Hı (خ) Kök Harfi İle Başlayan Kelimeler
Gezinti kısmına atla
Arama kısmına atla
Önceki Harf: Ha (ح) ← Arapça Kökenli Kelimeler Ana Sayfası → Dal (د): Sonraki Harf
Bu sayfada Bediüzzaman'ın eserlerinde geçen ve Hı (خ) kök harfi ile başlayan Arapça kelimeler listelenmiştir.
| Arapça Harf | Türkçe Okunuşu | 2 Harfli Kelime Sayısı | 3 Harfli Kök Sayısı | 3 Kök Harfli Kelime Sayısı | 4 Harfli Kök Sayısı | 4 Kök Harfli Kelime Sayısı | Risalelerdeki Toplam Kök Sayısı | Kur'an'daki Toplam Kök Sayısı | Kur'an'daki Köklerden Risalelerde Geçenlerin Sayısı | Risalelerdeki Toplam Kelime Sayısı | Kur'an'daki Toplam Kelime Sayısı | Kur'an'daki Kelimelerden Risalelerde Geçenlerin Sayısı |
|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|
| خ | Hı | - | 64 | 219 | 8 | 8 | 72 | 71 | 48 | 227 | 213 | 58 |
| Kelime | Anlamı | Kur'an'da Geçiyor mu? |
Örnek Cümle |
|---|---|---|---|
| Hı-Be-Se (2) | + | ||
| Habaset | Murdarlık, pislik | Birer hâin alçak derekesinde görür, habaset çamurunda, çabalar da batardı. | |
| Habis (Habise) | Pis | + | İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesetli ervâh-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesetsiz ervâh-ı habise dahi bulunduğu, o kat'iyettedir. |
| Hı-Be-Ra (9) | + | ||
| Ahbar | Haberler | Halbuki, şu zât öyle bir Sultanın ahbârını söylüyor ki, memleketinde Kamer, bir sinek gibi, bir pervane etrafında döner. | |
| Haber | Söylenen veya aktarılan söz | + | ...Hazret-i Ömer ve Osman ve Ali'nin şehid olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. |
| Habir | Her şeyden haberdar olan Allah | + | Çünkü, müteaddit eserlerimde kat'î bir surette ispat edildiği gibi, harikaların harikası olan şu san'at, ancak ve ancak bütün evsaf-ı kemâliye ile muttasıf bir Habîr-i Basîrin yed-i kudretinden çıkmamış ise, şu kesif, câmid, mukayyet, miskin, mümkinin eliyle mi şu kâinata giydirilen gömlek yapılmıştır? |
| (Ehl-i) Hibre | İç yüzünü bilme (Bilirkişiler) | İkinci yol ise, ittifaken menfaatsiz olduğu halde, pek azîm bir zararı olduğu, ehl-i hibre ve şuhudun icmâıyla sabittir. | |
| İhbar | Haber verme | Halbuki, Kur'ân'ın vukuat ve ahvâl-i maziyeye dair ihbârâtı aklî bir iş değil ki akılla ihbar edilsin. | |
| İstihbar | Haber sorma | Hem nasıl, Hannan olan Seyyidimiz ve Mennan olan Malikimizin (C.C.) bizden istediklerini o Resul'den istihbara ihtiyaç göstermezsin?.. | |
| Muhabere | Haberleşme | Hem bak o zat; kudret ve gınasına hadd ü nihayet olmayan bir Sultan-ı Ezel ve Ebed'in muhaberesine; ve seninle onun mükalemesine ey nihayetsiz âciz ve gayetsiz fakir insan, bir tercüman olmuştur. | |
| Muhabir | Haberci | Üstad Bediüzzaman Said Nursî 3. Eğitim Tümeni Camiine harç koydu. (Isparta hususî muhabirimiz bildiriyor.) | |
| Muhbir | Haber veren | Âhir fıkrasında, Muhbir-i Sâdıkın haber verdiği "Mânevî fütuhat yapmak ve zulümatı dağıtmak zaman ve zemin hemen hemen gelmesi" diye fıkrasına, bütün ruh u canımızla rahmet-i İlâhiyeden niyaz ediyoruz, temenni ediyoruz. | |
| Hı-Te-Lam (1) | |||
| Muhtel | Karışık, bozulmuş | Hayal ve mesmuuma nazaran, huzurunuzun muhtel olduğuna zâhibim. | |
| Hı-Te-Mim (8) | + | ||
| Hatem | Mühür, son | + | Evet, zeminin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet ve sikke-i ehadiyet bulunduğu gibi, ... |
| Hatm/Hatim | Kitabı tamamen bitirmek | Fâtiha ve Yâsin ve hatm-i Kur'ânî gibi okunan virdler, kudsî şeyler, bazan hadsiz ölmüş ve sağ insanlara bağışlanıyor. | |
| Hatme | Baştan sona bitirme | Ondandır ki, Nakşîlerin rüesasından bir kısım, bu iki cümle ile kendilerine bir hatme-i mahsus yapıp muhtasar bir hatme-i Nakşiye hükmünde tutuyorlar. | |
| Hatime | Son | Yedinci Meselenin Hâtimesidir | |
| Hitam | Son | + | Şimdi anladım ki, tefsirim de, şu âyetle hitam buluyor. |
| İhtitam | Sona erme | Âhirinde ihtitam-ı Bahaiye olan hâtimesini bilemediğimden, eskiden beri okumuyordum. | |
| Mahtum (Mahtumane) | Bitirme (yemeği) | + | Memleketimizde medrese talebelerinden birisi bir kitabı bitirse veya başlasa, bir tatlı veya yemek "müftihâne" veya "mahtumâne" diye vermek âdettir. |
| Tahattüm/Tehattüm | Mühürlü yüzüğü takmak | Lâkin, onların asl-ı esas-ı mesleği, kulûbun tenviri ve raptı, yani fazilet-i İslâmiye üzerine sülûk, yani hamiyet-i İslâmiye ile tehattüm,... | |
| Hı-Cim-Lam (1) | |||
| Hacalet | Utanç | Beni günahlarımın hacâletinden kurtar! | |
| Hı-Dal-Dal (1) | + | ||
| Uhdud/Uhdut | Hendek | + | Ve keza, kader muhitinde uçan tayyare-i ömre veya hayat dağları arasında açılan uhdut ve tünellerinden şimşekvâri geçen zamanın şimendiferine bindirerek... |
| Hı-Dal-Şın (1) | |||
| Tahdiş | Tırmalamak, zedelemek | Halbuki şu risaleler ise, şimdiye kadar hiç kimsede—çoklardan sorduğum halde—sû-i tesir ve aksülâmel ve tahdiş-i ezhan gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işaret-i gaybiye ve bir inâyet-i Rabbâniye olduğu bizce muhakkaktır. | |
| Hı-Dal-Ayn (1) | + | ||
| Hud'a/Huda | Hile | Hud'a ve hileleriyle ikiyüzlü bir konuşmada bulundular. | |
| Hı-Dal-Mim (8) | |||
| Hademe | Hizmetçi, yardımcı | Hem o mide fabrikasının çok hademeleri var. | |
| Hadim | Hizmet eden | Bir zât, bir hâdimine on altın verdi. | |
| Hidemat | Hizmetler | "Vezâif-i eşya" tabir edilen hidemât-ı meşhude, onların ubûdiyetlerinin ünvanlarıdır. | |
| Hizmet | Sorumlu olunan iş | Müslümanlara iman cihetinde hizmet etmektir. | |
| Hüddam | Hizmet edenler | Çünkü, uhrevî hasenatın bâki meyvelerini fâni hayatta cüz'î bir zevk için sarf etmek, sırr-ı ihlâsa muhalif olmasından, kat'iyen haber veriyorum ki, târikü'd-dünya ehl-i riyâzetin arzu ve kabul ettikleri ruhânî, cinnî hüddamlar bana hergün, hem aç olduğum zamanda ve yaralı olduğum vakitte en güzel ilâç getirseler, hakikî ihlâs için kabul etmemeye kendimi mecbur biliyorum. | |
| İstihdam | Hizmet ettirme | Çünkü, Cenâb-ı Hak, bin seneden beri Kur'ân'ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat arızalarla inşaallah perişan etmez. | |
| Mahdum | Evlat; kendisine hizmet edilen | Mahdum değil, hâdimdir. Hâkim değil, mahkûmdur. | |
| Müstahdem | Hizmette bulunan | Geçmiş asırlardaki müceddidler de bu en mühim vazife ile müstahdem olmakla beraber,... | |
| Hı-Zel-Nun (1) | + | ||
| Hızlan | Rezilliğe düşme | Veya pek dar olduğundan, meseleyi azametiyle kavramadığındandır. Veya bir hızlandır. | |
| Hı-Ra-Be (3) | + | ||
| Harab/Harap (Harabe) | Yıkılmış (yer) | Harabiyet-i âlemin vukua geleceğidir. | |
| Tahrip/Tahrib | Bozma | Tahrip esheldir; zayıf tahripçi olur | |
| Hırpalamak | Yıpratmak (Kökeni kesin değildir) | O hadsiz zîhayatların hadsiz ihtiyaçları ve onları inciten ve hırpalayan hadsiz muzır düşmanları ve merhametsiz hâdiseleri varken, o ihtiyaçlara karşı sermayeleri binden, belki yüz binden ancak bir olabilir. | |
| Hı-Ra-Cim (10) | + | ||
| Harc/Harç (Harc-ı rah, Harçlık) | Vergi, ödenen para; kum ve çimeto karışımı | + | Bundan dört mah mukaddem, Kur'ân-ı Hakîmin elmas, inci dükkânından pırlantaları ve vüs'atimiz kadar uhrevî harçlığı almak üzere ziyaretinize kardeşim Mustafa ile varmıştık. |
| Harcamak | Sarfetmek | İlâhî bir zekânın remzi olan büyük Üstad Said Nur Hazretleri, Allah'ın müstesna bir lütuf ve keremi olan muhteşem dehasını mü'min bir azim ve celâdetle bu aziz milletin hayrı, terakkisi ve yükselişi uğruna harcamış... | |
| Hariç | Dış(ında) | + | Daire-i takvâdan hariç, belki daire-i İslâmiyetten hariç bir suret almış bazı meşreplerin ve tarikat namını haksız olarak kendine takanların seyyiâtıyla tarikat mahkûm olamaz. |
| Harici | Hz. Ali'ye isyan edenler | Hem Hâricîlerin içinde "Züssedye" denilen bir adamı, garip bir nişanla alâmet olarak haber vermiştir ki, Havâriçlerin maktulleri içinde o adam bulunmuş,... | |
| Havaric | Hariciler | Hem Hâricîlerin içinde "Züssedye" denilen bir adamı, garip bir nişanla alâmet olarak haber vermiştir ki, Havâriçlerin maktulleri içinde o adam bulunmuş,... | |
| Huruc | Çıkış | + | ...medar ve mihverindeki istikrarına ve zelzelenin irticâcıyla medar-ı senevîsinden çıkmamasına sebep, dağların hurucu olduğunu... |
| İhraç/İhrac | Çıkartma | + | Atâ, kazâ kanununun şümulünden ihraçtır. |
| İstihraç | Manayı çıkarıp deliliyle gösterme | Birinci âyette âsârı bast edip, bir neticenin, bir mühim maksudun mukaddemâtı gibi, ilim ve kudrete gayat ve nizâmâtıyla şehadet eden en azîm eserleri serd eder, Alîm ismini istihraç eder. | |
| Mahreç | Harflerin ağızda çıkış yeri | + | Git gide hırhırları, mırmırları aynı "Yâ Rahîm" olur; mahreçsiz, fasih bir zikr-i hazîn olur. |
| Tahric | Hadisin ilk kaynağını gösterme | İmam-ı Bağavî, tahrici ve tashihiyle haber veriyor ki: | |
| Hı-Ra-Hı-Ra (1) | |||
| Hırhır (Hırhıra) | Kedi sesi; rüzgar uğultusu | Git gide hırhırları, mırmırları aynı "Yâ Rahîm" olur; mahreçsiz, fasih bir zikr-i hazîn olur. | |
| Hı-Ra-Dal-Lam (1) | + | ||
| Hardal (Hardale) | Küçük tohumlu bir bitki, hardal | + | Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a'mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder. |
| Hı-Ra-Şın (1) | |||
| Tahriş | Tırmalama | Şimdiye kadar karanlıklarda kalan ve meçhullere karışan fakat zihinleri tahrik ve tahriş etmekten hâlî kalmayan birçok muammaları nurunla aydınlatıp açıkladın ve bizi yollarda yorulup kalmaktan korudun ve kurtardın. | |
| Hı-Ra-Tı (2) | |||
| Harita | Yeryüzü krokisi (Yunancadan geçme) | ...ve koca kâinatın bir harita, bir saat, bir hane gibi her tarafını gösterip, çevirip, onları yapan San'atkârı tavrıyla ifade ve talim eden Kur'ân-ı Mucizü'l- Beyanın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i'câzına yetişilmez. | |
| Mahruti | Konik | Çünkü faraza o dağlar tamamen su kesilse ve mahrutî birer havuz olsalar, o büyük nehirlerin şöyle süratli ve kesretli cereyanlarına muvazeneyi kaybetmeden birkaç ay ancak dayanabilirler. | |
| Hı-Ra-Tı-Mim (1) | + | ||
| Hortum | İnce uzun boru (şeklinde olan şey), burun | + | Sivrisineğin başında mızrak gibi bir hortum vardır. |
| Hı-Ra-Ayn (1) | |||
| İhtira | Yeni buluş; hiçten yaratma | Evet, Kadîr-i Zülcelâlin iki tarzda icadı var: Biri ihtirâ' ve ibdâ' iledir. | |
| Hı-Ra-Fe (1) | |||
| Hurafe | Uydurma söz/düşünce | Şu Notada, tabiiyyunun münkir kısmının gittikleri yolun içyüzü ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne derece hurafe olduğu, lâakal doksan muhali tazammun eden Dokuz Muhal ile beyan edilmiş. | |
| Hı-Ra-Kaf (3) | + | ||
| Harika | Hayret uyandıran | Harika kerâmâtım yok ki, bu hakâiki onunla ispat edeyim. | |
| Hark | Yarılma | Ve hikmet-i cedide namı verilen yeni felsefe ise, eski felsefenin mürur ve ubûra ve hark ve iltiyâma kabil olmayan, semâvât hakkındaki ifratına mukabil tefrit edip, semâvâtın vücudunu adeta inkâr ediyorlar. | |
| Hırka | Bir üst giysisi | Şu üslûp, bir silsilenin mübarek hırkalarının parçalarından dikilmiştir. | |
| Hı-Ze-Nun (4) | + | ||
| Hazain | Hazineler | Hazâin-i rahmet sahibi Hâlık-ı Rahmânü'r-Rahîme, böyle bir acz ile itimad etmek lâzımdır. | |
| Hazine | Kıymetli şey saklanan yer | Demek nimetler Onundur ve Onun hazinesinden çıkar. Hazine ise daimîdir. | |
| Mağaza | Büyük dükkan (Mahzenin çoğulu mehâzin kelimesinden Venedikçeye, oradan Türkçeye geçmiştir) | Mağazalarda kâğıt kalmadı. Risale-i Nur şakirtleri kâğıdı bitirdiler. | |
| Mahzen | Depo | Mahzen ve medfen-i mücevherâta rasgelmiş bir fakir gibi hangi cevheri alacağımı harîsâne düşünüyorum. | |
| Hı-Sin-Ra (3) | + | ||
| Hasaret | Hüsran, zarar | Hatta mü'minlerin bazı dünya lezzetlerinde hasâretleri, hasâret sayılmaz. | |
| Hasir | Hüsrana uğramış | + | Diğeri, Rezzâk-ı Hakikîyi itham etmek derecesinde derd-i maişete dalıp ferâizi terk eden ve maişet yolunda rastgele günahları işleyen fâsık-ı hâsirdir. |
| Hüsran | Beklenene ulaşamamaktan gelen hüzün | + | Sekseninci olmuştur mezara bir mezar taş, Beraber ağlıyor hüsrân-ı İslâma. |
| Hı-Sin-Sin (2) | |||
| Hasis | Değersiz; cimri | Hasis bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir. | |
| Hısset/Hisset | Aşağılık; cimrilik | Bu hisset-i nefis beni matrud eder. | |
| Hı-Sin-Fe (4) | + | ||
| Hasf | Tutulma, örtülme | O vakit kamer hasf olur. | |
| Husuf | Ay tutulması | Hacdan sonra, şu mânâ-yı ulvî ve küllî muhtelif derecelerde, bayram namazında, yağmur namazında, husuf, küsuf namazında, cemaatle kılınan namazda bulunur. | |
| İnhisaf | Perdeleme | KAMER GİBİ parlak bir mu'cize-i Ahmediye (a.s.m.) olan inşikak-ı kameri, evhâm-ı fâside ile inhisâfa uğratmak isteyen feylesoflar ve onların muhakemesiz mukallitleri diyorlar ki: | |
| Münhasif | Perdelenmiş, tutulmuş | Münhasif Yıldızı darülfünun et, ta Süreyya kadar âli olsun. | |
| Hı-Şın-Be (1) | + | ||
| Ahşab/Ahşap | Odundan yapılma | Hattâ yanan haliçe binasının müştemilâtından olup, haliçe binası ile Şükrü Efendinin hanesine bitişik olan ahşap odunluk dahi yanmadı. | |
| Hı-Şın-Hı-Şın (1) | |||
| Haşhaş | Çok sayıda küçük tohumu olan bir bitki, afyon | Yoksa, balıklardan bir balık, bin yumurtacıkla ve nebâtattan haşhaş gibi bir çiçek, yirmi bin tohumla ve sel gibi akan unsurların, inkılâpların hücumuyla, şiddetle muvazeneyi bozmaya çalışan ve istilâ etmek isteyen esbab başıboş olsalardı... | |
| Hı-Şın-Ayn (1) | + | ||
| Huşu' | Sevgiyle karışık korku | + (Kuru, nebatsız anlamında) | Ubûdiyetin ise sırr-ı esası niyaz, şükür, tazarru, huşû, acz, fakr, halktan istiğnâ cihetiyle o hakikatin kemâline mazhar olur. |
| Hı-Şın-Nun (1) | |||
| Haşin | Sert | Bahar fırtınası ve yağmur gibi hâdisâtı, sureten haşin, mânen çok lâtif hikmetlere medar görüyor. | |
| Hı-Şın-Ye (1) | + | ||
| Haşyet | Korku | + | Halbuki, taşlardan ibaret olan dağlar, Onun haşyetinden ezilip dağılıyor. |
| Hı-Sad-Ra (2) | |||
| İhtisar | Kısaltma | Fakat bazı hallerin mümânaatiyle ihtisara ve icmale mecburum. | |
| Muhtasar | Kısa | Hem bu Mu'cizât-ı Kur'âniye Risalesi gerçi gayet muhtasar ve acele yazılmış ise de,... | |
| Hı-Sad-Sad (11) | + | ||
| Ehass | En seçkin | Bu yol ehass-ı havassa mahsustur, iman-ı şuhûdîdir. | |
| Hass (Hassa) | Özel | + (sadece anlamında) | Fakat daha âlem-i şehadete ayak basmayan ve meşiet-i hassa ile rahmet-i hassadan çıkmayan yağmurun vakt-i nüzulünü bilmek, ilm-i Allâmü'l-Guyûba mahsustur. |
| Havass | Toplumun üst kesimi | Bu yol ehass-ı havassa mahsustur, iman-ı şuhûdîdir. | |
| Husus (Hususi) | Konu, mevzu (Özel) | Bu hususta kat'î ve yakîn derecesindeki kanaatımın bir sebebi şudur ki: | |
| İhtisas | Uzmanlık | Ehemmiyetçe şu meselede hem ehl-i ihtisas, hem ehl-i ispattırlar. | |
| Mahsus | Özel | Mahsus bir kumaştan bir kat elbise yaptır | |
| Muhassas | Tahsis edilmiş | ...o mukannin dahi zahiren ve bâtınen hâkimiyetini muhafaza etmek için maddeten ve mânen tefevvuka, hem de Sâni-i Âlemin tarafından bazı umûr ile muhassas olmasıyla... | |
| Muhassıs | Tahsis eden | Tercih, bir müreccihi ister. Muhassıs ve müreccih ise iradedir. | |
| Mütehassıs | Uzman | Bir şahıs çok fenlerde meleke sahibi ve mütehassıs olamaz. | |
| Tahassus | Ayrılma | Amma ehl-i din ve ashâb-ı ilim ve erbab-ı tarikat ise, bunların herbirisinin vazifesi umuma baktığı gibi, muaccel ücretleri de taayyün ve tahassus etmediği ve herbirinin makam-ı içtimaîde ve teveccüh-ü nâsta ve hüsn-ü kabuldeki hissesi tahassus etmiyor. | |
| Tahsis | Ayırma | hem, hemcinsinden olan eşhasın miktarınca imkânlar içinde çalkanan o mevcuda, o lâyık şahsiyeti imtiyazla tahsis etmek; | |
| Hı-Sad-Lam (2) | |||
| Haslet | Ahlak, huy | Fena haslet olan hırs-ı mecazî ise, âli bir haslet olan hırs-ı hakikîye inkılâp eder. | |
| Hısal | Hasletler | ...ve din-i İslâmdaki mehâsin-i ahlâkın şehadetiyle, şeriatinde en âli hısâl-i hamîde en mükemmel derecede bulunduğunu ehl-i insaf ve dikkat tereddüt etmez. | |
| Hı-Sad-Mim (5) | + | ||
| Hasm/Hasım | Düşman | + | Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıtlarınız ve hasımlarınız İslâmın şeâirini tahrip ediyorlar. |
| Husumet | Düşmanlık | Husumet ise, vahşet ve taassuba karşı idi. | |
| Muhasame (Muhasamet) | Düşmanlık | Yoksa, tefrik ve inkısam, bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasamet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir. | |
| Muhasım | Düşman tarafı | Muhâsım bir cereyan, atâlete mahkûm ediyor. | |
| Tehasum | Düşmanlık etme | + | Menfaatin şe'nidir tezâhum ve tehâsum. |
| Hı-Dad-Ra (2) | + | ||
| Hadravat | Yeşillik | Hem görmüyor musunuz, o yerde ne kadar güzel, rengârenk herbir cinsten çift hadravâtı, nebâtâtı halk ettik, yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. | |
| Hızır/Hıdır | Oturduğu kuru yer yeşerdiği için bu isim verilen büyük zat | Hızır aleyhisselâm hayatta mıdır? | |
| Hı-Dad-Ayn (1) | + | ||
| Huzu' | Alçakgönüllülük | ...kudret-i Samedâniyenin azamet-i âsârına karşı istihsan ve hayret içinde Allahu ekber deyip, huzû ile rükûa gidip, Ona iltica ve tevekkül etsin. | |
| Hı-Tı-Elif (5) | + | ||
| Hata | Kusur | + | Bir taifeden, bir cereyandan, bir aşiretten bir ferdin hatâsıyla o taifenin, o cereyanın, o aşiretin bütün fertleri mahkûm ve düşman ve mes'ul tevehhüm ediliyor. Bir hatâ, binler hatâ hükmüne geçiriliyor. |
| Hatiat | Hatalar | + | Âhirzamanda bir şahsın hatiât ve günahlarının gayet dehşetli bir yekûn teşkil ettiğine dair rivayetler vardır. |
| Lâ-yuhti/Layuhti | Hatasız | Aziz kardeşlerim, Üstâdınız lâyuhtî değil. | |
| Muhti | Hatalı | Aşık-ı muhtî, binefsihi hâdî, ligayrihi müdilldir. Ârif-i muhtî, dâlldir. | |
| Tahtie | Hatalı görmek | Tâ tahtie ile hatâya düşmeyiniz. | |
| Hı-Tı-Be (5) | + | ||
| Hatip/Hatib | Konuşmacı | ...Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin serzâkiri;... | |
| Hitab (Hitabat/Hitabet) | Söz söyleme (sanatı) | + | İkincisi, ehl-i şiir ve hitabet, yani muntazam nutuk okuyan ve güzel şiir söyleyenlere karşı öyle bir hayret verdi ki, parmaklarını ısırttı. |
| Hutbe | Yapılan konuşma | Meselâ, bazı gafiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsan ediyorlar ki, halkın bilhassa siyasî ahvalden haberleri olsun. | |
| Huteba | Hatipler | Bunu da yapamazsanız, haydi, birtek olmasın, bütün büleganız, hutebânız, belki bütün geçmiş beliğlerin güzel eserlerini ve bütün gelecek ediplerin yardımlarını ve ilâhlarınızın himmetlerini beraber alınız, bütün kuvvetinizle çalışınız, şu Kur'ân'a bir nazire yapınız. | |
| Muhatap/Muhatab (Muhataba) | Söz söylenen kişi; karşılıklı konuşma | Çürüğünü, yetişmemişini görsem "Huz mâ safâ" derim. Muhataplarımı da öyle arzu ederim. | |
| Hı-Tı-Ra (5) | |||
| Hatar | Tehlike | Geçeceklere ne beis vardır, ne televvüs var ve ne zarar var ve ne hatar var. | |
| Hatır (Hatıra, Hatırat) | Zihin; zihinde kalan şey | Doğrudan doğruya Sünnete ittibâ etmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı hatıra getiriyor. | |
| Hutur | Hatıra gelme | Bazı âyâtı düşünürken, bazı nükteler kalbime hutur ederek nota sûretinde kaydettim. | |
| İhtar | Hatırlatma | Ve namaz tesbihatındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmaya mecbur kaldım. | |
| Tahattur | Hatırlama | Hattâ sorguda bir suale karşı dedim: "Tahattur edemiyorum." | |
| Hı-Tı-Tı (3) | + | ||
| Hat | Çizgi, yazı | Eskiden hangi ilme başladım, hattım olmadığı için ruhuma yazardım. | |
| Hattat | Güzel yazı yazan | Tabiatımdaki ifrat cihetiyle düşündüğümden, mütercim-i hayâlînin tercümesinde, hattatın imlâsında, tâbiin tâbında, mütâliin fehminde bâzan yanlış düşmekle, güzel bir hakikat çirkinleşiyor. | |
| Hutut | Hatlar | On Üçüncü Sözde beyan edildiği gibi, güya ekser âyât-ı Kur'âniyenin herbirisi, ekser âyâtın herbirisine bakar bir gözü ve nâzır bir yüzü vardır ki, onlara münasebâtın hutut-u mâneviyesini uzatıyor, birer nakş-ı i'câzî nescediyor. | |
| Hı-Tı-Fe (2) | + | ||
| Hatf (Hatfe) | Yakalama, kapma | + | Gözlerini hatfedecek, yani kaptıracak ve kör edecek esbap mevcut olduğuna rağmen, her nasılsa bir mâniden dolayı henüz kör olmamışlardır. |
| Hatif | Sesi gelen, kendi görünmeyen cin; gözü alan | Hem kâhinler gibi, "hâtif" denilen, şahsı görünmeyen ve sesi işitilen cinnîler, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın geleceğini mükerreren haber vermişler. | |
| Hı-Tı-Vav (2) | + | ||
| Hatve | Adım | Şu tarik, hafî tarikler misillü, "letâif-i aşere" gibi on hatve değil; ve tarik-i cehriye gibi "nüfus-u seb'a" yedi mertebeye atılan adımlar değil; belki Dört Hatveden ibarettir. Tarikatten ziyade hakikattir, şeriattir. | |
| Hutuvat | Adımlar | + | ...ve Harekât-ı Milliyede Hutuvat-ı Sitte Risalesi ile ulemayı ve Şeyhülislâmı ve İstanbul'u, işgal eden ecnebî taraftarlığından kurtaran... |
| Hı-Fe-Şın (1) | |||
| Huffaş | Yarasa | Nurdan zarar gelmez; gelirse, huffâşa gelir, murdar şeylere gelir. | |
| Hı-Fe-Fe (4) | + | ||
| Hafif | Ağır olmayan, yeğni | + | Şimdi ehl-i ilhadın bize dehşetli zararlarına karşı, kardeşlerimiz olan ehl-i imanın gayet hafif, şahsıma karşı tenkitlerini bir nevi ikaz ve bizi ihtiyata sevk için bir dostluk telâkki ediyorum. |
| Hiffet | Hafiflik | Zahirî bir hiffet, yalancı bir rahatlık görür. | |
| İstihfaf | Hafife alma | İsraf ise şükre zıttır, nimete karşı hasâretli bir istihfaftır. | |
| Tahfif | Hafifletmek | + | Hem hastalık, dünya aşkını ve alâkasını hafifleştirdiğinden, vefat ile dünyadan, ehl-i dünya için gayet elîm ve acı olan mufarakati tahfif eder, bazan da sevdirir. |
| Hı-Fe-Vav (6) | + | ||
| Ahfa | 10 latifeden biri | + (daha gizli anlamında) | Letâif-i aşere, İmam-ı Rabbânî kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ, insanda anâsır-ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münasip bir lâtife-i insaniye tâbir ederek, seyr-i sülûkta her mertebede bir lâtifenin terakkiyatı ve ahvâlinden icmâlen bahsetmiştir. |
| Hafa | Gizlilik | Meziyetin varsa hafâ türâbında kalsın, tâ neşvünemâ bulsun | |
| Hafi (Hafiye) | Gizli (casus) | + | Hem öyle Semî' ve Kerîm bir Kadîrden, öyle Basîr ve Rahîm bir Alîmden saadet ve bekàyı istiyor ki, bilmüşahede en gizli bir zîhayatın en gizli bir arzusunu, en hafi bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder, lisan-ı hâl ile de olsa icabet eder. |
| İhfa | Gizleme | Belki, şeâir-i İslâmiyeye temas eden ibadetlerin izharları, ihfâsından çok derece daha sevaplı olduğunu, Hüccetü'l-İslâm İmam-ı Gazâlî (r.a.) gibi zâtlar beyan ediyorlar. | |
| İhtifa | Gizlenme | Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından ihtifa etmiş olan Kadîr-i Zülcelâl, ey Kàdir-i Mutlak, | |
| Mahfi | Gizli | Ene, künûz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlâkının dahi anahtarı olarak bir muammâ-yı müşkilküşâdır,... | |
| Hı-Lam-Cim (2) | |||
| Halecan | Kalp çarpıntısı | Müthiş bir halecan ve heyecan hisseder. | |
| Haliç | Denizin karaya girintisi | Bu Haliç'te tahminen kaç kayık var? | |
| Hı-Lam-Dal (2) | + | ||
| Hulud | Devamlılık | + | Ve bu kısım saadeti ikmal ve itmam eden, hulûd ve devamdır. |
| Muhalled | Sürekli | + | ...o cemaatin ilelebed ve muhalled naşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslâmiye... |
| Hı-Lam-Sad (9) | + | ||
| Halas | kurtulma | Çünkü, vasıta-i halâs ve vesile-i necat olan ihlâs zayi olur. | |
| Halis (Halise) | Saf | + | Zâhiren çekilseler de, o hâlis şakirtler, ruh u canıyla o hakikate bağlıdırlar. |
| Hulus | Safiyet | ...Risale-i Nur'un mânevî tokatlarından muhafaza edilmekliğimizi kemâl-i hulûsla istirham eylerim. | |
| Hülasa | Özet | ...zîhayatın hülâsası olan bütün zîruhun ibâdât-ı mahsusalarını tasavvur edip dergâh-ı İlâhîye o ihâtalı mânasıyla arzediyor. | |
| İhlas | İçtenlik | Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz. | |
| Muhlas | İhlası daimi olan, ihlasa eriştirilen | + | اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ سُورَةِ الْاِخْلَاصِ اِجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصٖينَ الْمُخْلَصٖينَ (Meali: İhlâs Sûresinin hakkı için, bizi ihlâs sahibi olan ve ihlâsa eriştirilen kullarından eyle.) |
| Muhlis | İhlaslı | + | Cenâb-ı Hak, onun gibi hâlis, muhlis talebeleri çoğaltsın. Âmin. |
| Tahallüs | Kurtulma | Zîrâ istibdad ve tahakkümden tahallüs, hahiş ve şevk-i vicdanî ile sevk olur. | |
| Tahlis | Kurtarma | Müvellidi medeniyet; ve şânı tezayüd; ve ömrü ebedî olduğundan herhangi devletin hayat ve müdebbiri olmuşsa, o hükûmeti kendi gibi kayd-ı ömr-ü tabiîden ve ecel-i inkırazdan tahlis ve küre-i arz kadar yaşamasına istidat vermiş. | |
| Hı-Lam-Tı (4) | + | ||
| Halita | Karışmış şey | Öyle de, ahlâk-ı âliye-i Peygamberiyeden olan ve belki kâinattaki nizam-ı hikmet-i İlâhiyenin medarlarından olan iktisat ise, sefillik ve bahillik ve tamahkârlık ve hırsın bir halitası olan hısset ile hiç münasebeti yok. | |
| Halt | Karıştırma | Halt etme! Ben nasıl serseri, sahipsiz olabilirim? | |
| İhtilat | Karışma | Nakkâş-ı Ezelî, zeminin yüzünde, yaz, bahar zamanında en az üç yüz bin nebatat ve hayvânâtın envâını, nihayetsiz ihtilât, karışıklık içinde nihayet derecede imtiyaz ve teşhis ile ve gayet derecede intizam ve tefrik ile haşir ve neşretmesi, bahar gibi zahir ve bahir, parlak bir sikke-i tevhiddir. | |
| Muhtelit | Karışmış, karışık | Bizdeki unsurlar, ırklar, hava gibi muhtelittir. | |
| Hı-Lam-Ayn (3) | + | ||
| Hal' | Tahttan indirme | ...Hazret-i Osman halife olacağını ve hal'i istenileceğini ve mazlum olarak Kur'an okurken katledileceğini haber vermiş. | |
| Hil'at/Hilat | Elbise | Kelâmın selâmet ve rendeçlenmesi ve itidal-i mizacı ise, her kaydın istihkak ve istidadına göre inayeti taksim ve hil'at-ı üslûbu tevzi ve giydirmektir. | |
| Mahlu' | Tahttan indirilmiş | O vakitte şimdi münkasım olmuş ve şiddetlenmiş olan istibdadlar, umumen Sultan-ı Mahlu'a isnad edildiği halde;... | |
| Hı-Lam-Fe (14) | + | ||
| Halef | Sonra gelen, yerine geçen | Halef selefi kâmil görse, tezyid eylemese, meylinin tatminini başka tarzda arar, bazan aksülâmel yapar. | |
| Half | Arka | + | Belki senin aklın ve felsefen ünsiyet ve ülfet ettikleri perdeler arkasında ve ilim ve hikmetin nescettiği hicapların halfinde ve kabiliyetin verdiği bir renk içinde görebilirsin. |
| Halife | İdare etme görevlisi | + | Bir ismi de halifedir; bir meşihat ve bir ilmiye dairesi, o ismin mazharıdır. |
| Hilaf | Aykırı, ters | + | ..."Benim ziyam dünyayı istilâ ediyor. Benim hararetim herşeyi ısıtıyor. Ve küre-i arzdan bir milyon defadan daha büyüğüm" dese, ne derece hilâf-ı hakikat olduğu anlaşılır. |
| Hilafet | Halifelik | Hulefâ-yı Râşidînin hilâfetleri ile Hazret-i Hasan Radıyallahü Anhın altı aylık hilâfetinin müddeti otuz sene olacağını ihbardır. | |
| Hulefa | Halifeler | Hazret-i Ali Hulefâ-i Erbaanın dördüncüsüdür. | |
| Hulf | Sözünde durmama | Hulfü'l-vaad ise, hem izzet-i iktidarına zıttır, hem ihata-i ilmiyesine münafidir. | |
| İhtilaf | Fikir ayrılığı | + | Ehl-i hakkın ihtilâfı himmetsizlikten ve aşağılıktan ve ehl-i dalâletin ittifakı ulüvv-ü himmetten değildir. |
| İstihlaf | Halife bırakma | ...veyahutta yeryüzünde yaptıkları eski tasarruf salahiyetleri ellerinden alınmış olmasından) yerlerine Benî Adem istihlaf ettirilmiş olduğunu,... | |
| Kalfa | Usta yardımcısı (Halife kelimesinden bozulma) | Üç gün sonra Yaşar ve Necati isminde iki çocuk, bana hem refik, hem ders arkadaşı ve bir derece onlara kalfa olarak tayin edildim. | |
| Muhalefet | Karşı çıkma | Ve keza, heyet-i içtimaiyede, umumî cereyana muhalefet etmemek lâzımdır. | |
| Muhalif | Karşı çıkan | Malûmdur ki, her hükûmette muhalifler bulunur. | |
| Muhtelif | Farklı farklı | + | |
| Tahallüf | Değişme, farklı olma | Ehl-i İ'tizalce: "Ölmeyecekti." Çünkü onlarca muradın iradeden tahallüfü câizdir. | |
| Hı-Lam-Kaf (8) | + | ||
| Ahlak | Huylar | Yani, onda içtima etmiş ahlâk-ı âliyedir ki, herbir haslette en yüksek tabakada olduğuna, dost ve düşman ittifak ediyorlar. | |
| Halık | Yaratıcı Allah | + | Ve o Hâlık, bütün mevcudatla kendini sevdirmek ve zîşuur mahlûklarından mukabele istediğinden,... |
| Halk | Yaratılmışlar; yarat(ıl)ma | Şeytanların halkı ve icadı ne içindir? | |
| Hallak | Yaratıcı Allah | + | Hallâk-ı Kerîmin bu kadar az birşeyle şu kadar büyük şeyleri sana verdiği halde sen yapmazsan, senin bu insafsızlığınla Cehennem sana lâyık olmaz mı ve sen ona müstehak olmaz mısın, ey gafil ve ey târiküssalât? |
| Hilkat | Yaratılış | Hilkat şeceresinin semeresi insandır. | |
| Hulk | yaratılış | Haşmetleri hüsn-ü hulk, lütf-u cemâli ismet, hüsn-ü kemâli şefkat, eğlencesi evlâdı. | |
| Mahluk | Yaratılmış | "Mevt dahi hayat gibi mahlûktur; hem bir nimettir" diye ifham ediliyor. | |
| Tahalluk | Ahlaklanma | Nübüvvet ise, gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiye ile ve secâyâ-yı hasene ile tahallûk etmekle beraber... | |
| Hı-Lam-Lam (6) | + | ||
| Halel | Bozukluk | Meselâ, cesîm bir sefine-i sultaniyede, âdi bir adam cüz'î vazifesini terk etmesiyle, bütün gemideki vazifedarların netâic-i hidematına halel getirdiğinden ve bazı da mahvettiğinden, bütün o vazifedarlar namına gemi sahibi ondan şedit şikâyet eder. | |
| Halil | Dost | + | ...doğrudan doğruya kâinatın Hâlık-ı Zülcelâline abd olmak ve muhatap olmak ve dost olmak ve halil olmak ve âyine olmak ve ahsen-i takvimde olduğunu göstermekle,... |
| Hıllet | Kardeşlik | Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. | |
| İhlal | zarar verme | İşte, kavm-i Semud'un acip ve mühim hâdisâtını ve netâicini ve sû-i akıbetlerini böyle kısa birkaç cümle ile, îcaz içinde bir i'câz ile, selâsetli ve vuzuhlu ve fehmi ihlâl etmez bir tarzda beyan ediyor. | |
| İhtilal | Devrim | "İhtilâl-i beşere ne nazarla bakıyor?" Derim: Sa'y asıl, esastır. | |
| Tahallül | Araya girme | Öyle ise acz tahallül edemez. | |
| Hı-Lam-Vav (4) | + | ||
| Hali | Boş | Hâlî yerlerde oturup o teessürât-ı hazîne içinde, eski zamanda Abdurrahman gibi sadık talebelerimle geçirdiğim mes'udâne hayat levhaları sinema gibi hayalimden geçtikçe, ihtiyarlık ve gurbetin verdiği sür'at-i teessür, mukavemetimi kırıyordu. | |
| Halvet | Tenha yerde yalnızlık | Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muaşeretten daha ziyade hoş geldi. | |
| Hulüv | Boş olma | Beka ve devamına olsa da, istimrar ve adem-i hulüvvü iktiza etmez. | |
| Tahliye | Boşaltma, dışarı çıkarma | Bizi tahliye ve tecziye etseler de hiç ehemmiyeti yok. | |
| Hı-Mim-Dal (1) | |||
| Humud | Ne harama ne helale isteği olma | Meselâ, kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki, ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. | |
| Hı-Mim-Ra (1) | + | ||
| Humar | İçki ertesi baş ağrısı | İkaza ve ayılmaya çok muhtaç olan altıncı taifesine, gençlik uykusu içinde öyle bir şarap içiriyorsunuz ki, o şarabın humârı pek elîm, pek dehşetlidir. | |
| Hı-Mim-Sin (3) | + | ||
| Hamis (Hamisen) | Beşinci (olarak) | + | Hâmisen: Hüve Nüktesi pek ince, gerçi çok mücmel ve muhtasar olmuş, fakat herkes ondan pek kuvvetli bir nur-u imanî hissedebilir diye size gönderildi. |
| Hamse | Beş | ...o Letâif-i Aşerenin pencereleri veyahut nümuneleri olan havass-ı hamse-i zâhirî, havass-ı hamse-i bâtına diye o Letâif-i Aşereyi başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar. | |
| Hums/Humus | Beşte bir | + | Ve nısf-ı arz ve hums-u beşer, onun hediye-i hidayetini kabul edip hırz-ı can etti. |
| Hı-Mim-Nun (1) | |||
| Tahmin | Kestirme | Tahmin ederim ki, Birinci Nokta kâfi bir mikyas olmasından, daha, zekîlere ziyade izaha ihtiyaç kalmadı. | |
| Hı-Nun-Cim-Ra (1) | |||
| Hançer | Kısa bıçak | Bence İslâmın en şedit hasmıdır ki, hançerini İslâmın ciğerine saplamıştır. | |
| Hı-Nun-Dal-Kaf (1) | |||
| Hendek | Yarık toprak | İşte bu sırra binaen, ehl-i küfrün bir hakikati nefyetmesi ise, bir meseleyi halletmek veyahut dar bir delikten geçmek veyahut bir hendekten atlamak misalindedir ki, bin de, bir de, birdir. | |
| Hı-Nun-Ze-Ra (1) | + | ||
| Hınzır | Domuz | + | Başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır; sîreti olur suret. |
| Hı-Nun-Sin (2) | + | ||
| Hannas | Sinsice saldıran (şeytan) | + | Veya ecnebi hesabına bu milletin can damarını kesmeye ve bozmaya çalışan el-hannas bir zındıktır ki ... |
| Hunnes | Gece görünüp gündüz görünmeyen (yıldız) | + | Şimdi, şu hunnes, künnes tabir edilen seyyarelerle şu zeminimizi kâinat fezasında birer gemi, birer tayyare suretinde kemâl-i intizamla döndüren ve seyr ü seyahat ettiren Zâtın haşmet-i rububiyetini ve şâşaa-i saltanat-ı ulûhiyetini güneş gibi parlaklığıyla gösteriyorlar. |
| Hı-Nun-Zı-Lam (1) | |||
| Hanzale | Zakkum; acı meyveli bir bitki | Hanzalenin çekirdeğinde hanzale ağacı mündemiç ve dahil olduğu gibi, Cehennemin de küfür ve dalâlet tohumunda müstetir bulunduğunu, şuhudî bir yakînle müşahede ettim. | |
| Hı-Vav-Fe (6) | + | ||
| Haif | Korkan | + | Ey hâif ve hem zaif! |
| Havf | Korku | + | Havf ve zaaf tesirat-ı hariciyeyi teşcî eder. |
| İhafe | Korkutma | Hem tecavüz var ki, az bir amel ile çoklarına zarar verip, ihâfe noktasında ve firavuniyet cihetinden onlara bir makam kazandırır. | |
| Muhavvif | Korkutan | Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle meş'um ve müz'iç ve muacciz bir alet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazinanesini ve gelecek zamanın ehvâl-i muhavvifanesini senin bu biçare başına yükletecek;... | |
| Tahavvüf | Korkma | + (Eksiltme anlamında) | Hem kadınlarda ecnebî erkeklere karşı, fıtraten korkaklık, tahavvüf var. |
| Tahvif | Korkutma | + | Şerden, haddi tecavüz etmemek için, terhib ve tahvif lâzımdır. |
| Hı-Vav-Lam (1) | + | ||
| Hala | Babanın kız kardeşi | + (Teyze anlamında) | Amca ve hala, peder hükmündedir; teyze ve dayı, ana hükmündedir. |
| Hı-Vav-Nun (3) | + | ||
| Hain | İhanet eden | + | Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur |
| Hıyanet | Hainlik | + | Hıyanet, hamiyet libasını giymiş. Cihada, bağy ismi takılmış. |
| İhanet | Arkadan vuran | Tahminimce, her tarafta haddimden pek fazla teveccüh-ü âmmeyi kırmak için, bana böyle bazı bahanelerle ihanet ediyorlar. | |
| Hı-Ye-Be (2) | + | ||
| Haib | Ümitsiz | + | Veyahut hakikati bulmaktan muztar veya tahsil-i haktan haib oldukça, asıl fıtratı ve vicdanı ve fikri, muhal ve gayr-ı mâkul bildiği bir emri, nazar-ı sathî ve tebeiyle kabulüne mecbur oluyor. |
| Haybet | Mahrum kalma | Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir; ve mahrumiyet ve sefaleti getirir. | |
| Hı-Ye-Ra (8) | + | ||
| Ahyar | Hayırlılar | Çok şerîr var ki, şerleri ahyârın maksadına hizmet ettiği için, ahyâr sûretinde görünür ve şerri alkışlanır. | |
| Hayr/Hayır | İyilik | + | Hilkatte hayır asıl, şer ise tebeîdir. |
| Hayrat | Hayırlar | Eğer o fâni ve geçici gençliğini iffetle hayrata istikamet dairesinde sarf etse, onunla ebedî, bâki bir gençliği kazanacağını bütün semâvî fermanlar müjde veriyorlar. | |
| Hırsız | Çalan kişi (Hayırsız kelimesinden bozularak) | Evet, binler lira kıymetinde elmasları çalabilen mâhir bir hırsız, on kuruşluk bir cam parçasına hırsızlık etmekle, elmas çalmış gibi aynı cezaya kendini mahkûm etmek, dünyada hiçbir hırsızın, belki hiçbir zîşuurun kârı değildir. | |
| İhtiyar | Seçme (kuvveti); yaşlı | Onların cüz-ü ihtiyarîleri olmadığı için, maaşları yoktur. | |
| İstihare | Hayır rüyasına yatma | Yarına kadar beni bırakınız; istihare edeyim. | |
| Muhayyer | Serbest | Teşbihte hata olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan, onu muhayyer bırakıp "Nereyi istersen seni oraya götüreceğim" desen; o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün. | |
| Muhtar | Dilediğini yapan Allah; istediğini yapan kişi; köy/mahalle başkanı; seçkin (Peygamberimizin ismi) | Bir Sâik-i Muhtarın kanun-u mahsusuyla âlem-i mevâlide girer. | |
| Hı-Ye-Tı (4) | + | ||
| Hayt | İp | + | İşte, şecere-i kâinat, şecere-i tûbâ gibi, gövdesi ve kökü yukarıda, dalları aşağıda olduğu için, aşağıdaki meyve makamından, tâ çekirdek-i aslî makamına kadar nuranî bir hayt-ı münasebet var. |
| Hayyat | Terzi | Ve bilhassa Mehmed Seyrani Hayyat'a çok selâmla beraber, eğer benim orada iken tanıdığım ve Hüsrev sisteminde telâkki ettiğim Mehmed Seyrani ise,... | |
| Hıyatat | Dikiş sanatı | Eğer herşeyi görür ve bilir bir Kadîr-i Mutlakın memur-u musahharı olmasa, o serseri zerre, bütün meyvelerin, çiçeklerin cihâzâtını ve yapılmasını ve ayrı ayrı san'atlarını ve onlara giydirilen suretlerin terziliğini ve hıyâtât-ı kâmile-i muhita-i san'atını bilmek lâzım gelir. | |
| Huyut | İpler | Acaba dünyada hangi itiraz ve şüphe vardır ki, milyarlar huyut-u berahinden teşekkül etmiş şu habl-i metini kesebilsin? | |
| Hı-Ye-Lam (7) | + | ||
| Hayal (Hayalat) | Zihinde tasarlanan | Hayal bir balona binse ve eline bir dürbün alsa, ancak vatanlarını bulabilir. | |
| Hayyal | Hayal aleminde gezen | Ve tüccar olmaya bedel, hayyâl bir maskara olduğu gibi; ... | |
| Muhayyel (Muhayyele) | Hayalde tasarlanmış | Hem mahiyeti mevhume, rububiyeti de muhayyele olduğunu; ... | |
| Muhayyil (Muhayyile) | Hayal kuvveti | Üstadım, sizin Sözler'iniz benim dinî muhayyilemi cidden değiştirdi. | |
| Mütehayyel (Mütehayyele, Mütehayyelat) | Hayal edilenler | Bu ise, vücut müsaade etmediği için, mütehayyelâtları intizam bulamıyor. Bu ise, vücut müsaade etmediği için, mütehayyelâtları intizam bulamıyor. | |
| Mütehayyil (Mütehayyile) | Hayal gücü | Yoksa muterizlerin bâtıl tevehhüm ettikleri cemiyet-i mütehayyile değildir. | |
| Tahayyül | Hayalde canlandırma | Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi, tahayyül-ü şetm dahi şetm değildir. | |
| Hı-Ye-Mim (1) | + | ||
| Hayme | Çadır | Hayme-nîşin bir edibin bu kelâmdan nasibi: |