Yirmi Dördüncü Mektup: Revizyonlar arasındaki fark
Değişiklik özeti yok |
Değişiklik özeti yok |
||
| 7. satır: | 7. satır: | ||
'''Yirmi Dördüncü Mektup''' Bediüzzaman'ın 1 Mart 1927 tarihinden itibaren zorunlu ikamete tabi tutulduğu Barla'da telif ettiği eserlerdendir ve Mektubat kitabının 24. risalesidir. Bediüzzaman Kur'an'ın sırrıyla Risale-i Nur'un kainatın üç tılsımını açtığını beyan eder. Bu tılsımlardan birincisi olan varlıkların nereden nereye gittiklerinin ve ne olacaklarının sırrı 29. Söz Risalesinde, ikincisi olan zerrelerin tahavvülatının (değişim ve dönüşümlerinin) gizemi 30. Söz Risalesinde ve üçüncü tılsım olan kainattaki kesintisiz faaliyetin sırrı bu 24. Mektup Risalesinde açılmıştır. | '''Yirmi Dördüncü Mektup''' Bediüzzaman'ın 1 Mart 1927 tarihinden itibaren zorunlu ikamete tabi tutulduğu Barla'da telif ettiği eserlerdendir ve Mektubat kitabının 24. risalesidir. Bediüzzaman Kur'an'ın sırrıyla Risale-i Nur'un kainatın üç tılsımını açtığını beyan eder. Bu tılsımlardan birincisi olan varlıkların nereden nereye gittiklerinin ve ne olacaklarının sırrı 29. Söz Risalesinde, ikincisi olan zerrelerin tahavvülatının (değişim ve dönüşümlerinin) gizemi 30. Söz Risalesinde ve üçüncü tılsım olan kainattaki kesintisiz faaliyetin sırrı bu 24. Mektup Risalesinde açılmıştır. | ||
Bu risale, Allah'ın isimlerinin büyüklerinden olan Rahîm, Kerîm ve Vedud isimlerinin iktizasıyla mahlukları şefkatli terbiye ve idare etmesinin mahlukatın musibete uğramaları ve ölümleriyle nasıl bağdaştığına dair olan soruya cevap olarak kainattaki daimi faaliyetin gerekçelerini ve gayelerini ders verir. Gerekçeleri izah eden ilk kısımda mahlukatın Allah'ın hikmetli icraatına itiraz hakkı olmadığını, mahlukattaki faaliyetin bir lezzet ve konuşma olduğunu, ölen varlıkların yok olmayıp kudret dairesinden ilim dairesine girdiklerini, | Bu risale, Allah'ın isimlerinin büyüklerinden olan Rahîm, Kerîm ve Vedud isimlerinin iktizasıyla mahlukları şefkatli terbiye ve idare etmesinin mahlukatın musibete uğramaları ve ölümleriyle nasıl bağdaştığına dair olan soruya cevap olarak kainattaki daimi faaliyetin gerekçelerini ve gayelerini ders verir. Gerekçeleri izah eden ilk kısımda mahlukatın Allah'ın hikmetli icraatına itiraz hakkı olmadığını, mahlukattaki faaliyetin bir lezzet ve konuşma olduğunu, ölen varlıkların yok olmayıp kudret dairesinden ilim dairesine girdiklerini, kainattaki bu faaliyetlerle Allah'ın farklı isimlerinin kendilerini göstermek istediğini, mahlukların Allah'a bir an intisabının bile hadsiz vücut nurları anlamına geldiğini, dünyanın 3 yüzü olduğunu ve ölümün, Allah'ın isimlerine ayna ve âhiretin tarlası olan 2. ve 3. yüzünde tazelenmek anlamına geldiğini söyler. Gaye ve faydalarını izah eden ikinci kısımda ise Allah'ın lezzet, sürur (sevinç) ve memnuniyet gibi şuunatını kelimelerin tam olarak ifade edemediğini, Risalelerdeki temsillerin büyük kanunların ucunu göstermek amacını taşıdığını, her bir varlığın yaratılmasında pek çok gaye ve hikmet bulunduğunu, bir şey gittikten sonra misali hüviyetinin baki kaldığını, mahlukatın levhalarda suretlerini, ahiret pazarına mahsulatlarını ve tesbihatını bırakıp gittiklerini, yani Cenab-ı Hak katında çok şeyleri bırakıp öyle gittiklerini ders verir. | ||
Bu risalenin iki zeyli (eki) vardır. | Bu risalenin iki zeyli (eki) vardır. Furkan suresinin dua hakkında olan 77. ayetinin (Meali: Ey insanlar! Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var) 5 nüktesini tefsir eden birinci zeylinde duanın 3 nev'i, alemin yaratılmasının bir sebebinin dua olduğu, duayı Allah'ın ya aynen kabul ettiği ya da daha iyisini verdi, duanın en güzel meyvesinin dua eden kişinin onu işiten bir Rabbül alemin olduğunu bilmesi olduğu ve duanın kulluğun ruhu ve halis bir imanın neticesi olduğu izah edilir. Süleyman Çelebi'nin mevlidinin Miraciye kısmı münasebetiyle Peygamberimizin mi'racı hakkında olan ikinci zeylinde baki alemin mahlukatının Peygamberimizle münasebeti, Cenab-ı Allah'ın 5 çeşit muhabbeti ve Peygamberimizin hepsine azami derecede mazhar olduğu, Miraciyede yazılanlara, kudsi hakikatlara işaret olarak bakmak gerektiği, Allah'ın bize çok yakın olduğu ama bizim Ona çok uzak olduğumuz ve Mevlidin ve Miraciyenin okunmasının güzel bir adet olduğu ders verilir. 24. Mektup'un hatimesinde (son kısmında) Allah'ın esmasındaki ism-i azam tecellisiyle kainatta yarattığı en mükemmel ferdin Hz. Muhammed (sav) olduğu ilan edilir. | ||
==Risale-i Nur'da Bu Konudaki Derslerin Özeti== | ==Risale-i Nur'da Bu Konudaki Derslerin Özeti== | ||
16.02, 9 Mayıs 2026 tarihindeki hâli
Önceki Risale: Yirmi Üçüncü Mektup ← Mektubat → Yirmi Beşinci Mektup: Sonraki Risale
Bu risaleyi okumak için Yirmi Dördüncü Mektup okuma sayfasına ve Kur'an hattı ile okumak için Yirmi Dördüncü Mektup (Kur'an Hattı) sayfasına gidin
Yirmi Dördüncü Mektup Bediüzzaman'ın 1 Mart 1927 tarihinden itibaren zorunlu ikamete tabi tutulduğu Barla'da telif ettiği eserlerdendir ve Mektubat kitabının 24. risalesidir. Bediüzzaman Kur'an'ın sırrıyla Risale-i Nur'un kainatın üç tılsımını açtığını beyan eder. Bu tılsımlardan birincisi olan varlıkların nereden nereye gittiklerinin ve ne olacaklarının sırrı 29. Söz Risalesinde, ikincisi olan zerrelerin tahavvülatının (değişim ve dönüşümlerinin) gizemi 30. Söz Risalesinde ve üçüncü tılsım olan kainattaki kesintisiz faaliyetin sırrı bu 24. Mektup Risalesinde açılmıştır.
Bu risale, Allah'ın isimlerinin büyüklerinden olan Rahîm, Kerîm ve Vedud isimlerinin iktizasıyla mahlukları şefkatli terbiye ve idare etmesinin mahlukatın musibete uğramaları ve ölümleriyle nasıl bağdaştığına dair olan soruya cevap olarak kainattaki daimi faaliyetin gerekçelerini ve gayelerini ders verir. Gerekçeleri izah eden ilk kısımda mahlukatın Allah'ın hikmetli icraatına itiraz hakkı olmadığını, mahlukattaki faaliyetin bir lezzet ve konuşma olduğunu, ölen varlıkların yok olmayıp kudret dairesinden ilim dairesine girdiklerini, kainattaki bu faaliyetlerle Allah'ın farklı isimlerinin kendilerini göstermek istediğini, mahlukların Allah'a bir an intisabının bile hadsiz vücut nurları anlamına geldiğini, dünyanın 3 yüzü olduğunu ve ölümün, Allah'ın isimlerine ayna ve âhiretin tarlası olan 2. ve 3. yüzünde tazelenmek anlamına geldiğini söyler. Gaye ve faydalarını izah eden ikinci kısımda ise Allah'ın lezzet, sürur (sevinç) ve memnuniyet gibi şuunatını kelimelerin tam olarak ifade edemediğini, Risalelerdeki temsillerin büyük kanunların ucunu göstermek amacını taşıdığını, her bir varlığın yaratılmasında pek çok gaye ve hikmet bulunduğunu, bir şey gittikten sonra misali hüviyetinin baki kaldığını, mahlukatın levhalarda suretlerini, ahiret pazarına mahsulatlarını ve tesbihatını bırakıp gittiklerini, yani Cenab-ı Hak katında çok şeyleri bırakıp öyle gittiklerini ders verir.
Bu risalenin iki zeyli (eki) vardır. Furkan suresinin dua hakkında olan 77. ayetinin (Meali: Ey insanlar! Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var) 5 nüktesini tefsir eden birinci zeylinde duanın 3 nev'i, alemin yaratılmasının bir sebebinin dua olduğu, duayı Allah'ın ya aynen kabul ettiği ya da daha iyisini verdi, duanın en güzel meyvesinin dua eden kişinin onu işiten bir Rabbül alemin olduğunu bilmesi olduğu ve duanın kulluğun ruhu ve halis bir imanın neticesi olduğu izah edilir. Süleyman Çelebi'nin mevlidinin Miraciye kısmı münasebetiyle Peygamberimizin mi'racı hakkında olan ikinci zeylinde baki alemin mahlukatının Peygamberimizle münasebeti, Cenab-ı Allah'ın 5 çeşit muhabbeti ve Peygamberimizin hepsine azami derecede mazhar olduğu, Miraciyede yazılanlara, kudsi hakikatlara işaret olarak bakmak gerektiği, Allah'ın bize çok yakın olduğu ama bizim Ona çok uzak olduğumuz ve Mevlidin ve Miraciyenin okunmasının güzel bir adet olduğu ders verilir. 24. Mektup'un hatimesinde (son kısmında) Allah'ın esmasındaki ism-i azam tecellisiyle kainatta yarattığı en mükemmel ferdin Hz. Muhammed (sav) olduğu ilan edilir.
Risale-i Nur'da Bu Konudaki Derslerin Özeti
- Bediüzzaman Risale-i Nur ile İslâmiyet’in esasları son derece derin olduğuna ve felsefenin en derin esaslarının ona yetişemediğine misal olarak 29. ve 30. Söz ile 24. Mektup risalelerini gösterir.
- 24. Mektup hakaik-i imaniyenin en son, müşkül ve derin olan ve bütün filozofları, hattâ hükema-i İslâmiyeyi dahi hayrette bırakan çok mühim muammaları halletmiştir ve bu risale ile “tılsım-ı kâinat” ve “muamma-yı hilkat” tabir edilen bir sırr-ı İlahî anlaşılmıştır
- 24. Mektup'ta kâinattaki hadsiz faaliyeti iktiza eden "tezahür-ü rububiyet" ve "tebarüz-ü uluhiyet" izah edilir.
İsimleri, Telifi, Neşri/Basımı, İçeriği, Tevafukları ve Gaybi İşaretlerle İlgili Bilgiler
Diğer İsimleri
Telif Dili
Türkçe
Telifiyle İlgili Bilgiler
24. Mektup 1928 yılında Barla'da telif edilmiştir. (Dayanak: Osmanlıca Sikke-i Tasdik-i G., s. 78)[1]
Neşriyle/Basımıyla İlgili Bilgiler
Kur'an harfleriyle kitap basımının 1928 yılında yasaklanması üzerine ilk başta elle çoğaltılan bu risale 1946 yılından sonra evvela İnebolu, sonra Isparta'da teksir makinesiyle Kur'an harfleriyle çoğaltıldı. Bediüzzaman'ın izin ve teşviğiyle 1956-1959 yıllarında matbaalarda Latin harfleriyle büyük kitaplar basıldığında Mektubat kitabının içinde yer almıştır.
İçeriği
Allah'ın mahlukları şefkatli terbiye ve tedbirinin bu mahlukların ölümleriyle nasıl bağdaştığı
- 1. Makam: Dai ve muktaziyi gösteren 5 remiz
- 1. Remiz: Mahlukatın Allah'ın hikmetli icraatına itiraz hakkı yoktur
- 2. Remiz: Mahlukattaki faaliyet bir lezzet ve konuşmadır
- 3. Remiz: Ölenler yok olmuyor; kudret dairesinden ilim dairesine giriyor
- 4. Remiz: Allah'ın farklı isimleri kendilerini göstermek ister
- 5. Remiz:
- 1. Nükte: Mahlukların Allah'a bir an intisabı bile hadsiz vücut nurları demektir
- 2. Nükte: Dünyanın 3 yüzü vardır
- 2. Makam: Gaye ve faydaları gösteren 5 işaret
- Mukaddime:
- 1. Mebhas: Allah'ın şuunatını kelimeler tam olarak ifade edemez. Risalelerdeki temsiller büyük kanunların ucunu göstermek içindir
- 2. Mebhas: Her bir varlığın pek çok gaye ve hikmeti vardır
- 1. İşaret: Bir şey gittikten sonra misali hüviyeti baki kalır
- 2. İşaret: Mahlukat levhalarda suretlerini bırakıp gider
- 3. İşaret: Mahlukat ahiret pazarına muhsulat bırakıp gider
- 4. İşaret: Mahlukat tesbihatını bırakıp gider
- 5. İşaret: Mahlukat Cenab-ı Hak katında çok şeyleri bırakıp öyle gider
- Mukaddime:
- 1. Zeyli: Dua hakkındaki ayetin 5 nüktesi
- 1. Nükte: Duanın 3 nev'i
- 2. Nükte: Alemin yaratılmasının bir sebebinin dua olması
- 3. Nükte: Dua ya aynen kabul edilir ya daha iyisi verilir
- 4. Nükte: Duanın en güzel meyvesi dua edenin onu işiten bir Rabbül alemin olduğunu bilmesidir
- 5. Nükte: Dua kulluğun ruhu ve halis bir iman neticesidir
- 2. Zeyli: Süleyman Çelebi'nin mevlidinin Miraciye kısmı münasebetiyle Peygamberimizin mi'racı hakkındadır
- 1. Nükte: Baki alemin mahlukatının Peygamberimizle münasebeti
- 2. Nükte: Cenab-ı Allah'ın 5 çeşit muhabbeti ve Peygamberimizin hepsine mazhariyeti
- 3. Nükte: Miraciyede yazılanlara, kudsi hakikatlara işaret olarak bakılmalıdır
- 4. Nükte: Allah'ın bize çok yakın olması ama bizim Ona çok uzak olmamız
- 5. Nükte: Mevlidin ve Miraciyenin okunmasının güzel bir adet olması
- Hatime: Allah'ın esmasındaki ism-i azam tecellisiyle kainatta yarattığı en mükemmel ferd Hz. Muhammed'dir (sav)
Uzunluğu
Toplam 24 büyük sayfa
- 1. Makam: 6,5 büyük sayfa
- 2. Makam: 8 büyük sayfa
- 1. Zeyl: 4 büyük sayfa
- 2. Zeyl: 5,5 büyük sayfa
Ekleri
- 1. Zeyli: Dua hakkındaki ayetin 5 nüktesi
- 2. Zeyli: Süleyman Çelebi'nin mevlidinin Miraciye kısmı münasebetiyle Peygamberimizin mi'racı hakkında
Bu Risale İle İlgili Tevafuklar
Bu Risale İle İlgili Gaybi İşaretler
- Bediüzzaman Zümer, Casiye ve Ahkaf surelerinin başında geçen "Bu Kitap Aziz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir." mealindeki ayetlerin ebced makamının 1342 ederek bu tarihten kısa süre sonra ortaya çıkacak 19., 20. ve 24. Mektuplar gibi Risaletü’n-Nur’un en nurani cüzlerine işaret ettiğini beyan eder.
Risale-i Nur'da Derc Edildiği ve Benzer İçerikli Yerler
- Mektubat ve Tılsımlar Mecmuası adlı büyük kitaplarda tamamı mevcuttur.
- Kainattaki hadsiz faaliyetlerinin hikmetlerine dair bahisler 30. Lem'a, 2. Şua ve 4. Şua'da da mevcuttur.
Risale-i Nur'da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği
Bu Risalenin Telifi, Neşri ve Adı Hakkındaki Bahisler
Bu Risalenin Kıymeti Hakkındaki Bahisler
Hem bütün ukûlü hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilemeyen ve sırr-ı hilkat-i âlem ve tılsım-ı kâinat denilen ve Kur’an-ı Azîmüşşan’ın i’cazıyla keşfedilen o tılsım-ı müşkül-küşa ve o muamma-yı hayret-nüma, Yirmi Dördüncü Mektup ve Yirmi Dokuzuncu Söz’ün âhirindeki remizli nüktede ve Otuzuncu Söz’ün tahavvülat-ı zerratın altı adet hikmetinde keşfedilmiştir. Kâinattaki faaliyet-i hayret-nümanın tılsımını ve hilkat-i kâinatın ve âkıbetinin muammasını ve tahavvülat-ı zerrattaki harekâtın sırr-ı hikmetini keşif ve beyan etmişlerdir, meydandadır, bakılabilir.
Hem bilfiil gösterdim ki: İslâmiyet’in esasları o kadar derindir ki felsefenin en derin esasları onlara yetişmez, belki sathî kalır. Otuzuncu Söz, Yirmi Dördüncü Mektup, Yirmi Dokuzuncu Söz bu hakikati bürhanlarıyla ispat ederek göstermiştir.
Geçen hafta muhtelif iki cemaate Yirmi Dördüncü Mektup’un Birinci ve İkinci zeyllerini okudum. Dinleyenler hayran ve bu fakir de o parlak i’caz-ı Kur’an’dan âdeta gaşyoldum. Bu eserinizi Risale-i Nur ve Mektubatü’n-Nur’un en münevverleri safında mütalaa ediyorum. Bugün cuma idi. Komşumuz Fethi Bey’e on bir ve on üç numaralı Sözler’i okudum. Dünyevî işlerden tahlis-i nefis ile iğtinam edebildiğim vakitlerde, o mübarek nurlu pencerelere koşuyorum. Ruhî ve manevî gıdamı almaya ve bulabildiğim böyle bir muhatabı da hissedar etmeye çalışıyorum.
Hulusi
Otuz Üçüncü Söz’ün Yirmi Dördüncü Mektubu ve emsalleri, insanın ruhunda inşirah hasıl ediyor. Ve kalbinde Sâni’-i Hakîm’in hikmetine karşı pencereler açıyor. Risale-i Nur eczaları, insanın sıkıntılı vaktinde imdadına yetişir ve teselli eder. Bu ciheti aynen gördüm.
…
Kardeşiniz Halil İbrahim (rh)
Sizde bulunmayan ve Hüsrev’in istediği Mektubat’ı tashih ettim. Birisiyle göndereceğim. Bu defa Yirmi Dördüncü Mektup’u çok kıymetli, çok ince, çok derin ayn-ı hakikat gördüm.
…
Said Nursî
Hem hakaik-i imaniyenin en son ve en müşkül ve en derin ve bütün filozofları, hattâ hükema-i İslâmiyeyi dahi hayrette bırakan çok mühim muammaları halleden Yirmi Dördüncü Mektup,
Evet, şu tılsım-ı kâinatın muğlakını keşfeden ve mevcudatın nereden nereye ve ne olacaklarının tılsımını açan Risale-i Nur’un eczalarından Yirmi Dokuzuncu Söz ve tahavvülat-ı zerratın muammasını keşfeden Otuzuncu Söz ve kâinatta mütemadiyen fena ve zeval içindeki faaliyet ve hallakıyet-i umumiye tılsım-ı acibini hall ve keşfeden Yirmi Dördüncü Mektup ve tevhidin en derin ve en mühim muammasını keşif ve hall ve izah eden ve haşr-i beşerî bir sinek ihyası kadar kolay olduğunu ispat eden Yirminci Mektup ve tabiat-perestlerin fikr-i küfrîlerini esasıyla bozan ve tahrip eden Tabiat Risalesi namındaki Yirmi Üçüncü Lem’a gibi Risale-i Nur’un çok cüzleri var. Bunların yalnız birisindeki muammayı keşfeden bir âlim, bir edib, bir profesör hangi hükûmette olsa takdirle mükâfat ve ikramiye verileceğini, bu risaleleri dikkatle mütalaa eden tasdik eyler.
Bu Risaleye Atıflar
Bu defa mezkûr iki hikmet kâfi gelmemeye başladılar, noksan kaldılar. Gayet merak ile ayrı bir hikmeti aramaya ve taharriye başladım. Bir zaman sonra, lillahi’l-hamd Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın feyzi ile sırr-ı kayyumiyet noktasında azîm hadsiz bir hikmet, bir gaye göründü. Ve onun ile “tılsım-ı kâinat” ve “muamma-yı hilkat” tabir edilen bir sırr-ı İlahî anlaşıldı. (Yirmi Dördüncü Mektup’ta tafsilen beyan edildiğinden burada yalnız icmalen iki üç noktasını Üçüncü Şuâ’da zikredeceğiz.)
İşte her bir zîhayatın zahirî bir vücudunun zevaliyle (Yirmi Dördüncü Mektup’ta izah edildiği gibi) ruhu, mahiyeti, hüviyeti, sureti gibi pek çok vücudlarını arkasında bıraktıran ve yerinde vazife başına geçiren faaliyet-i daime ve hallakıyet-i Rabbaniyeden neş’et eden maânî-i kudsiyenin ve rububiyet-i İlahiyenin ne kadar ehemmiyetli oldukları anlaşılır.
Her bir zîhayat, mesela bu süslü çiçek ve şu tatlıcı sinek, öyle manidar, İlahî, manzum bir kasideciktir ki hadsiz zîşuurlar onu kemal-i lezzetle mütalaa ederler. Ve öyle kıymettar bir mu’cize-i kudrettir ve bir ilanname-i hikmettir ki Sâni’inin sanatını nihayetsiz ehl-i takdire cazibedarane teşhir eder. Hem kendi sanatını kendisi temaşa etmek ve kendi cemal-i fıtratını kendisi müşahede etmek ve kendi cilve-i esmasının güzelliklerini âyineciklerde kendisi seyretmek isteyen Fâtır-ı Zülcelal’in nazar-ı şuhuduna görünmek ve mazhar olmak, gayet yüksek bir netice-i hilkatidir. Hem kâinattaki hadsiz faaliyeti iktiza eden tezahür-ü rububiyete ve tebarüz-ü kemalât-ı İlahiyeye (Yirmi Dördüncü Mektup’ta beyan edildiği gibi) beş vecihle hizmeti dahi ulvi bir vazife-i fıtratıdır.
(2. Şua)
Amma fena ve zeval ve mevt ise Yirmi Dördüncü Mektup’ta gayet kuvvetli ve kat’î bürhanlar ile ispat edilmiş ki, onlar umumî rahmete ve ihatalı hüsne ve şümullü hayra münafî değiller, belki muktezalarıdırlar. Hattâ şeytanın dahi manevî terakkiyat-ı beşeriyenin zembereği olan müsabakaya ve mücahedeye sebep olduğundan o nev’in icadı dahi hayırdır, o cihette güzeldir. Hem hattâ kâfir, küfür ile bütün kâinatın hukukuna bir tecavüz ve şerefini tahkir ettiğinden ona cehennem azabı vermek güzeldir. Başka risalelerde bu iki nokta tamamen tafsil edildiğinden burada bir kısa işaretle iktifa ediyoruz.
(2. Şua)
Bununla beraber –Yirmi Dördüncü Mektup’ta tafsilen kat’î ispat edildiği gibi– her zîhayatın, hususan zîruhun vücudu bir kelime gibidir. Söylenir ve yazılır, sonra kaybolur. Fakat kendi vücuduna bedel ikinci derecede vücudları sayılan hem manası hem hüviyet-i misaliyesi ve sureti hem neticeleri hem mübarek ise sevabı hem hakikati gibi çok vücudlarını bırakır, sonra perde altına girdiği gibi…
Aynen öyle de bu vücudum ve her zîhayatın vücudu, zahirî vücuddan gitse; zîruh ise hem ruhunu hem manasını hem hakikatini hem misalini hem mahiyet-i şahsiyesinin dünyevî neticelerini ve uhrevî semerelerini hem hüviyet ve suretini hâfızalarda ve elvah-ı mahfuzada ve sermedî manzaraların film şeritlerinde ve ilm-i ezelînin meşherlerinde ve kendini temsil eden ve beka veren fıtrî tesbihatını defter-i a’malinde ve esma-i İlahiyenin cilvelerine ve mukteziyatlarına fıtrî mukabelelerini ve vücudî âyinedarlıklarını daire-i esmada ve daha bunlar gibi zahirî vücudundan daha kıymettar müteaddid manevî vücudlarını kendi yerinde bırakır, sonra gider; ilmelyakîn suretinde bildim.
(4. Şua)
Hem bu defa Hüsrev’in mektubunda Zübeyr’in Nazif’e göndereceği pusulayı oraya sehven gönderdiğini anladım. Hüsrev’in de küçük bir sehvi var. Çünkü Yirmi Dördüncü Mektup değil, Yirmi Dördüncü Söz’ün Onuncu Asıl’ına dair Nazif’e bir kısacık mektubum vardı. Sureti burada kalmamıştı.
Kâinâtın en mühim muammâsını, mütemâdiyen mevt ve hayât, zevâl ve fenâ içindeki fa‘âliyet-i dâimenin tılsımını keşfeden Yirmidördüncü Mektûb’da Beş Remiz ve Beş İşâretle îzâh edilen mühim bir hakîkatin merâtibini gâyet icmâlli işâretler nev‘inden eskiden beri tahatturla tefekkür ediyordum. Fenâ ve zevâl ve adem ise, başka başka vücûdların ünvânları olduğunu ve kesretli vücûdları semere verdiğini ve zevâle giden bir şey kendine bedel çok vücûdları bıraktığını gösterir bir nüktedir. Bir zîhayâtın mevti ve zevâli birçok vücûdları meyve verir. O meyveleri arkasında bırakır, sonra gider. Evet, bir fânî çok cihetlerle bâkî kalır. Bir dâne çürümekle ölür. Fakat yüz dâneyi câmi‘ bir sünbülü yerinde bırakır. İşte bu sırra binâen mevtten ve ademden ürkmek ve zevâlden teessüf etmek yerinde değildir.
Bu Risaledeki Tevafuklar
Bu Risale Hakkındaki Gaybi İşaretler
Sure-i Zümer, Câsiye, Ahkaf’ın başlarındaki تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزٖيزِ الْحَكٖيمِ olan âyetler, sâbık ihtarın ikinci noktasında, münasebet-i maneviyesi beyan edildiğinden burada yalnız cifrî remzini beyan edeceğiz.
Şöyle ki: İki ت sekiz yüz, iki ن yüz, iki م seksen, iki ك kırk, üç ز yirmi bir, üç ى otuz, bir ب bir ح on “lafzullah” altmış yedi, bir ع yetmiş, dört ل dört ا yüz yirmi dört olup yekûnü bin üç yüz kırk iki (1342) ederek bu asrın şu tarihine nazar-ı dikkati celbetmekle beraber, Kur’an’ın tenziliyle çok alâkadar bir Nur’a parmak basıyor.
Ve o tarihten az sonra Mu’cizat-ı Ahmediye (asm) Risalesi ve Yirminci ve Yirmi Dördüncü Mektuplar gibi Risaletü’n-Nur’un en nurani cüzleri meydan-ı intişara çıkmaları ve Kur’an’ın kırk vecihle i’cazını ispat eden Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi’yle haşre dair Onuncu Söz’ün ikisinin kırk ikide intişarları ve kırk altıda fevkalâde iştiharları aynı tarihte olması bir kuvvetli emaredir ki bu âyet ona hususi bir iltifatı var.
(1. Şua)
Bu Risale Hakkında Fihristte Geçen Kısım
(Hâşiye[2]) Kâinatın tılsım-ı acibini ve müşkül muammasının en mühim bir sırrını keşif ve halleden bir mektuptur ve en mühim bir sualin cevabıdır. Şöyle ki:
“Esma-i İlahiyenin a’zamlarından olan Rahîm, Kerîm, Vedud’un iktiza ettikleri şefkat-perverane ve maslahatkârane ve muhabbettarane taltifleri; ne suretle pek müthiş ve muvahhiş olan mevt ve adem ile zeval ve firak ile musibet ve meşakkat ile tevfik edilir?” diye sualin cevabında, tılsım-ı kâinatın üçüncü muammasını halleden ve kâinattaki daimî faaliyetin muktezasını ve esbab-ı mûcibesini gösteren beş remiz ile ve gayelerini ve faydalarını ispat eden beş işaret ile cevap veriyor.
Şu mektup iki makamdır. Birinci Makamı beş remizdir.
Birinci Remiz: İspat ediyor ki Sâni’-i Hakîm ne yaparsa haktır. Hiçbir şey ve hiçbir zîhayat, ona karşı hak dava edemediğini ve “Haksız bir iş oldu.” diyemediğinin sırrını, kat’î bir tarzda ispat eder.
İkinci Remiz: Hayret-nüma, dehşet-engiz, daimî bir suretteki faaliyet-i Rabbaniyenin sırrını ve halk ve tebdil-i eşyadaki hikmet-i azîmesini beyan ediyor ve en mühim bir muamma-yı hilkati hallediyor.
Üçüncü Remiz: Zevale giden eşya ademe gitmediğini, belki daire-i kudretten daire-i ilme geçtiğini ve eşyadaki hüsün ve cemale ait istihsan ve şeref ve makam, esma-i İlahiyeye ait olduğunu gayet güzel bir surette ispat eder.
Dördüncü Remiz: Mevcudatın mütemadiyen tebeddül ve tagayyür etmeleri; bir tek sahifede, her dakikada ayrı ayrı ve manidar mektupları yazmak nevinden, sahife-i kâinatta esma-i İlahiyenin cilveleriyle yazılan cemal ve celal ve kemal-i İlahiyenin hadsiz âyâtını, mahdud sahifelerde de hadsiz bir surette yazıldığını ispat eder.
Beşinci Remiz: İki nükte-i mühimmedir.
Birisi: Vâcibü’l-vücud’a intisabını iman ile hisseden adam, hadsiz envar-ı vücuda mazhar olduğunu ve hissetmeyen, nihayetsiz zulümat-ı ademe ve âlâm-ı firaka maruz bulunduğunu gösterir.
İkinci Nükte: Dünyanın üç yüzü bulunduğunu… Zahir yüzünde, zeval, firak, mevt ve adem var fakat esma-i İlahiyenin âyinesi ve âhiretin mezraası olan içyüzlerinde, zeval ve firak, mevt ve adem ise tazelenmek ve teceddüddür ve bekanın cilvelerini gösteren bir tavzif ve terhistir.
BU MEKTUBUN İKİNCİ MAKAMI
Bir mukaddime ile beş işarettir.
Mukaddime: Hallakıyet ve tasarrufat-ı İlahiyeden gayet azîm bir hakikati, muazzam ve muhteşem kanunlarla beyan ediyor. Mesela, bir kuşun tüylü libasını değiştiren Sâni’-i Hakîm, aynı kanunla kâinatın suretini kıyamet vaktinde ve âlem-i şehadetin libasını haşirde o kanun ile değiştirir.
Hem bir ağacın ne kadar meyveleri ve çiçekleri bulunuyor; her bir çiçeğin o kadar gayeleri, her bir meyvenin o kadar hikmetleri bulunduğunu gösterir.
Beş işaret ise: Eşya, vücuddan gittikten sonra verdikleri ehemmiyetli beş netice itibarıyla, bir vecihle ma’dum iken beş vecihle mevcud kalıyor. Şöyle ki:
Her bir mevcud, vücuddan gittikten sonra, ifade ettiği manalar ve arkasında bâki kalan hüviyet-i misaliyesi, âlem-i misalde mahfuz kalır.
Hem hayatının etvarıyla “mukadderat-ı hayatiye” denilen sergüzeşte-i hayatiyesi âlem-i misalin defterlerinden olan levh-i misalîde yazılır. Ruhanîlere, daimî mevcud bir mütalaagâh olur.
Hem cin ve insin amelleri gibi âhiret pazarına ve âlem-i âhirete gönderilecek mahsulatı bâki kalır.
Hem etvar-ı hayatiyeleriyle ettikleri enva-ı tesbihat-ı Rabbaniye bâki kalıyor.
Hem şuunat-ı Sübhaniyenin zuhuruna medar çok şeyleri arkasında mevcud bırakır, öyle gider.
Bu beş işaretteki beş hakikati, kat’î delil hükmünde beş makul ve makbul temsil ile beyan eder.
YİRMİ DÖRDÜNCÜ MEKTUP’UN BİRİNCİ ZEYLİ
قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّٖى لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ âyetinin mühim bir sırrını beş nükte ile tefsir ediyor. Ve dua, bir sırr-ı azîm-i ubudiyet olduğunu ve kâinattan daimî bir surette dergâh-ı rububiyete giden en azîm vesile ise dua olduğunu ve duanın azîm tesiri bulunduğunu kat’î ispat etmekle beraber; külliyet ve devam kesbeden bir dua, kat’iyen makbul olduğuna binaen umum ümmetin Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma salavat namıyla dualarının neticesinde, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın ne kadar yüksek bir mertebede olduğunu gösterir.
Duanın da üç nev-i mühimmini zikretmekle beraber, beyan eder ki duanın en güzel ve en latîf meyvesi, en leziz ve en hazır neticesi şudur ki: Dua eden adam, bilir ve dua ile bildirir ki birisi var, onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder, onun eli her şeye yetişir. Ve bu boş, hâlî dünyada o yalnız değil; belki bir Kerîm zat var; ona bakar, ünsiyet verir. Onun hadsiz ihtiyacatını yerine getirebilir ve hadsiz düşmanlarını def’edebilir bir zatın huzurunda kendini tasavvur ederek, bir ferah ve sürur duyup dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp “Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn” der.
YİRMİ DÖRDÜNCÜ MEKTUP’UN İKİNCİ ZEYLİ
Mi’rac-ı Nebevî ve Mevlid-i Nebevîye (asm) dair üç mühim suale, gayet mukni ve mantıkî ve parlak bir cevaptır. Bu zeyl çendan kısadır fakat gayet kıymettardır. Mevlid-i Nebevîye (asm) iştiyakı olanlar buna çok müştaktırlar.
Hâtimesinde gayet mühim bir düstur-u mantıkî ile kâinatta en büyük ferd-i ekmel ve üstad-ı küll ve habib-i a’zam, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm olduğunu ispat eder.
Diğer Bahisler
Risale-i Nur'daki Diğer Alakalı Yerler
Bu Risaledeki Temsiller/Misaller
Nasıl ki bir mahir sanatkâr, kıymettar bir elbiseyi murassa ve münakkaş surette yapmak için bir miskin adamı, lâyık olduğu bir ücrete mukabil model yaparak kendi sanat ve maharetini göstermek için o elbiseyi o miskin adam üstünde biçer, keser, kısaltır, uzatır; o adamı da oturtur, kaldırır, muhtelif vaziyetler verir. Şu miskin adamın hiçbir hakkı var mıdır ki o sanatkâra desin: “Beni güzelleştiren bu elbiseye neden ilişip tebdil ve tağyir ediyorsun ve beni kaldırıp oturtup meşakkatle benim istirahatimi bozuyorsun?”
Acaba bir adam, minare başına çıkmak gibi âlî derecatlı bir mertebeye çıksın, büyük makam bulsun, her basamakta büyük bir nimet görsün; o nimetleri verene şükretmesin ve desin: “Niçin o minareden daha yükseğine çıkamadım.” diye şekva ederek ağlayıp sızlasın. Ne kadar haksızlık eder ve ne kadar küfran-ı nimete düşer ne kadar büyük divanelik eder, divaneler dahi anlar.
Çok yerlerde dediğimiz gibi bir padişahın sultan, halife, hâkim, kumandan gibi muhtelif unvanlar ve sıfatlardan neş’et eden muhtelif ayrı ayrı devair-i teşkilatı olduğu gibi,
Evet, nasıl ki bir ağaç meyvelerinin her birisi, ağacın başındaki bütün meyvelere karşı birer nisbeti var ve o nisbetle birer kardeşi, arkadaşı mevcud olduğundan onların adedince ârızî vücudları vardır. Ne vakit o meyve ağacın başından kesilse her bir meyveye karşı bir firak ve zeval hasıl olur. Her bir meyve onun için ma’dum hükmündedir. Haricî bir zulmet-i adem ona hasıl oluyor.
Mesela, nasıl ki bir sahifenin tabına medar olan matbaa hurufatına bir vaziyet ve bir tertip verilir ve bir sahifenin tabına medar olur ve o sahife ise suretini ve hüviyetini basılan müteaddid yapraklara verip ve manalarını çok akıllara neşrettikten sonra o matbaa hurufatının vaziyeti ve tertibi de değiştirilir. Çünkü daha ona lüzum kalmadı hem başka sahifelerin tabı lâzım geliyor.
Mesela, nasıl ki ehl-i medeniyet, fâni vaziyetlere bir nevi beka vermek ve ehl-i istikbale yadigâr bırakmak için; güzel veya garib vaziyetlerin suretlerini alıp sinema perdeleriyle istikbale hediye ediyor, zaman-ı maziyi zaman-ı halde ve istikbalde gösteriyor ve dercediyorlar.
Mesela, nasıl ki bir insan güzel meyveler yer, o meyveler midesinde dağılır, erir, zahiren mahvolur fakat ağzından, midesinden başka bütün hüceyrat-ı bedeniyede faaliyetkârane bir lezzet, bir zevk vermekle beraber, aktar-ı bedendeki vücudu ve hayatı beslemek ve idame-i hayat etmek gibi pek çok hikmetlerin vücuduna medar oluyor. O taam, kendisi de vücud-u nebatîden hayat-ı insaniye tabakasına çıkıyor, terakki ediyor.
Mesela, nasıl ki hârikulâde bir fabrika makinesine âdi bazı maddeler atılır; içinde yanarlar, zahiren mahvolur fakat o fabrikanın imbiklerinde çok kıymettar kimya maddeleri ve edviyeler teressüb eder. Hem onun kuvvetiyle ve buharıyla o fabrikanın çarkları döner; bir taraftan kumaşları dokumasına, bir kısmı kitap tabına, bir kısmı da şeker gibi başka kıymettar şeyleri imal etmesine medar oluyor ve hâkeza… Demek o âdi maddelerin yanmasıyla ve zahiren mahvolmasıyla binler şeyler vücud buluyor. Demek âdi bir vücud gider, âlî çok vücudları irsiyet bırakır. İşte şu halde, o âdi maddeye yazık oldu denilir mi? Fabrika sahibi neden ona acımadı, yandırdı; o sevimli maddeleri mahvetti, şikayet edilir mi?
Hasta, tabibin hikmetini ittiham etmemeli. Hasta, bal ister; tabib-i hâzık, sıtması için sulfato verir. “Tabip beni dinlemedi.” denilmez. Belki âh ü fîzarını dinledi, işitti, cevap da verdi; maksudun iyisini yerine getirdi.
Nasıl ki güneş, elimizdeki âyine vasıtasıyla bize gayet yakındır ve yerde her bir şeffaf şey, kendine bir nevi arş ve bir çeşit menzil olur. Eğer güneşin şuuru olsaydı bizimle âyinemiz vasıtasıyla muhabere ederdi. Fakat biz ondan dört bin sene uzağız.
Bu Risalede Geçen Ayetler
Bkz. 24. Mektup'ta Geçen Ayetler Listesi
Bu Risalede Geçen Hadisler
- Risalede Nasıl Geçtiği: Dua, bir sırr-ı azîm-i ubudiyettir. Belki ubudiyetin ruhu hükmündedir.
Meali:
Kaynağı: Tirmızi hadis no 3371, Müstedrek-ul Hakim 1/491
Kaynaklarda geçen şekli: Dua ibadetin beyni veya özüdür - Risalede Nasıl Geçtiği: اَگَرْ نَه خٰواهٖى دَادْ ، نَه دَادٖى خٰواهْ denildiği gibi: Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.
Meali:
Kaynağı: El Feth-ül Kebir 3/78
Kaynaklarda geçen şekli: Cennb-1 Allah, bir abde dua etmesine izin vermezdi ta ki ona icabet izni vermeyince. - Risalede Nasıl Geçtiği: Yetmiş bin perde arkasında Cenab-ı Hakk’ı görmüş.
Meali:
Kaynağı: Sahih-i Müslim hadis no: 291 ve 294
Kaynaklarda geçen şekli: Allah ile mahlukat arasında, nurdan yetmişbin hicab vardır.
Cenab-ı Allah'ın Bu Risalede Geçen İsim, Sıfat ve Şuunatı
- Cemil-i Zülcelal
- Cenab-ı Vâcibü’l-vücud
- Ehad
- Fâtır
- Hak
- Hakîm
- Hâlık
- Hâlık-ı âlem
- Hâlık-ı Zülcelal
- Hay
- Kadîr
- Kadîr-i Zülcelal
- Kâmil-i Zülcelal
- Kemal-i Mutlak
- Kerîm-i Mutlak
- Latîf
- Mabud
- Maksud
- Mevcud
- Müsemma-yı Akdes
- Rab
- Rahîm
- Rahîm-i Mutlak
- Rahman
- Rezzak
- Sabûr
- Samed
- Sâni’
- Sâni’-i Zülcelal
- Sübhan
- Şems-i Ezelî
- Vâcibü’l-vücud
- Vedud
- Zat-ı Akdes
- Zat-ı Mukaddes
- Zat-ı Vâcibü’l-vücud
- Zat-ı Zülcelal
Peygamberimizin Bu Risalede Geçen İsim ve Sıfatları
- Bütün evliyanın sultanı
- Cemalin en mükemmel âyine-i zîşuuru
- Esmanın en parlak âyinesi
- Habib-i Rabbü’l-âlemîn
- Habibullah
- İnsanların bi’l-ittifak en mükemmeli
- Muhammed-i Arabî
- Resul-i Ekrem
- Sebeb-i hilkat-i eflâk
- Üstad-ı Küll
- Vesile-i saadet-i dâreyn
- Zat-ı Muhammedî
- Zat-ı Muhammed-i Arabî
Kur'an'ın Bu Risalede Geçen İsim ve Sıfatları
- Kur’an
- Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan
Bu Risalede Geçen Salavatlar
- اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَ لِحَقِّهٖ اَدَاءً وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ وَ سَلِّمْ اٰمٖينَ. وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
Meali: Allahım! Efendimiz Muhammed'e ve âl ve ashabına Senin razı olacağın ve onun lâyık ve müstehak olduğu bir rahmetle salât ve selâm et. Âmin. Ezelden ebede her türlü hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. - اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ عَدَدَ مَا فٖى عِلْمِ اللّٰهِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ وَ سَلِّمْ سَلِّمْنَا وَ سَلِّمْ دٖينَنَا اٰمٖينَ ۞ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
Meali: Allahım! Efendimiz Muhammed'e, âline ve ashabına, ezelden ebede kadar Allah'ın ilmindeki varlıklar adedince salât ve selâm et; bize ve dinimize selâmet ver. Âmin. Her türlü hamd ve övgü, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. - عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهٖ وَصَحْبِهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ اَنْوَاعِ الْكَائِنَاتِ وَ مَوْجُودَاتِهَا
Meali: Kâinatın adedi ve mevcudatı adedince salât ve selâm Onun ve âl ve ashabının üzerine olsun.
Bu Risalede Geçen Dualar
- Cenab-ı Hak, bu âdeti ebede kadar devam ettirsin ve Süleyman Efendi gibi mevlid yazanlara Cenab-ı Hak rahmet etsin, yerlerini cennetü’l-firdevs yapsın, âmin!
Meali: - Yâ Rab! Habib-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm hürmetine ve ism-i a’zam hakkına, şu risaleyi neşredenlerin ve rüfekasının kalplerini, envar-ı imaniyeye mazhar ve kalemlerini esrar-ı Kur’aniyeye nâşir eyle ve onlara sırat-ı müstakimde istikamet ver, âmin!
Meali:
Bu Risalede Geçen Zikirler
- لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ الْمُبٖينُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ صَادِقُ الْوَعْدِ الْاَمٖينُ
Meali: Melik, Hak ve Mübîn olan Allah'tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Emin ve vaadinde sadık olan Muhammed Onun Resulüdür. - اِنَّ الْبَعْثَ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ وَ الْجَنَّةَ حَقٌّ وَ النَّارَ حَقٌّ وَ اِنَّ السَّعَادَةَ الْاَبَدِيَّةَ حَقٌّ وَ اِنَّ اللّٰهَ رَحٖيمٌ حَكٖيمٌ وَدُودٌ وَ اِنَّ الرَّحْمَةَ وَ الْحِكْمَةَ وَ الْمَحَبَّةَ مُحٖيطَةٌ بِجَمٖيعِ الْاَشْيَاءِ وَ شُؤُنَاتِهَا
Meali: Şüphesiz, ölümden sonra diriliş haktır. Cennet haktır. Cehennem ateşi haktır. Saadet-i ebediye haktır. Şüphesiz ki Allah çok merhametli ve çok hikmetlidir; O mahlûkatını çok sever ve nihayetsiz bir muhabbetle sevilmeye lâyıktır. Ve şüphesiz ki Onun rahmeti, hikmeti ve muhabbeti, bütün eşyayı bütün şuûnatıyla kuşatır. - سُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ حَدٖيقَةَ اَرْضِهٖ، مَشْهَرَ صَنْعَتِهٖ، مَحْشَرَ خِلْقَتِهٖ، مَظْهَرَ قُدْرَتِهٖ، مَدَارَ حِكْمَتِهٖ، مَزْهَرَ رَحْمَتِهٖ، مَزْرَعَ جَنَّتِهٖ، مَمَرَّ الْمَخْلُوقَاتِ، مَسٖيلَ الْمَوْجُودَاتِ، مَكٖيلَ الْمَصْنُوعَاتِ، فَمُزَيَّنُ الْحَيْوَانَاتِ، مُنَقَّشُ الطُّيُورَاتِ، مُثَمَّرُ الشَّجَرَاتِ، مُزَهَّرُ النَّبَاتَاتِ، مُعْجِزَاتُ عِلْمِهٖ خَوَارِقُ صُنْعِهٖ، هَدَايَاءُ جُودِهٖ، بَرَاهٖينُ لُطْفِهٖ، دَلَائِلُ الْوَحْدَةِ، لَطَائِفُ الْحِكْمَةِ، شَوَاهِدُ الرَّحْمَةِ، تَبَسُّمُ الْاَزْهَارِ مِنْ زٖينَةِ الْاَثْمَارِ، تَسَجُّعُ الْاَطْيَارِ فٖى نَسْمَةِ الْاَسْحَارِ، تَهَزُّجُ الْاَمْطَارِ عَلٰى خُدُودِ الْاَزْهَارِ، تَزَيُّنُ الْاَزْهَارِ، تَبَرُّجُ الْاَثْمَارِ فٖى هٰذِهِ الْجِنَانِ، تَرَحُّمُ الْوَالِدَاتِ عَلَى الْاَطْفَالِ الصِّغَارِ فٖى كُلِّ الْحَيْوَانَاتِ وَ الْاِنْسَانِ ، تَعَرُّفُ وَدُودٍ، تَوَدُّدُ رَحْمَانٍ، تَرَحُّمُ حَنَّانٍ تَحَنُّنُ مَنَّانٍ لِلْجِنِّ وَ الْاِنْسَانِ وَ الرُّوحِ وَ الْحَيْوَانِ وَ الْمَلَكِ وَ الْجَانِّ.
Meali: Her türlü noksandan ve kusurdan münezzehtir o Zât ki, ilminin mucizeleri, san'atının harikaları, cûd ve sehâsının hediyeleri, lûtfunun burhanları, vahdetinin delilleri, hikmetinin latîfeleri, rahmetinin şahitleri olan müzeyyen hayvânâtı, münakkaş kuşları, meyveli ağaçları ve çiçekli nebâtâtı ile, yeryüzü bahçesini san'atının meşheri, mahlûkatının mahşeri, kudretinin mazharı, hikmetinin medarı, rahmetinin çiçekliği, Cennetinin tarlası, mahlûkatının resmî geçit meydanı, mevcudatının seyelângâhı, masnuatının ölçeği yapmıştır. Bu yeryüzü bahçelerinde, meyvelerin ziynetiyle gülen çiçeklerin tebessümü, seher yeliyle şakıyan kuşların sec'aları, çiçeklerin yaprakçıklarındaki damlaların şıpıltısı, çiçeklerin süslenmesi, meyvelerin açılıp saçılması, bütün hayvânat ve insan validelerinin küçük yavrulara terahhumu, cin ve insana ve hayvânâta ve ruhaniyat ve melâikeye bir Vedûd'un kendisini tanıttırması, bir Rahmân'ın kendini sevdirmesi, bir Hannân'ın terahhumu, bir Mennân'ın en latîf rahmet cilvelerini izhar etmesidir.
Bu Risalede Geçen Emir ve Tavsiyeler
- Aklın varsa kanaate alış ve rızaya çalış. Tahammül etmezsen “Yâ Sabûr!” de ve sabır iste; hakkına razı ol, teşekki etme. Kimden kime şekva ettiğini bil, sus. Her halde şekva etmek istersen nefsini Cenab-ı Hakk’a şekva et, çünkü kusur ondadır.
- İşte ey Müslüman! Senin rûz-i mahşerde böyle bir şefîin var. Bu şefîin şefaatini kendine celbetmek için sünnetine ittiba et!
Bu Risalede Geçen Darb-ı Meseller/Deyimler
Bu Risalede Geçen Düstur, Kaide ve Tespitler
- Mevcudatın hiçbir cihette Vâcibü’l-vücud’a karşı hakları yoktur ve hak dava edemezler
- Verilen bütün vücud mertebeleri vukuattır, birer illet ister. Fakat verilmeyen mertebeler imkânattır. İmkânat ise ademdir hem nihayetsizdir. Ademler ise illet istemezler. Nihayetsize illet olamaz.
- Her bir faaliyette bir lezzet nev’i vardır belki her bir faaliyet, bir çeşit lezzettir. Ve lezzet dahi bir kemale müteveccihtir belki bir nevi kemaldir.
- Her bir masnû öyle bir mektub-u Rabbanîdir ki umum zîşuur onu mütalaa eder.
- Zîruh olmayanlar, doğrudan doğruya onlardaki hüsün ve cemal esma-i İlahiyeye aittir
- Mahlukatın tenevvüleri ve ihtilafları, o tecelliyatın tenevvülerinden ileri geliyor.
- Her kemal ve cemal sahibi, fıtraten cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca
- Bir ân-ı seyyale yaşamak, hadsiz envar-ı vücuda medardır.
- Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır.
- Envar-ı vücud ise Vâcibü’l-vücud’u tanımakladır
- Bu sefine-i Rabbaniye, yirmi dört bin senelik bir mesafeyi bir senede geçip meydan-ı haşrin etrafında dönüyor.
- Esbabın içtimaı, müsebbebin icadına bir duadır.
- Iztırar derecesine gelse veya ihtiyac-ı fıtrîye tam münasebettar ise veya lisan-ı istidada yakınlaşmış ise veya safi, hâlis kalbin lisanıyla ise ekseriyet-i mutlaka ile makbuldür.
- Havârık-ı medeniyet dedikleri şeyler ve keşfiyatlarına medar-ı iftihar zannettikleri emirler, manevî bir dua neticesidir.
- Lisan-ı istidat ile ve lisan-ı ihtiyac-ı fıtrî ile olan dualar dahi bir mani olmazsa ve şerait dâhilinde ise daima makbuldürler.
- Dua külliyet kesbederek devam etse netice vermesi galiptir, belki daimîdir.
- Sebeb-i hilkat-i âlemin birisi de duadır
- kâinatın hilkatinden sonra, başta nev-i beşer ve onun başında âlem-i İslâm ve onun başında Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmın muazzam olan duası, bir sebeb-i hilkat-i âlemdir.
- Dua-yı kavlî-i ihtiyarînin makbuliyeti, iki cihetledir. Ya aynı matlubu ile makbul olur veyahut daha evlâsı verilir.
- Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.
- Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, madem masnuat içinde en mükemmel ferttir ve mahlukat içinde en mümtaz şahsiyettir.
- Nasıl Cenab Hakk’ın zat ve sıfâtında nazir ve şebih ve misli yoktur, öyle de şuunat-ı rububiyetinde misli yoktur. Sıfâtı nasıl mahlukat sıfâtına benzemiyor, muhabbeti dahi benzemez.
- Cenab-ı Hak bize gayet karibdir, biz ondan gayet derecede uzağız.
- Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın mi’racı, onun seyr ü sülûkudur, onun unvan-ı velayetidir.
- Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm; değil yalnız kalbi ve ruhu ile belki hem cismiyle hem havassıyla hem letaifiyle…mi’rac merdiveniyle arşa çıkmış
- Madem şu kâinatın Hâlık’ı, her nevide bir ferd-i mümtaz ve mükemmel ve câmi’ halk edip o nev’in medar-ı fahri ve kemali yapar.
- Esmasında bir ism-i a’zam olduğu gibi masnuatında da bir ferd-i ekmel bulunacak
- Enva-ı kâinatın en mükemmeli zîhayattır.
- Zîhayatın envaı içinde en mükemmeli zîşuurdur.
- Zîşuur içinde hadsiz terakkiyata müstaid, insandır.
Bu Risalede Geçen Halk Dili İfadeler
- Sâni’-i Zülcelal’e karşı hiçbir şeyin hakkı var mıdır ki desin: “Bana zahmet veriyorsun, benim istirahatimi bozuyorsun.” Hâşâ!
- Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki Cenab-ı Hakk’ın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücud mertebelerine mukabil şükretmeyerek, imkânat ve ademiyat nevinde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden bâtıl bir hırsla Cenab-ı Hak’tan şekva ediyorsun ve küfran-ı nimet ediyorsun?
Bu Risalede Geçen Edebi ve Dikkat Çekici İfadeler
- Ey kanaatsiz hırslı ve iktisatsız israflı ve haksız şekvalı gafil insan!
- Kanaat, ticaretli bir şükrandır; hırs, hasaretli bir küfrandır. Ve iktisat, nimete güzel ve menfaatli bir ihtiramdır. İsraf ise nimete çirkin ve zararlı bir istihfaftır.
- Elbette o Zat-ı Vâcibü’l-vücud’un vücub-u vücuduna ve kudsiyetine lâyık bir tarzda ve istiğna-i zatîsine ve gına-i mutlakına muvafık bir surette ve kemal-i mutlakına ve tenezzüh-ü zatîsine münasip bir şekilde hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve nihayetsiz bir muhabbet-i münezzehesi vardır. Elbette o şefkat-i mukaddeseden ve o muhabbet-i münezzeheden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes vardır. Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürur-u mukaddes vardır. Ve o sürur-u mukaddesten gelen –tabiri caiz ise– hadsiz bir lezzet-i mukaddese vardır.
- Kâinattaki kudretin faaliyeti ve seyr ü seyelan-ı eşya o kadar manidardır ki o faaliyet ile Sâni’-i Hakîm, enva-ı kâinatı konuşturuyor.
- Göklerin ve zeminin müteharrik mevcudları ve hareketleri, onların o konuşmalarındaki kelimelerdir ve taharrük ise bir tekellümdür.
- Faaliyetten gelen harekât ve zeval, bir tekellümat-ı tesbihiyedir. Ve kâinattaki faaliyet dahi kâinatın ve envaının sessizce bir konuşması ve konuşturmasıdır.
- Onun küfrü, onun dünyasına adem doldurur, onun başına boşaltır; daha cehenneme gitmeden cehenneme gider.
- Şu mevcudat-ı seyyale, şu mahlukat-ı seyyare, Vâcibü’l-vücud’un envar-ı icad ve vücudunu tazelendirmek için müteharrik âyineler ve değişen mazharlardır.
- Her bir zîhayat hayatıyla ve vücuduyla o esmanın muktezasını göstermekle beraber, cihazatı adedince Sâni’-i Hakîm’e tesbihat yapıyorlar.
- Zerratı cevelana, mevcudatı seyerana, hayvanatı seyelana, seyyaratı deverana getirir, kâinatı konuşturur; âyâtını ona sessiz söylettirir ve ona yazdırır.
- Ve mahlukat-ı arzıyeyi rububiyeti noktasında, havayı emir ve iradesine bir nevi arş ve nur unsurunu ilim ve hikmetine diğer bir arş ve suyu ihsan ve rahmetine başka bir arş ve toprağı hıfz ve ihyasına bir çeşit arş yapmış.
- Ehl-i dalalet için dünya, firaklar ve zevaller ile dolu ve ademler ile mâlâmâldir.
- Dua, bir sırr-ı azîm-i ubudiyettir. Belki ubudiyetin ruhu hükmündedir.
- Bütün kâinattan dergâh-ı İlahiyeye çıkan bir duadır. Esbab olanlar, müsebbebatı Allah’tan isterler.
- Hâlık-ı âlem istikbalde o zatı, nev-i beşer namına belki mevcudat hesabına bir saadet-i ebediye, bir mazhariyet-i esma-i İlahiye isteyecek, bilmiş; o gelecek duayı kabul etmiş, kâinatı halk etmiş.
- Madem Süleyman Efendi’nin Mevlid’i, rağbet-i âmmeye mazhariyeti delâletiyle o zat, ehl-i velayettir ve ehl-i hakikattir
- İşte her halde cemal ve kemal sahibi, bilbedahe cemal ve kemalini sevmesi gibi Zat-ı Zülcelal dahi cemalini pek çok sever. Hem kendine lâyık bir muhabbetle sever. Hem cemalinin şuâatı olan esmasını dahi sever. Madem esmasını sever, elbette esmasının cemalini gösteren sanatını sever. Öyle ise cemal ve kemaline âyine olan masnuatını dahi sever. Madem cemal ve kemalini göstereni sever, elbette cemal ve kemal-i esmasına işaret eden mahlukatının mehasinini sever. Bu beş nevi muhabbete, Kur’an-ı Hakîm âyâtıyla işaret ediyor.
- Mevlid-i Nebevî ile Mi’raciye’nin okunması, gayet nâfi’ ve güzel âdettir ve müstahsen bir âdet-i İslâmiyedir.
Bu Risalede Bahsi Geçen Şahıslar, Eserleri ve Eserlerinden Alıntılar
- Adem (as): …melaikelerin Hazret-i Âdem aleyhisselâma inkıyad ve itaatini ve sırr-ı sücudunu gösteriyor;
- Cebrail: Zat-ı Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâma karşı, nasıl ki melaike nevinden Hazret-i Cebrail aleyhisselâm kemal-i muhabbetle hizmetkârlık ediyor;
- Hoca Tahsin: Bu hakikate işaret eden şu hakikatli şiire bak
Kitab-ı âlemin yaprakları enva-ı nâma’dud
Huruf ile kelimatı dahi efrad-ı nâmahdud
Yazılmış destgâh-ı Levh-i Mahfuz-u hakikatte
Mücessem lafz-ı manidardır âlemde her mevcud. - Lebid Bin Rebia: تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَائِلُ Hasan Basri Çantay, Kur'an Meali'nde risalelerin çeşitli yerlerinde geçen bu cümlenin müallekat-ı seb'a şairlerinden Lebid Bin Rebia'ya ait olduğunu beyan eder.
- Meryem: Mesela, birisi kendine bir erkek evlat ister. Cenab-ı Hak, Hazret-i Meryem gibi bir kız evladını veriyor.
- Niyazi-i Mısri: Bir Şair-i Mısrî’nin tarzında deriz:
Derya olunca nefes
Parelenince kafes
Tâ kesilince bu ses
Çağırırım: Yâ Hak! Yâ Mevcud! Yâ Hay! Yâ Mabud!
Yâ Hakîm! Yâ Maksud! Yâ Rahîm! Yâ Vedud!.. - Sofestailer: Onun için feylesofların ileri gidenleri, ya tabiat dalaletine düşer veya sofestaî olur veya ihtiyar ve ilm-i Sâni’i inkâr eder veya Hâlık’a “mûcib-i bizzat” der.
- Sudur Nazariyesi Felsefecileri: Onun için feylesofların ileri gidenleri, ya tabiat dalaletine düşer veya sofestaî olur veya ihtiyar ve ilm-i Sâni’i inkâr eder veya Hâlık’a “mûcib-i bizzat” der.
- Süleyman Çelebi ve Vesilet-ün Necat: Cennetten getirilen Burak’a dair, Mevlid yazan Süleyman Efendi, hazîn bir aşk macerasını beyan ediyor.
Bu Risalede Bahsi Geçen Yerler
Bu Risalede Bahsi Geçen Hadiseler
İlgili Resimler/Fotoğraflar
İlgili Maddeler/Kategoriler
- Mektubat: 24. Mektup'un içinde olduğu büyük kitap
- 24. Mektup'ta Geçen Ayetler Listesi
- Dua:
Önceki Risale: Yirmi Üçüncü Mektup ← Mektubat → Yirmi Beşinci Mektup: Sonraki Risale
Kaynakça
- ↑ https://risale.online/soru-cevap/risalelerin-telif-tarihleri
- ↑ Bu Mektup’un mesailini bir derece ihsas etmek arzu edildiğinden fihristiyet ihtisarı muhafaza edilmedi, uzun oldu.