Risale:Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı (Hamza)

Nurpedia.org - İman ve İslam Hakikatlerine Dair Nur Ansiklopedisi sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Tarihçe-i Hayat

Uzun bir zaman refaketinde ve dersinde bulunan Hamza Efendi tarafından kaleme alınmıştır.(*[1])

Bediüzzaman Said-i Kürdî’nin Tercüme-i Hâlinden Bir Hülâsadır

Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı

Bediüzzaman, 1293 tarihinde Bitlis vilayeti Hizan kazası İsparit nahiyesine tabi Nurs karyesinde tevellüd etmiştir. Pederi Mirza namında bir zattır. Dokuz sene hayat-ı tufuliyetini aşiyane-i pederde imrar ettikten sonra, tahsile başlar. Büyük kardeşi Molla Abdullah nezdinde üç sene kadar Kürdistan'da cari olan usûl dairesinde emsali gibi nahiv ve sarf’ın mebadisini Hallü’l-Meakid'e kadar mutavassıt bir derecede (yani İstanbul usûlünce İzhar’ı) tahsil ettikten sonra biraderinden ayrılır.

Kürdistan’da talebe-i ulûm istedikleri zaman, diledikleri hocanın nezdine gidip arzu ettikleri kitabı tederrüs ederler. Yani; talebe hocanın arzusuna tabi olmayıp, bilakis hoca talebenin reyine tabidir. Bediüzzaman da bu usûle tabi olarak Siirt’e azimet eyledi.

Siirt’te Molla Fethullah Medresesinde de iki ay tahsil ile meşgul olduktan sonra Siirt’i terkle Müküs’te bulunan Medrese-i Emiri’l-Hasan Veli’nin müderrisi olan Molla Abdülkerim Efendinin nezdine giderek o zattan iki ay kadar ahz-ı feyz ettikten sonra Vastan’a azimet eyledi. Vastan’da tahsil ile meşgul olmayıp yalnız bir ay kadar tebdil-i hava için ikametten sonra Bayazıt’a tevcih-i hareket eyledi. İşte hakiki tahsilinin başlangıcı bu tarihten itibar olunur.

Bayezıt’ta, Şeyh Muhammed Celâli nezdinde üç ay kadar tahsil etmiştir. Fakat, bu tahsil gayet garip görünür. Çünkü üç ay zarfında Kürdistan usûlüyle Molla Cami'that allden ikmal-i nusah etti. Yani her kitaptan bir veya iki ders, en nihayet on ders kadar tederrüs; mütebakisini terk eyledi. Hocası Şeyh Muhammed Celâli Hazretleri bu halden hoşlanmayarak itirazda bulunmuş ise de, Bediüzzaman cevabında: “Hocam! Bu kadar kitabı, bu kadar ulûmu okuyup anlamak iktidarına malik değilim. Yalnız, bu kitablar neden bahsettiklerini anlayayım da sonra tab’ıma muvafık olanlara çalışacağım.” dedi. Fakat maksad-ı aslî medrese usûlünde bir teceddüd, bir garabet göstermek ve bunca havaşi ve şuruhla izaa-i vakit etmemekti. O suretle, üç ayda yirmi senelik usûlce tahsil edilen kitapları okuyup ikmal-i nusah ettikten sonra, hocasının: “Nasıl ve hangi ilim hoşuna gitti” sualine cevaben: “Bu ilimleri birbirinden tefrik edemiyorum. Ya hepsini bilirim veyahut hiçbirisini bilmem.” dedi.

O zaman, her eline aldığı kitabı anlar ve mütemadiyen mütalâa ile vaktini geçirirdi. O derece ilme dalmıştı ki, hayat-ı zahiriye ile hiç alâkadar görünmezdi. Sorulan her ilmî suale derhal ve bilâ-tereddüd cevap verirdi. Fakat bizzat kendisi de bu anlayışın hakikate ve sair ulemanın anlayışına muvafık olup olmadığını hakkında şüpheye düşerek Kürd ulemasından mümtaz simalarla mülâkat ve şüphesini izale ile teberrüken bir iki ders tederrüs etmeğe karar verdi. Hocasından mezuniyet alarak Bitlis’e müteveccihen hareket eyledi. Fakat yolda caddeleri takip etmezdi. Dağlarda bayırlarda geze dolaşa üç ay sonra Bitlis’e vasıl oldu. Omuzunda bir posteki, derviş-i seyyah kıyafetinde Şeyh Emin Efendinin tekyesine gidip iki gün dersinde bulundu. Şeyh Emin Efendi, Bediüzzaman’a kisve-i ilmiye giydirmek teklifinde bulunduysa da, Bediüzzaman: (O vakit, sinn-i büluğa vasıl olmamış olduğundan, kendisine muhterem bir müderris kıyafetini yakıştırmadı. Çünkü Kürdistan’da kisve-i ilmiye müderrise mahsustur. Talebe sarığı saramaz.) “Ben çocuğum. Nasıl hoca olurum?” diye Şeyh Emin Efendinin teklifini reddeyledi. Ve sekiz-dokuz ay evvel Şirvan’da terk ettiği büyük kardeşinin nezdine gitti.

Kardeşi Molla Abdullah, Bediüzzaman’a hitaben: “Said! Ben Şerh-i Şemsî'yi okudum, ikmal ettim. Sen ne okudun?”

Bediüzzaman: “Seksen kitabı okudum.”

Molla Abdullah: “Ne demek?”

Bediüzzaman: “İkmal-i nusah ettim ve sıranızda dahil olmayan birçok kitabları da okudum.”

Molla Abdullah: “Öyleyse seni imtihan ederim.”

Bediüzzaman: “Hazırım. Her ne sorarsan sor?”

Molla Abdullah, Bediüzzaman’ı imtihan ederek kifayet-i ilmiyesini bittakdir, sekiz dokuz ay evvel talebesi bulunan Said Efendiyi şimdi kendisine üstad olarak kabul eyledi. Bir iki ay kardeşi ile beraber Şirvan’da ikamet, ba’dehu Siirt’e gitti. Orada dört defa, teberrüken Molla Fethullah’ın dersini dinledi. Arasıra Molla Fethullah ile mübahesede bulunarak, müşarünileyhi hayretlere müstağrak eyledi. Molla Fethullah bu genç talebesinin ilim ve fazlına dair pekçok defa medih ve sitayişte bulundu. Siirt uleması bir yerde içtima ederek Molla Said’i imtihan ve verdiği cevaplardan pek ziyade ibraz-ı sitayiş ve takdirat ettiler. İkinci derecede bulunan bazı hocalar, saika-i rekabetle hazmedemiyerek beynlerinde bir münazaa zuhur etti. ahali nazarında Bediüzzaman bir veli derecesinde mevki ve hürmet sahibi bulunduğu cihetle, ahalinin bir kısmı yardım ederek muhalifini mağlub ettiyse de canı sıkılarak Siirt’i terk ile tekrar Bitlis’e gitti. Bu esnada on dört on beş yaşında bulunuyordu. İlim ve fazıl ve cesaret ile ol havalide şöhreti yayıldı. Hatta “Meşhur Molla Said” lakabıyla telkib olundu.

Bitlis’te Şeyh Emin Efendi vesair ulema ile muaraza ve mücadele-i ilmiyede bulunup cümlesini teslimiyete icbar eyledi. ulema arasında mevkiini muhafaza için her fenne dair bir iki metin hıfzetmek mecburiyetinde kaldı. Bilhassa din-i İslâm’a varid şükûk ve şübehatı red etmek için el-Metali ve’l-Mevakıf’ı ulûm-u aliye ve âliyeye’ye dair kırka kadar metini iki sene zarfında hıfz eyledi.

Bitlis’te birçok ulema bulunup Van’da öyle maruf bir alim bulunmadığından, Van’a gitti. Orada ikamet ve on beş sene tedris ve aşair içinde irşad-ı seyahatla imrar-ı hayat eyledi. Van’da bulunduğu esnada vali ve memurîn-i saire ile ihtilât ederek, ilm-i kelamın eski tarzı bu asrın şükuk ve şübehatının reddine kâfi olmadığından ve fünun-u cedidenin tahsilini elzem gördüğünden tarih, coğrafya, riyaziyat, tabiiyat, mevalid, felsefe fenlerini az bir zaman zarfında elde etti. Şu fünunu, bir hocadan tahsil ettiği zannolunmasın. Kendi mütalâası sayesinde hakkıyla anlamıştır.

Hatta bir gün coğrafya muallimiyle, fen-i mezkure oldukça bir vukufu müstelzim olan bir mübahesede bulunur. Mübaheseyi diğer bir geceye talik ile, yirmi dört saat zarfında pek mufassal olmayan bir coğrafya kitabını hıfzeder, ferdası gün Tahir Paşa'nın konağında muallim efendiyi coğrafyada ilzam eder. Demek ki, yirmi dört saat zarfında bir “Sultanî muallimi” derecesinde coğrafyayı elde etmiştir. Aynı böyle bir muaraza neticesinde beş gün zarfında kimya-i gayr-ı uzviyi anlayıp kimya muallimiyle muarazaya girmiştir. Bunca garabet gösterdiğinden dolayı “Bediüzzaman” lakabıyla telkib olundu.

Bediüzzaman Said-i Kürdî kendine has bir usûl-ü tedrisi icad ederek o usûl dairesinde tedriste bulunurdu. Şöyle ki: Ulûm-u diniye ile fünun-u asriyeyi mezc, hakaik-ı diniyeyi fünun-u müsbete ile teyid ve teşyid etmek suretiyle talebenin tenvir-i ezhanına sarf-ı himmet eyledi.

Bütün himmetini ilim ve irfan, bilhassa Kürdistan’da neşr-i maarif hakkında sarf ediyordu. Hatta Van, Bitlis ve Diyarbekir vilayetlerinde darülfünun şeklinde üç dört medresenin küşadı için İstanbul’a geldi. Her ne kadar çalıştı ise de, maatteessüf tevkifhane ile tımarhaneden başka bir neticeye destres olamadı.

Tekrar Van’a avdet ederek, milli bir medrese küşad ve tedrise devamla eski fikrine dair sa’y ederdi. Bu defa bidayeten tali’ rû-yi muvafakat gösterir gibi oldu. Camiü’l-Ezher'e şebih el-Medresetü’z-Zehra namında Van’da bir medresenin küşadına irade-i seniyye zuhur ettiyse de temelinden başka bir şey yapılmayarak harb-i umumi zuhur etti. Eskiden beri nezdinde bulunan talebeleri kesesinden iaşe eylemekle beraber sırf hasbeten-lillah tedris ederdi. Talebeleri de hakiki bir fedakâr olarak yetiştirir idi.

Bunca muarazat ve mücadelat-ı ilmiyede hiçbir zaman sâil vaziyetini ihtiyar etmemiş, daima mucip mevkiini ihraz eylemiştir. Bu vaziyet, ne derecede iktidara vabeste olduğu izahattan varestedir. Fakat bir nokta arz etmek isterim ki, o da Bediüzzaman’ın ulüvv-ü menzilet ve fazilet-i ahlâkiyesini mübeyyendir. Şöyle ki: muarız bulunan zatı mahcub etmemek için sual sormaktan ictinab etmiştir. Kendi mahcubiyetini nazar-ı itibara alıp muarızını mahcubiyetten vikayeye çalışan bir zata tarih sayfalarında da nadiren tesadüf olunur derecededir. Hatta İstanbul’da bile herkesin sualine cevap vermeye hazır bulunduğuna dair ilan etti. Onunla muaraza eden zevata hiçbir sual irad etmediğini, müddeama bir bürhan-ı kat’î teşkil eder zannındayım.

Bitlis’te Şeyh Emin Efendi ile vuku bulan mücadeleden ahali yanında bir tefrika ve münazaa hasıl oldu. Hükümet işe müdahale ederek Bediüzzaman’ı oradan nefyetti. Bir müddetten sonra menfasından firar ederek Siirt’e tabi Tillo kasabasında “Hasya Künbedi” denilen bir türbeye kapandı. Orada Kamus-u Okyanus'u babü’s-sin’e kadar hıfz eyledi.

Bir gün, ne fikre mebni kamusu hıfzeylediğini sordum. “Kamus her bir kelime kaç manaya geldiğini yazıyor, ben de kamusun aksine olarak her bir manaya kaç kelime müstamel olduğuna dair bir kamusu yazmak merakına düştüm, bu heves üzerine hıfz eyledim. Fakat sonra Mısır’da bir cemiyet tarafından böyle bir eser vücuda geldiğini haber aldım. Sa’yim heba oldu” cevabında bulundu.

Kendi kendime düşündüm, teessüfle dedim ki: Rehbersizlikten neler zayi olup gidiyor. Öyle bir zekâ, böyle bir heves uğrunda sarf edilir mi?!

Oradan çıkıp Cezire’ye gitti. Cezire hocaları bidayet-i emirde muarazaya kalkıştılarsa da, bilahare kendilerine hoca kabul ederek nezdinde ders okumaya başladılar.

Her iki ay bir yerde vakit geçirmeye alışan Bediüzzaman Cezire’den Mardin’e şedd-i rıhal eyledi. Mardin’de siyasetle uğraştığından istibdadın müsaadesizliğinden eli ve ayağı bağlı bir surette Bitlis’e nefyedildi. O seferde garib bir vakıa vardır, inşaallah mufassalan yazılacaktır. O zamana kadar Bediüzzaman’ın malumatı hep sünuhat kabilinde olduğu cihetle uzun uzadıya sa’y ve mütalâaya lüzum görmezdi. Fakat o zamanda sinn-i büluğa vasıl olduğundan mı, yahut siyasete karışmasından mı, her ne sebepten ise eski sünuhat yavaş yavaş gaib olmaya başladı.

Son zamanda Bitlis’te vaki olan harb esnasında bir gün garaibten olarak üç kurşuna hedef olur. Birisi kalbinin hizasına isabet eder, tütün tabakasıyla ağızlığı parçalar durur. Diğeri sol tarafında hançerin sapını delerek durur. Üçüncüsü omuzunda hafif bir yara açar.

Nihayet Bitlis’in hîn-i sukutunda, ayağı kırılmış ve omuzu mecruh bir halde, iki gün mahsuriyetten sonra Ruslara esir düştü. İki sene üç ay esaretten sonra tahlis-i giribane muvafık olarak bu gün elhamdulillah Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye azalığında vazife-i ilmiye ve diniye ile meşgul bulunur.

Hocamın tercüme-i haline ait o havalide gerek ahali-i ulemadan telakki ve gerek bizzat müşahede ettiğim ahval ve vukuatı muhtasaran enzar-ı kariîne arz eyliyorum.

Her hususta mübalağadan son derece tevakki ve hatta tarafgirlik töhmetine maruz olmaktan ihtirazen birçok malumatı ihmal ettiğime kariîn emin olabilirler. Pekçok garaibi mutazammın tercüme-i hâlinin tafsilini ayrı bir risale şeklinde neşretmek niyetindeyim.

Âsârı

Türkçe:

1- Muhakemat-ı Bediüzzaman namında tefsire mukaddime olarak yazılmış bir eser-i giran-bahadır.

Arapça:

2- Reçetetü’l-Ulema

3- Reçetetü’l-Avam

(Hakkıyla sitayişe şayan iki eserdir.)

4- Talikat (Mantıkta bînazir bir eserdir, nazariyat-ı mantıkıyeyi tatbikata takrib eder.)

5- Rumuzat (Mantıkta i’mal-i zihin için güzel bir eserdir.)

6- İşaratü’l-İ’caz fi Mezanni’l-İcaz namında bir tefsir-i şerif. Şimdiye kadar o menhecde telif olunmuş bir tefsir mevcud değil ve hatta diyebilirim ki, mahsül-ü karihasından başka evkaf malını dercetmemiştir. Kelam-ı Kadim nazımca mu’ciz, mefhumca hak ve hakikat olarak fünun-u müsbeteye tamamen muvafık ve rehnüma olduğunu ispat eder. Hazret-i Üstad bu tefsiri telif etmeden evvel halka-i tedriste bulunuyordum. Kelam-ı Kadim’i eline alıp Kürdçe takrir ederdi, hiç kitaba veya tefsire bakmazdı. Arkadaşlarımızdan Molla Habib namında bir efendi Kürdçe not tutardı. Çok devam etmeden harb-i umumi başladı. Bediüzzaman Said Efendi muharebe esnasında cephe-i harbte mehaz olarak yalnız o notlara malik olduğu halde elyevm Evkaf Matbaasında tabıyle iştigal ettiğimiz o kitabı telif etmiştir.

Müşarünileyhin talebesinden ve

Medresetü’l-Vaizîn mezunlarından

Hamza

  1. Rumi 1334, milâdi 1918 yılında yazılmıştır.