Risale:Üstad Hz.'nin Hulusi Ağabeye Gönderdiği Mektuplar

Nurpedia.org - İman ve İslam Hakikatlerine Dair Nur Ansiklopedisi sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

TAKDİM

Merhum Hulusi Ağabeyin Üstad ve Risale-i Nurlarla tanışması 1929 Nisan’ında olmuş ve bu alâka gittikçe kopmaz hale gelmişti. İlk ziyaret Barla’da olmakla birlikte vazife icabı ayrılıklardan dolayı, görüşmeler daha çok mektuplarla oluyordu.

Hulusi Ağabeyin bu mektuplardaki sorularının ekserisinden koca Mektubat Mecmuası meydana çıkmıştır. İşte bu Mektubat Mecmuası neşredilirken bazı bahisler kısmen Hulusi Ağabey ve kısmen de diğer ağabeylerin hususi ahvalinden bahsettiğinden, bu meselelerin herkesi de çok alâkadar etmediğinden, Üstad tarafından gerek Osmanlıca risalelerde gerek yeni yazılarda neşredilmemiştir.

Sonra bu bahislerin Hulusi Ağabey tarafından tashihleri yapılmıştır. Bu mektupları Ağabeyimizin vefatından önce verdiği emir ile Üstadın vazifelendirdiği naşirler tarafından yayınlanmak kaydıyla Muhammed Orakçıoğlu’na teslim edilmiştir. Ayrıca Alvarlı Muhammed Lütfü (Efe) Hazretlerinin kendisine gönderdiği mektupların da faydalı olur mülazasıyla neşredilmesini arzu etmişlerdir.

Muhterem Muhammed Orakçıoğlu’nun gayretleriyle hazırlanan bu bahisleri, bir hatıra olarak ve hayra vesile olması dileğiyle neşrediyoruz.

Envâr Neşriyat

1. Parça[düzenle]

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

وَ عَلَيْكُمْ السَّلاَمُ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Aziz Âhiret Kardeşim ve Hizmet-i Kur’ânda Gayretli Arkadaşım ve Ders-i Esrâr-ı Îmanîde Zekavetli ve Ferasetli Talebem ve Vefatımdan Sonra Sadâkatli Varisim, Biraderzadem…

Şimdilik şu Çam Ağacı üstünde seni hazır ediyorum. Seninle konuşuyorum.

Evvela: Sana geçen mektubta yazdığım şu fıkra-i “Der tarîki acz-i mendi lâzım âmed çâr çiz: Acz-i Mutlak, Fakr-ı Mutlak, Şükr-ü Mutlak, Şevk-i Mutlak ey Aziz” Elbette fehmini merak etmişsiniz. İşte acz ve fakr sırları, çok Sözlerde bahusus Yedinci Sözde anlarsınız. “Şükr-ü Mutlak” sırrı ise, Yirmi Dördüncü Sözün, beşinci dalının ikinci meyvesi güzelce gösterdiği gibi, sâir Sözler dahi, o esas üzerine gidiyorlar. “Şevk-i Mutlak” ise Otuz İkinci Sözün, ikinci mevkıfının, üçüncü maksadının rumuzları ve üçüncü mevkıfının çok yerlerinde o sır izhar edilmiştir.

Saniyen: Sen ve Hakkı Efendi, beni çok memnun ve mesrur ettiniz ki: Gâyet güzel Otuzikinci sözü sen ve Yirmidokuzuncu sözü Hakkı efendi yazdınız. Cenâb-ı Hak sizlere yazdığınız o risâlelerin hurufatı adedince, size Rahmetiyle hasenat yazsın.

Kardeşlerim, çok güzel yazmışsınız. Yanlışları azdır, fakat Yirmidokuzuncu sözde, hem evvel sen bana yazdığın ve bu defa da Hakkı Efendinin yazdığında, bazı aynı yerde noksan var. Demek nüshanız yanlıştır. Ezcümle, İkinci Esasın, Onuncu medârında وَ مَا رَبُّكَ بِظَلاَّمٍ لِلْعَبِيدِ bahsinde “zâlim, fâcir, gaddar insanlar gâyet refah, rahatla ömür geçiriyorlar.” Orada şu fıkra noksandır. “Mazlum, müteddeyyin, hüsn-ü hulk sâhibi bazı insanlar gayet zahmet ve zilletle ömrünü geçiriyorlar.”

Hem Otuz İkinci Sözün âhirindeki münacaat da وَ اَنْتَ اْلاَمِينُ وَ اَنَا الْخَائِفُ fıkrasından sonra

وَ اَنْتَ الْجَوَّادُ وَ اَنَا الْمِسْكِينُ

وَ اَنْتَ الْمُجِيبُ وَ اَنَا الدَّاعِى

fıkraları noksandır. Hem o sözün birinci mevkıfının âhirindeki Arabî şiirin

وَ تَنْشِدُ لِلْفَاطِرِ الْمَدَائِحَ الْمُبَهَّرَةَ ٭ اَوْ فَتَحَتْ بِكَثْرَةٍ عُيُونُهَا الْمُبَصَّر den sonra şu fıkra geliyor.

لِتُنْظِرَ للِصَّانِعِ الْعَجَائِبَ الْمُنَشَّرَةَ ٭ اَوْ زَيَّنَتْ لِعِيدِهَا اَعْضَائَهَا الْمُخَضَّرَةَ.. الۤخ.. Hem o sözün ikinci mevkıfının, ikinci maksadının hâtimesindeki haşir bahsinin âhirinde şöyle yazılmış: “Hikmet-i Rabbânîye iktiza etmiş ise, onları yahut bazılarını dahi yapar” doğrusu şudur ki: “Hikmet-i Rabbânîye iktiza etmiş ise, haşir ve neşr-i insanî ile beraber umum onları dahi yapacak veyahut mühim bâzılarını yapar.” Daha bunlar gibi ma’naya zarar verecek yanlışlar var. Fakat azdır.

Salisen: (İkinci mektup).. O mezkur ve ma’lûm talebesinin hediyesine karşı cevaptan bir parçadır” da var.

Beşincisi: … (bana nâhoş geliyor) cümlesinden sonra:

İşte bu gibi esaslar için insanlardan istiğna ve tevekküle itimad edip ve kanaat ve iktisad ile amel ediyorum. İşte kardeşim, senin maddi hediyene mukabil, bu sırrımın keşfi sana mânevî bir hediye olsun. Hem demişsin ki, senin şalvarınla mübadele ediyorum. Benim nâmıma kime isterseniz veriniz.

Ey Kardeşim, kabul ettim, elli yamalı bendeki senin şalvarını yine kendime verdim. Çünkü: Elli yamalı şalvarı beğenecek kendimden başka bulamadım.

Bu günlerde yanıma Ali Efendi ve Hamzazâde Muhammed Efendi geldiler. Dediler “Kaidenizi kırmalı, Sıddîkınız Hulûsî Bey’in hatırını kırmamalı” Ben de kaidemi kırdım, senin hatırını kırmadım.

Sâir ihvanlara, husûsan Müftü Efendi ve Şeyh Mustafa ve Semerci Hüseyin ve Mevlevi Hüseyin ve Maşacı Hacı Hafız ve Müderris Mustafa ve Mülazım Edhem ve Doktor ve Bekir Sıdkı gibi dostlara selamımı tebliğ et.

Ekseri sana ettiğim hitapta, Hakkı Efendi beraberdir. Ve öyle niyet ediyorum. Çünkü: İttifakınız ittihad derecesinde olduğundan, ikiniz bence birsiniz. Onun için, ayrı bir şey yazamadığımdan gücenmesin. Şimdilik Allah’a ısmarladık. Allah’a emanet olunuz.

Altıncısı: … Eserdekinin aynısıdır.

22 / Temmuz / 1930

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz Said Nursî

Hulusi Abi Mektuplar 1.png

2. Parça[düzenle]

BEŞİNCİ MEKTUB (TAMAMI)

Sadık, Hâlis ve Gayyur ve Kahraman Kardeşim Hulûsî Bey;

Âhiret Kardeşim: Mirac Sözünü güzel bir sûrette çabuk yazıp bana gönderdiğinizden, beni o kadar memnun ettin. Eğer bilsen çok memnun olacaksın. Yalnız derim, Rahmânürrahîmin rahmetinden niyaz ve duâ ederim ki, Cenâb-ı Hak yazdığın o Mi’rac Sözündeki bütün hurûfatın adedince ve her bir harfin hesab-ı ebced ile, bâliğ oldukları adet miktarınca, Mi’rac meyvelerinden ve şecere-i Tûba yemişlerinden sana yedirsin.

Aziz Kardeşim! Beni keyiflendirdiniz. Öyle ise, evvelki mektubunda tarikata dair istediğin bahis hususunda, seninle bir parça konuşacağım, bir parça sohbet edeceğiz. Belki gayretinizi ziyade edip, benim gibi tembel bazılarının füturunu izale edecek. Evet, Silsile-i Nakşî’nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (R.A) Mektubat’ında demiş ki: “Hakaik-i imaniyeden bir mes’elenin inkişafını, binler ezvak ve mevacid ve keramata tercih ederim.”

Hem demiş ki: “Bütün tarîklerin nokta-i müntehası, hakaik-i imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır.”

Hem demiş ki: “Velayet üç kısımdır: Biri velayet-i suğra ki, meşhur velayettir. Biri velayet-i vustâ, biri velayet-i kübradır. Velayet-i kübra ise; veraset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır.”

Hem demiş ki: “Tarîk-i Nakşî’de iki kanad ile sülûk edilir.” Yani: Hakaik-i imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa, o yolda gidilmez. Öyle ise tarîk-ı Nakşî’nin üç perdesi var:

Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbanî de (R.A.) âhir zamanında ona sülûk etmiştir.

İkincisi: Feraiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyeye tarîkat perdesi altında hizmettir.

Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emraz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir. Birincisi farz, ikincisi vâcib, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.

Madem hakikat böyledir; ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylanî (R.A.) ve Şah-ı Nakşibend (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünki saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennet’e gidemez, fakat tasavvufsuz Cennet’e giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır. Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa; o yola karşı lâkayd kalmak, elbette kâr-ı akıl değil…

İşte otuz üç aded Sözler, böyle Kur’anî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar. Madem hakikat budur; esrar-ı Kur’aniyeye ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasib bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım.

"Mal Benim değil, ben bir dellalım. Kur’ânı Hâkimin Kudsi mağazasından aldığım elmasları, evvela nefsime sonra müşterilere gösteriyorum. Benim bahşişim de, müşteriden bir duadır. Benim perişan vazi-yetime bakıp, elimdeki elmasa ehemmiyet vermemek haksızlıktır. Çünkü elmas benimdir, satıyorum dememişim. Benim gibi müflis bir adam, büyük, elmaslara elbette malik değildir. Müşir makamının evamirini perişan bir nefer, ferik gibi büyüklere tebliğ etse, neferin küçüklüğüne, perişaniyetine bakıp, elindeki evamire karşı lakayd kalmak, ehemmiyet vermemek elbette yanlıştır. Fakat benim sü-i hâlim ve yanlış ta'biratlarını ve bozuk nîyyetlerimi ve nefsimin riyâkârâne desiseleri ile o elmas misâli hakâıklara kusur gelmiş, noksan olmuş ve onlara perde olmuş ki. onlara lâyık ehemmiyet vermemeye sebeptir.

Fakat sizler gribi niyeti hâlis kardeşlerimin. ihlas ve duasıyla, inşâallah Cenâb-ı Hak benim o kusurlarımı afveder. O nurların intişarına sed olmaz.

Bilirsiniz ki: Eğer dalalet cehaletten gelse izalesi kolaydır. Fakat dalalet, fenden ve ilimden gelse, izalesi müşkildir. Eski zamanda ikinci kısım, binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşad ile yola gelebilirdi. Çünki öyleler kendilerini beğeniyorlar; hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenab-ı Hak şu zamanda, i’caz-ı Kur’anın manevî lemaatından olan malûm Sözler’i, şu dalalet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.

Fakat maatteessüf benim müşevveş tabiratım ve sû-i niyetim bir derece sed çekiyor. İnşâallah kardeşlerimin duâsıyla o mâni zâil olur, o tiryaklar te’sirini güzel gösterirler. Şimdi bir parça başka şeylere dâir görüşeceğim. İstanbul’da mübârek bir dostumdan birkaç tane, birer nüsha Arabi risâlelerim geldi. İki üç taneyi size gönderdim. Hoşunuza giderse öbürlerini de sonra gönderirim.

Hem benim kardeşim ve burada en evvel talebem şeyh Mustafa’ya de ki; Senin kardeşin Said diyor ki: “Biz hem senin duâna, hem kalemine muhtaç idik, madem kalem ile hizmet etmiyorsun, ona bedel pek fazla duâ etmelisin, çünkü senin duâna çok muhtaçtır.”

Hem de ki; Said diyor; “O hem şeyhdir, hem hâfızdır. Şeyh olduğu için, Mi’rac sözü ona lâzım, Hâfız olduğu için, i’câz sözü ona elzem olduğundan, ben demiştim ki; Onları kendine yazsın.” Tembellik etti yazmadı. Zararı yok, ona yazılabilir.

Eğer dese ki: “Onlardan daha âla bir şey ile meşgul olmak istiyorum.”

De ki: “Bir saat tefekkür çok ibadete mukabildir” olan Hadîs-i şerifi hatırına getir. Şu Sözler tefekkür, hem en âli tefekkür kısmındandır. Demek en âli bir ibadet hükmündedir. Bahusus bir kalem, onları yazsa, her kim ondan istifade etse, kalem sâhibinin ondan hissesi çıkar.

Eğer dese; “Ben muhtaç değilim, kalbimde aklımda yaralar yoktur.”

Sen ona de ki; “Sen muhtaç olmazsan, sana muhtaç olanlar, muhtaçtırlar. Sana bakan ve seninle bağlanan avam-ı müslimîn cinni ve insi şeytanların oklarına hedeftirler. O Sözleri onlara sur yapmazsan, o hakikatleri onların ruhlarına siper ve zırh yapmazsan, onların muhafazası, terbiyesi mesuliyeti altında kalırsın.”

Eddâi ve’l-müstedî

Ahûküm-ül Uhrevî

Said Nursî

3. Parça[düzenle]

DOKUZUNCU MEKTUBUN BAŞ KISMI

بِاسْمِهِ مَنْ تُسَبِّحَ لَهُ السَّمَوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

وَ عَلَيْكُمُ ا لسَّلاَمُ وَعَلَى وَالِدَيْكَ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ فِى الدُّنْيَا وَاْلاَخِرَةِ

Gayretli kardeş, hamiyetli arkadaş, kahraman asker, çalışkan talebe, âlicenap müslüman, hakîkatlı mü’min vasfına lâyık biraderzadem.

Senin mektubun beni çok mesrur etti, Senin mübârek iki rü’yan ma’nidardırlar. Ta’birleri, içinde görünüyor. Az dikkatle anlaşılır. Belki rü’yadan ziyâde gördüğün vâkıa, bir hakîkatın temsilidir, tâ’biri pek zâhir olduğu için, tafsil etmiyeceğim. Yalnız bir iki noktayı ihtar ediyorum.

Birisi: İkimize bir beşârettir ki, hizmetimiz makbul oluyor. Livâ-ül Hamd-ül Muhammedî altında asker kabul edilmişiz. Bize bir bayrak verilmiş. Hizbullahda dahil olmuşuz

اَلاَ اِنَّ حِذْبَ اللَّهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ sırrına mazhar olmuşuz, demektir.

İkinci Nokta: “Günde iki def’a beni göreceksin” şuna işârettir ki: “Günde iki def’a seni yanımda hayalen ihzar ediyorum. Sen dahi Yirmi dört saatte iki def’a, Sözler vasıtasıyla Üstadınızla sohbet ediniz.” demektir. Veyahut, sabahdaki duâda, ben seni yanıma, akşamdaki derste, sen beni yanına, ihzar ederiz. Günde iki def’a görüşürüz.

Hulusi Abi Mektuplar 2.png

İkinci rü’yan ise: Sana ve müslümanlara büyük bir beşârettir. Ve sarıklılara ehemmiyetli bir itabdır. Onuncu safta iken, imametin çok ma’nidardır. İnşâallah Cenâb-ı Hak seni, âlî bir mertebe olan İmamlık Mertebesine mazhar eder. Sizi yanımda hazır edip, sizinle şimdilik bir kaç kelime konuşacağım.

Evvela: Harekatınıza dâir ba’zı şeyleri yazmak va’ad etmiştim. Vakti daha gelmediğinden şimdilik senin müstakim aklını ve selim kalbini tevkil ediyorum.

Saniyen: Bundan sonraki kısım, Mektûbât kitabının Dokuzuncu Mektu-bunda aynen vardır.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz Said Nursi

Hulusi Abi Mektuplar 3.png

4. Parça[düzenle]

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ دَاۤئِمًا اَبَدًا

Aziz, Sıddık, Muhlis (haşiye[1]) Kardeşim ve Hizmet-i Îmaniyede Metîn, Hakîkatdar Arkadaşım!

Evvelâ; sizi Nurların neşrinde ve vâizlerin diliyle ders vermenizde ve benim bedelime, benim borcum olan o memleketimde, nurlarla o hemşehrilerime yardım ve imdat etmekte, ruh-u cânımla tebrik edip, bin bârekallah derim.

Sâniyen: Hadsiz hamd ve şükür ederiz ki, pek az sıkıntı ve zahmetlerle Nurların pek çok fütühatı geniş dairelerde tezahür etti ve ediyor. Hususan mekteplerde…

Salisen: Orada Nurlarla alakadar yeni arkadaşlarımıza çok selam ve muvaffakiyetlerine dua ederiz. Ve hususan Hoca Kasım’a selamımla dersiniz: Risâlet-ün Nur medrese mahsulü olmasından, herkesten evvel hocalar ona koşmak ve sâhip çıkmak lazım iken, geri kalıyor-lar ve mektep muallimleri felsefeye Nur’un tokatları için, tenkid etmek değil, belki kemâl-i takdir ve tasdikle Nur’lara sarılmaları ve sahip çıkmaları ehemmiyetli bir hadisedir. İnşallah Hocalar dahi, yakında kendi mallarına koşacaklar.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardaşınız, Said Nursî (r.a.)

5. Parça[düzenle]

بِاسْمِهِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِه

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمَا وَعَلَيْكُمْ وَعَلَى اِخْوَانِكُمْ لاسِيَّمَا الحسينين الاَرْبَعَةِ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Aziz Kardeşim:

Senin mektubun çok hoşuma gitti. Daha bir müddet yakınımda kaldığın için, Allah’a şükür ediyorum. Bence şu dâr-ı dünyada en kıymettar şey, Sıddık bir dosttur. Cenâb-ı Hakk’a yüz bin şükür ediyorum ki; sizler tarik-ı Hakda Sıddıkların çoğalmasına sebebiyet verdiniz.

Madde 1: İstanbul’dan eski Said’in tedkikat-ı ilmiye neticesinde, ulemaca pek makbul olup, yaldızla tab edilmiş “Nokta” risâlesini bana göndermişler.

Bu defa dikkatle mütâla ettim. Cenâb-ı Hakk’a şükür ettim ki: Eski Said’in fikr-i aklıyla ve îman nazarıyla bulduğu hakâiki, Yeni Said keşf-i kalbiyle, zevk ve vicdanıyla, Kur’ân’dan ahz ettiği Yirmi Dokuzuncu Söze mutâbık, onu tağyir ve tebdile lüzum bırakmamış.

Yalnız, Eski Said’in kuvvet-i ilim ve nazar-ı aklıyla göremediği ince noktalar var ki: Yirmi Dokuzuncu Sözde vardır. Bilhassa haşrin âhirinde, remizli kısımda, dünyayı ahirete tebdildeki, makâsıd-ı İlâhîyeyi, On Dokuzuncu Söz göstermiştir. Hem Beka-i Ruh ve Melaike mebhaslarında mühim yeni noktalar keşfedilmiştir. Nokta Risâlesinde yoktur. İşte arzunuz varsa, o Noktayı yadigâr için, size göndereceğim.

Madde 2: Otuz İkinci Sözün, İkinci Mevkıfında, Üçüncü Maksadı sekiz, on def’a okudum. Okudukça benim fazlaca hoşuma gidiyor. Anlaşılıyor ki: Ondaki hakîkatlara ruhlar çok muhtaçtır. Fıtraten benim ruhuma çok yakın ve münâsib olan ruhunuz dahi, belki ondan hoşlanır, haber veriyorum.

Hem de, senin ile Hakkı Efendi ve bütün Sözler’i tamamen dinleyenlerden sual ediyorum ki: Sözler’de ibare kusurları müstesna olmakla beraber, içindeki hakîkatlar cerh edilebilir mi? Veyahut lüzumsuz şeyler, içinde var mı? Veyahut bazılarının izharı umuma zarar verir mi? Hem onları dinleyenler imanını tamamen kurtarabilir mi? Hem o hakâikle, Avrupa ehl-i dalâletine meydan okunabilir mi? Bunları soruyorum. Çünkü siz, o hakîkatları bilerek iki def’a mütalaa ettiniz. O nurlu kalbinizin şehâdeti bence cerh edilmez.

Madde 3: Madem lâyık insanlara Onuncu Sözleri veriyorsunuz. Kendime mahsus cildlettiğim bazı nüshalar kalmış, on tanesini sana gönderiyorum. Lâyık gördüğün zevata verebilirsin.

Madde 4: Otuz İkinci Sözün üç mevkıfını, çok güzel yazmışsınız, Merhum Abdurrahman’ı bana unutturdunuz.

جَزَاكَ اللّٰهُ خَيْرً كَث۪يرً

Kitabın cildini güzelce yapan Ahmet Kâzım’ı, Cenâb-ı Hak dareynde mes’ud etsin.

Madde 5: Şeyh Mustafa’yı bu defa iyi gördüm. İnşallah sadâkatda devam eder. Doktora selam ederim. Yeni dostunuz olan Mülazım Niyazi’ye tarafımdan selam söyleyiniz. Senin beğendiğini ben de beğeni-yorum. Mustantık İsmail Hakkı Efendilere selam et. Pederine benim tarafımdan selamımı yazsın ve keyfini sual etsin. Başkatip Bekir Sıdkı ve Müdde-i Umûmî Şükrü Efendi’ye selam ediyorum.

Bir vâsıta ile Kaymakama selamımı tebliğ edip, diyesiniz ki: İstirahat-ı ruhiyeye pek çok muhtaç olduğum, bu üç senede Cenâb-ı Hak şu Kaymakamı zâhirî bir vasıta yaptığı için, Cenâb-ı Hakk’a şükür ederim. Ve Kaymakama da duâ ediyorum. Cenâb-ı Hak onu muvaffak etsin, istikamet ihsan etsin. O çok def’a hatırıma gelecek. Ben gitmedim, benim yerime dostum bizim tarafa tahvil etmiş gidiyor. Allah hayırlı selamet versin.

Madde 6: Kardeşimiz Abdulmecid, aldığı Sözlerden pek çok memnun olmuştur. Yeniden bir kısmını daha sizlere göndereceğim. Gâyet emniyetli bir sûrette, ona gönderiniz. Ona gönderilen Sözler, binler adamlara gönderilmiş gibidir. Çünkü: O da ikinci bir Hulûsîdir. Hem de gâyet yüksek bir âlimdir. O havaliye neşreder.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz

Said Nursi

6. Parça[düzenle]

HAKKI EFENDİ VE HULUSİ BEY’E

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ فِى الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ دَاۤئِمًا اَبَدًا

ÂHİRET KARDEŞLERİM VE HİZMET-İ KURÂN DA ARKADAŞLARIM VE BEYÂN-I ENVÂR-I KUR’ÂNİYEDE VÂRİSLERİM VE RAHMET-İ İLÂHÎYENİN BANA VERDİĞİ KIYMETDAR MEDÂR-I TESELLİLERİM VE ESRAR-I KUR’ÂN’IN BEYÂNINDA MUHATAPLARIM HAKKI EFENDİ VE HULÛSÎ BEY.

Cenâb-ı Hak size ve bize, tarik-ı Hakda istikamet ve ihlas ihsan etsin.

Kardeşlerim, size Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfını gönderdim. İkinci Mevkıfın, Üçüncü Maksadının, İkinci Noktası fazla inbisat ettiği için, Üçüncü Mevkıf ismini aldı. Üç nokta daha yazılmadan kaldı, fakat ben çok yoruldum, onun için bir kaç ay sonra, tevfik refik olsa belki yazılacaktır.

Siz de çok yoruldunuz. Çünkü ikiniz iki yüz talebeye mukabil olarak bana ihsan edilmişsiniz. Öyle ise, iki yüz talebe vazifesi görüyoruz deyip, iftihar ediniz ve şükrediniz.

Yorgunluk vesâir rahatsızlıklar, yazdığım şeylerde kusur ve müşevveşiyete sebebiyet veriyor. Sizlerin nazarlarınızı mihenk kabul ediyorum. Tashih ve tadilde mezunsunuz. Size lâtife olarak bir şey hikâye edeceğim. Ta siz o hikâyeyi başka taraftan işittiğinizde, ciddi telakki edip, müteessir olmayasınız.

O hikâye de şudur: Benim hiç ender hiç olan şahsım ve pek çok ayıplı ve kusurlu olan nefsim hakkında, biri çıkmış köylerde, Isparta’da hatta yedi, sekiz gün Nis’te oturup propaganda yapmıştır. Ben bundan memnunum, çünkü ayıplarımı söyleyen, bana iyilik eder, beni ucup ve riyadan kurtarır.

Fakat o Senirkentli Rahmi Efendi denilen adam, saf bir adamdır. Ben ona ettiği gıybetleri helal ediyorum. Siz de şâhid olunuz. Mâdem o kendi hesabına yapmıyor, ya ehl-i tarikatın rekabetine alet olmuş, güz mevsiminde Seydişehirli bir dervişle beraber, Isparta’ya Eğridir’e geldikten sonra, bu tarzda harekete başlamış. Yoksa evvelce çok dost idi.

Hâlbuki Ehl-i tarikatın rekabeti, benim gibi kendini hiç ender hiç bilen ve iddia-i kemâlden şiddetle teberri eden ve medihten nefret edip kaçan ve ehl-i tarikatın duasına kendisini muhtaç bilen, biçare şahsıma karşı rekabet etmek pek manasızdır.

Veyahut ihtiyacım olmadığı için, insanlardan istiğna ettiğimden, ehl-i cerre sed çekiyor, telakki edildi, propaganda ediliyor. Bu da haksız ve manasızdır. Çünkü çendan ben kabul etmiyorum. Fakat ehl-i dinin muhtaçlarına sadaka ve zekât verilmesini tavsiye ediyorum. Veyahut ehli delalet ve sefahat yazılan sözlere karşı tenkit çaresini bulamadılar, güya şahsımı çürütmekle sözleri düşürecekler. Hâlbuki pek asılsızca bir harekettir. Çünkü Sözler semavat-ı Kur’an’ın nurani yıldızlarına burhan zincirleriyle bağlanmıştır. Süfli, zaif olan şahsımla bağlamadım ki şahsımı düşürmekle o sözlere sarsıntı gelmesin.

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz Said

7. Parça[düzenle]

ÂHİRET KARDEŞİM HULUSİ BEY’E

بِاسْمِهِ

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Sizin gibi, hakîki kardeşlerimle uzaklığın alameti olan mükâtebe âdetim değil, çünkü manen beraberiz. Merak ettiğin mes’elelerin cevabı da, sizin yanınızdaki Sözler’de vardır. Cenâb-ı Hakk’a Hamd ve Şükür ediyorum ki, sizler gibi Sâdık bazı kardeş, talebeleri bana vermiştir. Onlara nâfi olacak hakîkatları, elbette sualinden evvel yetiştirmek vazifemdir.

Beyân ettiğiniz ba’zı mes’elelerin bir kısmı, uzun bir bahis ister. Vakit de müsait değil. Yalnız şu kadar size derim ki: Vazifem kendi ihtiyarımla değildir. Ben insanları unutup, nefsime müteveccih olmak için bir hâletdeyken ihtiyarım olmadan, bildiğiniz gibi istihdam olu-nuyorum. İnşâallah o hizmet nâfi olur. Şu zamanda îmanı kurtarmak ve kemâl-ı îmanı kazanmak ve Sünnet-i Seniyeye ittiba zamanıdır.

Tarikatların esası olan azîmet ve takva şu kesretli bid’atlar içinde yapmak pek müşkildir. Hem tarikatda; şu zamanda en eslemi Yirmi Altıncı Sözün âhirlerinde bir nebze yazılmıştır. Zannımca İmâm-ı Rabbânî gibi zatlar, şimdi bulunsaydı, bütün kuvvetleriyle Erkan-ı Îmanın ve Esasat-ı İslamiyenin takviyesine çalışacaklardı.

İnşâallah başka vakit, daha tafsilatı işiteceksin. Vakit müsaade etmiyor. Şimdi size Mirac’a dâir bir Söz yazıldı, arzu ettiğiniz için. Yoksa ben hasta idim, halim müsait değildi. Güzel, dikkatle okuyunuz, sonra nasıl bulduğunuzu bana yazınız. Çünkü pek süratle müsvedde hâletinde yazılmış, size gönderilmiştir.

Hem Hakkı Efendi’ye, Şeyh Mustafa Efendi, Hüseyin Efendi’ye selam ve duâ ederim. Duâlarını da isterim. Hakkı Efendi’ye de söyleyiniz ki: Yangın hadisesine merak etmesin çünkü: Onun gibilerin harik ile zâyi’ olan malı, sadaka hükmündedir. Bâki Hüdaya emanet olunuz.

Eddai

Âhiret Kardeşiniz

Said Nursî

8. Parça[düzenle]

HULUSİ BEY’E GİDECEK

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Aziz, Sıddık, Muhlis Kardeşim.

Sana Yirmi Altıncı Mektubun dört mebhasını birden gönderdim. Kendi nüshamdır. Sen benden ziyâde layıksın. Seninki kayboldu, benimki onun yerine geçsin. Fakat müsvedde halindedir, kusura bakma.

Kardeşim, bazı dakika olur ki: Az amel çok sayılır, bir neferin müdhiş bir zamanda bir saat nöbeti, bir sene hükmünde olduğu gibi, inşâallah Hulûsînin de nurlara nöbetdarlık saatleri o nevi-dendir.

Mâşâallah, Hakkı Efendinin yerinde orada bir Fethi Beyi buldun. İş kemmiyetde değil, keyfiyete bakılır. Bazen bir, yüze mukabildir.

Hem kardeşim, Kurban Bayramından tâ Şuhûr-u selaseye kadar, dünya o zaman atalette gafletiyle, derd-i maîşet belâsıyla insanları sersem ediyor. O müddet zarfında fütur ve lakaydlık her halde olacak. Az bir hizmet de yazda çoktur.

Hem bilirsin ki, insanın terakkiyatı şeytanlarla mücahededen ileri gelir. Mücahede olmazsa terakkiyat olmaz. Sana hücum edenler ne kadar çoğalsa, sana o kadar kârdır. Zâten biz neticeyle mükellef değiliz, hizmetle mükellefiz. Netice ve muvaffakiyet ise, Cenâb-ı Hakk’ın işidir. Onun işine karışmamalıyız.

Başta Fethi Bey, Sözlerle alakadar olanlara selam ve duâ ederiz. Başda Sabri, bütün kardeşler size selam ve duâ ederler. Peder ve validelerinize selam ve duâ ederim ve duâlarını isterim.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz Said Nursî

Kardeşim, orada bir vakit dehşetli ameliyat icra edildiğinden, oradaki insanlarda bir korkaklık vermiş, onların füturundan mey’us olma. (Size müjde) bir ay evvel bir şehirde, birden on bir yerde, kemâl-i iştiyakla Sözleri yazmaya başladılar. Gittikçe Sözlerin Nâşirleri çoğalıyor.

9. Parça[düzenle]

Ehli Hak, yalnız hak için bahse girişmeli. Hak için bahse girişen izhar-ı fazl etmez. Yalnız Hakkı arar. Hak hangi tarafta olursa olsun, kemâl-ı şevk ile alır. Hatta hak, hasım tarafında olsa, hâlis bir hakpe-rest daha ziyâde sever. Çünkü, istifade eder. Eğer hak onun sözünde olsa, bir istifadesi olmaz. Gurura girmek de ihtimali var. Fa-kat hasmın elinden çıksa, hem istifade eder. Hem teslimiyyetle hakka inkiyadını gösterir. Bir fazilet dahi kazanır.

Hakîkat böyle iken, maatteessüf ehl-i hakda ve ulemâda hakperestlik nâmı altında, nefis perestlik işe çok karışıyor.

En mühim ve kudsî bir mes’eleyi, satranç oyunu gibi izhar-ı fazl yolunda ve müzakere-i ilmiyeyi, münakaşa derecesine çıkarılıp, onunla oynuyorlar. Her iki taraf kendini haklı zanneder. Her iki taraf, mâdem münakaşa sûretini alıyor, haksızdırlar.

Zaten kemmiyeten az olan ehl-i dalâlet, kesretli olan ehl-i hakkın şu hâlinden istifade ederek, mağlup edip, perîşan ediyorlar.

Hem münakaşacı iki kısım, o mes’elede hakkı göremezler. Çünkü: Nazar-ı insaf ile bakılmadığı için, tenkid nazarı hasmının yalnız çürük taraflarını ve taraftarlık cihetiyle kendi nefsinin yalnız iyilik tarafını görür, iyiliklerini onun çürükleriyle müvazene eder. Elbette bu nazar hakkı göremez, görsede tanımaz.

Said Nursî

10. Parça[düzenle]

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ فِى الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ

Aziz, Sıddık, Ciddi, Hakîkatlı Kardeşim:

Size Yirmi Sekizinci Mektubun İkinci, Üçüncü Mes’elesini de gönderdim. Rü’yanın ta’biri Birinci Mes’eledir. O üç mes’eleyi nasıl telakki edeceğinizi, merak ediyorum.

Hem Sabri’nin bana yazdığı husûsi bir mektubunu size gönderiyorum. Maksadım da, o zâtın samimi tevazuunu ve sana karşı hâlis uhuvvetini göstermek içindir.

Şu İkinci, Üçüncü Mes’eleyi de o kendi hattıyla size yazdı. Hatta Yirmi Altıncı Mektubu, kendi nüshasını size göndermek istiyordu, ben bırakmadım. O seni kendi nefsine tercih ediyor.

Elhamdulillâh bu havalide çok Sabriler zuhura başladılar, fakat yaz mevsimi dünya çarşısıdır, gaflet meydanıdır. Atalet, fütur veriyor. Şuhûr-u Selase takarrub ettikçe, âhiret çarşısı faaliyete başlar. Onun için oradaki fütur, sana yeis ve fütur vermesin.

Başta vâlideyniniz ve Fethi Bey olarak, Sözlerle alakadar umum dostlara selam ve duâ ediyoruz. Başta Sabri, bütün kardeşleriniz de, selam ederler.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz

Said Nursî

11. Parça[düzenle]

Acele yazıldı kusurumu affediniz, Efendim. Pek Muhterem Üstadım Efendim Hazretleri

Yirmi Yedinci Mektubu bilistinsah Huzur-u Ekremiye takdim ediyorum. Fakat takdir ve hitabe-i fâzılânelerine lâyık olmayan bu abd-i pür kusur ve âciz hakkında, şu mektûbâtın mukaddemesinde kemâl-i hararetle ve pek müşfikane mütaleat ve ulvi beyânat serdiyle, müşfik bir vâlideden daha eşfak bir Üstad-ı bînazîr ve mesîl bulunduğunuz, her zamanki ma’ruzatımı isbata bâriz bir delildir.

İkinci Üstadım olan Muhterem Hulûsî Bey Efendinin, her sözleri nurlu ve hakîkatlı ve vûzuhlu ve hakîmâne kaleme alması, hakîki üstada has bir talebe bulunduklarını, her türlüsüyle isbat etmektedir.

Ezcümle: Felaketzede bir dostuna yazdıkları ve mektûbâtın nihayet kısmına dercedilen ma’nevî teselliyet ve tarziyenamede ne büyük hakîkatları feth ediyorlar ve ne bitmez, tükenmez vesayây-ı hakîmâneyi iz-har ediyorlar. Ve ne tam ma’nasıyla nur fabrikasının metalarını değeriyle alıp, hakkıyle ve lâyıkıyle satıyorlar. Çok istifade ettim. Allah birinci ve ikinci üstadlarımdan çok râzı olsun.

Elhâsıl: “Bârika-i hakîkat, müsademe-i efkardan çıkar” mefhumunca hakkıyla, tamamıyle, lâyıkıyle sena edemediğim Nur Risâleleri, bir çok ihvanı tahrik ve îkaz etti. Onlar da “Hazâinü’l-Envar” dan alıp saçmakta oldukları parlak hakîkatlar ve nurânî mebhaslar ve çok ticaretli işler ve hoş manzaralı sahalar göstererek, terakkiyat-ı ma’nevîye ve tealiyat-ı uhreviye cihe-tinde, hatta mahkum-u mevt derecesinde bulunanlara gıpta-bahş bir hayat verdiği meşhud olup, şu hal ise, binnetice gafletten ayılarak, ebvab-ı irşadı çalmağa yegane vesile bulunduğu cihetle, Zât-ı fâzılânelerine ne kadar arz-ı şükran ve minnettarî edilse, yine hakkıyla vazifemizi ifa etmiş olamayız.

Geçen hafta Asaf Beyle görüştüm, çok selam ve hürmetlerini arz ederek, ellerinizi öpüyorlar. Rûhen Hulûsî Beye yakın bir vaziyetde olduklarını hissediyorum.

Doktor keza el ve eteklerinizi öper, teveccühâtınızın bekasını istirham eder. Şimdi Yirmi Dördüncü Sözü okuyor ve bana birden dokuza ve onbirden yirmiye kadar olan sözleri getirmemi diliyor. Tedric, tedric hepsini veriyorum. Şimdi bizim Zekai’nin mektubunu aldım, efendimize âid olanı takdim ediyorum. Ve müsaadenizle şu arzumu da açıktan yazıyorum.

Bendeniz diyorum ki: Hulûsî Beye Halef olmaya lâyık Zekai’dir. Zihni açıktır, zekidir, gençtir, her türlüsüyle has talebeliğe lâyıktır. Şu dâvamı da hat ve hareketiyle mektubu isbata kâfidir. Bakayım Efendimiz ne buyuracaksınız. Mahsus dest ve dâmen-i muallalarını öper ve teveccühât-ı kerîmanelerini dilerim. Sefer-ül hayr 1351 Pür-kusur ve âciz, her an himmet ve duânıza muhtaç talebeniz

(Hulûsî Sâni) Sabri

Hulûsî Beyden gelen ve mumaileyhe gönderilecek olan, iki kıta mektupları da henüz aldım. Gelen çok hoş, giden daha hoş, ne kadar hoş desem, o kadar hoş.

Efendim, bu fabrikanın hizmetine, ameleliğine doyulur mu? Usanılır mı? Âh.. ne yapayım ki, elim kısa fazla ilerlemeye vüs’atim yok.

Yirmi Yedinci Mektuba derci emir buyurulan, muhterem Hulûsî Bey Efendinin elmas ayar sözlerini seve seve ve ruhumu şenlendire şenlendire geçirdim.

İkinci Üstadımı da ne kadar sena etsem hakdır ve layıkdır. Şimdi Eğirdir’e gidiyorum. Emirlerinizi ifa edip, avdetimde müşahedâtımı yine arz ederim Efendim..

Bilhassa Hâk-ı fâzılânelerine yüzümü sürer, da’vât-ı hayriyelerini istirham eylerim Efendim…

S. H. Sâni

12. Parça[düzenle]

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَاۤئِمًا

Aziz, Sıddık ve Faal Ağabeyimiz Hulûsi Bey

Mübârek mektubunuzu aldığımız aynı anda: Üstadımız hasta olduğu halde, hilâf-ı adet olarak, odamıza gelip mektubunuzu okudu. Ruhu ferahladı ve dedi ki:

Hulûsi her sabah benim yanımdadır. Nasılki Emirdağı’nda yirmi sene sonra görüştüğümüz vakit, yirmi gün evvel görüşmüş gibi, yakınlık hissetmiştim. Şimdi de, on gün evvel görüşmüşüz gibi geldi.

Mâşâallah eski zamanda kahramanca hizmet yapan Hulûsî Bey, aynı hizmetine devam ediyor. Onun bu seyahatini, ben yapmışım gibi kabul ediyorum. Ben Eskişehir’e gelmek istiyordum. Hulûsi benim bedelime gitmiş.

Şimdi iki, üç mühim meselemiz var, eğer bu olmasaydı, ya Hulûsi’yi yanıma çağıracaktım. Veya ben onun yanına Urfa, Diyarıbekir havalisine gidecektim. İnşâallah bu ziyareti kaza edeceğiz, dedi.

Üstadımız hem size, hem oradaki kardeşlerimize çok selam ve duâlar edip, duâlarınızı istiyor. Biz de çok selam ve hürmetler eder, duâlarınızı bekleriz.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşleriniz

Ceylan-Bayram-Zübeyr

13. Parça[düzenle]

HULÛSÎ BEY’E HİTABDIR

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَاۤئِمًا

Aziz, Sıddık, Muhlis Kardeşim!

Evvelâ: Biraderzadem Halil Naci’nin dünyevî musîbeti, beni de cidden mahzun eyledi. Cenâb-ı Hak onu da kurtarsın, size de sabır ve tahammül ihsân eylesin, âmîn. Nur’un eskiden beri hiç sarsılmayan muhlis bir kahramanı elbette dünyanın geçici, kıymetsiz, fâni vaziyetleri karşısında telaş etmez, mağlub olmaz inşâallah.

Sâniyen: Silsile-i ilmiyede bana en son ve en mübârek dersi veren ve haddimden çok ziyâde şefkatini gösteren, Hazret-i Şeyh Muhammede’l-Küfrevî (Kuddise sirruhû’nun) hulefâsından Alvar’lı Hoca Muhammed Efendi’ye ve ihvanlarına çok selâm ve arz-ı hürmet ederim. Ve o havalide Nurlarla alâkadar senin dostlarına çok selâm ve Nur hizmetinde muvaffakıyetlerine dua ederiz.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Hasta Kardeşiniz Said Nursî

14. Parça[düzenle]

Alvarlı Muhammed Lutfi Efendinin Mektubudur

التوفيق من اللّٰه اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ يَا أَخِى فِى اللّٰهِ اَعَزَّكَ اللّٰهُ فِى الدَّارَيْنِ اَعْطَكَ اللَّهُ مَا تَطْلُبُ مِنَ اللّٰهِ

Dest-gîr’in dâreynde, Hazreti Allah ola

Pîşrevin Nûr-i hüdâ, feyz-i Resûlullah ola.

هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

Bediüzzaman nâmıyla teşehhür eden, Zâtı âl-i kadrin, himmet-i merhametlerini hakk-ı âcizânemde celb etmeniz, dünya ve mâfiha değer.

Yâdigâr-ı Fahr-i Âlemdir o zat, bu ümmete,

Nâil ettin dû dîdem sen bizi, bu himmete,

Kaddesallahu sirrehu ve ahsenehu birrehu

Bu meydân-ı hidayette nice bir şîr-i ner var

O Zât-ı âli kadr-veş bize bugün siper var.

Cenâb-ı Zülkerem, O Zât-ı Muhteremin ömr-i zî saadetlerini bu Ümmet-i Muhammed’e sâyebân olması için, lütuf-u keremiyle uzun ömürle muammer buyursun ve sizler gibi bir yâr-ı Sâdıkın sıdk-ı sadâkatini müzdâd ederek, o Zâtın feyzinden istifade etmeye müyesser buyursun, âmin!

Yâr-ı vefâdarım, muhabbet-i iktisârım Hulûsî Bey!

Ba’desselam vedduâ:

Cümle ihvan-ı îmaniyle beraber cânâ seni dilşâd ede, Hazret-i Hak nur-ı basar.

Bu tarafta olan ihvân-ı din, sizin selamınızı müteşekkirâne aldıkları gibi, o Zât-ı âli kadrin de göndermiş olduğu merhamet-i selamlarını can beraberi kabul etmişlerdir.

Muhammed Lütfî,

(Rahmetullahi Aleyh)

15. Parça[düzenle]

Alvarlı Muhammed Lutfi Efendinin Mektubudur

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Hâlde hâldaşım, yolda yoldaşım, dinde kardeşim Muhammed Hulûsi Efendi Kardeşim!

Hamden lillâh, Nur-u tevhid, yâr-ı gârındır senin

Nur-u tevhid, nur-u didem, dilde yarındır senin.

Rahm-i Rahmân ez-ezel tâ be-ebed İhsân-ı Hak.

Mahza fadlından, Hüdaya bâki vârındır senin.

Bir Kerîmdir, bir Rahimdir, Bir Hakîmdir Zülcelâl,

Kerem-i fadl-ı ilâhî, yâr-ı ğârındır senin.

Nice hamd etmek gerektir, Lütfî’yâ bu ni’mete.

Gübâr-ı kadem-i cânân müşkbârındır senin.

Biinâyetillâhi teâla meyân-ı Ümmet-i Muhammed’de Şem’a-i hidayet nurunu füruzân eden bir Zât-ı âli kadrın huzur-u saa-detine nâ-mı kemteranemi tahrir ile, tezekkürde bulunduğunuz ve bize hüsn-ü himmetlerini celb ve selamlarını tebliğiniz, kıymet-i dünya ve mâfihâ olan eşyadan değerlidir. Ol zât-ı âli kadrin himmetlerini istirhamda, bir bende-i âciz ve bir müznib-i kemterim. Ol babda himmetlerine havale.

Esselam ey şem’a-i nûr-u hidayet Esselam

Esselam ey matla-i mihr-i saadet Esselam.

Gülbin-i tevhidde gonca-i hemrâh,

Muhammed Hulûsî Efendi Kardaş,

Nur-u tevhid ise, dilde dilârâ,

Bir Hak nüma zâta olmuşsun yoldaş,

Tuttuğun dâmeni elden bırakma,

İlm-i Ledundan olmuşsun sırdaş,

Kerem-i Kerîme bu mazhariyet,

Bir kadr-i vâlâya olduğun haldaş,

Hamd eyle Mevlaya rû-ber-zemin ol,

Nâ ehle esrarı eyleme sen fâş.

Muhammed Lütfi (R.A.)

Envâr-ı dûdidem, birâder-i bergüzidem

Muhammed Hulûsî Efendi kardaş!

Bâdesselam veddua e’azzeke-llâhu fiddareyn

Hasta dilânın derdine derman eder Allah.

Allah diyenin affına ferman eder Allah.

Her kim ki der-i dergâh-ı İlâhîde sâil

Sıdk ile yapışanlara ihsan eder Allah.

Âşık ile ma’şûk bâzârı bizlere mektum,

İsmaili suretâ kurban eder, Allah.

Hafîz ism-i şerifine olan mazhar efendinâ

Kerem-i Kerîmi gözle, açar hurşidveş (Hâşiye 1[2]) ma’na

Bu kanun-u ezelîdir, belâ ehl-i velayete

Olup âşık-ı belâ, âhir olur bir gonca-i rânâ

Hüda dostlarını dâim belâya müptela eyler.

Belânın âhiri baldır, Hayat-ı ebedî cânâ

Belâ ile bulan buldu Velayı (Hâşiye 2[3]), her dü âlemde.

  1. Gavs’ın (k.s.) Hulûsi’ye; Muhlis namını vermesi tam yerindedir
  2. Hurşid veş: Güneş gibi
  3. Vela’: Şer’an aşkdan ve dostluktan hâsıl olan karâbet-i hükmiye