İnna A'tayna'nın Sırrı

Nurpedia.org - İman ve İslam Hakikatlerine Dair Nur Ansiklopedisi sitesinden
(İnna Atayna sayfasından yönlendirildi)
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Bu risaleyi okumak için İnna A'tayna'nın Sırrı okuma sayfasına gidin.

İnna A'tayna'nın Sırrı Bediüzzaman hazretlerinin Kevser suresinden cifr ilmiyle istihraç ettiği ve süfyaniyetin ve dinsizlik komitesinin iç yüzünü beyan ettiği bir küçük risaledir. “Mahremdir” kaydıyla yalnızca yakın ve has talebelerine mahsus tutmuş ve basılıp neşredilmesine izin vermemiştir. Risale'de bahsettiği istihracın gösterdiği aynı tarihte, o rejimin müessisi ve başı dünyadan göçüp darbesini yemiştir. Şahsî isimlerin açıkça belirtildiği bu risaleyi Bediüzzaman yanında bulundurmamış, uzun müddet eline geçmemiş ve talebelerine merak etmemelerini, çok merak ederse başında “Sâniyen” ile başlayan fıkrayı ve Lâhika’da geçen aynı meseleye dair fıkrayı okumasının kafi olduğunu beyan etmiştir.

Bilgiler

Diğer İsimleri: Bir Sırr-ı İnna A'tayna, Mahrem Sırr-ı İnna A’tayna, Yirmi Dokuzuncu Mektub’un Sekizinci Kısmı’nın Dördüncü Remzi

Telif Yeri ve Tarihi: Barla[1][2][3]

Telif Dili: Türkçe

Basılma Yeri ve Tarihi:

İçeriği:

Telifiyle İlgili Diğer Bilgiler: Ay ışığında yazılmış, katipliğini yapan Şamlı Tevfik ağabeyin rivayetine göre: "Üstad Hazretleri bir taraftan söylüyor bir taraftan yazdırıyordu. Üstad Hazretlerine bakmak istiyorum, sanki o dağ üstüme yıkılmış gibi bir türlü bakamıyorum. Öyle mehabet vardı... Nihayet risaleyi yazma işi bitti, Üstad Hazretlerinin yüzüne bakabildim"[1][3]

Bu Risaledeki Tevafuklar:

Risale-i Nur'da Derc Edildiği Yerler

Mahrem olduğu için neşredilmemiştir. Rumuzat'ı Semaniyenin içindedir.

Risale-i Nur'da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği

Aziz, sıddık, hâlis, sebatkâr, fedakâr kardeşlerim!

Evvela: Sırr-ı İnna A’tayna hiç yanımda bulunmadığının sebebi, eski zamanda iki hiss-i kable’l-vukuumda bir iltibas olmuş.

Birincisi: Bir hiss-i kable’l-vuku ile yalnız vatanımızda dehşetli bir hâdiseyi ve zalimlerin musibetini hissettim. Halbuki büyük dairede, zemin yüzünde, haber verdiğimiz gibi on iki sene sonra aynen o sırr-ı azîm görüldü. Benim istihracımı gerçi zahiren bir parça tağyir etti. Fakat hakikat cihetinde pek doğru ve ayn-ı hakikat meydana çıktı. Bunun için o risaleyi yanımda bulundurmuyorum ve başkalarına vermiyorum.

İkincisi: Kırk sene evvel tekrarla derdim: “Bir nur göreceğiz.” Büyük müjdeler verdim. O nuru büyük daire-i vataniyede zannederdim. Halbuki o nur, Risale-i Nur idi. Nur şakirdlerinin dairesini umum vatan ve memleket siyasî dairesi yerinde tahmin edip sehiv etmiştim.

(Şualar, 14. Şua)


Üçüncüsü: Hazret-i İmam-ı Ali radıyallahu anh, bu fıkrada بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ cümlesiyle diyor ki: Bin üç yüz elli dörtte (1354) Siracünnur –yani Risale-i Nur’un nuru– ile dalaletin tecavüz eden nârı inşâallah sönecek. Yani fitne-i diniye ateşini ya tahribattan vazgeçirecek veya ileri tecavüzatını kıracak.

Eğer hicrî tarihi olsa bundan iki sene evvel, dini dünyadan tefrik fırsatından istifade ile dinin ve Kur’an’ın zararına olarak ilerleyen dehşetli tasavvuratın tecavüzatı tevakkuf etmesi, elbette karşılarında kuvvetli bir seddin bulunmasındandır. O set ise bu zamanda çok intişar eden Risale-i Nur’un keskin hüccetleri ve kuvvetli bürhanları olduğu, çok emareler ile hissediliyor. Ve bu ikinci ihtimaldeki işaret-i Aleviye dahi onu teyid ediyor. (Hâşiye: Hem de “İnna A’tayna”nın sırrı kısmen tahakkuk etmiş. Çünkü Süfyaniyetin dört rüknünden en kuvvetlisi ve dehşetlisi bütün bütün çekildi. Kabir altında azap çekiyor. Ve en büyüğü dahi alâkası bilfiil çekilmiş. Mason komitesinin mahkûmu ve âleti olup azabıyla meşguldür. Yalnız onun gölgesi hükmediyor. İleri tecavüz etmemekle beraber kısmen geriliyor. Bâki kalan iki şahıs ise ellerinden gelse tamire çalışacaklar.)

(Şualar, 8. Şua, 3. Remiz, Haşiye)


Sevgili Üstadım!

Evvelki hafta irsal buyurduğunuz “Bir Sırr-ı İnna A’tayna” serlevhasını taşıyan risalenizi aldık. Esasen hiçbir hafta geçmiyor, sürurlarımızı tezyid eden, yeni ve hem gayet derecede şirin bir risale elimize gelmemiş bulunsun. İşte iki haftadır bu kıymettar risaleyi okuyor ve elimizden bırakmıyoruz.

Evet bu risale, Cenab-ı Hakk’ın istikbalde bu ümmete vaad ettiği güneşin tulûuna intizarımızı teşdid etmekle kalmadığı gibi bir taraftan içindeki hakikate bizi meftun ediyor. Ve diğer taraftan, acaba fezası zulmet bulutlarıyla dolu olan bu âlemin, o güneş neresinden ve ne suretle doğacak ve ne şekilde bu zulmet ve âfet saçan bulutları dağıtacak diye tahayyül ederken ikinci feyyaz, bir diğer zeyl, o güneşin vaktini tayin etmekle bizi pek büyük bir bâr-ı sakîlden kurtarmış ve senelerden beri almak istediğimiz halde alamadığımız derin bir nefesi vermiş ve bizi dilşâd eylemiştir.

Ahmed Hüsrev

(Barla Lahikası)


Âh, sevgili Üstadım! Ehl-i gaflet gülerken, ehl-i ilhad nefsî müştehiyatları arkasında koşarken biz ne acı hayatlarla karşılaşıyoruz. Âh, sevgili Üstadım! Cenab-ı Hak bize saadet vermeyecek mi? Acaba bu gün daha çok uzayacak mı? İhtiyarsız kendime sorduğum bu suallere yine kendim cevap verirken, teenni ve sabır tavsiye ediyorum. Ve Sırr-ı İnna A’tayna tebşiratıyla müteselli oluyorum.

...

Talebeniz Ahmed Hüsrev

(Barla Lahikası)


Sizlerin buraya gelen mektuplarınız, kısmen tensîkla Lâhika’ya dercediliyor. Size bu defa mahrem Sırr-ı İnna A’tayna’da istihrac-ı gaybîdeki mücmel hakikate dair birden kalbe ihtar edilen bir fıkra ile Tesettür Risalesi’ne hâşiye gönderiyoruz.

(Kastamonu Lahikası)


Ehemmiyetli fakat bir derece mahremdir

Aziz kardeşlerim!

Mahrem Sırr-ı İnna A’tayna’da cifirle istihracım, aynen Münazarat Risalesi’nde “Bir nur çıkacak ve göreceğiz.” diye gaybî müjdeler gibi ilhamî ve hak bir hakikati, fikrimle olan tatbikatımda bir kusur vardı. O kusur, beni düşündürüyordu. Münazarat ve Sünuhat gibi risalelerdeki müjde-i nuriye ise Risale-i Nur tam halletti. Geniş daire-i siyasiye yerine, yüksek bir daire-i nuriye ile o kusuru izale ettiği gibi İnna A’tayna sırr-ı mahreminde “On iki on üç sene sonra İslâmiyet’e darbe vuranların başlarında öyle müthiş bir patlayış olacak ki kıyamete kadar unutulmayacak.” mealindeki istihrac-ı cifrî çok geniş bir dairede olduğu halde, nur müjdesi sırrının aksine olarak dar bir dairede ve hususi bir hükûmette tatbik etmek suretiyle, fikrim o geniş daireyi ihata edemeyerek o hakikatin suretini değiştirmiş.

Halbuki o istihracın gösterdiği aynı tarihte, o rejimin müessisi ve başı dünyadan göçtü, darbesini yedi. Ve aynı senede, perde altında bilinmeyen ve küre-i arzın ekserini ve nev-i beşerin kısm-ı a’zamını istibdadı altına alan bir müthiş cereyanın düğümü ve düğmesi ve manen binler başından bir başı ve en müthişi olan o göçüp giden adam, tokat yediği aynı zamanda, daha sene tamam olmadan, o müthiş cereyanın bütün başları ve taraftarları öyle semavî müthiş tokatlara ve şiddetli fırtınalı musibetlere tutulmaya başladılar; kıyamete kadar azabını çekecekler ve çekiyorlar. Ve edyan-ı semaviyeye ve İslâmiyet’e ettikleri cinayetlerin cezasını, çok geniş bir dairede gördüler ve görüyorlar. Mimsiz medeniyetin pisliği ile dünyayı mülevves ettikleri için aynı istihracın gösterdiği tarihte, o mimsiz medeniyetin başına da öyle bir semavî tokat indi ki en karanlık vahşetten daha aşağı indirdi.

Elhasıl: Sırr-ı İnna A’tayna’da çok geniş bir daire, dar bir dairede tatbik edilmiş. Nur müjdesi ise dar ve manevî fakat yüksek bir daireyi, geniş ve maddî bir daire suretinde tasvir edilmişti. Cenab-ı Hakk’a yüz bin şükür ediyorum ki bu iki kusurumu, kuvvetli bir ihtar-ı manevî ile ıslah etti. يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar eyledi. ‌اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ‌

Aziz kardeşlerim! Sakın bu fıkranın vasıtasıyla o sırr-ı mahremi fâş etmeyin ve o risaleyi de araştırmayın. Yalnız bu fıkrayı zararsız görseniz haslara gösterebilirsiniz.

(Kastamonu Lahikası)


Risale-i Nur’un tercümanı, hakiki vazifesinin haricinde dünyadaki istikbaliyata ara sıra bakması, bir derece zahirî bir müşevveşiyet verir. Mesela, bundan otuz kırk sene evvel diyordu: “Bir nur gelecek, bir nurani âlemi göreceğiz.” deyip o mana, geniş bir dairede ve siyasette tasavvur edilmiş.

Hem bundan on dört, on beş sene evvel “Dinsizliği çevirenler müthiş semavî tokatlar yiyecekler.” diye büyük, geniş, küre-i arz dairesindeki bu dehşetli hâdiseyi, dar bir memlekette ve mahdud insanlarda tasavvur etmiş. Halbuki istikbal, o iki ihbar-ı gaybiyeyi tasavvurunun pek fevkinde tefsir ve tabir eyledi.

Evet, Eski Said’in “Bir nur âlemi göreceğiz.” demesi, Risale-i Nur dairesinin manasını hissetmiş; geniş bir daire-i siyasiye tasavvur ettiği gibi Sırr-ı İnna A’tayna’nın remziyle, on üç on dört sene sonra “Dinsizliği, zındıklığı neşredenler, pek müthiş tokatlar yiyecekler.” deyip o hakikati dar bir dairede tasavvur etmiş. Şimdi zaman, o iki hakikati tam tabir ve tefsir etti.

Evet, başta Isparta vilayeti olarak Risale-i Nur dairesi, birinci hakikati pek parlak ve güzel bir surette gösterdiği gibi; ikinci hakikati de medeniyet-i sefihenin tuğyanını ve maddiyyunluk (Hâşiye[4]) taununun aşılamasını çeviren ve idare eden ervah-ı habîsenin başlarına gelen bu dehşetli, semavî tokatlar, geniş bir dairede o Sırr-ı İnna A’tayna’nın hakikatini tam tamına ispat etmiş.

(Kastamonu Lahikası)


Sâniyen: Gerçi Nurlar girdikleri her yerde galebe eder fakat mütemerrid ve muannid zındıklar, maddiyyunlar, ellerinden geldiği kadar fütuhatına fütur vermek için desiselere ve ehl-i siyasete evham vermeye çabalıyorlar. İnşâallah bir halt edemezler. Fakat ihtiyat, her vakit iyidir. “Sırran tenevverat” düsturu devam ediyor. Tâ bunun gibi birkaç mecmua çıkıncaya kadar temkinli ve ihtiyatlı bulunmak lüzumu var.

Hattâ bu defa Sırr-ı İnna A’tayna’nın remizli risalesini on üç seneden beri görmediğim halde buraya göndermek bir derece ihtiyat kaidesine muhalif olduğu gibi herkes anlamaz hem tevil ve tefsir lâzımdır. Çünkü Lâhika’da bir mektupta yazmıştım ki iki hakikat mücmelen bana ihtar edilmişti:

Birisi: Bir derece dar bir dairede bir nur gösterilmişti, geniş bir dairede mana verip kırk sene evvel “Bir nur göreceğiz.” diye müjde veriyordum. Hattâ hürriyetten evvel, eski talebelerime de o müjdeyi mükerrer söylüyordum. Zannederdim ki geniş siyaset dairesinde olacak. Halbuki bu memleketin en ziyade muhtaç olduğu imanî ve İslâmî ve hayat-ı içtimaiye-i İslâmiye dairesinde Risale-i Nur’u göreceksiniz diye hakikatten bana ihtar edilmiş; bir hiss-i kable’l-vuku ile musırrane ve tekrar ile ben de haber veriyordum, o hak ve hakikatli meselenin suretini değiştiriyordum.

İkincisi: Şeair-i İslâmiyeye ve siyaset-i İslâmiyeye darbe vuranlar on iki, on üç, on dört, on altı sene zarfında büyük darbeler yiyecekler diye bana ihtar edildi. Evvelki meselenin aksine olarak, geniş dairede vuku bulan o hâdisatı ve büyük cemaatlere gelen o tokatları, küçük bir dairede şahıslara gelecek tokatlar suretinde mana vermiştim ki tam aynen iki dairede hem küçük hem büyük on iki sene sonra en müthişi dünyayı terk ettiği gibi; büyük dairede de onun gibi dehşetli cemaatler; on iki, on üç, on dört, on altı tarihlerinde aynı tokatları yediler ve yiyecekler diye ihtar edildi.

Ben tevilim ile bu büyük daireyi yalnız küçükte tatbik ettiğim gibi; evvelki nur meselesinde de bilakis küçük daireyi ve sırf imanî hâdise-i Nuriyeyi pek geniş daire-i siyasiyede tevilimle mana vermiştim. Onun için Sırr-ı İnna A’tayna’yı herkes birden anlamaz. Hem şahsî isimleri böyle mesail-i ilmiyeye girmemek lâzım olduğundan, o risale hattâ on üç seneden beri elime geçmediğinde isabet var; kardeşlerim dahi onu merak etmesinler. Biri eğer çok merak etse o Sırr-ı İnna A’tayna’nın başında şimdiki “Sâniyen” ile başlayan fıkrayı ve Lâhika’da geçen aynı meseleye dair fıkrayı okumak lâzımdır, yoksa hiç bakmasın.

(Emirdağ Lahikası 1)


Kenzü’l-Arş duasının feyzinden gelen bir nükte-i Kur’aniyede, yanlışlığın tarafımızdan nasıl karşılandığını sual eden ve hatasının esbabını bize izah eden sevimli mektubunuzu aldım. Bu kısmı, Sure-i Kevser’in latîf ve yüksek tevafukatını gösteren Altıncı Remiz’le ve bir de büyük bir fatihten daha büyük olan tarîkata ait kısımla beraber okudum.

Bu hafta sevincim ve şevkim pek ziyade idi. Bir taraftan, senelerden beri tabedilmesi ve âlem-i İslâm’a neşredilmesi için istinsah edilen o kıymettar mahzen-i hakaik, emin vâdilere gönderiliyordu. Diğer taraftan, şu baharın cazibedar güzelliğinden pek çok yüksek bir nuraniyetle karşımıza çıkan Yirmi Dokuzuncu Mektup’un her bir kısmının verdiği zevk-i manevî içerisinde yaşıyorduk.

Kenzü’l-Arş duasının feyzinden gelen ikinci bir nükte-i Kur’aniyeyi, mektubunuz gelmeden evvel arkadaşlarla birlikte tekrar okuduk. Tetkik gayesi hiçbirimizde olmadığı için on dakika içerisinde, yazılan bu kısmın nurani şuleleri arasında kaldık. Okurken, ağzımızdan arada sırada çıkan sadâ-yı hayret ve taaccübden başka bir şey işitilmiyor ve yüzümüzden akan beşaşet, duyduğumuz manevî zevki tarife kâfi geliyordu.

Sevgili Üstadım! Her bir risale aramızda pek büyük bir sevinçle karşılandığı ve hayretle okunduğu ve lâyık olduğu şekilde hürmet gördüğü için her nasılsa vaki olan hatam hakkındaki mektubunuzu aldığım vakit, kıymettar Üstadım bu hali bize ihtar etmeseydiniz, biz hiçbir vakit böyle şeyle meşgul olmayacaktık ve “Yanlış var.” diyenlere karşı da hak dava edeceğimizde hiç tereddüt etmeyecektik. Sure-i Kevser’in ve Sekizinci Remzin tevafukat-ı hurufiyeleri üzerinde birer birer tetkikatta bulunmuş ve hiçbirinde noksan bulamamıştık. Esasen bu tetkikatımız, noksan aramak gayesiyle değil belki tevsi-i malûmat ve bir de manevî gıdamızı almak için vuku buluyordu. Bu akşam fakirhanede Re’fet, Lütfü, Rüşdü Efendi kardeşlerimle oturmuş bu hususta tekrar konuşmuştuk. Hepimiz diyorduk: Üstadımız bize söylemekte, hiçbir şeyden çekinmediğini biliyoruz. İşte bu hal bize kâfidir. Şimdiye kadar da böyle bir şey vuku bulmuş değildir. Bu hususta en büyük şahit; bu risaleler, ilmi kendilerine isnad eden zatların ellerinde gezdiği halde, onları da tasdike mecbur etmiştir.

...

Hüsrev

(Barla L.)


Bu defa, Kenzü’l-Arş duasının feyzinden gelen İkinci ve Üçüncü Nüktelerle, Zeylini hâvi mübarek mektubunuzu almakla cidden bahtiyarım. Bu âciz kardeşiniz, gelen mektubunuzun, gerek muhterem Üstadıma ve gerekse o havalideki kıymetli arkadaşlarıma olan tesiri bana ait olmadığına ve belki benim bir vasıta olduğuma delildir. Çok tecrübe ettim, zat-ı fâzılanelerine mektup yazmak için bazen üç kelimeyi bir araya getiremiyorum. Ekseriyetle gaybî bir zatın ifadatını zaptına kādir olduğum kadar yazdığımı hissediyorum, demek yazdırılıyor.

Maamafih vaki takdirleri, bir dua olarak telakki ile teşekkür etmekteyim. Kur’an hizmetini dünyevî ve maddî menfaate sarahaten tercih eden, Hüsrev namındaki kardeşimi tebrik ederim. Cenab-ı Hak, böyle Hüsrevlerin adedini çoğaltsın ve daim artırsın, âmin! Bu kudsî hizmete candan iştirak eden zevatı bilmek, bana en büyük müjde oluyor.

Müftü Kemal Efendi, evvelki mektubu mütalaa etmişti. İki gün evvel ziyaretine gittim. “Hiç kimsenin bugüne kadar muktedir olmadığı dekaik ve hakaiki, Kur’an’dan bulup çıkarmışlar.” diyerek takdirlerini beyan, selâm ve dualarını tebliğ etmekliğimi söylediler. Bu dakikaya kadar mübarek mektubu Fethi Bey, Hacı Baha Efendi, pederim ve eniştesi ve Hacı Abdurrahman Efendi dinlemeye muvaffak oldular. Hâfız Ömer Efendi’ye de inşâallah ilk fırsatta okumaya çalışacağım.

Her mektubunuz, bana yeniden hayat verecek kadar müessir oluyor. Bu mübarek mektup, Dördüncü Remzin yazılışını ve bu fakire de ihsan edileceğini mübeşşir oluşu itibarıyla, bilhassa memnuniyet ve sürurumu mûcib olmuştur.

Hayli zaman evvel Kur’an’daki tevafuk sırrını açmaya başlamıştınız. Bugüne kadar lihikmetin mahfî kalmış olan i’caz-ı Kur’an’dan, böyle çok mühim bir faslının keşfine ve neşrine muvaffak oluşunuza, ne kadar hamd ve şükür edilse yeridir. İzn-i Bâri ile açtığınız bu yolda ilerledikçe, daha ne kadar hârikalar meşhudunuz olacak ve bunlardan muhtaç kardeşlerinize ne âlî müjdeler vereceğiniz; geceden sonra gündüz, kıştan sonra bahar, dünyadan sonra âhiretin vücudları gibi kat’î hissedilmektedir.

Ne büyük bahtiyarlıktır ki bu saadetlere mazharız. Ne kadar bedbahtlıktır ki bu nurlara göz yumarlar. Ne derece hatadır ki bu hakaike lâyıkı vechile alâkadar olunmaz. Ne caniyane ve ahmakane bir ruhtur ki üflemekle bu güneşi söndürmek düşünürler.

İşte bu ışıklı yolunuzda, Sahib-i Kevser’in delâletiyle Kevser’i buldunuz. Şefîu’l-mahşer’in izniyle Kevser ırmağının menbaında durarak وَ سَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا âyet-i celilesini okuyor ve “Ey nâs! Kim ki ebedî hayat ister, işte âb-ı hayat; kim ki yolunu şaşırmış, işte vesile-i necat; kim ki küfür ve inadından dönmez, onu bekliyor şedit azap ve ikab.” ilh. gibi nurlu beyanatınızla her taifeyi ihya, ikaz ediyorsunuz.

Sizi kudsî hizmetinizde, alâ kadri’t-tâka takibe çalışan dost, kardeş ve talebelerinize birer maşrapa vererek muhtaçlara gıda, zayıf ve marîzlere ilaç, zalim ve kâfirlere semm-i kātil olan mâ-i kevserden ulaştırmayı emrediyorsunuz. Sizin kudsî hizmetinizle, irşadınızla açılan hakikat ufkuna bakınca, Kur’an’ın hudutları tayin ve tahdid edilmeyecek kadar vâsi bir havz-ı ekber olduğunu; Fatiha Besmele’sinin ب menbaından gelen, her birisi ayrı lezzette, ayrı şiddette, ayrı kuvvette, sureler namında yüz on dört âb-ı hayat şubelerinin kevser musluğundan bu havuza akmakta olduğunu görür gibi oluyoruz.

“İdrak-i maâlî bu küçük akla gerekmez

Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.”

El ele, omuz omuza vererek himmet ve gayret-i Hudâ-pesendaneleriyle mazhar-ı takdir olan uhrevî kardeşlerime selâm ve dualar eder ve muvaffakıyetler temenni ile dualarını istirham eylerim.

Hulusi

(Barla L.)


Evet, altı yedi seneden beri hoş ve şirin bu manzarayı gören latîf ve nazirsiz bir gül-ü Muhammedî’yi (asm) koklayan ümmet-i Muhammed (asm) Sure-i Kevser’den “bihamdihî ve’l-minne” mükâfat-ı ruhiyesini ve dimağiyesini aldı. Ve bu noktaya ruhum emin idi ki çoktan beri ehl-i iman ve tevhid, İslâmiyet gibi bâki ve sermedî güneşin küsuf ve ufûlüne canavarcasına çalışmayı kendine vazife addeden ehl-i dalaletin pis programlarını görüp nevm-i gafletten uyanarak, Sure-i Kevser’i takip eden iki sureyi lisan-ı hal ve kāl ile okuyarak zındıklara hitaben “Bizler sizin nifak denizinde serseriyane ve zulümkârane gezen dalalet ve sefahet gemilerinize binemeyiz ancak Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın nurani ve tevhid sikkeli iman ve İslâm zırhlılarına bineriz. Menzillerimize vardığımızda muvaffakıyet ve semere-i sa’yimiz tezahür ve tahakkuk eder.” diye bağırarak ve اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ … الخ ferman-ı mübinini tilavetle, Sure-i Kevser’in müjde ve beşareti bizleri kuvvet ve metanete sevk hem behçet ve meserrete yetiştirdi. Maruzatıyla nusret ve fütuhatın gelmesi kokusunu alarak, fevc fevc daire-i Kur’aniyeye arz-ı dehalet ettiler. Bu hususta tesbih ve tahmidin ehemm vazifeleri olduğunu anlayarak tövbelerini reddetmeyen Cenab-ı Rabbü’l-İzzet Hazretlerine istiğfara şitab edip salah ve felâh ve fevz-ü necat yollarını tuttular.

...

Muhammed Sabri

(Barla L.)


Sure-i El-Kevser'in mühim ve mahrem bir sırrına dairdir. Ehass-ı havastan başka kendini kimseye gösteremiyor. Onun için onun mebahisinden numunelerini yazmaya lüzum yoktur. Yalnız bu kadar var ki; Sure-i

اِنَّٓا اَعْطَيْنَا

maani-i meşhuresinden başka, yalnız hurufatıyla gösterdiği nükteler ve verdiği haberler 20 sahife kadardır. Tek başıyla kat'î ve parlak bir mu'cize-i Ahmediye olduğunu gösteriyor. O sırr-ı mahremin âhirinde bir vakit ehl-i ilhadı hiddetle düşündüğüm bir sırada kendi kendine gelen Arabî ve şiire benzer bazı merak-âver fıkralar var. En nihayetinde istikbale ait ihbarat-ı gaybiyeye dair bir mesele-i ilmiye ve itikadiye beyan edilir. İcmalen hülâsası şudur ki:

Hâdisat-ı maziyeye işaret eden ihbarat-ı gaybiye-i Kur'aniye, sarahat gibi kat'îdir. Kabil-i tebdil ve tağyir olamaz. Fakat bize nisbeten istikbal-i dünyeviyede gelecek hâdisata dair sarahat değil belki yalnız hafî işarat-ı gaybiye-i Furkaniye meşiet-i İlahiye ile ta'dil ve nim-tebeddül eder. Çünkü meşiet-i İlahiye hâkim-i mutlaktır, mahkûm olamaz. Her hâdisenin gizli bazı şeraiti bulunabilir ki, sarahatsiz olan işarat-ı Kur'aniye o şeraite göre remzen ihbar eder. Şerait bulunmazsa tebeddülü, o işarî ve ihtimalli olan ihbarat-ı Kur'aniyeyi cerh etmez. Hem Levhü'l-Mahfuz'un hâdisat-ı zamaniye dairesinde bir nüshası olan ve Levh-i Mahv-İspat tabir edilen kabil-i tebdil bir sahife-i kaderiye vardır ki, bazı esbabla değiştirilebilir. Nasıl ki hadîs-i sahihte vârid olmuş ki: Bazen bela nâzil olur, karşısına sadaka gibi bir hasene-i mühimme çıkar mukabele eder. Bela ref' olur. O kader dahi tahavvül eder. Hattâ ecel-i mübremden ayrı olan ecel-i muallak geldiği halde, bir vesile ile teehhür ettiğini bir kısım ehl-i tahkik hükmetmişler. Hattâ Gavs-ı Geylanî birisinin ecel-i mübremi hususunda dahi meşiet-i İlahiyeden istimdad ve niyaz ile tehirine vesile olduğunu, ehl-i keşf haber vermişler.

İşte bu sırrın bir sırrı ve gaybın sırrı resullerden başkasına açılmadığının bir hikmeti şudur ki:

Tâ herkes, her vakit, her şey için Cenab-ı Hakk'a müracaatında mecburiyetini hissedip iltica etsin. İstesin, yalvarsın. Eğer kat'iyetle kendine veya başkasının başına geleni bilse, ne yalvarır, ne rica eder, ne de iltica eder. Herkesin muhtaç olduğu güneşin çıkması gibi âdi görür, Allah'ı unutur.

İşte bu ince sır ve hikmet içindir ki,

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

düsturuyla gayb kapısı yakîniyet ve kat'iyet suretinde resullerden başkasına açılmaz. Açılsa da sâbıkan beyan ettiğimiz gibi, bir ihtimal-i tebdil var.

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

düsturu daimî ve küllîdir. Evet gaybı o bilir, o bildirir. Hem o yasağa karşı edeple itaat etmek içindir ki, resullerin ittibaı ile gayba muttali olan ehl-i keşf tasrih etmeyip işaret ve remiz ile haber veriyorlar.

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَسْرَارِ كِتَابِهٖ *وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ *لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

(Rumuzat-ı Semaniye)


Mahrem olan sırr-ı اِنَّٓا اَعْطَيْنَا'ya dairdir.

Şimdilik buraya dercedilmedi.

(Rumuzat-ı Semaniye)


Nasıl ki risalelerde kelime tevafukatı Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın Lafza-i Celal tevafukatına bir basamaktı ve Lafz-ı Kur'an ve Lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm o sırrın anahtarları oldular.

Öyle de İşaratü'l-İ'caz'daki tevafukat-ı harfiye maksud-u bizzat değildi, belki Sure-i اِنَّا اَعْطَيْنَا sırrına bir basamaktı.

(Rumuzat-ı Semaniye)

Risale-i Nur'daki Diğer Alakalı Yerler

İlgili Resimler/Fotoğraflar

İlgili Maddeler

Kaynakça

  1. 1,0 1,1 Ağabeyler Anlatıyor, Ö. Özcan, 1. Cilt, Sf: 79
  2. http://www.sorularlarisale.com/makale/1594/risale-i_nur_kulliyatinin_telif_tarihleri_hakkinda_kronolojik_bilgi_verir_misiniz.html
  3. 3,0 3,1 https://sorularlarisale.com/taniyanlarin-dilinden/ismail-hakki-zeyrek
  4. Evet, maddiyyunluk taununun hastalığı nev-i beşere bu dehşetli sıtmayı ve küre-i arza bu titremeyi vermiştir.