-yı tılsımını açan anahtarları bu fakirin eline veren yine o risalelerdir. İşte o baha takdir edilemeyen o anahtarlar, öyle mücevherat ve pırlanta elmaslar ki ne diyeyim iktidarsızlığımdan lisanım ve kalemim kalbimin tercümanı olamıyor, âciz kalıyor.

Şeriat, hakikat ve marifet hazine ve definelerini küşad edecek ve eden ancak ve ancak bu Nur risale-i şerifeleridir. Bu Nur risalelerinin her birisi birbirinden nurlu, hele İ’caz-ı Kur’an “nuru’n-alâ nur.” Nasıl tavsif edeyim, bir gülistan-ı ferah-fezada gayet nâdide ve hoş-bû ezhar-ı latîfe gûnagûn bulunup da hangisini koparmaya, koklamaya, tercih etmeye mütehayyir kalıp da neticede hepsinden bir deste, bir demet yapmaya karar verdiği gibi; bu risale-i şerifeler de yazanı, okuyanı, dinleyeni nur bahçesine, nur deryasına gark edip de mütefekkir, mütehayyir edip hepsinden bir çiçek demeti yapmaz da ne yapar? İnsanı fakat o insanı tahayyür ve tefekkür sahrasında mest-i lâya’kıl bırakmaz da ne yapar? Bütün dünyevî beşeriyet ve hayvaniyet hâssalarından tecerrüd etmesine, Hâlık’ına ubudiyet-i mütemadiyede bulunmasına, mezmum bi’l-cümle ahlâkları def’ ve tard etmesine ilh. gibi hissiyatıyla mütehassis edip de nefs-i emmareyi öldürmez de ne yapar?

Diyebilirim ki bu Nur risale-i şerifeleri bir gülistan-ı cinandır. Bu gülistandan istifade edemeyen bed-mâyelere, nasibedar olamayanlara sad-hezar teessüf. İşte o gibilere ilham-ı Rabbanî erişsin de Yirmi Üçüncü Söz risale-i şerifesinin âhirindeki iki levhanın birincisi ki hicab-ı gafletten nihanı, ikinci levhadaki zeval-i gafletle ayâna tebdil edebilsinler.

Cümle mü’minîn-i muvahhidînin tarîk-ı hidayette hatve-endaz olmaları için; Cenab-ı Vâcibü’l-vücud Hazretlerine kavlen dua ve tazarru etmekliğim ve fiilen de henüz dörtte birini yazamadığım bu Nur risale-i şerifelerinin fakirde mevcud olanlarını, itimat ettiğim, muhabbet ve aşkı olduğunu hissettiğim ihvana, ezcümle (…) gibi zevat-ı muhtereme, cuma günleri fakirhanede toplanıldığı vakit, bizzat okuyor ve ellerine birer Nur parçalarından verip akşama kadar ve bazı geceleri okunmakta devam ediliyor. Hepimiz Cenab-ı Kādir-i Kayyum’a ubudiyet ve niyazımızı îfa ediyoruz ve Zat-ı Üstadanelerine karşı da bu borcumuz olan dua-yı üstadanelerini yâd ve tezkâr ediyoruz.

Cenab-ı Zülcelali ve’l-kemal Hazretleri Muhterem Zat-ı Üstadanelerini dünyalar durdukça Nur Risalelerini rehberlikte, delâlette ve nur dellâllığında ilâ âhiri’d-deveran kaim buyursun, duasını her namazın âhirinde hemşirenizle beraber vird-i zeban etmişiz, Efendim Hazretleri.

Âsım

(Barla Lahikası)


Âsım Bey’in fıkrasıdır. Telvihat-ı Tis’a münasebetiyle yazmış

Sevgili Üstadım!

Ne diyeyim, müştakı olduğum bu risale-i şerife, bu sözler, bu hakikat, bu nur; bu fakire, lütf u kerem-i İlahî olarak ihsan buyuruldu. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى

Cenab-ı Kādir-i Mutlak Hazretlerine hadsiz ve hesapsız hamd ü sena ediyorum ki siz Üstadıma kavuştum ve bi’n-netice bu nurları, bu hakikatleri gördüm, okudum, yazdım ve gerden-beste-i inkıyad oldum.

Binaenaleyh tavsiye ve dua-i üstadaneleriyle feyizyâb olmak için Cenab-ı Zülcelali ve’l-kemal Hazretlerinden ve Mefhar-i Mevcudat Aleyhi Ekmelü’t-tahiyyat aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz Hazretlerinden ve bütün pîr, pîran ve mürşidan ve Şah-ı Nakşibend kuddise sırruhu Hazretlerinden ve bilhassa bütün mevcudiyetiyle gerden-dâde-i inkıyad ve teslim olduğum siz Üstadımdan tazarru ve niyaz ve istimdad ediyorum ki mütevekkilen alallah, ya Üstad-ı A’zam, tarîkat-ı Muhammediyenin maksat, gaye ve esasını, teferruat ve füruatını zikir ve beyan eden bu Dokuzuncu Kısım, bir nur-u tarîkat ve hakikattir.

Okumaya doyulmaz. Okudukça hasıl olan şevk ve lezzet hesaba gelmez. Hele Dokuzuncu Telvih, hülâsa ve icmal edilerek bütün hakikatler toplanmış. Temsilde hata olmasın, Hazret-i Mevlana’nın üfürdüğü neyden tuğyan ve feyezan eden, Hazret-i Ali’nin (kerremallahu veche) kuyuya söylediği esrar-ı hakikatten başka nedir? Farkı nerededir ki o ney, o kuyuda hasıl olan kamıştandır.

Kariham dar, kalemim âciz, kalbime tercüman olamıyor. Şu kadar diyebilirim ki benim gibi fakir ve müptedilere büyük ve pek büyük bir ders, bir mürşid ve mutmainneye erişmiş ve daha yukarı çıkmış safilere bir düstur ve ders-i ibrettir. Kıymet takdir edilmez bir şaheser-i tarîkattır, bir nur-u hakikat-feşan, bir gülistandır. Daha doğrusu, sırf bir ilham-ı Rabbanîdir.

Cenab-ı Lemyezel Hazretleri siz Üstadımı, bu ve bunun emsali âsâr-ı bergüzide telifinde, envar ve hakikatler neşir ve dellâllığında çok zamanlar daim ve kaim buyursun. Ve siz Üstadımı, sizi sevenlerin ve dellâllığında bulunduğunuz nidalarınızı işitmek ve dinlemek, okuyup yazmak, mûcibince hareket ve amel etmek heves ve iştiyakında bulunan kardeşlerimin başından eksik buyurmasın, âmin bihürmet-i Seyyidi’l-mürselîn!

Âsım (rh)

(Barla Lahikası)


(Âsım Bey’in fıkrasıdır.)

Bu Risale Fihristesi, hakikaten menba-ı nur ve mecma-ı hakikattir. Elhak Nur fihristeleridir. Şöyle söyleyebilirim ki: Otuz üç Söz, otuz üç Mektup’un her biri, feyezanda olan birer menba-ı nur-u hakikat ve gülistan-ı bağ-ı cinandır. Binaenaleyh bu müteaddid güller bağının her birisinden müteaddid güller koparıp dört kısım üzerine güller demeti yapılmış gibi vücuda getirilmiş bir eser-i cihan-kıymet olduğuna kanaat ettim.

Bu Fihristeleri okumak; herhalde ve behemehal Söz ve Mektuplar risale-i şerifenizi görmek, okumak, yazmak için insanı iştiyak ve gayrete sevk ediyor ve şiddetli kamçılıyor. Fakirce noksan olan risale-i şerifelerin hangisini evvela yazayım? Çünkü her biri birbirleriyle nur ve hakikat müsabakasına çıkmış diye mütelaşî ve heyecanlı bir vaziyetteyim. İnşâallah –dua-yı üstadaneleriyle– kâffesini yazarım. Şurasını da arz etmek isterim ki: Sabri Efendi kardeşimin ilhahı ve zat-ı üstadanelerinin ilhamı ile Fihristelerin telifi, çok musîb ve hayırlı hem hadsiz hakikatlere anahtar olmuştur.

Cenab-ı Hak, sevgili üstadımızı âfiyette daim, ömürlerine bereket ve her bir umûrunda muvaffakıyet ihsan buyursun da pek çok zamanlar başımızda tac-ı zafer olarak taşıyalım ve hizmet-i Kur’an’da çalışalım, yorulalım, yol alalım. Ve cümle mü’minîn de istifade etsin ve ehl-i bid’a ve mülhidlerin de başları yere gelsin.

Talebeniz Âsım (rh)

(Barla Lahikası)


(Âsım Bey’in fıkrasıdır.)

Muhterem Üstadım Efendim Hazretleri!

Bu arîzamı takdim ve tasdi’a iki sebeb-i mücbir hasıl oldu:

Birincisi: Sevgili Üstadımın geçenki iltifatnamelerinin bir fıkrasında buyuruluyor ki: “Bu fakir ile aziz kardeşim Hüsrev gibi yüksek, ciddi, hâlis kardeş ve talebelerimi, âhir-i ömrümüze kadar hizmet-i Kur’an’da daim eylesin.”

Muazzez Üstadımın bu dua, bu niyaz ve himmetlerine bütün mevcudiyetimle âmin dedim ve daima da diyorum. Ve Cenab-ı Lemyezel Hazretlerine de daima niyazım budur. Ve pek muhterem ve pek sevdiğim Üstadımın dua ve himmeti sürur, sevinç gözyaşlarımı akıttırıyordu. Bu fıkra ve cümleyi takip eden ikinci fıkra ki aynen yazıyorum:

“Ve ben öldüğümde sizi arkamda vâris bırakarak ferah ile kedersiz kabrime girmek rahmet-i İlahiyeden ümit ederim.” Burası beni çok düşündürdü ve hiçbir dakika üstadımın bu arzu, bu talep ve rahmet-i İlahiyeden bu ümidi, zihnimden ve fikrimden ve kuvve-i muhayyilemden hiç çıkmıyor. Binaenaleyh bu fıkraya bütün zerrat-ı mevcudiyetimle âmin dedim ve Cenab-ı Hakk’ın fazl u keremini tazarru ve niyaz ettim.

Bununla beraber –ya Hazret riya değil, tasannu değil, içimden doğuyor– gönül şöyle istiyor ve arzu ediyor: Bu fakir, siz Üstadımdan evvel kabre girsin ve siz dâr-ı bekanın ilk kapısına gelinceye kadar, dâr-ı dünyada bulununuz ki bu fakir ve muhtaç olan talebenize arkasından göndereceğiniz dua ve hediyenizle mütena’im, şâd ve mesrur olsun. Ve sizin teşrifinizde –ki Erhamü’r-Râhimîn olan Rabbü’l-âlemîn’den dua ve niyazım budur– ruhum sizi istikbal etmek şerefiyle müşerref olabilmek gibi gönül arzu ve hayatı hasıl oluyor (Hâşiye[2]) ve çok düşündürüyor.

Ve bu arzu ve niyazımdan daha büyüğü ve şedidi şudur ki: Üstadımın dâr-ı dünyada daha pek çok zamanlar kalması, dolayısıyla vazife-i kudsiyenizin devamı ve hakikat ve hidayet nurları olan Risale-i Nur ve Mektubatü’n-Nurların teksiri ve intişarıyla, hâb-ı gaflette olanların, dalalette kalanların, ehl-i bid’a ve mülhidlerin tarîk-ı hak ve hidayete girmeleri için siz Üstadımın çok zaman daha yaşamaklığınızı ve başımızdan eksik olmamanızı ve sizin gaybubetinizle, bizlerin yetim ve öksüz kalmamaklığımızı gönül arzu ediyor.

Daha çok söylemek isterim fakat iktidar ve kifayetsizliğimden kalemim, kalbimin tercümanı olamıyor. Her iş gibi bu arzumu da Cenab-ı Kibriya’ya havale ederiz.

Âsım

(rahmetullahi aleyh)

(Barla Lahikası)


Kardeşim! Sen, Hüsrev, Âsım nazarımda çok kıymettarsınız. Cenab-ı Hak sizleri ve sizin gibileri Kur’an hizmetinde sabit-kadem ve fedakâr ve kemal-i sadakatte daim ve muvaffak eylesin, âmin!

(Barla Lahikası)


Merhum Binbaşı Âsım Bey'in Fıkrasıdır

Kasem ederim, doğrudur sözü özüyle beraber

Bu hakikati kabul ve tasdik etmeyen bed-mâyeler

Kalır dalalet ve vâdi-i hüsranda nice seneler

Bunları irşad edip kurtarmaktır hüner

Hidayet erişse eğer, o vakit boyun eğer

Cümlenin ıslahını niyaz edip Hâlık’a yalvaralım

Hep envar-ı Kur’aniye olan Sözler’i okuyup anlatalım

Bu yolda bizler de feyz alıp dilşâd olalım

Fenayı bekaya tebdilde rıza-yı Bâri’ye kavuşalım

Sad-hezar tahsine lâyık bîbaha fıkra-i Galib

Bu hakikatleri söylemekle olur şüphesiz galip.

Binbaşı Âsım

(Rahmetullahi aleyh)

(28. Mektup, 7. Risale)


Eski talebeliğim zamanında mevsuk zatlardan, onlar da mühim imamlardan naklederek işittim ki: “Ciddi, müştak, hâlis talebe-i ulûm, tahsilde iken vefat ettikleri zaman, berzahta aynı tahsil misali ve bir medrese-i maneviyede bulunuyor gibi o âleme muvafık bir vaziyet ihsan ediliyor.” diye o zaman talebe-i ulûm içinde çok defa medar-ı bahis oluyordu. Şimdi bu vakitte, talebe-i ulûmun en hâlisleri Risale-i Nur talebeleri olduğundan elbette merhum Mehmed Zühdü, Âsım ve Lütfü gibi zatların vazifeleri devam ediyor. Defter-i a’mallerine hasenat yazmak için manevî kalemleri inşâallah işliyorlar.

(Kastamonu Lahikası)

Risale-i Nur'daki Diğer Alakalı Yerler[düzenle]

  • Nasuhizade Şeyh Mehmed: Burdur'da Bediüzzaman'a talebe olmuş ve Asım Bey'i Üstad ile tanıştırmış nur talebesi.
  • Asım'ın Varisi: Binbaşı Asım Bey'in vefatından sonra hizmetlerini sürdüren Mehmed Ali Babacan.

İlgili Resimler/Fotoğraflar[düzenle]

Asım Önerdem Gazete.jpg

Asım Önerdem kabir.png

İlgili Maddeler[düzenle]

Kaynakça[düzenle]

  1. 1,0 1,1 1,2 1,3 Isparta kahramanları, Himmet Koçoğlu
  2. Hakikaten merhumun münâcatı karin-i icabet olmuş ki aynı yıl içinde Üstadına bedel mahkemede, Üstadına zarar gelmemek için “Yâ Rabbi canımı al لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ” diyerek mahkemede vefat edip irtihal-i dâr-ı beka etmiştir. رَحْمَةُ اللهِ عَلَيْهِ رَحْمَةً وَاسِعَةً‌
    Sabri