Risale:Kızıl İcaz

Nurpedia.org - İman ve İslam Hakikatlerine Dair Nur Ansiklopedisi sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Naşirin bir i'tizarı

Merhum Molla Abdülmecid Efendi 'nin Kızıl îcaz Kitabı içerisinden umuma faydalı olacak çok mühim yerleri alarak tercüme ettiği şu risalecik, benim gözüme çok kıymettar görünüyordu. Müstakillen neşrini düşünüyordum. Fakat küçüktür, azdır, hem kitabın tamamı değil. Hayli zamandır yanımda bekliyordu. Mesnevimin tercüme ve tashihini bitirdiğim bu günlerde hatırıma geldi ki; acaba Mesnevimin en âhirine bir nevi zeyl gibi ilhak ederek neşretsem bir be'si var mı ki? diye düşündüm. Getirip dikkatle bir mütalaa ettim. Mesnevi ile münasebetini düşündüm. Mesnevimin bazı mevzularıyla aşağı yukarı aynı mealdedir gördüm.

Merhum Üstadımızın da Kastamonu Lahikası'nda Mehmed Feyzi Ağabey'e onu ders verdiğini ve Feyzi'nin bir zaman o dersini Türkçe olarak kaleme alacağını veya almasını arzu ettiğini düşündüm. Şu halde madem Abdülmecid Efendi Ağabeyimiz, Hazret-i Üstad'ın vefatından sonra emek verip onu tercüme etmiş., ve madem çok müştak talebeler, Kızıl icaz'in mahiyetini bilmeyi çok merak etmektedirler. Öyle ise onu Mesnevî'nin âhirinde neşretmekte her halde bir beis olmaz inşâallah dedim. Belki de bununla merhum Molla Abdülmecid'in ruhu şâd olur.[1]

Yalnız bir tashih niyetiyle onu Arabî aslıyla tekrar bir karşılaştırmayı münasib gördüm. Karşılaştırırken aslına göre ufak tefek bazı ta'dilatlar yapıldı. Bundan mütercim-i muhterem Seyda-yı Molla Abdülmecid'in âlî, mutahhar ruhu -eğer kabul buyururlarsa- şu nâçiz talebesinden rencide olmaz ümidini besliyorum.

Abdülkadir Badıllı

İlem 1: Ruh-Hayat-Cisim[düzenle]

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

اِعْلَمْ : اِنَّ الشَّخْصَ مَعَ اَنَّ رُوحَهُ وَاحِدٌ ... الخ

Üstad şu i'lem ile birkaç hakikata işaret ediyor.

1- وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ âyet-i kerimeye istinaden "şey" ünvanını taşıyan her nesne hayattardır. Yani, bir çeşit hayatı vardır. Binaenaleyh, bir ruha mahal olan bir cisim içinde bir cemaat, belki pek çok cisim cemaatları vardır. Ve o cemaatların içerisinde bulunan her bir zerre ve her bir hüceyrenin de hassas beş kuvvesi ve duyguları vardır. Böylece şahsın malik olduğu hayat ve duygular itibariyle düşünülürse, Yasin Suresi tamamen içerisinde yazılı يسۤ kelimesini andırır.

2- Hayat ile cisim arasında ma'kuse bir nisbet vardır. Yani cisim ne kadar küçülürse, o nisbette hayat ve duyguları artar, kesb-i kuvvet eder, keskin ve şedid olur. İstersen, ancak mikroskop aletiyle görülebilen bir mikrobun havassı ile, insanın havassını muvazene et; acib bir sır görürsün. Evet bin, belki altıbin defa büyütüldükten sonra ancak görülebilen bir mikrop, öyle duygulara maliktir ki; kendi parmaklarının ucunu görür ve arkadaşlarının sesini işitir, kendi hayatını korur. Halbuki insan, o büyük cismiyle beraber o mikrobun gördüğü ve işittiği şeyleri işitmek, görmek şöyle dursun, onun Vücudunu bile göremiyor. Ve daha sair kuvvelerini kıyas et!

Demek letafet, incelik, küçükte yaptığı te'sir ve faaliyeti; kesafet, katılık büyükte yapamaz. Evet iğnenin yaptığı işi balta yapamaz.

3- Kâinat fabrikasında yapılan ameliyatta hâkim ve birinci mahluk, ruh ve hayattır. Binaenaleyh, bir ruh bin maddî şeyleri istihdam ettiği gibi; başka bir ruh da en küçük bir maddeyi istihdam ile, yalnız onunla alâkadar olması caizdir. İnsan ile mikrop gibi...

4- Maddenin hakaret ve küçüklüğü, ruhun küçüklüğünü istilzam etmez. Meselâ nasılki; toprak içerisinde küçük ve kıymetsiz bir hurma çekirdeği hakir bir şey iken, hava âleminde kıymettar, büyük bir hurma ağacı olur. Öyle de bu âlemde küçük, hayattar bir şey, ruhun ona dayanması hasebiyle, âlem-i ma'na ve misalde yüksek, âlî bir tarzda sünbüllenip başak verebilir.

İhtar: Şu i'lemin, bu makam ile münasebeti zaif ise de, Kızıl îcaz'a misafireten girmiş müstakil bir mes'ele telakkisiyle nazardan geçirilse faydadan hâlî olmaz.

İlem 2: İçtimai hayata dair birkaç düstur[düzenle]

اِعْلَمْ : اِنَّ مَحَاسِنَ الْخِلْقَةِ ... الخ

[2]Hazret-i Üstad, pek kısa ve muhtasar olan şu i'lem ile maddî ve manevî insanların saadetlerini, intizamlarını, asayişlerini, yaşayışlarını taht-ı te'mine alan bir yol göstermiştir.

1- Hilkat ve yaradılışın fıtrî güzelliklerinden insanlar arasında husule getirilen güzel işleri; ve bir cemaatin çalışmasıyla meydana gelen iyilikleri, hissedar olanlara taksim edilmelidir. Yoksa bir cemaatin himmetiyle meydana gelen kahramanlıkları, şerefleri, umumî faziletleri bir şahsa izafe ile bir şahsa mal etmek, bir nev'i, bir ferde feda etmek lâzım gelir. Bu ise ihtilaf ve isyanlara sebebiyet verir.

2- Taksim-ül meşaribdir ki, kabiliyet ve istidada göre işlerin taksimi lâzımdır. Kömürcü fırıncının işini bilmez. Karınca devenin yükünü kaldıramaz. Müezzin müftünün işini göremez. Yoksa taksimat yapılmazsa kaziye terakkiyata değil, tedenniyata müncer olur.

3- Taksim-ül a'maldir ki; adamlara iş seçilsin değil, bilakis işlere adamlar intihab edilsin. Maalesef bu taksimlere riayet edilmediğinden seleflerden daha çok ektiğimiz halde, onlardan pek az bir derecede mahsulât alıyor, fayda görüyoruz.

İlem 3: Lafızdaki hikmet ve nakş-ı sanat[düzenle]

اِعْلَمْ : اِنَّ مَا اَدَقَّ حِكْمَةَ اللهِ فىِ اللَّفْظِ ... الخ

Bu i'lem, türkçeye tercümesi faydalı olduğundan tercüme ettim.

Hazret-i Üstad, lafzın ne kadar derin, ne kadar yüksek bir hikmete ve ne garib, acib bir nakşa, bir keyfiyete malik olduğu ve ne kadar dehşet, hayret verici ince ve büyük vazifelerle muvazzaf bulunduğunu beyan hususunda şöyle emretmiştir ki:

İnsanın cins ve faslı olan hayvaniyet ve natıkiyetin me'hazleri olan hayat ile nutkunu birbiriyle rabtedip muhafaza eden çift başlı olan nefestir. Yani insanın nefesi iki vazife ile muvazzaf bulunduğundan iki başı vardır. O vazifeleri gördüğü hengâmda, iki kıbleye teveccüh eder ve iki semereye sahibdir. İki vazifeden birisi: Alt başıyla hayatın hararetini te'min ve suyunu tasfiye eder. Üst başıyla da nutku tevlid edip yolunu, harekelerini tanzim ederken, şu aşağıdaki işleri de görüyor:

1- Nefes, bir nevi âlem-i gayb olan dâhile girmesiyle; yıkılmış ve inhilale uğramış hüceyrelerin enkazıyla bulaşan kanı tasfiye eder.

2- Aralarındaki aşk-ı kimyevî sebebiyle; havadaki müvellid-ül humuza ile karbon unsurunun imtizacı ve izdivacı bir şekilde birleşmeleri hasıl olur.

3- Bu iki unsur birbirini sımsıkı kucakladıkça, cüz'leri ikişer ikişer ittihad etmeye başlarlar.

4- Cüz'ler ittihad ettikleri zaman, evvelce her cüz'ünün müstakil bir hareketi olduğu halde, çift çift olarak harekete başladıkları zaman, her iki cüz tek bir hareket ile harekete geçerler. Öteki cüz'ün evvelki ayrı hareketi muallakta, boşta kalır. "Hareketten hararet, hararetten de hareket doğar" olan kaidenin sırrıyla şu muallakta kalmış olan cüz'ün hareketi, hararet-i gariziyeye inkılab eder. Böylece hararet-i gariziye dedikleri bedendeki nar-ı hayat, husule gelmiş olur.

Nefesin öteki başı, âlem-i gaybdan şehadete çıkarken; bir savt, bir gürültü ile boyalanır. Mahreçlerin keyfiyetine göre savt olarak çıkar. O savt ise, makta'lara yayılarak harflere tahavvül ederler. O harfler ise, savt şeklinde iken ve henüz hareketleri yokken, birdenbire çok latif cisimler halinde pek acib nakışlar, garib şekiller ile, pek mühim emirleri, nehiyleri, maksadları hamilen kuşlar gibi yuvalarından terennümsâz olup çıkar uçarlar. Sani-i Hakimlerinin takdir etmiş olduğu tarzda akıllar ve ruhlar arasında sefir ve elçilik vazifesini yapmak üzere giderler.

Hülasa: Lafız, fikrin kaymağı, tasavvurun sureti, teemmülün bekası, zihnin remzidir.

İşte lafzın hıffeti, taakubîliği, sıkletsizliği, müzahametsizliği ve kararsızlığı sebebiyle; Ve mezkûr nimetleri hamil olduğu için çok nimetlere tercih edilmiştir. İşte şu nimetin kıymetini bilmeyip, onu yalanda kullanmak veyahut israf etmek, ne kadar büyük bir cehalet olduğunu anla.

İlem 4: Lisanın tarihçesi[düzenle]

اِعْلَمْ : اِنَّ اللِّسَانَ كَاْلاِنْسَانِ عَاشَ اَدْوَارًا ... الخ

Hazret-i Üstad şu i'lemde şöyle emretmiştir ki:

Lisan, insan gibi çok devirleri yaşayarak, çok tavır ve inkılabları geçirerek, çok asırlar terakki ederek türlü türlü şekilleri, intizamsızlıkları, perişaniyetleri gördükten sonra, hal-i hazırdaki şekle girmiştir. Eğer şimdi el'an zamanın seylinde çalkalanıp giden lisanın bakiye kalan yıkıntıları, harabe ve enkazlarına bakıp (el'an) kelimesinin karnında birikeni düşünebilsen, lisanın tarih-i hayatını ve neşv ü nemasının keyfiyetini görebileceksin.

Şöyle ki: Lisan, ilk saha-i vücuda çıktığı devirde, savtlar içerisinde görünmez, işitilmez bir takım oturtulmamış zaif harflerin tohumuna benzeyen ve ekserisi tam fıtratı taklid ve temsile delâlet eden bir vaziyette idi. Sonra manaların biraz toplanmasıyla heca vaziyetine terakki etti. Sonra fikirler, garazlar çoğalarak terkib başladı. (Lisanın o zamanlardaki örnekleri, şimdi de şark memleketlerinde vardır.) Sonra maksadların kısımlarına göre tasrîfî bir surete girdi. Sonra ince ince hissiyat, latif latif nükteler ona devredilmesiyle nahvî bir şekil aldı ki, lisanın bu son vaziyetine en üstün hâkim Arab lisanıdır ki; muhtasarı ihtisar eden hem mûcez, hem mutlak, hem kısa, hem uzun bir lisandır. Sonra bu lisan dahi daimî şekilde mecazı hakikata kalbettiği için iştiraki tevlid etmiştir. Sonra aralarındaki münasebeti unuttuğu ve sıfatın cümuda inkılab etmesi hikmetiyle teradüfleri doğurmuştur. Ve daha buna göre kıyas et!

Demek elfaz ve manalar arasındaki tenasüb, kelimeler arasında vukua gelen iştikak ve tenasülün neticesidir.

İlem 5: Fiili ve infiali, iki çeşit ilim[düzenle]

اِعْلَمْ : اِنَّ ابْنَ آدَمَ وَ بِنْتَ حَوَّاءَ لَمُحْتَاجٌ ... الخ

Âdem oğlu ve Havva kızı olan insanın[3] biri "fiilî", diğeri "infiali" olmak üzere iki çeşit ilmi vardır.

Fiilî olanı, fikrinden harice in'ikas eder ki, buna "inşâ" denir. İnfialî ise, hariçten fikrine intikal eder, buna "haber" denir. Birinci kısımda menşe' fikirdir. İkinci kısımda menşe' hariçtir. İnsan şu inşa ve haber denilen ilimler ile kâinata olan ihtiyaçlarını tatmin eder.

Şöyle ki; heveslerini, isteklerini tatmin için temenniyatta bulunur. Hırsını teskin için ricalarda bulunur. Meyl-ül istikmalini terbiye etmek, beslemek için istifham eder. Hakka bağlılığını izhar için kasem eder. Yardımlaşmaya meyl-i ihtiyacından dolayı nida eder. Güzelliklere olan meylini nümalandırmak için emreder. Kötülükten nefretini yerleştirmek için nehyeder. Onda hissiyatın mecali tevessü' etmesiyle, çoğalan hacetlerin cetvellerini sed etmek için, akd alış verişini yapar. İşte bu gibi şeyler inşa ilminden doğarlar.

Ruhun zaman ve mekânlarda cevelan edip esrar-ı kâinatta nüfuz etmesine olan meylinin hatırı için, tarihvarî elde edilen malûmatlarla haberleşir. İşte bu da infiâlî ilimden hasıl olur.

İlem 6: Emrin kısımları[düzenle]

اِعْلَمْ : اِنَّهُ يَتَفَرَّعُ مِنَ اْلاَمْرِ كَالنَّهْىِ اَلتَّهْديِدُ ... الخ

Hazret-i Üstad, bu i'lemde emrin de nehy gibi ondan teferru' ve teşaub eden çeşitli kısımlarını, manalarını ondokuza kadar iblağ ederek zikretmiştir. Zikretmediği kısımlar da vardır.

Şöyle ki: Tehdid, taciz, tashir, tavsiye, temenni, temniye (yani öldürmek), te'dib, irşad, imtinan, ikram, imtihan, intikar, vücub, hürmet, nedb, kerahet, ribaha, tahyir, icad ve keza ta'cib ve başkası ve emsali gibi makamların itibarına göre emir ve nehiy lafzının teşerrüb ettiği havaî manalar vardır.

İlem 7: Alemdeki terkipler[düzenle]

اِعْلَمْ : اِنَّ فىِ جُمْلَةِ الْعَالَمِ تَرْكِيبًا ... الخ

Hazret-i Üstad (R.A.) şu i'lemde şöyle emrediyor:

Âlemin hey'et-i umumiyesinde husule gelen eserler, semereler, tahavvüllere ve inkılablara medar ve masdar olmak üzere; âlemin içine almış olduğu eczanın ihtilat, irtibat, bağlantılar sebebiyle birbirinin içerisine girmiş silsile şeklinde sonsuz bir terkib vardır ki; âsârın masdarı da budur. Kezalik kâinatın umumunda hükümlere medar olmak üzere, her tarafına dal budak salmış bir kanun, bir nizam da vardır.

Evet kâinatta hiçbir küll yoktur ki, terkibin semeratından bir semereyi telmih etmesin. Ve hiç bir külliyet yoktur ki, nizam-ı umumînin bir kanununu telvih etmesin.

İlem 8: Külli kaziyeler, zımnî kaziyeleri tazammun eder[düzenle]

اِعْلَمْ : اِنَّ الْقَضِيَّةَ الْكُلِّيَّةَ فَذْلَكَةُ قَضَايَا ضِمْنِيَّةٍ ... الخ

Hazret-i Üstad (R.A.) şu i'lemde şöyle emretmiştir ki;

Her küllî kaziye, mevzuunun efradı ve teşrihatı adedince kazayayı tazammun eden bir fezlekedir. Ve iki kaziyeden teşekkül eden şekl-i evvelin müntic olabilmesi için (Üstadın arabî asılda zikrettiği gibi) yedi kayıtlarda da her iki kaziyenin muhtevi olması lâzımdır. Meselâ suğra denilen birinci kaziyede nazara alınan ayn-ı kayıd, kübra denilen ikinci kaziyede de alınmalıdır. Aksi takdirde müntic olamaz.

İlem 9: İnsanın fıtri sualleri[düzenle]

اِعْلَمْ : اِنَّ فىِ بُحْبوُحَةِ فِطْرَةِ اْلاِنْسَانِ ... الخ

Hazret-i Üstad, şu i'lemde şöyle emretmiştir ki;

İnsanın fıtratının merkezinde beş dallı ve dilli bir ihtiyaç şeceresi vardır ki; beş sual ile, şu boşluğu dolduran hâdiselere karşı mukabelede bulunmaktadır. Ve onlarda cereyan eden vukuatlara seslenmekte ve kâinata nida etmektedir.

O suallerin en mümtazı مَا dır ki, mebadi-i tasavvuriyeyi tevlid eder. Yani "şu gördüğümüz eşya nedir?" diye مَا ile sual ediyor.

İkincisi de: "Mebadi-i tasdikiyeyi ilim içinde tedvin eden şu hükümler ne içindir?" diye لِمَه ile soruyor. O zaman hikmet, kâinat lisanıyla ve hikmetin mukaddimesi olan mantık ile, birinci suali tariflerle, ikinci suali de delil ve burhanlarla cevablandırır.

İlem 10: Mantık İlminin Şartları Hakkında[düzenle]

اِعْلَمْ : لَمَّا اِقْتَضَتِ الْعِنَايَةُ اْلاِلۤهِيَّةُ تَرَقِّىَ الْبَشَرِ وَ اِسْتِكْمَالَهُ ... الخ

Hazret-i Üstad, bu i'lemde şöyle emrediyor:

Yani vakta ki, inayet-i İlahiye, insanın terakkisini ve mücahede ile istikmalini ve hadd-i kemale erişmesini iktiza etti. Şübhesiz ki; insanın seciye ve seviyesine vaz'-i yed etmemiş, (El koymamış) meyil ve arzularını da kayıd altına almamış, ahlâkına sed çekmemiştir. Belki istediği tarafa gitmesi için serbest bırakmıştır. Bunun içindir ki; beşere yakınlık uzaklıkça sıhhat ve fesadça mütefavit pek çok yollar açılmıştır. Buna binaen, seciyeleri güzel, ukul-ü selime sahibleri hakka doğru yürüdükleri zaman, mesleklerini aşağı tabakalara da ta'mim etmek için, bâtıl ve dalalete düşmemek için, şartlar adıyla bazı alâmat-ı ihtiraz koymuşlardır.

İşte buna binaendir ki; mantık, kuvve-i fikriye ve akliyeyi doğru yollara sevketmek için bazı şartlar vaz' etmiştir ki, o şartların vücudu ile sıhhate, fukdanı ile de fesada delâlet eder.

İlem 11: Alemdeki Üç Büyük Esas[düzenle]

اِعْلَمْ : اِنَّ فىِ الْعَالَمِ اِخْتِلاَفًا وَ تَغَيُّرًا ... الخ

Hazret-i Üstad şu i'lemde şöyle emretmiştir:

Âlemde göze çarpan semeredar büyük üç esas vardır:

1- Âlemdeki ihtilaftır ki, bu ihtilaf ise; hakaik-ı hakikiyeden çok hem pek çok ziyade hakaik-ı nisbiyeyi izhar etmektedir. Yani bu ihtilaftan; hakaik-ı nisbiyeden olan küçüklük, büyüklük, güzellik, çirkinlik, âlimlik, cahillik gibi hakaik-ı nisbiye doğar. Ve bu hakaikten hırs ve rekabet hisleri meydana gelir. Hırs ve rekabet hisleri de, maddî ve manevî beşer terakkiyatına menşe'dir. Ve daha bunlara benzer ihtilafın çok büyük, azîm vak'alara sahib olmasındandır ki; ona olan riayet, bazı cüz'î ve dağınık şerlerin vücuduna fetva vermiş. Çünkü o az olan kubh olmasaydı, pek çok mehasinin güzellikleri zuhur etmeyecekti.

2- Tagayyürdür ki, o hakaik-ı nisbiyeyi daha da çoğaltmıştır.

3- Nizamdır ki, hakaik-ı nisbiyeyi silsilelendirmiş ve kanunlaştırmıştır. Ve o nisbetlerin timsalleri ise, kâinatta cereyan eden kaziyelerdir. Bu ise kader-i İlahînin tefasili olan kazasının parçalarıdır.

İlem 12: İnsanın Kainata Bir Harita Olması[düzenle]

ثُمَّ اعْلَمْ اَيْضًا ... الخ

Hazret-i Üstad (R.A.) bu i'lemde şöyle emrediyor: 'İnsanın fikrinin gayesi ve son mertebesi, nefs-i natıkanın kâinata manevî bir harita olmasından ibarettir. Bu ise, kâinatın hakikatları nefs-i natıkada irtisam etmek ve pek çok hakaik-ı nisbiyeyi bir mukayese ile bilmekle hasıl olur. Bu hakikatlar ise kaziyelerdir. Bu kaziyeler de, delillerden hasıl olan neticelerdir. Onlar da, delillerle eczası teşekkül eder. O ecza da, mevzu ve mahmullerden ibarettir. Mevzu ve mahmullerden maksad da tasavvurlarıdır. Tasavvurları ise, tarifler ile hasıl olur. Tarifleri de eczasından hasıl olur. Eczaları ise külliyat-ı hamsedir.

Hülasa: Külliyat-ı hamse tariflere mebadidir, tarifler de kaziyelere mebadidir, kaziyeler de delillere mebadidir, deliller de mechul hakikatlara mebadidir.

İlem 13: Muharrefat Hakkında[düzenle]

مُقَدِّمَةُ فىِ الْمُحَرَّفَاتِ

اِعْلَمْ : اِنَّ اَرْجُحِيَّةَ اْلاِفَادَةِ وَ اْلاِعْلاَمِ ... الخ

Mukaddimenin tercümesi: (Sevk-i fıtrîden ve iktiza-i tabiîden infilak eden kaziyeler.)

Hazret-i Üstad (R.A.), bu i'lemde şu emri vermiştir:

"Bir sözü söyleyen veya bir yazıyı yazan insanlarda meyl-ül erciha vardır. Yani herkes daha güzel lafızları, üslûbları bulup söylemek, yazmak arzusundadır. Bu arzuları tatmin etmek için manalara giydirdikleri elfaz ve üslûbların; manaların kametlerine, boylarına sevk-i fıtrîye uygun olup olmadığına bakmazlar. Elden geldiği kadar daha güzellerini, zariflerini arayıp bulmak için, -bilhassa nazımlarda, şiirlerde- bütün bütün mes'eleleri sevk-i fıtrî kanunlarından çıkarıyorlar.

Evet pek çok şartiyeler var ki, hameliye libasıyla arz-ı endam eder. Hameliye de şartiye libasını giyer, görünür. Hem muttasıla, munfasıla makamını işgal eder. Bazan da külliye, cüz'iyenin altında gizleniyor. Mucibe dahi selbiye peçesiyle peçelenir ve hakeza; bir kıyas, bir kaziyede görünür. Kaziye de bazan bir sıfatta, bir kayıdda, belki bir harfte saklanıyor. Hattâ belki çok havaî tayyar manalar, kelâm ağacının bir dalına konar. Ve keza bazan bir kelime, o havaî manalardan bir çoğunu içine çekmektedir.

Evet her bir ilmin bahsettiği mes'eleler, bir zat ile bir sıfattan ibarettir. Yani bir mevzua, bir sıfatı, subutî bir haml ile isbat etmektir. Fakat mahmul olacak sıfat, sâbite ve lâzıme olması lâzımdır. Yani o sıfatın vâcib-üs sübut olması icab eder. Buna binaen; her bir ilmin mes'eleleri hamliye, mucibe, külliye olmakla; hariçte zarurî, zihinde nazarî olan mes'elelerdir.

Binaenaleyh, bir ilmin mes'eleleri içerisinde görünen şartiye, salibe, mümkine, cüz'iye, bedihiye gibi kaziyeler, ya mebadi-i tasavvuriyeden veya mebadi-i tatbikiyeden veya istitradî, tebaî zikredilen tamamlayıcı kaziyelerdir. Veya bir mes'elenin delili, mukaddimelerinden olup, o delilin yerine ikame edilmiştir. Feteemmel...

Hazret-i Üstada Mersiye Şeklinde Bir Hitabe[düzenle]

Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,

Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm

Urfa'nın topraklarında değildir Üstadımız[4]

Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız

............

............

Bizleri unutma ey âlî cenab rehberimiz

Arz-ı hürmetle öper, dergâhına yüz süreriz

Bizden sana her subh u şam, olsun keko[5] binler selâm

Binler selâm olsun sana, olsun sana binler selâm

Sensiz kalan kardeşlerin ağlar öter, aleddevam

Gülsüz kalan bülbül gibi, yok ne kararı, ne menam

Sana olsun bin selâmlar bizlerin göz bebeği

Kaldı gözler noktasız, tersine döndü feleği

Ankara radyosu yaydı en kara bir haberi

Kalbi deldi, ruhu ezdi, yaktı yıktı ciğeri

Ey mezarcı! O makamda bize de kaz bir mezar

Olalım üstada komşu, görelim leyi ü nehar

Ey mezarcı! Göm beni de şu Said'in kabrine

Firkatin, dayanamam vallahi asla kabrine

Katılsın zerratımız âlem-i berzahta keza,

Sarılsın birbiriyle ruhlar ilâ-yevm-il ceza

Dar-ı dünyada Said'i bizden ettinse cüda

Bari uhrada beraberce haşret ey Hûda!

Dünkü hal oldu hayal, geçti visal, geldi zeval

Bizleri Üstadımızla haşret ya Zelcelal!


EYYÜHEL ÜSTAD

Ne hayatta, ne mematta görmedin hiç bir huzur

Dar-ı dünyada efendim ne safa var, ne sürür

Ah efendim şu hayata sakın hiç etme esef

Ne safa var, ne vefa var, hep cefadır, hep telef

Ne sebat var, ne karar var, hep kederdir hepsi gam

Hayrı yoktur bir hayatın sonu olsa şu elem

Doğumun sonu ölümdür, yapının sonu harab

Kurtuluş yoktur efendim, yıkılır olur türab

Her gelişten sonra vardır bir gidiş,

Her gidişten sonra olaydı geliş.


ÜSTADIN LİSANIYLA

اَىْ زَمَانْ ظَالِمْ زَمَانْ اَزْ دَسْتِ ظُلْمَتْ چِه كُنَمْ

قَبْرِ مَا بَرْبَادِ دَادى حَسْرَتَا مَنْ چِه كُنَمْ

مَنْ كِه تِلْمِيذِ عَلىِ يَمْ اِينْ مُصِيبَتْ عَارِ نِيسْت

مَنْ بَجَنَّتْ مىِ رَوَمْ اَمَّا فَقِيهَانْ تَا بَه نِيسْت

حِزْبُ اْلاَحْرَارِ جَوَاهِلْ كوُفَه اَنْد اَنْدَرْ وَفَا

جَوْرِهَارَا صَبْر كَرْدَمْ حَسْبُنَا الله ُ كَفىَ


HAZRET-İ ÜSTAD'IN TARİH-İ VEFATI

Nurs'ta doğdum (325), Nuriye'den (271)

Nur'u yaydım (266) her yerde

Nur'a kavuştum birden (261)

Yattım Nurlar içinde (256)

Vefat tarihi vardır

Bu beş Nurlar içinde (1379)

تَمَّتْ

  1. Latif bir tevafuk: "Arabî Kızıl îcaz'dan bazı parçalar" adlı bu risaleyi buraya dercettikten hayli zaman sonra, merhum Molla Abdülmecid Efendi'nin "Fuadiye" ismindeki eseri elime geçti. Bu kitabı çok duyardım, fakat muhtevasından malûmatım yoktu. Açtım, okumaya başladım. Baş taraflarında şu ibareyi gördüm: "Şu risale, Nurlar'dan doğma olduğu gibi, onlara da lahika olması lâzımdır. Zaten büyük Üstad'ın bu hususta bir va'dleri de sebkat etmiştir. Mesnevî'nin üçüncü cüz'üyle Üstad'a gönderdim. Münasib görüldüğü takdirde, Mesnevî'ye bir lahika suretiyle kabul ve beraberce teksirini lütuf buyurulmasını, Nurlar'a pek müştak olan "Fuad" namına istirham eylerim." "Fuadiye" risalesinin muhtevası âlem-i berzah, âlem-i ervah ve âlem-i âhiretin bazı ahval ve delâilinden bahistir. Emirdağ-1'de Üstad bu risalenin bir nebze mahiyetinden bahseder. Ve bazı yerleri için, Nurların mesleğine uymadığını yazar. Anlaşılan Molla Abdülmecid Efendi'nin o arzusu, risalenin içindeki bazı noktalarından dolayı Mesnevî'ye bir lahika olması cây-i kabul görülmemiştir. Fakat bir tevafuk eseri olarak bu fakir, Molla Abdülmecid'in öyle bir arzu ve temennisinden haberim yokken; bu "Kızıl îcaz" risalesinin sonunda bulunan bazı şiirlerle beraber -ki değişik bazı tabirlerle, genç yaşında vefat eden oğlu Fuad'a da hitaben yazmıştır- Mesnevî'ye bir lahika olmasıyla, Molla Abdülmecid Efendi'nin o istirhamının bu şekilde kabul olduğunu temenni ediyorum. İnşâallah. Abdülkadir Badıllı
  2. Bu İ'lemi, bizdeki matbu' Kızıl İcaz'ın içinde bulamadım. Dolayısıyla karşılaştıramadım. İhtimal, Molla Abdülmecid'in kendi nüsha-i hattiyesinde var olup, matbuuna geçmemiştir. (A.B.)
  3. Şu baştaki iki nevi ilmin tarifine dair kısmı, i'lemin son kısmı olup "Elhasıl" diye mes'eleyi hülasa ediyor. Fakat merhum mütercim-i muhterem, onu en başa alıp öylece tanzim etmiş, ben de ilişemedim. (Naşir)
  4. Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Naşir)
  5. Kürtçe "Ey ağabey" demektir. (Naşir)