Risale:Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı (Abdurrahman)

Nurpedia.org - İman ve İslam Hakikatlerine Dair Nur Ansiklopedisi sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Bedîüzzamân’ın Tarihçe-i Hayatı

Müellifi: Abdurrahman

İstanbul – Necm-i İstikbâl Matbaası

Bâb-ı Âlî civarında Ebussuûd caddesinde Numara 75

1335

Bedîüzzamân’ın Tarihçe-i Hayatı

Bedîüzzamân Saîd-i Kürdî, (293) tarihinde Bitlis vilâyetine tâbi Hizan kazasının İsparit nahiyesi mülhakatından Nurs karyesinde tevellüd etmiştir. Müşarünileyh, Mirza namında bir zatın mahdumu olup dokuz yaşlarına kadar âşiyâne-i pederde kaldı. O esnada tahsil-i ilimde bulunan büyük biraderi Molla Abdullah sabâvetinde bile şiddet-i muhakemesi biraderinin tahsil-i ilimden ne derece feyzyâb olduğunu tedkike sevk etti. Biraderinin gittikçe tehzîb-i ahlak ederek köydeki okumamış arkadaşlarından okumakla tezahür eden meziyetini düşünüp hayran kaldı. Ahvâl ve etvârındaki tekâmül-i tedrîcîden neş’et eden ciddî bir şevk ile tahsili gözüne aldı. Bera-yı tahsil nahiyeleri dâhilinde bulunan Tâğ karyesine gitti.

Müderris Molla Muhammed Emîn’in taht-ı tedrîsinde bulunan mezkûr medresede çok devâm edemedi. Zîrâ tabîat-ı fıtriyyeleri dâimâ izzet-i nefsini korumak ve hattâ ufacık tavr-ı âmirâne ile söylenilen sözlere tahammül edemiyordu. Binâenaleyh arkadaşlarıyle döğüşerek Molla Muhammed Emîn Efendi’nin emri üzerine tekrâr Nurs karyesine avdet etti. Mezkûr karyede ayrıca bir medrese olmadığı için ağabeyinin haftada bir def’a sılaya geldiği günlere derslerini hasr etti. Demek, haftasını birâderinden aldığı bir dersin mütâlaası ile geçiriyordu. Bir müddet sonra Pîrmis nâmındaki karyeye sonra Hîzân şeyhinin yaylasına gitti. Orada dahî bâlâda arz olunduğu gibi izzet-i nefsinin hâkimiyyete tahammül edememesi, emsâlleri olup orada tahsîlde bulunan dört küçük talebe ile geçinememesine sebeb oldu. Ve dâimâ dördü bir olarak kendilerini ta‘cîz ediyorlardı. Bunun üzerine mezkûr medresenin sâhibi meşâyih-i kirâmdan Şeyh Seyyid Nûr Muhammed Hazretlerinin huzûruna çıkıp izhâr- ı acz ile şikâyet etmeyi nefsine yediremediğinden ber-vech-i zîr muhâverede bulunmuştur:

Bedîüzzamân: “- Şeyh Efendi bunlara söyleyiniz, benimle döğüştükleri vakit dördü bir olmasınlar, ikişer ikişer gelsinler.”

(Şeyh Efendi sabâvetindeki şu merdliğe hoşlanarak)

Şeyh: “- Sen benim talebemsin, kimse sana karış[a]maz.” buyurdular ve son zamâna kadar şeyh talebesi diye yâd olunmakda idi. Bir müddet kaldıktan sonra ağabeyiyle Nûrşîn nâmındaki karyeye geldi. Yaz olmak münâsebetiyle mezkûr karye ahâlîsiyle talebeler Şeyhân nâm yaylaya gittiler. Yaylada iken birâderi Molla Abdullâh ile birgün döğüşmüş, Tâgî Medresesi müderrisi Molla Muhammed Emîn Efendi de; “- Niçin birâderinin emrinden çıkıyorsun?” diye işe karışırken, bulundukları medrese, Seydâ lakabıyle meşhûr Şeyh Abdurrahmân Hazretlerinin olmak hasebiyle hocasına şu yolda beyânâtta bulunmuşdur:

“- Efendim! Şu tekyede bulunmak hasebiyle siz de benim gibi bir talebesiniz. Şu hâlde burada hocalık hakkınız yoktur.” diyerek gündüzün bile herkesin güç geçebileceği cesîm bir ormandan geceleyin giderek Nûrşîn’e geldi.

Bir müddet sonra Kûğâk nâm karyeye geldi.

Kürdistân’da medrese teşkilâtı: İcâzet almış bir âlim istediği köyde hasbeten-lillâh bir medrese açar ve bu medresenin mefrûşât ve mahrûkâtı hoca efendinin gücü yeterse kendisi, olmadığı takdirde köylü tarafından verirler. Hoca, tedrîsâtı meccânen yapdığı gibi, köylü dahî talebenin yemeklerini üzerlerine alırlar. Yanî her talebe bir köylünün evinden yemek alır. Yemeği ise âilenin yediği yemekden günde üç def’adır. Yâhûd doğrudan doğruya yemek dahî sâhib-i medrese tarafından verilir. Her iki sûrette şu yemeğe Kürdce, Râtib derler. Talebeler senede bir def’a zekât toplamak için civâr köylere giderler. Şu zekâttan elbise harclıklarını te’mîn ederler.

Molla Saîd, kat‘iyyen ne zekât almağa ve ne de râtib getirmeğe gitmemiştir. Âdetâ râtib getirmek kendilerince başkalarına arz-ı iftikâr etmek derecesinde olup, bundan dolayı zekâta da arz-ı ihtiyâç etmemiştir. Hattâ, arkadaşları zekât toplamağa gittikleri hâlde kendileri tenezzül etmediklerinden mütehassis bulunan köylüler aralarında bir iâne toplayarak arkadaşlarının aldıkları zekâttan fazla harçlık ihdâ etmişler, başkasının eser-i minneti olan parayı nezdinde taşımamak için birâderi Molla Abdullâh Efendi’ye vermişlerdir.

{Latîfe}

Köylülerin ihdâ ettikleri parayı birâderine verince ber-vech-i zîr muhâvere-i latîfede bulunmuşlardır.

Bedîüzzamân: - Şu paralarımla bana bir tüfenk alınız.

Molla Abdullâh: - Hâyır olmaz.

B: - Öyle ise bir rovelver alınız.

M: - Hâyır olmaz.

B: - Madem ki olmaz, bir hançer alınız.

M: - O da olmaz. Yalnız size biraz üzüm alırım, işi tatlıya bağlarım,

demişlerdir.

Şu medresede bir müddet kaldıkdan sonra kendileri yalnız olarak Siirt’e gitti. O esnâda dimağına te’sîr eden kandan dolayı cinnet-i muvakkateye ma‘rûz kaldı. Talebeler ise meşâyihden Şeyh Abdurrahmân Hazretlerinin halîfesi bulunan Şeyh Abdülkahhâr Efendi’nin nezdine götürdüler. Şu esnâda kendilerinin tasavvurâtı ber-vech-i zîrdir.

Sanki müteveffâ Seydâ Hazretlerini müşâhede ediyor.

Seydâ: Saîd buraya geliniz, sizi sağaltayım buyuruyorlar.

Bedîüzzamân, öyle ise ben yüksek bir mevkie çıkarsam uçarak Seydâ Hazretlerine ulaşırım diye düşünür ve arkadaşlarının ellerinden kurtularak gider. Nihâyet bir mezarlığa tesâdüf edince kendilerini takip eden talebeler arkadan tutarlar. Tasavvurâtınca ölüler kıyâm etmiş de tutuyorlar. Hemen elini hançerine atarak, “Ölüler! Beni bırakınız. Sizi öldüreceğim.” der demez talebeler kucaklayıp Şeyh Abdülkahhâr Hazretlerine götürürler.

Bedîüzzamân: (Şeyh Hazretlerine hitâben) “Beni sağ edersen et.

Etmezsen niçin size şeyh derler?..”, der. Ve merdivenden dama çıkarken o esnâda burnundan seyelân eden kan kendilerinin şifâyâb olmasına sebeb olur. Oradan kalkarak meşâyih-i ‘izâm mevkii bulunan Gayda kasabasına gelir. Orada dahî arkadaşı Molla Muhammed Efendi ile döğüşerek Molla Muhammed’in hançer çekmesi üzerine, gözüne iliştiği baltaya sarılır. O sırada diğer bir talebe başından yaralı düşünce medrese hayâtını terkle pederleri nezdine gelir ve pederlerine: “Ben artık büyümedikçe okumaya gitmem. Zîra talebeler bütün benden büyüktürler. Onlara gücüm yetinceye kadar evde kalırım.” der. Ve o kış ilkbâhara kadar evde kalır. O sırada zîrdeki rü’yâyı görür:

{Rü’yâ}

Kıyâmet kopmuş, kâinât yeniden ba‘s olunmuş. Bu sırada Peygamberimiz Efendimiz Hazretlerini ne vecihle ziyâret edebileceğini düşünür. Nihâyet Sırat Köprüsü’nün başına giderek durmak zihinlerine gelir. Çünki herkes oradan geçer. Ben de orada bekleyeceğim.

Hemen oraya gider. Bütün peygamberân-ı ‘izâm hazerâtını birer birer ziyâretle Peygamberimiz Efendimiz Hazretlerini de ziyârete mazhar olunca uyanır. Artık bu rü’yâsında gördükleri feyz, tahsîl-i ilm için büyük bir şevk uyandırır.

Pederlerinden tahsîl etmek için me’zûniyet istirhâm eder ve berây-ı tahsîl Arvâsî karyesine gider. Mezkûr karyede icrâ-yı tedrîs eden meşhûr Molla Muhammed Emîn Efendi kendilerine ders vermeğe tenezzül etmediğinden talebelerinden başkasına okutmasını tavsiye edince izzet-i nefsine ağır geldi.

Mumâileyh, meşhûr Molla Muhammed Emîn Efendi câmi’-i şerîf içinde ders okutmakda iken Molla Saîd i‘tirâz ederek, “Öyle değil” hitâbında bulunmaya cesâret edip, okutmasına tenezzül etmediğini hatırlattı. Orada bir müddet kaldıktan sonra, Müküs [Bahçesaray] mülhakâtından Mîr Hasan Velî medresesine gitti. Aşağı derecede okuyan yeni talebelere ehemmiyyet verilmemek o medresenin âdetinden olduğunu anlayınca, izzet-i nefsinden neş’et eden ulüvv-i himmetle kendini aşağı göstermemek için sıra-i tahsîl dâhilinde okuması îcab eden yedi kitâbı terkederek sekizinci kitaptan okuduğunu izhâr etti. Ve birkaç gün sonra Vastan [Gevaş] kasabasına gittiyse de orada bir ay kadar tebdîl-i havâ için ikâmet etti. Bil’âhire Molla Muhammed isminde bir zât refâkatinde Bâyezîd’e [Doğubayazıt] hareket eyledi. İşte hakiki tahsîlinin başlangıcı bu târihten i‘tibâr olunur.

Bedîüzzamân hakiki ve ciddi tahsîlinin başlangıcı, Erzurum vilâyetine tâbi‘ Bâyezîd kasabasında … Şeyh Muhammed Celâlî Hazretlerinin nezdinde başlamış ve orada bu tahsîl üç ay kadar devam etmiş ise de pek garîbdir. Zîrâ Kürdistân usûl-i tedrîsiyle Molla Câmî’den nihâyete kadar ikmâl-i nüsah etti ve buna da her kitâbdan bir veyâ iki ders nihâyet on ders kadar tederrüs, mütebâkisini terkle diğer kitâba başladı. Böyle, okuduğu kitâbı bitirmeden başka kitâba başlamasına hocası Şeyh Muhammed Celâlî Hazretleri hoşlanmadı. Bir gün niçin böyle yaptığını suâl buyurdu. Molla Saîd cevâbında; “Bu kadar kitâbın okuyup anlamasına muktedir değilim. Ancak bu kitâblar bir mücevherât kutusudur. Anahtarı sizdedir. Yalnız sizden şu kutuların içinde ne bulunduğunu göstermek istirhâmındayım. Ya‘ni bu kitâbların neden bahs ettiklerini anlayayım da, bil’âhire tab‘ıma muvâfık olanlara çalışırım.” demişdir. Maksadları ise, esâsen kendilerinde fıtrî mevcûd bulunan îcâd ve teceddüd fikrini medâris usûlünde de göstermek ve bir teceddüd ve garâbet vücûda getirmek olup, bunca havâşî ve şürûhla izâa-i vakt etmemekti. Bu sûretle alel-usûl yirmi senede tahsîli lâzım gelen ulûm ve fünûnu üç ayda tahsîl ve ikmâl-i nüsah etmiştir. Bunun üzerine hocalarının, “Hangi ilim, tab‘ına muvâfık olduğu” suâline cevâben: “Bu ilimleri birbirinden tefrîk edemiyorum. Yâ hepsini biliyorum veyâhûd hiçbirisini bilmiyorum.” dedi. Ve herhangi bir kitâbı eline alırsa anlar. 24 saat zarfında Cem‘-ül Cevâmi‘, Şerh-ül Mevâkıf, İbn-ül Hacer gibi kitâbların 220 sahîfesini kendi kendine -bilmek şartıyla- mütâlaa ederdi. Artık vaktini şöylece geçirmeye başladı. O derece ilme dalmıştı ki, hayât-ı zahirî ile hiç alâkadâr görünmezdi. Herhangi ilme [dâir] sorulan suâle bilâ-tereddüd derhâl cevâb verirdi.

{O zamândaki hayâtları şöylece tasvîr olunur}

Evvelâ: Hukemâ-i İşrâkıyyûn mesleklerine sülûk ederek zühd ve riyâzate başladı. Fakat hukemâ-i İşrâkıyyûn tedrîc kânûnu mûcibince vücûdlarını riyâzate alıştırmışlardı. Bu ise tedrîce riâyet etmeyerek birdenbire riyâzate daldı. Lihâzâ [لهذا] vücûd tahammül edemeyerek zaîf düşmeğe başladı. Üç günde bir parça ekmekle idâre ediyordu. Şu hareketleri evvelen Ulemâ-i İşrâkıyyûn’un riyâzatin küşâyiş-i fikre hizmet ettiği nazariyesi üzerine ve onlar gibi yapacağım diye çalışıyordu.

Sâniyen: İmâm-ı Gazâlî Hazretlerinin İhyâ-ül Ulûm’unda tasavvûf nokta-i nazarında, دع ما يريبك الى ما لا يريبك [Sana şüphe vereni bırak, şüphe vermeyene git.] kâidesine ittibâen ekmeği bile bir zamân terk ve otla idâreye koyuldu.

Sâlisen: Nâdir konuşur.

Kürdler’in edîb-i dâhîlerinden Molla Ahmed-i Hânî Hazretlerinin gündüzleyin bile havf ile girilen kubbe-i saâdetlerine kapanır, bazen geceleyin orada kalırdı. Bundan dolayı ahâlî, “Bu, Ahmed-i Hânî Hazretlerinin feyzine mazhar olmuştur.” ve bu hâli müşârün-ileyhin kerâmetlerine hamlederlerdi. Bu vakitlerde kendisi 13-14 yaşlarında idi.

Kendileri, bu anlayışın hakikate ve sâir ulemânın anlayışına göre muvâfık olup olmadığında mütereddid idi. Bunun için Kürd ulemâsından mümtâz sîmâlarla mülâkât ve şübhelerini izâle için teberrüken bir-iki ders tederrüs etmeğe karâr verdi. Ve Bağdâd’a ziyâret kasdıyla hocasından me’zûniyet istihsâl etti. Dervîş kıyâfetine girdi. Omuzlarına bir posteki atarak, caddeleri takip etmeden dağlarda, ormanlarda geçe dolaşa Bağdâd’a gitmek niyetinde iken Bitlis’e geldi. Şeyh Muhammed Emîn Efendi Hazretlerinin tekyesine giderek iki gün kadar dersinde bulundu. Şeyh Efendi kendilerine derviş kisvesini atarak kisve-i ilmiyyeye girmesini teklîfle cübbe ve sarık ihdâ buyurdu. [Haşiye[1]]

Bu teklîfe cevâben: “Ben henüz sinn-i bülûğa vâsıl olmadığımdan, muhterem bir müderris kıyâfetini kendime yakıştıramam. Ve ben bir çocuk iken nasıl hoca olabilirim?” diye teklîfini reddetmişdir. Kendilerine verilen cübbe ile sarığı câmiin bir köşesine vaz‘ ile, Şîrvân’da terkettiği birâderinin nezdine gitti. Ve orada büyük kardeşiyle ilk görüşte aralarında şöylece kısa bir muhâvere cereyân etti.

Molla Abdullâh: Sizden sonra ben Şerh-i Şemsî kitâbını bitirdim. Siz ne okuyorsunuz?

Bedîüzzamân: Ben seksen kitâb okudum.

M: Ne demek?

B: İkmal-i nüsah ettim ve sıranıza dâhil olmayan birçok kitâblar da okudum.

M: Öyle ise seni imtihân edeyim.

B: Hâzırım. Ne sorarsanız buyurunuz.

Molla Abdullâh, birâderini imtihân eder. Kifâyet-i ilmiyyesini bittakdîr, sekiz-dokuz ay evvel talebesi bulunan Molla Saîd’i kendisine üstâd kabûl etti. Ve talebelerden gizli olarak kendilerinden ders almaya başladı. Ve bittabi‘ birkaç ay evvel kendilerine okutturduğu kardeşinin şimdi üstâdı olduğunu talebeye sezdirmiyordu. Nihâyet talebeler Molla Abdullâh’ın Molla Saîd nezdinde ders okuduğunu kapıdan gizli görünce taaccüb edip bil’âhire sormuşlarsa da cevâbında: “Nazar değmemek için. Ben ona ders veriyorum.” demişler ve talebelerini aldatmışlardır. Bir müddet kaldıktan sonra Siirt kasabasına gider ve orada bulunan Molla Fethullâh Efendi’nin medresesine gider.

Molla Fethullâh, Molla Saîd’e: Geçen sene Süyûtî okuyordunuz. Bu sene Molla Câmî’yi okuyorsunuz?

Bedîüzzamân: Evet, Câmî’yi bitirdim.

Molla Fethullâh herhangi kitâbı soruyorsa “Bitirdim.” cevâbını alınca tahayyür etti ve kendilerine Molla Fethullâh: “Hey deli! Geçen sene deli idin. Acabâ bu sene de mi deli oldun?” Bedîüzzamân: İnsan başkasına karşı kesr-i nefs için hakikati ketmedebilir. Fakat babadan dahâ muhterem üstâdına karşı hakikat-i mahzdan başka bir şey söyleyemez. Emrederseniz söylediğim kitâblardan beni imtihân et.

Molla Fethullâh herhangi kitâbdan sorduysa cevâbını güzelce verdi. Bunun üzerine bu muhâvereyi dinleyen ve bir sene evvel hocasının hocası bulunan Molla Alî-i Sûrân nâmındaki zât kendilerinden ders almaya başladı. Molla Fethullâh “Pek-a‘lâ zekâda hârikasınız, fakat hıfzınız nasıldır? Makâmât-ı Harîriyye’den birkaç satırını iki def‘a okumakla hıfzedebilir misiniz?” diye kitâbı uzatır. Molla Saîd kitâbı alarak bir yaprağını bir def‘a okumakla hıfz etti ve okudu.

Molla Fethullâh: Zekâ ile hıfzın ifrât derece bir adamda tecemmuu nâdir olmakla, şimdiye kadar iki adamda gördüm: Biri sizde, diğeri Molla Hâlid-i Olekî’de(n). Bedîüzzamân orada iken Cem’-ul Cevâmi‘ kitâbını günde bir-iki sâat iştigâl etmek üzere bir haftada hıfz etti. Bunun üzerine Molla Fethullâh şu kelâmı söyleyerek kitâbın üzerine yazmışdır:

قد جمع فى حفظه جمع الجوامع جميعه فى جمعة [Muhakkak hafızasında Cem’ul-Cevâmi’i bir cum’a günü topladı(ezberledi)]

Bu hâl Siirt’te şüyû‘ bulmuş ve Molla Fethullâh, Siirt ulemâsına: “Bizim medreseye gâyet genç bir talebe gelmiş, her ne suâl ettimse bilâ-tevakkuf cevâb verdi. Bu yaşda zekâsına, ilmine, fazlına mütehayyir kaldım.” diye pek çok medh eder. Bunun üzerine ulemâlar bir yerde toplanarak Bedîüzzamân’ı da‘vet ederler. İntihâb ettikleri bütün suâllerine bilâ-tereddüd cevâb verir. Ve cevâp verirken Molla Fethullâh’ın yüzüne bakıyordu. Sanki kitâba bakmış gibi kendilerinden okuyarak cevâp veriyordu. Bunu gören Siirt ulemâları hârikul‘âde olduğuna hükmedib, fazîletlerini takdîr ü senâda bulundular.

Bu hâl, etrâfa şüyû’ bularak ahâlî kendilerine bir veliyyullâh derecesinde ihtirâm eder ve o nazarda bakıyorlardı. Bu vaz‘iyyet ikinci derecede bulunan bir takım ulemâ ve talebelerin sâika-i rekâbetle gayzlarını artırdı. Ve buna tahammül edemeyerek bir teşebbüsde bulundular ki: Şeyh Nakkâş Câmii’ne da‘vet edip mücâdeleye girişiriz. Kendisini ilzâm edince ne a‘lâ. Olmadığı takdîrde berâberimize birer değnek alır, iyi bir dayak atarız diye herkes kitâbını ve bir de değnek alarak mezkûr câmi‘e giderler. Bedîüzzamân’ı da‘vet edince mes’elenin vehâmetini anlayarak bir adamdan bir hançer emânet alır. Doğruca câmi‘e gider. Yanlarındaki sopaları görünce: “Bir şey’e mütehayyirim. Kitâblar münâzara içindir, sopalar ne için getirilmiştir?” der. Nihâyet mücâdeleye başlarken ihtilâf döğüşmeğe müncer olur. Mes’eleden haberdâr olan Siirt ahâlîsi kendisini kurtarmak için gelmişler. Ahâlî nazarında büyük mevkii olduğu için, derhâl muârızların ellerinden kurtarılmış ve bir odaya bırakılmış ise de, Bedîüzzamân mesleklerine olan fart-ı muhabbetten muârızları bulunan talebe-i ehl-i ilmin câhillere hedef olmamasını te’mîn için kendisi odadan çıkıp muârızları tarafından telef edilse bile ehl-i ilmin işine câhillerin karışmaması[nı] müdâfaa eder. Ve bu ihtilâli ref‘ etmek zımnında herhangi talebeye: “Beni öldürün, ilmin haysiyetini muhâfaza edin.” diye yüzünü çevirmiş ise, hiçbir talebe kendisine hançer saplanmaya cür’et etmemiş. Nihâyet ihtilâf bertaraf edilmiş. Siirt mutasarrıfı kendisini muhâfaza edip talebeleri nefyedeceğini ve kendisinin oraya gitmeyi tebliğ etmeğe me’mûr ettiği jandarmaya karşı: “Biz talebeyiz. Birbirimizle döğüşür, barışırız. Binâenaleyh mesleğimiz hâricinde bulunan birisinin bize karışması(nı) muvâfık olmadığından gelemiyeceğim ve hatâ da benimdir.” cevâbında bulundu. Jandarmaları redd eder.

Bu esnâda 15-16 yaşlarında bulunuyordu. Lâkin kuvve-i bedeniyyece pek çevik ve metîndi. Hattâ “Meşhûr” lakabıyle telkib edildi. Ve Siird’de kendisiyle mücâdele etmek isteyen bilcümle arkadaşlarına hâzır bulunduğunu i‘lân etti. Sorulacak suâllere cevâb vermeğe hâzır bulunduğu gibi kimseye de suâl sormayacağını da beyân ederek bu karârda yirmi sene sebât etti.[Haşiye[2]]

Artık muhâlifini mağlub ettiyse de Siirt’ten canı sıkılarak tekrâr Bitlis’e avdet etti. Bitlis’de Şeyh Emîn Efendi ile Hîzân şeyhlerinin biraz araları açık olduğu için, kendilerini bilmeyen birtakım mürîdleri Hîzân şeyhleri aleyhinde söz söylemekde idiler. Molla Saîd bu sözleri işitince, fesâdı intâc edecek böyle sözleri bilhassa gıybet etmek İslâmiyet’e yakışmadığını kendilerine ihtâr ettikten, şunlar Molla Saîd’i Şeyh Emîn Efendi’ye şikâyet ederler. Şeyh Efendi ise, “Henüz çocuk olduğundan kâbil-i hitâb değildir.” dedi. Bu söz Molla Saîd’e tebliğ edildiği anda, (zâten bu gibi sözlere fıtraten mütehammil olmadığını evvelce arzetmişdik) hemen Şeyh Emîn Efendi’nin huzûruna çıkarak: “Efendim, beni imtihân ediniz. Kâbil-i hitâb olduğumu isbât etmek isterim.” Şeyh Emîn Efendi ulûm-i mütenevviadan ve en müşkil mes’eleden elli suâl tertîb ederek sorar. Suâllerin umûmuna cevâb verdikden sonra çıkarak Kureyş Câmii’ne gider, ahâliye va‘z u nasîhat etmeğe başlar. Bunun üzerine Bitlis ahâlîsinin bir takımı Molla Saîd’e ve bir takımı da Şeyh Emîn Efendi’ye yardım etmek isterler. Bundan dolayı vâli bir büyük vukuâta meydan vermemek için Bedîüzzamân’ı nefyeder.

Bu def‘a da kendileri Şîrvân’a gitti. Zâten infirâd eden böyle zâtların muârızları pek çok bulunur. Bilhassa mücâdele-i ilmiyyede mağlub düşenler dâimâ Molla Saîd’i ahâlî nazarında düşürmek için var kuvvetleriyle çalışıyorlardı. Her husûsâtını tecessüs ettirirlerdi. Bir gün nasılsa kazâen sabâh namâzını geçirmiş. Buna vâkıf olan husamâsı başka bir kıyâfete sokarak ellerine bir sermâye düşürmüşçesine, “Molla Saîd namâzı terk etmişdir.” diye ahâlî arasında işâa edildi. Hattâ kendilerinden soruldu ki: “Niçin herkes bunu böyle söylüyor?” Kendileri “Evet, esâssız bir şey’ âlemin içinde çabuk şüyû‘ bulmaz. Hatâ bendedir.” “Onun için iki cezâya uğradım: Birisi Allâh’ın itâbı, diğeri nâsın ta‘rîzi. Bunun esâsı ise, geceleyin âdet ettiğim vird-i şerîfi terk ettiğimdir. İşte âlemin rûhu bu hakikate temâs etmişse de, tamâmını kavramayarak ismini bilmeyip şu vecihle hatâyı tesmiye etmişlerdir.” cevâbında bulunmuştur.

Şîrvân’da bulunduğu sırada Siirt civârından birisi gelerek: “Aman Efendim? Siirt’e bir çocuk gelmiş. Kendisi ondört-onbeş yaşında. Umûm ulemâyı ilzâm etti. Binâenaleyh şunu ilzâm etmek için sizi da‘vete gelmişim.” der. Molla Saîd de şu da‘vete icâbet ederek Siirt’e gitmek için hâzırlanır, yola düşerler. İki sâat yol gittikden sonra şu küçük hocasının evsâf ve kıyâfetini, ismini sorar. O adam: “Efendim! İsmini bilmiyorum. Fakat ilk gelince dervîş kıyâfetinde olup omuzunda bir posteki var idi. Bil’âhire talebe kıyâfetine girdi ve umûm ulemâyı ilzâm etti.” Bunu işitince kendilerinden bahsettiği ve bir sene evvelki vukuâtın şimdi civâr köylere şüyû‘ bulduğuna vâkıf olunca mes’eleyi anlar. Tekrâr geriye avdet etti.

O esnâda talebesi bulunan Molla Cuhûr’un köylüler tarafından cerhedilmesinden darılarak, Siirt’e tâbi‘ Tillo kasabasındaki Hasyâ nâm türbeye kapandı. Mezkûr türbede hârika olarak Kâmûs-i Okyanus’u Bâb-üs Sin’e kadar hıfz eyledi. Ne fikre mebnî kâmûs’un hıfzettiği soruldukca “Kâmûs, her kelimenin kaç ma‘nâya geldiğini yazıyor. Ben de bunun aksine olarak her ma‘nâya kaç kelime müsta‘mel olduğunu gösterir bir kâmûs vücûda getirmek merâkına düşdüm. Bu heves üzerine hıfzettim.” cevâbında bulundu. Mezkûr kubbeye kapandığı vakit kendisinden biraz küçük birâderi Mehmed, yemeğini getiriyordu. Yemek içindeki dâneleri kubbenin etrâfında bulunan karıncalara yedirerek, kendisi ekmeklerini yemek suyuna batırarak kanâat ediyordu. Neden dolayı yemek dâneleri onlara verdiği sorulduk da, “Bunlarda bir hayât-ı ictimâiyyeye mâlik ve fevkal‘âde vazîfeşinâs ve sâî bulunduklarını müşâhede ettiğim için cumhûriyetperverliklerine mükâfaten kendilerine muâvenet etmek istiyorum.” cevâbında bulunmuşdur.

Bir gün de Tillo şeyhlerinden arkadaşı bulunan birkaçı döğüşürler. Dostlarından birisi kendisine yardım etmek için da‘vet eder. Müşârün-ileyh hangi taraf mağlûb ise ona muâvenet etmekle, diğer tarafından meydana atılan kuvvetli bir adamla karşılaşır. Ona nisbetle küçük bulunduğu hâlde, kendisini tutmağa muvaffak olur. O esnâda gerek müttefikleri ve gerek muhâsım tarafından birbirine atılan taşların ekserîne ma‘rûz kalır.

O kadar müteessir olur ki, bir aya kadar namâz kılarken rükûa gitmekde pek muztarib oluyordu.

İkinci def‘asında dostları tarafından da‘vet edilince, “Kavganız hançerle değil, taş ile kavga ediyorsunuz. Onun için böyle kavgaya ben iştirâk etmem.” diye reddeder. Orada iken bir gece Şeyh Abdülkâdir-i Geylanî Hazretlerini rü’yasında görür ve kendisine hitâben:

Şeyh Hazretleri: “Molla Saîd! Mîrân Aşîreti Reîsi Mustafa Paşa’ya gidiniz. Ve kendisini tarîk-ı hidâyete da‘vet ediniz. Ve kendisine, yaptığı zulmden vazgeçerek namâza, emr-i ma‘rûfa müdâvim olmasını tavsiye ediniz. Aksi takdirde öldürünüz!.”

Molla Saîd, şu rü’yâyı görür görmez hemen tedârikini yaparak Mîrân Aşîreti’ne doğru Tillo’dan hareket eder. Mumâileyhin çadırına gider. Kendilerinin orada bulunmadığından biraz istirâhattan sonra Mustafa Paşa içeri girer. Bütün hâzırûn kıyâm ettikleri hâlde, Molla Saîd yerinden bile kımıldanmaz. Kendisinin nazar-ı dikkatini celble, aşîret binbaşılarından Fettâh Bey’den kim olduğunu sorar. Fettâh Bey, Meşhûr Molla Saîd olduğunu bildirir. Hâlbuki, mumâileyh ulemâdan fevkal‘âde müteneffir idi. Şübhesiz bunun da üzerine dahâ fazla kızdıysa da izhâr etmemekte idi. Molla Saîd’e niçin buraya geldiğini sorunca, cevâbında Molla Saîd: “Sizi hidâyete getirmeğe geldim. Yâ zulmü terkle namâzını kılacaksın veyâhûd seni öldüreceğim.” demesinden hiddetlenerek dışarı çıkar. Biraz dolaştıkdan sonra yine çadıra gider ve Molla Saîd[e] niçin geldiğini tekrâr sorar. Molla Saîd: “Sana söyledim yâ! Onun için gelmişim.”

Mustafa Paşa: (Çadırın direğinde asılı bulunan kılınca işâret ederek) “Bu pis kılıçla mı?”

Bedîüzzamân: “Kılınç kesmez, el keser.” cevâbında bulunmuş. Mustafa Paşa tekrâr dışarıya çıkarak biraz gezindikden sonra içeri gider.

Mustafa Paşa: “Benim Cezîre’de âlimlerim var. Eğer hepsini ilzâm ettinse senin dediğini yaparım ve illâ seni nehre atarım.”

Molla Saîd: “Bütün ulemâyı ilzâm etmek benim haddim olmadığı gibi, beni de nehre atmak sizin haddiniz değildir. Fakat ulemâya cevâb verince sizden bir şey isterim. O da bir mavzer tüfengidir ki şâyet sözünden durmaz isen onunla seni öldüreceğim.”

Bu muhâvereden sonra atlarına binerek Cezîre’ye giderler. Yolda kat‘iyyen Molla Saîd’le konuşmaz. Bânî Hânı dedikleri mevkie gelince yorgunluğundan Molla Saîd orada biraz yatar. Uykudan uyanır uyanmaz etrâfında bütün âlimler kitâbları ellerinde beklediklerini görür. Biraz görüştükden sonra hâzırûna çay ikrâm edilir. Cezîre âlimleri ise Molla Saîd’in şöhretini işittikleri için mebhût bir vaz‘iyyette çaylarını bile unutarak Molla Saîd’in suâline intizâr etmekde idiler. Molla Saîd ise çayı içmekte iken dalgın dalgın karşısında bulunduğu bir-iki bardak çayı da içer.

Mustafa Paşa, hocalarına hitâben: Ben okumuş değilim, fakat Molla Saîd’in mücâdelesinde mağlub olacağınıza şimdi hükmettim. Zîrâ bakıyorum ki, siz düşünmekten çaylarınızı unuttuğunuz hâlde, Molla Saîd kendi bardağını içtikten başka diğer iki-üç bardağı da içti.

Bunun üzerine biraz latîfe ettikden sonra Molla Saîd bu âlimlere karşı: “Efendiler! Bendeniz va‘d etmişim, hiç kimseye suâl sormam. Binâenaleyh cevâbınıza muntazırım.” der. Hâzır hocalar kırka karîb suâl sormuşlardır. Umûmuna cevâb verdikten sonra, bir suâlin cevâbını sehven yanlış söylediği hâlde karşısındakiler doğru telakki ederek tasdîk etmişlerdi. Meclis dağılınca Molla Saîd derhâtır eder. Hemen kendilerinin arkası sıra giderek: “Afv edersiniz, bir suâlin cevâbını yanlış söylediğim hâlde farkına varmadınız.” Cevâblarını tashîh etmiştir. Ve dediler: “Hakkıyla şimdi bizi ilzâm ettiniz.”

Sonra onlardan bir kısmı nezdlerinde ders okumaya başlamışlar. Bundan sonra Mustafa Paşa, ahdi mûcibince kendilerine bir mavzer tüfengi ihdâ eder ve sözlerinden çıkmaz oldular.

Molla Saîd ilimdeki isti‘dâdı derecesinde idmânlı ve kuvvetli idi. Bunun üzerine güreş tutmaktan da hoşlanırdı. Bu def‘a medreselerde bulunan umûm talebelerle güreşirdi. Hiç birisi güreşde bile mağlûb edemedi. Mustafa Paşa ile bir gün at yarışına çıkarlar. Fakat kasdî olarak Mustafa Paşa gâyet serkeş ve ta‘lîmsiz, hiç binilmemiş bir at hazırlanmasını emreder ve Molla Saîd’e binmek için verir. Allâhü-a‘lem, atta[n] düşüp zâyi‘ olmak istermiş. 16 yaşında bulunan müşârün ileyh serkeş atı biraz dolaştırdıkdan sonra koşturmasını arzû eder. Ata verdiği istikâmetten at çıkarak başka bir istikâmette koşar. Molla Saîd ise var kuvvetiyle durdurmak istediyse de muvaffak olmadı. Nihâyet çocukların bulunduğu yere gider. Cezîre ağalarından birisinin oğlu yol üstünde iken hayvân iki elini kaldırıp çocuğun omuzları arasına vurunca çocuk yere düşerek hayvânın ayakları altında çırpınmaya başlar.

Nihâyet imdâdına ulaşırlar. Çocuğu hareketsiz meyyit sûretinde görünce Molla Saîd’i öldürmek isterler. Hizmetcileri hançerlerini çekince Molla Saîd hemen rovelverine el atar ve adamlara hitâben: “Hakikate bakılırsa çocuğu Allâh öldürmüş. Zâhire bakılırsa at öldürmüş. Sebebe bakılırsa Kel Musto öldürmüş. Çünki bu atı o bana verdi. Durunuz, ben gelip çocuğa bakayım. Ölmüş ise sonra muhârebe edelim.” diye attan inerek çocuğu kucaklar. Çocukda bir hareket olmadığı görür ve soğuk suyun içine batırıp çıkarır. Çocuk gözünü açarak güler. Bunun üzerine bütün ahâlî mütehayyir kaldılar. Bu vak‘a üzerine bir müddet Cezîre’de kaldıktan sonra Molla Saîd, talebesi Molla Sâlih ile bedevî Arabların meskeni bulunan Biro’ya gittiler. Orada biraz kalınca tekrâr Mustafa Paşa’nın eskisi gibi zulme başladığını işitir. Tekrâr onu nasîhat eder, tehdîd eder. Hattâ bir gece öldürmesini tasmîm ederek yattığı vakit içeri girer. Oğlu uyanır. “Ne geziyorsunuz?” suâline cevâben “Canım incir istedi. Onun için geldim.” Hemen oğlu kalkıp çokça incir verir. Ve kendilerine: “Bu incir de bu def‘a fidye-i hayâtı olsun.” diye yerine döner.

Bir def‘a da bir münâkaşa arasında Mustafa Paşa’ya “Yine mi başladın? Seni öldüreceğim!” tehdîdinde bulunur. Kâtibi ortaya atılır. O sırada Molla Saîd, Mustafa Paşa’ya çok tahkir eder. Bu tahkire dayanamıyarak öldürmek için üzerine hücûm eder. Mîran ağaları zabteder. Mavzerini alarak Mustafa Paşa’ya doğrultur. Nihâyet Mustafa Paşa’nın oğlu Abdülkerîm kendilerine yaklaşarak; “O Râfızîdir, kimsenin sözünü dinlemez. Ricâ ederim, buradan şimdilik başka yere teşrîf ediniz.” söyler. Mumâileyhin sözünü kırmayarak, yalnız olduğu hâlde bedevîlerin meskeni bulunan Biro çölü’ne düşer ve bedevî eşkiyâlarına tesâdüf eder. Bedevîlerin silâhları mızrak ve Molla Saîd’in ise silâhı mavzer idi. Bunun üzerine eşkiyâlara doğru kurşun atmaya başladı. Eşkiyâlar da çekildiler. Yoluna devâm ederken ikinci çeteye tesâdüf eder. Bu def‘a eşkiyâların çokluğundan tutuldu ve kendilerini öldürecekleri sırada içlerinden birisi tanıyarak: “Ben bunu Mîrân Aşîreti’nin içinde gördüm, meşhûr bir adamdır.” der. Derhâl bedevîler çekilerek afv-ı kusûr diler ve korkulu olan yerlerde muhâfaza olarak Museybîn’e [Nusaybin] kadar kendileriyle gelmesini söylerler. Fakat izzet-i nefsi bunların muhâfızlıklarına râzı olmadığı için yalnız olarak yoluna devâm eder ve Museybîn’e ulaşır. Birkaç gün sonra Mardin’e geldi. Evvelce Mardin ulemâları muârazaya kalkıştılarsa da muvaffak olmadılar ve kendilerine üstâd olarak kabûl ettiler.

O esnâda Mardin’e gelen iki dervîşe tesâdüf etti. Bunlardan birisi Cemâleddîn-i Efgânî Hazretlerine mensûb olub, diğeri Tarîkat-i Senûsiyye mensûbîninde idi. Bunlar vâsıtasıyla hem Cemâleddîn-i Efgânî’nin mesleğine, hem de Senûsî tarîkine intisâb etti.

Mardin’de iken bir gece müsellahan bir yere giderken polis ve jandarma devriyesine tesâdüf eder. Bittabi‘ o müsellah olduğundan kendi kendine “Kaçarsam beni tutarlar. Öyle ise hemen [v]urup aralarından geçeyim.” derken devriye ile göğüs göğüse gelir. Bulundukları mevki‘ ise bayır olmakla polis ile jandarmalar müsâdemeden ayakları kayarak aşağı doğru yuvarlanırken Molla Saîd bir sokaktan vurarak mevkiine gider. Ertesi gün polis kendilerine gelir. O gecede yuvarlanmasından elleri ve yüzü berelendiğini görür. Suâl edince, ahvâli anlattırır: “Böyle bir adamın bize tesâdüf ederek çarpmasıyla biz baş aşağı yuvarlandık. Ondan dolayı şöyle yaralandık. Fakat o herhâlde cin olmalıdır.” Molla Saîd ise gülerek, “Herhâlde cin olmalıdır. Öyle cinler de vardır.” dedi.

Bedîüzzamân, Mardin’de siyâsetle uğraşmakta idi. Ve ilk hayât-ı siyâsiyyesi Mardin’de başlamıştır. Bunun üzerine bir mutasarrıfın pençe-i kahrıyle elleri bağlı, taht-el hıfz Bitlis’e nefyedildi. Jandarmalarla yolda giderken namâz vakti hulûl etmiş ve jandarmalara namâzı kılmak için ayağını kayıdlardan açılmasını ihtâr etmiş ise de mümânaatta bulunmuşlardır. Bunun üzerine ellerini atar, demir kaydı bir mendil gibi açarak onlara gösterir. Muhâfızlar bu hâli, kerâmet addedip hayretler içinde kaldılar. Molla Saîd ise muhafızlara, tüfenklerinin teslîm edilmesini emrederken jandarmalar teslîmiyyetle ricâ ve istirhâm etmişler; “Biz şimdiye kadar muhâfız idik. Bundan sonra hizmetçiniziz.” diye. Bitlis’e geldi.[Haşiye[3]]

Bitlis’de iken, bir gün kendilerine vâli ile bir takım me’mûrînin işret ettikleri ihbâr olunur. Kendileri, “Madem ki ben nefyolmuşum ve Bitlis gibi bir dâr-ı diyânette hükûmeti temsîl eden zâtın irtikâb ettiği bu muâmeleyi kabûl etmem.” diye meclislerini karıştırmaya teşebbüs eder. Üzerine bir rovelver ile bir hançer alarak, işretle meşgul bulundukları bir sırada içeri gider. Evvelâ işret hakkında bir hadîs-i şerîf okudukdan sonra pek şiddetli sövüp saymaya başladı. Vâlinin işâret etmesi ihtimâl-i nazara alarak bir eli de rovelverin bulunduğu yerde idi. Mukâbele vukuunda vâliye ateş etmek fikrinde idi. Fakat vâli fevkal‘âde mütehammil ve hamiyyetli bir zât olduğundan kat‘iyyen ses çıkarmaz. Nihâyet oradan çıkınca vâlinin yâveri: “Yâhû ne yaptınız? Söylediğiniz i‘dâmınıza mûcibdir.”

Bedîüzzamân: “İ‘dâm hayâlime gelmedi. Hapis ve nefiy zannederdim. Her ne ise, bir münkeri ref‘ etmek için ölürsem ne zarar var?” cevâbında bulunmuş, oradan avdetinden bir-iki sâat sonra iki polis vâsıtasıyla vâli kendilerini istettirir. Evvelâ polisleri vurmak istediyse bil’âhire “Niçin iki polise kendimi fedâ edeyim? Hiç olmazsa bir vâli ile mübâdele olunmalıyım.” düşüncesiyle vâliye gider. İçeri girdiği vakit vâli kıyâm eder ve kendilerine doğru gelir. Kendisi tutacak zannıyle rovelvere el atar. Hâlbuki vâli elini öpmek istiyordu. Nihâyet vâli kendisine bir yer gösterir. Kendisine hitâben:

Vâli: “Herkesin bir pîri vardır. Sen de benim pîrimsin ve yanımda kalacaksın.” derler.

Bir gün Bitlis Gûmîdân mevkiinde bulunan askerlerin içine girmek için gider. Kışlaya yaklaşınca yasak derler. O yasağı işitmeyerek devâm eder ve aldırmaz. Orada bulunan askerlerden beş kişi bunun başına uçuşurlar. Bu kavgada dâimâ ikisini yere atıyor, diğerleriyle uğraşıyordu. İçinden birisi silâha davranır. Silâhına el atınca elinden almaya muvaffak olur ve silâhı sopa gibi kullanır. Kışladan yirmi asker dahâ çıkar. Molla Saîd bir çâr-ı yek [çeyrek] dahâ mukâbele ederek pek çok incitirler. Yere düşer. O esnâda askerî kaymakamlarından birisi gelir. Ne olduğunu sorunca, askerler “Efendim! Bir eşkiyâdır. Tuttuk ve öldürdük.” dediler. Molla Saîd bunu işitir, hemen ayağa kalkarak:

Molla Saîd: “Askerler! Yalan söylemeyiniz. Ben çabuk ölmem.” der.

(Kumandan tanır ve askerlere itâb eder.)

Molla Saîd: “Askerlere itâb etmeyiniz. Zîrâ hatâ benimdir. Ve hem de askerleri helâl ediyorum. Çünki onlardan hayfımı almışım ve hem benim vurduklarım dahâ çokdur. Yalnız darbelerim umûma dağılmış. Onların darbeleri ise umûm bende toplandı. Eğer darbelerimin toplandığı farz olunursa onlardan üç-dört kat olarak hayfımı almışım. Yalnız mülâzımı helâl etmem. Zîrâ beni döverken sövüyordu. Ondan vazgeçmem.” der.

Bundan sonra yasağa fevkal‘âde riâyet etmeğe başlamıştır. Demek ki bir emrin kabûl ettirilmesi için böyle bir vukuatın vücudu lâzım imiş. Ve şu vukuat da kendilerine bir ders-i ibret olmuştur.

Molla Saîd, fıtraten bir kânûn altında yaşamayı ve harekâtının tahdîd olunmasını sevmez. Her hâlde ve her hareketinde gâyet hürr ve serbest olmalarını arzû eder. Şu hâlde olmalıdır, yasakda gördüğü tahdîde canı sıkılmışdır. Ve hattâ “Beni tahdîdât-ı medeniyyeye alıştırmak için dâimâ böyle acîb gürültüye ihtiyâc vardır. Ve illâ ben hürriyet serbestiyetimi hiçbir kânûnla tahdîd ettiremem.” söylemişdir. Bundan neş’et etmelidir ki, ilk İstanbul’a teşrîflerinde yine herşeyden müstesnâ kabûl etmişlerdir.

Molla Saîd, Bitlis’de iken 16-17 yaşlarında olub, henüz sinn-i büluğa vâsıl olmuştu. O zamâna kadar bütün ma‘lûmâtı sünûhât kabîlinden olmakla, uzun uzadıya mütâlaaya lüzûm görmezdi. Fakat o zamân sinn-i büluğa vâsıl olduğundan mı veyâhûd siyâsete karıştığından mı, her neden ise eski sünûhât yavaş yavaş gâib olmaya başladı. Bunun üzerine ulemâ arasında mevkiini muhâfaza etmek için her fenne dâir bir-iki metin hıfz etmek mecbûriyetinde kaldı. Bilhassa dîn-i İslâm’a vârid şükûk ve şübehâtı reddetmek için Metâli‘ ve Mevâkıf nâm eserler ile ulûm-i âliyye [آليه] ve ‘âliyyeye [عاليه] dâir kırka kadar mütûnu iki sene zarfında hıfzeyledi. Hattâ her gün okumak şartıyla hıfz ettikleri kitâbları üç ayda bir kerre devrine muvaffak oluyordu. Bedîüzzamân’ın iki mütezâd hâlleri var idi. Birincisi: Fikrinin münkeşif bulunduğu vakitler ki, her neyi eline alırsa onu anlamamak kendisine mümkin değildi. İkinci: Fikrinin münkabız bulunduğu vakitler ki mütâlaa değil, konuşmaktan bile hoşlanmazdı. Bu inkişâf-ı fikrî genç bulunduğu müddetce fazla idi. Yirmi yaşını tecâvüz edince inkıbâz sâatleri çok olub, inkişâf sâatleri azalmaya başladı. Hattâ nısfı nısfına idi. Bu def‘a esâretinde te’sîrine ma‘rûz kaldıklarından inkıbaz sâatleri inkişâf sâatlerine dahâ fazla galebe çalmıştır.

Kürdistân ahâlîsinin Şâfiiyy-ül Mezheb olmalarından dolayı Molla Saîd, Hanefî kitâblarını mütâlaa buyurmamıştı ve ulemâya dâimâ Hanefî kitâblarının kolay olduğundan bahsederlerdi. Bir gün Hanefî Mezhebi’ne âid bir kitâb eline geçer. Okuyunca bilmediği ve görmediği için evvelce yanlıştır hükmünü verir. Bil’âhire biraz dahâ okuyunca anlamaya başlar. Bedîüzzamân: “Eyvâh! İmâm-ı A‘zam’ın etbaına karşı hilâf-ı edeb söyledim. Onun için İmâm-ı A‘zam’ın bir kerâmeti olarak şu kitâbın anlamasında tevakkuf ettim ve bu hatâya silleyi yedim.” buyurmuştur.

Mirkât ismindeki mezkûr kitâbı hâşiyye ve şerhi olmaksızın anlamaya ve hıfz etmeğe başladı. Bil’âhire eline geçen şerh ve hâşiyyesi olan kitâblara mürâcaatla kendi nokta-i nazarıyle tatbîk eder. Bütün mes’eleler muvâfık olduğu gibi, üç kelime hâşiyyeye tevâfuk etmezse de mümâileyhin bu tevcîhleri de ulemânın tahsînine mazhar olarak kabûl ederler.

Bitlis meşâyihlerinden Şeyh Muhammed-i Küfrevi Hazretlerinin kendilerine bedduâ ettiklerini birisi yalandan söyler. Bunun üzerine müşârün ileyhi ziyârete gider. Müşârün ileyh Molla Saîd’e iltifât ederek hattâ kendisine zîrde muharrer dersi teberrüken ezberden verir.

{Ders}

الحمد لله الذى قدر مقادير الاشياء بقدرته و صور تصاوير الاشكال بحكمته و الصلوة على محمد محيط مركز دائرة

النبوة و على آله حبيب كسوة الفتوة و المروة ما دارت على سطوح الافلاك النجوم و ما سارت فى روايالغبراء الغيوم

İşte Bedîüzzamân’ın bu zâttan okuduğu şu ders, son dersidir.

Bir gün Molla Saîd rü’yâsında Şeyh Muhammed-i Küfrevi Hazretlerini görür. Ve kendilerine hitâben: “Molla Saîd! Gel beni ziyâret et, gideceğim.” demesi üzerine hemen gider, ziyâret eder. Ve şeyhin uçup gittiğini görünce uyanır. Sâate bakar. Sâat gecenin yedisidir. Tekrâr yatar. Sabahleyin şeyhin hânesinden mâtem sadâsının yükseldiğini işidir. Oraya gider ve Şeyh Hazretlerinin geceleyin sâat 7’de vefât ettiğini haber verirler. انالله وانااليه راجعون رحمةالله عليه آمين Kemâl-i mahzûniyetle geri döner, هذا تأويل رؤياى der.

Molla Saîd, Kürdistân meşâyih-i kirâmından Şeyh Seyyid Nur Muhammed Hazretlerinden Tarîkat-i Nakşibendiyye’yi ve Şeyh Abdurrahmân-ı Tâgî’den meslek ve muhabbeti ve bilvâsıta Şeyh Fehîm Hazretlerinden ilmi ve Şeyh Muhammed-i Küfrevi’den son dersini aldığı için bunları fevkal‘âde severdi. Ulemâdan Şeyh Emîn Efendi’yle Molla Fethullâh ve Şeyh Fethullâh Efendi’lere de pek çok muhabbetleri vardı. Bitlis’de pek çok ulemâ bulunup, Van’da ma‘rûf âlim bulunmadığından Van’lı Hasan Paşa’nın da‘veti üzerine Van’a gitti.

Van’da 15 sene tedrîs ve aşâirin irşâdı için aralarında seyâhatle imrâr-ı hayât etti. Van’da bulunduğu müddet, vâli ve me’murîn ile ihtilât ederek asr-ı hâzırda yalnız eski tarzdaki İlm-i Kelâm’ın dîn-i İslâm hakkındaki şükûk ve şübehâtının reddine kâfi olmadığına kanâat hâsıl etmiş ve fünûn tahsîline lüzûm görmüşdür. Bunun üzerine târîh, coğrafya, riyâziyât, tabakât, mevâlîd, felsefe ve sâir birkaç fenni az bir zamânda elde etti. Ve şu fünûn bir hocadan tederrüs sûretiyle elde edildiği zannolunmasın, mahzâ kendi mütâlaası sâyesinde hakkıyla anlamıştır.

Hattâ bir gün coğrafya muallimlerinden birisiyle fenn-i mezkûrda oldukca vukufu müstelzim bir mübâhaseye girişirler. Bu mübâhase geç kalınca ikinci güne ta‘lîka karâr verirler. Molla Saîd, 24 sâatte pek mufassal olmayan bir coğrafya kitâbını hıfzeder. Ferdâsı gün Van vâlisi merhûm Tâhir Paşa Hazretleri konağında muallim efendiyi coğrafyada ilzâm eder. Demek isterim ki, müşârün ileyhi 24 sâatte bir sultânî muallimi derecesinde coğrafyayı elde etmiştir.

Ve yine ayni vecihle bir muâraza netîcesinde, beş gün zarfında kimyâ-yi gayr-i uzvîyi elde etti. Ve kimyâ muallimiyle muârazaya girişir. Ve bu garâbetleri üzerine “Bedîüzzamân” lakabını kazanır ve ondan sonra şu lakabla telkib olunur. Bedîüzzamân, kendisine mahsûs bir usûl-i tedrîsi îcâd eder. Şöyle ki:

Ulûm-i dîniyye ile fünûn-i asriyyeyi mezcederek, hakâik-ı dîniyyeyi fünûn-i müsbete ile te’yîd ve teşdîd etmek sûretiyle talebesinin tenvîr-i ezhânına sarf-ı himmet eylerdi. Molla Saîd, dört şeyde, bulunduğu havâlînin ulemâsına muhâlif bulunuyordu:

1- Kat‘iyyen hiç kimseden hediyye olarak para almamak ve maâş bile kabûl etmemek.

2- Hiçbir ulemâdan suâl sormazdı. Yirmi sene dâimâ mucîb kaldı. Bu husûsda kendileri derlerdi ki: “Ben ulemânın ilmini inkâr etmem. Binâenaleyh kendilerinden suâl sormak fazladır. Benim ilmime şübhe edenler var ise, sorsunlar, onlara cevâb vereyim. Şu hâlde sormak, şübhe edenlerin hakkıdır.”

3- Nezdinde bulunan talebelerini râtib getirmek ve zekât almakdan men’ ederdi. Talebelerini kendi iâşe ettiği gibi, hasbeten lillâh tedrîs ederdi.

4- Dâimâ mücerred kalmak, dünyâda hiçbir şeyle alâka peydâ etmemekti. Şimdiye kadar hangi yerde nakl-i mekân olmuşsa, bütün mal mülkü bir eliyle kaldırıp götürmüştür.[Haşiye[4]]

Van’da bulunduğu vakit vâli merhûm Tâhir Paşa, Avrupa kitâblarını tetebbu‘ ederek kendisine suâl tertîb eyler ve sorarlardı. Bunların hiç birisini görmediği gibi, Türkçe’yi de yeni tekellüm etmekte olduğundan güzel telaffuz etmedikleri hâlde, cevâbında tereddüd etmezdi. Bir gün kitâbları görünce Tâhir Paşa’nın bunlardan suâl istihrâc ve tertib ettiğini anlayarak, az bir zamânda onları da elde eder. Öteden beri kendisine ilmî bir ehemmiyyet verilmeyen Kürdistân’da, Mısır’daki Câmi-ül Ezher’e mukâbil Kürdistân’da da Medreset-üz Zehrâ isminde bir medrese vücûda getirmesini düşündü ve teşebbüsünü kuvveden fi‘le çıkarmak için çalışıyordu. Şübhesiz istibdâd her teşebbüs-i şahsîye mâni‘ olduğu gibi, buna da mâni‘ oldu.

Bedîüzzamân Van’da iken yaz zamânları Bâşît ve Ferrâşîn, Beyt-üş Şebâb nâm yaylalarda geçiriyordu. Bir gün Tâhir Paşa’ya mezkûr dağların başında Temmuz’da bile buz bulunduğu söyler. Tâhir Paşa i‘tirâz eder ve Temmuz’da hiç oralarda buz tutmaz iddiâsında bulunur. Bir gün Tâhir Paşa’ya yaylada iken zîrdeki mektûbu yazar ve ilk Türkce yazdıkları mektûb şudur: “Ey Paşa! Bâşît başında buz tuttu. Görmediğiniz şey’i inkâr etme. Her şey senin ma‘lûmâtında münhasır değildir. Senin safsatiyâtın her yerde işlemez, vesselâm.”

Molla Saîd, dâimâ iki aşîretin arasının bozulduğunu işidince te’lif-i beyne gider ve irşâd ederek musâlaha ettirirdi. Hattâ hükûmetin bile te’lif-i beynde âciz kaldığı Keravî Aşîret Reîsi Şeker Ağa ile Mîran Reîsi Mustafa Paşa’yı barıştırdı. Ve Mustafa Paşa’ya: “Dahâ tövbe etmedin mi?” suâline “Seydâ! Ne söylerseniz sözünüzden çıkmam.” demiş, ikisini barıştırmışdır. Ve Mustafa Paşa’nın teberru‘ etmek istediği at ile paraları reddeder ve “Şimdiye kadar kimseden para almadığımı işitmediniz mi?

Bâhusûs sizin gibi zalemeden nasıl para alırım? Ve siz gâlibâ tövbenizi kırdınız. Şu takdîrde bu Cezîre’ye sâlimen ulaşmazsınız.” demiştir. Ve hakikaten Cezîre’ye yetişmeden yolda öldü[rüldü]ğünü sonradan haber aldılar.

Bir gün de Van vâlisi merhûm Tâhir Paşa ile bir münâkaşa-i ilmiyyede araları bozulur. Rovelverle Tâhir Paşa’yı vurmak için davranır. Hâzırûn iki tarafı tuttuklarından kalkıp medresesine gelir. Orada kapanır. Talebeleri o sırada evlerine gitmişlerdi. Yalnız dört-beş talebesi yanında bulunuyordu. Kapıları kapar, tahassun eder. Kapıya gelenler bir hîle ile kapıyı açmaya muvaffak olurlar. Fakat Molla Saîd bunlara iki şart koşar:

1- Beni medresemde tutmayınız. Zîrâ medresenin şeref-i haysiyyetini ihlâl eder. Binâen aleyh çarşıya çıkarım, orada beni tutunuz.

2- Beni silâhımla nefyediniz.

Vâli Paşa şartlarını kabûl ederek Bitlis’e nefyeder. Bitlis Vâlisi ahvâle vâkıf olduğundan, korkusundan oradan da nefyeder. Bu def‘a kendileri Hîzân’a, oradan Bulanık cihetine gider. O cihetin otuz köyün ulemâsını musâhabe-i ilmiyyeye da‘vet eder. Günde bir köyde, otuz gün böyle münâzara eder. Bunların bütün cevâblarını verdikden sonra Ercîş kasabasına gider. Oradan Îran’a geçip Tâhir Paşa’nın aleyhinde bir cem‘iyet teşkîline karâr verir. Tâhir Paşa işitince da‘vet eder ve tatyib-i hâtır ederek barıştılar. Van’da kaldı.

Bedîüzzamân Molla Saîd, riyâziyâtta hârikul‘âde bir sür‘at-i intikâle mâlikdi. Herhangi bir müşkil mes’ele olsa, zihnen hallederdi. Hattâ cebir mukâbele ilminde kendi zihninde Kürdçe bir risâle yapmıştır.

Tâhir Paşa nezdinde hesâb mes’elesi münâkaşaya mevzû‘ olmuş. Hesâba dâir hangi mes’ele mevzû‘-i bahs olmuşsa, dahâ başkaları ve en mâhir kâtib rakamla yapamadan Molla Saîd zihnen çıkarıyordu. Pek çok defa‘lar böyle yarışlara girişti. Dâimâ da ileri çıkmıştır. Bu def‘a şöyle bir suâl sordular: Onbeş müslim, onbeş gayr-i müslim farzedilerek bir bir ardı sıraya dizilince bunlara yapılacak her kur‘ada gayr-i müslime isâbet etmesi matlûbdur. Nasıl taksîm edilir?

Bu suâline cevâben: “Bunların 124 vaz‘iyyet-i muhtemelesi vardır” diye yapar. Hem de der: “Bundan daha müşkîli de kendim îcâd ederim. 2500 vaz‘iyyet-i muhtemeleye göre de yaparım.” İki sâat zarfında ma‘rûz elli aded İslâmla elli aded gayr-i müslimi o vaz‘iyyette taksîm eder ki dâimâ kur’ayı gayr-i müslime düşürür. Ve hattâ 500 gayr-i müslim olmak 250 bin vaz‘iyyet-i muhtemele üzerine bir mes’ele çıkarttı ve Tâhir Paşa’ya göstererek bir risâle şeklinde yazdı. (Maatteessüf Van’da yanmıştır.) Bil’âhire bütün küre-i arz buğday dâneleri farzedilirse ne kadar eder? Bunu da halletti.

Ve sonra Âdem Aleyhisselâm’dan şimdiye kadar kaç (sâniyenin onda biri olan) âşire geçmiştir. Bunu da zihnen ikibuçuk sâatte çıkarttı. Ve dahâ sonra bütün küre-i arza yağan yağmurların katreleri matlûbdur. Buna cevâben Molla Saîd; “O değil fakat bütün küre-i arza bir sâniyede bir tabaka düşerse ve beher dört parmak yerde dört katre düşerse onu bu tarzdan on sene mütemâdiyen yağarsa kalemsiz hesâb edebilirim.” söyleyerek üç sâatte çıkarttı. Fakat bu ince hesâbla kuvve-i müfekkiresine sû’-i te’sir yaparak, öyle bir dimağ hastalığına dûçâr oldu ki, üç sene kadar kimse ile zarûret olmadan konuşamaz. Hattâ talebeleriyle de güç konuşurdu. Üç sene sonra tamamıyle şifâyâb oldu. Zâten yukarıda bahsedildiği gibi, Kürdistân’da bir dâr-ül fünûn makâmında kâim olmak üzere Medreset-üz Zehrâ’yı vücûda getirmek veyâhûd Van, Bitlis, Diyârbekir’de dâr-ül fünûn derecesinde bir medresenin küşâdı teşebbüsüyle İstanbul’a geldi. İstanbul’a gelmesinin bir de Tâhir Paşa’dan işittiği şu, “Sen Kürdistân ulemâsını ilzâm ediyorsun. Fakat İstanbul’a gidip o denizdeki büyük balıklara meydan okuyamazsın.” diye ta‘rif etti. Ma‘rûzât-ı sâbıkadan dahî anlaşıldığı vecihle müşârün-ileyh böyle ta‘rîflere tahammül edemezdi. Bundan dolayı idi, İstanbul’a gelir gelmez ulemâyı münâzaraya da‘vete i‘lân etti. Bir de Kürdistân’daki zekâ-i iklimîye göstererek ta‘mîm-i maârif husûsunda nazar-ı dikkati celbettirmek idi. Yoksa Molla Saîd kat‘iyyen hodfürûşluğu sevmez.

İstanbul’daki hâdiseler İki Mekteb-i Musîbetin Şehâdetnamesi nâm eserinde beyân edildiğinden bundan sarf-ı nazar edilmiştir.

Bedîüzzamân, hürriyet taraftârı iken gördükleri haksızlıklardan dâimâ Jöntürklere muhâlefet ederek, “Siz dîni incittiniz, gayretullâha dokundurdunuz, hilâfeti tezyîf ettiniz, netîcesi vahîm olacakdır.” diye izhâr-ı muhâlefetten çekinmiyordu. Dîvân-ı Harb’deki kahramânâne müdâfaatı ve Jöntürkler’e îrad ettiği onbirbuçuk suâli âleme ma‘lûmdur. İstanbul’da Van, Bitlis, Diyârbekir’de bir medresenin küşâdı için her ne kadar çalıştıysa da, maatteessüf tevkifhâne ile tımarhâneden başka bir netîceye dest-res olamadı. Nihâyet Batum tarîkıyle Van’a avdet etti. Tiflis’de tesâdüf ettiği Rus Polislerinin “Hürriyet sizi parçalayacaktır.” sözlerine mukâbil, Bedîüzzamân, “Sizi parçalayacak. Ben de Tiflis’de medresemi küşâd edeceğim.” demiş. Devâ-ül Ye’s nâm kitâbının zeylinde yazılmıştır.

Van’a muvâsalat edince aşâiri dolaşarak ictimâî, medenî, ilmî derslerle iştigâl etmiş, bu husûsda Aşâirlere Suâl ve Cevâb nâmında bir eser vücûda getirmişdir. Hem de dîne ve ilme bir hizmet etmek için oradaki ulemâyı toplayarak elindeki parayı da bu husûsta sarfeder ve hükûmetin adem-i müzâheretinden netîcesi akim kalır.

Bu mes’eleden Van’dan Şâm’a sefer eder. Şâm’da iken ulemânın ilhâhı üzerine Câmi-ül Emevî’de bir nutuk söyler ve bunun sûretini Hutbet-üş Şâmiyye ismi altında tab‘ etmişlerdir. Sonra Şam’da kalmayarak yine Medreset-üz Zehrâ(’yı) fikri[ni] vücûda getirmek [Medreset-üz-Zehrâ'yı fikrî vücûda getirmek / Medreset-üz-Zehrâ'yı vücûda getirmek fikri] için İstanbul’a gelir. Seyâhat-ı Şâhâne münasebetiyle Rûmeli’ye gider. Ve hattâ şimendiferde bir risâle vücûda getirerek, El-Hutbet-üş Şâmiyye nâm eserin zeylinde tab‘ edilmiştir.

Oradan avdet ederken Van’a geldi. Millî bir medrese küşâd ve tedrîsine devâmla eski fikrin(e)[i] de ta‘kipten geri durmuyordu. Bu def‘a tali’ rûy-i muvâfakat göstererek Van’da Medreset-üz Zehrâ nâmında bir medresenin küşâdına İrâde-i Seniyye şerefsudûr buyurulduysa da, seferberlik dolayısıyla medresenin temelinden başka bir şey’ yapılmayarak Harb-i Umûmî zuhûr etti. Zâten o kış Molla Saîd dâimâ talebelerine hitâben: “Hâzır olunuz. Büyük bir musîbet ve felâket bize karışıyor.” buyurmuştur.

Harb-i Umumî’de mecbûriyetle bütün talebesiyle harbe iştirâk etti ve Parsin Cebhesinde büyük musîbet ve felâketlere uğramış ise de, gerek muhârebede ve gerek esârette çektikleri mezâhimi yazmaya bu harbin aleyhimizde netîcelenmesinden dolayı müsâade buyurmadılar. Binâenaleyh gâyet muhtasaran arzediyorum:

Parsin’den Van’a avdet ederken Van’da ihtilâl zuhûr etti. Kendileri bu ihtilâle karışmayarak medresesinde ikâmet ediyordu. Ve dâimâ ma‘sûmların vikâyesine son derece çalışıyor ve çoluk-çocuklara dokunmaması için herkesi men‘ ederdi. Bu esnâda maatteessüf Van sukut etti. Bunun üzerine talebesiyle medresesinde tahassun edip müdâfaa etmek niyetinde idiler. Vâlinin fevkal‘âde itâatı üzerine Van’ı terk etti ise de, muhâcirleri vikâye için Vastan’da [Gevaş] muhârebe etti. Mezkûr muhârebede arkadaşlarımızdan ve üstâd-ı muhteremin kâtibi Molla Habîb şehîd oldu. (Allah rahmet eylesin.) Oradan gelen muhâcirleri selâmete îsâl ettikden sonra İsparit nâhiyesine Ermeni çetelerinin taarruzunu işitir. Bu def‘a vatanına ya‘ni esas meskat-ı re’sine giderek fedâîlere karşı müdâfaa eder. Ermenilerin âile ve ma‘sûm çocuklarını toplayarak bunlara dokunmak şer’an câiz olmadığından ahâlîyi men‘ eder. Ve mezkûr çoluk-çocukları Ermeni fedâîlerine teslîm ettirmek için gönderir. Ermeni fedâîleri bu hâlden memnûn olarak, “Mâdem ki siz bizim âilemize dokunmuyorsunuz, biz de muhâriblerinizden başka kimseye dokunmayız.” diye cevâb gönderirler. Bu sûretle yapılan muhârebelerle tekrâr Van’a girmeğe muvaffak olurlar. Bu def‘a Bedîüzzamân Van Kal‘asında tahassun ederek müdâfaa etmek için ısrârda bulunursa da, Van vâlisi Cevdet Paşa vaz‘iyyet-i sevk-ul ceyşînin fenalığından bahisle ilhâh ederek aldırır, Vastan’a gelirler. Oradan Cevdet Paşa ile Bitlis’e giderler. Bitlis’de bulunan beşyüzü mütecâviz yetim muhâcirîn çocukların iâşesini der‘uhde ile onlarla uğraşır.

Erzurum’un sukutu esnâsında Muş kasabasının düşman istîlâsına ma‘rûz kalacağı esnâda mezkûr kasabada 12 top bulunuyordu. Şu toplar kurtularak Bitlis’e gelirse Bitlis’i müdâfaa vaz‘iyyetinde kalabilir, olmadığı takdîrde Bitlis’in tahliyyesine mecbûr kalınacaktır. Bunun üzerine Bedîüzzamân talebesiyle ve 300 kişi ile berâber Muş tarafına gider. Mezkûr topları karların üzerinde Bitlis’e getirmesine muvaffak olur. Bitlis hâricinde düşmanla müsâdeme başlayarak Bitlis müdâfaa olunur. Molla Saîd talebesiyle orduya dâhil olur ve garâibden olarak üç kurşuna hedef olur. Bunlardan birincisi kalbinin üzerine isâbet ederse de tütün tabakasıyla sigara ağızlığını parçaladıktan sonra vücûduna te’sîr etmez. İkincisi de hançerinin bulunduğu sol kaburgasına gelirse de hançerinin sapını deler ve kendilerine zarar dokunmaz. Üçüncüsü yine sol omuzuna gelir, hafifce bir yara açar. Bitlis’in sukutu gecesi ayağı kırılarak arkadaşları şehîd düşüp Bitlis’in içinde suya düşerler ve düşmanın ihâtasına ma‘rûz kalırlar. Düşmanın gelen kuvveti yanıbaşlarındaki beş nefer Bitlis ahâlisini şehîd etmeğe uğraşırken bâki kalan talebeleri köprünün altındaki gizli bir yere çekilirler. Şu sûretle orada sığınırlar. Ve talebelerine: “Arkadaşlar, durmayınız. Sizi helâl ettim. Beni bırakınız, siz kendinizi kurtulmağa çalışınız.” demesi üzerine talebeler, “Sizi bu hâlde bırakıp gidemeyiz. Şehîd olursak yine hizmetinizde olsun.” diye kalırlar. 35 sâat su içinde bu vaz‘iyyette bulunur. Bil’âhire talebelerinden birisi Rus karakoluna gider. Molla Saîd’in ma‘lûmâtı olmaksızın ma‘lûmât verir. Ruslar gelip mezkûr yerden çıkarırlar. Bil’âhire Van, Culfa, Tiflis, Kologrif, Kostroma’ya sevk ederler.[*] Bu yollarda ma‘rûz kaldığı tehlikeleri, hattâ birkaç def‘a Rus zâbitleri öldürmekle meşrû‘ bir intihâra kasda kadar varmalarını tafsîlâtıyle arz etmeğe kendileri müsâade etmedikleri için muhtasaran yazdım.

Mezkûr Kostroma’dan firâr sûretiyle Petersburg, Varşova’ya gelmeğe muvaffak olmuş ve bil’âhire Viyana tarîkıyle İstanbul’a gelerek esâretten tahlîs-i girîbân etmiş. Üstâd-ı muhterem bugün İstanbul’da olup, ma‘lûmâtı olmadan Dâr-ül Hikmet-il İslâmiyye a‘zâlığına ta‘yîn buyurulmuş ve emr-i vâki‘ karşısında bulundurularak kabûle mecbûr olmuştur. El-hâletü hâzihî, mezkûr makâmda vazîfe-i diniyye ve ilmiyye ile meşgul bulunur.

Üstâd-ı Muhteremin tercüme-i hâline âit işbu satırları gerek ahâlî ve ulemâdan telakki ettim ve gerek bizzât müşâhede-i âcizânem üzerine mufassalan enzâr-ı kâriîne arz eyliyorum. Her husûsda mübâlağadan son derece tevakki ve hattâ tarafgîrlik töhmetine ma‘rûz olmakdan ihtirâzen birçok ma‘lûmâtı ihmâl eylediğime kâriîn-i kiram emîn olabilirler.

{ÂSÂRI}

1- Muhâkemât, Türkçedir.

2- Reçetet-ül Ulemâ, Arabçadır.

3- Reçetet-ül Avâm, Arabçadır. Ve hakkıyla sitâyîşe şâyân eserlerdir.

4- Ta‘likât. Mantıkda bînazîr bir eserdir. Nazariyyât-ı Mantıkıyyeyi tatbîkâta (ta‘kib) [takrîb] eder.

5- Rumûzât. Mantıkda i‘mâl-i zihn için güzel bir eserdir.

6- İşârât-ül İ‘câz fî Mezân-il Îcâz. Bir tefsîr-i şerîf olub, o da sâhibine benzer. Başka tefsîrlere benzemez, bedi‘ ve garîbdir. Şimdi mezkûr tefsîr-i şerîfden bir cüz’ü tab‘ edilmiştir.

Müşârün ileyhin veled-i ma‘nevî ve birâderzâdesi Abdurrahmân

  1. Kürdistân’da talebeler cübbe ve sarık iktisâ edemez. Cübbe ile sarık, icâze ile ihdâ edilir. Müderrisin hakkıdır.
  2. El-ân, der; zihnim perîşân olmuş.. eski karârımda sebât edemiyorum.
  3. Bir gün Bedîüzzamân’a soruldu: “Nasıl kaydı açdın?” Dedi: “Ben de bilmem. Fakat olsa namâzın kerâmetidir.”
  4. Buna soruldukça; “Neden hiçbir şey’e kendine temellük etmiyorsunuz?” suâline cevâben: “Bir zamân gelecek ki, herkes benim hâlime gıbta edecektir. Biri de, temellük bana fazla bir lezzet vermiyor. Dünyâyı bütün bir misafirhâne nazarıyla bakıyorum.” derdi.