İkinci Mektup
Önceki Risale: Birinci Mektup ← Mektubat → Üçüncü Mektup: Sonraki Risale
Bu risaleyi okumak için İkinci Mektup okuma sayfasına ve Kur'an hattı ile okumak için İkinci Mektup (Kur'an Hattı) sayfasına gidin

İkinci Mektup Bediüzzaman'ın 1 Mart 1927 tarihinden itibaren zorunlu ikamete tabi tutulduğu Barla'da telif ettiği eserlerdendir ve Mektubat kitabının 2. risalesidir. Bediüzzaman'ın nurların birinci talebesi unvanını verdiği Hulusi Bey'e yazdığı mektuptan bir parçadır. Tamamı neşredilmemiş bu mektubun Hamisen kısmı da Üçüncü Mektup olarak Mektubat'a dahil edilmiştir. Eğirdir'de subaylık görevini yapmakta iken Bediüzzaman ve Risale-i Nur ile 1929 Nisan’ında tanışan Hulusi Bey'in Üstadı ile görüşmeleri daha çok mektuplarla olmuştu ve onun sorduğu soruların cevabı Mektubat'ın içinde mühim bir yer tutar. Kaidesi gereği ömrü boyunca zekat, hediye ve sadaka kabul etmeyen Bediüzzaman, kardeşi Abdülmecid ve yeğeni Abdurrahman’dan daha ileri ve ruhuna yakın kabul ettiği talebesi Hulusi Bey'in kendisine hediye ettiği şalvarı bir defaya mahsus olmak üzere reddetmemiş ve bu vesileyle insanlardan istiğna edip tevekkül, kanaat ve iktisat yolunu seçmesi sırrını açıklamasını talebesinin bu hediyesine bir karşılık olmasını istemiştir. İkinci Mektup adıyla Risale-i Nur'un Mektubat kitabına dahil edilen bu parçada Bediüzzaman insanları irşada ve dini yaymaya çalışanların zaruret olmadan sadaka ve hediye kabul etmemeleri gerektiğini ve kendisinin de bu şekilde davranmasının 6 sebebini beyan eder. Bu sayede dine çalışanların ilmin izzetini koruyabileceğini, dalalet ehlinin ithamlarındna kurtulabileceğini ve ahiretin baki meyvelerini dünyada fani bir şekilde yememiş olacağını izah eder.
Risale-i Nur'da Bu Konudaki Derslerin Özeti
- Hamisen kısmı Üçüncü Mektup'tur.
İsimleri, Telifi, Neşri/Basımı, İçeriği, Tevafukları ve Gaybi İşaretlerle İlgili Bilgiler
Diğer İsimleri
Telif Dili
Türkçe
Telifiyle İlgili Bilgiler
2. Mektup Bediüzzaman'ın Barla'dayken özellikle yazları sıklıkla çıktığı dağda bir çam ağacının üstünde 22 Temmuz 1930 tarihinde talebesi Hulusi Bey'e yazdığı mektubun bir kısmıdır.
Neşriyle/Basımıyla İlgili Bilgiler
Kur'an harfleriyle kitap basımının 1928 yılında yasaklanması üzerine ilk başta elle çoğaltılan bu risale 1946 yılından sonra evvela İnebolu, sonra Isparta'da teksir makinesiyle Kur'an harfleriyle çoğaltıldı. Bediüzzaman'ın izin ve teşviğiyle 1956-1959 yıllarında matbaalarda Latin harfleriyle büyük kitaplar basıldığında Mektubat kitabının içinde yer almıştır.
İçeriği
Bediüzzaman'ın insanların minnetini almamasının 6 sebebi:
- Sebep: Dalalet ehlinin dine çalışanları maddi menfaat gütmekle suçlamalarını önlemek
- Sebep: Ücret istemeyen Peygamberlerinin izini takip
- Sebep: Alan ve verenlerin çoğunlukla gafil olması
- Sebep: Küçüklüğünden beri halktan almaması ve tevekkül, kanaat ve iktisat hazinesini kaybetmek istememesi
- Sebep: Halkın, özellikle zengin ve memurların hediyelerini almaya manevi izni olmaması ve insanlarla görüşmekten hoşlanmaması
- Sebep: Birisinin salih olduğu düşünülerek verilenleri almamak gerektiği.
Uzunluğu
2 büyük sayfa
Ekleri
Bu Risale İle İlgili Tevafuklar
Bu Risale İle İlgili Gaybi İşaretler
Hz. Ali Celcelutiye adlı kasidesinde Sureleri sayarken o surelerle alakalı Risalelere de sırasıyla işaret eder. Bunları 8. Şua'da beyan eden Bediüzzaman daha çok ince ve gizli işaretler de bulunduğu beyan eder ve misal olarak ikinci mertebede يٰسٓ kelimesiyle hem İkinci Söz’e hem İkinci Mektup’a hem İkinci Lem’a’ya hem İkinci Şuâ’ya baktığını söyler.
Risale-i Nur'da Derc Edildiği ve Benzer İçerikli Yerler
- Mektubat adlı büyük kitapta tamamı mevcuttur.
Risale-i Nur'da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği
Bu Risalenin Telifi, Neşri ve Adı Hakkındaki Bahisler
Bu Risalenin Kıymeti Hakkındaki Bahisler
Bu Risaleye Atıflar
Bakınız, Üstad; Mektubat unvanını taşıyan şaheserin İkinci Mektup’unda bu mühim noktayı altı vecih ile ne kadar asil bir iman ve irfan şuuru ile izah eder:
“Birincisi: Ehl-i dalalet, ehl-i ilmi; ilmi vasıta-i cer etmekle ittiham ediyorlar. İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Binaenaleyh bunları fiilen tekzip lâzımdır.
İkincisi: Neşr-i hak için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz. Kur’an-ı Hakîm’de, hakkı neşredenler اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ ۞ اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ diyerek insanlardan istiğna göstermişler…”
İşte Risale-i Nur Külliyatı’nın mazhar olduğu İlahî fütuhat, hep bu enbiya mesleğinde sebat kahramanlığının şaheser misali ve hârikulâde neticesidir. Ve bu sayede Üstad, izzet-i ilmiyesini, cihan-kıymet bir elmas gibi muhafaza eylemiştir.
Artık herkesin uğrunda esir olduğu maaş, rütbe, servet ve daha nice bin şahsî ve maddî menfaatlerle aslâ alâkası olmayan bir insan, nasıl olur da gönüller fatihi olmaz? İmanlı gönüller, nasıl onun feyiz ve nuru ile dolmaz?
Ahmed Nazif Çelebi’nin bir fıkrasıdır. Bayram münasebetiyle kabul edilmeyen bir hediye için yazmıştır
وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Çok aziz ve çok kıymetli, müşfik ve fedakâr Üstad-ı A’zam Efendim Hazretleri!
Hazineler dolusu mücevherattan daha fazla, hattâ bu fâni dünya hayatının ziynetleriyle ölçülemeyecek derecede kıymettar mektubunuzu, mübarek ramazan-ı şerifin yirmi üçüncü günü akşamı, iftardan on dakika evvel postadan aldım. Cenab-ı Allah kabul buyursun, iki iftarı bir yaptım. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى
Evvelce yazdığım uzun satırların malayani ve boşluğundan, fazla meşgul ettiğimden ve gerek bizim ve gerekse mübarek Zekeriya kardeşimizin kıymetsiz, değersiz hediyelerini mezuniyetsiz kabul ederek takdim etmek cesaretinde bulunduğumdan mütevellid, aziz Üstadımın adem-i kabul ve hoşnutsuzluğuyla tekdiratına maruz kalacağımdan korkarak intizarda iken müvezzi iki mektup verdi. İftar vakti dar olduğundan ayakta zarfı açtıktan sonra, kıymet takdir edemediğim çok şirin ve cazip olan hatt-ı fâzılaneniz, sanki “Korkma!” diye hitap ediyormuş gibi tebessüm ederek gözüme ilişince sürurumdan okuyamadım. Hemen haneme koştum, iftar ile beraber okumaya başladım.
Sevgili ve müşfik Üstadım! Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin tebşiratı hatırıma geldi. Zat-ı fâzılanelerindeki gördüğüm şefkat-i pederanenin o büyük zatın haber verdiği şefkat-i pederaneyi haiz bulunduğunuza iman ettim. Kādir-i Mutlak Hazretleri siz Üstadımızdan kat kat razı olsun ve bizleri de hizmetinizde ve hizmet-i Kur’an’da daim ve sabit eylesin ve Üstadımızın kıymetli ve kudsî işaretlerine ve kıymetli dualarına mazhar eylesin, âmin bihürmeti Seyyidi’l-mürselîn.
Şefkatli Üstadım! Hizmet-i Kur’an’da ve Risale-i Nur’un neşriyatındaki zerre-i vâhide kabîlinden olan mesainin nezd-i âlî-i üstadanelerinde hüsn-ü kabule mazhariyeti; zayıf, âciz, fakir hizmetkârınız ve iktidarsız, idraki nâkıs, ihatası dar, şuuru muhtel talebenizi ne derece sevinç ve sürura kalbettiğini tarif edemem.
Böyle manevî ve kudsî takdirata mazhar buyurulan ve bizim gibi günahkârlara, otuz senelik iştiyakla, on senelik münâcat ve niyaz mukabilinde siz Üstadımızı ihsan buyuran ve kullarının isyanlarına bakmayarak her istediklerini bilen, işiten ve beleğan mâ belağ veren ve bütün mükevvenatı yed-i kudretinde tutan ve her şeye sahip ve mâlik ve hâkim bulunan Cenab-ı Hak ve Feyyaz-ı Mutlak Hazretlerine ne suretle hamd ve şükür edeceğimi bilemiyorum.
Kıymetli Üstadım! Siz tavassut buyurunuz, değersiz hizmetimizle, pek az ve kısa olan şu dünya hayatı içinde belki bir katre mesabesindeki hamd ve şükrümüzü “Tekabbelallah” sırrına mazhar buyursun inşâallah.
Mektubat Risalesi’nin İkinci Mektup’unu daima hatırlayarak bu emirlerinize riayet etmeye çalıştığım halde bir mücbir-i gaybî bendenizi tahrik ederek İkinci Mektup’a muhalefete sevk ediyor.
Niyetim hâlis, sadakat ve merbutiyetim ciddi ve çok sağlam. Her türlü riyadan ârî ve hiçbir maddî menfaate matuf ve müstenid olmayan, Allah rızası yolunda, Kur’an namına ve Risaletü’n-Nur’a hizmet gayesine matuf ve bilhassa bizim gibi âciz, âsi ve günahkârların hidayet ve irşad ve îsaline ve ehl-i dalaleti ve ehl-i bid’ayı tarîk-ı hakka davet ve hakaik-i imaniyeye hâdim bir kudsî zat, bizlere ve memleketimize “vediatullah” olarak ihsan buyurulmuş.
Kıymetli misafirimiz nasıl ki biz günahkârların manevî yardımına koşuyor ve gece ve gündüz mağfiret-i İlahiyeye ve irşadımıza çalışıyorsa bizler de bu aziz misafirimizin maddî yardımına seve seve ve iştiyakla ve ancak Allah için koşmak ve çalışmak vazifesiyle mükellef bulunduğumuzu hissediyoruz.
Hem bizlere Kur’an ve Hazret-i Peygamber (asm) emrediyor: تَعَاوَنُوا Gurabaya muavenet…
Af dilerim, kıymetli ve sevgili Üstadım. Bilirim ki hediyeleri kabul etmiyorsun. Fakat zekât ve sadaka gibi muaveneti, arkadaşlarımızın ısrarı üzerine yazmaya mecbur oldum. Hem de maddî ihtiyaçlarınıza, ikametgâh kirası, odun ve kömür gibi mübrem ihtiyaçlar için lâzım olduğunu düşünmüştüm.
Esasen, kaide-i üstadaneleri bozulmamak için arkadaşlarıma daima tavsiye ve telkinatım, hiçbir maddî menfaat düşünülmemesidir. Çünkü din dünyaya âlet olmaz. Ve din, vasıta-i cer ve maddî menfaati kat’iyen kabul edemez. Hattâ Risale-i Nur’un neşriyatında, kimsenin minnetini almamak için kıymetli Üstadımı taklit ederim.
Kıymetli ve müşfik Üstadım! Şu kadar var ki: Hizmetkârınız, üstad namına değil, kıymetli ve garib bir misafirimiz namına ve rızaen lillah maddî yardım etmek istiyoruz. Hem manevî zarar görmemeniz için kuvvet ve kudret ve azamet sahibi Cenab-ı Allah’a niyaz ve tazarru ederek dergâh-ı İlahiyesinde hüsn-ü kabule mazhar eylemesini dua ediyoruz.
Kıymetli Üstadım! Bayramda ziyaret ve arz-ı tazim makamına kaim olmak üzere, bütün arkadaşlarımızla beraber hem ramazan-ı şerifi hem Leyle-i Kadri hem mübarek İyd-i Said-i Fıtr’ı, Risaletü’n-Nur’un umum talebe ve şakirdleri ve Kur’an’ın kıymetli hizmetçileri makamında ve hükmünde kıymetli Üstadımızı tebrik ederek, Cenab-ı Hak’tan daha çok kardeş ve arkadaşlarımız ile birlikte ve siz Üstadımız başımızda olarak ramazan-ı şerifin emsal-i kesîresiyle müşerref olmaklığımızı niyaz ve tazarru eyleriz ve mübarek iki ellerinizden öperek dua-i hayriyenizi ve kudsî irşadlarınızı istirham eyleriz kıymetli Üstadımız.
Daimî kudsî dualarınıza muhtaç, günahkâr, hizmetkâr ve talebeniz Ahmed Nazif
Manen maruz kaldığım iki şıklı bir sualin cevabıdır:
Birincisi: “Neden en ziyade senin şahsın hakkında hüsn-ü zan eden ve sana büyük bir makam veren ve Risale-i Nur’la çok kuvvetli irtibatı bulunan ve sen de onları çok sevdiğin halde, hizmet-i Nuriyenin haricinde senin şahsın ile temaslarını istemiyorsun ve senin hakkında fazla hüsn-ü zan beslemeyeni sohbette tercih ediyorsun, daha ziyade iltifat gösteriyorsun, nedendir?”
Elcevap: Otuz Üçüncü Söz’ün İkinci Mektup’unda dediğim gibi: Bu zamanda insanlar, ihsanını muhtaçlara çok pahalı satarlar. Mesela, benim gibi bir bîçareyi, salih veya veli zannedip sonra bir ekmek verir ve mukabilinde makbul bir dua ister. Bu kadar fiyat vermekten ise bu ihsanı istemiyorum diye hediyelerin adem-i kabulüne bir sebep gösterdiğim gibi –Risale-i Nur’un has şakirdleri müstesna olarak– başkaları beni büyük bir makamda bilmekle, kuvvetli bir alâka ve hizmet gösterir. Hem mukabilinde dünyada, ehl-i velayet gibi nurani neticeleri ister. Sonra bize hizmeti ile ve alâkası ile manevî ihsan eder. Böylelerin bu nevi ihsanlarına karşı, istediği fiyata sahip olamadığım için mahcup oluyorum. Onlar da ehemmiyetsizliklerimi bildikleri vakit inkisar-ı hayale uğrarlar, belki hizmette fütura düşerler.
Bu hakikat için hem bu zamanda enaniyet ziyade hükmettiği için haddimden çok ziyade olan hüsn-ü zanları kendime almıyorum. Ve ben, kardeşlerim gibi kendi nefsime hüsn-ü zan etmiyorum. Hem kardeşlerimin bu bîçare kardeşlerine verdiği makam-ı uhrevî, hakiki, dinî makam ise Mektubat’ta İkinci Mektup’un âhirindeki kaideye göre “Şahsıma verdikleri manevî hediye olan kemalâtı, eğer hâşâ ben kendimi öyle bilsem olmamasına delildir; kendimi öyle bilmesem onların o hediyesini kabul etmemek lâzım geliyor.” Hem kendini makam sahibi bilmek cihetinde enaniyet müdahale edebilir.
Üstadımız gençliğinde ve hattâ çocukluğundan itibaren izzet-i ilmiyeyi muhafaza için şiddetle halktan istiğna ediyordu. Zekât ve sadakayı kat’iyen almadığı gibi İkinci Mektup’ta da beyan edildiği üzere hediyeyi kabul etmiyordu. Bu halin, şimdiki ihtiyarlık ve zayıflık zamanında devam edebilmesi için Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle o istiğna düsturu hastalığa inkılab etti. Yani mukabilsiz bir lokma alsa derhal hasta olur. O lokmayı yiyemiyor. Üstadımız gençliğinde bu kadar muhtaç değildi. Tek başına yaşadığı zamanlar pek az bir masraf kendisine kâfi idi. Şimdi pek çok talebelerine tayin verdiği ve birkaç hastalıkla hasta bulunduğu bir zamanda, o istiğna düsturunun muhafazası için rahmet-i İlahiye onu mukabilsiz hediyelerden hasta ediyor.
Aynen öyle de Üstadımıza hürmet dahi manevî bir hediye gibi olduğundan şiddetle nâsın hürmetinden ve elini öpmesinden kaçıyordu.
Şarkî Anadolu’da medrese teşkilatındaki hususiyetlerden birisi şudur ki: İcazet almış bir âlim, istediği köyde hasbeten lillah bir medrese açar; medrese talebelerinin ihtiyacı, iktidarı olursa medrese sahibi tarafından, iktidarı yoksa halk tarafından temin edilir. Hoca meccanen ders verir, talebelerin iaşe ve levazımatını da halk deruhte ederdi. Bunların içinde yalnız Molla Said, hiçbir suretle zekât almıyordu. Zekât ve başkasının eser-i minneti olan bir parayı kat’iyen kabul etmiyordu. (Hâşiye: Zekât ve sadaka ve mukabilsiz hiçbir şey almadığının sebep ve hikmeti, Risale-i Nur’dan İkinci Mektup ve sair risalelerde beyan edilmiştir. Evet, Molla Said’in istikbalde Risale-i Nur’la göreceği hizmet-i imaniyeyi kemal-i ihlasla îfası ve bu hizmetin meydana gelebilmesi için “uhrevî hizmetin mukabilinde hiçbir şey talep etmemek” olan kudsî düsturun icmalî bir fihristesi, daha küçük yaşında iken rahmet-i İlahiye tarafından ruhunda yerleştirilmişti.)
Bu Risalede İle İlgili Tevafuklar
Bu Risale İle İlgili Gaybi İşaretler
Daha çok karineler ve birer Söz’e işaret eden münasebetler var. Fakat gizli ve ince olduklarından zikredilmedi. (Hâşiye: Mesela, yirmi sekizinci mertebede وَ بِسُورَةِ التَّهْمٖيزِ kelimesiyle Yirmi Sekizinci Söz’ün âhiri olan cehennem meselesinin çok kuvvetli bir bürhanına işaret edip baştaki cennet meselesinin yalnız iki üç sual ve cevaba dair bahsi ise başka yerde işaret ettiğinden münasebet gizlenmiş.
Hem mesela, ikinci mertebede يٰسٓ kelimesiyle hem İkinci Söz’e hem İkinci Mektup’a hem İkinci Lem’a’ya hem İkinci Şuâ’ya baktığından münasebet genişlendiğinden gizlenmiş.
Hem mesela وَ كَافٍ وَ هَا يَاءٍ وَ عَيْنٍ وَ صَادِهَا yani كٓهٰيٰعٓصٓ beşinci mertebede bulunması hem Beşinci Söz’e hem Beşinci Mektup’a hem Beşinci Lem’a’ya ve Dördüncü Şuâ olan Âyet-i Hasbiye Risalesi’ne hem Üçüncü Şuâ olan Münâcat’a baktığı cihetle münasebet genişlenmiş, gizlenmiş. Buna başkaları kıyas edilsin.)
(8. Şua)
Bu Risale Hakkında Fihristte Geçen Kısım
Bu zamanda zaruret olmadan, irşad-ı nâsa ve neşr-i dine çalışanların, sadakaları ve hediyeleri kabul etmemeleri lâzım geldiğinin sırrını dört sebeple beyan eder. اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ âyeti ile اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْئَلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ âyeti gibi insanlardan istiğna hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını tefsir eder.
Ve ilim ve dini neşre çalışan insanlar, mümkün olduğu kadar istiğna ve kanaatle hareket etmezse hem ehl-i dalaletin ittihamına hedef olur hem izzet-i ilmiyeyi muhafaza edemez.
Hem salahat ve neşr-i din gibi umûr-u uhreviyeye mukabil hediyeleri almak, âhiret meyvelerini dünyada fâni bir surette yemek demektir.
Diğer Bahisler
Risale-i Nur'daki Diğer Alakalı Yerler
Derd-i maişet zaruretine karşı iktisat ve kanaatle mukabele etmeye zaruret var. Menfaat-i dünyeviye, çok ehl-i hakikati, ehl-i tarîkatı dahi bir nevi rekabete sevk ettiği için endişe ederim. Risale-i Nur şakirdleri içinde şimdiye kadar bu cihet onları zedelememiş. İnşâallah yine zedelemez. Fakat herkes bir ahlâkta olamaz. Bazıları meşru dairede rahatını istese de itiraz edilmemeli.
Zarurete düşen bir şakird, zekâtı kabul edebilir. Risale-i Nur’un hizmetine hasr-ı vakit eden rükünlere ve çalışanlara zekâtla yardım etmek de Risale-i Nur’a bir nevi hizmettir. Hem yardım edilmeli. Fakat hırs ve tama’ ve lisan-ı hal ile istemek olmamalı. Yoksa ehl-i dalalet ki hırs ve tama’ yolunda dinini feda etmiş. Onlar nazarında kıyas-ı bi’n-nefs cihetiyle “Risale-i Nur’un bir kısım şakirdleri dahi dinini dünyaya âlet ediyorlar.” diye çirkin bir ittiham ile taarruzlarına meydan açar.
(2. Mektub'un Mektubat'ta neşredilmeyen kısımları)
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
وَ عَلَيْكُمْ السَّلاَمُ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ
Aziz Âhiret Kardeşim ve Hizmet-i Kur’ânda Gayretli Arkadaşım ve Ders-i Esrâr-ı Îmanîde Zekavetli ve Ferasetli Talebem ve Vefatımdan Sonra Sadâkatli Varisim, Biraderzadem…
Şimdilik şu Çam Ağacı üstünde seni hazır ediyorum. Seninle konuşuyorum.
Evvela: Sana geçen mektubta yazdığım şu fıkra-i “Der tarîki acz-i mendi lâzım âmed çâr çiz: Acz-i Mutlak, Fakr-ı Mutlak, Şükr-ü Mutlak, Şevk-i Mutlak ey Aziz” Elbette fehmini merak etmişsiniz. İşte acz ve fakr sırları, çok Sözlerde bahusus Yedinci Sözde anlarsınız. “Şükr-ü Mutlak” sırrı ise, Yirmi Dördüncü Sözün, beşinci dalının ikinci meyvesi güzelce gösterdiği gibi, sâir Sözler dahi, o esas üzerine gidiyorlar. “Şevk-i Mutlak” ise Otuz İkinci Sözün, ikinci mevkıfının, üçüncü maksadının rumuzları ve üçüncü mevkıfının çok yerlerinde o sır izhar edilmiştir.
Saniyen: Sen ve Hakkı Efendi, beni çok memnun ve mesrur ettiniz ki: Gâyet güzel Otuzikinci sözü sen ve Yirmidokuzuncu sözü Hakkı efendi yazdınız. Cenâb-ı Hak sizlere yazdığınız o risâlelerin hurufatı adedince, size Rahmetiyle hasenat yazsın.
Kardeşlerim, çok güzel yazmışsınız. Yanlışları azdır, fakat Yirmidokuzuncu sözde, hem evvel sen bana yazdığın ve bu defa da Hakkı Efendinin yazdığında, bazı aynı yerde noksan var. Demek nüshanız yanlıştır. Ezcümle, İkinci Esasın, Onuncu medârında وَ مَا رَبُّكَ بِظَلاَّمٍ لِلْعَبِيدِ bahsinde “zâlim, fâcir, gaddar insanlar gâyet refah, rahatla ömür geçiriyorlar.” Orada şu fıkra noksandır. “Mazlum, müteddeyyin, hüsn-ü hulk sâhibi bazı insanlar gayet zahmet ve zilletle ömrünü geçiriyorlar.”
Hem Otuz İkinci Sözün âhirindeki münacaat da وَ اَنْتَ اْلاَمِينُ وَ اَنَا الْخَائِفُ fıkrasından sonra
وَ اَنْتَ الْجَوَّادُ وَ اَنَا الْمِسْكِينُ
وَ اَنْتَ الْمُجِيبُ وَ اَنَا الدَّاعِى
fıkraları noksandır. Hem o sözün birinci mevkıfının âhirindeki Arabî şiirin
وَ تَنْشِدُ لِلْفَاطِرِ الْمَدَائِحَ الْمُبَهَّرَةَ ٭ اَوْ فَتَحَتْ بِكَثْرَةٍ عُيُونُهَا الْمُبَصَّر den sonra şu fıkra geliyor.
لِتُنْظِرَ للِصَّانِعِ الْعَجَائِبَ الْمُنَشَّرَةَ ٭ اَوْ زَيَّنَتْ لِعِيدِهَا اَعْضَائَهَا الْمُخَضَّرَةَ.. الۤخ.. Hem o sözün ikinci mevkıfının, ikinci maksadının hâtimesindeki haşir bahsinin âhirinde şöyle yazılmış: “Hikmet-i Rabbânîye iktiza etmiş ise, onları yahut bazılarını dahi yapar” doğrusu şudur ki: “Hikmet-i Rabbânîye iktiza etmiş ise, haşir ve neşr-i insanî ile beraber umum onları dahi yapacak veyahut mühim bâzılarını yapar.” Daha bunlar gibi ma’naya zarar verecek yanlışlar var. Fakat azdır.
Salisen: (İkinci mektup).. O mezkur ve ma’lûm talebesinin hediyesine karşı cevaptan bir parçadır” da var.
Beşincisi: … (bana nâhoş geliyor) cümlesinden sonra:
İşte bu gibi esaslar için insanlardan istiğna ve tevekküle itimad edip ve kanaat ve iktisad ile amel ediyorum. İşte kardeşim, senin maddi hediyene mukabil, bu sırrımın keşfi sana mânevî bir hediye olsun. Hem demişsin ki, senin şalvarınla mübadele ediyorum. Benim nâmıma kime isterseniz veriniz.
Ey Kardeşim, kabul ettim, elli yamalı bendeki senin şalvarını yine kendime verdim. Çünkü: Elli yamalı şalvarı beğenecek kendimden başka bulamadım.
Bu günlerde yanıma Ali Efendi ve Hamzazâde Muhammed Efendi geldiler. Dediler “Kaidenizi kırmalı, Sıddîkınız Hulûsî Bey’in hatırını kırmamalı” Ben de kaidemi kırdım, senin hatırını kırmadım.
Sâir ihvanlara, husûsan Müftü Efendi ve Şeyh Mustafa ve Semerci Hüseyin ve Mevlevi Hüseyin ve Maşacı Hacı Hafız ve Müderris Mustafa ve Mülazım Edhem ve Doktor ve Bekir Sıdkı gibi dostlara selamımı tebliğ et.
Ekseri sana ettiğim hitapta, Hakkı Efendi beraberdir. Ve öyle niyet ediyorum. Çünkü: İttifakınız ittihad derecesinde olduğundan, ikiniz bence birsiniz. Onun için, ayrı bir şey yazamadığımdan gücenmesin. Şimdilik Allah’a ısmarladık. Allah’a emanet olunuz.
Altıncısı: … Eserdekinin aynısıdır.
22 / Temmuz / 1930
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz Said Nursî
(Üstad Hz.'nin Hulusi Ağabeye Gönderdiği Mektuplar)
Bu Risaledeki Temsiller/Misaller
Bu Risalede Geçen Ayetler
Bkz. 2. Mektup'ta Geçen Ayetler Listesi
Bu Risalede Geçen Hadisler
- Risalede Nasıl Geçtiği: Tevekkül, kanaat ve iktisat öyle bir hazine ve bir servettir ki hiçbir şey ile değişilmez.
Kaynağı: Nehc-ül Belaga - İmam-ı Ali sh: 478 ve 540; Müsned-ül Firdevs 3/336
Kaynaklarda geçen şekli: Kanaattan daha zengin bir
hazine yoktur" (İmam-ı Ali). Kanaat öyle bir maldır ki tükenmez ve öyle bir hazinedir ki fena bulmaz (Müsned-ül Firdevs)
Cenab-ı Allah'ın Bu Risalede Geçen İsim, Sıfat ve Şuunatı
- Allah
- Mün’im-i Hakiki
- Rezzak-ı Zülcelal
Peygamberimizin Bu Risalede Geçen İsim ve Sıfatları
Kur'an'ın Bu Risalede Geçen İsim ve Sıfatları
Bu Risalede Geçen Salavatlar
Bu Risalede Geçen Dualar
Bu Risalede Geçen Zikirler
Bu Risalede Geçen Emir ve Tavsiyeler
Bu Risalede Geçen Darb-ı Meseller/Deyimler
Bu Risalede Geçen Düstur, Kaide ve Tespitler
- Ehl-i dalalet, ehl-i ilmi; ilmi vasıta-i cer etmekle ittiham ediyorlar. “İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar.” deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzip lâzımdır.
- Mezhebimizce en muteber olan İbn-i Hacer
Bu Risalede Geçen Halk Dili İfadeler
Bu Risalede Geçen Edebi ve Dikkat Çekici İfadeler
- Tevekkül, kanaat ve iktisat öyle bir hazine ve bir servettir ki hiçbir şey ile değişilmez.
- Âhirete müteveccih a’male mukabil sadaka ve hediyeyi almak, âhiretin bâki meyvelerini dünyada fâni bir surette yemek demektir.
Bu Risalede Bahsi Geçen Şahıslar, Eserleri ve Eserlerinden Alıntılar
- Hulusi Yahyagil: O mezkûr ve malûm talebesinin hediyesine karşı cevaptan bir parçadır.
- Abdülmecid Nursi:
- Abdurrahman Nursi: Ben demiyorum ki “Kardeşim ve biraderzadem olan Abdülmecid ve Abdurrahman’dan kabul etmediğim gibi senden de kabul etmem.”
- İbn-i Hacer: Ve istiğna sebebinin en mühimmi, mezhebimizce en muteber olan İbn-i Hacer diyor ki: “Salahat niyetiyle sana verilen bir şeyi, salih olmazsan kabul etmek haramdır.”
Bu Risalede Bahsi Geçen Yerler
- Çam Dağındaki Çam Ağacı: Bu mektubun yazıldığı mekan
- Çam Dağı: Bu mektubun yazıldığı mekan
Bu Risalede Bahsi Geçen Hadiseler
İlgili Resimler/Fotoğraflar
Bu mektubun üzerinde yazıldığı Çam ağacının 2000 yılının son günlerinde bilinmeyen kişilerce kesildikten sonraki hali
İlgili Maddeler/Kategoriler
- Mektubat: 2. Mektup'un içinde olduğu büyük kitap
- 2. Mektup'ta Geçen Ayetler Listesi
Önceki Risale: Birinci Mektup ← Mektubat → Üçüncü Mektup: Sonraki Risale
