Risale:Tiryak (Küçük Kitap)
TİRYAK
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
TİRYAK
OTUZ BİRİNCİ SÖZ'ÜN BİR ZEYLİ
Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesinden bir parçadır.
Risâlet-i Ahmediye (A.S.M.) ile münasebettar olmasından buraya derc edilmiştir.
Risâlet-i Ahmediyeden (A.S.M.) bahs eden bu gelen On Dokuzuncu söz, gerçi derc edilen 17. ve 18. nci Sözlerden sonra ise de kudsiyetine binaen bunlardan mukaddem oldu.
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ
Cümle tahiyyât, Ol Hâkim-i Ezel'e ve Hakîm-i Ezelîye ve Rahmân-ı Lemyezelî'ye elyaktır ki: Bizi İslâmiyetle serfiraz ve şeriat-ı garrâ ile sırat-ı müstakîme hidayet etmiştir.
Öyle bir şeriat ki: Akıl ile nakil destbedest ittifak ederek ol şeriatın hakaikının hakkaniyetini tasdik etmişlerdir.
Ve öyle hakaik ki: Kökleri hakikat-ı zeminde rüsuh ile beraber dal ve budakların kemalâtın göklerineyükselip, intişar etmiş. Ve öyle füruat ki: Meyveleri saâdet-i dâreyn olmuş. Hem bizi kur'an-ı Mu'ciz ile irşad eylemiş...
Bu kitab öyle bir kitap ki: Kaideleri ile hilkat-ı âlemin kitabından dest-i kader ve kalem-i hikmet ile mektub olup cereyan eden kavânîn-i amîka-i dakika-i İlâhiyeyi izhar ettiğinden; ahkâm-ı âdilânesiyle nev'i beşerin nizamına ve muvazenesine ve terakkisine kefîl-i mutlak ve üstad-ı küll olmuştur.
Salâvât-ı bînihaye, Ol Server-i kâinat ve Fahr-i Âleme hediyye olsun ki: Âleme, enva' ve evnâsiyle ONUN risaletine şehadet ve mu'cizelerine delâlet ve hazine-i gaybtan getirdiği metâ-ı âlîye dellâllık ediyor. Gûya âleme teşrifini herbir nev'î, kendi lisan-ı muhsusuyla alkışlıyorlar.
Sultan-ı Ezel, zemin ve âsumanın evtarını yani tellerini intak edip, her bir tel başkabir lisan ile mu'cizatının nağamatını terennüm etmekle, o sadâ-yı şirîn bu kubbe-i âsumanda ilelebed tanîn-i endaz etmiştir.
Gûyâ âsuman, kendi mî'racının ve meleklerinin ve kamerinin elsine-i semaviyesiyle risaletini tebrik.. ve zemin, kendi hacer ve şecer ve hayvanatının dilleriyle mu'cizelerine senâhân.. ve cevv-i fezayı, kendi bulutlarının ve cinnilerinin işârâtıyla nübüvvetine beşaret ve sâyebân.. olarak; Zamân-ı mâzi, enbiyalarıyle kütüb ve kâhinlerinin rumûz ve telvihatıyla o şems-i hakikatın fecr-i sâdıkını göstererek müjdeci.. ve zamân-ı hal, yani ars-ı saâdet lisan-ı hâliyle tabiat-ı Arabdaki inkılab-ı azîmin ve o bedeviyet-i sırfdan medeniyyet-i mahzâ-nın def'aten tevellüdünü şâhid göstererek nübüvvetini isbat.. ve zaman-ı müstakbel, kendi vukuat ve fünûnunun etvar-ı müdakkikanesiyle anın
mevkib-i ikbâlini istikbal.. ve lisan-ı hakîmâne ile irşadatına teşekkür;
Ve nev'-i beşer kendi muhakkikleriyle bahusus o muhakkiklerin hatîb-i beliği ki, şems gibi kendi kendine bürhan olan Muhammed Aleyhissalâtü vesselem'ın (A.S.M.) lisan-ı fasihânesiyle haktan geldiğini ilân ve Zât-ı Zülcelâl kendi kur'anın lisan-ı beliğanesiyle ol Nebiyy-i Ümmînin (A.S.M.) ferman-ı risaletini kıraat ediyorlar ve etmektedirler.
Beytte Yâni: Bütün dünya arslanlarının bağlandığı bir zinciri. Hiç mümkün müdür ki, tilki, hile edip koparabilsin.
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ Bu kelime-i âliye, üssü'l-esas-ı İslâmiyet olduğu gibi kâinat üstünde temevvüc eden İslâmiyetin en nûrânî ve en ulvî bayrağıdır. Evet misak-ı ezelî ile peyman ve yeminimiz olan îman, bu menşur-u mukaddesde yazılmıştır. Evet, âb-ı hayat olan İslâmiyet; bu kelimenin ayn ül hayatından nebean eder. Evet ebede namzet olan nev'-i beşer içinde saâdet-i sarây-i ebediyeye tayin olunanların ve o saadetle tebşir olunanların ellerine verilmiş bir ferman, bir vesika-i ezelîdir. Evet, kalb denilen ve avâlim-i gayba karşı olan pencerede kurulmuş olan lâtife-i Rabbâniyenin fotoğrafıyla alınan timsal-i nûrâni ile Sultan-ı Ezel'îyi ilân eden hareta-i nûrâniyesidir. Ve tercüman-ı beliğidir. Evet, vicdanın esrarengiz olan nutk-u beliğanesini cemiyet-i kâinata karşı vekâleten terennüm eden hatîb-i fasîhi ve kâinata Hâkim-i Ezel'îyi ilân eden îmanın mübelliğ-i beliği olan lisanın elinde bir menşur-u lâyezâlîdir. İşaret: Bu kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şâhid-i sâdıktır ve birbirini tezkiye eder. Evet, ulûhiyet nübüvvete bürhan-ı lümmîdir. Muhammed Alayhisselâm da, Sâni-i Zülcelâl'e zâtı ile ve lisanıyla bürhan-ı innîdir... Risalet-i Ahmediye'ye (A.S.M.) dair olan Ondokuzuncu söz'ün bir parçasıdır. بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ ONDÖRT REŞAHAT'ı tazammun eden Ondördüncü Lem'anın BİRİNCİ REŞHASI: Rabbimizi bize târif eden üç büyük, küllî muarrif var. Birisi: Şu kitab-ı kâinattır ki, bir nebze şehadetini onüç lem'a ile arabi Nur Risalesinden Onüçüncü dersten işittin. Birisi de: Şu kitab-ı kebirin âyet-i kübrâsı olan Hâtem-ül Enbiya Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Diğer birisi de Kur'an-ı Azîmüşşan'dır. Şimdi şu ikinci Bürhan-ı Nâtıkî olan Hâtem-ül Enbiya Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanımalıyız ve dinlemeliyiz. Evet, o bürhanın şahs-ı mânevîsine bak: Sath-ı Arz bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine, bir minber... O bürhan-ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalât-ü Vesselâm, bütün ehl-i îmana imam, bütün insanlara hatib; bütün enbiyaya reis; bütün evliyaya seyyid; bütün enbiya ve evliyadan mürekkeb bir halka-i zikrin serzâkiri... Bütün enbiya hayattar kökleri bütün evliya taravettar semereleri bir şecere-i nuraniyyedir ki: Her bir dâvasını, mu'cizatlarına istinad eden bütün enbiya ve kerametlerine îtimad eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar. Zira O, (A;S;M;) لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ der, dâva eder. Bütün sağ ve sol, yâni mâzi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nûrânî zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek, icma ederek mânen derler. Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesapsız imzalarla te'yid edilen bir müddeaya parmak karıştırsın. İKİNCİ REŞHA: O nûrânî bürhan-ı tevhid, nasılki iki cenahın icma ve tevatürüyle te'yid ediliyor. Öyle de, Tevrat ve İncil gibi kütüb-ü Semâviyenin (Hâşiye) yüzler işârâtı ve irhasatın binlerle rumuzatı ve hâtiflerin meşhur beşâratı ve kâhinlerin mütevatir şehâdâtı ve Şakk-ı Kamer gibi binler mu'cizâtının delâlâtı ve Şeriatın hakkaniyyeti ile te'yid ve tasdik ettikleri gibi, Zâtında gayet kemaldeki ahlâk-ı hamîdesi ve vazifesinde nihayet hüısnünıdeki secayayı galiyesi ve kemâl-i emniyeti ve kuvvet-i îmanını ve gayet itmi'nanını ve nihayet vusûkunu gösteren fevkalâde takvâsı, fevkalâde ubûdiyeti fevkalâde ciddiyeti fevkalâde metaneti; dâvasında nihayet derecede sâdık olduğunu güneş gibi âşikâre gösteriyor. ________ (Hâşiye) Hüseyin-i Cisrî "Risale-i Hamidiye" sinde yüzondört işâratı, o kitaplardan çıkarmıştır. Tahriften sonra bu kadar bulunsa elbette daha evvel çok tasrihat varmış...
ÜÇÜNCÜ REŞHA:Eğer istersen gel... Asr-ı Saadet'e, Ceziretül- Arab'a gideriz. Hayâlen olsun Onu vazife başında görüp ziyaret ederiz. İşte bak: Hüsn-ü sîret ve cemâl-i sûret ile mümtaz bir zâtı görüyoruz ki: Elinde mu'ciznümâ bir kitap lisanında hakaikâşina bir hitap, bütün benî- âdeme belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcûdata karşı bir hutbe-i ezeliyyeyi tebliğ ediyor, Sırr-ı hilkat-ı âlem olan muamma-i acîbânesini hal ve şerh edip ve sırr-ı kâinat olan tılsım-ı muğlâkını fetih ve keşfederek bütün mevcûdattan sorulan, ve bütün ukulü hayretler içinde meşgul eden üç müşkil ve müthiş sual-i azîm olan: "Necisin?" Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?" suallerine mukni, makbul cevap verir... DÖRDÜNCÜ REŞHA: Bak! Öyle bir ziyayı hakikat neşreder ki: Eğer Onun o nuranî daire-i hakikat-ı irşadından hariç bir surette kâinata baksan; elbette kâinatın şeklini bir matemhâne-i umumî hükmünde ve mevcûdatı birbirine ecnebi, belki düşman ve câmidâtı dehşetli cenazeler ve bütün zevil-hayatı zeval ve firakın sillesiyle ağlıyan yetimler hükmünde görürsün. Şimdi bak: Onun neşrettiği nur ile o matemhane-i umumi şekvk ve cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti. O ecnebi, düşman mevcûdât birer dost ve kardeş şekline girdi, O câmidât-ı meyyite-i sâmite ; birer mûnis me'mur birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı ve o ağlayıcı, şekva edici kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir sûretine girdi... BEŞİNCİ REŞHA: Hem o nur ile; Kâinattaki harekâtı, tenevvüatı, tebeddülâtı, tağayyürâtı; mânasızlıktan ve abesiyyetten ve tesadüf oyuncaklığından çıkıp birer Mektubat-ı Rabbâniyye, birer sahife-i âyât-ı tekvîniyye , birer merâyâ-yı Esmâ-i İlâhiyye ve âlem dahi, bir kitab-ı hikmet-i Samedâniye mertebesine çıktılar. Hem, insanı bütün hayvânatın mâdûnuna düşüren hadsiz zaaf ve aczi, fakr ve ihtiyacatı ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden vasıta-i nakl-i hüzün ve elem ve gam olan aklı; O nur ile nurlandığı vakit insan bütün hayvanat ve bütün mahlukat üstüne çıkar. O nurlanmış acz, ve fakr ve akıl ile niyaz ile nâzenin bir sultan; ve fizar ile nazdar bir halife-i zemin olur, Demek O nur olmazsa, kâinat da, insan da hattâ herşey dahi hiçe iner. Evvet, elbette böyle bedî' bir kâinatta, böyle bir Zât lâzımdır. Yoksa kâinat ve eflâk olmamalıdır. ALTINCI REŞHA: İşte o Zât, bir saadet-i ebediyenin muhbiri, müjdecisi ve rahmet-i bînihayenin kâşifi ve ilâncısı ve saltanat-ı Rubûbiyyetin mehasininin dellâlı, seyircisi ve künûz-u Esmâ-i ilâhiyyenin keşşâfı göstericisi olduğundan; böyle baksan -yâni ubûdiyyeti cihetiyle- Onu, bir misal-i muhabbet, bir timsal-i rahmet, bir şeref-i insaniyyet, en nûranî bir semere-i şecere-i hilkat göreceksin. Şöyle baksan, -yâni Risaleti cihetiyle- bir bürhan-ı Hak, bir sirac-ı hakikat, bir şems-i hidayet, bir vesile-i saadet görürsün. İşte bak: Nasıl berk-i hâtıf gibi, onun nuru, şarktan garbı tuttu ve nısf-ı arz ve hums-u beşer onun hediye-i hidayetini kabûl edip, hırz-ı can etti. Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki: Böyle bir Zâtın bütün dâva- larının esası olan لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ bütün meratibiyle beraber kabul etmesin... YEDİNCİ REŞHA: İşte bak: Şu cezire-i vâsiada vahşî ve âdetlerine mutaassıp ve inatçı muhtelif akvamı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def'aten kal' ve ref ederek, bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âlame muallim ve medeni ümeme üstad eyledi. Bak! Değil zâhirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshir ediyor. Mahbûb-u kulûb, muallim-i ukûl, mürebbi-i nüfûs, sultan-ı ervah oldu... SEKİZİNCİ REŞHA: Bilirsin ki: Sigara gibi, küçük bir âdeti, küçük bir kavimde büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak daimî kaldırabilir. Halbuki bak! O zât, büyük ve çok âdetleri; hem inatçı, mutaassıp büyük kavimlerden, zâhirî küçük bir kuvvetle küçük bir himmetle az bir zamanda ref'edip yerlerine öyle secâyâ-yı âliyeyi ki, dem ve damarlarına karışmış derecede sâbit olarak vaz' ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok hârika icraatı yapıyor. İşte, şu Asr-ı saadeti görmiyenlere Ceziretül-Arab'ı gözlerine sokuyoruz. Haydi yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler. Yüz sene çalışsınlar. O Zâtın o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi? DOKUZUNCU REŞHA: Hem bilirsin: Küçük bir adam, küçük bir haysiyetle küçük bir cemaatte, küçük bir mes'elede, münazaralı bir dâvada hicabsız, pervasız; küçük , fakat hacaletâver bir yalanı; düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telaş göstermeden söyliyemez. Şimdi bak bu zâta; pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedar, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir halde, pek büyük bir cemaatte, pek büyük husûmet karşısında pek büyük mes'elelerde, pek büyük dâvada pek büyük bir serbestiyetle, bilâ-perva, bilâ-tereddüt, bilâ-hicab, telâşsız, samimî bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedit ulvî bir surette söylediği sözlerinde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Evet, hak aldatmaz, hakikâtbîn aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnîdir; hakikatbînin gözüne hayâlin ne haddi var ki, hakikat görünsün.. aldatsın...
ONUNCU REŞHA: İşte bak: Ne kadar merak-âver, ne kadar câzibedar, ne kadar lüzumlu, ne kadar dehşetli hakaikı gösterir ve mesaili ispat eder. Bilirsin ki: En ziyade insanı tahrik eden meraktır. Hattâ eğer sana denilse: "Yarı ömrünü yarı malını versen; Kamer'den ve Müşteri'den biri gelir, Kamer'de ve Müşteri'de ne var ne yok, ahvalini sana haber verecek. Hem, doğru olarak senin istikbalini ve başına ne geleceğini doğru olarak haber verecek." Merakın varsa vereceksin. Halbuki şu Zât, öyle bir Sultân'ın ahbârını söylüyor ki: Memleketinde Kamer bir sinek gibi, bir pervâne etrafında döner. O arz olan o pervane ise, bir lâmba etrafında pervaz eder ve o Güneş olan lâmba ise, o Sultan'ın binler menzillerinden bir misâfirhanesinde binler misbahlar içinde bir lâmbasıdır. Hem öyle acaib bir âlemden hakikî olarak bahsediyor ve öyle bir inkılâbdan haber veriyor ki: Binler Küre-i Arz bomba olsa patlasalar, o kadar acib olmaz. Bak! Onun lisanında: اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ اِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ اَلْقَارِعَةُ gibi sûreleri işit... Hem öyle bir istikbalden doğru olarak haber veriyor ki: Şu dünyevî istikbal, ona nisbeten bir katre serap hükmündedir. Hem öyle bir saadetten pek ciddî olarak haber veriyor ki; Bütün saadet-i dünyeviyye, ona nisbeten bir berk-i zâilin, bir şems-i sermede nisbeti gibidir. ONBİRİNCİ REŞHA: Böyle acib ve muamma-âlûd şu kâinatın perde-i zâhiriyyesi altında elbette ve elbette böyle acâib bizi bekliyor. Böyle acâibi haber verecek, böyle hârika ve fevkalâde mu'ciznuma bir Zât lâzımdır. Hem, bu Zâtın gidişatından görünüyor ki: O, görmüş ve görüyor ve gördüğünü söylüyor. Hem, "Bizi ni'metleriyle perverde eden şu Semâvat va Arzın İlâhı, bizden ne istiyor, marziyyatı nedir? pek sağlam olarak bize ders veriyor. Hem bunlar gibi daha pek çok merakâver, lüzumlu hakaikı ders veren bu Zâta karşı, herşey'i bırakıp O'na koşmak O'nu dinlemek lazım gelirken; ekser insanlara ne olmuş ki: Sağır olup kör olmuşlar, belki divâne olmuşlar ki; bu hakkı görmüyorlar. Bu hakikatı işitmiyorlar.. anlamıyorlar!. ONİKİNCİ REŞHA: İşte şu Zât, şu mevcûdat Hâlikının vahdâniyetinin hakkaniyeti derecesinde hak bir bürhan-ı nâtık, bir delil-i sâdık olduğu gibi; Haşrin ve saadet-i ebediyyenin dahi bir bürhan-ı katıı, bir delil-i sâtııdır. Belki, nasılki o Zât; hidayetiyle saadet-i ebediyyenin sebeb-i husûlü ve vesile-i vusûlüdür. Öyle de; duasiyle, niyaziyle o saadetin sebeb-i vücudu ve vesile-i îcadıdır. Haşir mes'elesinde geçen şu sırrı, makam münasebetiyle tekrar ederiz: İşte bak: O Zât öyle bir salât-ı kübrâda dua ediyor ki: Güya şu cezire, belki Arz, Onun azametli namaziyle namaz kılar, niyaz eder. Bak, hem öyle bir cemaat-ı uzmâda niyaz ediyor ki: Güya beni-Âdemin zamân-ı Âdem'den asrımıza ve kıyâmete kadar, bütün nûranî kâmil insanlar, Ona ittiba ile iktida edip,. duâsına "âmin" diyorlar. Hem bak, öyle bir hâcet-i âmme için dua ediyor ki: Değil ehl-i arz belki ehl-i semâvat, belki bütün mevcûdat niyazına: "Evet Yâ Rabbenâ ver. Biz dahi istiyoruz" deyip iştirâk ediyorlar. Hem öyle fakirâne, öyel hazinâne öyle mahbûbâne, öyle müştâkâne, öyle tazarrukârâne niyaz ediyor ki, bütün kâinatı ağlattırıyor, duasına iştirâk ettiriyor. Bak! Hem öyle bir maksad, öyle bir gaye için dua ediyor ki: İnsanı ve âlemi, belki bütün mahlûkatı; esfel-i sâfilîne, sukuttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan âlâ-yı illiyyîne , yâni kıymete, bekaya, ulvi vazifeye çıkarıyor. Bak!. Hem öyle yüksek bir fizar-ı istimdatkârâne ile ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârâne ile istiyor, yalvarıyor ki: Güya bütün mevcûdata ve Semâvâta ve Arşa işittirip vecde getirip, duasına: "Âmîn Allahümme âmîn" dedirtiyor. Bak!. Hem öyle Semi', Kerîm bir Kadir'den, öyle Basîr, Rahîm bir Alîm' den hâcetini istiyor ki: Bilmüşahede en hafi bir zîhayatın, en hafî bir hâcetini bir niyazını görür, işitir, kabul eder. merhamet eder. Çünki: İstediğini, velev lisan-ı hal ile olsun verir ve öyle bir suret-i Hakîmâne, Basîrâne ve Rahîmânede verir ki, şüphe bırakmaz: Bu terbiye ve tedbir öyle bir Semi' ve Basîr ve öyle bir Kerîm ve Rahîm'e hastır.
ONÜÇÜNCÜ REŞHA: Acaba bütün efâzıl-ı beni- Âdemi arkasına alıp, Arz üstünde durup, Arş-ı âzama müteveccihen el kaldırıp dua eden, şu şeref-i nev-i insan ve ferid-i kevn ü zaman ve bihakkın fahr-ı kâinat ne istiyor? Bak dinle: Saadet-i ebediye istiyor. Beka istiyor. Lika istiyor. Cennet istiyor. Hem, meraya-yı mevcûdatta ahkâmını ve cemallerini gösteren bütün esmâ-i Kudsiyye-i İlâhiyye ile beraber istiyor. Hattâ eğer Rahmet, İnâyet, Hikmet, Adâlet gibi hesapsız o matlûbun esbab-ı mûcibesi olmasa idi, şu Zâtın tek duası, baharımızın îcadı kadar kudretine hafif gelen şu Cennetin binasına sebebiyet verecekti. Evet, nasılki Onun Risaleti şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi. Öyle de, Onun ubûdiyyeti dahi öteki dârın açılmasına sebebdir. Acaba ehl-i akıl ve tahkika: لَيْسَ فِى اْلاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ
dediren şu meşhud intizam-ı fâik, şu rahmet içinde kusursuz hüsn-ü san'at ve misilsiz Cemâl-i Rububiyyet; Hiç böyle bir çirkinliği , böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabûl eder mi ki: En cüz'î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip ifa etsin... En ehemmiyetli en lüzümlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın? Hâşâ ve kellâ!. Yüzbin def'a hâşa! Böyle bir cemâl, böyle bir çirkinliği kabûl etmez. çirkin omaz. Ey hayâlî arkadaşım! Şimdilik bu kadar kâfidir, geri gitmeliyiz. Yoksa yüz sene şu zamanda, şu cezirede kalsak, yine O Zâtın garâb-i icraatının ve acâib-i vezâifinin, yüzden birisini tamamen ihâta edip temâşasından doyamayız. Şimdi gel!. Üstünde döneceğimiz her asra birer birer bakacağız. Bak nasıl her asır, o Şems-i Hidâyet'ten aldıkları feyz ile çiçek açmışlar! Ebu Hanife, Şâfiî, Bayezid-i Bestâmî Şah-ı Geylânî, Şah-ı Nakşibend, İmâm-ı Gazalî , İmâm-ı Rabbanî gibi milyonlar münevver meyveler veriyor. Meşhudâtımızın tafsilâtını başka vakte ta'lik edip, o mu'ciznümâ ve hidâyeteda'ya bir kısım katî mu'cizatına işaret eden bir salâvat getirmeliyiz.
عَلَى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْفُرْقَانُ الْحَكِيمُ مِنَ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ مِنَ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ عَلَى مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرَيةُ وَ اْلاِنْجِيلُ وَ الزَّبُورُ وَ بَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ اْلاِرْهَاصَاتُ وَ هَوَاتِفُ الْجِنِّ وَ اَوْلِيَآءُ اْلاِنْسِ وَ كَوَاهِنُ الْبَشَرِ وَ انْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَ سَلاَمٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهِ عَلَى مَنْ جَآئَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ وَ نَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَآئِهِ الْمَطَرُ وَ اَظَلَّتْهُ الْغمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ وَ شَبَعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهِ مِاءَةٌ مِنَ الْبَشَرِ وَ نَبَعَ الْمَآءُ مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهِ ثَلاَثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ وَ اَنْطَقَ اللَّهُ لَهُ الضَّبَّ وَ الظَّبْىَ وَ الْجِذْعَ وَ الذِّرَاعَ وَ الْجَمَلَ وَ الْجَبَلَ وَ الْحَجَرَ وَ الْمَدَرَ صَاحِبِ الْمِعْرَاجِ وَ مَازَاغَ الْبَصَرُ سَيِّدِنَا وَ شَفِيعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَ سَلاَمٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ فِى الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمَنِ فِى مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَآءِ عِنْدَ قِرَآئَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاَنِ مِنْ كُلِّ قَارِءٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ آِلَى اَخِرِ الزَّمَانِ وَاغْفِرْلَنَا وَارْحَمْنَا يَآ اِلَهَنَا بِكُلِّ صَلاَةٍ مِنْهَا آمِينَ
Mu'cizât-ı Ahmediyye (A.S.M.) Zeylinin Bir Parçasıdır. HÂTİME [Risâlet-i Ahmediyye (A.S.M.) delâili hakkında olup Mi'rac Risâlesinin Üçüncü Esasının nihayetindeki üç mühim müşkilden birinci müşkile ait suale, muhtasar bir fihriste sûretinde verilen cevaptır.] Suâl: Şu Mi'rac-ı Azim ne için Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâma mahsustur? Elcevap: Şu birinci müşkiliniz, otuz Üç adet sözler'de tafsilen halledilmiştir. Yalnız şurada, Zât-ı Ahmediyyenin(A.S.M.) kemâlâtına ve delâil-i Nübüvvetine ve o Mi'rac-ı A'zama en elyak O olduğuna icmalî işaretler nev'inde bir muhtasar fihriste gösteriyoruz. Şöyle ki: Evvelen: Tevrat, İncil, Zebûr gibi Kütüb-ü Mukaddese, pek çok tahrifata mâruz oldukları halde; şu zamanda dahi Hüseyin Cisrî gibi bir muhakkik, Nübüvvet-i Ahmediyyeye (A.S.M.) dâir o kitaplardan, yüz on işârî beşaretleri çıkarıp, Risâle-i Hamidiye'de göstermiştir. (Haşiye) Sâniyen: Tarihçe müsbettir ki: Şıkk ve Satih gibi meşhur iki kâhinin, Nübüvvet-i Ahmediyyeden (A.S.M.) biraz evvel , Nübüvvetine ve âhir zaman peygamberi olduğuna beyanatları gibi çok beşaretler, sahih bir sûrette tarihen nakledilmiştir. Sâlisen: Velâdet-i Ahmediyye (A.S.M.) gecesinde; Kâ'bedeki sanemlerin sukutu ile Kisrâ-yı fâris'in saray-ı meşhuresi olan Eyvan'ı inşikak etmesi gibi, irhâsât denilen yüzer hârikalar tarihçe meşhurdur. Râbian: Bir orduya, parmağından gelen suyu içirmesi ve câmide, bir cemâat-i azimenin huzurunda kuru direğın; minberin naklinden dolayı müfârakat-ı Ahmediyyeden (A.S.M.) deve gibi enin ederek ağlaması: “Ven şakgal Kamer”nassı ile Şakk-ı Kamer gibi muhakkiklerin tahkikatiyle bine bâliğ olan mu'cizatiyle serfiraz olduğunu tarih ve siyer gösteriyor. Hâmisen: Dost ve düşmanın ittifakıyle, ahlâk-ı hasenenin, şahsında en yüksek derecede ve bütün muamelâtının şehadetiyle, secâyâ-yı sâmiye, vazifesinde ve tebliğatında en âli bir derecede ve dîn-i İslâmdaki mehâsin-i ahlâkın şehadetiyle, şeriatında en âli hisâl-i hamîde, en mükemmel derecede bulunduğunu ehl-i insaf ve dikkat tereddüt etmez. Sâdisen: Onuncu söz'ün İkinci İşâretinde işaret edildiği gibi; Ulûhiyet muktezayı hikmet olarak tezahür istemesine mukabil; en azami bir derecede Zât-ı Ahmediyye (A.S.M.) dinindeki â'zamî ubûdiyetle en parlak bir derecede göstermiştir. Hem Hâlik-ı âlemin nihayet kemaldeki cemâlini, bir vasıta ile muktezayı hikmet ve hakikat olarak göstermek istemesine mukabil en güzel bir sûrette gösterici ve târif edici, bilbedâhe yine O Zâttır. (A.S.M.) Hem Sâni'-i âlemin nihayet cemalde olan kemal-i san'atı üzerine Enzar-ı dikkati celbetmek, teşhir etmek istemesine mukabil; en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşâhede O Zâttır. (A.S.M.) Hem bütün âlemlerin rabbi, kesret tabakatında Vahdâniyetini ilân etmek istemesine mukabil; en a'zami bir derecede bütün merâtib-i tevhidi ilân eden-, yine bizzarure O Zâttır (A.S.M.) Hem Sâhib-i âlemin, nihayet derecede âsârındaki cemalin işaretiyle, nihayetsiz hüsn-ü zâtisini ve cemalinin mehasinini ve hüsnünün letâifini âyinelerde mukteza-yı hakikat ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukabil, en şa'şaalı bir sûrette âyinedarlık eden ve gösteren ve sevip başkasına sevdiren, yine bilbedâhe O Zâttır (A.S.M.) Hem şu saray-ı âlemin Sâni'i gayet hârika mu'cizeler ile ve gayet kıymetdar cevherler ile dolu hazine-i gaybiyelerini izhar ve teşhir istemesine.. ve onlarla kemalâtını târif etmek ve bildirmek istemesine mukabil; en a'zami bir sûrette teşhir edici, tavsif edici ve târif edici yine bilbedâhe O Zâttır (A.S.M.) Hem şu kâinatın sâni'i şu kâinatı, enva'ı acâib ve zinetlerle süslendirmek sûretinde yapması.. ve zişuur mahlûkatını seyr ve tenezzüh ve ibret ve tefekkür için ona idhal etmesi.. ve muktea-yı hikmet olarak onlara, o âsâr ve sanâyiin mânalarını, kıymetlerini, o ehl-i temâşa ve tefekküre bildirmek istemesine mukabil; en a'zami bir surette cin ve inse belki ruhanilere ve melâikelere de Kur'an-ı Hakîm vasıtasiyle rehberlik eden, yine bilbedâhe O Zâttır. (A.S.M.) _____________________________ (Haşiye) : Hüseyin Cisri iki bin sene evvel nâzil olan Kütüb-ü Mukaddeseden, Nübüvvet-i Ahmediyyeye (A.S.M.) yüz şâhit getirdiği gibi, o zamandan iki bin sene sonra da, yüz şâhid-i sâdık, o mukaddes kitabların şehadetlerini tasdik etmişlerdir. Bu şahidlerden kırk beşi nümune olarak, Nur Çeşmesinin Zeylinde yazılmış; ve ikisi de bu zeylin haşiyesinde zikr edilmiştir
Hem şu kâinatın Hâkem-i Hakîmi , şu kâinatın tahavvülâtındaki maksad ve gayeyi tazammun eden tılsım-ı muğlâkını.. ve mevcudatın: nereden nereye ve ne oldukları olan şu üç suâl-i müşkilin muammasını bir elçi vasıtasiyle umum zîşuurlara açtırmak istemesine mukabil; en vâzıh bir sûrette ve en a'zamî bir derecede hakaik-ı Kur'aniye vasıtasiyle o tılsımı açan ve o muammayı halleden, yine bilbedâhe O Zâttır. (A.S.M.) Hem şu âlemin sâni'-i Zülcelâli, bütün güzel masnûâtiyle kendini zişuur olanlara tanıttırması ve kıymetli ni'metler ile kendini onlara sevdirmesi bizzarure onun mukabilinde, zîşuur olanlara marziyatı ve arzuyu İlâhiyyelerini bir elçi vasıtasiyle bildirmesini istemesine mukabil; en a'lâ ve en ekmel bir sûrette Kur'an vasıtasiyle o marziyat ve arzuları beyan eden ve getiren yine bilbedâhe O Zâttır. (A.S.M.)
Hem Rabbül-âlemîn, meyve-i âlem olan insana, âlemi içine alacak, bir vüs'at-ı istidat verdiğinden ve bir ubûdiyet-i külliyeye müheyya ettiğinden ve insan hissiyatca kesrete dünyaya mübtelâ olduğundan, bir rehber vasıtasıyle yüzlerini kesretten vahdete, fâniden bâkiye çevirmek istemesine, mukabil en a'zamî bir derecede, en eblâğ bir sûrette Kur'an vasıtasiyle , en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve Risâletin vazifesi ni en ekmel bir tarzda îfa eden, yine bilbedâhe O Zâttır. (A.S.M.) İşte mevcudatın en eşrefi olan zihayat ve ziyahat içinde en eşref olan zîşuur ve zîşuur içinde en eşref olan hakikî insan ve hakikî insan içinde geçmiş vezâifi en a'zamî bir derecede, en ekmel bir sûrette ifa eden ZÂT; elbette o mi'rac-ı a'zîm ile Kab-ı Kavseyne çıkacak hazine-i rahmetini açacak, ve saadet-i ebediye kapısını çalacak hazine-i rahmetini açacak, îmanın hakaik-ı gaybiyesini görecek yine O olacaktır. (A.S.M.) (Haşiye) "Fazilet oldur ki: düşmanlar dahi onu tasdik etsin." Arabi Ceridenin beyanatı: Tercümesinin bir hülâsası: Evet garp üleması ve feylesofları itiraf ve ikrar etmişler ki: "İslâmiyetin kanunları,. yüksek bir tarzda âlemin ıslahına kâfidir." Hem, külliyetül-Hukuk Kongresinin cem'iyetinde bütün hukukiyyunun toplandığı o kongrede 1927 senesinde onun reisi feylesof üstad Shebol demiş ki: "Muhammed'in (A.S.M.) beşeriyete intisabiyle bütün beşeriyet muhakkak iftihar eder. Çünki: O Zât ümmi olmasiyle beraber, onüç asır evvel öyle bir şeriat getirmiş ki: biz Avrupalılar iki bin sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek, en mes'ud en saâdetli oluruz." İkincisi: Veyahut Nur Çeşmesi'nin âhirine ilâve edilenlerle Kırkbeşincisi olan Bernard Shav demiş: "Din-i Muhammedî'nin (A.S.M.) en yüksek makam-ı takdire çıkmasının sebebi: Gayet acip ve sağlam bir hayatı te'min etmesidir. Bana açılan budur ki: O din; tek, yektâ emsalsiz bir din-i ferîd olup, bütün muhtelif ayrı ayrı hayatın etvarlarını ve çeşitlerini hazmettiriyor. Yâni : Islah ve istihâle tarzında tasfiye ve terakki ettiriyor. Hem Muhammed'in (A.S.M.) dini öyle bir dindir ki, insanın ayrı ayrı bütün milletlerini kendine celbedebilir. Ben görüyorum ve itikad ediyorum ki: Beşere vâcibdir ki desin: Muhammed (A.S.M.) insaniyetin halâskârıdır. Ve halâskârlık nâmı, O'na verilmek lâzımdır." Hem diyor .: "Ben itikad ediyorum ki: Muhammed'in (A.S.M.) misli, yâni siretinde,tarzında bir âdem şimdiki yeni âleme reis olsa hükmedse; bu yeni âlemin müşkilâtını halledip, bu yeni karmakarışık âlemde müsâlemet-i umumiyyeye ve saadet-i hayatın hüsûlüne sebep olacak. Evet, bu yeni âlemin müsâlemet ve saadet-i hayatiyyeye ne kadar şedit ihtiyacı var olduğunu herkes anlar!" İşte bu iki kahraman feylesofun sözlerinin hülasası bitti. _______________________ (Haşiye) : En mühim bir ceride-i İslâmiye'de, umum âlem-i İslâm'a taallûk eden ve gayet ehemmiyetli siyasilerden ve hayat-ı içtimaiye ile çok alâkadar olan umum hukukçulardan 1927 senesinde Avrupa'da toplanan bir kongrede mühim ecnebi feylesoflar, şeriat-ı Muhammediyeye (A.S.M.)dair bu aşağıda yazılan arabi fıkranın aynını keındi lisanlariyle söylemişler. O Arabi ceridenin naklettiği Arabi ifadeyi aynen yazıyoruz.Ve tercümesini de arabi ifadenin altına ilâve ediyoruz. Nur Çeşmesi'nin âhirinde yazılan ecnebi feylesoflardan kırküç tanesinin beyanatı bu iki kaharaman feylesofun beyenatiyle kırkbeş tane, şâhid-i sâdık oluyor.
OTUZUNCU SÖZ'ÜN ZEYLİ
On yedinci söz'ün bir parçasıdır.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى اْلاَرْضِ زِينَةً لَهَا ِلنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً وَاِنَّا َلجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا وَمَا اْلحَيَاةُ الدُّنْيَآ اِلاَّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ
Hâlik-ı Rahîm ve Rezzâk-ı Kerîm ve sâni-i Hakîm; şu dünyayı, Âlem-i Ervah ve ruhâniyyat için bir bayram, bir şehrâyin suretinde yapıp, bütün esmâsının garaib-i nukuşuyle süslendirip, küçük-büyük, ulvî-süflî her bir ruha, ona münasip ve o bayramdaki ayrı ayrı hesapsız mehâsin ve in'âmattan istifade etmeğe muvafık ve havas ile mücehhez bir cesed giydirir, bir vücud-u cismanî verir, bir def'a o temâşâgâha gönderir. Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı; asırlara, senelere; mevsimlere hattâ günlere, kıt'alara taksim ederek herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi, hattâ bir cihette herbir günü, herbir kıt'ayı, birer taife ruhlu mahlûkatına ve nebâtî masnüatına birer resm-i geçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır ve bilhassa ruy-i zemin, hususan bahar ve yaz zamanında masnuat-ı sağîrenin taifelerine öyle şa' şaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki, tabakat-ı âliyede olan ruhâniyyâtı ve melâikeleri ve sekene-i semavatı seyre celbedecek bir cazibedarlık görünüyor ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalâagâh oluyor ki, akıl tarifinden âcizdir. Fakat bu ziyafet-i İlâhiyye ve bayram-ı Rabbâniyyedeki İsm-i Rahman ve Muhyî'nin tecellilerine mukabil İsmî Kahhar ve Mümît firak ve mevt ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise:
رَحْمَتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ rahmetinin vüs'at-i şümûlüne zâhiren muvafık düşmüyor. Fakat hakikatte bir kaç cihet-i muvâfakatı vardır. Bir ciheti şudur ki: Sâni-i Kerim Fâtır-ı Rahîm, her bir taifenin resm-i geçit nöbeti bittikten ve o resm-i geçitten maksud olan neticeler alındıkdan sonra, ekseriyet itibariyle dünyadan, merhametkârâne bir tarz ile tenfir edip usandırıyor, istirahata bir meyil ve başka bir âleme göçmeğe bir şevk ihsan ediyor ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelân-ı şevk-engiz ruhlarında uyandırıyor. Hem O Rahmân'ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife uğrunda, mücahede işinde telef olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, Âhirette cismânî bir vücud-u bâki vererek, Sırat üstünde, sahibine burak gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor. Öyle de, sâir zîruh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsus vazife-i fıtriyye-i Rabbâniyyelerinde ve evâmir-i Sübhâniyeye itaatlerinde telef olanların ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükafat-ı ruhâniyye ve onların istidatlarına göre bir nevi ücret-i mâneviyye, o tükenmez hazine-i rahmetinden baîd değil ki bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler, belki memnun olsunlar. لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ Lakin, zîruhların en eşrefi olan ve şu bayramlarda kemiyet ve keyfiyet cihetiyle en ziyade istifade eden insan, dünyaya pek çok meftun ve müptelâ olduğu halde, dünyadan nefret ve âlem-i bekaya geçmek için eser-i rahmet olarak insana iştiyak-engiz bir hâlet verir. Kendi insaniyyeti dalâlette boğulmıyan insan, o haletten istifade eder. Rahat-ı kalb ile gider. Şimdi, o haleti intaç eden vecihlerden nümune olarak "Beşini" beyan edeceğiz.
Birincisi: İhtiyarlık mevsimiyle; dünyevî, güzel ve câzibedar şeyler üstünde fena ve zevalin damgasını ve acı mânasını göstererek o insanı dünyadan ürkütüp o fâniye bedel, bir bâki matlubu arattırıyor. İkincisi: İnsanın alâka peyda ettiği bütün ahbablardan yüzde doksan dokuzu, dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için, o ciddî muhabbet sâikasiyle o ahbabın gittiği yere bir iştiyak ihsan edip, mevt ve eceli mesrurane karşılattırıyor. Üçüncüsü: İnsandaki nihayetsiz zaifliği ve âcizliği, bazı müsibetlerle ihsas ettirip, hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır olduğunu anlattırıp, istirahata ciddî bir arzu ve bir diyar-ı âhere gitmeye samimî bir şevk veriyor. Dördüncüsü: İnsan-ı mü'mine nur-u îman ile gösterir ki: Mevt, îdam değil; tebdil-i mekândır. Kabir, zulümatlı bir kuyu ağzı değil; nuraniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şa'şaasiyle beraber âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette; zindan-ı dünyadan bostan-ı cinâna çıkmak ve müz'ic dağdağa-i hayat-ı cismaniyyeden âlem-i rahata ve meydan-ı tayeran-ı ervaha geçmek ve mahlûkatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp Huzur-u Rahman'a gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saadettir. Beşincisi: Kur'anı dinleyen insana, Kur'andaki ilm-i hakikatı ve o nur-u hakikatle dünyanın mahiyetini bildirmekliği ile dünyaya aşk ve alâka pek mânasız olduğunu anlatmaktır. Yâni, insana der ve isbat eder ki: "Dünya, bir kitabı Samedânîdir. Huruf ve kelimâtı, nefislerine değil; belki,başkasının zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise, mânasını bil, al, nukuşunu bırak, git... Hem bir mezraadır, ek ve mahsulünü al, muhafaza et; müzahrafatını at, ehemmiyet verme... Hem birbiri arkasında daim gelen geçen âyineler mecmuasıdır, Öyle ise, onlarda tecelli edeni bil, envarını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyatını anla ve müsemmalarını sev ve zevale ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes... Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alış verişini yap, gel ve senden kaçan ve sana iltifat etmiyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma... Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise, nazar-ı ibretle bak ve zâhirî çirkin yüzüne değil ; belki Cemîl-i Bâki'ye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap dön ve o güzel manzaraları irae eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasiyle akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme... Hem bir misafirhânedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandar-ı Kerîm'in izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık git. Herzekârane fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânasız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma..." gibi zâhir hakikatlarla dünyanin iç yüzündeki esrarı gösterip, dünyadan müfarakati gayet hafifleştirir, belki hüşyar olanlara sevdirir ve rahmetinin herşeyde ve herşe' ninde bir izi bulunduğunu gösterir. İşte Kur'an şu beş veche işaret ettiği gibi, başka hususî vecihlere dahi âyât-ı Kur'aniyye işaret ediyor. Veyl o kimseye ki, şu beş vecihden bir hissesi olmıya...
ONYEDİNCİ SÖZ'ÜN İKİNCİ MAKAMI Bırak bîçare feryadı, belâdan, gel tevekkül kıl! Zira feryad, belâ-ender, hatâ-ender belâdır bil!
Belâ vereni buldunsa, atâ-ender, safâ-ender belâdır bil! Bırak feryadı, şükür kıl manend-i belâ bil, dema keyfinden güler hep gül mül.
Ger bulmazsan, bütün dünya cefa-ender, fena ender hebadır bil! Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan, gel tevekkül kıl!
Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Bil ey hodgâm! Bu düryada saadet terk-i dünyada. Hudâbîn isen, o kâfidir, bıraksan da bütün eşya lehinde.
Ger hodbîn isen, helâkettir, ne yaparsan bütün eşya aleyhinde. Demek terki gerektir, her iki halde bu dünyada. Terki demek: Huda mülkü, O'nun izni O'nun nâmiyle bakmakta... Ticaret istiyorsan ger, şu fâni ömrünü bâkîye tebdilde.
Eğer nefsine tâlib isen, çürüktür, hem temelsiz de. Eğer âfâkı ister isen, fena damgası üstünde.
Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda. Öyle ise geç.. iyi mallar dizilmiş arkasında...
SİYAH DUTUN BİR MEYVESİ
[O mübarek dut başında Eksi Sâid Yeni Said lisaniyle söylemiştir.]
Muhatabım Ziya Paşa değil Avrupa meftunlarıdır.
Mütekellim nefsim değil, tilmiz-i Kur'an nâmına kalbimdir.
Geçen sözler hakikattır, sakın şaşma hududundan hazer aşma, Ecanib fikrine sapma, dalâlettir kulak asma, eder elbet seni nâdim.
Görürsün en ziyâdârın, zekâvette alemdârın, O hayretten der daim :"Eyvah kimden kime şekva edeyim ben dahi şaştım!
Kur'an dedirtir ben de derim, hiç de çekinmem. Ondan Ona şekva ederim sen gibi şaşmam.
Hak'dan Hakk'a feryad ederim, sen gibi aşmam. Yerden göğe dâva ederim, sen gibi kaçmam.
Ki, Kur'anda hep dâva nurdan nuradır, sen gibi caymam. Kur'andadır hak hikmet, isbat edirim, muhalif felsefeyi beş para saymam.
Furkan'dadır elmas hakikat, dercan ederim, sen gibi satmam. Halktan Hakk'a seyran ederim, sen gibi sapmam.
Dikenli yolda tayran ederim, sen gibi basmam. Ferşten arşa şükran ederim, sen gibi asmam.
Mevte, ecele dost bakarım sen gibi korkmam. Kabre gülerekten giderim, sen gibi ürkmem.
Ejder ağzı vahşet yatağı, hiçlik boğazı; sen gibi görmem. Ahbaba kavuşturur beni, kabirden darılmam, sen gibi kızmam.
Rahmet kapısı, Nur kapısı, Hak kapısı ondan sıkılmam, geri çekilmem.
Sh: Tır-49) Bismillâh diyerek çalıyorum, (Haşiye-1) arkama bakmam, dehşet de almam.
Elhamdülillâh diyerek rahat bulup yatacağım, zahmeti çekmem, vahşette kalmam.
Allahu ekber diyerek, Ezan-ı Haşri işitip kalkacağım, (Hâşiye-2) mahşer-i ekberden çekinmem, Mescid-i A'zamdan çekilmem.
Lütf-u Yezdan, Nur-u Kur'an Feyz-i îman sayesinde hiç üzülmem. Durmayıp - koşacağım, Arş-ı Rahman zılline uçacağım sen gibi şaşmam inşâallah. ___________________________ (Haşiye - 1) : Eyvah diyerek kaçmıyorum. (Haşiye - 2) : İsrâfil'in ezanını fecr-i haşirde işitip Allahu Ekber diyerek kalkacağım. Salât-ı Kübradan çekilmem, Mecma-ı Ekberden çekinmem...
[ FİRAKLI VE GURBETLİ BİR ESARETTE FECİR
VAKTİNDE AĞLAYAN BİR KALBİN AĞLATAN AĞLAMALARIDIR] Seherlerde eser bâd-ı tecelli Uyan ey gözlerim vakt-i seherde İnayet hah zidergâh-ı İlâhî Seherdir ehl-i zenbin tevbegâhı Uyan ey kalbim vakt-i fecirde Begün tevbe, becû gufran zidergâh-ı İlâhî.
ON SEKİZİNCİ SÖZ BİRİNCİ NOKTA
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ لاَ َتحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحُونَ ِبمَآ اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا ِبمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلاَ َتحْسَبَنَّهُمْ ِبمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ
Nefs-i Emmâreme Bir Sille-i Te'dib: Ey fahre meftun şöhrete mübtelâ medhe düşkün, hodbinlikte bîhemta sersem nefsim! Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, ve o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medh ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dâva ise; senin dahi sana yüklenen ni'metler için fahre gurura belki bir hakkın var. Habuki sen, daima zemme müstahaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-i ihtiyârın bulunmakla, o ni'metlerin kıymetlerini fahrin ile tenkıs ediyorsun. Gururunla tahrib ediyorsun ve küfranınla ibtal ediyorsun ve temellükünle gasbediyorsun. Senin vazifen fahir değil şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil tevâzudur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır nedâmettir. Senin kemâlin hodbinlik değil, hüdâbinliktedir. Evet sen benim cismimde âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabul etmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız., Yâni, fâil ve masdar değilsiniz. Belki münfail ve mahalsiniz. Yalnız bir te'siriniz var: O da, hayır-ı mutlaktan gelen hayrı güzel bir surette kabul etmemenizden şerre sebeb olma- nızdır. Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ güzelliği görülmiyen zâhirî çirkinlikler size isnad edilip, Zât-ı Mukaddese-i İlâhiyyenin tenzihine vesile olasınız. Halbuki bütün bütün vazife-i fıtratınıza zıt bir suret giymişsiniz. Kabiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalbettiğiniz halde, Hâlikınızla güya iştirâk edersiniz. Demek; nefisperest, tabiatperest gayet ahmak ; gayet zâlimdir. Hem deme ki: "Ben mazharım. Güzele mazha r ise, güzelleşir. "Zira; temessül etmediğinden mazhar değil memer olursun. Hem deme ki: "Halk içinde ben ihtihab edildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek bir meziyetim var. Hayır, Hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünkü, herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi. (Hâşiye) _____________________ (Hâşiye) Hakikaten ben de bu münazarada yeni Said nefsini bu derece ilzam ve iskât etmesini çok beğendim ve "Bin Barekellah" dedim.
Aziz sıddık kardeşlerim!: Nasılki bir çam ağacının buğday tanesi kadar bir çekirdeği, koca çam ağacına bir mebde' oluyor. Kudret-i ilâhî, o acib ağacı o çekirdekten halk ediyor. Milyondan ancak bir hisse o çekirdekte bulunurken; o çekirdek, kader kalemiyle yazılan manevî bir fihriste olmuş. Yoksa, bir köy kadar fabrikalar lazımdır ki; o acip ağaç dal ve budaklariyle teşkil edilebilsin.
İşte azamet ve Kudret-i İlâhiyenin bir delili de budur ki: Bir zerreden, dağ gibi şeyleri halk eder.
İşte aynen bunun gibi: hiç bir mahviyet ve tevazu niyetiyle olmayarak bütün kanaatimle ilân ediyorum ki: Benim hizmetim ve sergüzeşte-i hayatım, bir nevi çekirdek hükmüne geçmiş. İnayet-i İlâhiye ile, bu zamanda ehemmiyetli bir hizmet-i imaniyeye mebde' olmak için Kur'andan gelen ve meyvedar bir şecere-i âliye olan Nur Risalelerini ihsan etmiş. Ben bunu kasemle te'min ediyorum ki: Bütün hayatımda geçmiş bir kısım harikalardan dolayı ben kendimde kat'iyyen bir kabiliyet ve bir meziyet ve o fevkalâdeliklere bir liyakat görmüyordum. çok hayret içinde kalıyordum. Değil fevkalâde bir deha veyahut bir velayet, belki kendi kendimi idare edecek bir hayat-ı içtimaiye ile münasebettar olacak bir kabiliyet görmüyordum. Gerçi eski zamanda muannitlere karşı zâhiren hodfuruşluk gibi bazı hâlât hayatımda görünmüştü. O da ihtiyarım haricinde düşmanlara mukabele ettiğim zaman halkların hüsn-ü zanını tekzib etmemek için idi. Ve bir nevi hodfudruşluk gibi oluyordu. Fakat hakikatte halkların hüsn-ü zannı gibi, olmadığımı ve dünyaya yaramadığım halde, böyle bin derece haddimden fazla bir teveccühe mazhar olduğumu;
bütün bütün hilâf-ı hakikat telâkki ediyordum.
Fakat Cenab-ı Hakka yüzbin şükür olsun ki, yetmiş-seksen senelik hayatımın sonlarında onun hikmetini ihsan-ı İlâhî ile bir derece bildik. Ve kısaca bir kısmına işaret edeceğim. Ve çok nümunelerinden bir kısım nümunelerini beyan ediyorum.
Birinci Nümune: Medrese usûlünce hiç olmazsa onbeş sene tahsil-i ilim lâzım geliyor ki, hakaik-i diniye ve ulûm-u İslâmiye tam elde edilsin. O zamanda Said 'de değil harika bir zekâ veya bir mânevî kuvvet; belki bütün istidat ve kabiliyetinin haricinde bir tarz-ı acib ile, bir-iki sene "Sarf ve Nahiv" mebadisini gördükten sonra üç ayda, gayet acib bir tarzda, kırk-elli kitabı gûya okumuş ve icazet almış gibi bir halet göründü.
Bu hal, altmış sene sonra doğrudan doğruya gösterdi ki; o vaziyet, ulûmu imaniyeyi üç-dört ay gibi gayet
kısa bir zamanda; ellere verebilecek bir tefsir-i Kur'anî çıkacak. Ve o biçare Said de onun hizmetinde bulunacak işaretiyle; hem bir zaman gelecek ki: Değil onbeş senede; belki bir senede bile ulûm-u imaniyeyi ders alacak medreseler ele geçmiyecek ve azalacak bir zamana bir nevi işaret-i gaybiyye gibi mânalar hatıra geliyor.
İkinci Nümune: O eski zamanda Sâid'in o çocukluk zamanında büyük âlimlerle nünazarası; ve o âlimlerin suallerine cevap vermesi , hatta sual etmeden âlimlerin en müşkil suallerine doğru cevap vermesi, kat'iyyen itiraf ediyorum ve itikad ediyorum ki; O haller benim ne hârika zekâvetimden ve ne de acib istidadımdan neş'et etmiş değildir. Ben biçare, müptedi,sersem gürültücü bir çocuk iken; değil hiç böyle, büyük âlimlere cevap vermek; belki küçük hocalara, hatta küçük talebelere de mağlûb olur bir halde iken; doğru cevap vermekliğim, kat'iyyen istidadımdan ve
zekâvetimden gelmemiş
olduğuna kanaat-ı kat'iyem var. Yetmiş senedir de bu halime hayret ediyordum. Şimdi, ihsan-ı İlâhî ile bir hikmetini anladım ki: Çekirdek gibi, medrese ilimlerine bir ağaç ihsan edilecek . Ve o ağacın hizmetinde bulunana karşı pek çok rakipler ve muarızlar bulunacak.
İşte o zamanda o çocuk Said'in ulemanın suallerine karşı doğru olarak cevap vermesi, muarızların cesaretini kırmış ki; hiçbir yerde, kıskanç muallimlerden ve hocalardan, hem meşrepce Saide muhalif oldukları halde; hiç birisi Nur Risalelerine karşı muarız ve mukabil çıkmamaları, bu hâlin bir hikmeti olduğuna kanaatim gelmiş.
Üçüncü Nümune: Eski Said'in çocukluk zamanından beri hem kendisi, hem babası fakir oldukları halde; başkalarının sadaka ve hediyelerini almadığının ve alamadığının ve şidetli muhtaç olduğu halde hediyeleri mukabelesiz kabul etmediğinin ve zekâtı dahi bilerek almadığının bir hikmeti şimdi kat'î kanaatımla şudur ki: Âhir ömrümde RİSALE-İ NUR, gibi sırf îmanî ve uhrevi bir hizmet-i kudsiyeyi dünyaya alet etmemek ve menafi-i şahsiyeye vesile yapmamak için, o makbul âdete ve o zararsız seciyeye karşı, bana bir nefret ve bir kaçınmak ve şiddet-i fakr ve zarureti kabul edip; elini insanlara açmamak haleti verilmiş idi ki; RİSALE-İ NURUN hakikî bir kuvveti olan hakikî ihlâs kırılmasın. Ve bunda bir işaret-i mâneviye hissediyorum ki; oda gelecek zamanda maişet derdiyle ehl-i ilmin mağlubiyeti bu ihtiyaçtan gelecektir.
Döndüncü Nümune: Yeni Saidin İhtiyarlığında bütün bütün siyasetten ve dünyadan kendini çekmeğe çalıştığı halde; ehl-i dünyanın bütün bütün kanuna ve insafa ve vicdana hatta insanlığa muhalif bir tarzda, eşedd-i zulüm ile, yirmi beş sene işkencelerle ezdiklerine ve bir sineğin ısırmasına tahammül etmiyen o biçare Said'in baltalarla başına vurduklarına ve ihanetin en şeni'lerini yaptıklarına karşı emsalsiz bir sabır ve tahammülün ona ihsan olunması ve gayet asabî ve sinirli olduğu ve; fıtraten korkak olmadığı halde "Ecel birdir, tegayyür etmez" hakikatına imanından gelen büyük bir cesaretle beraber; korkak, bir vaziyette sükût edip sabretmesinin, hatta bir miktar sonra, o işkenceler sonunda ruhuna ferah verilmesinin ve o zâlim düşmanlarına hakkını bâzen helâl etmesinin bir hikmeti, kanâat-ı kat-iyemle budur ki: KUR'ÂN-I HAKİM'İN hakaik-i imaniyesini tefsir eden RİSÂLE-İ NÛR'u hiç bir şeye ve şahsî menfaatlerine ve mânevî kemalâtlarına ve belaların def'ine âlet yapmamak ve hakiki ihlâsı kırmamak için ehl-i siyaset, Said hakkında, dîni siyasete âlet yapmak vehmini verip ta Said işkencelerle, hapislerle dini siyasete alet etmesin diye ehl-i siyasetin zâlimane hükümleri altında kader-i ilâhî Nur'daki hakikî ihlâsı kırmamak için Saide şefkatli tokatlar vurup; "Sakın, sakın hakaik-ı imaniyenin tefsiri olan RİSALE-İ NUR'u kendi şahsî menfaatlarına ve hattâ mânevî kemâlâtlarına, belâlardan ve muzır şeylerden kurtulmaklığına âlet yapma. Tâ ki Nur'un en büyük kuvveti olan ihlâs-ı hakikî zedelenmesin" diye kader-i İlâhînin şefkatli tokatları olduğuna kanaat ediyorum. Hatta her ne vakit sırf âhiretime şahsî ibadetle ziyade meşgul olsam ve o sebeble Nur'un hizmetini bıraktığım aynı zamanında ehl-i dünya bana musallat olup, bana azap verdiğine kat'î kanaatım gelmiş. MAHKEMEDE ALEYHİMDEKİ BİR İFTİRAYA CEVABDIR Eğer îmana ve Kur'ana hizmetkârlığım cihetiyle ehl-i dünya beni tazyik ediyorsa, onun müdafaası bana ait değil. Onu, Aziz-i Cebbâra havale ediyorum. Eğer asılsız ve riyaya sebeb ve ihlâsı kıracak bir şöhret-i kâzibeyi kırmak için teveccüh-ü âmmeyi hakkımda bozmak murad ise, onlara Allah râzı olsun diyerek hakkımı helal ediyorum. Çünki teveccüh-ü âmmeye mazhar olmak ve insanların nazarında şöhret kazanmak benim gibi adamlara zarardır. Benim ile temas edenler zannederim beni bilirler ki, ben şahsıma karşı hürmet istiyorum, Hattâ kıymetdar mühim bir dostumu, fazla hürmet ettiği için belki elli def'a tekdir etmişim. Eğer beni çürütmek ve efkâr-ı âmmeden düşürtmek, ve ıskat ettirmekten muradları, tercümanlık ettiğim hakaik-ı imâniye ve Kur'aniyeye ait ise; beyhûdedir. Zira "Kur'an yıldızlarına perde çekilmez. Gözünü kapayan; yalnız kendi görmez, başkasına gece yapamaz."
Bundan otuz beş sene evvel, Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle dünyanın muvakkat şan ve şerefinin ve enaniyetli hodfüruşluğun, ve şöhretperestliğin ne kadar faidesiz ve mânasız olduğunu hadsiz şükürler olsun ki, Kur'an'ın feyziyle anlamış bir adamın, o zamandan beri bütün kuvvetiyle, nefsi emmaresiyle mücadele edip, mahviyet etmek, benliğini bırakmak, tasannu ve riyakârlık yapmamak için, elinden geldiği kadar çalıştığına ona hizmet eden veya arkadaşlık edenler, kat'î bildikleri ve şehadet ettikleri halde ve yirmi seneden beri herkes kendi hakkında hoşlandığı ziyade hüsn-ü zan ve teveccüh-ü nas ve şahsını medh-ü senadan ve kendinin mânevî makam sahibi olduğunu bilmekten herkese muhalif olarak bütün kuvvetiyle kaçtığı; ve hem, has kardeşlerinin onun hakındaki hüsn-ü zanlarını reddedip, o hâlis kardeşlerinin hatırlarını kırması; ve yazdığı cevabî mektublarında, onun hakkındaki medihlerinşi ve ziyade hüsn-ü zanlarını kabul etmemesi ve kendisini faziletten mahrum göstermesi ve bütün fazileti, Kur'an'ın tefsiri olan Risale-i Nur'a ve dolayısiyle Nur Şâkirdlerinin şahs-ı mânevîsine vermesi; ve kendisini âdibir hizmetkâr bilmesi kat'i isbat ediyor ki, şahsını beğendirmeğe çalışmadığı ve istemediği ve red ettiği halde onun rızası olmadan bazı doslarının uzak bir yerden onun hakkında ziyade hüsn-ü zan edip onu medhetmeleri ve bir makam vermeleri medarı mesuliyet olur mu?
Benim bu otuz sene hayatımda bütün Risale-i Nur'da yazdıklarımın ve şahsıma temas eden hakikatlarının tasdikiyle ve benimle ciddi görüşen ehl-i insaf zâtların ve arkardaşların şehadetleriyle iddia ediyorum ki: Ben nefs-i emmaremi elimden geldiği kadar hodfuruşluktan, şöhretperestlikten, tefahurdan men'e çalışmışım ve şahsıma ziyade hüs-ü zan eden Nur Talebelerinin belki yüz def'a hatırlarını kırıp cerhetmişim, Ben mal sahibi değilim. Kur'an'ın mücevherat dükkânının bir bîçâre dellâlıyım dediğimi; hem yakın kardeşlerimin tasdikleriyle ve emarelerini görmeleriyle, hem ben değil dünyevî makamatı ve şan-ü şerefi şahsıma kazandırmak, belki mânevi büyük makamat faraza bana verilse bile, fakat hizmetteki ihlâsıma, nefsimin hissesi karışmak ihtimaline binaen korkarak o makamatı da hizmetime feda etmeğe karar verdiğim ve fiilen de öylece hareket ettiğim halde, mahkeme-i âlinizin güya en büyük siyasî bir mes'ele gibi, başkaların şahsıma karşı olan teveccüh ve hüsnü zanlariyle beni mes'ul etmekte hiç bir ma'na var mı?
Ben kendim, şahsımın çürük olduğunu yüz def'a söylediğim ve aleyhimde olanlar da, her vesile ile yine şahsımı çürüttükleri halde,. ehl-i siyaseti evhamlandıracak derecede teveccüh-ü âmmeye karşı faide etmediğinin sebebi: Îmanın kuvvetlenmesi için , bu zamanda ve bu zeminde, gayet şiddetli bir ihtiyac-ı kât-î ile bazı şahıslar lâzımdır ki; hakikatı hiç bir şey'e âlet etmesin. Nefsine hiç bir hisse vermesin. Tâki, îmâna dair dersinden istifade edilsin, ve muhtaç müteredditlere kanaat-ı kat'iye gelsin. Evet, hiç bir zaman, ve zeminde bu zaman kadar böyle îmani bir ihtiyac-ı şedid olmamış gibidir. Çünki tehlike hariçten şiddetli gelmiş,. Şahsımın bu ihtiyaca karşı gelmediğini itiraf edip, ilân ettiğim halde, yine şahsımın meziyetinden değil belki şiddet-i ihtiyaçtan ve zâhiren başkalar çok görünmemesinden şahsımı o ihtiyaca bir çâre zannediyorlar. Hallbuki ben de, çoktan beri buna taaccüb ve hayret ile bakıyordum ve hiç bir cihetle lâyık olmadığım halde, dehşetli kusurlarımla beraber bu tarz-ı teveccüh-ü âmmenin hikmetini şimdi bilim. Hikmeti de şudur: Risale-i Nur'un hakikatı ve şâkirdlerinin şahs-ı mânevisi, bu zaman ve zeminde, o şiddetli ihtiyacın yüzünü kendilerine çevirmiş. Benim şahsımın hizmet itibariyle binden bir hissesi ancak bulunduğu halde, o hârika hakikatın ve o hâlis muhlis şahsiyetin bir cihette mümessili zannedip o teveccühü gösteriyorlar.
Gizli bir komitenin desisesiyle safdil bâzı hocalar veyahut bid'a taraftarları bâzı muarızlar, Risale-i Nur'un hiç zedelenmez bâzı hakikatlarına karşı, benim çok kusurlu ve îtiraf ediyorumki çok hatâlı şahsımın noksanlarını ve hatâlarını işâa etmekle ve beni onlarla çürütmekle Risale-i Nur'a ilişmek ve darbe vurmak istediklerine bu yirmi senede yirmi ehemmiyetli hâdise var. Hattâ iki def'adır hapsimize bir nevi vesile olduğundan, doslarıma ve Risale-i Nur'un şâkirdlerine ilân ediyorum Ben Cenâb-ı Hakk'a şükrediyorumki; nefsimi kendime beğendirmemiş ve kusurlarımı kendime bildirmiş. Değil kendimi satmak, hodfüruşluk etmek, belki kemal-i mahcubiyetle Risale-i Nur'un mübarek şâkirdleri içinde onların samimiyet ve ihlâsı ile kusurlarımı affettirmek ve onların mânevi şefaatiyle günahlarıma bir keffaret aramaktır. Evvela: Bana îtiraz edenler, gizli ayıplarımı bilmiyorlar. Yalnız zâhirî bâzı hatâlarımı beyan edip ve yanlış olarak Risale-i Nur'u benim malım zan ederek Risale-i Nur'un nurlarına perde çekmek ve intişarına mâni olmak niyetiyle, bazı ehemmiyetli sebepler için, iki sünneti terk ettiğimden, bu zâhirî ve mazeretli kusurumu bahane edip hücum ediyorlar. Sâniyen: Yirmi senedir haksız olarak beni insanlarla görüştürmekten men'ettikleri için hem bu âhirde, resmen perde altında insanlarla temas ettirmemek için tembihat verilmesiyle hem yirmibeş senedir münzevî yaşadığım için kalabalık yerlerde huzur bulamıyorum. Hem bu zamanda dehşetli pek çok günah-ı kebireden çekinmek için, bir sünnetin terkine mukabil, Risale-i Nur'un irşadı ve yirmi sene haps-i münferid hükmünde, işkenceli geçen hayatım inşâallah o sünnetin terkine bir keffarettir. Hem bunu kat'iyyen ilân ediyorum ki: "Risale-i Nur, Kur'anın malıdır. Benim ne haddim var ki sahib olayım; tâ ki kusurlarım ona sirayet etsin. Belki ben o Nurun kusurlu bir hâdimi ve o elmas ve mücevherat dükkânının bir dellâlıyım. Benim karmakarışık vaziyetim; ona sirayet edemez, ve ona dokunmaz. Zaten Risale-i Nur'un bize verdiği dersin biri de, hakikat-ı ihlâs ve terk-i enaniyet ve daima kendini kusurlu bilmek ve hodfüruşluk etmemektir. Hâşâ biz kendimizi değil, belki Risale-i Nur'un şahs-ı mânevisini ehl-i îmana gösteriyoruz. Bizler, kusurlarımızı görenlere ve bize gösterenlere -hakikat olmak şartiyle- minnettar oluyoruz, Allah râzı olsun deriz. Boynumuzda bir akrep bulunsa , bizi ısırmadan atılsa, nasıl memnun oluruz; -fakat garaz ve inat olmamak şartiyle ve bid'alara ve dâlalete yardım etmemek kaydı ile- kabul edip ihtar edenlere minnettar oluyoruz.
MAHKEME-İ KÜBRA-YI HAŞRE BİR ŞEKVADIR (Bundan evvelki parça Üstadımızın, mahkemedeki müdafaatından olması münasebetiyle Üstadımızın, Mahkeme-i Temyize verdiği bu kısım onun mevzuu ile münasebettar olmakla buraya ilhak edildi.)
[Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir. Ve dergâh-ı İlâhiyeye bir şekvadır. Ve bu zamanda mahkeme-i temyiz hâkimleri ve istikbalde nesl-i âti ve dârülfünunun münevver muallimleri ve talebeleri dahi dinlesinler. İşte bu yirmisekiz senede yüzer işkenceli musibetlerinden (on tanesini) Âdil-i Hakîm-i Zülcelâl'in dergâh-ı adaletine müştekiyâne takdim ediyorum.] Evvelâ: Ben kusurlarımla beraber bu milletin saadetine ve imanına hayatımı vakfettim. Ve milyonlar kahraman başlar feda oldukları bir hakikata, yâni Kur'an hakikatine benim başım dahi feda olsun diye bütün kuvvetimle Risale-i Nur'la Kur'ânın hakikatına çalıştım. Bütün zalimane taziblere karşı tevfik-i İlâhi ile dayandın. Geri çekilmedim. Ezcümle: Afyon hapsimde ve mahkememde başıma gelen çok gaddarane muamelelerden ve musibetlerimden on tanesinden birisi: Üç def'a ve her def'asında iki saate yakın aleyhimizde gazarkârâne ve müfteriyâne ittihamnamelerini, bana ve adaletten teselli bekliyen mâsum Nur talebelerine cebren dinlettikleri halde, çok rica ettim beş-on dakika bana müsaade ediniz ki. hukukumuzu müdafaa edeyim. Bir-iki dakikadan fazla izin vermediler. İşte bu mes'elelerden birisi: Ben kırk-elli sene evvel, müteşabih bir Hâdis-i Şerif'in bir hârika manasını beyan etmiştim. Ve sonra Risale-i Nura yazmıştım ki: "Bir adam sabah kalkar alnında “haza kafirun” yazılmış bulunur." yâni Avrupa gibi, başa şapka giyer ve onu cepren giydirir. "Bir kumandan hayatiyle ve mematiyle beni tasdik edip, işte o adam benim.." diye, acib icraatiyle bu Hâdîs-i Şerifin hakikatını isbat ettiği halde, zâlimler nurlara ilişmesinler diye ben mahrem tuttum. Sonra gördüm ki; İslâm Ordusunun hasenelerini o kumandana vermekle milyonlar haseneler, bir tek haseneye iner; sukut eder. Ve o kumandanın kusurlarını ve seyyielerini orduya vermekle o seyyie, bir milyon seyyie olur. O şanlı kahraman orduyu tam lekedar ediyor bildim. Benim, gizli ve mahrem tutmakta hata ettiğime kanaat getirdiğim aynı zamanda mahkemeler, o hakikatı tam tamına teşhir ettiler. İzahını büyük müdafaatıma havale edip gayet kısa bir işareti şudur: Mahkeme, bizi cezalandırmak için ileri sürdüğü en büyük sebeb, benim o kumandanı sevmemekliğim ve sevdirmemekliğim ve Kur'anın çok Ayâtına karşı onun inkâr ve muarazasını red etmekliğim; fikren ve ilmen kat'i hüccetlerle onun mesleğini kabul etmemekliğimdir. Ben yirmi ay tecrid-i mutlakta durdurulduğum halde yalnız üç - dört saat bir-iki arkadaşıma izin verildi. Müdafaatımın yazısında az bir parça yardım oldu. Sonra onlar da men' edildi. Pek gaddarane muameleler içinde cezalandırdılar. Müddeiumuminin bin dereden su toplamak nev'inden ve yanlış mânalar vermekle ve iftiralar ve yalan isnadlarla garazkârâne ve onbeş sahifesinde seksenbir hatâsını mahkemede isbat ettiğim aleyhimizdeki ithamnamelerini dinlemeğe bizi mecbur ettiler.Beni konuşturmadılar. Eğer konuştursalardı diyecektim: Hem dininizi inkâr, hem ecdadınızı dalâletle tahkir eden ve peygamberinizi (A.S.M.) ve Kur'anınızın kanunlarını reddedip kabul etmeyen; yahudî ve nasranî ve mecusîlere, hususan şimdi bolşevizm perdesi altındaki anarşist ve mürted ve münafıklara hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikir bahanesiyle ilişmediğiniz halde ve İngiliz gibi hıristiyanlıkta müteassıb, cebbar bir hükumetin daire-i mülkünde ve hâkimiyetinde Mısır ve Hindde milyonlarla müslümanlar her vakit Kur'anın dersiyle İngilizin bütün bâtıl akidelerini ve küfrî düsturlarını reddettikleri halde onlara onların mahkemeleri ilişmediği halde ve her hükümette bulunan şiddetli muhalifler alenen fikirlerini neşirde, o hükümetlerin mahkemeleri ilişmediği halde, benim musibetli bu otuz senelik hayatımı ve yüz otuz kitabımı ve en mahrem risalelerimi ve mektublarımı, hem Isparta hükümeti, hem Denizli Mahkemesi, hem Ankara ağır Ceza Mahkemesi, hem Diyanet Riyaseti, hem iki def'a, belki üç def'a mahkeme-i temyiz tam tedkik ettikleri ve onların ellerinde iki üç sene Risale-i Nur'un mahrem ve gayr-i mahrem bütün nüshaları kaldığı ve bir küçük cezayı icab edecek bir tek maddeyi göstermedikleri, hem bu derece za'fiyetim ve mazlûmiyetim ve mağlûbiyetim ve bu kadar ağır şerait ile beraber; iki yüzbinden ziyade hakikî ve fedakâr şâkirdlere vatan ve millet ve âsâyiş menfaatinde en kuvvetli ve sağlam ve hakikatlı bir rehber olarak kendini gösteren, Risale-i Nur'un ellinizdeki mecmuaları ve dörtyüz sahife müdafaatlarımız mâsumiyetimizi isbat ettikleri halde; hangi kanun ile, hangi vicdan ile, hangi maslahat ile, hangi suç ile bizi ağır ceza ve pek ağır ihanetlerle ve tecridlerle mahkûm ediyorsunuz? Elbette mehkeme-i kübra-i haşirde sizden sorulacak.
İkinci musîbet: Beni cezalandırmak için gösterdikleri bir sebep: Benim tesettür ve irsiyet ve zikrullah ve teaddüd-ü zevcat hakkındaki Kur'an'ın gayet sarîh âyetlerine, medeniyetin ettiği itirazlara karşı onları susturacak tefsirimdir. Yirmi sene evvel Eskişehir Mahkemesine ve Ankaraya mahkeme-i temyize ve tashihe yazdığım -ve aleyhimdeki Afyon Mahkemesinin kararnâmesinde yazdıkları- bu aşağıda gelen fıkrayı: Hem haşirde mahkeme-i kübraya bir şekva, hem istikbalde münevver ehl-i maarif hey'etine bir îkaz hem iki üç def'a bizim beretimizde insaf ve adaletle feryadımızı dinleyin mahkeme-i temziye, Elhüccetüzzehra ile beraber bir nevi lâyiha-i temyiz, hem beni konuşturmayan ve seksen hatâsını isbat ettiğimiz gazarkârane ittihamnâmeleri ile beni iki sene ağır ceza ve tecrid-i mutlak ve iki sene başka yere nefy ve göz nezareti hapsiyle mahkûm etmeye çalışan hey'ete aynen o fıkrayı tekrar ediyorum: İşte o fıkra şudur: Ben de adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üç yüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon müslümanların hayat-ı içtimaiyesinde kudsî ve hakiki bir düstur-u İlâhiyi, üç yüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üç yüz elli senede geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidaen tefsir eden bir adamı mahkum etmek isteyen haksız bir kararı elbette rûy-i zeminde adalet varsa o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir, diye bağırıyorum. Bu asrın sağır kulakları dahi işitsin! Acaba bu zamanın bazı ilcaatının iktizasiyle muvakkaten kabul edilen bir kısım ecnebi kanunlarını fikren ve ilmen kabul etmeyen ve siyaseti bırakan ve hayat-ı içtimaiyeden çekilen bir adamı, o âyâtın tefsirleriyle suçlu yapmakta. İslâmiyeti inkâr ve dindar, kahraman bir milyar ecdadlarımıza ihanet ve milyonlarla tefsirleri ittiham çıkmaz mı? diye yazdığım (bir ihtar) tâbirimden kararnamede hiddet edenlere ihtar ederim. Musibetimin Üçüncüsü: Mahkûmiyetime gösterdikleri bir sebep; emniyeti ihlâl ve âsâyişi bozmaktır. Pek uzak bir ihtimal ile yüzde ve belki binde bir imkân ile, hattâ o uzak imkânatı vukuat yerine koyup, bazı mahrem risalelerinden ve hususi mektuplarından ve Risale-i Nur'un yüzbin kelime ve cümlelerinden kırk-elli kelimesine yanlış mâna vererek, bir sened gösterip, bizi ittiham ve cezalandırmak istiyorlar. Ben de, bu otuz-kırk senelik hayatımı bilenleri ve Nur'un binler has şâkirdlerini işhad ederek derim: İstanbul'u işgal eden İngilizin baş kumandanı, İslâmlar içine ihtilâf atıp, hattâ Şeyh-ül İslâmı ve bir kısım hocaları birbiri aleyhine sevk ederek i'tilâfçıve ittihatçı fırkalarını birbiriyle uğraştırarak, Yunanın galebisine ve harekât-ı milliyenin mağlûbiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde "Hutuvat-ı Sitte" eserimi tab' ve neşretmekle o İngiliz Başkumandanın dehşetli plânını kıran ve o kumandanın îdam tehdidine karşı geri çekilmiyen ve Ankara reisleri, o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara'ya kaçmıyan ve esarette Rus'un Başkumandanına başını eğmiyen ve o baş kumandanın îdam kararına ehemmiyet vermeyen ve otuzbir mart hâdisesinde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve divan-ı harb-i örfide, mahkemedeki paşaların: "Sen de mürtecisin şeriat istemişsin öyle mi?" diye suallerine karşı îdama beş para kadar ehemmiyet vermeyip, cevabında: Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise, bütün cin ve ins şahid olsun ki; ben mürteciyim ve şeriatın bir tek mes'elesine ruhumu feda etmeğe hazırım diyen ve o büyük zâbitleri hayretle takdire sevkedip îdamını beklerken beraetine karar verilen ve tahliye olup dönerken, onlara teşekkür etmiyerek:" Zalimler için yaşasın cehennem!" diye yolda bağıran ve Ankarada divan-ı riyasette Afyon Kararnamesinin yazdığı gibi Mustafa Kemal hiddetle Ona: "Biz seni buraya çağırdık ki; bize yüksek fikirler beyan edesin. Sen geldin namaza dair şeyler yazdın içimize ihtilâf verdin?" demesiyle Mustafa Kemal'e karşı: "İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir hainin hükmü merduttur." diye kırk-elli meb'usun huzurunda söyleyen ve o deşhetli kumandan O'na bir nevî tarziye verip hiddetini geri aldıran ve altı vilâyet zâbıtasınca ve hükümetçe âsâyişin ihlâline dair bir tek maddesi kaydedilmeyen ve yüzbinlerle Nur Şâkirdlerinin hiçbir vukuatı görülmeyen (yanlız bir küçük talebenin, haklı bir müdafaada, küçük bir vukuatından başka) hiç bir şâkirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise, mahpusları islâh eden ve Risale-i Nur' dan yüzbinler nüsha memlekette intişar etmekle beraber, menfaatdan başka hiç bir zararı olmadıklarını yirmi üç senelik hayatının ve muhtelif tarihlerde üç hükümet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur' un kıymetini bilen yüzbin şâkirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle isbat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir ve kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp, eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arıyan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden mâsumlara ve ihtiyarlara zarar gelmemek için kendisine zulüm ve tâzib edenlere hatta bedduada etmeyen bir adam hakkında; "Bu ihtiyar mün-zevî âsâyişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır ve muhabereleri dünya içindir, öyle ise suçludur" diyenler ve O'nu pek ağır şerait altında mahkûm etmek istiyenler: elbette yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrâda hesabını verecekler!.
Acaba bir nutuk ile, isyan eden sekiz taburu itaate getiren ve kırk sene evvel bir makalesiyle binler adamı kendine tarafdar yapan ve mezkûr üç dehşetli kumandanlara karşı korkmayan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde (başımdaki saçlarım adedince başların bulunsa ve hergün biri kesilse, zındıkaya ve dalalete teslim-i silah edip vatan ve millete ve islâmiyete hiyanet etmem, hakikat-ı Kur'an'a feda olan bu başımı zâlimlere eğmem) diyen ve Emirdağında, beş-on âhiret kardeşi ve üç-dört hizmetçilerden başka, kimse ile alâkadar olmayan bir adam hakkında, ittihamnâmede: "Bu Said Emirdağında gizli çalışmış, âsâyişe zarar vermek fikriyle, orada bir kısım halkarı zehirlemiş, yirmi adam da etrafta O'nu medhedip hususî mektuplar yazdıkları gösteriyor ki: O bir siyaset çeviriyor." diye emsalsiz bir adavet ve ihanetlerle iki sene hapse sokmak ve hapiste tecrid-i mutlakta ve mahkemede konuşturmamakla ta'zib edenler ne derece haktan ve adaletten ve insaftan uzak düştüklerini ehl-i adalet ve insafın vicdanlarına havale ediyorum!.. Hiç mümkün müdür ki, böyle haddinden yüz derece ziyade tevecüh-ü âmmeye mazhar ve eski zamanda bir nutuk ile binler adamı itaate getiren ve Ayasofya Camiinde elli bin adama, takdir ile nutkunu dinlettiren bir adam üç sene Emirdağında çalışsın, yalnız beş-on adamı kandırsın ve seksen yaşında iken âhiret işini bırakıp siyaset entrikaları ile uğraşsın. Ve yakın olduğu kabrine nurlar yerinde lüzumsuz zulmetleri doldursun. Hiç kabil midir? Elbette şeytan dahi bunu kimseye kabul ettiremez. Dördüncü Musîbetim: Şapka giymediğimi mahkûmiyetime ehemmiyetli bir sebep göstermeleridir. Beni konuşturmadılar. Yoksa beni cezalandırmağa çalışanlara diyecektim ki: Üç ay Kastamonu'da Polisler ve komiser karakolunda misafir kaldım. Hiçbir vakit bana demediler: "Şapkayı başına koy." Ve üç mahkemede şapkayı başıma koymadığım ve başımı mahkemede açmadığım halde, Afyon müstesna bana ilişmedikleri ve yirmi üç sene bazı dinsiz zâlimlerin, o bahane ile bana gayr-ı resmî çok sıkıntılı ve ağır bir nevi ceza çektirdikleri ve şimdi asker neferatının başlarından kalktığı ve çocuklar ve kandınlar ve ekser köylüler ve dairelerde me'murlar ve bere giyenler şapka giymeğe mecbur olmadıkları ve hiç bir maddî maslahat giymesinde bulunmadığı halde, benim gibi bir münzevi ve bütün müçtehdlerin ve umum şeyh-ül İslamların yasak ettikleri bir serpuşu giymediğim bahanesiyle ve uydurmalar ilâvesiyle, yirmi sene cezasını çektiğim ve libasa ait manasız bir âdetle tekrar beni cezalandırmağa çalışan ve çarşıda Ramazanda gündüzde rakı içip, namaz kılmayanları hürriyet-i şahsiye var diye, kendine kıyas edip resmen menetmek vazifesi iken, ilişmediği halde, bu derece şiddet ve tekrarla ve ısrarla beni bir kıyafetim için suçlandırmağa çalışan; elbette ölümün îdam-ı ebedîsini ve kabrin dâimî haps-i nünferidini gördükten sonra mahkeme-i kübrada ondan bu hatâsı sorulacak. Beşinci Musîbetim: Otuzüç âyât-ı Kur'aniyenin tahsikârâne işaretine mazhariyetini; ve İmam-ı Ali (Kerremallahü Vechehü) ve Gavs-ı A'zam (Kuddise sırruhu) gibi evliyanın takdirlerini; ve yüzbin ehl-i îmanın tasdiklerini; ve yirmi senede millete ve vatana zararsız pekçok menfaatli yüksek bir mertebeyi kazandıran Risale-i Nur'u sinek kanadı gibi bahanelerle, bazı risalelerinin müsaderesine hattâ dörtyüz sahife olan ve yüzbin adamın îmanlarını kurtaran ve kuvvetlendiren "zülfikar - Mu'cizat-ı Ahmediye" mecmuasını, içindeki eskiden yazılmış ve mürur-u zaman ve af kanunları görmüş iki âyetin tam haklı tevsirine dair, iki sahife bahanesiyle o pekçok menfaatli ve kıymatdar mecmuanın müsaderesine çalıştığı gibi şimdi de Nur'un kıymettar risalelerinden, her birisinin bin kelime içinden bir-iki kelimesine yanlış mânâ vermekle, o bin menfaatli risalenin müsaderesine çalışıldığını, bu üçüncü iddianameyi işiten ve neşrettiğimiz kararnameyi gören tasdik eder. Biz dahi: deriz.
Altıncı Musîbetim: Nur'un şâkirdlerinden bazılarının fevkalâde îman hüccetlerini ve sarsılmaz ayn-el yakîn ulûm-u îmaniyeyi nurlarda görüp istifade ettiklerinden bu bîçare tercümanına bir nevi teşvik ve tebrik ve takdir ve teşekkür nev'inde, ziyade hüsn-ü zan ile ve müfritane medhetmeleri ile beni suçlu gösterene derim: Ben âciz, zaif, gurbette, menfi, yarım ümmî ve aleyhimde propoganda ile halkı benden ürkütmek halleri içinde, Kur'an'ın ilâçlarından ve îmanın kudsî hakîkatlarından dertlerime tam derman olanlarını kendime bulduğum zaman, bu millete ve bu vatan evlâdlarına dahi tam bir ilâç olduğuna tam kanaat getirdiğim için o kıymettar hakikatleri kaleme aldım. Hattım pek noksan olmasından yardımcılara pek çok muhtaç iken, inayet-i İlâhiyye bana sâdık, has, metin yardımcıları verdi. Elbette ben onların hüsn-ü zanlarını ve samimane medihlerini bütün bütün reddetmek ve hatırlarını tekdir ile kırmak o hazine-i Kur'aniyeden alınan Nurlara bir ihanet ve adâvet hükmüne geçer diye o elmas kalemli ve kahraman kalbli muavinleri kaçırmamak için onların âdi ve müflis şahsıma karşı medh-ü senalarını, asıl mal sahibi ve bir mânevî mu'cize-i Kur'âniye olan Risale-i Nur'a ve has şâkirdlerinin şahsiyet-i mâneviyesine çeviriyordum. Ve bana benim haddimden yüz derece ziyade hisse veriyorsunuz diye bir cihette hatırlarını kırıyordum. Acaba hiç bir kanun, müstenkif olan ve râzı olmayan bir adamı başkalarının onu medhetmesiyle suçlu yapar mı ki,kanun namına hareket eden resmî me'mur beni suçlu yapıyor? Her neşrettiğimiz aleyhimizde yazılan kararnamenin ellidördüncü sahifesinde: Hem Nur'un mesleğinde hiç bir cihette benlik, şahsiyet ve şahsi makamları arzu etmek şan ve şeref kazanmak olmaz. Nur'daki ihlâsi bozmamak için, uhrevî makamat dahi bana verilse, bırakmağa kendimi mecbur biliyorum diye kararnamede yazdıkları... Ve yine kararnamede yirmi ikinci ve üçüncü sahifesinde "kusurunu bilmek fakr ve aczini anlamak, tezellül ile dergâh-ı İlâhîyeye iltica etmek ki; o şahsiyetle kendimi herkesten ziyade bîçâre, âciz, kusurlu görüyorum, O halde, bütün halk beni medh ve sena etse, beni inandıramazlar ki iyiyim, sahib-i kemalim. Sizi bütün bütün kaçırmamak için, üçüncü hakikî şahsiyetimin gizli çok fenalıklarını ve sû-i hallerini söylemiyeceğim.. Cenab-ı Hak inayetiyle en edna bir nefer gibi, bu şahsımı esrar-ı Kur'aniye'de istihdam ediyor. Yüzbin şükür olsun. "Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ." fıkrasını, kararnamede yazdıkları halde, beni başka zâtların medhiyle ve Risale-i Nur mânasiyle bana bir hidayet edici vasfını vermekle, beni suçlu yapanlar, elbette bu hatâlarının cezasını dehşetli çekmeğe müstehak olurlar. Başıma gelen musîbetlerden yedincisi: Biz ve umum Nur risaleleri Denizli ve Ankara ağır ceza ve temyiz mahkemelerinin ittifakıyla beraet ettiğimiz ve umum risale ve mektublarımızı bize iade ettikleri ve "Temyizin bozma kararında, Denizli beraetinde faraza bir hatâ dahi olsa, o beraet ve hüküm kat'iyyet kesbetmeştir, daha tekrar muhakeme edilmez." dedikleri halde, ben Emirdağında üç sene münzevi ve iki - üç terzi çırağı nöbetle bana hizmet ve pek nadir olarak, beş-on dakika bazı dindar zâtlardan başka, zaruret olmadan konuşmayan ve tek bir yere Nurlara teşvik için haftada bir tek mektuptan başka muhabere etmiyen ve kendi müftü kardeşine üç senede üç mektubdan başka yazmayan ve yirmi otuz seneden beri devam eden te'lifini bırakan, yalnız bütün ehl-i Kur'an ve îmana menfaatlı yirmi sahifelik iki nükte, (Biri : Kur'an'daki tekrarların hikmeti, diğeri: Melekler hakkındaki bazı mes'elelerden) başka hiçbir risale daha te'lif etmeyen; ve yalnız mahkemelerin iade ettikleri risalelerin büyük mecmualar yapılmasına ve eski harf ile tab'edilen "Âyet-ül kübrâ" nın beşyüz nüshası mahkeme tarafından bize teslim edildiğinden ve teksir makinesi resmen yasak olmadığından, Alem-i İslâm'ın istifadesi fikriyle kardeşlerime neşr için teksirine izin vererek, onların tashihleri ile meşgul olan ve kat'iyyen hiç bir siyasetle alâkadar olmıyan ve memleketine gitmek için,resmen izin verildiği halde, bütün menfilere muhalif olarak dünyaya ve siyasete karışmamak için, sıkıntılı bir gurbeti kabul edip, memleketine gitmeyen bir adam hakkında, bu üçüncü ittihamnâmedeki asılsız isnadlarla ve yalan bahisler ve yanlış mânalarla o adamı suçlu yapmağa çalışanda -şimdilik söylemiyeceğim- dehşetli iki mâna hükmettiğini, bu yirmi ayda bana karşı muamelesi isbat ediyor. Ben de derim: Kabir ve sakar yeter, mahkeme-i kübraya havale ediyorum.
Sekizinci Musîbetim: Beşinci Şuâ iki sene Denizli ve Ankara Mahmekelerinin ellerinde kalıp, sonra bize iade ettiklerinden, Denizli mahkemesinde beraetimizi netice veren müdafaatımla beraber "Sirac-ün-Nur" ismindeki büyük mecmuanın âhirinde yazılmış.Gerçi evvelce mahrem tutuyorduk, fakat mâdem mahkemeler onu teşhir edip, beraetle, bize iade ettiler Demek bir zararı yoktur diye teksirine izin verdim. Ve o Beşinci Şuân'ın aslı, kırk elli sene evvel yazılmış müteşabih bir kısım hadîslerdir, fakat ümmette eskiden beri intişar eden bir kısmına, gerçi bazı ehl-i hadîs bir za'fiyet isnad etmişler,. fakat zâhirî manalari medar-ı itiraz olmasından, sırf ehl-i îmânı şüphelerden kurtarmak için yazıldığı halde bir zaman sonra onun hârika te'villerinin bir kısmı gözlere göründüğü için, biz onu mahrem tutuk; tâ yanlış mâna verilmesin. Sonra, mütaaddit mahkemeler onu tedkik edip, teşhirine sebep olmakla beraber, bize iade ettikleri halde, şimdi beni tekrar onunla suçlu yapmak ne kadar adâletten, haktan insaftan uzak olduğunu bizi kanaat-ı vicdaniye ile mahkûm etmek isteyenlerin ve edenlerin vicdanlarına ve ve onları dahi mahkeme-i kübraya havale ederek: deriz. Dokuzuncu Musîbetim: Çok mühimdir. Fakat bizi mahkûm edenler Risale-i Nur'u mütalâa ettiklerinin hatırı için, onları kızdırmamak fikriyle yazmadım. Onuncusu: Kuvvetli ve ehemmiyetlidir. Fakat yine onları küstürmemek niyetiyle şimdilik yazmadım. Tecrîd-i Mutlakta Mevkuf Said Nursi
Isparta'nın âdil vâlisine ve adliyesine ve zabıtasına.. en mahrem ve en has ve hâlis kardeşlerime mahsus olarak yirmi iki sene evvel Isparta'nın Barla nahiyesinde iken, yazdığım gayet mahrem bu rizsaleciğimi Isparta milletiyle ve hükûmetiyle alâkadarlığını gösterdiği için takdim ediyorum. Eğer münasip görülse, ya yeni veya eski harfle daktilo ile, bir kaç nüsha yazılsın ki, yirmi beş otuz senedir esrarımı arıyanlar ve tarassud edenler de anlasınlar gizli hiçbir sırrımız yok. Ve en gizli bir sırrımız, işte bu risaledir; bilsinler!
Said Nursî
YİRMİ İKİNCİ LEMÂ mahremdir, en has ve halis ve sâdık kardeşlerime mahsustur.
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ اِنَّ اللّهَ بَالِغُ اَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا Bu mes'ele "Üç işaret" tir. BİRİNCİ İŞARET: Şahsıma ve Risale-i Nura ait mühim bir sual. Çoklar tarafından deniliyor ki: Sen, ehl-i dünyanın dünyasına karışmadığın halde, nedendir ki, her fırsatta onlar senin âhiretine karışıyorlar. Halbuki hiç bir hükûmetin kanunu târiküd-dünya ve münzevîlere karışmıyor? Elcevap: Yeni Saidin bu suâle karşı cevabı sükûttur. Yeni Said: "Benim cevabımı kader-i İlâhi versin" der. bununla beraber mecburiyetle, emaneten istiâre ettiği Eski Saidin kafası diyor ki: Bu suale cevap verecek ısparta vilâyetinin hükümetidir ve şu vilâyetin milletidir, Çünkü bu hükûmet ve şu millet, benden çok ziyade, bu sualin altındaki mânâ ile alâkadardırlar. Madem binler efradı bulunan bir hükûmet ve yüzbinler efradı bulunan bir millet, benim bedelime düşünmeye ve müdafaa etmeye mecburdur. Ben neden lüzumsuz olarak müddeîlerle konuşup müdafaa edeyim. Çünki dokuz senedir ben bu vilayetteyim; gittikçe daha ziyade dünyalarına arkamı çeviriyorum. Hiçbir halim de mestur kalmamış,. En gizli, en mahrem risalelerim dahi hükûmetin ve bazı meb'usların ellerine geçmiş Eğer ehl-i dünyayı telâşa ve endişeye düşürecek dünyevî bir karışmak hâlim ve karıştırmak teşebbüsüm ve fikrim olsaydı, bu vilâyet ve kazalardaki hükumet, dokuz sene dikkat ve tecessüs ettikleri halde ve ben de çekinmiyerek yanıma gelenlere esrarımı beyan ettiğim halde, bana karşı sükût edep ilişmediler. Eğer milletin ve vatanın saadetine ve istikbaline zarar verecek bir kabahatım varsa dokuz senedenberi valisinden tut, köy karakol kumandanına kadar kendilerini mes'ul eder. Onlar kendilerini mes'uliyetten kurtarmak için , hakkımda habbeyi kubbe yapanlara karşı, kubbeyi habbe yapıp, beni müdafaa etmeye mecburdurlar. Öyle ise bu sualin cevabını onlara havale ediyorum. Amma şu vilayetin milleti, umumiyetle benden ziyade beni müdafaa etmeğe mecbur olmaları şundandır ki; bu dokuz senedir hem kardeş, hem dost, hem mübârek olan bu milletin hayat-ı ebediyesine ve kuvet-i îmaniyesine ve saadet-i hayatiyesine bilfiil ve maddeten te'sirini gösteren yüzen risalelerle çalıştığımızı ve hiçbir dağdağa ve zarar, hiç kimseye o risaleler yüzünden gelmediği ve hiçbir garazkârane tereşşühat-ı siyasiye ve dünyeviye görülmediği ve "LİLLAHİL HAMD" şu ısparta vilâyeti, eski zamanın Şâm-ı Şerîfinin mübârekiyetini ve âlem-i îslamın medrese-i umumîyesi olan Mısır'ın Câmi-ül-Ezher'i mübarekîyeti nev'inden, kuvvet-i îmaniye ve salâbet-i dîniye cihetinde bir mübârekiyet makamını Risale-i Nur vasıtasiyle kazanarak bu vilâyette îmanın kuvveti, lâkaydlığa ve ibadetin iştiyakı, sefahete hâkim olmasını ve umum vilâyetlerin fevkinde bir meziyet-i dindarâneyi, Risale-i Nur bu vilâyete kazındırdığından; elbette bu vilâyetteki umum insanlar, hattâ faraza dinsizi de olsa beni vie Risale-i Nuru müdafaaya mecburdur. Onların çok ehemmiyetli müdafaa hakları içinde, benim gibi vazifesini bitirmiş ve "LİLLAHİL HAMD" binlerle şâkirdler benim gibi bir âcizin yerinde çalışmış ve çalıştığı hengâmda. ehemmiyetsiz cüz'î hakkım beni müdafaaya sevketmiyor. Bu kadar binlerle dâva vekilleri bulunan bir adam, kendi dâvasını kendi müdafaa etmez. İKİNCİ İŞARET: tenkidkârâne bir suale cevaptır... Ehl-i dünya tarafından deniliyor ki: Sen neden bize küstün? Bir defa olsun hiç müracaat etmeyip sükût ettin. Bizden şiddetli şekvâ edip "Bana zulmediyorsunuz!" diyorsun. Halbuki bizim bir prensibimiz var, bu asrın muktezası olarak hususî düsturlarımız var. Bunların tatbikini sen kendine kabul etmiyorsun. Kanunu tatbik eden zâlim olmaz. Kabul etmiyen isyan eder. Ezcümle: Bu asr-ı hürriyette ve bu yeni başladığımız cumhuriyetler devrinde, müsavat esası üzerine tahakküm ve tagallübü kaldırmak düsturu, bizim bir kanun-u esasîmiz hükmüne geçtiği halde, sen kâh hocalık, kâh zâhidlik suretinde teveccüh-ü âmmeyi kazanarak, nazar-ı dikkati kendine celbederek, hükümetin nüfuzu haricinde bir kuvvet, bir makam-ı içtimâî elde etmeye çalıştığın, zâhir halin ve eski zamandaki macerâ-yı hayatının delâletiyle anlaşılıyor. Bu hal ise, şimdiki tabir ile; burjuvaların müstebidâne tahakkümleri içinde hoş görünebilir.. Fakat bizim tabaka -i avâmın intibahiyle ve galebesiyle tezahür eden tam sosyalizm ve bolşevizm düsturları, bizim daha ziyade işimize yaradığı için, o sosyalizim düsturlarını kabul ettiğimiz halde, senin vaziyetin bize ağır geliyor . Prensiblerimize muhalif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvâya ve küsmeye hakkın yoktur?
Elcevap: Hayat-ı ictimâiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvâfık gelmezse; hayırlı işlerde ve terakkida muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer. Madem kanun-u fıtrata tatbik-i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat-ı beşeriyeyi değiştirmek ve nev'i beşerin hilkatindeki hikmet-i esasiyeyi kaldırmakla mutlak müsavat kanunu tatbik edilebilir. Evet: Ben, neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren, "Müsâvât-ı hukuk" mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adalet ile burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlardanım. Onun için, bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde zulüm ve tagallüb ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim.
Fakat nev'i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsâvât-ı mutlaka kanununa zıddır. Çünkü Fâtır-ı Hâkim, kemal-i kudret ve hikmetini göstermek için, az bir şeyden çok mahsûlât aldırır ve bir sahifede çok kitabları yazdırır ve birşey ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nev'i ile de binler nev'in vazifelerini gördürür.
İşte o sırr-ı azîmdendir ki: Cenab-ı Hak, insan nev'ini binler nevileri sünbül verecek ve hayvanatın sair binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvanat gibi kuvâlarına, latifelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidat verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki, Arzın halifesi ve kâinatın neticesi ve zîhayatın sultanı hükmüne geçmiştir. İşte nev-i insanın tenevvüünün en mühim mâyesi ve zenbereği; müsabaka ile, hakiki îmanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdîliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir. Evet şu hürriyet perdesi altında müdhiş bir istibdadı taşıyan şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya lâyık iken; ve halbuki o tokada müstahak olmayan gayet mühim bir zâtın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu:
Ne mümkün zulmile, bîdâd ile, imhayı hürriyet;
Çalış idraki kaldır, muktedirsen âdemiyetten.
Sözünün yerine bu asrın yüzüne çarpmak için ben de derim:
Ne mümkün zulmile, bîdâd ile, imhayı hakikat;
Çalış kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyyetten.
Veyahud:
Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile, imhayı fazilet;
Çalış vicdanı kaldır, muktedirsen âdemiyyetten.
Evet, îmanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi sebeb-i istibdat da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek, faziletsizliktir. Ve bilhassa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. "LİLLAHİL HAMD" bu meşreb üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor. Ben kendimde fazilet var diye fahr suretinde dâva etmiyorum. Fakat nîmet-i İlâhiyyeyi tahdis suretinde şükretmek niyetiyle diyorum ki: Cenab-ı Hak fazl ve keremiyle, ulûm-u imaniye ve Kur'âniyeye çalışmak ve fehmetmek faziletini ihsan etmiştir. Bu ihsan-ı İlâhîyi bütün hayatımda "LİLLAHİL HAMD" tevfik-ı İlâhî ile şu millet-i İslâmiyenin menfaatine, saadetine sarfederek; ve hiçbir vakit vasıta-i tahakküm ve tagallüb olmadığı gibi, ekser ehl-i gafletçe matlub olan teveccüh-ü nas ve hüsn-ü kabul-ü halk dahi, mühim bir sırra binaen benim menfûrumdur; onlardan kaçıyorum. Yirmi sene eski hayatımı zâyi ettiği için onları kendime muzır görüyorum. Fakat Risale-i Nuru beğenmelerine bir emare biliyorum, onları küstürmüyorum. İşte ey ehl-i dünya! Dünyanıza hiç karışmadığım ve prensiplerinizle hiçbir cihet-i temasım bulunmadığı haldeve dokuz sene esaretteki bu hayatımın şehadetiyle yeniden dünyaya karışmaya hiçbir niyet ve arzum yokken, bana eski bir mütegallib ve daima fırsatı bekliyen ve fikr-i istibdat ve tahakkümü taşıyan bir adam gibi, yapılan bunca tarassut ve tazyikiniz, hangi kanun iledir? Hangi maslahat iledir? Dünyada hiçbir hükûmet böyle fevkalkanun ve hiçbir ferdin tasvîbine mazhar olmıyan bir muameleye müsaade etmediği halde bana karşı yapılan bu kadar bed muamelelere, yalnız değil benim küsmem, belki eğer bilse nev-i beşer küser, belki Kâinat küsüyor!...
ÜÇÜNCÜ İŞARET : Muğalatalı dîvânecesine bir sual... Bir kısım ehl-i hüküm diyorlar ki : Madem sen bu memlekette duruyorsun: şu memleketin cumhurî kanunlarına inkıyad etmek lâzım gelirken sen neden inziva perdesi altında kendini o kanunlardan kurtarıyorsun. Ezcümle: şimdiki hükûmetin kanununda vazife haricinde bir meziyeti,bir fazileti kendine takıp, onunla bir kısım millete tahakküm edip nüfuzunu icra etmek, müsavat esasına istinad eden cumhuriyetin bir düsturuna münâfidir. Sen neden vazifesiz olduğun halde elini öptürüyorsun? Halk beni dinlesin diye hodfuruşane bir vaziyet takınıyorsun? Elcevab: Kanunu tatbik edenler, evvelâ kendilerine tatbik ettikten sonra başkasına tatbik edebilirler. Siz kendinize tatbik etmediğiniz bir düsturu başkasına tatbik etmekle, herkesten evvel siz düsturunuzu, kanununuzu kırıyorsunuz ve karşı geliyorsunuz. Çünkü bu musavat-ı mutlaka kanununun bana tatbikini istiyorsunuz. Ben de derim: Ne vakit bir nefer, bir müşîrin makam-ı içtimaîsine çıkarsa ve milletin o müşîre karşı gösterdiği hürmet ve teveccühe iştirak ederse... ve onun gibi, o teveccühe ve hürmete mazhar olursa ve yahut o müşîr, o nefer gibi âdîleşirse ve o neferin sönük vaziyetini alırsa... ve o müşîrin vazife haricinde hiçbir ehemmiyeti kalmazsa.. hem eğer, en zeki ve bir ordunun muzafferiyetine sebebiyet veren bir erkân-ı harb reisi, en aptal bir neferle teveccüh-ü âmmede ve hürmet ve muhabette müsavata girerse; o vakit sizin bu müsavat kanununuz hükmünce bana şöyle diyebilirsiniz: "Kendine hoca deme! Hürmeti kabul etme! Faziletini inkâr et! Hizmetçine hizmet et! dilencilere arkadaş ol" Eğer deseniz: Bu hürmet ve makam ve teveccüh vazife başında olduğu vakte mahsustur ve vazifedarlara hasdır. Sen vazifesiz bir adamsın; vazifedarlar gibi milletin hürmetini kabul edemezsin! Elcevap: Eğer insan yalnız bir cesedden ibaret olsa... ve insan dünyada lâyemûtâne daimî kalsa... ve kabir kapısı kapansa.... ve ölüm öldürülse... o vakit vazifeler yalnız askerlik ve idare me'murlarına mahsus kalırsa; sözünüzde dahi bir mânâ olurdu. Fakat madem insan yalnız cesedden ibaret değil... cesedi beslemek için; kalb, dil, akıl dimağ koparılıp o cesede yedirilmez. Onlar imha edilmez. Onlar da idare ister. Ve madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem kabrin öbür tarafındaki endişe-i istikbal her ferdin en mühim mes'elesidir. Elbette milletin itaat ve hürmetine istinad eden vazifeler, yalnız milletin hayat-ı dünyeviyesine ait içtimâî ve siyasî ve askerî vazifelere mahsus değildir. Evet, yolculara seyahat için vesika vermek, bir vazife olduğu gibi; ebed tarafına giden yolculara da hem vesika, hem o zulümatlı yolda nur vermek öyle bir vazifedir ki, hiçbir vazife o vazife kadar ehemmiyetli değildir. Böyle bir vazifenin inkârı, ölümün inkâriyle ve hergün a Û¤à ì¤ p¢ y Õ£¥ dâvâsını cenazelerinin mührüyle imza edip tasdik eden, otuzbin şâhidin şehadetini tekzib ve inkâr etmekle olur. Madem mânevi hâcât-ı zaruriyeye istinad eden mânevî vazifeler var. Ve o vazifelerin en mühimmi, ebed yolunda seyahat için pasaport varakası; ve berzah zulümatında kalbin ceb feneri; ve saadet-i ebediyenin anahtarı olan îmandır ve îmanın ders ve takviyesidir. Elbette o vazifeyi gören ehl-i mârifet, herhalde küfrân-ı nimet suretinde kendine edilen nîmet-i İlâhiyyeyi ve fazilet-i imaniyeyi hiçe sayıp sefihler ve fasıkların vaziyetine sukut etmiyecektir. Kendini aşağıların bid'alariyle ve sefahetleriyle bulaştırmıyacaktır! ... İşte beğenmediğiniz ve müsavatsızlık zannettiğiniz inziva bunun içindir. İşte bu hakikatla beraber, beni işkence ile tâciz eden ve sizin gibi enaniyette ve bu kanun-u müsavatı kırmakta fir'avunluk derecesinde ileri giden mütekebbirlere karşı demiyorum. Çünkü mütekebbirlere karşı tevazu, tezellül zanedildiğinden tevazu etmemek gerektir. Belki ehl-i insaf ve mütevâzi ve âdil kısmına derim ki: Ben FELİLLÂHİL HAMD kendi kusurumu, aczimi biliyorum. Değil müslümanlar üstünde mütekebbirane bir makam-ı ihtiram istemek, belki her vakit nihayetsiz kusurlarımı, hiçliğimi görüp istiğfar ile teselli bulup halklardan ihtiram değil, dua istiyorum. Hem zannederim benim bu mesleğimi, benim bütün arkadaşlarım biliyorlar. Yalnız bu kadar var ki: Kur'an-ı Hakîmin hizmeti esnasında ve hakaik-ı îmaniyenin dersi vaktinde, o hakaik hesabına ve Kur'an şerefine o makamın iktiza ettiği izzet ve vakar-ı ilmiyeyi ders vaktinde muhafaza edip, başımı ehl-i dalâlete eğmemek için, o izzetli vaziyeti muvakkaten takınıyorum. Zannederim, ehl-i dünyanın kanunlarının haddi yoktur ki bu noktalara karşı çıkabilsin! Cây- Hayret Bir Tarz-ı Muamele : Malûmdur ki; heryerde ehl-i maarif, mârifet ve ilim noktasında muhakeme eder. Nerede ve kimde mârifet ve ilmi görse, meslek itibariyle ona karşı bir dostluk ve bir hürmet besler. Hatta düşman bir hükûmetin bir profesörü bu memlekete gelse, ehl-i maârif, onun ilim ve mârifetine hürmeten onu ziyaret ederler ve ona hürmet ederler. Halbuki İngilizin en yüksek meclis-i ilmiyesinin, Meşihat-i İslâmiyeden sorduğu altı sualin cevabını, altıyüz kelime ile Meşihat-ı İslâmiyeden istedikleri zaman, bura maârifinin hürmetsizliğine uğrayan bir ehl-i mârifet, o altı suâle altı kelime ile mazhar-ı takdir olmuş bir cevab veren ve ecnebilerin en mühim ve hükemaların en esaslı düsturlarına hakiki ilim ve mârifetle muaraza edip galebe çalan... ve Kur'andan aldığı kuvvet-i ma'rifete ve ilme istinaden, Avrupa feylesoflarına meydan okuyan ve hürriyetten altı ay evvel İstanbul'da, hem ulemâyı ve hem de mekteblileri münazaraya davet edip, kendisi hiç sual sormadan suallerine noksansız olarak doğru cevab veren... (Hâşiye) ve bütün hayatını bu milletin saadetine hasreden ve yüzer risale, o milletin Türkçe olan lisaniyle neşredip, o milleti tenvir eden... hem vatandaş, hem dindaş, hem dost, hem kardeş bir ehl-i mârifete karşı, en ziyade sıkıntı veren ve hakkında adâvet besliyen ve belki hürmetsizlik eden, bir kısım maârif dairesine mensup olanlarla, az bir kısım resmî hocalardır. İşte gel bu hale ne diyeceksin? Medeniyet midir? Maârifperverlik midir? Vatanperverlik midir? Milliyetperverlik midir? Cumhuriyetperverlik midir? Hâşâ! Hâşâ ! Hiç birşey değil. Belki bir kader-i İlâhîdir ki, o kader-i İlâhî, o ehl-i mârifet adamın, dostluk ümid ettiği yerden adavet gösterdi ki, hürmet yüzünden ilmî riyaya girmesin ve ihlâsı kazansın.. ____________________ (Hâşiye): Yeni Said diyor ki: Şu makamda Eski Said'in iftiharkârane söylediği şu sözlere ben iştirak etmiyorum. Bu risalede sözü ona verdiğim için susturamıyorum. Enaniyetlilere karşı bir parça enaniyetini göstersin diye sükût ediyorum.
HATİME Kendimce cây-ı hayret ve medar-ı şükran bir taarruz. Bu fevkalâde enaniyetli ehl-i dünyanın, enaniyet işinde o kadar hassasiyet var ki, eğer şuuren olsa idi, keramet derecesinde, veyahud büyük bir deha derecesinde bir muamele olurdu. O muamele de şudur: Kendi nefsim ve aklım bende hissetmedikleri bir parça riyakârane enaniyet vaziyetini, onlar enaniyetlerinin hassasiyet mizaniyle hissediyorlar gibi, şiddetli bir surette ben hissetmediğim enaniyetimin karşısına çıkıyorlar. Bu sekiz dokuz senede, sekiz dokuz defa tecrübem var ki, onların zâlimâne bana karşı muamelelerinin vukuudansonra, kader-i İlâhîyi, düşünüp "ne için bunları bana musallat etti" diye nefsimin desiselerini arıyordum. Her defada, ya nefsim şuursuz olarak enaniyete fıtrı meyletmiş; veyahut bilerek beni aldatmış anlıyorum. O vakit, kaderi ilâhi, o zâlimlerin zulmü içerisinde hakkımda adalet etmiş derdim. Ezcümle; bu yazın arkadaşlarım güzel bir ata beni bindirdiler. Bir seyrangâha gittim. Şuursuz olarak nefsimde hodfuruşâne bir keyf arzusu uyanmakla, ehl-i dünya öyle şiddetli o arzumun karşısına çıktılar ki, yalnız o gizli arzuyu değil, belki çok iştihalarımı kestiler. Hatta ezcümle: Bu defa Ramazandan sonra, eski zamanda, gayet büyük, kudsî bir imâmın, bize karşı gaybî kerametiyle iltifatından sonra, kardeşlerimin takvâ ve ihlâsları ve ziyaretçilerin hürmet ve hüsn-ü zanları içinde- ben bilmiyerek- nefsim müftehirâne, güya müteşekkirâne perdesi altında riya kârane bir enaniyet vaziyetini almak istedi. Birden bu ehl-i dünya hadsiz bir hassasiyetle ve hatta riyakârlığın zerrelerini de hissedebilir bir tarzda, birden bana iliştiler. Ben Cenab-ı hakka şükrediyorum ki, bunların zülmü bana bir vasıta-i ihlâs oldu.
رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ * وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ *
اَللّهُمَّ يَا حَافِيظُ يَا حَفِيظُ يَا خَيْرَ الْحَافِظِينَ اِحْفَظْنِى وَ احْفَظْ رُفَقَائِ مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَ الشَّيْطَانِ وَ مِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَ اْلاِنْسَانِ وَ مِنْ شَرِّ اَهْلِ الضَّلاَلَةِ وَ اَهْلِ الطُّغْيَانِ آمِينَ آمِينَ آمِينَ
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
Said Nursî (R.A.)
Risale-i Nurun gizli düşmanları, eski mahkemelerimizde olduğu gibi yine bu defa da, hükumeti ve adliyeleri desiseleriyle iğfal edip nurun faal altıyüz talebesini mahkemelere sevk etmek istemelerine mukabil, mahkemelere sevk edebildikleri on altı Nur Talebesinden yalnız Mustafa Sungur'a, mahkeme-i temyizin nakzına uğrayan bir buçuk sene ceza vermişlerdi. Kahraman Mustafa Sungur'un altı yüz Nur Talebesi namına mübarek üstadımıza hitaben yazdığı bu mektubunda ki, Üstadımız efendimizin şahs-ı mübareklerine aid olan medhü senaları mübarek üstadımız, şahs-ı manevi-i nura tevcih etmişlerdir. HÜSREV
Çok Aziz, Kıymettar, Çok Mübarek, Çok Sevgili Üstadımız Efendimiz Hazretleri!
Emirdağından Eskişehire teşrifinizden sonra nerede olduğunuzu merak ederken, bir kardeş ufak bir pusula ile, mübarek İspartaya teşrif ettiğinizi yazmıştı. Hem aynı zamanda burada bizi garip bırakmayan Bafranın halis kahramanları, Risale-i Nurun fedakâr faal, bahadır ve mümtaz kahramanları Bayram, Zübeyr, Ceylan, Abdülmuhsin kardeşlerimin kıymetli mektuplarının mealini söylediler. Ve siz sevgili Üstadımızın sıhhat ve afiyette olarak mübarek Ispartada bulunduğunuzu haber verdiler. Ey sevgili Üstadımız! Size hakiki şakird olamamaktan gelen elemim var. Acaba Risale-i Nurun hakiki tale beliği ile kederlerden tasaffi etmiş ve eneden uzaklaşmış ve siz sevgili Üstadımızın tâbiri ile : "Bir buz parçası hükmündeki enaniyetini havz-ı Nurda eritebilmiş" ve bu suretle tasavvurunda hayalin bile âciz kaldığı muazzam Risale-i Nurun şahs-ı manevisinin şerefi ile ve makamı ile müftehir olmayı ve ona tam şâkird olmayı ve o saadete tam girmeyi acaba rahîm-i Mutlak bana da ihsan edecek mi? İşte aklımız başımıza geldiği zamanlarda bu lütufları Haktan istiyoruz. Sevgili Üstadımız olan Risale-i Nur! Biz sizden ebediyen razıyız. Bu rızamızla ve şâkirane ağlayan kalbimizle, Rabbimizin sizden hadsiz râzı olmasını niyaz ediyoruz. Gerçi Hak, size olan hadsiz rızasının ve nihayetsiz eltafının bu zemin ahalisine ve mele-i a'lâ Sâkinlerine ilânatının parlak nümunesi olarak Risale-i Nuru ihsan etmiş.Acaba Risale-i Nurun yüz otuz risalesi ve o risalelerde Kur'anın ve imanın dile gelen hakikatları ve kudsî dersleri o Rıza-yı Bârinin hadsizliğinin bir işareti değilmidir? Hem yalnız, o kudsi hakikatların mazharı olmak, o ulvî derslerin ve o âli ilimlerin âmili bulunmak dahi, başlı başına bir hazine ve insaniyetin ekmeliyetine bir işaret ve Hâlik-i kâinatın sevgilisi bulunduğuna bir alamettir. Fakat bu ekmeliyetin, bu sevgi ve rızanın daha haşmetli daha şa'şaalı bir tecelli ve tezahürünü görüyoruz ki; halen binler, yüzbinler milyonlar, elbette istikbalde milyarlar ehl-i iman, o nurla nurlanıyorlar ve nurlanacaklar; ve saadete eriyorlar ve imana kavuşuyorlar.. ve kavuşacaklar. Ve âlem, o nur ile başka bir hayata başka bir renge kavuşuyor. Akıl müşahede ediyor. Bin üçyüz yıldan beri bütün ümmetin, her asırda üçyüz elli milyon müslümanların, O aziz Peygamberin (A.S.M.) imanından feyz almaları ve O âli peygamber-i zişan Habib-i Ekrem Aleyhissalât-ü Vesselamın emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir İslâmiyet ve harika bir ubudiyet ve fevkalâde bir dua ve cihanpesendâne bir davet ve mu'cizâne bir iman sahibi bulunması gibi; Risale-i Nurun da, bu mu'ciznüma Peygamber'in (A.S.M.) bu zamanda bir mu'cizesi, bir tasarrufu, bir nuru olması ve veraset-i nübüvvetin bir in'ikası, Risale-i Nurda tam tecelli etmesi hasebiyle; aynen bütün talebeleri şahs-ı mânevinin imanından feyz alıyorlar. Duada, takvada, imanda, ubudiyette, davette, Kur'an ve imân hizmetinde, cesarette, şecaatte, fevkalade bir itmi'nan-ı kalbde ve kat'iyyen sarsılmamakda, âzâmi ihlâs ve âzâmi sadakatte ve metanette, âzâmi iktisadda ve kanaatte onu Üstad biliyorlar. Umum esma-i hüsna, âzâmî mertebesiyle Risale-i Nurun şahs-ı mânevisinde tecelli ettiğinden; bu binler, milyonlar şâkirtlerinizin her biri yüksek bir tecelli ile ayrı birer isim ve o haslet-i memduhalara mazhar ve âyine oldukları bir bahr-ı umman veya bir şems-i hakikat olarak, bu asrın efkârında, meydanında ve âfâkında tulu' eden, bu binler levnleri hâvi ve binler renklerde aks eden ve binler tarzlarda ve şekillerde çağlayan külli şahs-ı maneviden birer Said; ve o âlemde Saidler çekirdek olup, ondan fışkıran nur ağacının birer dalı, birer meyvesi oldukları gibi; bazı has ve hâlis talebeleriniz dahi, o külli hakikata ve o tecemmu' etmiş Saidlere- baştan başa tam bir ayinelik de ediyorlar. Benim hissem ve talebim ise : Bu başka, başka âyinelerin ve ayrı, ayrı levnlerin ve çeşitli güzel meşreblerin, bu çeşit, çeşit parlayan lem'aların muhabbetiyle yanmaktır. ve onların ışıklarıyla aydınlanmaktır. Belki bu ayrı ayrı ırmakların menbaı ve bu nurların denizi ve bu ayrı ayrı tezahür eden mânaların hakikatı ve bu lem'aların güneşi ve mercii olan o şahs-ı mânevi-i hakikata karşı, hürmet ve tazimdir., sevgi ve muhabbettir. Ve bu naçar ömr-ü zaili ve nakıs istidadı onların yolunda, onların hürmet ve takdirinde sarf etmektir.
Ey sevgili üstadımız! Madem insan fıtraten ihsana perestiş eder. Ve insaniyet daima kemale, cemale ve ihsana müştaktır. Aşkla mukabele arzu eder. Ve bu üç hakikata karşı hediyeler vermek arzu eder. Ve madem biz ve her akıl ve idrak sahibi, Risale-i Nur sahifelerini mütalaa neticesinde, hakiki kemal ve cemalin mahiyetini izah eden sevimli dersinden; ve iman hakikatı ile, şu kâinat ve şu mevcudatın hakiki mahiyeti tebarüz edip, ve zaman seylinde akan mevcudatın ezelden ebede seyahatının hikmetini anlayan ince rumuzlu mes'elesinden; Ve insan denilen bu varlık, şu kâinat ağacının en cami' ve son meyvesi olup ve âlemin bir misal-i musağğarı bulunup, kâinattan ve bu hadsiz zaman ve cevelandan murad, insan olduğunu; ve insan, ebedî hayat ve saadete namzed ve ebedî bir zât-ı akdesin âyine-i müştakı bulunduğunu; ve binaenaleyh, insan ölmiyeceğini ve ademe gitmiyeceğini ve vücut dairesinde ebedî kalacağını beyan ve isbat ve izah eden nurlu risalelerinden; ve bütün zişuur ve insan için en yüksek saadetin, hem en yüksek kemalatın, en şirin nimetin imân-ı Billah, Marifetullah ve Muhabbetullah olduğunu ders veren lem'alarından ve mektuplarından; ve nihayet, şu kâinatta ve şu mevcudat âyinelerinde müşahede edilen ihsanlı kemalat ve kemalli cemaller ve güzellikler ve hüsünler; kendini bu hadsiz ihsaniyle bildirmek, tanıttırmak istiyen ve bu hadsiz cemal ve hüsün ve ihsan ile kendi cemal-i esmasına ve sıfatına ve kemalat-ı İlâhiyesine nazarları çevirmek isteyen, perde arkasında münezzeh ve müberra bir Cemil-i Zülcelâlin ve bir Rahîm-i Zülkemalin esma ve sıfatının tezahürleri olduğunu ve insan için, en hakiki saadetin ve nihayet maksad-ı aksa ve gaye-i ulyanın da, bu zat-ı Kudsiye karşı alaka peyda etmek, ona yakınlaşmak, onun muhabbetiyle kendinden geçmek olduğunu bildiren Onbirinci Söz ve emsali risalelerinden tut, tâ bu risalelerin te'lifi ve intişarındaki güzelliğe ve mükemmeliyetine kadar; ve Müellif-i Muhteremin doğuşundan itibaren, gerek tahsil hayatındaki harika hal ve ahvalinden acaib ve garaib ihsanlara ve istihdamlara kadar; ve hayatının maksad-ı aslisi olan altmışından sonraki Risale-i Nur hizmetindeki ihlas-ı tammesi, dünyevî ve uhrevî menfaat ve makamlardan ve her türlü teveccüh-ü fâniyeden yüz çevirip, bütün kuvvetiyle ve hissiyatiyle ve ahvaliyle hak ve hakikata müteveccih ahlak-ı hasenesine; ve bu asr-ı zulmetteki insanları ve müslümanları, Kur'andan aldığı ders ve nur ile irşad edip, büyük bir hizmeti imaniyede bulunan Nur Talebelerinin yüksek şahsiyetine kadar; ve bu dînî hizmetlerini yalnız Allah için yaptıklarına, dost ve düşmanı tasdik ettirecek şekilde i'lanatlarına kadar; ve çok müşfik kalblerle ve iman dersleriyle gönülleri okşıyan, ruhları terbiye edip, akıllara istikamet veren deslerine ve hizmetlerine kadar.. Evet biz ve her zîakıl, gerek Risale-i Nurda ve gerek Risale-i Nurun telifinde ve intişarında ve ona müellif, hâdım ve tercüman olan Zatın hayatında ve ahvalinde en parlak ve muazzam şehadet olarak o dersleri okuyan, o tercümanı dinleyen, ilanatına kulak veren Nur Şakirtlerinin ve karilerinin temiz ahlaka, faideli duruma gelmelerinde ve sabit olmalarında bizzarure görüyor.. derk ediyor.. Ve müşahede ediyoruz ki: Bu Risale-i Nurda, muazzam ve mükemmel bir cemal; ve gayet yüksek ve parlak bir kemal var. Belki bütün kâinata serpilen bütün cemaller ve mahlukatın kemalleri mücmelen onda tecemmu etmiş, tezahür etmiş. Ve Hâlık-ı Kâinatın ism-i âzâmına mazhar ve bütün esmasının tecelli ettiği âyine olmuş. Meratib-i cemal ve kemal, tamamen o manevi yüzde derc edilmiş. O yüzde nakşedilmiş bildiğimizden; insaniyetin, fıtratı icabı, nurlarla alakadarlığı kışırda, zahirde, kabukta değil; belki ruhun, kalbin, aklın ve bütün hissiyat ve letaifin derinliklerinde kök salmış olduğuna hükmediyoruz. Ve şüphesiz öyledir. Madem iman ve islâm gibi hakikatlar kâinatın esasıdır. Ve her şey, imanın nuruyla hâlikın varlığına delalet ettiği aşikar görünüyor. Ve gündüzü dolduran ziya, Güneşe parlak şehadet ve işaret ediyor. İşte Risale-i Nur dahi, iman nurlarının toplanmış hazinesidir. Risale-i Nurdaki hakikat, kâinatta hüküm ferma olan emir ve iradenin kendisinden başka bir şey değildir. Af buyurunuz.. tarif edemedim.Böyle insanın bütün letaifinin tâ derinliklerine kadar kök salmış ve fıtratiyle alakadar olmuş iman ve islâmiyet hakikatından başka bir şey olmayan Risale-i Nuru, nasıl mahkûm edebilirler; nasıl insanları ondan uzaklaştırabilirler; nasıl talebelerini ondan ayırabilirler? Mümkün müdür demek istiyorum. Şimdi Afyon'un yerinde Risale-i Nuru tetkik eden ve inşaallah tam bir beraet ve serbestiyet kararını verecek ümit ettiğimiz Isparta adliyesine hem rica, hem arz ediyoruz. İnşaallah, ehl-i imanın saadeti için, Risale-i Nurun intişarına serbestiyetine herkesten ziyade çalışan, gayret eden siz mübarek Üstadımızın, nurun bir kısım kahramanlariyle, mübarek Ispartaya bu dördüncü seyahatinizi, iman ve Kur'an hesabına inşaallah büyük hayırlara medar olacak ümit ediyoruz. Sevgilisinin arkasından dağ, dere demeden koşan âşıklar gibi; siz de, o Mu'cize-i Kur'an olan Risale-i Nurun arkasından mütemadiyen koşuyorsunuz. Onun serbestiyeti için ummanlar, deryalar geçiyorsunuz. Ciballer aşıyorsunuz. Gâh oluyor, kışın ayazlı gecelerinde, gah oluyor, temmuzun bunaltıcı sıcaklarında durmadan, dinlenmeden mütemadiyen gidiyor, koşuyor, üşüyor terliyorsunuz, yoruluyor.. bunalıyorsunuz. Ve mütemadiyen o sevgilinin arkasında veya önünde, o câzibedar, Cemal-i Bâkiye nazarları çevirmek ve o ruhânî hüsnün kemaline insanları koşturmak için çırpınıyordunuz. Bu ne müthiş faaliyet ve bu ne muazzam hizmet. Hatta o hâdimlerden birisinin, seksen yaşından sonra hastalıklı hâlinde şu mübarek ihtiyarın mücahedesine bak. Şu durmak bilmeyen, yorulmak bilmeyen fedakârlara; ve şu herkesten, daha genç daha dinç kahramanlara nazar eyle.
Risale-i Nurun zâhiri müellifi olan Said, yalnız Risale-i Nurun bir şâkirdidir. Yine o şakirtler, birer birer bu Anadoluda, şu mübarek millette Risale-i Nurun neşri ve muhafazası ve o nur-u Kur'anın yerleşmesi için, nasıl gayretler ve hizmetler ediyorlar. Üç dehşetli hapisler, otuz senelik nefiy ve inzivalar ve türlü, türlü azablar, işkenceler ve bir şâkirdine verilen yirmiye yaklaşan zehirler ve bu uzun ahvallerde nice gözlerin görüp, görmediği çileler, ızdrablar hep bu nurun uğrunda değil mi? Bir gardiyanın azablı hiddetine, bir çavuşun işkenceli hareketine karşı o ihtiyar şakirdin sukût edip, tahammül etmesi, yine bu sevgilinin hatırı için değilmi? Ona nazar ermesin. O yabâni ellerle kirlenmiş, değip kendini feda eden işte bu fedakarlar, Risale-i Nurun hakiki şakirtleri bu Said'ler değil midirler?
Şimdi de sevgili Nur Talebeleri, ders-i Kur'anda muhatabları ve nurun ilk talip ve müştakları ve nâşirleri ve bizim muhterem ağabeylerimiz, hem bir cihette üstadlarımız ve büyük kardeşlerimiz olan Hüsrevlerin, Hâfız Alilerin, Tâhiri ve Mustafaların memleketine, Nuri ve Rüştülerin, Sabri ve Süleymanların şehrine ve onların yanına gidiyorlar. Niçin ve Neden? Hikmetini onu sevkeden Allah bilir. Bu hakir ise, bir hikmetini böyle zannettim ve tahayyül ettim.
Saidlerimiz koşuyorlar. Hem müşfik bir annenin evladının arkasından koşmasından, daha ziyade bir şefkat ve muhabbetle koşuyorlar. Bazen kanlı göz yaşları ve acı feryadlarla ve işitenleri ağlatacak eninlerle koşuyorlar... Ağlıyorlar. Bazen de gülüyorlar. Fakat daima koşuyorlar. Amma kimin arkasından koşuyorlar? Ve ne için koşuyorlar? Evet, onlar Risale-i Nurun arkasından koşuyorlar. Müslümanların imanına hizmet için, Allah için koşuyorlar? En büyük vazifemiz budur; hayatımızın gayesi de budur; neticesi de budur; saadeti de budur diyerek koşuyorlar.
Birisi; 83 yaşında, ihtiyar, hasta olduğu halde; Anadolu yaylalarında İslâm ovalarında; ecdadın at üstünde cihad ettiği vâdilerde; namus, millet ve şeref-i din için şehitlerin al kefenleriyle yattığı mübarek topraklarda koşuyorlar.
Hem öyle topraklar ki; her bir karış toprağında ve her bir bucağında, İslâmın şerefi dalgalanan bu Türk diyarında koşuyorlar. Ellerinde Risale-i Nurun yaldızlı sahifeleri ile Anadolu'yu deveran edip, Âlem-i İslâmı cevelan ediyorlar. Kurumağa yüz tutmuş bağlar, bahçeler, âb-ı hayat bekleyen ovalar ve susuz kalmış biçare yolcular ve zindanlar içinde inleyen, zavallı mahpuslar, elemler içinde kıvranan marizler, yoksullar ve ölmeğe yüz tutmuş mahlukat, bak nasıl bu deveranla bu nurâni faaliyetle yeniden dirilmeye başlıyorlar. Bu mâ-i nisan arkasında, bu topraklar bak nasıl kabarmağa, yeşillenmeğe başladılar. Bu taze hayatla bak, nasıl yurdumun ağaçları çiçeklenmeğe meyvedar olmağa ve ıssız ovalar gül gülistan olmağa, hadsiz yeşil kuşlar, bülbüller ötmeğe, pür neş'e terennüm etmeğe başladılar.
Dikkat et! Bak :Bahadır ecdadımızın, sıtmadan bir deri, bir kemik kalan torunlarına bak şimdi. Bu memlekete sema-i Rahmetten nehirler gibi boşanan âb-ı hayatla ve nesim-i baharla nasıl şifa bulmağa başladılar. Çocuklar neş'elerinde, büyükler faideli san'atlarında devam ediyorlar. Yepyeni bir hayat taptaze nurlu bir nesim-i bahar. Bu anadolu memleketinde ve İslâm illerinde esmeğe başladı. Nazar ile bak şu mübarek ecdada. Kabirlerinde titreşen, ağlayan, feryad-u figan eden dedelerimize dikkat et! Ve zemin yüzüne muntazır olan gökteki ervah-ı âliyeye ve melaikelere göz gezdir. Bak nasıl sürur içindeler. Tebrik ve tahmid vazifesiyle, Hâlik-ı Kâinata şükranlarını arz ediyorlar. Ve nurani babalarınız, kabirlerinden sizlere selam gönderiyorlar. Ve "bizi azabdan kurtardınız, kabrimizi pürnur, kalbimizi mesrur eylediniz evlatlarımız" diyorlar. "Allah sizlerden razı olsun," diyorlar.
"Safahat"-ında İslâmın garibliğine, İslâmın bîkesliğine ağlayan "Ya Rab! Bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?" diye zulmetten feryad eden "O nuru gönder İlâhi, asırlar oldu yeter. Bunaldı milletin afakı, nurlu bir sabah ister" diye Hak'ka yalvaran ve "Doğacaktır sana vadettiği günler hakkın, kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın" diye ümit ve teselli gösteren o milli şaire ve o gibi ağlayan "Ya Rabbi, bana ve neslime bir nur ver" diye niyaz eden muttakilere, bir de şimdi bak, nasıl mesrur ve memnunlar. Allah'a şükrediyorlar. Hem kendi vatanlarında, hem kendi zamanlarında tulu' eden, bu nur-u Kur'âniyi ve bu hakikat güneşini bak nasıl alkışlıyorlar... tebrik ediyorlar.
Bak, birerbirer şu memleketin, şu İslâmın diyarının, her bir köşesinden her bir hanesinden, her bir köy ve bucağından, ormanlarından, ovalarına nehirlerine, denizlerine kadar ve her bir ferdinden, yavrusundan, ihtiyarına kadar, mezarlarında bekleyen hadsiz ecdadından, semalarında tayeran eden ervahına kadar bütün İslâm diyarı ve bu Anadolu, bak nasıl bir bahar ve bayram havasının neş'esiyle dolmuş "İslama zafer ver, bizi kurtar, bizi güldür, a'damızı et hâk ile yeksan... yine ey nur-u Furkâni." "Her belde-i İslâm ile olsun, bu yeşil yurt, tâ haşre kadar cennet-i canan yine ey Nur-u imanî" diye olan âriflerin niyazı, bak nasıl dergah-ı rahmette kabul edilmiş.
Sakın ey kardeşlerim, bu sönük ifadelerin, bazı sevimli hayalat gibi görünen çehresini bir tasavvurat zannetme. Hem söyleyen ben değilim. Şu sema denizinde ezeli parlayan güneşin ziya ve in'ikasıyla lemean eden hadsiz emvac-ı bahr gibi, nurlardaki hakikatlara karşı teşekküre gelen hadsiz lisan ve mukabeleden bir katredir, bu ifadeler. Dinle, Nur şualarında derc edilen işârat-ı Kur'aniyeyi ve işârât-ı aleviye ve keramet-i gavsiyedeki kudsi zemzeme-i ihbarâta kulak ver. Ve hâdisat-ı zamana göz gezdir. Nasıl ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat olduğunu göreceksiniz. Ve o nurlu sözleri, bağrınıza basacaksınız. Bir de o nurun iştiyaklı ve incizablı şakirtlerinin derslerini dinle; Bu anasır, yüzüne her ne kadar çekse hicab; Yine haksın, buna şahit yine Kur'an olacak. Kâb-ı kavseynden alıp dersimi bildim ki ayan; O güzel, nur-u Kur'an manevi sultan olacak. müşahedesini işit! Vallah bunu ben, ezelden eyledim ezber; Risale-i Nurdur Vallah, bir müceddid-i ekber. Ne kadar doğru olduğunu anla. Buna kıyasen bu nura hayatiyle, hizmetiyle, gayretiyle, incizabiyle tam ayinedarlık eden Hüsrev'lerin Hafız Alilerin, Feyzilerin, Hulusi'lerin Mehmed'lerin, Ahmed'lerin feyizli ve cemalli hal ve ahvallerine bak. Binde bir dile gelen aşklı ve iştiyaklı gönüllerine, kelamlarına nazar eyle. Daha sonra, ehli tahkik erbabının ilanatına kulak ver. Ehl-i fen ve mekteplilerin tedkikatının neticesini gör. Her taife ve her meslek erbabının, kemal-i takdir ve tebrikini mütalaa eyle. Merhum Fetva Emini Ali Rıza Efendiden, merhum Vehbi Hocaya ve emsali müderris ve müfessirlere kadar ve ilm-i teceddüdün yüzler mütehassıs profesörlerine ve âlimlerine kadar, bütün bu taife-i ilmiye ve ehl-i tahkik zevat-ı kudsiye bilittifak, Risale-i Nurun hakkaniyetine ve Kur'an-ı Kerimin hakaikine vâris olduğuna ve bu zaman-ı âhirde, bid'a ve dalâletlerin istilası zamanında ehl-i imana ihsan edilmiş bir nur-u mev'ud-u ilâhi, bir menba-i ilm-ü irfan ve bir mahzen-i hakikat-ı Kur'an ve bir dava-i hazret-i Rahman, bulunduğuna imza basıyorlar ve dava ediyorlar derk eyle.. Bu kadar muhbir-i sâdık îlanatçılar ve bu kadar çeşitli erbab-ı tahkik muhakkikler ve hakikata ayn-el yakîn yetişen bu kadar zatlar, hiç mümkünmüdür ki, yalan söylesinler veya körükörüne bağlansınlar. Hâşâ! zulmeti, ziya zannetsinler. Hiç bir cihetle ihtimali yok ve mümkün değildir. En şiddetli imtihanlarda ve kavurucu elemli hallerde ve yakıcı çorbalarda, ağızları yandığı halde, derslerinden vazgeçmiyen şakirtlerin uzun senelerdeki sabır ve metanetlerine bak. Maddi ve manevi herkesin perestiş ettiği menfaat ve makamları terk edip veya hiç iltifat etmeyip, bütün kuvvetleriyle ve bütün hissiyatlariyle, bu nura sarılmalarına dikkat et. Kat'iyyen anlıyacaksın ki, Risale-i Nurda muazzam bir hakikat ve gayet kudsi bir kemal-i tam ve tam bir güzellik mevcuttur. Reddedilmez ve inkârı gayr-ı kabil bir bürhan-ı bahir göze çarpıyor. İşte bu yirmi otuz senedenberi, bu binler bahtiyar talebeler, müdakkikler, Risale-i Nuru mütâlaa ve bilhassa müellifinin bütün hayat ve ahvalini en ince meşrebine, hususî hayatına kadar bütün hâliyle tedkik ve mütalaa ettikleri ve gözleriyle gördükleri ve bir kısmı hizmetinde bulunmalariyle, bilmüşahede o Zat'ta, hizmet-i kudsiyesine münasib bir ihlas ve samimiyet ve fedakârâne hizmette bir mertebe-i kemalat görüyorlar. Bu kemalat ise, Risale-i Nur hizmetini dünyevî ve şahsî menfaate alet etmemek ve bu Risale-i Nurla ehl-i imana hizmet etmeye, yani bu iman hizmetini, manevî makamata ve manev rütbelere alet etmemek ve vesile kılmamak gibi, bir evsafla ekmeliyet suretinde tecelli ve tezahür etmektedirler. Kemalattan maksadımız da budur. İşte Ey Üstad ! Risale-i Nurun şahs-ı mânevisinde bizzarure kendsini gösteren bu ekmel-i cemal ve kemalat ve güzelliğine karşı ve ona bakan ve onu bağrına basıp mütalaa eyleyen talebe ve müştaklarına verdiği hadsiz hakiki feyizli ihsanatına mukabil, işte fıtraten insan, kemale, hüsn ve ihsana prestiş edip hediyelerle teşekkürünü arz etmek istemesi sırrınca, bu mütalaacılar ve Nur talebeleri gibi, bu fakir dahi hediyeler vermek arzu ediyorum. Saidlerimize hakiki talebeler ve şakirtler olmak istiyoruz. Çok kusurlu talebeniz Samsunda mavkuf Mustafa Sungur
Risale-i Nur eserlerinin tamamen iadesi hakkında Afyon Mahkemesinin bir sene evvel verdiği iade kararının temyizen nakz edilmesiyle, bu güne kadar devam eden Nur davasını, aynı mahkemenin âli hey'etinin, bir sene evvelki Nurun tamamen iade kararını ısrar ile tekrar tasdik etmeleri ve Risale-i Nur davasının sona ermesi ve Risale-i Nur Eserlerinin tamamen serbestiyet kazanması beşareti vesilesiyle, Nur Talebelerinin, sevinçler içinde Üstadımıza çektikleri tebrik telgraflarıdırlar.
Hüsrev
Urfa Nur Talebelerinin Tebrik Telgrafıdır.
Mücahid ve dâhi, mütefekkir üstadımız Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerine.
Otuz seneden beri küfr-ü mutlakı; köküyle kesen; ve en muannid dinsizle
ri dahi ilzam eden; ve ilmî müsbet delillerle Kur'anın kelamullah olduğunu isbat eden; ve selamet, ancak imanla mümkün olduğunu ilân eden; ve milyonlarla insanları küfür ve cehaletten kurtaran; ve ebedî saadeti bulduran ve en korkak insanı dahi, en kahraman haline koyan; ve İstikbal İslâmiyetin olduğuna beşaret veren; ve bu millete ve Âlem-i İslama ve beşeriyete rahmet olan Risale-i Nurun, beş seneden beri devam eden davasının, Afyon Mahkemesince beraetini bütün ruh'u canımızla tebrik eder, ellerinizden öper, bütün Nurculara selametler dileriz.
Urfa Nur Talebeleri
Emirdağ Nur Talebelerinin Tebrik Telgrafıdır.
Risale-i Nur, bu def'a da girmiş olduğu Kur'an hesabına, iman ve islâmiyetin muhafazası yolundaki davasında, ikinci def'a olarak beraetle neticelenmiştir. Risale-i Nurun serbest olarak parlaması ve ellerde ve kütüp
hanelerde, korkusuz olarak bulundurulması, bütün ehl-i iman ve İslâmın kalb ve ruhlarının en derin köşelerinde sürur ile çarptığına hiç şüphemiz yoktur. Hazret-i Üstadı ve onun sevgili talebelerini ve Nur'a müştak olan bütün ehl-i imanı tebrik eder. Hazret-i Üstadımızın mübarek ellerinden kemal-i hürmetlerimizle öperiz.
Emirdağ Nur Talebeleri
/eski/Include/images/kulliyat/aimg/emir/i001.gif
Tabiîyyunun münkir kısmının gittikleri yolun iç yüzü, aklen ne kadar uzak ve ne kadar çirkin ve ne derece hurafe olduğu - Laakal doksan muhali tazammun eden- dokuz muhal ile, Asay-ı Musa mecmuasının üçüncü Hüccet-i imaniyesinde tam beyan ve isbat edilmiş. İsteyen oraya bakar. Tabiat risalesinin hâtimesi orada yazılmadığından; o hâtimenin üç sualinden" "iki sualini" de bir sebebe, yani japonyanın eskide sualinin bir noktasına temasına binaen burada yazıyoruz. İkinci Sual: Tabiattan vaz geçen ve îmana gelen zât diyor ki: Her mevcud, her cihette, her işinde ve her şey'inde ve her şe'ninde meşîet-i İlâhiyyeye ve kudret-i Rabbaniyeye tâbi olması, çok azim bir hakikattır. Azameti cihetinde dar zihinlerimize sıkışmıyor. Halbuki gözümüzle gördüğümüz, bu nihayet derecede mebzuliyet, hem hilkat ve îcad-ı eşyadaki hadsiz suhûlet, hem sâbık bürhanlarınızla tahakkuk eden vahdet yolundaki îcad-ı eşyada, nihayet derecede kolaylık ve suhûlet, hem nass-ı Kur'an ile beyan edilen وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ gibi Âyetlerin sarahatan gösterdikleri nihayet derecede kolaylık, o hakikat-ı azimeyi, en makbul ve en mâkul bir mes'ele olduğunu gösteriyorlar. Bu kolaylığın sırrı ve hikmeti nedir? Elcevap: Yirminci Mektubun Onuncu Kelimesi olan هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ beyanında, o sır gayet vâzıh ve kat'î ve mukni' bir tarzda beyan edilmiş... Hususan o mektubun zeylinde daha ziyade vuzuh ile isbat edilmiş ki; bütün mevcudatın îcadı sâni-i Vâhide isnad edildiği vakit, bir tek mevcud hükmünde kolaylaşır. Eğer Vâhid-i Ehade verilmezse; bir tek mahlûkun îcadı, bütün mevcudat kadar müşkilleşir ve bir çekirdek, bir ağaç kadar suûbetli olur. Eğer Sâni-i hakikîsine verilse, kâinat bir ağaç gibi; ve ağaç bir çekirdek gibi; ve cennet, bir bahar gibi; ve bahar, bir çiçek gibi kolaylaşır; suhûlet peyda eder. Ve bilmüşahede görünen hadsiz mebzuliyet ve ucuzluğun ve her nev'in sühûletle kesret-i efradı bulunmasının ve kesret ve sühûletle ve sür'atle muntazam, san'atlı, kıymetli mevcudatın kolayca vücuda gelmesinin sırlarına medar olan ve hikmetlerini gösteren yüzer delillerinden ve başka risalelerde tafsîlen beyan edilen bir kisine muhtasar bir işaret ederiz. Meselâ: Nasılki yüz nefer bir zâbitin idaresine verilse; bir neferin, yüz zâbitin idarelerine verilmesinden yüz derece daha kolay olduğu gibi, bir ordunun teçhizat-ı askeriyesi; bir merkez, bir kanun, bir fabrika ve bir padişahın emrine verildiği vakit, âdeta kemmiyeten bir neferin teçhizatı kadar kolaylaştığı gibi. bir neferin teçhizat-ı askeriyesi; müteaddit merkezlere, müteaddit fabrikalara, müteaddit kumandanlara havalesinde, âdeta bir ordunun teçhizatı kadar kemmiyeten müşkilâtlı olur. Çünki, birtek neferin teçhizatı için, bütün orduya lâzım olan fabrikaların bulunması gerektir.
Hem bir ağacın sırr-ı vahdet cihetiyle bir kökde, bir merkezde, bir kanun ile mevadd-ı hayatiyesi verildiğinden; binler meyve veren o ağaç, bir meyve kadar sühûletli olduğu bilmüşahede görünür. Eğer vahdetten kesrete gidilse, her bir meyveye lâzım mevadd-ı hayatiye başka yerden verilse; herbir meyve, bir ağaç kadar müşkilât peyda eder. Belki ağacın bir enmûzeci ve fihristesi olan bir tek çekrdek dahi, o ağaç kadar suûbetli olur. Çünki bir ağacın hayatına lâzım olan bütün mevadd-ı hayatiye, bir tek çekirdek için de lâzım oluyor. İşte bu misâller gibi, yüzler misâller var, gösteriyorlar ki; vahdette nihayet derecede suhûletle vücuda gelen binler mevcud; şirkte ve kesrette bir tek mevcuddan daha ziyade kolay olur. Sair Risalelerde bu hakikat, iki kere iki dört eder derecede, isbat edildiğinden onlara havale edip, burada yalnız bu suhûlet ve kolaylığın ilim ve Kader-i İlâhî ve Kudret-i Rabbaniye nokta-i nazarında, gayet mühim bir sırrını beyan edeceğiz. Şöyle ki: Sen bir mevcudsun. Eğer Kadîr-i Ezelîye kendini versen; bir kibrit çakar gibi, hiçten, yoktan, bir emirle, hadsiz kudretiyle seni bir anda halkeder. Eğer sen kendini O'na vermezsen, belki esbâb-ı maddiyeye ve tabiata isnad etsen; o vakit sen kâinatın muntazam bir hülâsası, meyvesi ve küçük bir fihristesi ve listesi olduğundan; seni yapmak için, kâinatı ve anâsırı ince elek ile eleyip, hassa ölçülerle aktâr-ı âlemden senin vücudundaki maddeleri toplamak lâzım gelir. Çünkü, esbab-ı maddiye yalnız terkib eder toplar. Kendilerinde bulunmıyanı; hiçten yoktan yapamadıkları, bütün ehl-i akıl yanında musaddaktır. Öyle ise, küçük birzîhayatın cismini aktar-ı âlemden toplamaya mecbur olurlar. İşte vahdette ve tevhidde ne kadar kolaylık ve şirkte ve dalâlette ne kadar müşkilât var olduğunu anla! İkincisi: İlim noktasında hadsiz bir sühûlet vardır. Şöyleki: Kader, ilmin bir nev'idir ki, herşeyin mânevî ve mahsus kalıbı hük münde bir mikdar tâyin eder. Ve o mikdar-ı kaderî : o şey'in vücuduna bir plân, bir model hükmüne geçer. Kudret îcad ettiği vakit; gayet suhûletle o kaderi mikdar üstünde îcad eder. Eğer o şey muhit ve hadsiz ve ezelî bir ilmin sahibi olan Kadîr-i Zülcelâle verilmezse; - sabıkan geçtiği gibi- binler müşkilât değil, belki yüzler muhalât ortaya düşer. Çünki; o mikdar-ı kaderî ve mikdâr-ı ilmî olmazsa; binler harici ve maddî kalıplar her mevcudda, hatta küçücük bir hayvanın cesedinde de istîmal edilmek lâzım gelir. İşte vahdette nihayetsiz kolaylık ve dalâlette ve şirkte hadsiz müşkilâtın bir sırını anla: مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ Âyetleri, ne kadar hakikatlı ve doğru ve yüksek bir hakikatı ifade ettiğini bil!... Üçüncü Sual: Eskiden düşman, şimdi dost olan mühtedî diyor ki: Şu zamanda çok ileri giden feylosoflar diyorlar ki: "Hiçten hiçbirşey icad edilmiyor ve hiçbirşey îdam edilmiyor; yalnız bir terkip bir tahlildir ki, Kâinat fabrikasını işlettiriyor." Elcevap: Nur-u Kur'an ile mevcudata bakmayan feylesofların en ileri gidenleri, bakmışlar ki, tabiat ve esbab vasıtasiyle bu mevcudatın teşekkülât ve vücudlarını- sabıkan isbat ettiğimiz tarzda- imtina' derecesinde müşkilâtlı gördüklerinden, iki kısma ayrıldılar. Bir kısmı, Sofestâî olup, insanın hassası olan akıldan istifa ederek, ahmak hayvanlardan daha aşağı düşerek, Kâinatın vücudunu inkâr etmeyi; hatta kendilerinin vücudlarını dahi inkâr etmesini.. dalâlet mesleğinde esbab ve tabiatın îcad sahibi olmalarından daha ziyade kolay gördüklerinden; hem kendilerini, hem Kâinatı inkâr edip, cehl-i mutlaka düşmüşler. İkinci güruh bakmışlar ki; dalâlette esbab ve tabiat mûcîd olmak noktasında bir sinek ve bir çekirdeğin îcadı, hadsiz müşkilâtı var. Ve tavr-ı aklın haricinde bir iktidar iktiza ediyor. Onun için bilmecburiye îcadı inkâr ediyorlar, "yoktan var olmaz" diyorlar ve îdamı da muhal görüyorlar "var yok olmaz" hükmediyorlar. Yalnız, harekât-ı zerrat ile tesadüf rüzgârlariyle bir terkib ve tahlil ve dağılmak ve toplanmak suretinde bir vaziyet-i i'tibariye tahayyül ediyorlar.... İşte sen gel ahmaklığın ve cehaletin en aşağı derecesinde, en yüksek akıllı kendini zanneden adamları gör; ve dalâlet, insanı ne kadar maskara ve süflî ve echel yaptığını bil; ibret al!
Acaba her senede, dört yüzbin envâı birden zemin yüzünde îcad eden ve Semavat ve arzı altı günde halkeden ve altı haftada her baharda, kâinattan daha san'atlı, hikmetli zîhayat bir kâinatı inşa eden bir Kudret-i Ezeliyye, bir İlm-i Ezelînin dairesinde, plânları ve mikdarları taayyün eden mevcudat-ı ilmiyeyi göze göstermiyen bir ecza ile yazılan ve görünmiyen bir yazıyı göstermek için sürülen bir ecza misillü, gayet kolay ve mâdûmât-ı hâriciye olan mevcudat-ı ilmiyeye vücud-u hâricî vermeği o kudreti Ezeliyeden uzak görmek ve îcadı inkâr etmek; evvelki güruh olan Sofestâilerden daha ziyade ahmakane ve cahilânedir. Bu bedbahtlar âciz-i mutlak ve yalnız bir cüz-i ihtiyarîden başka ellerinden olmayan Fir'avnlaşmış kendi nefisleri, hiçbir şeyi idam ve yok edemediklerinden ve hiçbir zerreyi, bir maddeyi hiçten, yoktan icad edemediklerinden ve güvendikleri esbab ve tabiatın ellerinde hiçten îcad gelmediği cihetle, ahmaklıklarından diyorlar: "Yoktan var olmaz, var da yok olmaz" deyip bu bâtıl ve hatâ düsturu, Kadîr-i Mutlaka teşmil etmek istiyorlar. Evet Kadîr-i Zülcelâlin iki tarzda îcadı var. Biri; ihtira ve ibda' iledir. Yani hiçten, yoktan vucud veriyor ve ona lazım herşeyi de hiçten îcat edip eline veriyor diğeri; inşâ ile san'at iledir. Yâni; kemal-i hikmetini ve çok esmasının cilvelerini göstermek gibi, çok dakik hikmetler için kâinatın anâsırından bir kısım mevcudatı inşa ediyor. Hem emrine tabi olan zerratları ve maddeleri, Rezzâkıyet kanuniyle onlara gönderir ve onlarda çalıştırır. Evet Kadîr-i Mutlakın iki tarzda; hem ibda', hem inşâ surtinde îcadı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek; en kolay en suhûletli, belki daimî umumî bir kanunudur. Bir baharda üçyüz bin envâ-ı zîhayat mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını, belki zerratlarından başka, bütün keyfiyat ve ahvallerini hiçten var eden bir kudrete karşı, "yoğu var edemez!" diyen adam yok olmalı!.. Tabiatı bırakan ve hakikata geçen zat diyor ki: Cenab-ı Hakka zerrat adedince şükür ve hamd ve sena ediyorum ki, kemal-i îmanı kazandım, evham ve dalâletlerden kurtuldum; ve hiç bir şüphem de kalmadı. سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
âyetinin milyarlar misalinden iki misalinden birisi : Mesela :Kıbleyi gösteren kıblenamedeki camid sert demirden zerrecik gibi bir iğnecik, her yerde parmakçığı ile kâbedeki "Hacer-ül esvede" delâletiyle işaret ederek, seferde namazını kılan her mütehayyir adamın, namazını fesaddan kurtarması, çok Eflatunlar kadar zekâvet; ve beşeriyete, kulûp gibi çok zifünunlar kadar menfaatler verip; o ibadetinde bir nevi namaz kılıyor. Demek herşey ve herzerre gibi, bu iğnecik dahi bir Kadir-i Hakîmin emriyle, kuvetiyle, iradesiyle bu nevi namazını kılıyor.. ibadetini yapıyor. وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Âyetini lisan-ı haliyle okuyor. İkincisi : Mesela : En câmid ve metin olan demir maddesinin, beşeriyete milyonlar hizmetlerinden birisi, incecik tellerle zemin yüzünü bir menzil ve bir mescit gibi yapıp, insanları bir biri ile görüştürür; konuşturur. O ince ipin başındaki zerecikler, yerlerinde demir gibi durdukları halde; emr-i ilâhi ile, bir sene uzak mesafedeki hadsiz kulaklara bir dakikada yetişir gibi konuşur, demek o zerrecikler hareketsiz oldukları halde; nihayetsiz bir ilim ve kudret sahibinin emriyle iradesiyle bir küllî hareket gösteriyorlar. ë a¡æ¤ ß¡å¤ ‘ ï¤õ§ a¡Ûb£ í¢ j£¡|¢ 2¡z आ¡ê¡ Âyetini, lisan-ı haliyle okuyorlar. Cumûdiyetleri içinde bu hizmetleriyle bu kudsi dâvâyı tam tasdik ediyorlar. SAİD NURSİ (R.A.)