Risale:8. Lem'a (Ayet-Hadis Mealleri)

Nurpedia.org - İman ve İslam Hakikatlerine Dair Nur Ansiklopedisi sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Önceki Kısım: Yedinci Lem'a Ayet-Hadis MealleriLem'alar Ayet-Hadis MealleriDokuzuncu Lem'a Ayet-Hadis Mealleri: Sonraki Kısım

Sekizinci Lem'a[düzenle]

Keramet-i Gavsiye Risalesidir. Sikke-i Tasdik-i Gaybî mecmuasında ve teksir Osmanlıca Lem'alar mecmuasında neşredilmiştir.

Osmanlıca Sekizinci Lem'a - Keramet-i Gavsiye Risalesi

Sekizinci Lem'a, 1933'te, Barla'da telif edilmiştir. Gavs-ı A'zam Abdülkadir Geylanî Hazretlerinin Risale-i Nur'dan ve Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinden haber veren kasidesidir. Kaynakları, Mecmuat-ül Ahzab'ın "Şazelî" cildinin 560 sahifesindedir.

نَظَرْتُ بِعَيْنِ الْفِكْرِ فِى حَانِ حَضْرَتِى ٭ حَبِيبًا تَجَلّٰى لِلْقُلُوبِ فَجَنَّتِ

Huzur ânımda fikren gittim, kalplerde tecelli eden ve bütün zamanları dahi kaplayacak bir sevgili gördüm.

تَوَسَّلْ بِنَا فِى كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ

Âhirzamanın fitnelerine yetişip düştüğün zaman, benim dua ve himmetimi kendine vesile ve şefaatçi yap.

اَغِيثُكَ فِى الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتِى

Allah'ın izniyle ve kuvvetiyle senin imdadına yetişeceğim.

اَنَا لِمُرِيدِى حَافِظًا مَا يَخَافُهُ

Benim müridim korunmaktadır ve ona korku yoktur.

وَاَحْرُسُهُ فِى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ

o fitne ve belâ asrının her şer ve fitnesinden, Allah'ın izniyle ve havl-i kuvvetiyle onun koruyucusuyum.

مُرِيدِى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا

Doğuda, batıda ve.

اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فِى اَىِّ بَلْدَةٍ

hangi beldede olursa olsun,

فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ

Ey benim şiirimi, meslek ve meşrebimi ve mücahedelerimi dile getiren müridim, "Sözler"ini söylemekten korkma.

فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ

Muhakkak ki sen, inâyet gözüyle gözetilip korunmaktasın.

وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ للّٰه‌ِ مُخْلِصًا

Zamanın Abdülkâdir'i ol.

تَعِيشُ سَعِيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتِى

Muhabbetimde sâdık olduğundan ve ihlâsa çalıştığından, geçiminde dahi ismin gibi mes'ud olasın.

وَ جَدِّى رَسُولُ اللّٰه‌ِ اَعْنِى مُحَمَّدًا ٭ اَنَا عَبْدُ الْقَادِرِ دَامَ عِزِّى وَ رِفْعَتِى

Ben Abdülkadir-i Geylâni'yim. Ceddim Allah'ın Resûlu Muhammed-i Arabidir. Şeref ve hükümranlığım mânen devam edecek.

تَعِيشُ سَعِيدًا

Geçiminde mesud olacaksın.

وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ

"Vaktin Abdülkadirî'si ol."

قَادِرِى

Kâdirî (Abdülkâdir Geylanî)

قُلْ وَلَا تَخَفْ

"Korkma, sözlerini söyle"

مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ

Sen, inâyet gözüyle gözetilip korunmaktasın.

اَنْتَ فِى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبِيبًا يُدَاوِى قَلْبَكَ

"Ey biçare! Sen Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiyede bir âzâ olmak cihetiyle güya bir hekimsin, ehl-i İslâmın mânevi hastalıklarını tedavi ediyorsun. Halbuki, en ziyade hasta sensin. Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul; sonra başkasının şifasına çalış."

اَفَلَتْ شُمُوسُ الْاَوَّلِينَ وَ شَمْسُنَا ٭ اَبَدًا عَلٰى فَلَكِ الْعُلٰى لَا تَغْرُبُ

Bizden öncekilerin güneşleri battı, bizim güneşimiz ise ebediyete kadar batmayacaktır.

اَنَا لِمُرِيدِى

Ben müridime...

مُرِيدِى

Müridim.

لِمُرِيدِى

Müridime.

كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ

"Vaktin Abdülkadirî'si ol."

للّٰه‌ِ مُخْلِصًا تَعِيشُ سَعِيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتِى

Muhabbetimde sadık olduğundan ve ihlâsa çalıştığından, geçiminde dahi ismin gibi mes'ud olasın.

اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ

Ameller niyetlere göredir. (Buharî, Bed'ü'l-Vahy: 1, Îmân: 41, Nikâh: 5, Talâk: 11, Menâkıbu'l-Ensâr: 45, Itk: 6, Eymân: 33, Hıyel: 1; Müslim, İmâre: 155; Ebu Davud, Talâk: 11; Tirmizî, Fedâilü'l-Cihâd: 16; Nesâî, Tahâra: 59, Talâk: 24, Eymân: 19; İbn-i Mâce, Zühd: 26; Müsned, 1:25, 43)

وَكُنْ قَادِرَىَّ الْوَقْتِ ِللّٰه‌ِ مُخْلِصًا ٭ تَعِيشُ سَعِيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتِى

Zamanın Abdülkadirî'si ol. Muhabbetimde sâdık olduğundan ve ihlâsa çalıştığından, geçiminde dahi ismin gibi mes'ud olasın.

مُخْلِصًا

Muhlis olarak.. "Hulûsi Beye tevâfukla işaret ediyor."

قَادِرِىَّ الْوَقْتِ

Zamanın Abdülkadirî'si.

صادقًا

Sâdıkça, sâdık olarak.

"Hârika bir sadâkatle mümtaz dördüncü arkadaşı olan Süleyman'a dört fark ile tevâfuk cihetiyle işaret ediyor."

صادقًا

Sâdıkça, sâdık olarak.

"Hizmet-i sâdıkanede mümtaz olan Bekir Ağa'ya Bekir Bey ünvânıyla bir fark ile işaret eder." "Süleyman üç fark ile "Said"e dahil olduğu gibi, Abdullah (bilhassa İslamköy'lü ve Atabey'li Abdullahlar) isminde birkaç mühim kardeşlerimiz ve Mes'ud ile beraber "Said"in içindedirler."

صَادِقًا بِمُحَبَّتِى

Muhabbetimde sâdık olduğundan ..

"Nasıl ki, sâdık iki kardeşimize işaret ediyor, öyle de بِمُحَبَّتِى kelimesiyle de Said'in birinci ve en mühim talebesi ve "İşarat-ül İ'caz" ın te'lifinde muhatab, müsevvid, mübeyyiz olan şehid merhum Molla Habîb'e (r.a.) imadan halî değildir."

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰه‌ُ

Gaybı Allah'tan başka hiç kimse bilmez. (Neml Sûresi, 27: 65 den iktibasen)

فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى

Ey benim nazmımı, meslek ve meşrebimi ve makalâtımı söyleyen...

لِمُرِيدِى

Müridim için

وَمُرِيدِى

Müridime...,

وَ مُنْشِدًا

Ve söyleyen okuyan.

وَقَادِيرِّىٌ

Kadirî (Abdülkadiri Geylânî (k.s.)

وَسَعِيدًا

Mesud...

وَالْعَاقِبَ لِالْمُتَّقِينَ

Âkibet ise, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlarındır. (A'râf Sûresi, 7:128, Hûd Sûresi, 11:49, Kasas Sûresi, 28:89)

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰه‌ُ

Gaybı Allah'tan başka hiç kimse bilmez. (Neml Sûresi, 27:65 den iktibasen)

وَاللّٰه‌ُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ

En doğrusunu Allah bilir.

فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى

Ey benim nazmımı, meslek ve meşrebimi ve makalâtımı söyleyen...

نَظْمِى

Nazmımı (Risalelerdeki diziliş)

رِسَالَةُ النُّورِ

Nur'un Risalesi.

رَسَائِلُ كِتَابِ النُّورِ

Nur kitapları, risaleleri, Risale-i Nur Külliyatının parçaları.

فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ

Ey benim nazmımı, meslek ve meşrebimi ve makalâtımı söyleyen, onları söyle, korkma!...

يَا مُؤَلِّفَ رِسَالَةِ النُّورِ جَاهِدْ بِهَا فَقُلْ وَلَا تَخَفْ

"Yâ Risaletü'n-Nur ve Sözler sahibi! Bana bak. Gafil davranma! (Bin üçyüz otuz ikide mücahedeye başla.) Sözleri korkma yaz, söyle."

وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰه‌ِ

Gerçek bilgi Allah katındadır.

فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ

Onu söyle! Korkma!

يَا مُنْشِدًا نَظْمِى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ

Ey benim nazmımı okuyan (Risaletü'n-Nur'un müellifi,) mücahede et, korkma sözlerini söyle!

وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ ِللّٰه‌ِ مُخْلِصًا

Vaktin Abdülkadir'i ol, lillâh için ihlâs-ı etemmi kazan.

تَعِيشُ سَعِيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتِى

Muhabbetimde sadık ve çalışmanda muhlis isen, maişetinde de mes'ud olursun.

İlm-i cifirle mânâsı:

"Ey Said! Sen, zamanın Abdülkadiri ol, ihlâs-ı tâmmı kazan, fakrınla beraber maişetini düşünme, nâstan minnet alma; ismin 'Said' olduğu gibi maişette de mes'ud olacaksın. Muhabbetimde sadık olduğundan ve ihlâsa çalıştığından, Hulusî gibi muhlis talebeler ve yardımcılar ve Süleyman, Bekir gibi sadık hizmetkârlar ve Sabri gibi tam takdir edici ve ciddi müştak talebeler size verilmiş."

اَنَا لِمُرِيدِى حَافِظًا مَا يَخَافُهُ

Ben müridimin muhafızıyım korktuğu şeylerden.

وَاَحْرُسُهُ فِى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ

Korurum havl ve izn-i İlâhî ile onu her fitne ve şerden.

İlm-i cifirle mânâsı:

"On dördüncü asırda 'el-Kürdî' lakabıyla yâdedilen Molla Said, benim müridimdir. O fitne ve belâ asrının her şer ve fitnesinden, Allah'ın izniyle ve havl-i kuvvetiyle onun muhafızıyım."

مُرِيدِى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا

Müridim şark ve garbın ne zaman neresinde bulunsa;

اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فِى اَىِّ بَلْدَةٍ

hangi beldeye seyr ü seyahate mecbur olsa havl ve kuvvet-i Rabbanî ile ona imdat ve istimdat ederim.

İlm-i cifirle mânâsı:

"O Gavs'ın müridi olan Said el-Kürdî, Rusya'da esaretle Asya'nın şark-ı şimalîsinde ve ehl-i bid'anın eliyle Asya'nın garbına nefyolunarak kaldığı miktarca ve Sibirya taraflarından firar edip fevkalâde çok bilâdı seyr ü seyahat etmeye mecbur olduğu zaman, Allah'ın izniyle, havl ve kuvvet-i Rabbânî ile ona imdat etmişim ve istimdadına yetişmişim."

فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ

Benim nazmımı, yani meslek ve meşrebimi ve mücahedatımı gösteren makalâtımı söyle, korkma!

فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ

Muhakkak ki sen inayet-i İlâhiyenin hıfzındasın.

İlm-i cifirle mânâsı:

"Bediüzzaman Molla Said" namıyla yâd olunan ve evrad-ı muntazamasını okuyan müridine der ki: "Benim nazmımı, yani meslek ve meşrebimi ve mücahedatımı gösteren makalâtımı söyle. Yani, nazmımdan murad, senin risalelerin ve Sözlerin ve Mektubatındır."

فَقُلْهُ وَ لَا تَخَفْ

"Bin üç yüz otuz ikide o Sözler ile mücahedeye başla. Sen inayet-i İlâhiyenin hıfzındasın."

مُنْشِدًا

Okuyan, söyleyen..

نَظْمِى

Söylediklerimi, şiir şeklinde söylediklerimi.

فَقُلْهُ وَ لَا تَخَفْ

Onu söyle korkma.

اَنَا لِمُرِيدِى حَافِظًا

Allah'ın izniyle ve havl-i kuvvetiyle müridimin muhafızıyım.

وَاَحْرُسُهُ فِى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ

O fitne ve belâ asrının her şer ve fitnesinden, Allah'ın izniyle ve havl-i kuvvetiyle onun muhafızıyım.

مُرِيدِى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا

Doğuda, batıda ve hangi beldede olursa olsun,

اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فِى اَىِّ بَلْدَةٍ

Allah'ın izniyle ve kuvvetiyle müridimin imdadına yetişirim.

اِذَا مَا كَانَ مُرِيدِى اَسِيرًا فِى شَرْقٍ

Müridim, şarkta (doğuda, Rusya'da) esarette olduğu zaman...

مَا كَانَ مُرِيدِى اَسِيرًا فِى شَرْقٍ

Batıda iken.

تَعِيشُ سَعِيدًا

Geçiminde de mes'ud olacaksın.

صَادِقًا بِمُحَبَّتِى

Benim muhabbetimde de sâdık olacaksın.

"Şeyh Sa'di-i Şirâzî'nin Bostan'ından"

نِگَرْ تَا گُلِسْتَان مَعْنَا شُگُفْت

Gel, bak, güller bağı şeklinde hakikat gülleri açılmış.

بَرُو هِيچْ بُلْبُلْ چُنِينْ خُوشْ نَگُفْت

Böyle hakikat bahçesinde hiçbir bülbül, böyle şirin, hoş nağme etmemiştir.

نَگُفْت عَجَبْ گَرْ بِمِيرَدْ چُنِينْ بُلْبُلى

Nasıl oluyor ki, böyle bir bülbül öldükten sonra

كِه اَزْ اُسْتُخَوانَشْ نَرُويَدْ گُلِى

onun kemiklerinden güller açılmasın.

بِسْمِ اللّٰه‌ِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

فَمُرِيدِى اِذَا دَعَانِى بِشَرْقٍ اَوْ بِغَرْبٍ اَوْ غَارٍ فِى بَحْرِ طَامِى اَغِثْهُ

"Garpta beni çağırdığı vakit onun imdadına yetişeceğim." Müridim, şarkta veya garpta, yahut mağarada, ya da çoşkun denizde beni çağırdığı zaman onun imdadına yetişeceğim.

فَمُرِيدِى

Müridim

اِذَا

...ı zaman.

دَعَانِى بِغَرْبٍ

Batıda beni çağırdı.

Mecmuatü'l-Ahzab'ın ikinci cildinin 379'uncu sahifesinde Hazret-i Gavs'ın "Virdü'l-İşâ" namındaki münâcâtında şu fıkra var.

اِلٰى سَاحِلِ السَّلَامَةِ هُوَ السَّعِيدُ الْمُقَرَّبُ

Kurtuluşa eren ve başkasını da selâmet sahiline ulaştıran kimse, Allah'ın kendine yakın kıldığı mutlu (sâîd) kimsedir.

وَ ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ وَ الْمُعَذَّبُ

Helâk olanlar ise, Allah'ın hayırdan uzaklaştırdığı azaba atılacak olan bedbaht (şakî) kimselerdir.

فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعِيدٌ

O gün onlardan bedbaht (şakî) da, mutlu (saîd) olan da vardır. (Hûd Sûresi, 11:105)

فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ

Onlardan bedbaht (şakî) olan.

فَالْوَاصِلُ

"Sözleriyle selâmete isal edici" Kurtuluşa eren ve başkasını da selâmet sahiline ulaştıran

اَلْمُقَرَّب

Allah'ın kendine yakın kıldığı mutlu (saîd) kimse

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

Allah'a hamd olsun ki bu Rabbimin fazlındandır.

تَعِيشُ سَعِيدًا

İzzetli ve mes'ud yaşarsın.

ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ

Helâk olanlar ise, Allah'ın hayırdan uzaklaştırdığı azaba atılacak olan bedbaht (şakî) kimselerdir.

فَالْوَاصِلُ اِلٰى سَاحِلِ السَّلَامَةِ

Kurtuluşa eren ve başkasını da selâmet sahiline ulaştıran kimse, Allah'ın kendine yakın kıldığı mutlu (sâîd) kimsedir.

ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ وَ الْمُعَذَّبُ

Helâk olanlar ise, Allah'ın hayırdan uzaklaştırdığı azaba atılacak olan bedbaht (şakî) kimselerdir.

وِرْدُ الْعِشَاءِ

İ'şa (yatsı vakti) virdi.

Bu münacat ve dua, Şeyh Ahmed Ziyaeddin-i Gümüşhanevî'nin üç ciltlik bir duâ mecmuası olan Mecmuat-ul Ahzab eserinde geçmektedir. Bu vird, Hz. Abdulkadir-i Geylani'ye aittir. Mecmuatü'l-Ahzab'ın ikinci cildindedir.

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰه‌ُ

Gaybı hiç kimse bilemez; onu ancak Allah bilir. (Neml Sûresi, 27:65)

عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلٰى غَيْبِهِ اَحَدًا اِلَّا مَنِ ارْتَضٰى مِنْ رَسُولٍ

Görünmeyen âlemleri bilen Odur. O hiç kimseyi gaybdan açıkça haberdar etmez. Ancak peygamberlerden bildirmek istediği müstesnâdır. (Cin Sûresi, 72:26-27)

وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فِى كِتَابٍ مُبِينٍ

Yaş ve kuru ne varsa ap açık bir kitapta yazılmıştır. (En'âm Sûresi, 6:59)

فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعِيدٌ

O gün insanlardan şakîler ve saidler vardır. (Hûd Sûresi, 11:105)

فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ

Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. (Hûd Sûresi, 11:112)

اِسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ

Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.

اِستَقِمْ

Dosdoğru ol.

شَيَّبَتْنِى سُورَةِ هُودٍ

Sure-i Hud beni ihtiyarlattı. (Tirmizî, Tefsîru Sûre 56:6.)

وَ اَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ

Rabbinin nimetini de yâd et. (Duhâ Sûresi, 93:11)

اِسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ

Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.

اِنَّ حِزْبَ اللّٰه‌ِ هُمُ الْغَالِبُونَ

Şüphesiz Allah'a tâbi olan topluluk gerçek galiplerin tâ kendisidir. (Mâide Sûresi, 5:56)

تَوَسَّلْ بِنَا فِى كُلِّ هَوْلٍ وَ شِدَّةٍ ٭ اَغِيثُكَ فِى الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتِى

Âhirzamanın fitnelerine yetişip düştüğün zaman, benim dua ve himmetimi kendine vesile ve şefaatçi yap. Her zaman her yerde, herşeyden himmetimle seni koruyacağım.

تَوَسَّلْ بِنَا فِى كُلِّ هَوْلٍ وَ شِدَّةٍ

Her korku ve şiddet zamanında benim dua ve himmetimle bana yönel, beni vesile ve şefaatçi yap!

اَغِيثُكَ فِى الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتِى

Her zaman, her yerde, her şeyden, himmetimle seni koruyacağım.

اَغِيثُكَ يَا سَعِيد فِى الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتِى

Ey Said! Her zaman, her yerde, her şeyden, himmetimle seni koruyacağım.

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰه‌ُ

Gaybı hiç kimse bilemez; onu ancak Allah bilir. (Neml Sûresi, 27:65)

تَوَسَّلْ بِنَا فِى كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ ٭ اَغِيثُكَ فِى الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتِى

İlm-i cifirle mânâsı: "Yâ Said! Âhirzamanın fitnelerine yetişip düştüğün zaman, benim dua ve himmetimi kendine vesile ve şefaatçi yap. İnşaallah, senin herşeyinde ve her işinde uzun bir zamanda, yani tufûliyet zamanından, tâ ihtiyarlığın vaktinde işkenceli esaretine kadar, yani bin iki yüz doksan dörtten, tâ bin üç yüz kırk beş, belki altmış dörde, daha ziyade bir zamana kadar Allah'ın izniyle ve kuvvetiyle senin imdadına yetişeceğim."

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

Ey Rabbimiz! Unutur veya hatâya düşer de bir kusur işlediysek bizi onunla hesaba çekme. (Bakara Sûresi, 2:286)

لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ اِلٰى قِيَامِ السَّاعَةِ

Ümmetimden bir taife kıyamet gününe kadar galibâne hak üzerine olacaktır. (Bu hadis-i şerif, hadîs kaynaklarında bu lâfızlarla rivayet edildiği gibi, aynı mânâyı ifade eden farklı lâfızlarla da rivayet edilmiştir. Buharî, İ'tisam: 10; Müslim, İman: 247, İmâre: 170, 173, 174; Ebu Davud, Fiten: 1; Tirmizî, Fiten: 27, 51; İbni Mâce, Mukaddime: 1, Fiten: 9; Müsned, 5:34, 269, 278, 279; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:449-450, 550.)

فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ

Muhakkak ki, sen inayet-i İlâhiyenin hıfzındasın.

فَاِنَّكَ يَا سَعِيدُ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ

Ey Said! Muhakkak ki sen inayet-i İlâhiyenin hıfzındasın.

وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ ِللّٰه‌ِ

Allah için, vaktin Abdülkadir'i ol.

وَكُنْ يَا سَعِيد كُرْدِى

Ey Said-i Kürdî ol!

وَكُنْ يَا مُرِيدِى قَادِرِىَّ الْوَقْتِ ِللّٰه‌ِ

Ey talebem, vaktin Abdülkadirîsi ol!

وَكُنْ يَا سَعِيدِ كُرْدِى قَادِرِىَّ الْوَقْتِ

Ya Said-i Kürdî, vaktin Abdülkadir'i ol.

وَكُنْ يَا نُورْسِى قَادِرِىَّ الْوَقْتِ ِللّٰه‌ِ

Ya Nursî Allah için vaktin Abdülkadir'i ol

اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ

Allah'a hamd olsun. (Fâtiha Sûresi, 1:2.)

هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

Bu, Rabbimin fazlındandır. (Neml Sûresi, 27:40.)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan yüce olan Allah'ın adıyla.

وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)

"Ashab-ı Kütüb-i Sitte'den İmâm-ı Hâkim Müstedrekinde ve Ebû Dâvûd Kitâb-ı Sünen'de, Beyhakî Şuâb-ı Îmânda tahrîc buyurdukları:

اِنَّ اللّٰه‌َ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا

Yani, "Her yüz senede Cenâb-ı Hak bir müceddid-i dîn gönderiyor." (Hakîm, Müstedrek, 4:522; Münavi, Feyzü'l-Kadir, 2:281, hadis no: 1845.)

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ وَ عَلٰى غَايَةِ وُسْعَةِ رَحْمَتِهِ فِى سُرْعَةِ فَعَّالِيَّةِ قُدْرَتِهِ الْجَوُّ الشَّاهِدُ بِكَلِمَاتِ السَّحَابِ وَالرِّيَاحِ وَالرُّعُودِ وَالْبُرُوقِ وَالْاَمْطَارِ

Bulutlar, rüzgârlar, gök gürültüleri, şimşekler, yağmurlar kelimatının şahadetiyle vahdet içindeki vücub-u vücuduna ve nihayet derecede sür'atli faaliyet-i kudreti içindeki gayet derecedeki vüs'at-i rahmetine cevv-i semanın delâlet ettiği Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur.

وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ

Gök gürültüsü hamd ederek tesbih eder. (Ra'd Sûresi: 13.)

اَللّٰهُمَّ اَسْقِنَا غَيْثًا مُغِيثًا

Allah'ım, rahmetinle bereketlenmiş olan yağmurdan bize içir.

اَللّٰهُمَّ اَسْقِنَا غَيْثًا مُغِيثًا

Allah'ım, rahmetinle bereketlenmiş olan yağmurdan bize içir.



































Önceki Kısım: Yedinci Lem'a Ayet-Hadis MealleriLem'alar Ayet-Hadis MealleriDokuzuncu Lem'a Ayet-Hadis Mealleri: Sonraki Kısım