Dal (د) Kök Harfi İle Başlayan Kelimeler
Gezinti kısmına atla
Arama kısmına atla
Önceki Harf: Hı (خ) ← Arapça Kökenli Kelimeler Ana Sayfası → Zel (ذ): Sonraki Harf
Bu sayfada Bediüzzaman'ın eserlerinde geçen ve Dal (د) kök harfi ile başlayan Arapça kelimeler listelenmiştir.
| Arapça Harf | Türkçe Okunuşu | 2 Harfli Kelime Sayısı | 3 Harfli Kök Sayısı | 3 Kök Harfli Kelime Sayısı | 4 Harfli Kök Sayısı | 4 Kök Harfli Kelime Sayısı | Risalelerdeki Toplam Kök Sayısı | Kur'an'daki Toplam Kök Sayısı | Kur'an'daki Köklerden Risalelerde Geçenlerin Sayısı | Risalelerdeki Toplam Kelime Sayısı | Kur'an'daki Toplam Kelime Sayısı | Kur'an'daki Kelimelerden Risalelerde Geçenlerin Sayısı |
|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|
| د | Dal | - | 40 | 149 | 7 | 8 | 48 | 47 | 30 | 157 | 108 | 28 |
| Kelime | Anlamı | Kur'an'da Geçiyor mu? |
Örnek Cümle |
|---|---|---|---|
| Dal-Elif-Be (1) | + | ||
| De'b/Deb | Kaide, usul | + | De'b-i edeb ebed-müddet Kur'ân-ı ziyâbâr-ı şifâkâr-ı hüdâdâr |
| Dal-Be-Be (1) | + | ||
| Dabbe | Yerde yürüyen hayvan | + | Allahu a'lem, o dâbbe bir nevidir. |
| Dal-Be-Cim (1) | |||
| Dibace | Giriş (yazısı) | Zaman-ı salifte, şuara divanlarından hüsnünü; bir çok ulema, dibace-i te'liflerinden "Hulefa-i Raşidinin mesleğinden olmayan" bir şahs-ı hakime mehasin-i milleti gasben ona vermek.. | |
| Dal-Be-Ra (5) | + | ||
| Müdebbir (Müdebbire) | Her şeyin tedbirini gören Allah; İdare eden | + | Evet, dünya dârü'l-hikmet ve âhiret dârü'l-kudret olduğundan, dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbî gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya bir derece tedrici ve zamanla olması, hikmet-i Rabbâniyenin muktezası olmuş. |
| İstidbar | Yüzünü çevirmek | İstibdad, istikbale istidbar ediyor. | |
| Tedbir | Önceden gerekenleri yapma | Sonra şu ağaç, dal ve budak salıp tekessür ve intişar ettikten sonra, bütün hakikatini bir meyvede toplar, bütün mânâsını bir çekirdekte derc eder, onunla Hâlık-ı Zülcelâlinin halk ve tedbirindeki hikmetini gösterir. | |
| Tedabir | Tedbirler | ... rububiyetinin rahîmâne ve kerîmâne olan tedâbirinin mehâsinine ve inâyetinin ihtiyatlı letâifine pek zâhir bir surette işaret ve delâlet ederler. | |
| Tedebbür | Sonunu düşünme | Birinci Mukaddemede tedebbür et, sonra bunu da dinle ki: | |
| Dal-Be-Ğayn (1) | |||
| Debbağ (Debbağhane) | Deri tabaklayan kişi (tabaklanan yer) | Debbağhane'de iki ev çökmüş, bazı köylerde sarsıntıyı müteakip yangınlar olmuş. | |
| Dal-Se-Ra (1) | + | ||
| Müddessir | Örtüsüne bürünen; Sure adı | + | Rumuzat-ı Semaniye |
| Dal-Cim-Lam (1) | |||
| Deccal | Büyük yalancı | Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. | |
| Dal-Cim-Nun (1) | |||
| Dacin | Evcil, alışık | Güvercin gibi, dâcin denilen bir kuş hanemizde vardı. | |
| Dal-Hı-Lam (9) | + | ||
| Dahil (Dahili) | İçinde (İçe ait) | + | Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir. |
| Dahl | Katılma, girme | Eğer zerre miktar dahlim olsaydı, zaten elbisem beni ilân ediyor, istemediğim bir şöhret de beni herkese gösteriyordu. | |
| Dehalet | Sığınma | Öyleyse o fikir kudsiyet almak için İslâmiyete dehalet etmeye mecburdur. | |
| Duhul | İçine girme | Nasıl ki küfür, Cehenneme duhulüne sebeptir. | |
| İdhal | Dahil etme | Nefh-i surdan, muhasebenin hitâmına intikal ediyor ve ondan Cehenneme idhali zikrediyor. | |
| Medhal | Giriş | Şeytanların kâinatta icad cihetinde hiçbir medhalleri olmadığı, hem Cenâb-ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl-i hakka taraftar olduğu, hem hak ve hakikatin cazibedar güzellikleri ve mehâsinleri ehl-i hakka müeyyid ve müşevvik bulunduğu, hem dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalâleti tenfir ettikleri halde, hizbüşşeytanın çok defa galebe etmesinin hikmeti nedir? | |
| Müdahale | Karışma | Bazı risalelerde gayet kat'î ispat ettiğimiz gibi, hâkimiyetin şe'ni, müdahaleyi reddetmektir. | |
| Mütedahil | Birbirinin içine girmiş | Birbiri içinde mütedâhil daireler gibi her insanın kalp ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. | |
| Tedahül | İçine (birbirine) girme | Öyle ise mevâni tedahül edemez. | |
| Dal-Hı-Nun (1) | + | ||
| Duhan | Duman; Sure adı | + | ...ve haşir ve kıyametin bir alâmeti olan duhan, hem Leyle-i Berâtın senevî olarak hikmetli tefrik ve taksim-i umûr noktalarıyla ve başka karineler ile îmaen ve remzen haber veriyor. |
| Dal-Ra-Cim (7) | + | ||
| Derc | İçine alma, dahil etme | Sözler Mecmuasının sonunda neşredilmiş, buraya derc edilmemiştir. | |
| Derece | Kademe | + | Hem ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktiza eden gayet derecede mebzuliyet ve nihayet derecede ucuzluk dahi, yeryüzünde masnuatça, san'atça, nihayet derecede kıymettar ve pahalı bir keyfiyette görünüyor. |
| İstidrac/İstidraç | Dinden uzak kişilerdeki harikuladelik | Kerâmet ve ikram ve inâyet ve istidrâca dair mühim bir kaideyi beyan eder. | |
| Münderecat | İçindekiler | Şu kadar ki, mu'cizat-ı Ahmediyenin en büyüğü Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan olduğuna göre, i'câz-ı Kur'ân'ın ruhumda husule getirdiği tebeddülât ve münderecatından ettiğim istifade çok azîmdir. | |
| Münderic | İçinde olma | Bu kefarete mânâ-yı ukubetle mânâ-yı ibadet ikisi dahi münderic olduğu için, hem kerhen icbar edilmeyecek, hem tedahül eder. | |
| Tederrüc | Adım adım ilerleme | Ve nizamsız iştibaktan tevakki ve maâni-i müteselsilede tederrüc lâzımdır. | |
| Tedric (Tedricen) | Derecelere ayırma (ayırarak) | Bazılara bir an bir senedir Fıtratların bir kısmı birden bire parlıyor. Bir kısmı tedricîdir,... | |
| Dal-Ra-Ra (3) | + | ||
| Derari | Parlak ve renkli yıldız | Bu semaların bir kısmı, seyyarat balıklarına denizdir; bir kısmı da sabit yıldızlara mezraadır; bir kısmı da sema çiçekleri hükmünde olan derâri yıldızlara bahçe ve bostandır. | |
| Dürer | İnciler | Belki hikâyâtın bakırları ve İsrailiyatın müzahrafatı ve teşbihatın mümevvehatı elmas-ı akidede, cevher-i şeriatta, dürer-i ahkâmda idhal etmek, kıymetini daha ziyade tenzil ve müteharrî-i hakikat olan müşterisini daha ziyade tenfir ve pişman eder. | |
| Dürr | İnci | + | Güya o dürr-i yetim ile hâmile olan o asır, Peygamberden istifaza ile istifade ederek keramet sahibi olmuş. |
| Dal-Ra-Ze (1) | |||
| Dürzi | Çok bozuk dalalet ehli (bir fırka) | "Çünkü kanun-u İlahîden hariç kalan bu gibi dürzilerin gözleri, kulakları daima sağ kalsın ki azapları işitmekten ve ikabları görmekten zevk alsınlar.” diye sâmi' efendiye cevap vermiştir. | |
| Dal-Ra-Sin (7) | + | ||
| Ders | Öğrenmek için muallimden azar azar alınan vazife | Hem ihlas ve hakperestlik ise Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun, istifadelerine taraftar olmaktır. Yoksa “Benden ders alıp sevap kazandırsınlar.” düşüncesi, nefsin ve enaniyetin bir hilesidir. | |
| Dürus | Dersler | Bu durûs-u Kur'âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. | |
| Medaris | Medreseler | Hattâ, şu memleketin maâbid ve medâris-i diniyesinden başka, makberistanın mezar taşları dahi birer telkin edici, birer muallim hükmündedir ki, o maânî-i mukaddeseyi ehl-i imana ihtar ediyorlar. | |
| Medrese | Okul | Medrese usulünce hiç olmazsa on beş sene tahsil-i ilim lâzım geliyor ki, hakaik-i diniye ve ulûm-u İslâmiye tam elde edilsin. | |
| Müderris | Ders veren | Ben henüz sinn-i bülûğa vâsıl olmadığımdan, muhterem bir müderris kıyafetini kendime yakıştıramıyorum. | |
| Tedris (Tedrisat) | Ders verme | Risale-i Nur adı verdiği dinî tedrisat sayesinde mahkûmların on beş haftada ıslah olacaklarını—ki, Denizli ve Afyon hapishaneleri, adliyenin, gardiyan ve müdürlerin şehadetiyle sabittir—söylemektedir. | |
| Tederrüs | Ders alma | Buna da her kitaptan bir veya iki ders, nihayet on ders tederrüs etmekle muvaffak oldu ve mütebakisini terk eyledi. | |
| Dal-Ra-Kef (5) | + | ||
| Dereke | (En) aşağı mertebe | Meselâ dildeki kuvve-i zâikayı Fâtır-ı Hakîmine satmazsan, belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. | |
| Derk | Anlama | + (Aşağı anlamında) | ...istiğfara müncer olan derk-i kusur, gurura incirar eden rü'yet-i hüsn-ü amele müreccahtır. |
| İdrak | Anlama | Asrın idrâkine, zamanın tefehhümüne, anlayışına hitap eden, ihtiyaca en muvafık tarzı gösteren, ders veren ve doğrudan doğruya feyiz ve ilham tarikiyle âyetlerin yıldızlarından gelen ders-i Kur'ânîdir, küllî mârifetullah burhanlarıdır. | |
| Müdrik (Müdrike) | Anlamış (idrak etme duyusu) | Ve keza, hardaleden daha küçük kuvve-i hâfızasında öyle bir lâtife-i müdrike bırakılmıştır ki, o hardalenin tazammun ettiği geniş âlemde o lâtife daimî seyir ve cevelân etmekte ise de, sahiline vâsıl olamaz. | |
| Tedarik | Temin | O üç dört hâcâtını tedarik etmeyen, on adette ancak ikisiydi. | |
| Dal-Ra-He-Mim (1) | + | ||
| Dirhem | Küçük (gümüş) para birimi; 3,2 gram | ...şehriyeden beş dirhem, yoğurt süzülse on dirhem, muhallebi susuz altı yedi dirhem, beşinci gecede, tanesiz gibi gayet hafif şehriye beş altı kaşık, sahurda altı yedi kaşık pirinç çorbası, mecmuu otuz dirhem (96 gr.) gıdayla... | |
| Dal-Ra-Ye (1) | + | ||
| Dirayet | Beceriklilik, iktidar | O Üstadımızdan, Cenâb-ı Hak ebediyen razı olsun ve bütün talebelerine ve bilhassa benim gibi biçare, zavallı ve âcizlere akıl, dirayet, azim ve ihlâs ihsan buyursun. Âmin. | |
| Dal-Sin-Te-Ra (2) | |||
| Desatir | Düsturlar | Altı günde, o sarayın, o şecerenin esâsâtını desâtir-i hikmet ve kavânin-i ilm-i ezelîsi ile vaz' etti. | |
| Düstur | İlke, kural | Evet, düstur-u cidâli o kadar esaslı ve küllî kabul etmişler ki, "Hayat bir cidaldir" diye eblehâne hükmetmişler. | |
| Dal-Sin-Sin (3) | + | ||
| Desais | Hileler | ...hem ehl-i imanın desâis-i şeytaniyeye kapılmaları imansızlıktan ve imanın zayıflığından olmadığını;... | |
| Dessas | Hileci | Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade etmektedirler;... | |
| Desise | Hile | İşte bu desise-i şeytaniyeye mâruz olan biçare adam, hakaik-i imaniyeye yakînini böyle zâtî imkânlarla kaybediyor zanneder. | |
| Dal-Ayn-Vav (10) | + | ||
| Daavat/Deavat | Dualar | Ve o istemekle, dâr-ı saadetin ve Cennetin en mühim bir sebeb-i vücudu olan ubudiyet-i beşeriyeye ve daavât-ı insaniyeye kendisi dahi iştirak etmektir. | |
| Dava/Da'va | İddia | + | İşte bu ehemmiyetli, azîm dâvâyı kazandıracak ve yirmi seneden beri tecrübeler ile ondan sekizine o dâvâyı kazandıran bir dâvâ vekili bulunsa, elbette aklı başında her adam, o dâvâyı kazandıran öyle bir dâvâ vekilini vazifeye sevk edecek olan bir hizmete her hadisenin fevkinde ehemmiyet vermeye mükelleftir. |
| Davet/Da'vet | Çağırma | + | Kur'ân hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı davet olduğundan, içinde tekrar müstahsendir, belki elzemdir ve eblâğdır. |
| Dua | Yakarış, niyaz | + | Dua ubûdiyetin ruhudur ve hâlis bir imanın neticesidir. |
| Eddai/Dai | Dua eden; çağıran; sebep olan | + | Ubudiyetin dâîsi emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı Haktır. |
| Ed'iye/Ediye | Dualar | ...Zât-ı Üstadânelerinin makbul ed'iyelerinden gece ve gündüz hissemend olmamızı niyaz ediyorum... | |
| İddia | Savunulan düşünce | Mahkemede kırk sahife iddianame iki saate yakın dinlettirildi. | |
| İstida | Dilekçe | Bu noktayı izah için Afyon mahkeme reisine gönderdiğim istidayı size de berâ-yı malûmat gönderiyorum. | |
| Müddei | İddia eden | Ey müddei, senin, şiddet-i zaafından, ferâizi tamamıyla senden göstermeyen sönük imanın nerede? | |
| Tedai | Çağrışım | Bu münasebetle gelen tahattura "tedâi-yi efkâr" tabir edilir. | |
| Dal-Ğayn-Dal-Ğayn (1) | |||
| Dağdağa | Gürültü, telaş | Ve o mezkûr hakikatleri iktiza ettiği için, kâinatı dağdağa-i tagayyür ve fenâdan, tahavvül ve zevâlden kurtarmak... | |
| Dal-Fe-Te-Ra (1) | |||
| Defter | Kağıt destesi | İmam-ı Mübîn, kader-i İlâhînin bir defteri, bir mecmua-i desâtiridir. | |
| Dal-Fe-Ayn (7) | + | ||
| Dafi (Dafia) | Defeden, engelleyen | + | Halbuki, zekât, her şahıs için sebeb-i bereket ve dâfi-i beliyyattır. |
| Def' | Kovma | + | Hem siz, hem onlar bilsinler ki, sadaka belâyı def ettiği gibi, Risaletü'n-Nur Anadolu'dan, hususan Isparta, Kastamonu'dan âfât-ı semaviye ve arziyeyi def ve ref'ine vesiledir. |
| Def'a/Defa (Def'aten/Defaten) | (Bir) kere(de) | Ecsâdın def'aten inşasının misâli ise: | |
| Eddifa | Savunma (Gazete ismi) | Bağdat'ta çıkan ed-Difa gazetesinin muharriri İsa Abdülkadir'in Arabî makalesinin tercümesi. | |
| Müdafaa | Savunma | Ceza Hâkimine Son Müdafaa | |
| Müdafi | Savunan | ...Hâlık-ı Zülcelâl, kâinatta ezdâdı birbirine mezc edip, birbirine mukabil getirip ve birbirine mütecaviz ve müdafi bir vaziyet verip,... | |
| Tedafü | Birbirini savma | Hariç etse tecavüz, o da eder tedafü. İşte şimdi anladın, sırrı nedir ki küsmüş, almadı medeniyet. | |
| Dal-Fe-Nun (3) | |||
| Defain | Defineler | İmanı elde eden ruh-u beşer, mânisiz, müdahalesiz, hâilsiz, mümanaatsız, her halinde, her arzusunda, her anda, her yerde o ezel ve ebed ve hazâin-i rahmet maliki ve defâin-i saadet sahibi olan Cemîl-i Zülcelâl, Kadîr-i Zülkemâlin huzuruna girip hâcâtını arz edebilir. | |
| Defin (Define) | Gömü | Meselâ, envâ-ı cevâhiri hâvi ziynetli ve kıymetli bir defineyi keşfetmek için birkaç adam denizin dibine dalarlar. | |
| Medfun | Gömülü | Evet, sevgili Üstadım, senelerden beri Kur'ân-ı Azîmü'l-Burhanın bahr-i ummanında medfun defineleri, Risaletü'n-Nur ve Mektubatü'n-Nur'la meydana çıkarmıştınız. | |
| Dal-Kaf-Kaf (8) | |||
| Dakk | Kapı çalma | Fakat bazan seni şu vazifede istihdam eder ki, hazain-i rahmetinin kapılarını kavl ve hâl ve fiil ve sualle dakk-ı bab etmek ile ubudiyet sûretinde hizmet edersin. | |
| Dekaik/Dakaik | Dakikalar | Anladım ki, bu çok ince ve çok harika olan dekaik-i san'at, yalnız zîşuurların nazarlarına ifade-i mânâ için değildir. | |
| Dakik | İnce | Bu sırr-ı dakîkin vücûh-u kesîresinden birkaç veçhi Risalelerde zikredilmiştir. | |
| Dakika | Saatin 60'ta biri | Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştaksan, mevtten kaçarsan, kat'iyen bil ki, hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. | |
| Dikkat | İncelik | Dikkat ediniz, gözünüzle görseniz dahi perdeyi yırtmayınız. | |
| Men Dakka Dukka | Kapı çalanın kapısı çalınır (Eden bulur) | "Men dakka dukka" kaidesiyle, sûizan eden, sûizanna mâruz olur. | |
| Müdakkik | İnceliklere dikkat eden | İşte böyle müdakkik ve ilim ve şeriat ve Kur'ân cihetinde bu zamanda söz sahibi en büyük âlim böyle hükmetmiş. | |
| Tedkik | İnceleme | Ehl-i imanı dalâletten muhafaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem herşeyi bırakmakla, çok zaman tedkikat ile meşguliyeti iktiza ettiğinden, Hazret-i Mehdinin, o vazifesini bizzat kendisi görmeye vakit ve hal müsaade edemez. | |
| Dal-Lam-Dal-Lam (1) | |||
| Düldül | Hz. Ali'nin katırı (aslen kirpi demektir) | Fahr-i Âlem, Arştan bu yere indi,/Şâh-ı Velâyet gelip Düldül'e bindi, | |
| Dal-Lam-Sin (1) | |||
| Tedlis | Gizlemek | Hak ise tedlis ve tağlit etmekten müstağnidir. | |
| Dal-Lam-Lam (8) | + | ||
| Dâl/Dal | Delil olan | Vahdet-i Bârî'nin tahakkukuna dâl olan hadsiz hüccet ve alâmetlerden üç hücceti beyan eder. | |
| Delail | Deliller | Bu Sekizinci Hüccet-i İmaniye1, vücub-u vücuda ve vahdâniyete delâlet ettiği gibi, hem delâil-i kat'iye ile rububiyetin ihatasına ve kudretinin azametine delâlet eder. | |
| Delalet | Yol gösterme | Öyle ise, biz de gayet muhtasar bir hülâsa ile vech-i delâletini ve sıhhatini beyan edeceğiz. | |
| Dellal | Yol gösteren | Ve elbette o sıfatların ve o fiillerin medar-ı zuhurları, belki medar-ı kemalleri, belki medar-ı tahakkukları olan rehber-i ekber, muallim-i ekmel ve dellâl-ı âzam ve tılsım-ı kâinatın keşşafı ve âyine-i Samedânî ve Habib-i Rahmânî olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın risaleti hiçbir cihetle inkâr edilmez. | |
| Delil | Doğru yolu gösteren | + | Delil ve imamımız inâyet ve Kur'ân'dır, şehbâz-ı edvar-pervaz. |
| Edille | Deliller | Bunun edillesi, zevi'l-ihsâsı hayrette bırakacak gayet derin ve dakik on iki hemhemler ve şuur-u imanlarla Risale-i Hasbiyede beyan edilmiştir. | |
| İstidlal | Delil getirme | Ateşin dumana olan delâleti gibi, müessirden esere yapılan istidlâle "burhan-ı limmî" denildiği gibi; dumanın ateşe olan delâleti gibi eserden müessire olan istidlâle de "burhan-ı innî" denir. | |
| Medlul | Gösterilen | Ruhum, onunla o hazineyi keşfetti" diyerek sâir işarâtın karinesiyle bir mânâ-yı işârî ve bir medlûl-ü mecazî suretinde... | |
| Dal-Lam-Vav (2) | + | ||
| Delv | Kova (burcu) | + | ...küre-i arz Delv burcundan koşup Hût'taki tedellî eden kanunu tutup, şecere-i hilkatin bir dalıyla semere gibi asıldı. |
| Tedelli | Eğilme, tevazu gösterme | Tedelli eden bu dala biz de asılmalıyız, oraya alsın bizi. | |
| Dal-Mim-Dal-Mim (1) | + | ||
| Demdeme | Kızgın ses | Dinle, havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, ra'dlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka birer mânidar nevaz. | |
| Dal-Mim-Ğayn (1) | + | ||
| Dimağ | Beyin | İmanın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor mâkes-i nur-u iman. | |
| Dal-Mim-Nun (1) | |||
| İdman | Alıştırma | Mâsum çocukların hastalıklarını, o nazik vücudlara bir idman, bir riyazet ve ileride dünyanın dağdağalarına mukavemet verdirmek için bir şırınga ve bir terbiye-i Rabbâniye gibi, ... | |
| Dal-Mim-Ye/Vav (1) | + | ||
| Dem | Kan | + | Bu vaziyete karşı gayet ihtiyat ve mümkün olduğu kadar eski mahpuslardan gücenmemek ve gücendirmemek ve ikiliğe meydan vermemek ve itidal-i dem ve tahammül etmek ve mümkün olduğu derecede bizim arkadaşlar uhuvvetlerini ve tesanüdlerini tevazu ile ve mahviyetle ve terk-i enâniyetle takviye etmek gayet lâzım ve zarurîdir. |
| Dal-Nun-Ra (1) | + | ||
| Dinar | Altın para (eski) | + | Hem bâhemdir bir dinar ve bir dirhem o lezzet, berhem-zened. |
| Dal-Nun-Vav (5) | + | ||
| Deni (Deniyyet) | Aşağı(lık) (Mimsiz medeniyyet) | Şeytan gibi şahısların, bir menfaat-i hasise için ayağını öpmekle zillet gösterir denî bir muanniddir. | |
| Dünya | Yerküre | + | Dünya kazûratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. |
| Edna | En/daha alçak | + | Zira hayat-ı dünyeviyesine lâzım olan amel ve iktidar cihetinde en ednâ bir serçe kuşuna yetişmez. |
| Tedenni | Gerileme | Ve ondan terakkiyat ve tedenniyat çıkmış. | |
| Denaet | Alçaklık, aşağılık | Muîn-i zâlimîn dünyada erbâb-ı denâettir, | |
| Dal-He-Ra (2) | + | ||
| Dehr/Dehir | Uzun zaman dilimi, dönem | Herkes, zaman ve dehirden şikâyet ediyor. | |
| Dehri (Dehriyyun) | Zamana tapan sapık fırka mensubu (Bu sapık fırka) | ...kuvve-i akliye dalında, âlem-i insaniyetin dimağına dehriyyun, maddiyyun, tabiiyyun gibi meyveleri vermiş, beşerin beynini bin parça etmiştir. | |
| Dal-He-Şın (3) | |||
| Dehşet | Kokup kaçılacak şey | Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi "Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler" de,... | |
| Müthiş/Müdhiş | Dehşetli | Müthiş bir halecan ve heyecan hisseder. | |
| Tedehhüş | Korkmak | Acaba, dünya gibi koca, büyük ve gafletle karanlıklı, vahşetli ve hâlî bir haneye birisi girse, ne kadar tedehhüş, tevahhuş, telâş eder,... | |
| Dal-He-Lam-Ze (1) | |||
| Dehliz | Koridor | ...ehl-i Kur'ân ve imana, dehliz-i cinandan rahmet-i Rahmân'a ve zindan-ı dünyadan bostan-ı bekaya açılan bir kapıya döner. | |
| Dal-He-Nun (3) | + | ||
| Dühn | Yağ | + | Meselâ incirin meyvesine halis bir süt, narın semeresine bir şarab-ı tahur, zeytininkine bir dühn-ü mübarek ve cevizinkine bir zeyt-i münevver ve hakeza, her birisine lâyık ve muvafık rızık i'ta etmektedir. |
| Müdahene | Dalkavukluk | Zilleti olan, herkese karşı kendisini zelil gösterir. Bu ise riyadır. Riya ise müdahenedir. Müdahene dahi kizbdir. | |
| Müdahin | Dalkavuk | Hem de, mağlûp biçare bir reise yahut müdahin memurlara veyahut mantıksız bir kısım zabitlere itimat edilirse ve dinin himayesi onlara bırakılırsa mı daha iyidir;... | |
| Dal-He-Ye (3) | + | ||
| Dahi (Dahiye) | Çok zeki; afet | Sol tarafıma baktım; müthiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. | |
| Deha | Yüksek zeka | Dehâ dimağda işler; kalbi de karıştırır. | |
| Devahi | Felaketler | İşte, küre-i zemin gibi ağır ve âlem-i İslâmiyete çökmüş olan mesâib ve devâhiye karşı nokta-i istinadınız, muhabbetle ittihadı, mârifetle imtizac-ı efkârı, uhuvvetle teavünü emreden nokta-i İslâmiyettir. | |
| Dal-Vav-Elif (1) | |||
| Dâ'/Da' | Hastalık | Visal nefs-i zeval oldu * Devayı ayn-ı dâ' gördüm. | |
| Dal-Vav-Ra (16) | + | ||
| Dair | Bir şey etrafında dönen, hakkında | Ecnebî Feylesofların Kur'ân'ı Tasdiklerine Dair Şehadetleri | |
| Daire | Yuvarlak; ofis | + (Hezimet anlamında) | Daire daire üstünde, ayrı ayrı nazik vazifelerle saray ehli meşguldürler. |
| Dâr/Dar | Mekan, ev | + | Hem dünyada gençliğe muhabbet, yani, ibadette gençlik kuvvetini sarf etmenin neticesi, dâr-ı saâdette ebedî bir gençliktir. |
| Devair | Daireler | Elbette, bütün devâir-i rububiyetle alâkadardır. | |
| Deveran | Dönme | İşte, şu kâinattaki raks ve deveran, seyr ü cevelân ve temâşâ-i tesbihfeşan ve fusul-ü erbaa ve gece-gündüzdeki seyeran gibi ef'al, eğer vahdete verilse,... | |
| Devr/Devir (Devre/Devire) | Dönüş | Sonra, İhtilâl-i Kebîr gibi çok inkılâplarla, o devir de ecîr devrine inkılâp etmiş. | |
| Devran | Dönme | Madem bu kâinatın heyet-i mecmuasından, arzın yevmî ve senevî devranından tâ insanın simasına ve başının duygular manzumesine ve kandaki beyaz ve kırmızı küreyvâtın devranına ve cereyanına kadar küllî olsun cüz'î olsun herbir şeyde hikmetli ve dikkatli bir intizam var. | |
| Devvar | Durmayıp dönen | Şu semâvât ehli ne birer mescid-i seyyar/Birer hane-i devvar, birer ulvî âşiyâne, | |
| Diyar | Dârlar, mekanlar | Çünkü, ecnebî diyarına, lisan-ı şeriatta "dâr-ı harp" denilir. | |
| Edvar | Devirler, devreler | Zira beşer, edvarda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. | |
| İdare | Çekip çevirmek, yönetim | İdare ve âsâyişe ilişmeyen şiddetli muhalifler, her hükûmette bulunur. | |
| Medar | Sebep; etrafında dönülen şey; yörünge | ...insanın ehl-i sevâhil kısmının kısm-ı âzamının medar-ı taayyüşleri balıktır ... | |
| Müdevver (Müdevveriyet) | Yuvarlak(lık) | Kim dine istinadla, himayet yolunda müdevveriyet-i arzı inkâr ederse, sadîk-ı ahmaktır, adüvv-ü şedidden daha ziyade zarar vermiş olur. | |
| Müdir/Müdür | İdare eden | Çünkü kadının—aile hayatında müdir-i dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza memuru olduğundan—en esaslı hasleti sadakattir, emniyettir. | |
| Mütedair | Alakalı, dair | Bu maksatla yaptıkları muhabere mektuplarının münderecatında, hükûmete karşı kötü maksat beslemedikleri ve bir cemiyet veya tarikat kurmak fikriyle hareket etmedikleri anlaşılmış olduğuna mütedair olduğu görülmüş;... | |
| Tedvir | Döndürmek | Şu kâinatın Sahip ve Mutasarrıfı, elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvir ediyor ve herşeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve herşeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faideleri irade ederek tedvir ediyor. | |
| Dal-Vav-Lam (4) | + | ||
| Devlet | Ülke; Kuvvet | Azametli Bahtsız Bir Kıt'anın, Şanlı Tali'siz Bir Devletin, Değerli Sahipsiz Bir Kavmin Reçetesi | |
| Düvel | Devletler | Düvel-i İslâmiyede velev nadiren olsun gayr-ı müslim, askerlikte istihdam olunmuştur. | |
| Müdavele | Alış-veriş, dolaşma | Şu Risale, bir meclis-i nuranîdir ki Kur'ân'ın şu münevver, mübarek şakirdleri, içinde birbiriyle mânen müzâkere ve müdâvele-i efkâr ediyorlar. | |
| Tedavül | Dolaşma | Bugün ellerde tedavül eden Kur'ân'ın Hazret-i Muhammed'e (a.s.m.) vahyolunan kitabın aynı olmasıdır. | |
| Dal-Vav-Mim (5) | + | ||
| Daim (Daime, Daimi, Daima) | Sürekli | + | Mertebece birbirine yakın olanlar birbirinin makamlarını taklit edebilirler, muvakkaten insanları iğfal ederler; fakat daimi iğfal edemezler. |
| Devam | Sürme | Belki, Risale-i Nur şakirtlerinin taifesi ne kadar devam edeceğini düşündüğüme binaen ihtar edildi. | |
| İdame | Sürdürme | Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir. | |
| Müdavemet | Devamlılık | Namazda lâzım olan tâdil-i erkân, müdavemet, muhafaza gibi "ikame"nin mânâlarını müraat etmeye işarettir. | |
| Müdavim | Devam eden | Cümlenin cümle-i ismiye şeklinde zikredilmesi, tesbihin melâikeye bir seciye olduğuna ve melâikenin tesbihata mülâzım ve müdavim olduklarına işarettir. | |
| Dal-Vav-Nun (4) | + | ||
| Divan | Büyük meclis; şiirlerin toplandığı kitap | Risale-i Nur şakirtlerine küçük bir mesnevî ve imanî bir divandır. | |
| Dûn/Dun | Aşağı | + | Ve keza bir sivrisineğin yaratılışı, san'atça filin hilkatinden dûn değildir. |
| Madun | Alt | Evet, acaib-i san'at ve garaib-i hilkat noktasında cüz'iyat külliyattan geri değil; çiçekler yıldızlardan aşağı değil; çekirdekler ağaçların mâdûnunda değil; belki çekirdekteki nakş-ı kader olan mânevî ağaç, bağdaki nesc-i kudret olan mücessem ağaçtan daha aciptir. | |
| Tedvin | Düzenleme | ...tesis-i İslâmiyette ve tedvin-i şeriatta Sahabelerin cüz'î hadiselerini dahi nazar-ı ehemmiyete almasında,... | |
| Dal-Vav-Ye (3) | |||
| Deva | İlaç | Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devâsı var ki, o da vücub-u zekâttır. | |
| Edviye | Devalar | Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki, ... | |
| Tedavi | İyileştirme | Tedavi için ilâçları almak, istimal etmek meşrudur; fakat tesiri ve şifayı Cenâb-ı Haktan bilmek gerektir. | |
| Dal-Ye-Nun (8) | + | ||
| Deyn | Borç | + | Halbuki, bağındaki meyveleri, kaç senede deynine kâfi gelmeyecek. |
| Deyyan | Herkesin hesabını bilen Allah | Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! | |
| Din | Hak yol | + | Din-i hak, saadetin fihristesidir. |
| Diyanet | Din işleri | Hattâ siz isterseniz kendi hesabınıza, onları müftüler neşretmek niyetiyle Diyanet Reisine verirsiniz. | |
| Edyan | Dinler | Bütün ehl-i edyan, "melekü'l-cibal, melekü'l-bihar, melekü'l-emtar" gibi, her nev'e göre birer melek-i müekkel, vahyin ilhamı ve irşadıyla bulunduğunu kabul ederek, o namlarla tesmiye ediyorlar. | |
| Medyun | Borçlu | Borcu çok, ziyade medyun; borç sahipleri de Yahudiler. | |
| Müdayene | Bakara 282. ayet | En büyük olan Müdayene âyeti sahifeler için, Sûre-i İhlâs ve Kevser, satırlar için bir vahid-i kıyasî ittihaz edildiğinden, Kur'ân-ı Hakîmin bu güzel meziyeti ve i'câz alâmeti görülüyor. | |
| Mütedeyyin | Dindar | Hâzık, mütedeyyin hekimlerin tavsiyelerini tutmak, ehemmiyetli bir ilâçtır. |