Hac

Nurpedia.org - İman ve İslam Hakikatlerine Dair Nur Ansiklopedisi sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Hac İslâm’ın beş şartından biri olup zilhicce ayında Mekke'deki Kabe’yi, Arafat'ı ve diğer kutsal mekanları belirli kurallara uyarak ihramla ziyaret etmeyi içerir. Hadiste Allah rızâsı için kurallarına uygun şekilde yapılan hac yapan mü'minin annesinden doğduğu gün gibi günahlarından arınmış olarak memleketine döneceği (Buhârî, “Muhsar”, 9-10) ve makbul bir haccın karşılığının cennet olduğu (Tirmizî, “Ḥac”, 2) beyan edilmiştir. Sahabe döneminden zamanımıza kadar geçen süre içinde bütün âlimler, gücü yeten kimsenin ömründe bir defa hac yapmasının farz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

Haccın tarihi ve farz kılınması

İslâmî kaynaklara göre haccın tarihi Hz. Âdem dönemine kadar uzanır. Hz. Şît’in onardığı Kâbe, Nûh tûfanının ardından uzunca bir süre kumlar altında kalmış ve nihayet Hz. İbrâhim ile oğlu İsmâil tarafından eski temelleri bulunarak yeniden inşa edilmiştir. Cenab-ı Allah'ın Hz. İbrahim'e hac ibadetini emretmesi üzerine Hz. İbrâhim haccın menâsikini (nasıl yapılacağını) tesbit etmiştir. Daha sonraki peygamberler ve ümmetleri de Kâbe’yi ziyaret etmişlerdir. İslâm’ın doğuşu sırasında Kâbe’yi tavaf, umre, Arafat ve Müzdelife’de vakfe, kurban kesme gibi âdetler putperest geleneklerle birlikte sürdürülmekteydi. Umre ve sa'y ile hacılara su ve yemek ikram etme âdeti de mevcuttu. Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’nin içinde ve etrafında yer alan putlarla birlikte Hz. İbrâhim’in tebliğ ettiği hac ibadetinde bulunmayan şirk unsurları da tamamen temizlenmiştir. En kuvvetli görüşe göre hac, hicretin 9. yılında farz kılınmış ve Peygamberimiz tek haccını (veda haccı) hicri 10. yılda yapmıştır.

Türkiye'de haccın tarihi

Cumhuriyet kurulduğunda halkın iktisaden zayıf olması ve tek parti döneminde dinî eğitime ve ibadetlere önem verilmemesinden dolayı hacca gidişler çok azdı. Başa gelen hükümetler iktisadî durumu ileri sürerek halkın bu konudaki isteklerini geri çevirdiler. Çok az sayıda Türk vatandaşı ikinci bir ülke üzerinden hac ve umre yapabildi. 1946’da çok partili demokratik sisteme geçildikten sonra halkın baskısıyla Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı hacca gidişi serbest bırakmak zorunda kaldı. Toplu halde hacca gitme izninin ilk defa çıktığı 1947’de Türkiye'den binlerce müslüman değişik yollardan hacca gitti ancak Hicaz'a hacı gönderen ülkeler içinde hacılarına sahip çıkmayan tek ülke Türkiye oldu ve hacılar büyük zorluklarla karşılaştı. Hükümet 1948'de haccı tekrara yasakladı, 1949'da yeniden serbest bırakmak zorunda kaldı. 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimleri Demokrat Parti’nin kazanmasından sonra dinî inanç ve ibadetler konusuna tam bir serbestlik getirildi. Hac ve umreye gitmek isteyenlerin sayısı arttı. Hükümet bir takım düzenlemeler yaptı. Diyanet İşleri Başkanlığı 1977 yılından itibaren Türkiye Diyanet Vakfı’nın da katkısıyla hac organizasyonlarına başladı ve o yıl organizasyonun tamamı Diyanet İşleri Başkanlığı’na verildi.

Haccın çeşitleri

Hac ifrad (umresiz hac), temettu‘ (iki ayrı ihramla umre ve hac) ve kırân (tek ihramla umre ve hac) olarak üç şekilde yapılabilir. Fazilet dereceleri mezhepler arasında farklılık gösterir.

Haccın şartları

a) Bir kimseye haccın farz olması için şartlar: müslüman, âkıl, bâliğ ve hür olması, ayrıca hac görevini yapma imkânına (para ve zaman olarak) sahip bulunması.

b) Haccın edasının farz olması için:

(1) Sağlıklı olmak

(2) Yol güvenliğinin bulunması

(3) Haccın yerine getirilmesinde ârızî bir engelinin bulunmaması

(4) Seferîlik mesafesinden gelecek kadınların yanlarında mahreminin olması. Bu şart Hanefî mezhebine göredir, Şafii mezhebinde yol güvenliğini varsa kadınlar grup oluşturarak gidebilir.

c) Haccın dinen sahih olma şartları:

(1) Müslüman ve akıllı olmak

(2) Hac yapmak niyetiyle ihrama girmek

(3) Haccın farzlarını kendi özel vakitlerinde yerine getirmek

(4) Haccın farzlarını belirlenmiş mekânlarda (vakfeyi Arafat sınırları içerisinde, tavafı Kâbe’nin etrafında) yapmak.

Haccın farz, vacip ve sünnetleri

Hanefîler’e göre haccın (1) ihram, (2) Arafat vakfesi ve (3) ziyaret tavafı olmak üzere üç farzı vardır.

Bazı vacipleri: (1) Belli yerlerden önce ihrama girmek (2) Safâ ile Merve arasında sa‘y etmek (3) Arafat’tan Müzdelife’ye hac emîrinden sonra hareket etmek (4) Müzdelife’de vakfede bulunmak (5) Arefe günü akşam ve yatsı namazlarını Müzdelife’de yatsı namazının vaktinde cemederek kılmak (6) Cemrelere taş atmak (şeytan taşlamak) (7) İhramdan çıkmak için saçları tıraş etmek veya kısaltmak (8) Mekkeli olmayan veya Mekkeli hükmünde sayılmayanların vedâ tavafı yapmaları. Bunların terki haccı bozmaz ama kefâret ödenmesi gerekir.

Hacc-ı Ekber

“Daha büyük, en büyük hac” demektir. Kur’ân'da bu ifade Tevbe suresinin 3. ayetinde geçer. Bir görüşe göre bayram günü, diğer bir görüşe göre arefe günü ve üçüncü bir görüşe göre hac günlerinin tamamıdır. Halk arasında arefe günü cumaya rastlayan haccın hacc-ı ekber olduğu ve bu haccın sevabının daha fazla olduğu şeklinde yaygın bir kanaat vardır. Bediüzzaman Afyon hapsinden (1947-1948) kısa bir süre sonra yazdığını bir mektubunda hacıların sayısının az olmasına çok sebep varken 180.000'den fazla kişinin hacca gitmesini hacc-ı ekber olarak nitelendirir. Başka bir mektubunda bayramın Cuma gününe rast geldiği senenin haccını haccü’l-ekber olarak adlandırıp o sene hacca gidenlerin çok sevap kazandığını belirtir.

Haccın hikmeti

Tarih boyunca İslâm âlimleri hac seyahatinde diğer birçok âlimle tanışarak onların fikir ve eserlerinden haberdar olmuş ve bu durum onların ilmî hayatında gelişmeler meydana getirmiştir. Hac sırasında dünyanın her tarafından Kâbe’ye gelen müslümanlar hem birbirlerinden haberdar olur hem de aynı fiilleri aynı şekilde gerçekleştirerek kardeşliklerini pekiştirir.[1]

Bu Konu Hakkında Risale-i Nur'daki Derslerin Özeti

  • Leyali-i Aşere Fecr suresinin 2. ayetinde bahsi geçen ve içinde ibadet edilmesi çok faziletli olan 10 gece demektir. Bediüzzaman bu geceleri Zilhicce'nin ilk 10 gecesi olarak alır ve Kadir, Beraat ve Mi’rac geceleri gibi çok kıymetli görür. Hatta hacc-ı ekber'e denk gelen senenin leyali-i aşeresinin de hacc-ı ekber manasını taşıdığını beyan eder. Bu gecelerde salih amel ile meşgul olanların, hacıların makbul sevaplarına ve ümmete ettikleri dualarına hissedar olduklarını, hatta ağır şartlar altında iman ve Kur'an hakikatları dersinde ciddiyet ve gayretle en mükemmel talebelik yapan nur talebelerinin uykuda bile bu kazançlardan hissedar olduğunu hatırlatır.
  • Hudeybiye antlaşmasından 1 yıl sonra Peygamberimizin Müslümanlarla Mekke'de Umre yapmasını Bediüzzaman "Peygamberimizin haccı" olarak zikreder ve Mekke'nin fethinin mukaddimesi olduğunu hatırlatır.
  • Bediüzzaman, hac (ve dolayısıyla Kurban bayramı) zamanında dünyadaki nüfusun beşte birini oluşturan müslümanların ve Arafat'taki hacıların hep birlikte tekbir getirmesi (Allahu Ekber demesi) ile küre-i arzın bu kudsi kelimeyi uzaydaki diğer gezegenlere işittirmesi arasında benzerlik kurar ve bu durumu, 1450 sene önce bu sözü sahabe ve al-i beytiyle söyleyen Peygamberimizin bu sözün söylenmesini emretmesine karşılık müslümanların külli bir ubudiyette karşılık vermesi olarak nitelendirir.
  • Bayramlarda en düşük rütbeli askerin en üst komutanla beraber padişahın huzuruna girebilmesi gibi, her bir hacı hacda Allah'ı veliler gibi tanımaya başlar ve külli bir ibadet ile şereflenir. Namazda birçok defa tekrarlanan ve mertebe kat'etmeye ve cüz'ilikten külliliğe çıkmaya bir işaret olan Allahu Ekber sözünün hacda pek çok tekrarlanmasının bir hikmeti de budur. Bu külli ubudiyetin verdiği hayret ve dehşet ancak Allahu ekber sözü ile teskin ve ilan edilebilir.
  • Hac İslam dininin kudsî ve semavî bir kongresi hükmündedir.
  • Gördüğü bir rüyada Bediüzzaman kendisine sorulan 1. Dünya savaşında milletimizin çektiği meşakkatin sebebine cevap olarak başka namaz olmak üzere erkan-ı İslamiyedeki kusurumuzu gösterir. Rüyada hacdan bahis geçmez. Bunun sebebini bu farizanın ihmalinin musibeti değil Allah'ın gazabını çektiği şeklinde açıklar. Haccın müslümanların tanışıp uhuvvetine vesile olmasını içeren İslam'ın yüksek siyaseti ve toplum hayatına bakan geniş maslahatı yönünün ihmal edilmesi İslam düşmanlarının milyonlarca müslümanı İslam aleyhinde kullanmasını netice vermiştir. Müslümanların hac seyatini ihmal etmesine ceza olarak Allah onlara savaşlarda düşman bayrağı altında uzun seferler ettirmiştir.
  • Mişail veya Mihail Peygamber’in kitabında ahir zamanda müslümanların dünyanın her tarafından gelip Arafat'ta toplanıp haccetmelerine işaret vardır.
  • Halk Partisi zamanında Türkiye'den hacca gidilmesinin yasaklandığı dönemde Rusların hakimiyeti altındaki topraklarda yaşayan müslümanları çoklukla hacca göndererek güya Kur'an'a daha hürmetkar oldukları şeklinde propaganda yapma çabalarına karşılık Risale-i Nur’un büyük kitaplarının Mekke, Medine, Şam, Mısır ve Halep gibi yerlerde alimler arasında yayılması hem bu komünist propagandasını kırmış hem de âlem-i İslâm’a Türk milletinin eskisi gibi dinine sahip olduğunu göstermiştir.
  • Eskiden müslümanlar bir adet olarak, bir eserin makbuliyetini anlamak için söz konusu eseri Hz. Peygamberin kabrinin üzerine koyup beklermiş. Zaman geçmesine rağmen eser orada durmaya devam ederse bunu o eserin ve müellifinin makbuliyetine emare olarak görürlermiş. Asa-yı Musa risalesi de bu şekilde hacılar tarafından konulmuş, durmaya devam ettiği görülmüş, bu durum Risalelerin ve Bediüzzaman'ın makbuliyetine emare olarak görülmüş ve Zülfikar mecmuası da hürmeten Hacer-ül Esved'in üzerine konulmuştur.
  • Talebeleriyle birlikte atıldıkları Afyon hapsinda yazdığı bir mektupta Bediüzzaman Haccı yasaklayan, oradan Türkiye'ye gelen zemzemi sınırda döktüren, nur talebelerine zulmeden ve Risaleleri toplatan baskıcı kabine zamanında en rahat yerin hapis olduğunu söyler.
  • Bediüzzaman 1918-1922 yıllarında hizmet gören Dârülhikmeti’l-İslâmiye'deki ilmi görevi sırasında aldığı maaşın çoğunu o zaman yazdığı kitapların basılmasına harcar ve kalan kısmı ise hac parası olarak saklar. O para iktisatla yaşayan Bediüzzaman'a 25-30 sene kadar yetmiş ve Bediüzzaman en son arta kalan 90 lirasını 1946'da Nur Risaleleri'nin teksir makinesiyle ile çoğaltıldığı günlerde kâğıt ve sair masraflara iştirak niyetiyle basan talebelerine göndermiştir.
  • 1910-11 yıllarında hac niyetiyle yola çıkan ve Şam'a kadar gelen Bediüzzaman buradan geri dönmüştür.
  • Amellerde bazı harika fertler vardır. “Kim iki rekat namazı filan vakitte kılsa bir hac kadardır.” hadisi 2 rekat namazında bu mertebeye ulaşan harika bir ferde işaret ve bu ibadete teşvik eder. Yoksa her 2 rekat namazı kılanın bu sevabı kazanacağını söylemez.
  • Halk partisi son döneminde halkın baskısıyla hac yasağını kaldırmak zorunda kalır. Bu serbestiyet üzerine müslümanların hacca gidebilmesini Bediüzzaman manevi bir bayram olarak zikreder.
  • Hac, zekât ve cihad ibadetlerinde niyetin tasarrufu azdır.
  • Namaz; orucu, haccı, zekâtı ve diğer hakikatleri de bir nevi içerir.
  • 1946-1947 yılında Hac yolunun açılmasıyla, Hacca giden Nur talebelerinin beraberlerinde götürdükleri Nur mecmualarını oradaki Müslüman büyük dinî şahsiyetlere hediye etmeleriyle, İslâm Âleminde de Nur hizmetinin yayılması hadisesi duyulmaya başlanmıştı.
  • Hac yasağı kalktığı sene hapiste olan ve serbest olsalardı hacca gitme niyetinde olan talebelerine Bediüzzaman Allah'ın bilfiil gitmiş gibi kabul edip sıkıntılı hallerinde yaptıkları iman hizmetlerinin büyük bir Hac sevabını vermesi temennisinde bulunur.

Diğer İsimleri

Hacc-ı Şerif

İlgili Terimler, Kelimeler ve Maddeler

* işaretli kelimeler Risalelerde geçer

  • Hacc-ı Ekber/Hacc-ül Ekber*: En büyük hac; bir görüşe göre arefe günü cumaya rastlayan hac
  • Hacc-ı Şerif*: Hac için kulanılan bir ifade
  • Hacı*: Hac farizasını yerine getiren kişi (Arapça'da el-Hâc)
  • Hüccac*: Hacılar

Risale-i Nur'da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği

Hac ve Peygamberimiz

Mesela, iki kardeş olan ﻝ, ﺭ sekizer tekerrürüyle feth-i Mekke'ye parmak basıyor. ﻭ, ﺏ yedişer tekerrürüyle yedinci senesindeki Sulh-u Hudeybiye'nin neticesinde feth-i Mekke mukaddimesi olan galibane hacc-ı Peygamberîye işaret ettikleri gibi sair hurufatıyla meşhur fütuhat-ı Ahmediyeye (asm) Sure-i Kevser ve El-Alak'a muvafık olarak işaretleri var.

(Mu'cizat-ı Kur'aniye)

Hac, Külli İbadet ve Tekbir (Allahu Ekber)

Bu makam yazıldığı zaman Kurban Bayramı geldi.

اَللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ler ile nev-i beşerin beşten birisine, üç yüz milyon insanlara birden اَللّٰهُ اَكْبَرُ dedirmesi; koca küre-i arz, büyüklüğü nisbetinde o اَللّٰهُ اَكْبَرُ kelime-i kudsiyesini semavattaki seyyarat arkadaşlarına işittiriyor gibi yirmi binden ziyade hacıların Arafat’ta ve iyd’de beraber birden اَللّٰهُ اَكْبَرُ demeleri, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın bin üç yüz sene evvel âl ve sahabeleriyle söylediği ve emrettiği اَللّٰهُ اَكْبَرُ kelâmının bir nevi aks-i sadâsı olarak rububiyet-i İlahiyenin رَبُّ الْاَرْضِ وَ رَبُّ الْعَالَمٖينَ azamet-i unvanıyla küllî tecellisine karşı geniş ve küllî bir ubudiyetle bir mukabeledir, diye tahayyül ve his ve kanaat ettim.

Sonra, acaba bu kelâm-ı kudsînin bizim meselemizle dahi münasebeti var mı, diye tahattur ettim. Birden hatıra geldi ki başta bu kelâm olarak sair bâkiyat-ı salihat unvanını taşıyan سُبْحَانَ اللّٰهِ ve ‌اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ve لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ gibi şeairden çok kelâmlar, cüz’î ve küllî meselemizi ihtar ve tahakkukuna işaret ederler.

‌Mesela اَللّٰهُ اَكْبَرُ in bir vech-i manası, Cenab-ı Hakk’ın kudreti ve ilmi her şeyin fevkinde büyüktür, hiçbir şey daire-i ilminden çıkamaz, tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saadet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acib ve tavr-ı aklın haricindeki her şeyden daha büyüktür ki مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin sarahat-i kat’iyesi ile nev-i beşerin haşri ve neşri, bir tek nefsin icadı kadar o kudrete kolay gelir. Bu mana itibarıyladır ki darb-ı mesel hükmünde, büyük musibetlere ve büyük maksatlara karşı herkes “Allah büyüktür, Allah büyüktür.” der, kendine teselli ve kuvvet ve nokta-i istinad yapar.

Evet, nasıl ki Dokuzuncu Söz’de, bu kelime iki arkadaşıyla bütün ibadatın fihristesi olan namazın çekirdekleri ve hülâsaları ve içinde ve tesbihatında tekrar ile namazın manasını takviye için سُبْحَانَ اللّٰهِ ۞ ‌‌اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ۞ اَللّٰهُ اَكْبَرُ üç muazzam hakikatlere ve insanın kâinatta gördüğü medar-ı hayret, medar-ı şükran ve medar-ı azamet ve kibriya, acib ve güzel ve büyük, pek çok fevkalâde şeylerden aldığı hayret ve lezzet ve heybetten neş’et eden suallerine pek kuvvetli cevap verdiği gibi On Altıncı Söz’ün âhirinde izah edilen şu:

Nasıl bir nefer, bayramda bir müşir ile beraber huzur-u padişaha girer; sair vakitte zabitinin makamı ile onu tanır. Aynen öyle de her adam hacda bir derece veliler gibi Cenab-ı Hakk’ı رَبُّ الْاَرَضِ وَ رَبُّ الْعَالَمٖينَ unvanı ile tanımaya başlar. Ve o kibriya mertebeleri kalbine açıldıkça ruhunu istila eden mükerrer ve hararetli hayret suallerine yine اَللّٰهُ اَكْبَرُ tekrarıyla umumuna cevap verdiği misillü; On Üçüncü Lem’a’nın âhirinde izahı bulunan ki şeytanların en ehemmiyetli desiselerini köküyle kesip cevab-ı kat’î veren yine اَللّٰهُ اَكْبَرُ olduğu gibi bizim âhiret hakkındaki sualimize de kısa fakat kuvvetli cevap verdiği misillü ‌اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümlesi dahi haşri ihtar edip ister.

(11. Şua)


İşte ey tembel nefsim! Bir nevi mi’rac hükmünde olan namazın hakikati; sâbık temsilde bir nefer, mahz-ı lütuf olarak huzur-u şahaneye kabulü gibi; mahz-ı rahmet olarak Zat-ı Celil-i Zülcemal ve Mabud-u Cemil-i Zülcelal’in huzuruna kabulündür. “Allahu ekber” deyip, manen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd-ı maddiyattan tecerrüd edip bir mertebe-i külliye-i ubudiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir suretine çıkıp, bir nevi huzura müşerref olup اِيَّاكَ نَعْبُدُ hitabına, herkesin kabiliyeti nisbetinde bir mazhariyet-i azîmedir.

Âdeta, harekât-ı salâtiyede tekrarla “Allahu ekber, Allahu ekber” demekle kat’-ı meratibe ve terakkiyat-ı maneviyeye ve cüz’iyattan devair-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve marifetimiz haricindeki kemalât-ı kibriyasının mücmel bir unvanıdır. Güya her bir “Allahu ekber” bir basamak-ı mi’raciyeyi kat’ına işarettir.

İşte şu hakikat-i salâttan manen veya niyeten veya tasavvuren veya hayalen bir gölgesine, bir şuâına mazhariyet dahi büyük bir saadettir.

İşte hacda pek kesretli “Allahu ekber” denilmesi, şu sırdandır. Çünkü hacc-ı şerif bi’l-asale herkes için bir mertebe-i külliyede bir ubudiyettir. Nasıl ki bir nefer, bayram gibi bir yevm-i mahsusta ferik dairesinde bir ferik gibi padişahın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Öyle de bir hacı, ne kadar âmî de olsa kat’-ı meratib etmiş bir veli gibi umum aktar-ı arzın Rabb-i Azîm’i unvanıyla Rabb’ine müteveccihtir. Bir ubudiyet-i külliye ile müşerreftir.

Elbette hac miftahıyla açılan meratib-i külliye-i rububiyet ve dürbünüyle nazarına görünen âfak-ı azamet-i uluhiyet ve şeairiyle kalbine ve hayaline gittikçe genişlenen devair-i ubudiyet ve meratib-i kibriya ve ufk-u tecelliyatın verdiği hararet, hayret ve dehşet ve heybet-i rububiyet “Allahu ekber, Allahu ekber” ile teskin edilebilir ve onunla o meratib-i münkeşife-i meşhude veya mutasavvire ilan edilebilir.

Hacdan sonra şu manayı, ulvi ve küllî muhtelif derecelerde bayram namazında, yağmur namazında, husuf küsuf namazında, cemaatle kılınan namazda bulunur. İşte şeair-i İslâmiyenin velev sünnet kabîlinden dahi olsa ehemmiyeti şu sırdandır.

(16. Söz)


Aziz, Sıddık Kardeşlerimiz,

Leyâle-i aşerenizi ve gelen îdinizi, ruh-u canımızla tebrik ve o çok mübarek gecelerdeki a’mal-i salihanızın ve dualarınızın makbuliyetini Rahmet-i İlahiye’den niyaz ediyoruz.

Bu on gece Kur’an-ı Azimüşşan’ın

وَالْفَجْرِ

وَ لَيَالٍ عَشْرٍ

kasemi ile, onlara verdiği ehemmiyete binaen o geceler Leyle-i Kadir ve Beraat ve Mi’rac nev’inde büyük kıymetleri var.

Çünkü: Hac sırrıyla bütün Alem-i İslam namına her taraftan gelen binler hacıların bütün kâinatla alakadarane bir tarzdaki makbul hasenatlarına ve ümmet-i Muhammed’e (A.S.M.) hakkında ettikleri dualarına o gecelerde amâl-i sâliha ile meşgul olan mü’minler hissedâr oluyorlar. İnşaallah Nur şâkirdleri o büyük kazanca mazhardırlar. Hatta diyebiliriz ki; uykuları da ibadet sayılır.

Elbette böyle ağır şerait içinde gayet ciddiyet ve tam gayret ile ulûmun en yüksek derecesindeki îmân ve Kur’an hakikatlarının dersinde en mükemmel talebelik vazifesini yapan Nurcular, bu leyâle-i aşerede uykuda dahi Nurlarına tam mazhardırlar.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Umumunuza birer birer selam ve selamet ve dâreynde saadetlerinize dua eden kardeşiniz

Said Nursî

(Gayr-ı münteşir mektup)


Bu sene hacıların az olmasına çok esbab varken, yüz seksen binden ziyade hacıların o kudsî farîzayı ve din-i İslâm’ın kudsî ve semavî kongresi hükmünde olan bu hacc-ı ekberi büyük bir bayramın arefesi noktasında olarak bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz.

(Emirdağ 2 Lahikası)


Rüyanın Zeyli

Rüya hacda sükût etti. Çünkü haccın ve ondaki hikmetin ihmali, musibeti değil, gazap ve kahrı celbetti. Cezası da keffaretü’z-zünub değil, kessaretü’z-zünub oldu. Haccın bâhusus tearüfle tevhid-i efkârı, teavünle teşrik-i mesaiyi tazammun eden içindeki siyaset-i âliye-i İslâmiye ve maslahat-ı vâsia-i içtimaiyenin ihmalidir ki düşmana milyonlarla İslâm’ı, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etti.

İşte Hint, düşman zannederek halbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.

İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs bîçare valideleri olduğunu “ba’de harabi’l-Basra” anlıyor. Ayak ucunda ağlıyorlar.

İşte Arap, yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp hayretinden ağlamayı da bilmiyor.

İşte Afrika, biraderini tanımayarak öldürdü, şimdi vaveylâ ediyor.

İşte âlem-i İslâm, bayraktar oğlunu gafletle bilmeyerek öldürmesine yardım etti, valide gibi saçlarını çekip âh-u fîzar ediyor.

Milyonlarla ehl-i İslâm, hayr-ı mahz olan sefer-i hacca şedd-i rahl etmek yerine, şerr-i mahz olan düşman bayrağı altında dünyada uzun seyahatler ettirildi.

فَاعْتَبِرُوا

(Sünuhat)


Mişail namıyla müsemma Mihail Peygamber’in kitabının Dördüncü Babında şu âyet var: “Âhir zamanda bir ümmet-i merhume kaim olup orada Hakk’a ibadet etmek üzere, mübarek dağı ihtiyar ederler. Ve her iklimden orada birçok halk toplanıp Rabb-i Vâhid’e ibadet ederler. Ona şirk etmezler.”

İşte şu âyet, zahir bir surette dünyanın en mübarek dağı olan Cebel-i Arafat ve orada her iklimden gelen hacıların tekbir ve ibadetlerini ve ümmet-i merhume namıyla şöhret-şiar olan ümmet-i Muhammediyeyi tarif ediyor.

(19. Mektup)

Hac ve Risale-i Nur

Geçen sene Ruslar, çoklukla hacıları hacca gönderip onlar ile propaganda yapıp ki Ruslar başka milletlerden ziyade Kur’an’a hürmetkâr diye âlem-i İslâm’ı din noktasında bu vatandaki dindar millet aleyhine çevirmeye çalıştığı aynı zamanda; Risale-i Nur’un büyük mecmuaları hem Mekke-i Mükerreme’de hem Medine-i Münevvere’de hem Şam-ı Şerif’te hem Mısır’da hem Halep’te âlimlerin takdirleri altında kısmen intişarlarıyla, o komünist propagandasını kırdığı gibi âlem-i İslâm’a gösterdi ki:

Türk milleti ve kardeşleri eskisi gibi dinine ve Kur’an’ına sahiptir ve sair ehl-i İslâm’ın dindar büyük bir kardeşi ve Kur’an hizmetinde kahraman kumandanıdır diye o ehemmiyetli, kudsî merkezlerde o Nur mecmuaları bu hakikati gösterdiler.

Acaba Nur’un bu kıymettar hizmet-i milliyesi bu tarz işkencelerle mukabele görse zemini hiddete getirmez mi?

(14. Şua)


Ben hem Risale-i Nur’u hem sizleri hem kendimi, Hüsrev ve Hıfzı ve Bartınlı Seyyid’in kıymettar müjdeleriyle hem tebrik hem tebşir ediyorum. Evet, bu sene hacca gidenler, Mekke-i Mükerreme’de Nur’un kuvvetli mecmualarını büyük âlimlerin hem Arapça hem Hintçe tercüme ve neşre çalışmaları gibi; Medine-i Münevvere’de dahi o derece makbul olmuş ki Ravza-i Mutahhara’da makber-i saadet üstünde konulmuş. Hacı Seyyid, kendi gözüyle Asâ-yı Musa mecmuasını kabr-i Peygamberî (asm) üzerinde görmüş. Demek, makbul-ü Nebevî olmuş ve rıza-yı Muhammedî aleyhissalâtü vesselâm dairesine girmiş. Hem niyet ettiğimiz ve buradan giden hacılara dediğimiz gibi Nurlar bizim bedelimize o mübarek makamları ziyaret etmişler. Hadsiz şükür olsun.

(14. Şua)


Müjdeli ve tabiri çıkmış latîf bir rüya:

Bana hizmet eden Ali geldi, dedi: “Ben rüyada gördüm ki sen Hüsrev’le beraber Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın elini öptün.” Birden bir mektup aldım ki Hüsrev’in hattıyla yazılan Asâ-yı Musa mecmuasını kabr-i Muhammedî aleyhissalâtü vesselâm üzerinde hacılar görmüşler. Demek, benim bedelime Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın manevî elini, Hüsrev kaleminin vasıtasıyla öpmüş ve rıza-yı Nebeviyeye mazhar olmuş.

(14. Şua)


Hem onun ile beraber Risale-i Nur’un mahkemedeki mecmualardan birisini sizden istiyor ki bu tecrid-i mutlakta ve yalnızlıkta ve şiddetli sıkıntılarında mütalaasıyla bir medar-ı tesellisi ve bir arkadaşı olsun. Zaten o mecmualar üç dört mahkeme gördükleri ve ilişmedikleri gibi; hacıların şehadet ve müşahedeleriyle, o büyük mecmuaları hem Mekke-i Mükerreme’de hem Medine-i Münevvere’de hem Şam-ı Şerif’te ve Halep’te hem Mısır Camiü’l-Ezherindeki büyük âlimler çok takdir ve tahsin edip hiç tenkit ve itiraz etmemişler.

Said Nursî

(14. Şua)


Ehl-i vukufun insafsızca ve hatalı ve haksız tenkitleri, Vehhabîlik damarıyla İmam-ı Ali’nin radıyallahu anh Nurlarla ciddi alâkasını ve takdirini çekemeyerek ve geçen sene zemzem suyunu döktüren ve bu sene haccı men’eden evhamın tesiri altında o yanlış ve hasûdane itirazları Beşinci Şuâ’ya etmişler. Bu sırada, böyle evhamlı ve telaşlı bir zamanda, bizim için en selâmetli yer hapistir. İnşâallah Nurlar hem kendimizin hem kendilerinin serbestiyetini kazandıracaklar.

(14. Şua)


Evvela: Haccı men’eden, zemzemi döktüren, hakkımızda eşedd-i zulme müsaadekâr davranan ve Zülfikar ve Siracünnur’un müsaderesine ehemmiyet vermeyen ve bizi garazkârane, kanunsuz tazip eden memurları terfi ettirip hanemizden çıkan mazlumane lisan-ı hal ile yüksek ağlamamızı ve sesimizi işitmeyen bir müstebit kabinenin zamanında en rahat yer hapistir. Yalnız mümkün olsa başka hapse naklolsak tam selâmet olur.

(14. Şua)


Nur Fabrikasının sahibi, Birinci Şuâ’nın Dördüncü Âyeti bahsinde, hakikat-i İslâmiyet’in yedi esası parlak bir surette ispat edildiği cümlesine dair soruyor ki: Erkân-ı İslâmiyeyi beş biliyoruz. Hem vücub-u zekât rüknü, risalelerde ne suretle izah edildiğini soruyor.

Elcevap: İslâm’ın rükünleri başkadır, hakikat-i İslâmiyet’in esasları yine başkadır. Hakikat-i İslâmiyet’in esasları; altı erkân-ı imaniye ile (Hâşiye: “Beraber” kelimesi Şuâ’da noksan olduğu için şüphe edilmiş.) ve esas-ı ubudiyet ki İslâm’ın beş rüknü olan (savm, salât, hacc, zekât, kelime-i şehadet) mecmuunun hülâsasıdır. Risale-i Nur, altı rükn-ü imaniye ile bu esas-ı ubudiyeti ispat edip سَبْعَ الْمَثَانٖى cilvesine mazhariyeti muraddır.

(Kastamonu Lahikası)


Sâniyen: Risale-i Nur, hacılarla hariç âlem-i İslâm’a yayılıyor, kendi kendini lâyık ellere yetiştiriyor. Ve Şam’a el yazısı ile gönderdiğimiz Asâ-yı Musa ve Zülfikar’ı, heyet-i ilmiye on beş gün tetkik etmiş, tam takdir etmelerine alâmet olarak demişler: “Biz, bunu mecmualar halinde kısım kısım tabedelim. Hem bunu birden tabetmeye çok para lâzım. Hem bunu şimdi birden Arabîye tercüme etmek uzun zaman lâzım, imkân olmuyor.” Onun için oradaki eski talebem ve yeni gönderdiğim şakird, kitabı onların elinden kurtarmaya çalışmışlar ki para kazanmak için tabetmesinler. O kardeşlerim, kendi ellerinde müştaklara okutturuyorlar. Halbuki ben, tabetmek için iznim yoktu. Şimdi zamanı değil. Hem Arabîye çevirmek, Mısır ulemasının iştirakiyle ehemmiyetli ve yüksek bir heyet-i ilmiye lâzım. Her ne ise acele edilmiş.

Sâlisen: Harice göndermek için İstanbul’a gönderdiğimiz bir kısım nüshalar daha gönderilmemesinin sebebi, hacca gitmek için pek çoklar rağbet göstermediklerinden ve “Hududa fazla dikkat ediliyor ve bir bahane ile çevriliyor.” diye elinde olan emanet bulunan, hacca gidecek olan zat, bize yazmış ki: “Bunu posta ile doğrudan doğruya Mekke-i Mükerreme’de Mehmed Ali Mâlikî, Vaziye Mahalle-i Şamiye adresiyle gönderilsin.” diye münasip görmüş; onu, bahane ile huduttan çevrilmemek için beraber götürmemiş. Çok da isabet olmuş.

Çünkü benim ve Nur şakirdlerinin namına şimdi bu mecmuaları göndermek, herhalde inkişafa başlayan İslâm birlik fikri ve ittihad-ı İslâm siyaseti, Risale-i Nur’u kendine bir kuvvet, bir âlet yapmaya çalışacaktı ve bizleri siyaset-i İslâmiyeye bakmaya mecbur edecekti. Halbuki Risale-i Nur’un mesleğindeki sırr-ı ihlas; iman, Kur’an hakikatlerinden başka hiçbir şeye âlet, tabi olmadığı…

Hem müşterileri aramak değil belki müşteriler hakiki ihtiyacını hissedip ve yarasının tedavisi için Risale-i Nur’u aramasının lüzumu… Halbuki gönderilecek o mübarek merkezler, şimdilik Nurlara hakiki ihtiyacını değil belki âlem-i İslâm’ın hayat-ı dünyasına ait cihetleri düşünmeye mecbur olması…

Hem Nur mesleğinde benlik ve gösteriş, bir nevi şöhret-perestlik merdud olduğundan, bu enaniyet zamanında insanlara kendini satmaya çalışmak ve beğendirmek, bir anda Nur şakirdleri böyle büyük bir imtiyaz gibi bu eserlerle meşhur mevkilere kendilerini göstermek bir nevi gösteriş olması cihetiyle, Kader-i İlahî Nur şakirdlerini tam ihlasın muhafazası için şimdilik müsaade etmiyor.

(Emirdağ 1 Lahikası)


Evet, bir asır evvel dünyanın en akıllı ve en müdakkiki ve feylesofu ve saltanatlı hâkimi telakki edilen ve kendi Hristiyan iken bütün eski dinleri ve kitapları hiçe indiren belki inkâr etmek cüretini gösteren, gayet enaniyetli ve şöhretli olan Prens Bismark’ın Kur’an-ı Hakîm’in önünde kendi imzasıyla ve bütün kuvvetiyle tasdikkârane secde etmesini yazan ve inat ve enaniyetini ve dinsizliğini bırakıp Kur’an’a teslim olduğunu âleme ilan ettiğini ceridelerde neşredildiği bir hengâmda ve bütün edyan-ı semaviyeyi inkâr eden ve şark-ı şimalîdeki şimdiki dehşetli hükûmetin teşviki ile kesretle içindeki Müslümanları hacca gönderip âlem-i İslâm nazarında dinsizliğini ve inat ve adâvetini bırakmak tarzında güya Kur’an’ı inkâr edemiyor ve azametine karşı bir nevi teslimiyet ve dehalet tarzında buradakilerden daha ziyade Kur’an’ı ehemmiyetli biliyorum diye bu noktada onlar benden daha geri düşüyorlar ki benim kadar hacı gönderemiyor demesine mukabil; buradakiler dahi mâşâallah tam müsaade ettikleri halde ve böyle siyasî propaganda edildiği bir zamanda, Medresetü’z-Zehranın Nur şakirdleri, o mahiyet ve azametteki Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın hakikatlerini Zülfikar ve Asâ-yı Musa gibi hârika risalelerle mu’cizelerini kalemleriyle neşredip en muannid dinsizleri tasdike mecbur etmelerine mukabil, ehl-i dalaletin hücumu; elbette değil yalnız ehl-i hakikat insanları belki ruhanîleri belki melekleri de ağlatır ve arzı ve semayı hiddete getirebilir.

(Emirdağ 1 Lahikası)


Hindistan ve Endonezya’daki Müslümanlar da Risale-i Nur’dan mahrum kalmamışlardır. Hacca giden bir Nur talebesi tanıştığı bir Hintli âlime Risale-i Nur Külliyatı’nı hediye etmiş ve o âlim de eserleri Hintçeye tercüme edeceğini ve bunun kendisi için büyük bir vazife olduğuna inandığını söylemiştir.

(Tarihçe-i Hayat)


Hadsiz şükür olsun ki Risale-i Nur’un Haremeyn-i Şerifeynce makbuliyetine bir alâmet şudur ki:

Denizli kahramanı Hâfız Mustafa, İstanbul’dan aldığı Zülfikar ve Asâ-yı Musa ve Siracünnur’u –ki Hindistan ulemasına gönderilecekti– onları alıp yolda bazı hacılara okutup beraber Medine-i Münevvere’de Keşmirli gayet meşhur bir âlim ve Türkçe de güzel bilen zata teslim etmiş. O zatın da çok takdir edip kat’î teminat ile Hindistan ulemasının merkezine göndereceğini ve Medine-i Münevvere’ye mahsus olan mecmualar da yetiştiğini ve sair yerlere de gönderilen mecmualar selâmetle yetiştiğini, Denizlili Hâfız Mustafa’ya beraber arkadaş olup ve yolda Nurları okuyarak giden hem genç hem Nurcu iki Afyonlu hacı ve başka hacılar, bu müjdeli haberi bana getirdiler ve hariçte Risale-i Nur’un ehemmiyetli revacını ve makbuliyetini müjdelediler.

(Emirdağ 1 Lahikası)


Dindar ve hamiyetkâr ve vatan-perver milletvekillerine şunu arz ediyorum:

Mekke-i Mükerreme’de Hacerü’l-Esved yanında hürmet için konulduğunu, hacıların gördükleri Zülfikar Mu’cizat-ı Kur’aniye mecmuasıyla Medine-i Münevvere’de de Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın kabri üzerinde konulduğunu gördükleri Asâ-yı Musa mecmuası gibi Risale-i Nur’un bir kısım eczaları, âlem-i İslâm’ın bizimle hakiki uhuvvetini temine vesile oldukları halde; müsadere edilmek suretiyle dört seneden beri evrak-ı muzırra gibi dosyalar içinde mahkeme mahzenlerinde çürütülmek suretiyle imhasına çalışıldığı ve dört mahkeme beraetine ve serbestiyetine karar verdikleri ve biz de çok defa makamata istida ile müracaat edip serbestiyetini istediğimiz ve hem başbakanın “Din propagandası yüzünden şimdiye kadar bu vatana hiçbir zarar gelmediğini” söylediği halde, bu dindarların serbestiyeti hakkındaki kanunun tasdikinin tacili ve takdimi lâzım gelirken tehir edilmesi, dindar mebusların nazar-ı millette “Kendilerine düşen en ehemmiyetli dinî vazifelerini yapmıyorlar.” diye dindarların bir telaşları var. Biz de telaş ediyoruz ki dâhilî, gizli dinsizler ve komünizm hesabına çalışan hainler bu vaziyetten istifade etmemeleri için bu gelecek hakikati sizlere beyan etmeye hamiyeten mecbur oldum.

(Emirdağ 2 Lahikası)


Vatana ve millete ve ahlâka çok zararlı olan dinsizlerin kitaplarının intişarına ve komünistlerin neşriyatına serbestiyet kanunu ile ilişilmediği halde, üç mahkeme medar-ı mes’uliyet olacak içinde hiçbir maddeyi bulmayan ve millet ve vatanın hayat-ı içtimaiyesini ve ahlâkını ve asayişini temine yirmi seneden beri çalışan ve bu milletin hakiki bir nokta-i istinadı olan âlem-i İslâm’ın uhuvvetini ve bu millete dostluğunu iadeye ve o dostluğun takviyesine tesirli bir surette çabalayan ve Diyanet Riyasetinin uleması tenkit niyetiyle Dâhiliye Vekilinin emriyle üç ay tetkikten sonra, tenkit etmeyerek tam kıymetini takdir edip “Kıymettar eser” diye Diyanet kütüphanesine konulan Zülfikar ve Asâ-yı Musa gibi –Kabr-i Peygamberî (asm) üzerinde alâmet-i makbuliyet olarak Asâ-yı Musa mecmuasını hacılar gördükleri halde– Nur eczalarını evrak-ı muzırra gibi toplayıp mahkeme eline vermek; acaba hiçbir kanun, hiçbir vicdan, hiçbir insaf buna müsaade eder mi?

(Tarihçe-i Hayat)

Hac ve Bediüzzaman

Medresetü’z-Zehranın yirmi derslerini ve hediyesini aldım. Ona mukabil, Dârülhikmette vazife-i ilmiyede iken tayinatım olan, elime verilen ve o zaman tabettiğim risalelerin masrafından fazla kalan ve onunla hacca gitmek niyet ettiğim ve yirmi otuz seneye yakın bir zamanda benim ihtiyat erzakım bulunan doksan banknot ki nazarımda bin banknot kadar kıymeti vardı, Medresetü’z-Zehranın kudsî derslerine medar olmak için Nur’un ehemmiyetli bir nâşiri ve Hâfız Ali’nin (rh) çalışkan bir vârisi Hâfız Mustafa (rh) ile size gönderdim. Bu yeni derslerin fiyatı, aynı Siracünnur ve Sikke-i Gaybiye gibi benim hakkımda yedi buçuk lira olsun. Çünkü ben, çoklara hediye vermeye mecbur oluyorum. Bununla beraber, her bir ders ve nüshayı Medresetü’z-Zehranın erkânlarından bin hediye hükmünde kabul ediyorum.

(Emirdağ 1 Lahikası)


Isparta’dan hacca giden ve benim bedelime dahi manen haccetmeyi vaad eden o mübarek kardeşlerimizi, has şakirdler dairesinde bütün manevî kazançlarımıza hissedar etmeye karar verdik. Cenab-ı Hak onları iki cihanda mesud eylesin, âmin!

(Emirdağ 1 Lahikası)


Lüzumu olmayan erzak ve elbiselerimi satıp gayet mübarek yüz lirayı hem Dârülhikmetten aldığım maaşla –ki onunla hacca gidecektim– hem yirmi iki sene hisse-i erzakıyemin bakiyyesi olan on lirayı da üstünde suret bulunduğu için tekrar o mübarek on lirayı da Lem’alar mecmuasının fiyatı olarak beraber gönderiyorum.

(Emirdağ 1 Lahikası)


Dârülhikmeti’l-İslâmiyede aldığım maaştan çoğunu, o zaman yazdığım kitapların tabına sarf ettim; az bir kısmını, hacca gitmek için sakladım. İşte o cüz’î para, iktisat ve kanaat berekâtıyla on sene bana kâfi geldi ve yüz suyumu döktürmedi; daha o mübarek paradan biraz var.

(Tarihçe-i Hayat)


Sonra Nuh’un hediyesi, yirmi beş liralık kıymetinde bir teneke, bizim namımıza geldiğini işittik. Arkadaşlarla beraber hesap ettik ki biz burada hangi tarihte kitap hediyelerini Nuh için hazırlıyorduk. Aynı tarihte Nuh habersiz olarak kırk gün mesafede, bize o nisbette ve mana cihetiyle onun gibi mübarek hediyeyi hazırlıyordu. Bu tevafuk kat’iyen tesadüf değil. Hattâ bir kısım dostlar dediler ki bu Nuh Bey’in kerametidir. Acaba Nuh Bey’in kerameti var mı ki biliyormuş gibi mukabilini gönderiyor dediler.

Dedim ki: İhlasın ve sadakatin dahi velayet gibi kerameti var. Belki bazen daha fevkindedir.

Hediyenin vürûdundan sonra, bir ay kadar kaza merkezinde bıraktık, almadık. Sonra Nuh’un mektubunu aldıktan sonra getirterek açtık, hayrette kaldık. Tasavvurumuzun bütün bütün fevkinde çıktı. Bu teberrüke karşı istiğna değil belki bir iltifat-ı Ravza-i Mutahhara olduğundan ona karşı dilencilikle iftihar ediyorum.

كُلُّ شَىْءٍ مِنَ الْحَبٖيبِ حَبٖيبٌ sırrınca Habib’in diyarından gelen her şey mahbubdur. Ve onun içinde bir, bilhassa Ravza-i Mutahhara’nın levha-yı müzeyyene ve münevveresi var idi. Bir kısım sanat-ı İlahiyenin bir nevi küçük müzehanesi şekline getirdiğim hücremin duvarına, o levha-yı mübarekeyi dahi ta’lik ettim ve karşısında oturdum; derince, müştakane temaşaya başladım. Birden o levhada bana ihtar eder gibi kalbime geldi: “Bizler senin risalelerinin manidar işaretleriyiz.”

Fesübhanallah dedim, bu hediye içinde sırlar var. Tetkike başladım. Baktım ki gönderdiğim risaleler kaç parçadır, her bir parçaya mukabil bir nevi hediye var. Yirmi bir parça hem risalelerden hem teberrükten saydım. Bu çeşit teberrükü şimdiye kadar işitmemiştim. Hiçbir hacı böyle bir zamanda, böyle merak edip her neviden bir kısım alsın. Hem benim hesabıma Medine-i Münevvere’nin mübarek eşyasını bana ayırıp göndersin. Bu demek Nuh muh işi değil. Ravza-i Mutahhara sahibinin bu teberrük içinde bir iltifatı vardır.

Madem kitapların parçaları ve hediyelerin nevleri birbirine tevafuk ediyor. Öyle ise her bir nevi, bir nevi kitaba işareti var, münasebeti var. Şu gözümün önündeki levha ise Mu’cizat-ı Ahmediye namında aslı beş parçadan ibaret On Dokuzuncu Mektup’a muvafakat münasebeti var. Çünkü şu levha o Ravza-i Mutahhara’nın ve Hücre-i Saadet’in suretini gösterdiği gibi, Mu’cizat-ı Ahmediye Risalesi dahi asr-ı saadetin manevî suretini almıştır. Şu beş minare, o beş parçaya işaret ediyor. Şu kubbe, Mi’rac Risalesi’ne bakıyor.

Öyle ise sair nevlerin dahi risalelerin nevlerine işaret eder diye dikkat ettim ki yedi nevi hurma gönderilmiş. Bir parçası büyükçe, otuz üç tane kadar. Fesübhanallah dedim, yedi nev’i göndermekte ne mana var? Birden kalbime geldi ki: İman-ı billaha dair yedi nevi ile aynı hakikat yazılmış, Van’a gönderilmiş. Dikkat ettim, evet mevzu vahdaniyet-i İlahiye olduğu halde Yirminci Mektup ile sureti küçük, manası pek büyük zeyliyle ve Yirmi İkinci Söz her biri birer risale, Birinci Makam, İkinci Makamı ve Otuz İkinci Söz Üçüncü Mevkıfı ile evvelki iki mevkıf her biri birer risale hükmünde ve Otuz Üçüncü Mektup, Otuz Üç Pencere ile yedi risaledir. O da aynen yedi nevi envar-ı marifetullahtan bir şems-i hakikatin ziyasındaki elvan-ı seb’a gibi bir mahiyet gösterdiğinden, Medine-i Münevvere’nin hediyesi içinde hakikat-i hurmadan yedi nevi Nuh Bey’in eline verilip buraya kadar gönderilmesi, o yedi Nur’a tevafukla, bir makbuliyet işareti veriyor dedik, Allah’a şükrettik.

Hem o neviden birisi otuz üç tane olması, o risalelerin birisi Otuz Üç Pencere olması ve hediye içindeki tesbih üç defa otuz üç olması, Otuz Üçüncü Söz’ün Otuz Üçüncü Mektup’undan otuz üç penceresine muvafakatı; Nuh’u ihtiyarsız, sırf bir vasıta-i zahirî olarak bize gösterdi. Nuh’a değil belki Ravza-i Mutahhara’ya karşı minnettarane, müteşekkirane baktık.

Sonra o mübarek mâ-i zemzem, büyükçe bir şişe ve parlak nurani bir surette içinden çıkması… Dedik ki: Madem o levha-yı mübarek Mu’cizat-ı Ahmediye’ye, o yedi nevi hurma marifetullaha ve resail-i tevhide işaret var. Elbette bu mâ-i zemzem dahi âb-ı hayatın mâ-i zemzemesini kâinata dağıtan Kur’an-ı Mübin’in menbaı ve birinci mahall-i nüzulü bi’r-i zemzeme civarı olduğundan Yirmi Beşinci Söz olan İ’caz-ı Kur’an’a işaret vardır. Ve alâmet-i makbuliyet olarak telakki ediyoruz.

Said Nursî

(Barla Lahikası)

Haccın Sevabı, Fazileti, Leyali-i Aşere ve Hacc-ı Ekber

Ekser taife-i mahlukatta olduğu gibi ef’al ve a’mal-i beşeriyede bazı hârika fertler bulunur. O fertler eğer iyilikte ileri gitmişse o nevilerin medar-ı fahirleridir, yoksa medar-ı şeametleridir. Hem gizleniyorlar. Âdeta birer şahs-ı manevî, birer gaye-i hayal hükmüne geçerler. Sair fertlerin her birisi o olmaya çalışır ve o olmak ihtimali var. Demek, o mükemmel hârika fert ise mutlak, mübhem bulunup her yerde bulunması mümkün. Şu ibham itibarıyla mantıkça kaziye-i mümkine suretinde külliyetine hükmedilebilir. Yani her bir amel, şöyle bir netice verebilmesi mümkündür.

Mesela “Kim iki rekat namazı filan vakitte kılsa bir hac kadardır.” İşte iki rekat namaz bazı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattir. Her bir iki rekat namazda bu mana külliyet ile mümkündür. Demek şu nevideki rivayetler, vukuu bilfiil daimî ve küllî değil. Zira kabulün madem şartları vardır, külliyet ve daimîlikten çıkar. Belki ya bilfiil muvakkattır, mutlaktır veyahut mümkinedir, külliyedir. Demek, şu nevi ehadîsteki külliyet ise imkân itibarıyladır.

(24. Söz)


Aziz, Sıddık Kardeşlerimiz,

Leyâle-i aşerenizi ve gelen îdinizi, ruh-u canımızla tebrik ve o çok mübarek gecelerdeki a’mal-i salihanızın ve dualarınızın makbuliyetini Rahmet-i İlahiye’den niyaz ediyoruz.

Bu on gece Kur’an-ı Azimüşşan’ın

وَالْفَجْرِ

وَ لَيَالٍ عَشْرٍ

kasemi ile, onlara verdiği ehemmiyete binaen o geceler Leyle-i Kadir ve Beraat ve Mi’rac nev’inde büyük kıymetleri var.

Çünkü: Hac sırrıyla bütün Alem-i İslam namına her taraftan gelen binler hacıların bütün kâinatla alakadarane bir tarzdaki makbul hasenatlarına ve ümmet-i Muhammed’e (A.S.M.) hakkında ettikleri dualarına o gecelerde amâl-i sâliha ile meşgul olan mü’minler hissedâr oluyorlar. İnşaallah Nur şâkirdleri o büyük kazanca mazhardırlar. Hatta diyebiliriz ki; uykuları da ibadet sayılır.

Elbette böyle ağır şerait içinde gayet ciddiyet ve tam gayret ile ulûmun en yüksek derecesindeki îmân ve Kur’an hakikatlarının dersinde en mükemmel talebelik vazifesini yapan Nurcular, bu leyâle-i aşerede uykuda dahi Nurlarına tam mazhardırlar.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Umumunuza birer birer selam ve selamet ve dâreynde saadetlerinize dua eden kardeşiniz

Said Nursî

(Gayr-ı münteşir mektup)


Aziz, sıddık kardeşlerim!

Evvela: Bu sene serbest olsaydık belki bir kısmımız hacca gidecekti. İnşâallah bu niyetimiz bilfiil gitmiş gibi kabul olup bu sıkıntılı halimizde hizmet-i imaniye ve Nuriyemiz öyle büyük bir hac sevabını verecek.

(14. Şua)


Ben bugün yalnız iki üç kardeşimizin tahliyelerini isterdim. Fakat hakkımızdaki inayet-i İlahiye onların menfaati için geri bıraktı. Ve yirmi gün kadar, bizim bu vaziyetimiz lâzım ve elzemdir. Çünkü bu bayramda beraber bulunmamız hem bize hem Nurlara hem hizmetimize hem manevî ve maddî istirahatimize ve hacıların dualarından tam bir hisse almamıza ve Ankara’ya gönderilen Risale-i Nur’un müsadereden kurtulmasına ve bizim mazlumiyetimize acıyıp Nurlara sarılanların çoğalmasına ve hazır büyük hatalara rıza ile vatan ve millet ve din hainlerine dehalet etmediğimize bir hüccet olması lâzımdı.

Said Nursî

(14. Şua)


Aziz, sıddık kardeşlerim ve hizmet-i Kur’aniyede faal, sebatkâr arkadaşlarım!

Evvela: Bu sene hacc-ı ekber manasını taşıyan leyali-i aşerenizi ruh u canımızla tebrik ederiz.

(Emirdağ L.-1)


Cuma gününe rast gelen bu bayram, çok kıymettar olan haccü’l-ekber olduğundan hacca bu sene gidenler çok kazanmışlar. Cenab-ı Hak bizi de onların hayırlı dualarına hissedar eylesin, âmin! Tekrar be-tekrar o bayramınızı ve umum Risale-i Nur şakirdlerinin bayramlarını ve Nur ve Gül fabrikalarının heyetlerini ve medrese-i nuriye şakirdlerinin ve üstadlarının ve Barla sıddıklarının ve masumların ve ümmi ihtiyarların, ricalen ve nisaen umumunun birer birer bayramlarını tebrik ediyoruz.

Said Nursî

(Kastamonu Lahikası)


Elbette bu keyfiyet bana hacc-ı ekber, râh-ı saadet, ömr-ü ebed, tayr-ı devlet, enfal-i ganimet sebebi olunca, sürurumdan ne kadar kabarsam ve siz halâskâr ve hekîm-i derdime ne kadar teşekkür ve izhar-ı mahmidet eylesem hakkım olmaz mı?

(Barla Lahikası)


Umum Nurcuların mübarek bayramlarını ve haccü’l-ekberde bulunan Nur şakirdleriyle ve hacdaki Nur taraftarlarının bayramlarını tebrik içinde ve çok zamandan beri esaret altında kalmış ve istiklaliyetini kaybetmiş Hindistan, Arabistan gibi âlem-i İslâm’ın büyük memleketleri birer devlet-i İslâmiye şeklinde Hint’te yüz milyon bir devlet-i İslâmiye, Cava’da elli milyondan ziyade bir devlet-i İslâmiye ve Arabistan’da dört beş hükûmet bir cemahir-i müttefika gibi Arap birliği ile İslâm birliğini birleştirmesindeki âlem-i İslâm’ın bu büyük bayramının mukaddimesini tebrik ile bu bayram bize müjde veriyor.

(Emirdağ 1 Lahikası)


Bu sene hacıların az olmasına çok esbab varken, yüz seksen binden ziyade hacıların o kudsî farîzayı ve din-i İslâm’ın kudsî ve semavî kongresi hükmünde olan bu hacc-ı ekberi büyük bir bayramın arefesi noktasında olarak bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz.

(Emirdağ 2 Lahikası)


Nasıl ki bir ilacı istihsan edip izdiyad etmek, devayı dâ’e inkılab etmektir. Öyle de hiçbir vakit hak ona muhtaç olmayan mübalağalı tergib ve terhib ile gıybeti, katle müsavi veya ayakta bevletmek, zina derecesinde göstermek veya bir dirhemi tasadduk etmek, hacca mukabil tutmak gibi muvazenesiz sözler, katl ve zinayı tahfif ve haccın kıymetini tenzil ediyorlar.

(Muhakemat)

Diğer Bahisler

Ben de aynen bu ağlayan çocuk gibi bu hazîn kışta ve elîm bir vaziyetimde gayet elîm iki vefat haberini aldım. Biri, hem âlî mekteplerde birinciliği kazanan hem Risale-i Nur’un hakikatlerini neşreden biraderzadem merhum Fuad; ikincisi, hacca gidip sekerat içinde tavaf ederken tavaf içinde vefat eden âlime Hanım namındaki merhume hemşirem. Bu iki akrabamın ölümleri, İhtiyar Risalesi’nde yazılan merhum Abdurrahman’ın vefatı gibi beni ağlatırken; imanın nuruyla o masum Fuad, o saliha Hanım, insanlar yerinde meleklere, hurilere arkadaş olduklarını ve bu dünyanın tehlike ve günahlarından kurtulduklarını manen, kalben gördüm. O şiddetli hüzün yerinde büyük bir sevinç hissedip hem onları hem Fuad’ın pederi kardeşim Abdülmecid’i hem kendimi tebrik ederek Erhamü’r-Râhimîn’e şükrettim. Bu iki merhumeye rahmet duası niyetiyle buraya yazıldı, kaydedildi.

(11. Şua)


Hattâ kırk defa hacceden ve kırk sene sabah namazını yatsı abdestiyle kılan, tabiînin azîm imamlarından ve çok sahabelerle görüşen, Tavus denilen Ebu Abdurrahmani’l-Yemanî, kat’iyen haber verir ve hükmeder ve demiş ki: Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma ne kadar mecnun gelmişse Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm sinesine elini koymuş ise kat’iyen şifa bulmuştur, şifa bulmayan kalmamış.

(19. Mektup)


Aynı vakitte, hacca gidip yeni gelen Bolvadinli bir Hasan yanıma geldi. Nur dairesine girdi, risaleleri aldı, tenevvür etmeye başladı.

(Emirdağ 1 Lahikası)


Hacca giden kardeşimiz Marangoz Ahmed, selâmetle gelmiş mi merak ediyorum?

(Emirdağ 2 Lahikası)


Bütün ruh u canımızla bayramlarınızı hem bu sene serbestçe hâlisane hacca gidenlerin bayramlarını hem bu vatandaki istibdadın kırılmasıyla hürriyet-i şer’iyeye bu milletin mazhariyete başlamasını ve bu milletin bu manevî bayramını ve âlem-i İslâm’ın ittifakkârane intibahlarının manevî bayramlarını ve Risale-i Nur’un hakikat-i Kur’aniyeye dair verdikleri haberlerini zamanın tasdik etmelerini ve en geniş bir daire o manevî envar-ı Kur’aniyeye, beşer ihtiyacını hissetmesini tebrik ediyoruz.

(Emirdağ 2 Lahikası)


Şehit velidir. Cihad farz-ı kifaye iken farz-ı ayn olmuştur. Belki muzaaf bir farz-ı ayn hükmüne geçmiştir. Hac ve zekât gibi cihadda da niyetin tasarrufu azdır. Hattâ adem-i niyet dahi asıl nokta-i nazarından niyet hükmündedir. Demek zıdd-ı niyet, yakînen tebeyyün etmezse cihad, şehadet-i hakikiyeyi intac eder. Zira vücub tezauf etse taayyün eder. İhtiyarı tazammun eden niyetin tesiri azalır. Şu günahkâr millette, birdenbire on binler evliya inkişaf ve tezahür etse az bir mükâfat değildir.

(Hutbe-i Şamiye)


[Tekbiratü'l-Hüccac mektubumda hakikat ve izahıma karşı tenkidlerine, Hüsrev'in âhirdeki haşiyesi tam cevabdır.]

Saidü'n-Nursî imzalı "Tekbiratü'l-Hüccac fî Arafat" başlıklı mektubda; "Nur'un ehemmiyetli bir kısım şakirdleri pek musırrane olarak âhirzamanda gelen Âl-i Beyt'in büyük bir mürşidi seni zannediyorlar. Sen de onların fikirlerini musırrane kabul etmiyorsun, çekiniyorsun. Bu bir tezaddır. Hallini isteriz." diye sormaları sebebiyle onlara cevab olmak üzere, bundan sonra gelecek Mehdi-i Resul'ün temsil ettiği kudsî cemaatin şahs-ı manevîsinin üç vazifesi olduğu, bunların; imanı kurtarmak, hilafet-i Muhammediye (A.S.M.) unvanıyla şeair-i İslâmiyeyi ihya etmek ve inkılabat-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur'aniyenin ve Şeriat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) kanunlarının bir derece ta'tile uğramasıyla o zât bu vazife-i uzmayı yapmağa çalışır. Nur şakirdleri birinci vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur'da gördüklerinden ikinci, üçüncü vazifeleri de buna nisbeten ikinci, üçüncü derecededir diye Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini haklı olarak bir nevi mehdi telakki ediyorlar. Bir kısmı, o şahs-ı manevînin bir mümessili olan bîçare tercümanını zannettiklerinden bazan o ismi ona da veriyorlar. Hattâ evliyanın bir kısmı, keramet-i gaybiyelerinde Risale-i Nur'u aynı o âhirzamanın hidayet edicisi olduğu; bu tahkikatla, tevil ile anlaşılır diyorlar. İki noktada bir iltibas var, tevil lâzımdır.

(14. Şua (Eski Baskı))


Evet nasıl ki Fatiha Kur’an’a, insan kâinata fihristedir; namaz da hasenata fihristedir. Çünkü namaz; savm, hac, zekât ve sair hakikatleri hâvi olduğu gibi idrakli ve idraksiz mahlukatın ihtiyarî ve fıtrî ibadetlerinin numunelerine de şâmildir. Mesela secdede, rükûda, kıyamda olan melaikenin ibadetlerini hem taş, ağaç ve hayvanların o ibadetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibadettir.

(İşarat-ül İ'caz)


Aziz ve mübarek, müşfik Üstadım!

Bu arîzamı Nur’la alâkadar ve hac refiklerimden Karakoçanlı Hacı Sabri kardeşim ile takdim ediyorum.

Muhibb-i muhlisiniz Hulusi


(Emirdağ 2 Lahikası)


Şimdi farz-ı ayn olmuş, belki muzaaf bir farz, Hac ve Zekatta gibi, cihaddaki niyetin, tasarrufu pek az idi.

(Lemaat (Asar-ı Bediiyye)

Risale-i Nur'daki Diğer Alakalı Yerler

İlgili Resimler/Fotoğraflar

İlgili Maddeler/Kategoriler

Kaynakça