Ha (ح) Kök Harfi İle Başlayan Kelimeler
Gezinti kısmına atla
Arama kısmına atla
Önceki Harf: Cim (ج) ← Arapça Kökenli Kelimeler Ana Sayfası → Hı (خ): Sonraki Harf
Bu sayfada Bediüzzaman'ın eserlerinde geçen ve Ha (ح) kök harfi ile başlayan Arapça kelimeler listelenmiştir.
| Arapça Harf | Türkçe Okunuşu | 2 Harfli Kelime Sayısı | 3 Harfli Kök Sayısı | 3 Kök Harfli Kelime Sayısı | 4 Harfli Kök Sayısı | 4 Kök Harfli Kelime Sayısı | Risalelerdeki Toplam Kök Sayısı | Kur'an'daki Toplam Kök Sayısı | Kur'an'daki Köklerden Risalelerde Geçenlerin Sayısı | Risalelerdeki Toplam Kelime Sayısı | Kur'an'daki Toplam Kelime Sayısı | Kur'an'daki Kelimelerden Risalelerde Geçenlerin Sayısı |
|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|
| ح | Ha | - | 96 | 378 | 1 | 1 | 97 | 100 | 71 | 379 | 281 | 101 |
| Kelime | Anlamı | Kur'an'da Geçiyor mu? |
Örnek Cümle |
|---|---|---|---|
| Ha-Be-Be (14) | + | ||
| Ahbab/Ahbap | Dost | Birisinin yüzde doksan dokuz ahbabı İstanbul'a gitmişler, güzelce yaşıyorlar. | |
| Ehibba | Dostlar | + | Ehibba ve arkadaşlarından hastalığını soranlara, "Çok mükemmel bir ilâç buldum. Doktorlara ilâç parası vermekten elhamdü lillâh kurtuldum. Günden güne iyi oluyorum" diyormuş. |
| Habab/Hubab | Su üstündeki kabarcıklar | Aslı Farisî, sonra Türkçe olan Mesnevî-i Şerif gibi o da Arapça bir nevi Mesnevî hükmünde Katre, Hubab, Habbe, Zühre, Zerre, Şemme, Şu'le, Lem'alar, Reşhalar, Lâsiyyemalar ve sair dersleri ve Türkçede o vakit Nokta ve Lemeatı gayet kısa bir surette yazmış; | |
| Habbe | Tane, tohum | Bazı habbeleri yedi sünbül vermiş farz etsek, herbir sünbülde yüzer dane olmuşsa, o vakit tek bir habbe, bütün tarlanın iki sülüsüne mukabil oluyor. | |
| Hap | İlaç tanesi | Bu sayede dalâlete düşmekten, en yüksek medeniyet esaslarını câmi', hak ve hakikat olan dinimden dönüp kızıl ejderin hapı olmak felâketinden kurtuldum. | |
| Habib (Habibullah) | Sevgili (Allah'ın en sevdiği Peygamberimiz) | Habib desen onu buldum, .... Ah, firakta çok elem gördüm. | |
| Hubb | Sevgi | + | İşte, hubb-u caha meftun ve şöhretperestliğe müptelâ adam (ikinci adam), hadsiz bir cemaatin nazarında esfel-i sâfilîne düşer;... |
| Hububat | Habbeler, taneler | İstidat lisanıyladır ki, bütün hububat, tohumlar, lisan-ı istidatla Fâtır-ı Hakîme dua ederler ki, "Senin nukuş-u esmânı mufassal göstermek için bize neşvünemâ ver. | |
| İstihbab (İstihbabi) | Güzel sayma, güzel kabul etme | Nevâfil kısmında, emr-i istihbâbî ile, yine ehl-i iman mükelleftir; fakat terkinde azap ve ikab yoktur. | |
| Mahbub/Mahbup | Sevgili | Evet, Câmi', pek doğru söyledin. Hakikî mahbub, hakikî matlub, hakikî maksud, hakikî mâbud yalnız Odur. | |
| Muhabbet (Aslı Mahabbet) | Sevgi | + | Muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. |
| Muhib | Seven | Kemâl dahi bizzat mahbubdur, sebepsiz olarak sevilir. Hem muhibdir, hem mahbubdur. | |
| Müstehab | Sevilmiş şey; Peygamberimizin bazen yapıp bazen terk ettiği şeyler | Ve ubudiyetteki müstehap olan Sünnet-i Seniyyenin terkinde, günah olmasa dahi, büyük sevabın zayiatı var. | |
| Tahabbüb | Sevgi Besleme | Aşağıdan çıkmalı tahabbüb ve itaat, hürmet ve hem imtisal. | |
| Ha-Be-Sin (3) | + | ||
| Haps/Hapis (Hapishane) | Tutma, alıkoyma (yeri) | Eğer mahpus zulmen mahkûm olmuşsa, farz namazını kılmak şartıyla, herbir saati bir gün ibadet olduğu gibi, o hapis onun hakkında bir çilehane-i uzlet olup, eski zamanda mağaralara girerek ibadet eden münzevî salihlerden sayılabilirler. | |
| Mahbes | Hapishane | Yani, âlem-i nur olan Cennetten yıldızlara nur verip, Cehennemden nar ve hararet göndersin; aynı halde, o Cehennemin bir kısmını ehl-i azâba mesken ve mahpes yapsın. | |
| Mahpus | Hapse konmuş kişi | Elbette o yeni kardeşlerimiz dahi, Denizli mahpusları gibi, kardeşliğimiz hatırı için, Şaban ve Ramazan hürmetine birbirine küsmemek ve kardeş olup barışmak lâzım ve elzemdir. | |
| Ha-Be-Tı (1) | + | ||
| Habt | Susturulmak | Kur'ân-ı Kerimin bu ispatlarına karşı kâfirler habt olup ağızlarını açamadıkları gibi, nabızları bile felce uğradı. | |
| Ha-Be-Lam (1) | + | ||
| Habl (Hablullah) | (Allah'ın) İp(i) | + | Evet, Kur'ân Arşı ferş ile bağlamış bir zincir, bir hablullahtır; câzibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. |
| Ha-Te-Ye (1) | + | ||
| Hatta | Üstelik, bile | + (-e kadar anlamında) | Hatta sarf ettiğin vakitte bir hisse de dünyaya çıkarıyorsun ki, namaz içinde dünyanı da düşünüyorsun. |
| Ha-Cim-Be (2) | + | ||
| Hicab | Utanma; perde | + | Evet, ciddî bir surette Cenâb-ı Hakkın Habib-i Ekremini sevmiş ve himaye etmiş ve taraftarlık göstermiş olan Ebu Talib'in, inkâra ve inada değil, belki hicab ve asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binaen makbul bir iman getirmemesi üzerine,... |
| Mahcub | Utanan, sıkılan | + | Amma Şîa-i Hilâfet ise, Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı mahcubiyetinden başka hiçbir hakları yoktur. |
| Ha-Cim-Cim (6) | + | ||
| Hacc | Farz seyahat ibadeti; Kur'an'da bir sure | + | Hac ve zekât gibi, cihadda da niyetin tasarrufu azdır. |
| Hacı (Aslı Hâc) | Hacca gitmiş kişi | + | bdurrahman'ın birinci vârisi ve Risale-i Nur'un birinci şakirdi, Büyük Mustafa'nın kapı istikbalinde arkadaşı olan Hacı Osman'ın mektubu ve o mektuptaki rüyaları manidar ve ettiği tâbir de doğrudur. |
| Hüccac | Hacılar | Saidu'n-Nursî imzalı "Tekbirâtü'l-Huccac fî Arafat" başlıklı mektupta, "Nurun ehemmiyetli bir kısım şakirtleri pek musırrâne olarak âhirzamanda gelen Âl-i Beytin büyük bir mürşidi seni zannediyorlar. | |
| Hüccet | Büyük delil | + | Bundaki hüccet ise matbu Âyetü'l-Kübrâ Risalesidir. |
| İhticac | Delil Gösterme | ...Ankara Ağır Ceza Mahkemesince yaptırılan ehl-i vukuf raporu mahiyet ve münderecatına göre şâyan-ı ihticac ve iltifat görülmemiş... | |
| Zilhicce | Son Arabi ay | Günden güne iyi oluyorum" diyormuş. 17 Zilhicce 1353. | |
| Ha-Cim-Ra (9) | + | ||
| Ahcar | Taşlar | ...dalâletin cezası olarak kavm-i Lût'un başına gelen ahcar-ı semaviyeyi andıran semavî taşlar o tarihlerden sonra geleceğini haber verip tehdit ediyor. | |
| Hacer (Hacerül-Esved) | (Kabe'deki) Taş | + | İşte kâbe-i saadetimiz olan ittihad-ı münevver-i İslâmın haceru'l-esvedi Kâbe-i Mükerremedir. |
| Hicr | Sure adı | Hem Yunus, hem Yusuf, hem Ra'd, hem Hicr, hem Şuârâ, hem Kasas, hem Lokman sûrelerinin başlarında bulunan... | |
| Hucurat | Sure adı | + | Rumuzat-ı Semaniye |
| Hüceyre | Canlı hücresi | Zerrat tarlasından tâ manzume-i şemsiyeye, tâ Samanyolu denilen kehkeşan dairesine ve bir hüceyre-i bedenden tâ zemin mahzenine, ... | |
| Hücre | Oda | Bir kısım san'at-ı İlâhiyenin bir nevi küçük müzehanesi şekline getirdiğim hücremin duvarına, o levha-i mübarekeyi dahi tâlik ettim ve karşısında oturdum; derince, müştâkane temâşâya başladım. | |
| Mahcur | Malını kullanmaktan men edilmiş | + | Zira sefih mahcurdur. |
| Mütehaccir | Taşlaşmış | Memnu heykel, ya bir zulm-ü mütehaccir, ya bir heves-i mütecessim veya bir riyâ-yı mütecessiddir. | |
| Tahaccür | Taşlaşma | Güya tahaccür etmiş erkân-ı İslâmiyet avâlimi içinde. | |
| Ha-Ce-Ze (1) | + | ||
| Hacz/Haciz | El koyma, engellenme | Evet, ticarette bir fels veya on para yerinde bir elmas veya bir altını verse, nasıl sefahetine hüküm ve tasarruftan haczolunur. | |
| Ha-Cim-Mim (3) | |||
| Hacamat | Kan aldırma | Hem, nakl-i sahih-i kat'î ile, hacamat edip, mübarek kanını Abdullah ibni Zübeyr teberrüken şerbet gibi içtiği zaman ferman etmiş: | |
| Haccam | Hacamat yapan | Acaba hararet zamanında vücudun idaresinden fazla olan kanın çoğalması ve bulaşık bazı mevadd-ı muzırrayı hâmil evridede cereyan eden mülevves kana musallat belki memur olan sivrisinek ve pireler, fıtrî haccamlar olmasınlar mı? | |
| Hacim | Kapladığı alan | Fakat küçücük iki zerreyi bizzat, yani hacimleri itibarıyla içine alamaz. | |
| Ha-Dal-Se (12) | + | ||
| Ehadis | Hadisler | Ve etmediklerini ve kaydettiklerini, kütüb-ü ehâdisiye şehadet ediyor. | |
| Hades | Abdesti bozan durum | Birisi namaz kılarken karnındaki yeli tutamıyor, çıkıyor, hades vuku buluyor. | |
| Hadîs/Hadis | Peygamberimizin sözü | + | Hadîs, maden-i hayat ve mülhim-i hakikattir. |
| Hâdis/Hadis | Yeni | Şu camid güneş, şu âciz insan, şu şuursuz röntgen şuâı gibi zînurlar; hâdis, nâkıs ve ârızî oldukları halde, onların nurları, mukabilindeki her şeyi görüp nüfuz ederlerse; elbette vâcib ve muhit ve zatî olan nur-u ilm-i ezelîden hiçbir şey gizlenemez ve haricinde kalamaz. | |
| Hadise (Hadisat) | Olay(lar) | Eğer o zamanda o hadise o küffarca kat'î ve vaki bir hadise olmasaydı, şu sözü serrişte ederek gayet dehşetli bir tekzibe ve Peygamberin iptal-i dâvâsına hücum göstereceklerdi. | |
| Havadis | Hadiseler | ...itirazınızı arttırmaktan başka bir işe yaramayan dünya havâdislerini veren radyo başına değil, ayaklarınızdaki bütün derman ve kuvvetinizle Risale-i Nur başına ve onun neticesi emniyet, selâmet ve saadet olan nurânî dairesine koşunuz. | |
| Hudus | Sonradan olma; bir kelam delili | Hudûs mesâilini Risale-i Nur'a ve muhakkikîn-i kelâmiyenin kitaplarına havale ile o bahsi kapıyoruz. | |
| İhdas | Ortaya koyma | Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler, yeni ahkâm getirmezler. | |
| Muhaddes | Allah tarafından kendisine ilham gelen | Ümmetimin içinde muhaddesûn vardır. | |
| Muhaddis | Hadis alimi | ...ve ehl-i rivâyet-i sadıka bütün muhaddisînin, pek çok senetlerle ve muhtelif tariklerle vukuunu nakletmesi; | |
| Tahaddüs | Meydana gelme | Nur-u iman o elemleri teceddüd-ü emsal ve tahaddüs-ü visâl ümidiyle izale eder. | |
| Tahdis | Anlatma | Onun için sana karşı, tahdis-i nimet nev'inden, ikimizin hizmetimize ait muvaffakiyâtı yazıyorum. | |
| Ha-Dal-Dal (5) | + | ||
| Hadd | Sınır | Ve hâkezâ, bütün Sünen-i Seniyyesinde, ahvâl-i fıtriyesinde ve ahkâm-ı şer'iyesinde hadd-i istikameti ihtiyar edip, zulüm ve zulümat olan ifrat ve tefritten, israf ve tebzirden içtinap etmiştir. | |
| Hadid | Demir | + | O kadîb-i hadid sahibi, Reis-i Âlem olacak. |
| Hudud | Sınırlar | + | Hudud-u kibriyâsı, gayr-ı mütenahi fezâ-yı ıtlakta yayılıp ihata ediyor. |
| Mahdud/Mahdut | Sınırlı | Tesbihat, ibâdât, gayr-ı mahdud envâlarıyla herşeyde vardır. | |
| Tahdid | Sınırlama | Tahdid-i hürriyet dahi insaniyet nokta-i nazarından zarurîdir. | |
| Ha-Dal-Sin (1) | |||
| Hads | Delilden neticeye sür'at-i intikal | Belki öyle bir hadse bina ve istinad eder ki, o hads öyle menâbiden kuvvet ve öyle meâdinden ışık alır ki, söndürülmesi, kâinatın söndürülmesidir. | |
| Ha-Dal-Kaf (2) | + | ||
| Hadeka | Gözün siyah kısmı | Fakat saatimizin zembereğine ve gözümüzün hadekasına gelen bir saç, bir zerrecik dahi incitir. | |
| Hadika | Bahçe | + | Demek, sûrenin başındaki "dağ" kıyametteki dağların haline bakar; ve "bağ" ise âhirde ve âhiretteki hadikaya ve bağa bakar. |
| Ha-Dal-Vav (1) | + | ||
| Tahaddi | Meydan okuma | + | Zira, dokuz dereceye baliğ olan tahaddinin, yani muarazaya dâvet etmenin tâbirleri, tabakaları vardır. |
| Ha-Zel-Ra (2) | + | ||
| Hazer | Sakınma, dikkat etme | + | Geçen Sözler hakikattir, sakın şaşma, hududundan hazer aşma. |
| Mahzur | Çekinilecek şey | + | Şimdi ise Üstadımız hem zaif olduğu halde, ehl-i ilme bir mahzuru olmayan hediyeyi ise hastalıkla alamıyor. |
| Ha-Zel-Fe (1) | |||
| Hazf/Hazıf | Kesme, atma, kaldırma | Bu hazf, cümleyi teşkil eden "mübteda" ile "haber" arasındaki ittihad öyle bir dereceye varmış ki, sanki "mübteda" hazf olmayıp haberin içerisine girmiş. | |
| Ha-Zel-Kaf (2) | |||
| Hazakat | Uzmanlık | Bir fende, veyahut kasasta, bir adam esaslarını ve ruh ve ukdelerini ahz ederek müddeâsını ona bina ederse, o fende hazakat ve maharetini gösterir. | |
| Hazık | Uzman | Hâzık, mütedeyyin hekimlerin tavsiyelerini tutmak, ehemmiyetli bir ilâçtır. | |
| Ha-Zel-Vav (1) | |||
| Hiza | Aynı sıra | Bu defa istinsahına muvaffak olduğum Yirmi Dokuzuncu Sözü istinsahım esnasında İkinci Esasın "Medarlar" namıyla, "biner mumluk elektrik lâmbaları" hizasına geldiğimde, şöyle bir fikir kalbime geldi. | |
| Ha-Ra-Be (4) | + | ||
| Harb/Harp | Savaş | + | Bu harbe girmeyiniz ve Rabbinize iltica ediniz. |
| Mihrab/Mihrap | Namaz kıldırma yeri | + | Mekke-i Mükerreme onun mihrabı, Medine-i Münevvere onun minber-i fazl-ı kemâlidir. |
| Muharebe | Savaşma, savaş | Hazret-i Ali (r.a.) zamanında başlayan muharebelerin mahiyeti nedir? | |
| Muharib | Savaşan | Muhariplere ve o harpte ölen ve öldürenlere ne nam verebiliriz? | |
| Ha-Ra-Se (1) | |||
| Hars | Kültür (Bu kelimeye bu anlam ilk olarak Ziya Gökalp tarafından atfedilmiştir) | + (Ekin anlamında) | Müslümanlık bu akvam arasında bir hars ve bir medeniyet vücuda getirmiştir. |
| Ha-Ra-Cim (1) | + | ||
| Harec | Zorluk | + | Madem ki, dinde harec yoktur; madem ki dört mezheb haktır; öyleyse, istiğfara müncer olan derk-i kusur, gurura incirar eden rü'yet-i hüsn-ü amele müreccahtır. |
| Ha-Ra-Ra (7) | + | ||
| Ahrar | Hürler; Hürriyetçiler | Eskiden nasıl Ahrarlar iki defa başa geçtiği halde, az bir zamanda onları devirdiler. | |
| Hararet | Isı | Nazariyat-ı hikemiyece sabit olduğu vecihle, arzın merkezinde, harareti iki yüz bin dereceye baliğ bir ateş vardır. Çünkü, her otuz üç zıra' derinliğinde, tahminen bir derece hararet artar. | |
| Hür | Özgür | + | İnsanlar hür oldular, ama yine abdullahtırlar. |
| Hürriyet | Özgürlük | Bizde olan istibdat, Asya'nın hürriyetine zulmanî bir set çekmişti. | |
| Muharrir | Yazar, yazan | İ'lem ey hitabet-i umumiye sıfatıyla gazete lisanıyla konferans veren muharrir! | |
| Muharrer | Yazılmış | Nurları âlemi tenvir eden, kıt'ası küçük ve kıymeti pek büyük ve ulvî ve azîmü'l-meâl ve bizzat hatt-ı ekremîleriyle muharrer elmas risalelerini istinsah ve Yirmi İkinci Nur deryasına dalıyorum. | |
| Tahrir | Yazma | + (azat etme anlamında) | Sanki âyâtın Hüdâ nur ile tahrir eylemiş. |
| Ha-Ra-Ze (4) | |||
| Hırz | Sığınılacak yer | Telifatınızın ikmaline hırz-ı can ile dua etmekteyim. | |
| İhraz | Kazanma, erişme | Kur'ân-ı Azîmüşşan lâyık olduğu mevki-i muallâyı bütün cihanda ihraz edecektir. | |
| İhtiraz | Sakınma | Elbette kuyud-u ihtiraziyesi bulunacak. | |
| Muhteriz | Sığınan | İki dilenci: biri musırr-ı muhteris, biri müstağnî-i muhteriz. | |
| Ha-Ra-Sad (4) | + | ||
| Haris | Hırslı | + | Eğer haris ve maddî elini uzatsan ve maddî mizanlarla tartsan, sönmese de gizlenir. |
| Hırs | Açgözlülük | İsraf, hırsı intaç eder. Hırs üç neticeyi verir: | |
| İhtiras | Aşırı istek | Siyasetimizde en acınacak, en ebleh bir akıl varsa, o da öylelerin aklıdır ki, (...) milletinin ihtiras ve menfaatini, İslâmiyetin menfaat ve izzetiyle kabil-i tevfik görüyor. | |
| Muhteris | İhtiraslı | Şahs-ı muhteris, arzu-yu nefsaniyesini fikir zanneder. | |
| Ha-Re-Fe (10) | + | ||
| Harf | Sesleri gösteren işaret | + (taraf anlamında) | Harf, gayrın mânâsını izah için bir âlet, bir hâdim olduğu gibi, şu mevcudat da Esmâ-i Hüsnânın tecelliyatını izhar, ifham, izah için birtakım İlâhî mektuplardır ki, içlerinde yazılı delâil, berâhin, havârık, mu'cize-i kudrettir. |
| Harfiyen/Harfiyyen | Harfi harfine, değişiklik yapmadan | Esasat ve ahkâm-ı diniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (a.s.m.) harfiyen ittibâ yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenilen ebâtılı ref' ve iptal ve dine vâki tecavüzleri red ve imha ve evâmir-i Rabbâniyeyi ikame ve ahkâm-ı İlâhiyenin şerafet ve ulviyetini izhar ve ilân ederler. | |
| Herif | Adi adam | ...bu zındık ve muannid ve mütemerrid ve ölen herifin ruh-u habîsi olan zındığın yazdığı ve zâhiren Müslümanlara Türkçülük lehinde, fakat hakikatte Kur'âniye ve Peygamber'in (a.s.m.) azamet ve haşmet-i mâneviyelerini kırmak ve hiçe indirmek ve âdileştirmek niyetiyle yazılan bu matbu eserde,... | |
| Huruf | Harfler | Huruf ve kelimâtı nefislerine değil, belki başkasının Zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. | |
| İnhiraf | Sapma | İnşaallah, Vehhâbîlerin tahribatını tamire sebep oldukları gibi, Ehl-i Sünnet ve Cemaatten Zeydîlerin inhirafları dahi istikamet kesb edip, Ehl-i Sünnete iltihak edip imtizaç edecekler. | |
| Muharref | Kalem karıştırılmış | Yoksa, ahkâmı mensuh olduğu gibi, kasası dahi muharrefe olan İncil ve Tevrat değildir. | |
| Muharrif | Bozan | Çünkü müfessir, müellif, mütercim, muharrif; üsluplarını, kisvelerini âyâtın kisvesiyle iltibas ettiremezler. | |
| Münharif | Sapan | Bizdekilerde hutut-u efkâr telâki için mütemayilen imtidada bedel, münharifen gittiğinden, nokta-i telâki vatanda, belki kürede görülmüyor. | |
| Taharrüf | Sapma | Tesellîye ermemiş elinde kalem, Eder arz-ı dîdar, taharrüf değil. | |
| Tahrif | Bozma, kalem karıştırma | Tahrif olmalarına binaen, beşerin saadeti için aradığım hakikî hikmeti bulamadım. | |
| Ha-Ra-Kaf (5) | + | ||
| Harik | Yangın | + | ...ifadesi gibi hem İstanbul'un iki harîk-ı kebîri, hem Harb-i Umumînin dehşetli yangınını Cehennem azabı gibi o fitnenin bir cezasıdır diye işaret eder. |
| Hark | Yanma | Ezcümle, çocuk doğurmaktan gelen hastalıkların ve karın sancısıyla, gark ve hark ve tâun ile vefat eden şehid-i mânevî olduğu gibi, çok mübarek hastalıklar var ki, velâyet derecesini ölümle kazandırır. | |
| İhrak | Yakma | Ateşin bir derecesi var ki, burûdetiyle ihrak eder, yani ihrak gibi bir tesir yapar. | |
| İhtirak | Yanma | Çünkü imtizaç bir nevi ihtiraktır. | |
| Muhrik | Yakan, yakıcı | Cehennemden beterdir, ondan daha muhriktir, ruhumuzu eziyor. | |
| Ha-Ra-Kef (8) | + | ||
| Hareke | Kur'an harflerini okutan işaret | Zira hareke üçtür. | |
| Hareket | Konum değiştirme | En büyük hareketi, hareketsizliğidir. | |
| Mahrek | Yörünge | ... bütün ihtilâlât ve fesadın asıl ve madeni ve bütün ahlâk-ı rezilenin mahrek ve menbaı, tek iki kelimedir. | |
| Mihrak | Hareket merkezi | Yani, bütün âleme tecellî eden esmânın nokta-i mihrakiyesi hükmünde bir camiiyetle Zât-ı Ehad-i Samede âyineliktir. | |
| Muharrik | Harekete geçiren, etmen | Bilcümle ihtilâlât, bütün herc ü fesâdat, hem asıl, hem madeni, rezâil ve seyyiat, bütün fâsit hasletler, muharrik ve menbaı iki kelimedir tek, yahut iki kelâmdır. | |
| Müteharrik | Hareketli | Biz müteharrik-i bizzat değiliz, bilvasıta müteharrikiz. | |
| Taharrük | Harekete geçme | Güya göklerin ve zeminin müteharrik mevcutları ve hareketleri, onların o konuşmalarındaki kelimelerdir; ve taharrük ise, bir tekellümdür. | |
| Tahrik | Harekete geçirme | Meselâ, bir kumandan arş emriyle bir neferi tahrik, bir orduyu tahrik eder. | |
| Ha-Ra-Mim (12) | + | ||
| Haram | Yasak, günah | + | Zaruret su-i ihtiyardan gelse, kat'iyen doğru değildir; haramı helâl etmez. |
| Harem (Haremlik) | Kabe ve çevresi; bir erkeğin karısı; evin ev halkına/kadınlara ait kısmı | Risale-i Nur şakirtlerine bu noktada benzeyen eskiden bir zât, haremiyle beraber büyük bir makamda bulundukları halde, maişet müzayakası yüzünden haremi, demiş zevcine: "İhtiyacımız şedittir." | |
| Haremeyn | Mekke ve Medine mescidleri | Hadsiz şükür olsun ki, Risale-i Nur'un, Haremeyn-i Şerifeynce makbuliyetine bir alâmet şudur ki: | |
| Harim | Özel bölge | ...Resâili'n-Nur ve şakirtlerinin meydan-ı mücahede-i mâneviyeye atılmaları tarihine tam tamına tevafukla onları da bu âyetin harîm-i kudsîsinin içine alıyor. | |
| Hurmet/Hürmet | Yasaklama, saygı gösterme | Bu vatanın ve bu milletin hayat-ı içtimaiyesi bu acip zamanda anarşilikten kurtulmak için beş esas lâzım ve zaruridir: Hürmet, merhamet, haramdan çekinmek, emniyet, serseriliği bırakıp itaat etmektir. | |
| İhram | Hacda bazı şeyleri kendine haram kılma; hacı elbisesi | Yakınlaştıkça bir insan ve sonra üzeri ihramlı yüzü bir parça esmer, başı beyaz ve büyük tülbentle sarılı bir kadın şeklini alarak, gölün ortasında, hemen ineceği zaman derhal oraya bir mermerden minber yapılarak minberin üzerine indi. | |
| İhtiram | Hürmet etme | Değil Müslümanlar üstünde mütekebbirâne bir makam-ı ihtiram istemek, belki her vakit nihayetsiz kusurlarımı, hiçliğimi görüp, istiğfarla teselli bulup, halklardan ihtiram değil, dua istiyorum. | |
| Mahrem (Zıddı: namahrem) | Evlenilmesi haram kişi; has daireye mahsus | Ehemmiyetli, fakat bir derece mahremdir. | |
| Mahrum | Yoksun, nasipsiz | + | Neden fedakâr, yüksek bir şefkati taşıyan valide, bu zamanda, veledinin malından irsiyet almasından mahrum edildi, kader müsaade eyledi? |
| Muharrem | İlk hicri ay | + (yasak kılınan anlamında) | ...eğer meddeler ve okunmayan hemzeler sayılmazlarsa, bu seneki Muharrem tarihine, yani bin üç yüz altmış ikiye tamam tevafuk eder. |
| Muhterem | Hürmet edilen, hürmete layık | Muhterem din kardeşim, Kırk gündür yatakta sizinle meşgulüm. | |
| Tahrim | Haram kılma | Bazı âlât-ı lehvi tahrim edip, bir kısmı helâl diye izin verip; demek hüzn-ü Kur'ânî veya şevk-i tenzilî veren âlet zarar vermez. | |
| Ha-Ra-Ye (2) | |||
| Müteharri | Araştıran | Kesifin timsalleri, âyinede oluyor birer müteharrik meyyit. | |
| Taharri | Araştırma | İfrâta varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebeptir, taharrîye dâîdir, ciddiyete vesiledir. | |
| Ha-Ze-Be (2) | + | ||
| Ahzab | Hizbler; sure adı | Ulemâü's-sû' ahzâbına şedit bir tokat; | |
| Hizb/Hizib/Hizip | Grup; dua parçası; Kur'an'da 5 sayfalık kısım | + | Bu Cuma gününde mühim bir hizb okurken siz hatıra geldiniz. |
| Ha-Ze-Nun (4) | + | ||
| Hazin | Üzüntü verici | Hazin ağlayışı dışarıdan işitiliyordu. | |
| Hüzn/Hüzün | Üzüntü | + | Çünkü edeb ve belâğat, tesir-i üslûp itibarıyla ya hüzün verir, ya neş'e verir. |
| Mahzun | Üzüntülü | İşte, bu sır içindir ki, semâvât ve zemin, ağlar gibi ehl-i imanın zevâline mahzun oluyorlar. | |
| Tahazzün | Hüzünlenme, yığılma | Ve sehâvet-i milliyesini teşkil eden ve menâfi-i umumiyesini temin eden ve fazla kalan malları onda tahazzün edecek bir hazine-i mâneviyesi vardır. | |
| Ha-Sin-Be (5) | + | ||
| Hasb/Haseb | Yön, cihet; yeter (hasb) | + | Zira, insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. |
| Hasbi (Hasbeten lillah) | Karşılıksız (Yalnız Allah rızası için) | En büyük emelim ve arzum, ölmeden evvel, dünya gözüyle zatınızı görmek ve ziyaret etmek, hasbeten lillâh bir sohbetinizde bulunmaktır. | |
| Hasib | Kullarını ahirette hesaba çeken Allah | + | İşte tesbih ederiz o zatı ki, bir Hafîz-i Rakîb ve bir Şehid-i Hasib'dir. |
| Hesap (Aslı hisab) | Aritmetik, sayılarla işlem | + | Hesap ederler ki, hakikaten böyledir, tekrar hapse koyarlar. |
| Muhasebe | Hesaplaşma | Madem bu dünyada ona lâyık muhasebe görülüp hüküm verilmiyor. | |
| Ha-Sin-Dal (4) | + | ||
| Hasid | Haset eden, kıskançlık eden | + | Hâsid hased ettiği zaman bütün şerdir. |
| Hasud | Çok haset eden | Yahudiler hasûddurlar. | |
| Hased | Kıskançlık | + | Acaba hased, gurur, riya, şehvet-âlûd şimdiki beşerin hırçın ruhunda tesavir denilen küçücük cenazelerin rolünü ve derece-i tesirini yine zaman göstermeyecek midir? |
| Mahsud | Haset edilen | Veyahut mahsûdu riyâkâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder. | |
| Ha-Sin-Ra (4) | + | ||
| Hasret | Özlem | + | Hasret yaşadık nuruna yıllarca bütün biz, Mâsum ve alîl, türlü belâ çekti sebepsiz. |
| (Vâ) Hasretâ | Yazık | + | Yani, ya "Elhamdü lillâh, şükür," veyahut "Vâ hasretâ, vâ esefâ!" kalbin veya lisanın diyecek. |
| Mütehassir | Hasret çeken | Hem mahbubun gaybubetinden mütehassir olma. | |
| Tahassür | Kavuşamamaktan gelen üzüntü | Marangoz Ahmed'in mektubunda Dârıviran köyünün eski zamanın çalışkan talebelerini andıran fedakâr talebeler, bizi ve eski zaman talebelerini tahassürle yâd eden medreseden yetişme Risale-i Nur talebelerine derin bir sürur verdi. | |
| Ha-Sin-Sin (7) | + | ||
| Hassas (Hassase) | Duyarlı, ince | Hassas asabilerde daha galiptir. | |
| Hasse | Duyu (organı) | Demek, ruhun bekası, hâsse-i zâtiyedir. | |
| Havass | Hisler | Bir hurdebinî huveyn havass-ı hamsesiyle insanın havassını Muvazene edersen görürsün: | |
| His (Hissiyat) | Duygu(lar) | Kısm-ı ekseri ise, hissiyat suretinde kendilerini ihsas ederler ve hayattan kaynama suretinde kendilerini bildirirler. | |
| İhsas | Hissettirme | Bir zâtın vücudunu ihsâs eden en zâhir, en kuvvetli eser, tekellümüdür. | |
| Tahassüs | Hislenme | Allah'ın rahmet ve gazabından fazla tahassüs hatadır | |
| Mütehassis | Hislenmiş | Evet, hem şan ve şeref-i millet-i İslâmiye, hem sevab-ı âhiret, hem hamiyet-i milliye, hem hamiyet-i İslâmiye, hem hubb-u vatan, hem hubb-u din ile mütehassis olmalıyız. | |
| Ha-Sin-Mim (11) | + | ||
| Ahsen | Daha (en) güzel | + | Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen. |
| Hasen | Güzel | + | Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen. |
| Hasene | Sevap, iyi iş | + | Hasene ise, nuranî olduğundan, tasavvur ve tahayyülü dahi hasenedir. |
| Hasna | Güzel (kadın) | Meselâ, temsilde gösterildiği gibi, tek güzel bir çiçekle, insanın kısm-ı sânisinden bir ferd-i hasnânın yalnız zâhirî hilkatlerinde çok sahifeler vardır. | |
| Hüsn/Hüsün | Güzellik | + | Hem hüsündür, hem aşktırlar. Hüsün ve aşkın ittihadı bu noktadandır. |
| Hüsna | Güzel | + | Tecrübe vakti bitti. Esmâ-i Hüsnâ hükmünü icra etti. |
| İhsan | Nimetlendirme | + | İhsan-ı İlâhîden fazla ihsan, ihsan değildir. |
| İstihsan | Güzel görme | Gizli, kusursuz kemâl ise, takdir edici, istihsan edici, "Maşaallah" deyip müşahede edicilerin başlarında teşhir ister. | |
| Mehasin | Güzellikler, güzel ahlak | Evet, Hazret-i Yusuf aleyhisselâma güzel bir adam nisbet edilse yine çirkin göründüğü gibi, dünyanın ne kadar kıymettar mehâsini varsa, Cennetin mehâsinine nisbet edilse hiç hükmündedir. | |
| Muhsin | İyi (lik işleyen) | Yâ Hannân, yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ Kerîm, yâ Lâtif, yâ Atûf, ya Musavvir, yâ Münevvir, yâ Muhsin, yâ Müzeyyin | |
| Tahsin | Güzel görme, güzelleştirme | Ve bilbedâhe, şöyle tahsinat ve tezyinat, onların Sâniinde gayet şiddetli bir irade-i tahsin ve kasd-ı tezyin var olduğunu gösterir. | |
| Ha-Şın-Dal (1) | |||
| Tahşid (Tahşidat) | Yığma, üzerinde durma | Kur'ân'da bazı mühim tahşidat vardır ki, düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. | |
| Ha-Şın-Ra (3) | + | ||
| Haşr/Haşir | (Öldükten sonra) toplanma; Sure adı | + | Hem, haşir gelmezse, kader kalemiyle yazılan bu kitab-ı kâinatın bütün muhakkak mânâları bozulur ki, hiçbir cihet-i imkânı olamaz. |
| Haşere (Haşerat) | Zararlı küçük hayvan(lar) | Düşmanlar ve haşerat-ı muzırra arasında bir saat durmakla dost ve büyükler meclisinde senelerce durmak arasındaki muvazene, kabir ile dünya arasındaki aynı muvazenedir. | |
| Mahşer | Toplanma yeri | Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. | |
| Ha-Şın-Mim (3) | |||
| Haşmet | Büyüklük | Bâb-ı Haşmet ve Sermediyet olup, ism-i Celîl ve Bâkî cilvesidir. | |
| İhtişam | Göz kamaştırıcı gösteriş | Ve keza, icraatından, faaliyetinden anlaşılan pek harika bir ihtişam içinde bir saltanatı varken, milletinin içtimâları için yalnız dar bir misafirhane yapılmış; | |
| Muhteşem | Saygı ve hayranlık uyandıran | Çünkü, Cenâb-ı Hak, bin seneden beri Kur'ân'ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat arızalarla inşaallah perişan etmez. | |
| Ha-Şın-Vav (1) | + | ||
| Hâşâ/Haşa | Allah saklasın | Hâşâ ve kellâ, yüz bin defa hâşâ! | |
| Ha-Sad-Dal (1) | + | ||
| Hasat | Ekin biçme vakti | + | |
| Ha-Sad-Ra (5) | + | ||
| Hasr/Hasır | Ayırma, verme | Bütün hayatını, fîsebilillâh Kur'ân'a, İslâmiyete, Sünnet-i Seniyenin ihyasına hasr ve vakfeden bu fedakâr-ı İslâm, buralarda da kat'iyen boş durmaz. | |
| İnhisar | Tek bir şeyle sınırlama | Meşrutiyet ki, adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir. | |
| Mahsur | Kuşatılmış | Gayr-ı mütenahi olan beşerin istidadı, gayr-ı mahsur olan âmâl ve müyûlâtı ve gayr-ı mazbut olan tasavvurat ve efkârı, gayr-ı mahdut olan kuvve-i şeheviye ve gazabiyesidir. | |
| Muhasara | Kuşatma | Ben de bir defada dört mermi vücuduma isabet ederek birisinde yaralı ayağım kırık, su ve çamur içinde otuz dört saat ölüme muntazır ve etrafımda düşman askerleri muhasara ettiği bir hengamdır ki; en korkulu ve en me'yusiyetli zamanıma bakıyor. | |
| Münhasır | Sınırlı, ait | Vücut âlem-i cismanîde münhasır değil | |
| Ha-Sad-Sad (1) | |||
| Hisse | Pay | İnsanların sana ettikleri ayn-ı zulümlerinde, ayn-ı adalet olan kader-i İlâhînin büyük bir hissesi var. | |
| Ha-Sad-Lam (9) | + | ||
| Hasıl (Hasıla) | Ortaya çıkma, meydana gelme | Yoksa, bir emr-i sabit olan hâsıl-ı bilmasdardan inşikak etmez. | |
| Hasılat | Gelirler, kazançlar | Ve uhrevî hasılat için gayet münbit bir zemindir. | |
| Havsala | Anlayış | Havsalam dardır; ihata edemiyor; nazarım kısadır, göremiyor. | |
| Husul | Meydana gelme, ortaya çıkma | Zîhayata âit, uzun bir zaman sonra husule gelir. Hâlıka râci kısım ise, bir anda husule gelir. | |
| İstihsal | Elde etme | Çünkü bir vâhid, külfetsiz olarak, kesîr eşyaya bir vaziyet verir ve bir neticeyi istihsal eder. | |
| Mahsul (Mahsulat) | Elde edilen ürün | KUR'ÂN-I HAKÎM ile felsefe ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvazene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et. | |
| Muhassal (Muhassala) | Sonuç | Hayat; muhassal-ı mazbuttur, görünür. Rızık gayr-ı muhassal; tedrici, münteşirdir, düşündürür. | |
| Müstahsil | Tüketici | İktisatsızlık yüzünden müstehlikler çoğalır, müstahsiller azalır. | |
| Tahsil | Elde etme; eğitim | Süfyan on senede içtihadı tahsil etmişse, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin. | |
| Ha-Sad-Nun (4) | + | ||
| Hasin | Sağlam | ||
| Hısn | Kale | ...sûresinin hısn-ı hasîni ve kale-i metîninin kapısını o on üç anahtarla aç, gir, selâmeti bul. | |
| Muhsan (Muhsane, Muhsanat) | İffetli erkek (kadın(lar)) | + | Gıybetin en fena ve en şenîi ve en zâlimâne kısmı, kazf-i muhsanât nev'idir. |
| Tahassun | Kalede korunma | + | Sükûn ve tahassun, vücudunun illetidir, beka ve devamına değildir. |
| Ha-Dad-Ra (7) | + | ||
| Hadaret | Medeniyet, şehirlilik | Ye'cüc ve Me'cüc, ehl-i garet ve fesad ve ehl-i hadâret ve medeniyete, ecel-i kaza hükmünde iki tâife-i mahlûkullahtır. | |
| Hazır | Göz önünde olan | + | ...bin canım olsa, imana ve âhiretime feda etmeye hazırım. |
| Hazret | Büyük zatlar/mukaddesat için kullanılır | Ancak Cenâb-ı Lemyezel Hazretlerinin lütf u kerem ü ihsanına hamd-ü şükr ü senâ ederek risale-i şerifelere sarılıyorum. | |
| Huzur | Hazır olma | Huzur bulur bugün seninle âlem, Ey bu asırda rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur! | |
| İstihzar (İstihzarat) | Hazırlık(lar) | Hem nasıl ki bu âyet Risalei'n-Nur'a ismiyle bakıyor; öyle de, onun istihzarat zamanına da bakar. | |
| İhzar | Hazırlama | İşte kalbe kabiliyet-i kabul verecek ve vicdanı iz'ana ihzar edecek dört esas var ki: | |
| Müstahzar (Müstahzarat) | Hazırlanmış şey(ler) | Evet eczahane-i Kur'ân'ın müstahzarâtından ve ancak binden bir nisbetindeki hikmetinden olan işbu dürr-i meknûn, es'ile ve ecvibe, işaret ve sarahatıyla tedaviyle, ... | |
| Ha-Tı-Be (1) | + | ||
| Hatab | Odun | + | Binaenaleyh, semeredar yüz tane hurma ağacını terk ve yüz tane çekirdeklerine kanaat ile aldanırsa, o adam, hutameye (Cehenneme) hatab olmaya lâyıktır. |
| Ha-Tı-Mim (1) | + | ||
| Hutame | Cehennem | + | Binaenaleyh, semeredar yüz tane hurma ağacını terk ve yüz tane çekirdeklerine kanaat ile aldanırsa, o adam, hutameye (Cehenneme) hatab olmaya lâyıktır. |
| Ha-Zı-Zı (2) | + | ||
| Hazz | Zevk | + (Pay anlamında) | Hadsiz bir zevk-i mânevî ve nihayetsiz bir hazz-ı ruhî ile okuyorum. |
| Huzuzat | Hazlar | Belki, bir mevhibe-i İlâhiye olan o esrar, hâlis bir niyetle ve dünyadan ve huzûzât-ı nefsaniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir. | |
| Ha-Fe-Dal (1) | + | ||
| Ahfad | Torunlar | Ey eski çağların cihangir Asya ordularının kahraman askerlerinin ahfâdı olan vatandaşlarım ve kardeşlerim! | |
| Hafid | Erkek torun | Hem de bizim düşmanımız ve bizi mahveden cehalet ağa ve oğlu zarûret efendi ve hafîdi husumet beydir. | |
| Ha-Fe-Ra (1) | + | ||
| Hafriyat | Kazılar | İlm-i tabakatü'l-arzca malûmdur ki, ekseriya her otuz üç metre hafriyatta, bir derece-i hararet tezayüd eder. | |
| Ha-Fe-Zı (10) | + | ||
| Hafaza | Muhafaza melekleri | Evet, çünki: Melaikelerden insanlara müekkellikleri, hafazalıkları ve kâtiplikleri bulunmaktadır. | |
| Hafız (El-Hafız) | Tüm Kur'an'ı ezberlemiş kişi (Çok hadis bilen alim; Koruyan Allah) | + | Evet, radyonun küllî nimetiyet ciheti küllî bir şükür iktiza eder; ve o küllî şükür de, Hâlık-ı Arz ve Semâvâtın kelâm-ı ezelîsinin şimdiki bütün muhataplarına birden yetiştirmek için, küllî yüz bin dilli semavî bir hafız hükmünde, her vakit kâinatta Kur'ân'ı okumalıdır, tâ o nimetin küllî şükrünü edâ ve o nimeti idame etsin. |
| (Kuvve-i) Hafıza | Hatırlama latifesi | Meselâ, insanın küçücük kafasında ceviz kadar bir yerde kuvve-i hafıza, kuvve-i hayaliye, kuvve-i müfekkire gibi müteaddit, acip makineleri yaratmak ve kuvve-i hafızayı bir büyük kütüphane hükmüne getirmekle ilm-i ezelînin cilvesiyle güneş gibi kendini gösteriyor. | |
| Hafiz | Allah'ın her şeyi muhafaza eden anlamında ismi | + | Ve en küçük zîhayatın en cüz'î ihtiyacını gören ve niyazını işiten ve fiilen cevap veren Hafîz-i Zülcelâlin Hafîz ismiyle mütemadiyen amelleri kaydedilen... |
| Hıfz | Ebzerleme, koruma | + | Bâb-ı Hıfz ve Hafîziyet olup ism-i Hafîz ve Rakîbin cilvesidir. |
| Mahfaza | Küçük kutu | Ve öyle heriflerin tembelliklerinin hatırı için o nur menbalarının mahfazalarını bozmak kâr-ı akıl değildir. | |
| Mahfuz | Korunan | + | ...bir büyük kütüphane kadar bütün mahfuzatının aynı şeylerini orada bütün istediklerini mevcut ve muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor. |
| Muhafaza | Koruma | Kur'ân, bütün aksâm-ı tevhidin bütün merâtibini, bütün levâzımâtıyla muhafaza ederek beyan edip muvazenesini bozmamış, muhafaza etmiş; ... | |
| Muhafız | Koruyucu | Meselâ, Hazret-i Cebrail ve Mikail iki muhafız yaver hükmünde gazve-i Bedir'de yanında bulunan bir zât-ı mübarek, ... | |
| Tahaffuz | Korunma | Evvel âhir tavsiyemiz, tesanüdünüzü muhafaza; enâniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve itidal-i dem ve ihtiyattır. | |
| Ha-Fe-Lam (2) | |||
| İhtifal | Merasim, toplanma | Ve bu kadar mühim ihtifâlât-ı mühimmeyi gayesiz, boş, abes bıraksın; onların yüzünü âlem-i mânâya, âlem-i âhirete çevirmesin, ta asıl gayeleri ve lâyık meyvelerini göstersin? | |
| Mahfel | Kapalı yer, camide yüksek yer | Haberim olmadan, talebeler beni üşütmemek için, mahfelde bir kulübecik yapmıştılar. | |
| Ha-Kaf-Ra (4) | |||
| Hakaret | Küçük düşürme, küçük düşürücü söz; aşağı olma | Senin hissetin veya hakaretin, Onun tasarrufundan hariç kalmasına sebep olamaz. | |
| Hakir | Aşağı | Cenâb-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi hakîr, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlûkla misal getirmeyi, kâfirlerin keyfi için terk etmez. | |
| İstihkar | Hüçük görme | En büyük ders, doğruluk yolunda ölümünü istihkar dersi vermektir | |
| Tahkir | Aşağı görme | Şimdi, dünyayı tahkir edenler dört sınıftır. | |
| Ha-Kaf-Fe (1) | + | ||
| Ahkaf | Kum tepeleri; Sure adı | + | Hem Sûre-i Zümer, hem Sûre-i Câsiye, hem Sûre-i Ahkâf'ın başlarında bulunan تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ âyât-ı azîmeleridir. |
| Ha-Kaf-Kaf (17) | + | ||
| Ehakk | Daha (En) haklı | + | Hakkı bulduktan sonra ehak için ihtilâfı çıkarma |
| Hakk | Doğru, gerçek | + | Hakkı bulduktan sonra ehak için ihtilâfı çıkarma |
| Hakaik | Hakikatlar | Hakaik-i nisbiyenin ne kıymeti var ki, onun için şerler istihsan edilecek? | |
| Hakiki | Gerçek | Hakikî mahbub, hakikî matlub, hakikî maksud, hakikî mâbud yalnız Odur. | |
| Hakka | Kıyamet; Sure adı | + | Rumuzat-ı Semaniye |
| Hakkan (Hakkaniyet) | Gerçekten (Haklılık) | Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sadık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. | |
| Hakikat | Asıl ve gerçek durum | Bütün Sözlerde konuşan ben değilim. Belki, işârât-ı Kur'âniye namına hakikattir. | |
| Hokka | Küçük kap (gaz, mürekkep vb. için) | Fakat güneşi yalnız bir lâmba değil, belki bahar ve yaz destgâhında dokunan mensucat-ı Rabbâniyenin bir mekiği, gece gündüz sahifelerinde yazılan mektubat-ı Samedâniyenin mürekkebi, nur bir hokkası suretinde tasavvur ederek, ... | |
| Hukuk | Haklar | Otuz kırk sene bu tazyikatımda, hukukullah mânâsında olan hukuk-u âmme namındaki vazifelerle muvazzaf olan savcılar ekser hapislerimde, nefyimde şiddetlerini gördüğüm halde onlara karşı bir hiddet, bir küsmek bana gelmiyordu. | |
| İhkak | Hakkını verme | Herbir âdil zat, ihkak-ı hak etmek ve müstehaklara ceza vermekte hukuk sahiplerini minnettar etmekle keyiflenir. | |
| İstihkak | Hak edilen, hak kazanma | O adamların hidayete istihkak ve ihtisasları nedendir? | |
| Muhakkak | Kesin | Muhakkak maslahat, mevhum mazarrata feda edilmez. | |
| Muhakkik | Araştıran | Muhakkikîn-i sofiye, Vâcibü'l-Vücuda o kadar hasr-ı nazar etmiş ve müstağrak olmuş ve ehemmiyet vermişler ki, onun hesabına kâinatın vücudunu inkâr etmişler. | |
| Muhik | Haklı | İşte, Hazret-i Hüseyin, rabıta-i diniyeyi esas tutup, muhik olarak onlara karşı mücadele etmiş, tâ makam-ı şehadeti ihraz etmiş. | |
| Müstehak | Hak etmiş | Diğeri öyle bir hale giriftar olmuş ki, herkes ona acıyor, hem "Müstehak!" diyor. | |
| Tahkik (Tahkikat) | Araştırma | Ve onların başlarına o âyâtın nücumundan mezkûr tahkikat gibi şahaplar inerler ve onları yakarlar. | |
| Tahakkuk | Gerçekleşme | ...elbette o zâtın nübüvvetine ve sıdkına delâlet eden bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, bir cihette, dolayısıyla âhiretin tahakkukuna ve geleceğine şehadet ederler. | |
| Ha-Kef-Ra (1) | |||
| İhtikar | Stokçuluk | ...fakirlere gelen acı, açlık ve kahtın sebebi, orucun tatlı açlığını çekmedikleri ve zenginlere gelen hasâret ve zayiatın sebebi de, zekât yerinde ihtikâr etmeleridir. | |
| Ha-Kef-Kef (1) | |||
| Hakk (etmek) | Oymak | Onları tehcir ve tağyir etmek, bütün mezar taşlarını hâkketmektir; bu tahkire karşı titreyen mezaristandaki ehl-i kuburu aleyhlerine döndürmektir. | |
| Ha-Kef-Mim (22) | + | ||
| Ahkam | Hükümler | Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler, yeni ahkâm getirmezler. | |
| Ahkem | Daha sağlam; En büyük Hakim olan Allah | + | Ve o ferman-ı ahkem ise, Kur'ân-ı Hakîmdir ki, bahsinde bulunduğumuz ticaret-i azîmeyi şu âyetle ilân ediyor: |
| Hakem | Kainatın hikmetli hükümdarı olan Allah; arabulucu | + | Meselâ, İmam-ı Ali radıyallahu anhın hakkında Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs, altı isimdir. |
| Hâkim/Hakim | Her şeye hükmeden Allah; en üst yönetici; yargıç | + | Hâkim, evvel feylesofun eserine baktı. |
| Hakîm/Hakim | Her işi hikmetli Allah; ilm-i hikmet alimi, doktor | + | İşte bu sırdandır ve nübüvvet-i Muhammediyeye (a.s.m.) mukaddeme olmasındandır ki, Kur'ân-ı Hakîm ahvâl-i enbiyayı kesretle zikrediyor. |
| Hekim | Doktor (hakîm kelimesinin bozulmuş hali) | Meselâ, hasta bir çocuk çağırır: "Ya hekim, bana bak." | |
| Hikem | Hikmetler | Vaktâ ki bunun gibi çok hikem-i dakika için âlemi bu sûrette irade etti. | |
| Hikmet | (Gizli) gaye; Hâkimlik; bir ilim | + | İşte, nasıl hakikat böyle iktiza ediyor. Hikmet dahi aynen öyle iktiza eyliyor. |
| Hükema | Filozoflar | Ekser enbiyanın şarkta ve Asya'da zuhurları ve ağleb-i hükemanın garpta ve Avrupa'da gelmeleri, kader-i ezeliyenin bir işaretidir ki, Asya'da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. | |
| Hükkam | Hâkimler, devlet adamları | Eğer herbir zerrede hükemâ şuuru, etibbâ hikmeti, hükkâmın siyaseti bulunduğunu ve herbir zerre de sair zerratla vasıtasız muhabere ettiğini itikad edersen, belki nefsini kandırıp o muhali de itikad edebilirsin. | |
| Hüküm (Hükümdâr) | Karar, emir, yargı (Yönetici) | + | Hem meselâ, bir hükümdar-ı âdil, ihkak-ı hak için mazlumların hakkını zalimlerden almakla ve fakirleri kavîlerin şerrinden muhafaza etmekle ve herkese müstehak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması, hükümdarlığın ve adaletin bir kaide-i esasiyesi olduğundan,... |
| Hükümet | Bakanlar heyeti | Gerçi hükümet hafiyeleri beni görmüyorlar ve ben onlardan saklanabilirim. | |
| İstihkam (İstihkamat) | Sağlamlık | El-hak, Risale-i Nur tesis ettiği istihkâmat-ı Kur'âniye ile öyle bir sedd-i nurâni vücuda getirmiştir ki, zaman ve zemin boyunca beşerin bütün maddi ve mânevî ihtiyacatına kâfi ve vâfidir. | |
| Mahkeme | Hüküm verilen adalet yeri | Yirmi Yedinci Lem'a Eskişehir Mahkeme Müdafaasıdır. | |
| Mahkum | Hakkında hüküm verilmiş | Meselâ, hâkim seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. | |
| Mehakim/Mahakim | Mahkemeler | İnsanların ebrarını da, eşrarını da cem' eden huzur-u mehâkim, öyle korkulacak bir yer değildir. | |
| Muhakeme | İki tarafı dinleyip hüküm verme; zihinde inceleme | İBLİS'İ İLZAM, şeytanı ifham, ehl-i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas, bîtarafâne muhakeme içinde Şeytanın müthiş bir desisesini, kat'î bir surette reddeden bir vakıadır. | |
| Muhkem | Sağlam; Manası açık söz | + | Şu risalelerde teşbih ve temsilleri hikâyeler suretinde yazdığımın sebebi, hem teshil, hem hakaik-ı İslâmiye ne kadar makul, mütenasip, muhkem, mütesanit olduğunu göstermektir. |
| Müstahkem | Sağlamlaştırılmış | ...müstahkem, kavî, yıkılmaz, sarsılmaz tahkimatı olan Risale-i Nur'un nurânî siperlerine iltica etmekle ve onun daire-i kudsiyesine dehalet etmekle kurtulacak ve imanınızı kurtararak, ... | |
| Mütehakkim | Zorbalık eden | Eğer yarım yamalak yapsan da, güya eski ücretleri kâfi gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne istiyorsun. | |
| Tahkim | Sağlamlaştırma; hakemlik | Esasat ve ahkâm-ı diniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (a.s.m.) harfiyen ittibâ yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenilen ebâtılı ref' ve iptal ve dine vâki tecavüzleri red ve imha ve evâmir-i Rabbâniyeyi ikame ve ahkâm-ı İlâhiyenin şerafet ve ulviyetini izhar ve ilân ederler. | |
| Tahakküm | Zorbalık etme | Tahakküm ve tagallüb etmek faziletsizliktir. | |
| Ha-Kef-Ye (1) | |||
| Hikaye | Öykü | Şu risalelerde teşbih ve temsilleri hikâyeler suretinde yazdığımın sebebi, hem teshil, hem hakaik-ı İslâmiye ne kadar makul, mütenasip, muhkem, mütesanit olduğunu göstermektir. | |
| Ha-Lam-Be (1) | |||
| Tehallüb | Sağma | O muktazînin vücûduna bürhan, on menabi'den süzülen ve tehallub eden bir hadsdir. | |
| Ha-Lam-Cim (2) | |||
| Haliçe | Halı, kilim | Sonra o müddeî gider, zeminin yüzüne serilen geniş haliçeye ve zemine giydirilen gayet müzeyyen ve münakkâş gömleğe, esbab namına ve tabiat lisanıyla ve felsefe diliyle der ki: | |
| Hallaç | Pamuğu didikleyen | ...kâinatı envâıyla pamuk gibi hallaç ediyor, taraklarla tarıyor müşahede ettim. | |
| Ha-Lam-Kaf (2) | + | ||
| Halk | Boğaz | الٓمٓ Mukatta' harfleriyle, hâs olarak halk, (boğaz) vasat (ağız ortası) ve şefe (dudak) nin üç mahreçlerine işaret etmektedir. | |
| Halka/Halaka (Halakat) | İçi boş yuvarlak(lar) | ...tefsir-i hakaik-i Kur'âniye etrafında halka tutan ve sizin gibi çarklardan mürekkep olan bir cemaat-i mübareke içinde en has ve en yüksek mertebeye kâtip tayin edildiğine,... | |
| Ha-Lam-Lam (8) | + | ||
| Hall | Çözme | Hâlık-ı Rahîmime yüz bin defa Risaletü'n-Nur'un hurufatı adedince şükür ve hamd olsun ki, Risaletü'n-Nur bu acîp tılsımı ve bu garip muammayı hâll ve keşf ve ispat etmiş. | |
| Helal | Dinen izin verilen | + | Zaruret haramı helâl derecesine getirir. |
| Hulul | Girme | Ne geçmiş zamana hulûl edebilir, ne de gelecek zamana nüfuz edebilir. | |
| Hülle/Hulle | Elbise | Huriler yetmiş hulle giydikleri halde, bacaklarındaki ilikleri görünür, setretmiyor. | |
| İnhilal | Çözülme | Ruh ise, tahrip ve inhilâle maruz değil. | |
| Mahal (Mahalle) | Yer, mekan, muhit | Mahal kâbildir. Mâni yoktur. | |
| Tahlil | Çözülme | Hâlbuki şu dünyada inkırâza müncer olan tegayyürün sebebi; bedendeki terekküb ve tahlil mabeynindeki nisbet, istikrarsız olduğu içindir. | |
| Ha-Lam-Mim (2) | + | ||
| Halim | Yumuşak başlı; Hemen cezalandırmayan Allah | + | Hem halim selimdir. Fakat Fâtır-ı Zülcelâlinden başkasına, izni ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir halîm-i âlihimmettir. |
| Hilm/Hilim | Yumuşak başlılık | Meselâ, kemâl-i hilm ile kemâl-i şecaat. | |
| Ha-Lam-Vav (2) | |||
| Halavet | Tatlılık | Daima gençliğini muhafaza ettiği gibi, taravetini, halâvetini de muhafaza ediyor. | |
| Helva | Tatlı | Bunu okusanız, o helvayı yemezseniz, o darağacından kurtulursunuz. | |
| Ha-Lam-Ye (1) | |||
| Tahliye | Süslendirmek | Tahliye تَحْلِيَه ise, tezyin etmek ve süslendirmek mânâsınadır. | |
| Ha-Mim-Elif (1) | + | ||
| Hamie | Çamurlu, hararetli | + | Veyahut "Nasıl binler seneyle uzak olan şems, ayn-ı hamiede gurub ediyor." |
| Ha-Mim-Dal (8) | + | ||
| Ahmed/Ahmet | Çok övülmüş (Peygamberimizin adı); Daha çok hamdeden | + | On Dokuzuncu Mektup olan Risale-i Ahmediyye (a.s.m.)... |
| Hamd | Övgü | + | Hamd ise, ibadetin icmâlî bir sureti ve küçük bir nüshasıdır. |
| Hamdele | Allah'a şükür cümlesi | Öteden beri her kitabın iptidasında Besmele, Hamdele, Salvelenin zikrinin vücubu, hocaefendilerimiz tarafından beyan edilmişse de,... | |
| Hâmid/Hamid | Hamdeden | + | Yani kalbinde yanan Elhamdü lillâh kandili, herşeyi müsebbih ve hâmid gösteriyor ve güzel bir niyetle, o hâmidlerin hamdini ve müsebbihlerin tesbihini ve o şâkirlerin şükrünü beraberce seyyidine takdime bir iştiyak hissediyor. |
| Hamîd/Hamid (Hamide) | Övülmeye layık; Allah'ın ismi | + | Ve hâkezâ, bütün ahlâk-ı hamîdede en yüksek ve yetişilmeyecek bir dereceye malikti. |
| Mahmud/Mahmut | Övülmüş (Peygamberimizin adı) | + | İstenilen şey, meselâ, Makam-ı Mahmud, bir uçtur. |
| Muhammed | Övülmeye değer (Peygamberimizin adı) | + | Âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim, Mir'at-ı Muhammed'den Allah görünür daim. |
| Tahmid | Hamd etme, Elhamdülillah deme | Ve kezâ, o kitabın her bir nazmı, kasidesi, Kadîr, Alîm olan Nâzımını takdis ile tahmid eyler. | |
| Ha-Mim-Ra (2) | + | ||
| Ahmer | Kırmızı | Elhak merâtib-i Tevhid-i hakikinin hakkında bu mektup bir kibrit-i ahmerdir ve bir iksir-i âzamdır. | |
| Hamra | Kırmızı | Hem kemâl-i intizamla cüz olduğum mevcutlara, meselâ kandaki küreyvât-ı hamrâya hakikî mâlik ve mutasarrıf olabilirsen, bana rab olmak dâvâ et, beni Cenâb-ı Haktan başkasına isnad et. | |
| Ha-Mim-Ze (2) | |||
| Hamız (Hamız-ı karbon) | Ekşi (karbon dioksit) | Buharî hâmız-ı karbon denilen, semli havaî bir maddeye inkılâb ettirir. | |
| Humuz (Humuza, Müvellüd-ül Humuza) | Ekşilik (Oksijen) | Zaten eşyanın asıl menşeleri şu dört maddedir. (Yeni hikmetle, müvellidülmâ, müvellidülhumuza, karbon, azottur ki, bu anâsır, evvelki unsurların eczalarıdır.) | |
| Ha-Mim-Sin (1) | |||
| Hamaset | Kahramanlık | Ya aşkla hüsündür, ya hamâset ve şehâmet, ya tasvir-i hakikat. | |
| Ha-Mim-Kaf (5) | |||
| Ahmak | Akılsız | Dünyada en büyük ahmak odur ki, böyle dinsiz serserilerden terakki ve saadet-i hayatiyeyi beklesin. | |
| Hamakat | Ahmaklık | Evet, kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fâni dünyaya riyakârâne bakması, acınacak bir hamakattır ve dehşetli bir hasârettir. | |
| Humaka | Ahmaklar | Ey ahmaku'l-humakadan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! | |
| Humk | Ahmaklık | Kimi(nin) hırs-ı intikamını, kimi(nin) hırs-ı câhını, kimi(nin) tamahını, kimi(nin) humkunu, kimi(nin) dinsizliğini, hatta en garibi, kimi(nin) de taassubunu işletip siyasetine vasıta ediyor. | |
| Tahammuk | Ahmaklaşma | Ey ahmaku'l-humakadan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! | |
| Ha-Mim-Lam (12) | + | ||
| Hamele | Taşıyıcı | Şıkk-ı zâhirîsine Sahabeler hamele oldukları gibi, hususî dairesindeki mahfî ahvâlâtından tezahür eden esrar-ı din ve ahkâm-ı şeriatın hameleleri ve râvileri de ezvâc-ı tâhirattır ve bilfiil o vazifeyi ifa etmişlerdir. | |
| Haml | Yüklenme | + | Öyle ise, herbirinize de madem gök ve yer ve dağlar hamlinden çekindiği bir emanet-i kübrâyı tevdi etmişim, halife-i zemin olmak istidadını vermişim. |
| Hamle | Hücum, atılma | Her hamlesinin kuvve-i kudsiyesi vardır; Vicdanları mesteyleyen ulvî sesi vardır. | |
| Hamil (Hamile) | Taşıyan (Gebe) | + | ...ve şem-i İlâhînin hizmet-i imaniye cihetinde bir son hâmil-i zîsaâdeti olduğuna şüphe yoktur. |
| Hammal (Hammale) | Taşıyıcı | + | Yedi sekiz yaşındaki, camilerde Kur'ân okumak için elifbâyı ders almakta olan çocuklardan tut, tâ seksen, doksan yaşındaki ihtiyarlara varıncaya kadar kadın erkek, hem bir köylü, hammal adamdan tut, tâ büyük bir vekile kadar ve bir neferden büyük bir kumandana kadar taifeler Nurcularda var. |
| İhtimal | Olabilme | Malûmdur ki, zararsız yol, zararlı yola—velev on ihtimalden bir ihtimal ile olsa—tercih edilir. Halbuki, meselemiz olan ubûdiyet yolu, zararsız olmakla beraber, ondan dokuz ihtimalle bir saadet-i ebediye hazinesi vardır. | |
| Mahmil | Bir söze yüklenen manalardan herbiri | Fakat felsefenin yanlışı seleflerimizin lisanlarına girdiğinden, bir mahmil-i sahih bulmuştur. | |
| Mahmul | Cümlede faile yükletilen işi gösteren fiil | Hüküm, mevzû ile mahmulün yalnız vech-i mâ ile tasavvurlarını iktiza eder. | |
| Muhtemel | Olabilir | Hem eğer Hazret-i Ali olmasaydı, dünya saltanatı, mülûk-u Emeviyeyi bütün bütün yoldan çıkarmak muhtemeldi. | |
| Mütehammil | Katlanabilen | Fakat Vali fevkalâde mütehammil ve hamiyetli bir zat olduğundan, kat'iyen ses çıkarmaz. | |
| Tahammül | Katlanma | İşte, benim otuz kırk senedir bu hizmet-i imaniye için, benim hakkımda habbeyi kubbe yapıp, bir bardak suda fırtına çıkarıp beni tâciz ettikleri halde, sırf hizmet-i imaniyenin bir neticesi olan âsâyiş için sabır ve tahammül ettim. | |
| Tahmil | Yükleme | Hakîm ise, akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmil etmez. | |
| Ha-Mim-Mim (2) | + | ||
| Hamam | Banyo, plaj | Belki hamamlarında erkek-kadın beraber çıplak olarak girmelerine izin vermeleri cihetinde bu fuhşiyatı teşvik eder. | |
| Humma | Ateşli hastalık; hararet | Vezâif-i İslâmiyette hummâlı bir surette sa'y ettiler. | |
| Ha-Mim-Ye (4) | + | ||
| Hâmî/Hami | Koruyan | + (erkek deve anlamında) | Veya lisan-ı ıztırariyle bir duadır ki, muztar kalan herbir zîruh, kat'î bir iltica ile dua eder, bir hâmî-i meçhulüne iltica eder, belki Rabb-i Rahîmine teveccüh eder. |
| Hamiyet | Mukaddes şeyleri koruma duygusu | + | Zulüm başına geçirmiş. Hamiyet libasını, hıyanet ucuz giymiş. |
| Hımye | Perhiz | Ve tıbben bir hımyedir ki, insanın nefsi yemek, içmek hususunda keyfemâyeşâ hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayatına tıbben zarar verdiği gibi,... | |
| Himaye | Koruma | Kelâmullahi'l-Azîzi'l-Mennân olan Hazret-i Kur'ân, şeâir-i İslâmiyenin hâdimlerini cenâh-ı himaye ve re'fetine alarak,... | |
| Ha-Nun-Se (1) | + | ||
| Hıns | Bozma (yemini); günah | + (günah anlamında) | ...ve kanun-u esasînin ruhunu ve on birinci maddeyi muhafaza ile sizi hıns-ı yeminden kurtaran ... |
| Ha-Nun-Zı-Lam (1) | |||
| Hanzele | Ebu Cehil karpuzu diye bilinen bitki | O da, bunlar -dekaik-aşina nazarlarıyla- halihazırda bir mikdar hanzele meyvesini vermiş olan ağacın nüvesinde, zakkum ağacının tohumlarını keşf edip gördükleri içindi. | |
| Ha-Nun-Fe (1) | + | ||
| Hanif | Hz. İbrahimin dininden, muvahhid | + | Şu âyet ise, ona mukabil, bak, ne kadar ulvî, lâtif ve güzel ve ebede kadar yırtılmayacak, Hanîfen Müslimen1 destgâhında dokunacak bir hulleyi gösteriyor. |
| Ha-Nun-Nun (3) | + | ||
| Hannan | Rahmetlerin latif cilvesini gösteren Allah | "El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!" | |
| Hanin | İnleme | Hanîn-i ciz' şu nevidendir ki, sırf nübüvvetin tasdiki için bir hüccet olarak zuhura gelmiş ki,... | |
| Tahannün | Şefkat gösterme | Terahhum ve tahannün ise, rahmet ve nimeti göstermekle Rahîm ve Mün'im isimlerini cilveye sevk eder. | |
| Ha-Vav-Te (1) | + | ||
| Hut | Büyük balık | + | Bu hut, onun hûtundan bin derece daha muzırdır. |
| Ha-Vav-Cim (3) | + | ||
| Hacet (Hacat) | İhtiyaç(lar) | + | Yâ semâ! Hâcet kalmadı; yağmuru kes. |
| İhtiyaç | Gereksinim | İhtiyaç, medeniyetin üstadıdır. | |
| Muhtac | İhtiyacı olan | Duanıza çok muhtacım ve muhtacız. | |
| Ha-Vav-Ra (3) | + | ||
| Havari (Havariyyun) | Hz. İsa'ya ilk iman eden(ler); yardımcı(lar) | + | Hayat-ı içtimaiyeye ve füruat-ı şer'iyeye dair ekser ahkâmlar, Havariyun ve sair rüesa-yı ruhaniye tarafından teşkil edildi. |
| Hur/Huri | Cennet kızı | + | Cennet bir çiçektir. Huri taifesi dahi bir çiçektir. |
| Muhavere | Karşılıklı konuşma | + | Cenâb-ı Hakkın müşavere şeklinde melâike ile yaptığı muhavere, melâikenin beşer ile fazla bir irtibat ve alâka ve münasebetleri olduğuna işarettir. |
| Ha-Vav-Ze (3) | |||
| Haiz | Sahip | İçtihadın şartını hâiz olan her müstaid, ediyor nefsi için nass olmayanda içtihad. | |
| Havza | Mıntıka | ... tebahhur ettiği bir zamanda, o buhar arkasında büyük bir çeşme havzası suretinde uzaktan Zülkarneyn'e görünen Bahr-i Muhitin bir kısmında, güneşin zâhirî gurubunu görmüş. | |
| Tahayyüz | Yer tutma, mekanla kayıtlı olma | Tahayyüz ve tecezzîden münezzehtir. | |
| Ha-Vav-Dad (1) | |||
| Havz/Havuz | Su toplanmış yer | Hem ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudat-ı seyyâlenin iki havzıdır. | |
| Ha-Vav-Tı (4) | + | ||
| İhata | Çevreleme | Bu Sekizinci Hüccet-i İmaniye1, vücub-u vücuda ve vahdâniyete delâlet ettiği gibi, hem delâil-i kat'iye ile rububiyetin ihatasına ve kudretinin azametine delâlet eder. | |
| İhtiyat | Tedbirli olma, yedek | İhtiyat ve temkin ve meşveret etmek lâzımdır. | |
| Muhit | Çevreleyen | + | Ceziretü'l-Arabda, vaktü'z-zuhr denilen şiddet-i hararet zamanında bir tatil-i eşgal, âdet-i kavmiye ve muhitiye olduğundan, o sünnet-i seniyyeyi daha ziyade kuvvetlendirmiştir. |
| Muhat | Çevrelenen | Bir nur ki değil öyle muhat, hem dahi mahsur | |
| Ha-Vav-Lam (17) | + | ||
| Ahval | Haller | Demek, Kur'ân'ın nazar-ı gayb-bînîsi, o kütüb-ü sâlifenin umumunun fevkinde ahvâl-i maziyeyi görüyor ki, ittifakî meselelerde musaddıkane onları tezkiye ediyor, ihtilâfî meselelerde musahhihâne onlara faysal oluyor. | |
| Ahvel | Şaşı | Ahvel (şaşı) gözlü, iki görür. | |
| Hail | Perde | Binler mertebeler hâil, binler hicaplar fâsıldır. | |
| Hal | Durum; şimdiki zaman | İşte, eski hâl muhal; ya yeni hâl veya izmihlâl | |
| Hâlâ/Hala | Şimdide, şu anda | İşte hiç görülmeyen –ve hâlâ görünmüyor– o ağaca dair biri çıksa, perde üstünde onun her bir azasına mukabil bir resim çekse, bir hudut çizse;... | |
| Halen | Şimdide, şu anda | Hem yemeksiz olduğu ekser vakitlerde ondan yediği halde, altı ay kadar devam ettiğini ve halen de, yüz dirhem kadar o peynirden bulunduğunu görüp yakinen tasdik ediyoruz. | |
| Halet | Durum, hal | Demek sırat-ı müstakimden ne kadar uzak düşse, o derece nisbeten şu hâlet tesir eder, vicdanı bağırttırır. | |
| Havale | Başkasına ısmarlama, gönderme | Öyleyse, esbab ve tabiata havale edilse, herşeye, ekser eşyadan toplamak suretiyle vücut verilebilir. | |
| Havali | Etraf, çevre | Senin yazdığın mu'cizeli iki Kur'ân-ı Azîmüşşânın bu havalide, hususan Ramazan-ı Şerifte sana kazandırdıkları sevapları ve tahsin ve tebriklerini, inşaallah yakında tab'a girmesiyle âlem-i İslâmdan senin ruhuna yağacak rahmet dualarını düşün, Allah'a şükret. | |
| Havl | Etraf, çevre; güç, kuvvet; sene | + (Sene anlamında) | O cüz-i ihtiyarîden dahi vaz geçip, irade-i İlâhiyeye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberri edip, Cenâb-ı Hakkın havl ve kuvvetine iltica ederek hakikat-i tevekküle yapışmaktır. |
| Hile | Aldatmaca | + (Çare anlamında) | Hile ile, dalkavuklukla ve yalanlarla kendilerini müdafaaya tenezzül etmiyorlar. |
| İstihale | Bir halden başka hale geçme | Fakat sinek, yediği binler muhtelif muzır maddelerin ve mikropların ve semlerin menşei olmakla, sinekler küçücük istihâle ve tasfiye makineleri hükmüne geçmeleri hikmet-i Rabbâniyeden uzak değildir, belki şe'nindendir. | |
| Muhal | Mümkün olmayan | Şu Notada, tabiiyyunun münkir kısmının gittikleri yolun içyüzü ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne derece hurafe olduğu, lâakal doksan muhali tazammun eden Dokuz Muhal ile beyan edilmiş. | |
| Muhavvel | Havele edilmiş | Bu da ehl-i medresenin dûş-u himmetine muhavveldir. | |
| Mütehavvil | Değişen | Kâinatın tagayyürü Onun tagayyürüne değil, belki adem-i tagayyürüne ve gayr-ı mütehavvil olduğuna delildir. | |
| Tahavvül | Hal değiştirme | Tahavvül ve tagayyür için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. | |
| Tahvil | Değiştirme | + | ...mevt adem, idam, fenâ, hiçlik, fâilsiz bir inkıraz değil; belki bir Fâil-i Hakîm tarafından, hizmetten terhis ve tahvil-i mekân ve tebdil-i beden ve vazifeden paydos ve haps-i bedenden âzâd etmek ve muntazam bir eser-i hikmet olduğu, Birinci Mektupta gösterilmiştir. |
| Ha-Vav-Ye (4) | + | ||
| Havi | İçeren | ...son celse-i muhakemede esasa dair beş umdeyi hâvi tahriri takdim ettiğim ikinci itiraznamem... | |
| İhtiva | İçermek | Yirmi küllî şehadetlerden ve çok şehadetleri ihtiva eden, İkinci şehadet | |
| Muhteva | İçerik | Eskiden beri, lâfız ve mânâ, üslûp ve muhteva bakımından, edipler ve şairler, mütefekkirler ve âlimler ikiye ayrılmışlardır. | |
| Muhtevi | İçeren | + | Haddimden yüz derece ziyade olan bu mektup muhteviyatını tevazu ile reddetmek bir küfran-ı nimet ve umum şâkirtlerin hüsn-ü zanlarına karşı bir ihanet olması ve aynen kabul etmek bir gurur, bir enâniyet ve benlik bulunması cihetiyle,... |
| Ha-Ye-Se (1) | |||
| Haysiyet | İtibar; derece | Hem Risale-i Nur zâhiren benim eserim olmak haysiyetiyle senâ etmiyorum. | |
| Ha-Ye-Dal (1) | |||
| Haydud/Haydut | Yol kesen | Bir insan yılan sûretine girse yahut bir velî haydut kıyafetine girse veyahut meşrutiyet, istibdat şekline girse, ona taarruz edenlerin cezası nedir? | |
| Ha-Ye-Ra (4) | + | ||
| Hayran | Şaşkın | + | Dîde giryan, sîne biryan, akıl hayran, bîhaber. |
| Hayret | Şaşırma | O zeval ve fenâyı, tezyid-i hüsün ve tecdid-i lezzet ve teşhir-i san'at için bir tazelendirmek şeklinde görüp, lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyadeleştirir. | |
| Mütehayyir | Şaşmış | Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar, ufûnetli, pis olduğunu hisseder; fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar. | |
| Tahayyür | Şaşkınlık | Bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi, yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim? Tahayyürde kaldım. | |
| Ha-Ye-Sad (1) | + | ||
| Hayse (beyse) | Şöyle mi böyle mi diye kararsızlık | Eğer bunu fehmedebildin; hayse beyseden kurtulacaksın. | |
| Ha-Ye-Dad (1) | + | ||
| Hayz/Hayız | Kadınlarda aybaşı hali | O vakit, her ayda on beş gün kadar hayız gibi arızalar münasebetiyle kadından tecennüp etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlûp ise fuhşiyata da meyleder. | |
| Ha-Ye-Fe (1) | + | ||
| Hayfa | Yazık! | Hayfâ ki, o potada zünnar-ı inkârımızı düşürdün. | |
| Ha-Ye-Nun (1) | + | ||
| Hîn/Hin | Zaman | Hîn-i sabâvetimden beri, en ziyade menfûrum, fe-lillâhi'l-hamdu yalan söylemektir. | |
| Ha-Ye-Ye (10) | + | ||
| Ettahiyyatü | Namazda oturuşta okunan dua | Aynen öyle de, âciz bir abd, namazında "Ettahiyyâtü lillâh" der. | |
| Haya | Utanma | Çocuk tabiatında hayâsız bir kadın, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm yemek yerken lokma istemiş, vermiş. | |
| Hayat | Yaşam | + | Vücudun kemâli, hayat iledir. |
| Hayy | Canlı; Allah2ın hayat sahibi ismi | + | Meselâ, İmam-ı Ali radıyallahu anhın hakkında Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs, altı isimdir. |
| Hayvan/Hayevan | Hareket eden canlı; insan dışındaki hareket eden canlı | + | Bence küre hayevândır, başkaların zannınca meyyit olan küreyi ger getirip koyarsan, |
| İhya | Hayat verme | İhyâ-yı din, ihyâ-yı millettir. | |
| İstihya | Haya etme | + | Halbuki istihyânın mahalli, بَعُوضَةً 'dir. |
| Muhyi | Allah'ın hayat veren ismi | + | Hem kudret, Rezzak, Gaffar, Muhyî, Mümit gibi sıfât-ı fiiliyenin mercii ve mizanıdır. |
| Tahiyye | Selamlar, dualar | + | ...Sâni-i Zülcelâlini, hayatlarının lisan-ı halleriyle, ins ve cin ve melek olan zîşuurların kàl dilleri gibi tahiyyelerle alkışlar... |
| Tahiyyat | Namazda son oturuş, hayat hediyeleri | Biz ise, et-tahiyyâtü demekle, kendi lisanımızla o tahiyyatları yâd edip, kendi hesabımıza dergâh-ı İlâhîye takdim ederiz. |