Yirminci Mektup
Önceki Risale: On Dokuzuncu Mektup ← Mektubat → Yirmi Birinci Mektup: Sonraki Risale
Bu risaleyi okumak için Yirminci Mektup okuma sayfasına ve Kur'an hattı ile okumak için Yirminci Mektup (Kur'an Hattı) sayfasına gidin
Yirminci Mektup Bediüzzaman'ın 1 Mart 1927 tarihinden itibaren zorunlu ikamete tabi tutulduğu Barla'da telif ettiği eserlerdendir ve Mektubat kitabının 20. risalesidir. Muhammed suresinin 19. ayetindeki "Bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur." mealindeki cümlenin en mühim bir hakikatini bildiren bir risaledir. Özellikle tesbihatlarda duadan önce söylenen, sabah ve akşam namazından sonra tekrarlanmasında pek çok fazilet bulunan, bir sahih rivayette ism-i a’zam mertebesini taşıdığı beyan edilen ve başta Buhari olmak üzere hadis kitaplarında geçen لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيٖى وَ يُمٖيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ (Meali: Allah'tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O birdir; Onun hiçbir şeriki yoktur. Mülk Ona ait, hamd Ona mahsustur. Hayatı veren de Odur, ölümü veren de Odur. O, kendisine asla ölüm ârız olmayan Hayy-ı Ezelîdir. Bütün hayır Onun elindedir. O her şeye hakkıyla kàdirdir. Her şeyin ve herkesin dönüşü de Onadır.) kelâmının kelimelerindeki müjdeler, şifalar, manevi lezzetler ve tevhid-i rububiyet mertebelerini ism-i a’zam noktasında tevhidin (hem Allah'ın varlığı hem de tekliği noktasında) ispatına dair kısa işaretlerle beyan eden bir derstir. Özellikle en büyük malikiyet mertebesinin Allah'a ait olduğu, Allah'ın kudretinin her şeye yettiği, ilim ve irade-i İlahiyenin ispatı ve ölümün gerçek nurani simasına dair kapsamlı izahlar içerir.
Bir önceki risale olan 19. Mektup'ta kelime-i şehadetin ikinci kelâmı olan "Eşhedü enne Muhammeder Rasulullah" ispat edildiği gibi izleyen 20. Mektup risalesinde kelime-i şehadetin birinci kelâmı olan "Eşhedü en la ilahe illallah" hükmü ispat edilmiştir.
Risale-i Nur'da Bu Konudaki Derslerin Özeti
- 2. makamının 10. kelimesinde ve zeylindeki üç temsilde Allah'ın kudreti açısından zerreler ile seyyarelerin denk olduğu ve haşr-i a’zamda tüm ruh sahibi varlıkların ihya edilmesinin bir nefsin ihyası kadar Allah'ın kudrete kolay olduğunu izah edilmiştir.
- Bediüzzaman, tevhidin en derin gizemlerinden birini çözen ve insanın haşrinin bir sineğin ihyası kadar kolay olduğunu ispat eden 20. Mektup gibi risalelerdeki gizemlerden yalnızca birini keşfeden bir âlim, edip ya da profesöre hangi hükûmette olursa olsun takdirle mükâfat verileceğini söyler.
- Bediüzzaman 20. Mektup'ta söylemediği bazı dersleri daha sonra yazılan 15. Şua'da izah etmiştir.
- En birinci talebesi Hulusi Bey 17. Lem'anın 14. notasının 20. Mektup'a baktığını söyler.
- 29. Lem'anın, iki Ayet-ül Kübra'nın ve hizb-ün nuri'nin özellikle Allahüekber'e dair kısımlarının bir derece izahı 20. Mektup ve 32. Söz risalelerindedir.
İsimleri, Telifi, Neşri/Basımı, İçeriği, Tevafukları ve Gaybi İşaretlerle İlgili Bilgiler
Diğer İsimleri
Yirminci Tevhid Mektubu
Telif Dili
Türkçe
Telifiyle İlgili Bilgiler
20. Mektup 1930-1932 yıllarında Barla'da telif edilmiştir.[1]
Neşriyle/Basımıyla İlgili Bilgiler
Kur'an harfleriyle kitap basımının 1928 yılında yasaklanması üzerine ilk başta elle çoğaltılan bu risale 1946 yılından sonra evvela İnebolu, sonra Isparta'da teksir makinesiyle Kur'an harfleriyle çoğaltıldı. Bediüzzaman'ın izin ve teşviğiyle 1956-1959 yıllarında matbaalarda Latin harfleriyle büyük kitaplar basıldığında Mektubat kitabının içinde yer almıştır.
İçeriği
- Mukaddime: İman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah ve lezzet-i ruhaniyenin kısa izahı.
- 1. Makam: لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيٖى وَ يُمٖيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ kelamının her bir kelimesindeki müjde, şifa ve manevi lezzetler
- 1. Kelime: Allah'tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur
- 2. Kelime: O birdir
- 3. Kelime: Onun hiçbir şeriki yoktur
- 4. Kelime: Mülk Ona aittir
- 5. Kelime: Hamd Ona mahsustur
- 6. Kelime: Hayatı veren de Odur
- 7. Kelime: Ölümü veren de Odur
- 8. Kelime: O, kendisine asla ölüm ârız olmayan Hayy-ı Ezelîdir
- 9. Kelime: Bütün hayır Onun elindedir
- 10. Kelime: O her şeye hakkıyla kàdirdir
- 11. Kelime: Her şeyin ve herkesin dönüşü de Onadır
- 2. Makam: Yine aynı kelamın her bir kelimesinde ism-i a’zam noktasında tevhidin ispatına kısa işaretler.
- 1. Kelime: Allah'tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur
- 2. Kelime: O birdir
- 3. Kelime: Onun hiçbir şeriki yoktur
- 4. Kelime: Mülk Ona aittir
- 1. Fıkra: Hem kainat hem de insan Allah'ın kudretinin masnuu ve kaderinin mektubudur.
- 2. Fıkra: Kainat mescidi, insan abididir.
- 3. Fıkra: Kainat mülkü, insan memluküdür.
- 4. Fıkra: Kâinattaki sanatı onu kitaba dönüştürmüş, insandaki boyası hitap çiçeğini açmıştır.
- 5. Fıkra: Kainatta kudretiyle haşmetini gösterir, insanda rahmetiyle nimetlerini tanzim eder.
- 6. Fıkra: Kainattaki haşmeti Onun vâhidiyetine şehadet eder, insandaki nimetleri Onun ehadiyetini ilân eder.
- 7. Fıkra: Kainatta Onun sikkesi okunur, insanda Onun hâtemi vardır.
- 5. Kelime: Hamd Ona mahsustur
- 6. Kelime: Hayatı veren de Odur
- 7. Kelime: Ölümü veren de Odur
- 8. Kelime: O, kendisine asla ölüm ârız olmayan Hayy-ı Ezelîdir
- 9. Kelime: Bütün hayır Onun elindedir
- 10. Kelime: O her şeye hakkıyla kadirdir
- 1. Nükte: Nuraniyet, şeffafiyet, mukabele, muvazene, intizam ve itaat sırları
- 2. Nükte: Cömertlik ve kesrette hüsn-ü sanat; karışıklık içinde ayırt edilme; ucuzluk ve genişlik sanatça kıymettarlık vb. bulunması
- 3. Nükte: İmdad-ı vâhidiyet, yüsr-ü vahdet ve tecelli-i ehadiyet
- 4. Nükte: Sâni’deki vücub ile tecerrüd, mahiyetinin mübayenetiyle adem-i takayyüd ve adem-i tahayyüz ile adem-i tecezzi
- 5. Nükte: Mahlukların icadındaki kolaylık ve çabukluğun cennetlerin yaratılmasının kolaylığını gösterir.
- 11. Kelime: Her şeyin ve herkesin dönüşü de Onadır
- 10. Kelimeye zeyl: Allah'ın gücünün her şeye yettiğinin 3 temsil ile izahı
Uzunluğu
Toplam 38 büyük sayfa
- Mukaddime: 1 büyük sayfa
- 1. Makam: 7 büyük sayfa
- 2. Makam: 25 büyük sayfa
- 10. Kelimeye zeyl: 5 büyük sayfa
Ekleri
- 10. Kelimeye zeyl
Bu Risale İle İlgili Tevafuklar
Bu Risale İle İlgili Gaybi İşaretler
- Bediüzzaman Zümer, Casiye ve Ahkaf surelerinin başında geçen "Bu Kitap Aziz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir." mealindeki ayetlerin ebced makamının 1342 ederek bu tarihten kısa süre sonra ortaya çıkacak 19., 20. ve 24. Mektuplar gibi Risaletü’n-Nur’un en nurani cüzlerine işaret ettiğini beyan eder.
Risale-i Nur'da Derc Edildiği ve Benzer İçerikli Yerler
- Mektubat adlı büyük kitapta tamamı mevcuttur.
- Birinci makamı Asa-yı Musa adlı büyük kitapta ve Risale:Hakikat_Nurları#Yirminci_Mektup, Yirmi Üçüncü Söz ve Rahmet ve Şefkat İlaçları adlı küçük kitaplarda mevcuttur.
- İkinci makamının ilk 9 kelimesi Miftah-ul İman adlı küçük kitapta mevcuttur
- İkinci makamının 10. ve 11. Kelimeleri ile 10. Kelimesinin zeyli Tılsımlar Mecmuasında mevcuttur.
- 15. Şua'nın 1. Makamının Birinci Kısmı Yirminci Mektup’un Hülâsatü’l-hülâsasıdır (en özlü özeti).
- Mesnevi-i Nuriye'nin Nur risalesinde 20. Mektup'un 2. makamının 4. kelimesine benzer bir bahis vardır.
- Allah'ın kudreti için her şeyin çok kolay olduğu meselesi 20. Mektup'un yanı sıra 29. Söz'ün 2. Maksadının 3. Esasında, 10. Söz'ün Hâtimesi’nde (özet olarak), Nokta Risalesi’nde, 15. Şua'da ve Mesnevi-i Nuriye'deki Hubab risalesinde izah edilmiştir.
Risale-i Nur'da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği
Bu Risalenin Telifi, Neşri ve Adı Hakkındaki Bahisler
Bu Risalenin Kıymeti Hakkındaki Bahisler
Hem sırr-ı ehadiyet ile şeriksiz vahdet-i rububiyeti hem nihayetsiz kurbiyet-i İlahiye ile nihayetsiz bu’diyetimiz olan hayret-engiz hakikatleri kemal-i vuzuh ile On Altıncı Söz ve Otuz İkinci Söz beyan ettikleri gibi; kudret-i İlahiyeye nisbeten zerrat ve seyyarat müsavi olduğunu ve haşr-i a’zamda umum zîruhun ihyası, bir nefsin ihyası kadar o kudrete kolay olduğunu ve şirkin hilkat-i kâinatta müdahalesi imtina derecesinde akıldan uzak olduğunu kemal-i vuzuh ile gösteren Yirminci Mektup’taki وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ kelimesi beyanında ve üç temsili hâvi onun zeyli, şu azîm sırr-ı vahdeti keşfetmiştir.
Yirminci Mektup’u yazarken vaktimin adem-i müsaadesi cihetiyle çabuk yazmaya fazlaca sa’y ettiğimden sathî bir nazar ve kıraat edildi. Derince düşünüp zihnimde takarrur ettiremedim ise de müsaade-i fâzılaneleri ile şu hakikati arza ictisar ediyorum ki:
Bu mektub-u azîmü’l-mefhum, şimdiye kadar tesyar buyurulan umum Nur Risalelerinin, hülâsatü’l-hülâsa zübdesi ve menba-ı amîkı olduğuna müşahedemle beraber, tafsilat ve teşrihat hususunda dahi zevi’l-akıl olanlar için ibare-i Arabî ile tahrir buyurulan ve yedi fıkra-i manidar ve Türkçe meallerinde münderic olduğuna kanaat-i kâmilem mevcud bulunduğunu arz ile başkaca bir arzu daha uyandırdı ve dedim: Âh Hudâ-yı Müteâl ve Vâhibü’l-a’mali ve’l-âmâl Hazretleri tevfikat-ı Samedanîsini ihsan buyursa da üstad-ı âlîkadrimden fenn-i ilm-i kelâmı taallüm ile tefeyyüz edebilsem, dedim.
Ve bu arzu kalb-i bendelerîde ile’l-ebed merkûz kalacaktır ki bu da kıymet-i bîpâyanını hissedip ulviyet ve kudsiyetini hakkıyla ifadeden âciz bulunduğum Yirminci Mektub-u mergubdan mütevelliddir.
Sabri
Sevgili Üstadım! Terbiye-i maneviyenizin âsârını her vakit bize ihsas eden Rabb-i Rahîm’ime ne kadar şükretsem yine azdır. Tahdis-i nimet olmak üzere şunu da arz etmek isterim ki: Hastalığımdan müşteki değilim. Çünkü lillahi’l-hamd nur-u aynım ve sürur-u ruhum ve gıda-i kalbim olan Risale-i Nur’un hakikatlerini bilfiil ve bi’t-tecrübe ders almama sebep oldu.
…
Hem on bir kelime-i kudsiye-yi tevhidiyenin pek hârika ve emsalsiz bir tarzda tılsımlarını keşfeden ve her bir cümlesinden nur-u tevhid fışkıran Yirminci Mektup,
…
Çok kusurlu ve hasta talebeniz Mehmed Feyzi
Evet, şu tılsım-ı kâinatın muğlakını keşfeden ve mevcudatın nereden nereye ve ne olacaklarının tılsımını açan Risale-i Nur’un eczalarından Yirmi Dokuzuncu Söz ve tahavvülat-ı zerratın muammasını keşfeden Otuzuncu Söz ve kâinatta mütemadiyen fena ve zeval içindeki faaliyet ve hallakıyet-i umumiye tılsım-ı acibini hall ve keşfeden Yirmi Dördüncü Mektup ve tevhidin en derin ve en mühim muammasını keşif ve hall ve izah eden ve haşr-i beşerî bir sinek ihyası kadar kolay olduğunu ispat eden Yirminci Mektup ve tabiat-perestlerin fikr-i küfrîlerini esasıyla bozan ve tahrip eden Tabiat Risalesi namındaki Yirmi Üçüncü Lem’a gibi Risale-i Nur’un çok cüzleri var. Bunların yalnız birisindeki muammayı keşfeden bir âlim, bir edib, bir profesör hangi hükûmette olsa takdirle mükâfat ve ikramiye verileceğini, bu risaleleri dikkatle mütalaa eden tasdik eyler.
Bu Risaleye Atıflar
Şu Kadîr’in kemal-i kudretini ve hiçbir şey ona ağır gelmediğini ve en büyük şey en küçük şey gibi onun kudretine ağır gelmediğini ve hadsiz efrad, bir tek fert gibi o kudrete kolay geldiğini, şu âyet-i kerîme ilan ediyor: مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ Şu âyetin hakikatini Onuncu Söz’ün Hâtimesi’nde icmalen ve Nokta Risalesi’nde ve Yirminci Mektup’ta izahen beyan etmişiz.
…
Şu Söz’ün İkinci Makamı’nın Dördüncü “Allahu ekber” mertebesinin âhir fıkrasının hâşiyesinde hem Yirmi İkinci Söz’de hem Yirminci Mektup’ta ve zeylinde ispat edilmiş ki: Hilkat-i eşya Vâhid-i Ehad’e verilse bütün eşya, bir şey gibi kolay olur. Eğer esbaba verilse bir şey, bütün eşya kadar külfetli, ağır olur.
(29. Söz)
Üçüncü Nokta: Hayatın pek mühim bir mahiyeti ve ehemmiyetli bir vazifesi var. Fakat o bahis, Hayat Penceresi’nde ve Yirminci Mektup’un Sekizinci Kelimesi’nde tafsili geçtiğinden ona havale edip yalnız bunu ihtar ederiz ki:
Hayatta hissiyat suretinde kaynayan memzuç nakışlar, pek çok esma ve şuunat-ı zatiyeye işaret eder. Gayet parlak bir surette Hayy-ı Kayyum’un şuunat-ı zatiyesine âyinedarlık eder. Şu sırrın izahı, Allah’ı tanımayanlara ve daha tam tasdik etmeyenlere karşı zamanı olmadığından kapıyı kapıyoruz.
(33. Söz)
Bu kâinatın gayet muntazamca tedbir ve tedviri bilmüşahede görünüyor. Bunda iki yol var:
Birinci yol: Mümkündür fakat gayet azîmdir ve hârikadır. Zaten böyle hârika bir eser, bir hârika sanat ile çok acib bir yol ile olur. O yol ise mevcudat belki zerrat adedince vücudunun şahitleri bulunan bir Zat-ı Ehad ve Samed’in rububiyetiyle ve irade ve kudretiyle olmasıdır.
İkinci yol: Hiçbir cihet-i imkânı olmayan ve imtina derecesinde müşkülatlı ve hiçbir cihette makul olmayan şirk ve küfür yoludur. Çünkü Yirminci Mektup ve Yirmi İkinci Söz gibi çok risalelerde gayet kat’î ispat edildiği üzere: O vakit kâinatın her bir mevcudunda ve hattâ her bir zerresinde bir uluhiyet-i mutlaka ve bir ilm-i muhit ve hadsiz bir kudret bulunmak lâzım geliyor. Tâ ki mevcudatta bilmüşahede görünen nihayet derecede nizam ve intizam ve gayet hassas mizan ve imtiyaz ile mükemmel ve müzeyyen olan nukuş-u sanat vücud bulabilsin.
Her mevcud, her cihette, her işinde ve her şeyinde ve her şe’ninde meşiet-i İlahiyeye ve kudret-i Rabbaniyeye tabi olması, çok azîm bir hakikattir. Azameti cihetinde dar zihinlerimize sıkışmıyor. Halbuki gözümüzle gördüğümüz bu nihayet derecede mebzuliyet hem hilkat ve icad-ı eşyadaki hadsiz suhulet hem sâbık bürhanlarınızla tahakkuk eden vahdet yolundaki icad-ı eşyada nihayet derecede kolaylık ve suhulet hem nass-ı Kur’an ile beyan edilen
مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ
gibi âyetlerin sarahaten gösterdikleri nihayet derecede kolaylık, o hakikat-i azîmeyi, en makbul ve en makul bir mesele olduğunu gösteriyorlar. Bu kolaylığın sırrı ve hikmeti nedir?
Elcevap: Yirminci Mektup’un Onuncu Kelimesi olan وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ beyanında, o sır gayet vâzıh ve kat’î ve mukni bir tarzda beyan edilmiş. Hususan o mektubun zeylinde daha ziyade vuzuh ile ispat edilmiş ki bütün mevcudat, Sâni’-i Vâhid’e isnad edildiği vakit, bir tek mevcud hükmünde kolaylaşır. Eğer Vâhid-i Ehad’e verilmezse bir tek mahlukun icadı, bütün mevcudat kadar müşkülleşir ve bir çekirdek, bir ağaç kadar suubetli olur.
En evvel herkesi korkutan, en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım. Nur-u Kur’an ile gördüm ki ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de fakat mü’min için asıl siması nuranidir, güzeldir gördüm. Ve çok risalelerde bu hakikati kat’î bir surette ispat etmişiz. Sekizinci Söz ve Yirminci Mektup gibi çok risalelerde izah ettiğimiz gibi ölüm; idam değil, firak değil belki hayat-ı ebediyenin mukaddimesidir, mebdeidir ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba kavuşmaktır. Ve hâkeza bunlar gibi hakikatler ile ölümün hakiki güzel simasını gördüm. Korkarak değil belki bir cihetle müştakane mevtin yüzüne baktım. Ehl-i tarîkatça rabıta-i mevtin bir sırrını anladım.
Çünkü bir tek zata, yani bir Kadîr-i Ezelî’ye verilse; madem bütün mevcudatın intizamat ve hikmetleriyle vücudu kat’î tahakkuk eden ilmi, her şeyi ihata ediyor. Ve madem ilminde her şeyin miktarı taayyün ediyor. Ve madem bilmüşahede her vakit hiçten, nihayetsiz suhuletle, nihayetsiz sanatlı masnular vücuda geliyor. Ve madem o Kadîr-i Alîm’in bir kibrit çakar gibi “Emr-i kün feyekûn” ile hangi şey olursa olsun icad edebildiğini, hadsiz kuvvetli deliller ile çok risalelerde beyan ettiğimiz ve hususan Yirminci Mektup ve Yirmi Üçüncü Lem’a’nın âhirinde ispat edildiği gibi hadsiz bir kudreti var; elbette bilmüşahede görülen hârikulâde suhulet ve kolaylık, o ihata-i ilmiyeden ve azamet-i kudretten geliyor.
Evet, lillahi’l-hamd şu âyetin hakikati, iman feyziyle (Yirminci Mektup gibi risalelerde kat’î ispat ettiğimiz gibi) herkesin kuvvet-i imaniyesi nisbetinde inkişaf eden öyle bir nokta-i istinad ruha ve kalbe verdi ki o vaziyetin dehşetinden yüz derece ziyade korkunç, zararlı musibetlere karşı gelebilir bir kuvveti, iman-ı billahtan verdi. Ve şöyle ihtar etti ki senin Hâlık’ın olan şu memleketin Mâlik-i Hakiki’sinin emrine her şey musahhardır, her şeyin dizgini onun elindedir, ona intisabın yeter.
Otuz üç mertebesinden yedi mertebeyi zikredeceğiz. O mertebelerden mühim bir kısmı, Yirminci Mektup’un İkinci Makam’ında ve Otuz İkinci Söz’ün İkinci Mevkıf’ının âhirinde ve Üçüncü Mevkıf’ının evvelinde izah edilmiştir. Şu mertebelerin hakikatini anlamak isteyenler, o iki Söz’e müracaat etsinler.
Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıf’ının zeylinde ve Yirminci Mektup’un İkinci Makamı’nda izah edilmiştir.
Onuncu Söz ve Yirmi Dokuzuncu Sözlerin âhirlerinde icmalen ve Yirminci Mektup’un âhirinde tafsilen gayet kat’î bürhanlar ile ispat etmişiz ki Zat-ı Ferd ve Ehad’in kudretine nisbeten en büyük şeyin icadı, en küçük bir şey gibi kolaydır. Bir baharı, bir çiçek gibi suhuletle halk eder. Binler haşrin numunelerini her baharda gözümüz önünde kolaylıkla icad eder. Büyük bir ağacı, küçük bir meyve gibi rahatça idare eder. Eğer müteaddid esbaba havale edilse her bir meyve, bir ağaç kadar masraflı ve müşkülatlı ve bir çiçek, bir bahar kadar zahmetli ve suubetli olur.
Vahdette vücub derecesinde bir suhulet, bir kolaylık ve şirkte, imtina derecesinde bir suubet ve müşkülat bulunmasıdır. Bu hakikat ise İmam-ı Ali radıyallahu anhın tabirince Siracünnur’un çok risalelerinde ve bilhassa Yirminci Mektup’ta tafsilen ve Otuzuncu Lem’a’nın Dördüncü Nükte’sinde icmalen gayet kat’î ve parlak bir surette ispat ve izah edilmiş ve gayet kuvvetli bürhanlar ile gösterilmiştir ki:
…
Siracünnur’un yüz yerinde en muannid bir münkiri dahi susturacak bir kat’iyetle ispat edilmiş ki: Bütün eşya bir tek Zat-ı Vâhid-i Ehad’e verilse bir tek şey gibi kolay ve çabuk ve ucuz olur. Eğer esbaba ve tabiata dahi hisse verilse bir tek şeyin icadı bütün eşya kadar çetin ve geç ve ehemmiyetsiz ve pahalı olacak. Bu hakikatin bürhanlarını görmek istersen Yirminci ve Otuz Üçüncü Mektuplara ve Yirmi İkinci ve Otuz İkinci Sözlere ve tabiata dair Yirmi Üçüncü ve ism-i a’zama dair Otuzuncu Lem’alara ve bilhassa Otuzuncu Lem’a’nın ism-i Ferd ve ism-i Kayyum’a dair Dördüncü ve Altıncı Nüktelerine baksan göreceksin ki iki kere iki dört eder kat’iyetinde bu hakikat ispat edilmiştir. Burada, o yüzer bürhanlarından bir tanesine işaret edilecek.
(2. Şua)
Kâinatın şehadetini, her iki kanadı ve iki hakikatiyle Risale-i Nur eczaları ve bilhassa Yirmi İkinci ve Otuz İkinci Sözler ve Yirminci ve Otuz Üçüncü Mektuplar tamamıyla ispat ve izah ettiklerinden onlara havale ederek bu pek uzun kıssayı kısa kestik.
(7. Şua)
İşte bu mertebe-i tevhidin ve bu üçüncü hakikatin ve kelime-i tevhidin bu ehemmiyetli sırrını, yani en büyük bir küll, en küçük bir cüz’î gibi olması ve en çok ve en az farkı bulunmaması hem bu hayretli hikmetini ve bu azametli tılsımını ve tavr-ı aklın haricindeki bu muammasını ve İslâmiyet’in en mühim esasını ve imanın en derin bir medarını ve tevhidin en büyük bir temelini beyan ve hall ve keşif ve ispat etmekle Kur’an’ın tılsımı açılır ve hilkat-i kâinatın en gizli ve bilinmez ve felsefeyi idrakinden âciz bırakan muamması bilinir.
Hâlık-ı Rahîm’ime yüz bin defa Risaletü’n-Nur’un hurufatı adedince şükür ve hamdolsun ki Risaletü’n-Nur bu acib tılsımı ve bu garib muammayı hall ve keşif ve ispat etmiş. Ve bilhassa Yirminci Mektup’un âhirlerinde وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ bahsinde ve haşre dair Yirmi Dokuzuncu Söz’ün “Fâil muktedirdir.” bahsinde, Yirmi Dokuzuncu Lem’a-i Arabiye’nin “Allahu ekber” mertebelerinden kudret-i İlahiyenin ispatında, kat’î bürhanlarla, iki kere iki dört eder derecesinde ispat edilmiş.
(2. Şua)
On Beşinci Şuâ
Birinci Makam
Birinci Kısım
Yirminci Mektup’un Hülâsatü’l-hülâsası
…
Ben de sabah namazından sonra eskiden beri on defa okuduğum ve koca Yirminci Mektup Risalesi on bir kelimesinde hem on bir bürhan-ı vücub-u vücud ve vahdet-i Rabbaniye hem on bir müjde gayet parlak, güneş gibi tafsilatla gösteren ve bir rivayette ism-i a’zam taşıyan bu tehlil ve tevhid-i muazzam:
kudsî cümleyi mütefekkirane tekrar edip Yirminci Mektup’un kısa bir hülâsatü’l-hülâsasını beraber düşünüyordum. Birden kalbe geldi ki: “Bu kısacık hülâsayı Nadir Hoca’ya ve buradaki gençlere ders ver.” Ben de Bismillah deyip başladım, dedim:
Bu kelâm-ı tevhidde on bir müjde, on bir hüccet-i imaniye var. Şimdi yalnız hüccetlere gayet kısa bir işaret edip izahını ve müjdeleri Yirminci Mektup ve Nur eczalarına havale edeceğim. Fakat şimdi o dersi yazdığım zaman onlara söylemediğim bazı kelimeleri ve nükteleri dahi yazmayı münasip gördüm.
(15. Şua)
وَ بِسِرِّ النُّورَانِيَّةِ وَ الشَّفَّافِيَّةِ وَ الْمُقَابَلَةِ وَ الْمُوَازَنَةِ وَ الْاِنْتِظَامِ وَ الْاِمْتِثَالِ dir. Bunun izah ve tafsilatını, Onuncu Söz’ün âhirine ve Yirmi Dokuzuncu Söz’e ve Yirminci Mektup’a havale edip kısaca bir işaret ederiz.
(15. Şua)
Mâşâallah Yirminci Mektup’un kıymetini güzel anlamışsınız ve güzel de yazmışsınız.
…
Hem mektubunda اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ … الخ ye ait olan esrarı sual ediyorsun. Evet, o âyetin büyük bir denizinden çok Sözler’de kataratı, reşehatı vardır. Bâhusus Yirminci Mektup’ta, Otuz Üçüncü Mektup’ta, Otuz İkinci Söz’de, Yirmi İkinci Söz’de onun bazı çeşmeleri var. Elbette o âyette çok tabakat var. Her taife bir tabakadan hissesini almıştır. Ruhum istiyordu ki o âyetin bazı envarını yazayım fakat şimdiye kadar müteferrik surette yazıldığından öyle kalmış, şimdilik onunla iktifa edilmiş.
Zühre, Habbe, Katre ve Zeyli’nin Arabî bir nüshası bu fakire ihda buyurulmuş, bir gün tercümesinin de yapılacağına işaret olunmuştu. Demek, zamanı geldi ve benim gibi Arabî bilmeyen kardeşlerin manevî arzuları, Zühre’nin tercümesine vesile oldu. Çok muhtasar olarak duygularımı arz edeceğim:
…
On Dördüncü Nota: Çok mühim ve pek nurlu bir eser olan Yirminci Tevhid Mektubunu…
…
Hulusi
Onuncu Söz’ün Birinci İşareti’nin âhirinde “Evet, bir şeyden her şeyi yapmak ve her şeyi bir tek şey yapmak her şeyin Hâlık’ına has bir iştir.” Şu cümle hem Yirmi İkinci Söz’ün Lem’alarında hem Otuz Üçüncü Mektup’un Pencerelerinde hem Yirminci Mektup’un on bir Kelimelerinde izah ve ispat edilmiştir. Buradaki külliyet nisbî ve örfîdir.
Hem Lütfü hem Abdurrahman hem Hâfız Ali hükmünde Küçük Ali sizin namınıza da Yirmi Dokuzuncu Lem’a-i Arabiye’nin tefsir ve tercümesini istemiş. Benim şimdi onun ile meşgul olmaya ne vaktim var ne de halim müsaade eder. İnşâallah ileride Risaletü’n-Nur’un başka bir şakirdi o vazifeyi yapacak. Hem Yirminci Mektup ile Otuz İkinci Söz bir derece o Lem’a’yı izah ederler.
İki Âyetü’l-Kübra’nın vird-i ekberinde –hatırıma gelmediği halde– ehemmiyetli kısımlarını Yirminci Mektup ile Otuz İkinci Söz, bana ihtiyaç bırakmayacak derecede beyan ve tercüme ettiklerinden, niyet ve vaad ettiğim halde tercümesinde istihdam edilmedim.
Allahüekber mertebelerinin mufassal olan Dördüncü Babı
(Allahüekber'e dair otuzüç mertebeden yedi mertebeyi zikredeceğiz. O mertebelerden mühim bir kısmı, Yirminci Mektub'un İkinci Makamı'nda ve Otuzikinci Söz'ün İkinci Mevkıfı'nın âhirinde ve Üçüncü Mevkıfı'nın evvelinde izah edilmiştir. Bu mertebelerin hakikatını anlamak isteyenler, o iki söze müracaat etsinler.) (Not: Şu Türkçe ta'rif Hz. Üstadındır)
(Katre, Mesnevi-i Nuriye (Badıllı))
Dördüncü Bab
Dördüncü Mertebe
…
(1) Otuzikinci Söz'ün Birinci Mevkıfı'nın Zeyli'nde ve Yirminci Mektub'un İkinci Makamı'nda izah edilmiştir.
(Katre, Mesnevi-i Nuriye (Badıllı))
Evet, şeffafiyet, mukabele, müvazene, tecerrüd, itaat ve intizam (Haşiye: Şu altı sırlar tafsilen Nokta Risalesi ve Yirminci Mektub ve Yirmidokuzuncu Sözlerde mezkûrdur. -Müellif-) sırlarıyla, belki hads ve müşahede ile zerrelerle güneşler, cüz' ile küll, ferd ile nevilerin icadları onun lem'a-i kudretine nisbeten birdir, müsavidirler. Çünki o kudrettir ki; camid, ince ipler gibi şeylerle hârika, hayatdar, salkımlar gibi şeyleri icadediyor, yapıyor. Eğer bu salkımlar, esbaba havale edilirse, bir tek salkım için (faraza eğer mümkün olsaydı) milyonlar kantar külfetlere ve mualecelere muhtaç olacaktılar.
(Katre, Mesnevi-i Nuriye (Badıllı))
Evet nasıl ki bu gündüz içinde şu güneşin vücudu bulunup da hararetsiz, ziyasız olması mümkin ve mutasavver değildir. Öyle de; semavat ve arzın bir İlâh ve Hâlıkı olsun da, fakat o ilâh ve hâlıkın muhit bir ilmi ve nihayetsiz bir kudreti olmasın. Demek bizzarure arz ve semavatın ilah ve hâlıkı, zatına lâzım-ı zatî olan bir ilm-i muhit ile her şeye ilim ve ıttılaı vardır. Ve o ilm-i muhit, bütün eşyaya taalluk etmesi zarurîdir. Hem huzur ve şuhud (Haşiye: Yirminci Mektub'un İkinci Makamı'nın ilm-i İlahî mebhasinde bu sırların izahı mevcuddur. -Müellif-) ve nüfûz ve ihata-i nuraniye sırlarıyla, hiçbir şeyin ondan infikâk etmesi mümkün değildir.
(Katre, Mesnevi-i Nuriye (Badıllı))
Evet nuraniyet, (Haşiye: Burada yalnız icmaline işaret edilen hakikatler, Yirminci Mektub'un İkinci Makamı'nda ve Yirmidokuzuncu Söz'de tafsilen muvazzahtırlar. (Mütercim)) şeffafiyet, mukabele, müvazene, intizam ve imtisal sırlarıyla mevcudatta müşahede olunan bir sür'at-i mutlaka; ve mutlak bir sühulet; ve sonsuz bir kesret-i mutlaka içindeki mutlak bir intizam; ve mutlak bir ölçülülük ile mutlak bir imtiyazın şehadetiyle; hem imdad-ı vâhidiyet, yüsr-ü vahdet ve tecelli-i ehadiyet sırlarıyla; ve vücûb ve tecerrüd ve mübayenet-i mahiyet hikmetleriyle; ve adem-i takayyüd ve adem-i tecezzî ve adem-i tahayyüz sırlarıyla; hem avaik ve mevani' o kudret-i ezeliye kanunlarına kolaylık vesileleri olması hikmetiyle -ki onlara hiç ihtiyaç yok- faraza ihtiyaç olsa da, o manialar ve âikalar insanın a'sab ve damarları gibi veya demir hatları, (yani kablo telleri) seyyalat-ı latifenin nakline vesile ve vasıta olmaları gibi sırlarla;
(Katre, Mesnevi-i Nuriye (Badıllı))
Bu Risaledeki Tevafuklar
Bu Risale Hakkındaki Gaybi İşaretler
Sure-i Zümer, Câsiye, Ahkaf’ın başlarındaki تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزٖيزِ الْحَكٖيمِ olan âyetler, sâbık ihtarın ikinci noktasında, münasebet-i maneviyesi beyan edildiğinden burada yalnız cifrî remzini beyan edeceğiz.
Şöyle ki: İki ت sekiz yüz, iki ن yüz, iki م seksen, iki ك kırk, üç ز yirmi bir, üç ى otuz, bir ب bir ح on “lafzullah” altmış yedi, bir ع yetmiş, dört ل dört ا yüz yirmi dört olup yekûnü bin üç yüz kırk iki (1342) ederek bu asrın şu tarihine nazar-ı dikkati celbetmekle beraber, Kur’an’ın tenziliyle çok alâkadar bir Nur’a parmak basıyor.
Ve o tarihten az sonra Mu’cizat-ı Ahmediye (asm) Risalesi ve Yirminci ve Yirmi Dördüncü Mektuplar gibi Risaletü’n-Nur’un en nurani cüzleri meydan-ı intişara çıkmaları ve Kur’an’ın kırk vecihle i’cazını ispat eden Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi’yle haşre dair Onuncu Söz’ün ikisinin kırk ikide intişarları ve kırk altıda fevkalâde iştiharları aynı tarihte olması bir kuvvetli emaredir ki bu âyet ona hususi bir iltifatı var.
(1. Şua)
Bu Risale Hakkında Fihristte Geçen Kısım
فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ âyetinin en mühim bir hakikatini bildiren ve
kelâmının on bir kelimesinde on bir beşaret ve on bir bürhan-ı kat’î bulunduğuna dair bir mektuptur.
Elhak meratib-i tevhid-i hakikinin hakkında bu mektup bir kibrit-i ahmerdir ve bir iksir-i a’zamdır. O derece parlak ve o mertebede kuvvetli delilleri ve hüccetleri gösteriyor ki en mütemerrid zındıkları dahi imana getiriyor.
On Dokuzuncu Mektup olan Risale-i Ahmediye (asm) kelime-i şehadetin ikinci kelâmı olan اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ hükmünü ne derece kat’î ve kuvvetli ispat etmiştir. Öyle de bu Yirminci Mektup, kelime-i şehadetin birinci kelâmı olan اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hükmünü, o kat’iyet ve kuvvetle ispat ediyor.
Hakiki ve kuvvetli imanı kazanmak isteyenler bunu okusunlar. Ve bilhassa Dokuzuncu Kelime bahsinde, ilim ve irade-i İlahiyenin ispatını çok vâzıh bir surette beyan ettiği gibi Onuncu Kelime bahsinde de وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ bürhanıyla مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin mühim bir sırrını ve en muazzam bir hakikatini “Beş Nükte”de beyan ediyor. Hakaik-i imaniyenin bir tılsım-ı a’zamını o beş nükte ile hallediyor.
YİRMİNCİ MEKTUP’UN ONUNCU KELİMESİNE ZEYL
اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ âyetiyle ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلًا فٖيهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا
âyetinin en mühim ve en muazzam bir hakikatini üç temsil ile tefsir ediyor. Ve her şey ve bütün eşya Cenab-ı Hakk’ın kudretiyle olsa bir tek şey kadar kolay olduğuna ve kudret-i İlahiyeye verilmediği vakit, bir tek şey kâinat kadar müşkülatlı ve suubetli olduğuna dair en mühim bir sırrını ve en muğlak muammasını, gayet kolay bir tarzda tefsir ederek keşfeder.
Diğer Bahisler
Öyle ise sair nevlerin dahi risalelerin nevlerine işaret eder diye dikkat ettim ki yedi nevi hurma gönderilmiş. Bir parçası büyükçe, otuz üç tane kadar. Fesübhanallah dedim, yedi nev’i göndermekte ne mana var? Birden kalbime geldi ki: İman-ı billaha dair yedi nevi ile aynı hakikat yazılmış, Van’a gönderilmiş. Dikkat ettim, evet mevzu vahdaniyet-i İlahiye olduğu halde Yirminci Mektup ile sureti küçük, manası pek büyük zeyliyle ve Yirmi İkinci Söz her biri birer risale, Birinci Makam, İkinci Makamı ve Otuz İkinci Söz Üçüncü Mevkıfı ile evvelki iki mevkıf her biri birer risale hükmünde ve Otuz Üçüncü Mektup, Otuz Üç Pencere ile yedi risaledir. O da aynen yedi nevi envar-ı marifetullahtan bir şems-i hakikatin ziyasındaki elvan-ı seb’a gibi bir mahiyet gösterdiğinden, Medine-i Münevvere’nin hediyesi içinde hakikat-i hurmadan yedi nevi Nuh Bey’in eline verilip buraya kadar gönderilmesi, o yedi Nur’a tevafukla, bir makbuliyet işareti veriyor dedik, Allah’a şükrettik.
Bir gün kardeşim Mustafa risaleleri yazmaklığım için beni teşvik etti. Ben de yazmak için Yirminci Mektup’u aldım. İstinsah ettiğim bu mektupta üç tevafuk gördüm. Satırın yukarısında iki tane “nihayetsiz” var ve altında da üç “dünya” tevafuku var. Bu halden müteessir oldum. Dünya beni salmayacak diye yazmayı bıraktım. Şimdi tekrar niyet ettim. Bu niyetimin üzerine bir rüya gördüm. Üstad-ı muhterem siyah merkebin üzerinde râkiben yanıma geldi. Şu merkebi sağlam bir yulara bağla, emir buyurdunuz. Siz Üstadımın göstermiş olduğunuz her tarafı zincirden olan yuları merkebe taktım. Sıkı olarak bağlandı. Kımıldanmayacak bir şekilde kaldı. Ben de anladım ki o merkep dünyadır. İnşâallah duanızın himmetiyle, dünyamın bağlandığını anladım. Ve minallahi’t-tevfik deyip Üstad-ı muhteremimin himmetiyle risaleleri yazmaya muvaffak olurum ümidindeyim, inşâallah.
Yirminci Mektup’u elimde götürürken meydanda idi. Karşımda muhtar odası olduğundan risaleyi saklamıştım. O gece rüyamda, Üstad-ı muhteremimi büyük bir denizde ve denizin içerisinde sarayda gördüm. Bizim köyün insanları da o sarayın etrafında idiler. Âciz talebeniz doru ata binerek zatınızın yanına vardım. O adamlar bana, denizden nasıl atladığımı sordular. Ben de o adamlara cevaben: “At yeni nallı olduğundan hiç zahmet çekmeden geldim.” Halbuki deniz ince bir surette incimad etmişti. O esnada üstadım karşıma çıkarak “Ne için Sözler’i saklıyorsunuz? Bundan sonra Sözler meydanda olacak.” dediniz. O esnada benden at istediniz. Ben de güzel yürüyüşlü atı getirdim, o esnada uyandım. Allah hayretsin.
Âciz talebeniz Hacı Mehmed
İnşâallah risalelerin tesiriyle bir gün olur da müstakim Lütfü Efendi gibi ehl-i takva kardeşlerimiz misillü biz dahi gayr-ı ihtiyarî ve istemeyerek işlediğimiz ahvalden Sözlerinizin irşadıyla kurtuluruz. Zekâi kardeşimizden On Yedinci Söz, On Sekizinci Mektup, Yirminci Mektup ve Otuz Üç Pencereli nurlarla parlayan kıymetli risaleleri aldık. Mütalaa ediyoruz. Hakiki üstadımız olan Hazret-i Kur’an elimizdedir.
Müzeyyene
Arabî “Virdü’l-Ekber-i Nuriye” tabedilmişse Arabî bilmeyen Risale-i Nur şakirdlerine bir teshilat olmak için Yedinci Şuâ Âyetü’l-Kübra ve Yirminci Mektup’ta izah ve tercüme edilen sahifelerinin numaraları, Virdü’l-Ekber’in kenarlarına rakamla bir hâşiyecik gibi yazılsa iyi olur. Yani “Bu Arabî makam, filan risalede, filan sahifede izahı var.” diye işaret edilse ve elmas kalemli kardeşlerimiz bunu tevzi edip her biri bazı nüshaları böyle işaretlerle kaydetse ve hem el makinesiyle yaptığınız veya matbaadan gelen risalelerden numune için bir iki nüshasını bize gönderseniz iyi olur.
Hizb-i Nuriye başındaki Türkçe parçasının “tam Arabî bilen” kelimesinden sonra bu yazılsın: “Veyahut Âyetü’l-Kübra ve Münâcat ve Yirminci Mektup Risaleleri yanında bulunan ve okuyan.”
Risale-i Nur'daki Diğer Alakalı Yerler
Bu Risaledeki Temsiller/Misaller
Bazen olur ki sultan bir olur, saltanatında şeriki olmaz; fakat icraatında, onun memurları onun şeriki sayılırlar ve onun huzuruna herkesin girmesine mani olurlar. “Bize de müracaat et.” derler.
Nasıl ki bir padişah-ı zîşanın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde yüz belki bin elmanın lezzetinin fevkinde, bir iltifat-ı şahane lezzetini sana ihsas ve ihsan eder.
Mesela, dünyanın lambası olan güneş birdir; öyle ise dünyanın mâliki dahi birdir. Mesela, zemin yüzündeki zîhayatların hizmetçileri olan hava, ateş, su birdir; öyle ise onları istihdam eden ve bizlere musahhar eden dahi birdir.
Mesela güneşin ziyası, bütün zeminin yüzünü ihata ettiği haysiyetiyle, vâhidiyet misalini gösterir. Ve her bir şeffaf cüzde ve su katrelerinde, güneşin ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması, ehadiyet misalini gösterir.
Hiç mümkün müdür ki Hakîm, Alîm bir zat, bir ağacı gayet ehemmiyetle tedbir ve tasvir edip ve gayet derecede hikmetle idare ve terbiye ettiği halde; o ağacın gayesi, faydası olan meyvelerine bakmayıp ehemmiyet vermesin; hırsız ellere, boş yerlere dağılsın, zayi olsun? Elbette bakmamak, ehemmiyet vermemek olamaz. Çünkü ağaca ehemmiyet vermek, meyveleri içindir.
Malûmdur ki bir taburda on millet bulunsa ayrı ayrı teçhiz etmesi on tabur kadar güç olduğundan âciz insanlar, ister istemez bir tarzda teçhize mecbur olmuşlar.
Nasıl ki güneşe karşı cereyan eden bir nehrin yüzünde kabarcıklar parlar, gider. Gelenler aynı parlamayı gösterip taife taife arkasında parlayıp, sönüp gider. Bu sönmek, parlamak vaziyetiyle yüksek daimî bir güneşin devamına delâlet ederler.
Nasıl ki güneşin zatı bulunup ziyası bulunmamak kabil değil
Perdesiz, güneşe karşı zemin yüzündeki eşya, güneşi görmemesi kabil olmadığı gibi;
Nasıl ki gayet mahir bir sanatkâr; ziyade kolay bir tarzda, elini işe dokundurur dokundurmaz, makine gibi işler. Ve o sürat ve mahareti ifade için denilir ki o iş ve sanat, ona o kadar musahhardır ki güya emriyle, dokunmasıyla işler oluyor; sanatlar vücuda geliyor.
Mesela, nasıl ki bir memleketin tek bir padişahı bulunsa o padişah o vahdet-i saltanat kanunu cihetiyle, her bir neferin arkasında bir ordu kuvvet-i maneviyesini tahşid edebilir ve edebildiği için o tek nefer, bir şahı esir edebilir ve şahın fevkinde padişahı namına hükmedebilir. Hem o padişah, vâhidiyet-i saltanat sırrıyla, bir neferi ve bir memuru istihdam ve idare ettiği gibi bütün orduyu ve bütün memurlarını idare edebilir. Güya vâhidiyet-i saltanat sırrıyla herkesi, her şeyi, bir ferdin imdadına gönderebilir. Ve her bir ferdi, bütün efrad kadar bir kuvvete istinad edebilir yani ondan meded alabilir.
Eğer o vâhidiyet-i saltanat ipi çözülse ve başıbozukluğa dönse o vakit her bir nefer, hadsiz bir kuvveti birden kaybedip yüksek bir makam-ı nüfuzdan sukut eder, âdi bir adam makamına gelir. Ve onların idare ve istihdamları, efrad adedince müşkülat peyda eder.
Mesela, nasıl ki bir ordunun bütün neferatının bir merkezden, bir kanunla, bir kumandan-ı a’zam emriyle esasat-ı teçhiziyeleri yapılsa bir tek nefer kadar kolay olur. Eğer ayrı ayrı fabrikalarda, ayrı ayrı merkezlerde teçhizatları yapılsa bir ordunun teçhizine lâzım olan bütün askerî fabrikalar, bir tek neferin teçhizatı için lâzım gelir. Demek, eğer vahdete istinad edilse bir ordu, bir nefer kadar kolay olur. Eğer vahdet olmazsa bir nefer, bir ordu kadar teçhizin esasatı cihetinde müşkülat peyda eder.
Hem bir ağacın meyvelerine –vahdet noktasında– bir merkeze, bir kanuna, bir köke istinaden madde-i hayatiye verilse binler meyveler, tek bir meyve gibi kolay olur. Eğer her bir meyve, ayrı ayrı merkeze rabtedilse ve ayrı ayrı yerden mevadd-ı hayatiyeleri gönderilse her bir meyve, bütün ağaç kadar müşkülat peyda eder. Çünkü bütün ağaca lâzım olan mevadd-ı hayatiye, her bir meyve için dahi lâzımdır.
Nasıl ki nuraniyet itibarıyla bir derece kayıtsız olan güneşin timsali, her bir cilâlı parlak şeyde temessül eder. Binlerle, milyonlarla âyineler nuruna mukabil gelse bir tek âyine gibi inkısam etmeden bizzat her birinde cilve-i misaliyesi bulunur. Eğer âyinenin istidadı olsa güneş, azametiyle onda âsârını gösterebilir. Bir şey, bir şeye mani olamaz. Binler, bir gibi ve binler yere, bir yer gibi kolay girer. Her bir yer, binler yer kadar o güneşin cilvesine mazhar olur.
Mesela, âlem-i şehadetten olan kafadaki hardal kadar kuvve-i hâfıza, âlem-i manadan bir kütüphane kadar vücudu içine alır. Ve âlem-i haricîden olan tırnak kadar bir âyine, vücudun âlem-i misal tabakasından koca bir şehri içine alır. Ve o âlem-i haricîden olan o âyine ve o hâfızanın şuurları ve kuvve-i icadiyeleri olsaydı, bir zerrecik vücud-u haricîleri kuvvetiyle, o vücud-u manevîde ve misalîde hadsiz tasarrufat ve tahavvülat yapabilirlerdi.
Mesela, nasıl ki kemerli kubbelerdeki ustalık sanatı, o kubbedeki taşlara havale edilse ve bir taburun zabite ait idaresi, neferata bırakılsa ya hiç vücuda gelmez veyahut çok müşkülat ve karışıklık içinde intizamsız bir vaziyet alacak. Halbuki o kubbelerdeki taşlara vaziyet vermek için taş nevinden olmayan bir ustaya verilse ve taburdaki neferatın idaresi, mertebe itibarıyla zabitlik mahiyetini haiz olan bir zabite havale edilse hem sanat kolay olur hem tedbir ve idare suhuletli olur. Çünkü taşlar ve neferler birbirine mani olurlar; usta ve zabit ise manisiz her noktaya bakar, idare eder.
Mesela, şeffaf parlak bir zerrecik, bizzat kendi başıyla kalsa bir kibrit başı kadar bir nur içinde yerleşmez ve ona masdar olamaz. Kendi cirmi kadar ve mahiyeti miktarınca bi’l-asale cüz’î zerre gibi bir nuru olabilir. Fakat o zerrecik, güneşe intisap edip ona karşı gözünü açıp baksa o vakit o koca güneşi ziyasıyla, elvan-ı seb’asıyla, hararetiyle hattâ mesafesiyle içine alabilir ve bir nevi tecelli-i a’zamına mazhar olur. Demek, o zerre kendi kendine kalsa bir zerre kadar ancak iş görebilir. Eğer güneşe memur ve mensup ve mir’at sayılsa güneş gibi, güneşin icraatındaki bir kısım cüz’î numunelerini gösterebilir.
Mesela, iki kardeş var. Birisi cesur, kendine güvenir. Diğeri hamiyetli, milliyet-perverdir. Bir muharebe zamanında kendine güvenen adam devlete intisap etmez, kendi başıyla iş görmek ister. Kendi kuvvetinin menbalarını belinde taşımaya mecbur olur. Teçhizatını, cephanelerini kendi kuvvetine göre çekmeye muztardır. O şahsî ve küçük kuvvet miktarınca, düşman ordusunun bir onbaşısıyla ancak mücadele eder; fazla bir şey elinden gelmez.
Öteki kardeş kendine güvenmiyor ve kendisini âciz, kuvvetsiz biliyor; padişaha intisap etti, askere kaydedildi. O intisap ile koca bir ordu ona nokta-i istinad oldu. Ve o istinad ile arkasında, padişahın himmetiyle bir ordunun manevî kuvveti tahşid edilebilir bir kuvve-i maneviye ile harbe atıldı. Tâ düşmanın mağlup ordusu içindeki şahın büyük bir müşirine rast geldi, kendi padişahı namına “Seni esir ediyorum, gel!” der. Esir eder, getirir.
Şu halin sırrı ve hikmeti şudur ki:
Evvelki başıbozuk, kendi menba-ı kuvvetini ve teçhizatını kendisi taşımaya mecbur olduğu için gayet cüz’î iş görebildi. Şu memur ise kendi kuvvetinin menbaını taşımaya mecbur değil belki onu ordu ve padişah taşıyor. Mevcud telgraf ve telefon teline makinesini küçük bir tel ile rabtetmek gibi şu adam bu intisapla kendini o hadsiz kuvvete rabteder.
Mesela, iki arkadaş var. Hiç görmedikleri bir memleketin ahvaline dair istatistikli bir nevi coğrafya yazmak istiyorlar.
Birisi, o memleketin padişahına intisap edip telgraf ve telefon dairesine girer. On paralık bir tel ile kendi telefon makinesini devletin teline rabteder. Her yer ile görüşür, muhabere eder, malûmat alır. Gayet muntazam ve mükemmel coğrafya istatistiğine ait sanatkârane bir eser yapar.
Öteki arkadaş ise ya elli sene mütemadiyen gezecek ve müşkülatla her yeri görüp her hâdiseyi işitecek veyahut milyonlarla lirayı sarf edip devletin tel ve telefon temdidatı kadar ve padişah gibi telgraf sahibi olacak. Tâ evvelki arkadaşı gibi o mükemmel eseri yapsın.
Bir zabit, bin neferin tedbirini, bir nefer gibi kolay yapar ve bir neferin tedbiri, bin zabite havale edilse bin nefer kadar müşkülatlı olur, keşmekeşe sebebiyet verir.
Bu Risalede Geçen Ayetler
Bkz. 20. Mektup'ta Geçen Ayetler Listesi
Bu Risalede Geçen Hadisler
- Risalede Nasıl Geçtiği: لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيٖى وَ يُمٖيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ
Meali: Allah'tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O birdir; Onun hiçbir şeriki yoktur. Mülk Ona ait, hamd Ona mahsustur. Hayatı veren de Odur, ölümü veren de Odur. O, kendisine asla ölüm ârız olmayan Hayy-ı Ezelîdir. Bütün hayır Onun elindedir. O herşeye hakkıyla kàdirdir. Herşeyin ve herkesin dönüşü de Onadır.
Kaynağı: Buharî, Ezân: 155; Teheccüd: 21; Müslim, Zikir: 28, 30 vb.
Kaynaklarda geçen şekli:
Cenab-ı Allah'ın Bu Risalede Geçen İsim, Sıfat ve Şuunatı
- Âdil
- Alîm
- Alîm-i külli şey
- Allah
- Azîm
- Aziz
- Bâki
- Celil
- Celil-i Zülcemal
- Cemil-i Zülcelal
- Cenab-ı Hakk
- Ehad
- Ezel ebed Sultanı
- Faal
- Fâil-i Hakîm-i Rahîm
- Fâil-i Muhtar
- Fettah
- Ganiyy-i Ale’l-ıtlak
- Ganiyy-i Mutlak
- Hak
- Hakîm
- Hakîm-i Bîmisal
- Hakîm-i Zülkemal
- Hâlık
- Hâlık-ı Zülcelal
- Hallak
- Hannan
- Hayy
- Hayy-ı Lâyemut
- İlahenâ
- Kadîm
- Kadîr
- Kadîr-i külli şey
- Kadîr-i Mutlak
- Kadîr-i Zülcelal
- Kadîr-i Zülcemal
- Kadîr-i Zülkemal
- Kâmil-i Mutlak
- Kayyum
- Kebir
- Kerîm
- Kerîm-i Pür-neval
- Mabud
- Mabud-u Bi’l-hak
- Mabud-u Lemyezel
- Mahbub-u Bâki
- Mahbub-u Lâyezal
- Mahmud-u Bi’l-ıtlak
- Mâlik
- Mâlik-i Hakiki
- Mâlikü’l-mülki Zülcelal
- Mennan
- Mevla-yı Kerîm
- Musavvir
- Mün’im
- Mürîd
- Rab
- Rahîm
- Rahîm-i Zülcemal
- Rahîm-i Zülkemal
- Rahman
- Rahman-ı Zülcemal
- Rezzak-ı Zülcelal
- Sahip
- Sâni’
- Sâni’-i Zülcelal
- Seyyid
- Sultan-ı Ezelî
- Sultan-ı kâinat
- Şems-i Ezelî
- Vâcibü’l-vücud
- Vâhid
- Vâhid-i Zülcelal
- Vehhab
- Zat-ı Kadîr
- Zat-ı Zülcelal
Peygamberimizin Bu Risalede Geçen İsim ve Sıfatları
- Fahr-i Âlem
- Habib-i Ekrem
- Nev-i beşerin mâbihi’l-iftiharı
Kur'an'ın Bu Risalede Geçen İsim ve Sıfatları
- Kur’an
- Kur’an-ı Hakîm
- Kur’an-ı hikmet
Bu Risalede Geçen Salavatlar
- اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ وَ بَارِكْ عَلَيْهِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اَهْلِ الْجَنَّةِ فِى الْجَنَّةِ وَ احْشُرْنَا وَ نَاشِرَهُ وَ رُفَقَائَهُ وَ صَاحِبَهُ سَعٖيدًا وَ وَالِدٖينَا وَ اِخْوَانَنَا وَ اَخَوَاتِنَا تَحْتَ لِوَائِهٖ وَارْزُقْنَا شَفَاعَتَهُ وَ اَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ
Meali: Allahım! Ona, âline ve ashabına, Cennetteki ehl-i Cennetin nefesleri sayısınca salât ve selâm et ve bereket ihsan et. Bizi, bu kitabın naşirini, arkadaşlarını, sahibi olan Said'i, anne ve babalarımızı, erkek ve kız kardeşlerimizi, onun sancağı altında saidler olarak haşret; bizi Onun şefaatiyle rızıklandır; bizi, Onun âl ve ashabıyla beraber, rahmetinle Cennete koy, ey Erhamürrâhimîn. Âmin, âmin. - اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ اٰمٖينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
Meali: Allahım! Efendimiz Muhammed'e ve bütün âl ve ashabına, kâinatın zerrâtı adedince salât ve selâm et. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun.
Bu Risalede Geçen Dualar
- اَللّٰهُمَّ يَا اَحَدُ يَا وَاحِدُ يَا صَمَدُ يَا مَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ يَا مَنْ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ وَ يَا مَنْ يُحْيٖى وَ يُمٖيتُ يَا مَنْ بِيَدِهِ الْخَيْرُ يَا مَنْ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ يَا مَنْ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ بِحَقِّ اَسْرَارِ هٰذِهِ الْكَلِمَاتِ اِجْعَلْ نَاشِرَ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ وَ رُفَقَائَهُ وَ صَاحِبَهَا سَعٖيدًا مِنَ الْمُوَحِّدٖينَ الْكَامِلٖينَ وَ مِنَ الصِّدّٖيقٖينَ الْمُحَقِّقٖينَ وَ مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ الْمُتَّقٖينَ اٰمٖينَ
Meali: Ey Ehad ve Vâhid ve Samed olan, Ey Ondan başka hiçbir ilâh bulunmayan, Ey bir olan ve hiçbir şeriki bulunmayan, Ey bütün mülk Onun olan ve bütün hamd ona mahsus olan, Ey hayatı veren ve ölümü veren, Ey bütün hayır elinde bulunan, Ey herşeye hakkıyla kàdir olan, Ey bütün mahlûkatın dönüşü Ona olan Allahım! Bu kelimelerin hakkı için, bu risalenin naşirini, arkadaşlarını ve sahibi Said'i kâmil muvahhidlerden ve muhakkik sıddıklardan ve müttakî mü'minlerden eyle. Âmin. - اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ سِرِّ اَحَدِيَّتِكَ اِجْعَلْ نَاشِرَ هٰذَا الْكِتَابِ نَاشِرًا لِاَسْرَارِ التَّوْحٖيدِ وَ قَلْبَهُ مَظْهَرًا لِاَنْوَارِ الْاٖيمَانِ وَ لِسَانَهُ نَاطِقًا بِحَقَائِقِ الْقُرْاٰنِ اٰمٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ
Meali: Allahım! Ehadiyetinin sırrı hürmetine, bu kitabın naşirini tevhidin esrarına bir naşir, kalbini imanın envârına mazhar eyle ve lisanını Kur'ân'ın hakaikiyle intak et. Âmin, âmin, âmin.
Bu Risalede Geçen Zikirler
- لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيٖى وَ يُمٖيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصٖيرُ
Meali: Allah'tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O birdir; Onun hiçbir şeriki yoktur. Mülk Ona ait, hamd Ona mahsustur. Hayatı veren de Odur, ölümü veren de Odur. O, kendisine asla ölüm ârız olmayan Hayy-ı Ezelîdir. Bütün hayır Onun elindedir. O herşeye hakkıyla kàdirdir. Herşeyin ve herkesin dönüşü de Onadır. - لَهُ الْحَمْدُ مِنْ كُلِّ اَحَدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ
Meali: Her kimden gelirse gelsin ve kime giderse gitsin, ezelden ebede bütün hamdler Ona mahsustur.
Bu Risalede Geçen Emir ve Tavsiyeler
- Hayır isteyen ondan istemeli, iyilik arzu eden ona yalvarmalı…
Bu Risalede Geçen Darb-ı Meseller/Deyimler
Bu Risalede Geçen Düstur, Kaide ve Tespitler
- Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı, pek çok fazileti bulunan ve bir rivayet-i sahihada ism-i a’zam mertebesini taşıyan şu cümle-i tevhidiye…
- ...vesile-i muhabbet olan kemal ve hüsün ve ihsan…
- Her senede, yeryüzünde, hayvanat ve nebatatın üç yüz binden ziyade envalarını ve milletlerini, kemal-i intizam ve mizan ile kemal-i sürat ve suhuletle haşredip neşreder.
- Dünyanın bin sene mesudane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen cennet hayatının ve o cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal’in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.
- Kâinattaki sanat-ı muntazamanın küçük bir mikyasta numunesi insanda vardır.
- Vâhidiyet ise bütün o mevcudat birinindir ve birine bakar ve birinin icadıdır demektir. Ehadiyet ise her bir şeyde, Hâlık-ı külli şey’in ekser esması tecelli ediyor demektir.
- Küçük, büyük kadar sanatlıdır belki sanatça bazı küçük, büyükten daha büyüktür.
- Ağaca ehemmiyet vermek, meyveleri içindir
- Kâinatın ruhu, nuru, mâyesi, esası, neticesi, hülâsası hayattır.
- Mevt, yalnız tahrip ve sönmek değildir ki esbaba verilsin, tabiata havale edilsin.
- Zatî olan, zâil olamaz.
- İntizam ile iş görmek, ilim ile olur. Ölçü ile tartı ile sanatkârane yapan, elbette kuvvetli bir ilme istinaden yapar.
- Bir işte kolaylık ve bir vaziyette suhulet, derece-i ilim ve maharetle mütenasiptir. Ne kadar ziyade bilse o derece kolay yapar.
- Tahsis, bir muhassısı iktiza eder. Tercih, bir müreccihi ister. Muhassıs ve müreccih ise iradedir.
- Sâni’-i Zülcelal cisim ve cismanî olmadığı için zaman ve mekân onu kayıt altına alamaz.
- Vücudda rüsuhu bulunan bir tabaka-i vücudun bir zerresi, o tabakadan daha hafif bir tabaka-i vücudun bir dağı kadardır ve o dağı istiab eder.
- Cüz’iyat külliyata nisbeten birer çekirdek, birer küçük nüsha hükmündedir.
Bu Risalede Geçen Halk Dili İfadeler
- Ey insan! Aklını başına al, dikkat et! Nasıl bir zat seni bilir ve bakar, bil ve ayıl!..
- Meşiet-i İlahiye ile vücuda gelen işlerde “İnşâallah inşâallah” yerinde, bilerek “Tabiî tabiî” demek, ne kadar hata ve muhalif-i hakikat olduğunu kıyas et…
- Evvelki başıbozuk, kendi menba-ı kuvvetini ve teçhizatını kendisi taşımaya mecbur olduğu için gayet cüz’î iş görebildi. Şu memur ise kendi kuvvetinin menbaını taşımaya mecbur değil belki onu ordu ve padişah taşıyor.
Bu Risalede Geçen Edebi ve Dikkat Çekici İfadeler
- Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.
- Cenab-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara ya bi’l-kuvve veya bilfiil mazhardır.
- Allah bir olur, müteaddid olamaz.
- Mülk umumen onundur. Sen, hem onun mülküsün hem memlûküsün hem mülkünde çalışıyorsun.
- Hayatın âlî gayeleri ona aittir ve mühim neticeleri ona bakar, yüzde doksan dokuz meyvesi onundur.
- Mevt idam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil.
- O mahbublarda, sebeb-i muhabbetiniz olan hüsün ve ihsan, fazl ve kemal, o Mahbub-u Bâki’nin cilve-i cemal-i bâkisinden çok perdelerden geçip gayet zayıf bir gölgenin gölgesidir.
- Âyinelerin değişmesi şaşaa-i cemalin cilvesini tazeleştirir, güzelleştirir.
- Müptela ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbublarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemal, onun cilve-i cemalinin ve hüsn-ü esmasının bir nevi gölgesi ve bütün cennet, bütün letaifiyle bir cilve-i rahmeti ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve cazibeler, bir lem’a-i muhabbeti olan bir Mabud-u Lemyezel’in, bir Mahbub-u Lâyezal
- Mevcudat; bir Sâni’-i Kadîr’in kudsî esmasının cilveleri ve envar-ı esmaiyesinin gölgeleri ve ef’alinin eserleri ve kalem-i kader ve kudretin nakışları ve sahifeleri ve cemal-i kemalinin âyineleridir.
- Biz gözümüzü açtıkça, kâinat yüzüne nazarımızı saldırdıkça…
- Mâlikiyet mertebe-i uzması, tevhid-i a’zam suretinde onundur.
- ...vakit be-vakit, mevsim be-mevsim, asır be-asır eker, biçer, mahsulat alır
- Sâni’-i Zülcelal’in âlem-i ekberdeki sanatı o derece manidardır ki o sanat, bir kitap suretinde tezahür edip kâinatı bir kitab-ı kebir hükmüne getirdiğinden akl-ı beşer, hakiki fenn-i hikmet kütüphanesini ondan aldı ve ona göre yazdı. Ve o kitab-ı hikmet, o derece hakikatle bağlı ve hakikatten meded alıyor ki büyük Kitab-ı Mübin’in bir nüshası olan Kur’an-ı Hakîm şeklinde ilan edildi.
- Nasıl ki kâinattaki sanatı, kemal-i intizamından kitap şekline girdi; insandaki sıbgatı ve nakş-ı hikmeti dahi hitap çiçeğini açtı…fıtrat-ı insaniyedeki sıbgat-ı Rabbaniye, hitab-ı İlahî çiçeğini açtı.
- Bütün mevcudattan daimî bir surette dergâh-ı İlahiyeye giden bir ubudiyettir, bir tesbihtir, bir secdedir, bir duadır ve bir hamd ü senadır
- Bütün mazideki acayib-i kudreti olan vukuat şehadet eder ki o Kadîr-i Mutlak, bütün istikbaldeki acayib-i imkânata muktedirdir.
- Nebatat taifelerinden iki yüz binden ziyade ve hayvanat milletlerinden yine yüz binden fazla çeşit çeşit muhtelif kavimler görüyoruz.
- Şu mahlukat, izn-i İlahî ile zaman nehrinde mütemadiyen akıyor; âlem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehadette vücud-u zahirî giydiriliyor, sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor, iniyor.
- Mevcudat, doğrudan doğruya bir tek Sâni’e verilmezse o zaman her bir mevcud, bütün mevcudat kadar müşkülatlı olur ve bütün mevcudat, bir tek mevcud kıymetine sukut eder, iner.
Bu Risalede Bahsi Geçen Şahıslar, Eserleri ve Eserlerinden Alıntılar
- Adem (as): Âdem babanızın vatan-ı aslîsi olan cennete sizleri ey ehl-i iman idhal edecektir.
- Firavun: Karınca, Firavun’un sarayını başına yıkar, baş aşağı atar.
- İbrahim Hakkı: Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi “Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler.” de, pencerelerden seyret, içlerine girme.
- Muhyiddin-i Arabi: Ve o derece vücud-u Vâcib râsih ve hakikatli ve vücud-u mümkinat o derece hafif ve zayıftır ki Muhyiddin-i Arabî gibi çok ehl-i tahkik, sair tabakat-ı vücudu, evham ve hayal derecesine indirmişler; لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ demişler.
- Nemrut: Sinek, Nemrut’u gebertip cehenneme atar.
- Sofestailer: İşte o Vâhid-i Ehad’i kabul etmeyen, ya nihayetsiz ilahları kabul edecek veyahut ahmak sofestaî gibi hem kendini hem kâinatın vücudunu inkâr edecek./Ehl-i felsefenin en ziyade ileri gidenleri olan sofestaîler, tarîk-ı haktan yüzlerini çevirdiklerinden küfür ve dalalet tarîkına bakmışlar, görmüşler ki şirk yolu; tarîk-ı haktan ve tevhid yolundan yüz bin defa daha müşkülatlıdır, nihayet derecede gayr-ı makuldür. Onun için bilmecburiye her şeyin vücudunu inkâr ederek akıldan istifa etmişler.
- Tabiiyyun: …tabiiyyunun, bir kısım mevcudatı tabiat ve esbaba isnad etmeleri; mevcudat adedince muzaaf bir yalancılıktır
- Veysel Karani: Evet bütün mevcudat, güya lisan-ı hal ile Veysel Karanî gibi şöyle münâcat ederler, derler ki:/Bütün mevcudatın küllî ve cüz’î her birisi birer Veysel Karanî gibi bir münâcat-ı maneviye suretinde bir âyinedarlıkları var.
- Veysel Karani'nin Münacatı:
Bu Risalede Bahsi Geçen Yerler
Bu Risalede Bahsi Geçen Hadiseler
İlgili Resimler/Fotoğraflar
İlgili Maddeler/Kategoriler
- Mektubat: 20. Mektup'un içinde olduğu büyük kitap
- 20. Mektup'ta Geçen Ayetler Listesi
Önceki Risale: On Dokuzuncu Mektup ← Mektubat → Yirmi Birinci Mektup: Sonraki Risale