Dad (ض) Kök Harfi İle Başlayan Kelimeler
Bediüzzaman'ın eserlerinde geçen ve Dad (ض) kök harfi ile başlayan Arapça kelimeler listelenmiştir.
İki harfli kök/Kelime: -
Üç harfli kök: 18
Dört harfli kök: -
Toplam kök sayısı: 18
Toplam kelime: 63
| Kelime | Anlamı | Kur'an'da Geçiyor mu? |
Örnek Cümle |
|---|---|---|---|
| Dad-Be-Be (1) | |||
| Dabb | Keler, kertenkele | Arapça "dabb" denilen bir susmar, yani keler elindeydi. | |
| Dad-Be-Tı (5) | |||
| Mazbut | Zaptedilmiş, kayıt altında | Hayat; muhassal-ı mazbuttur, görünür. | |
| Zabt/Zapt | Tutma, tespit | Bazısı su gibidir, elle alınır, fakat zapt altına alınmaz. | |
| Zâbit | Binbaşıya kadar subay | Bu müddet içinde kendisiyle beraber esarette bulunan zabitlere dersler veriyordu. | |
| Zabıta | (Belediye) polis(i) | Yirmi sekiz sene zarfında hükûmetin resmî adamlarından bana rast gelenler, hep sıkıntı verdikleri halde, zabıtanın bana hiç sıkıntı vermediği gibi,... | |
| Dad-Ha-Kef (1) | |||
| Mudhike | Gülünen kişi | Çünkü, zaafiyetini gösteren tekebbürünle, aczini gösteren gururunla, riyayı gösteren tasannuunla kendine mudhike yaparsın. | |
| Dad-Ha-Vav (1) | |||
| Duha | Kuşluk | ||
| Duhâ vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. | |||
| Dad-Dal-Dal (3) | |||
| Ezdad | Zıtlar | Ezdad, sûretlerini mübadele etmişler. | |
| Tezad | Karşıtlık | Temasül, tezadın sebebidir. | |
| Zıt/Zıd | Karşıt | Tarik-i gayr-ı meşru ile bir maksadı takip eden, galiben maksudunun zıddıyla ceza görür. | |
| Dad-Ra-Be (6) | |||
| Darb | Verme; Vurma | Yani, temsillerin darbı ve darb-ı meseller, sikkenin darbı kadar kelâma kıymet veriyor. | |
| Darbe | Vuruş | ...kalbleri kışırlanarak felsefenin çıkmaz çığırlarına sapan gafil ve âsilere şiddetle darbe-i müthişe ve mühlikesini çarpan o Söz,... | |
| Dârib | Vuran | Nasıl ki, madrup, elbette dâribe delâlet eder. | |
| Durub | Darbeler; Vermeler | Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan, hakikatleri durub-u emsal ile beyan ediyor. | |
| Izdırap | Maddî veya mânevî acı | Değil dünyevî ızdıraplar, cehennemî azaplar da verilse, bıçaklarla da doğransak, en müthiş ölümlere de maruz bırakılsak, asırlar boyunca milyonlar mübarek ecdadımızın feda-yı can ettikleri bu kudsî hakikata, bizim cânımız da feda olsun. | |
| Madrub | Vurulan | Nasıl ki, madrup, elbette dâribe delâlet eder. | |
| Dad-Ra-Ra (9) | |||
| Darr | Zarar | Hüsnün içinde kubhu, nef'in içinde dârrı, nimet içinde nıkmet, nurun içinde nârı, bilir misin ki sırrı? | |
| Izrar | Zarar verme | ...hodfuruş, şöhretperest, riyâkâr insanlar ve az birşeyle iktidarlarını göstermek ve ihâfe ve ızrar cihetinden bir mevki kazanmak için ehl-i hakka muhalefet vaziyetine girerler. | |
| Iztırar | Çâresizlik, mecbûriyet | Abd, bir ağaç gibi bütün bütün ıztırar ve cebir altında değildir. | |
| Mazarrat | Zarar, ziyan | Muhakkak bir maslahat, mazarrat-ı mevhume için feda edilmez. | |
| Muzır | Zararlı | O zaman, o seyahat-i ruhiyede, mehâsin-i medeniyet ve fünun-u nâfiadan başka olan mâlâyâni ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan Avrupa'nın şahs-ı mânevîsine karşı demiştim: | |
| Muztar | Zorda kalmış, mecbur kalmış | Belki nevâmis-i fıtratta "kuvâ-yı sâriye" diye bir cihette tasdike muztar olmuşlar. | |
| Muztarib | Iztırap içinde kıvranan | En bedbaht, en muztarip, en sıkıntılı, işsiz adamdır. | |
| Zarar | Kötü sonuç, ziyan | Hâlbuki bu imkân ve bu ihtimal, ilm-i yakinimize zarar vermez. | |
| Zaruret | Mecburiyet; fakirlik | Âhirete iman ettiği halde, "Zaruret var" diye ve zaruret zannıyla dünya menfaati ve maişet derdi için dünyayı âhirete tercih ediyor. | |
| Zarurî | Mecburi | Öyleyse, zarurî vazifeniz, şeâiri ihyâ ve muhafaza etmektir. | |
| Dad-Ra-Ayn (3) | |||
| Dari' | Acı ve dikenli ağaç | Cehennem gibi, midesinde acı, dikenli darî gibi tesir eder. | |
| Muzari | Geniş zaman | Fiil-i muzâri, teceddüd ve istimrara delâlet ettiğinden, yirmi üç sene devam eden nüzul-ü Kur'ân'ın parça parça teceddüdü nisbetinde, | |
| Tazarru | Yalvarıp yakarma | Benim hissem, yalnız şiddet-i ihtiyacımla taleptir ve gayet aczimle tazarruumdur. | |
| Dad-Ayn-Fe (6) | |||
| İzafî | Göreceli | İki mizaca göre mesâil-i fer'îde hakikat sabit değil; izafî ve mürekkep. | |
| Muzaaf | Kat kat | Muzaaf meyil ihtiyaçtır. Muzaaf ihtiyaç iştiyaktır. Muzaaf iştiyak incizaptır. | |
| Tezauf | Fazlalık | Bu babda ne dense tezauf değil. | |
| Zaaf/Za'f | Zayıflık | Zaaf, gururun madenidir. | |
| Zaif/Zayıf | Güçsüz | Zaif ve âciz omuzuma çok ağır gelen vazife-i Kur'âniyeyi, o kuvvetli omuzlara bindirdi, kemâl-i kereminden yükümü hafifleştirdi. | |
| Zuafâ | Zayıflar | Ve fukaralar ve zuafalar kısmını en ziyade ezen ve müteessir eden hayatın ağır tekâlifi, Kur'ân-ı Hakîmin hakaik-i imaniyesiyle hafifleştirildi. | |
| Dad-Lam-Lam (8) | |||
| Dalal | Sapıklık, dinsizlik | Küfr ü dalâl yıldı, sindi; | |
| Dalalet | Dinsizlik | ...Cehennemin gayzını ve öfkesini ve sair mevcudatın ehl-i küfür ve dalâlete karşı hiddetini gösterip ilân ederek gayet müthiş bir tarzda ve i'câzkârâne ehl-i dalâlet ve isyanı zecrediyor. | |
| Dall(e) | Sapmış | Fakat kendisini şakî, dâll, ahmaklardan addetmeyen adam, Kur'ân'ın şu beşaretini dinlesin: | |
| Dallîn | Sapkınlar | Sırat-ı müstakimin o meslek-i nuranî, mağdub ve dâllînin o tarik-i zulmanî, tam farklarını görmek eğer istersen, ey aziz, | |
| İdlal | Saptırma | Bâtıl şeyleri tasvir, sâfi zihinleri idlâldir ve cerhdir. | |
| Mudıl/Mudil(le) | Saptıran | İşte medeniyet-i sefihe-i dâllenin şakirdleri ve felsefe-i sakime-i mudıllenin talebeleri, | |
| Tadlil | Dalalette olduğu iddiası | Onu tenkit ve tahtie ve tadlil eden Haricîleri ve Emevîlerin mütecaviz taraftarlarını sükûta davet ediyor. | |
| Dad-Mim-Ra (1) | |||
| Zamir | İsmin yerini tutan | ...âyet-i Nur'un مَثَلُ نُورِهِ kelimesindeki zamir, üç vecihten birisiyle Muhammed aleyhissalâtü vesselâma râci olmak haysiyetiyle, ... | |
| Dad-Mim-Mim (3) | |||
| İnzimam | Eklenme | Evet, ene ve enaniyetin eşkâl-i habîsesi olan hodgâmlık, hodbinlik, hodendişlik, gurur ve inat o meyle inzimam etse, öyle ekberü'l-kebâiri icad eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. | |
| Zam | İlave | Binlerce velî hem yine yapmış buna bin zam. | |
| Zamme/Damme | Ötre harekesi | Hem fail kuvvetlidir, kavî olan zammeyi kendine gasp eder. | |
| Dad-Mim-Nun (5) | |||
| Tazammun | İçerme | Tazammun ettiği ve tesis ettiği dîn-i İslâmdır ki, onun misline ne mazi muktedir olmuş, ne müstakbel muktedir olabilir. | |
| Tazmin(at) | Zararını karşılama | ...ya kitaplarımın hepsinin iadesini veyahut bu husustaki zarar ve ziyanımın müsebbiplerinden tazminini dâvâ ediyorum. | |
| Zâmin | Kefil | Fakat garaz ve maksada mutlaka zâmindir. | |
| Zımn(en) | Dolaylı olarak | Kur'ân'da sarîhan ve zımnen ve işareten, âhiret ve tevhidi ve beşerin mükâfat ve mücâzâtını binler defa ispat edip nazara vermenin ve her sûrede, her sahifede, her makamda ders vermenin hikmeti nedir? | |
| Zımnî(yye) | Örtülü göstererek | Elbette, âyetin delâlet-i zımniyeyle Risale-i Nur'a kuvvetli karinelerle işareti kat'îdir;... | |
| Dad-Nun-Nun (3) | |||
| Maznun | Sanık | Hem mahkemelere senin eczaların bir mücrim, bir maznun sıfatıyla değil, belki bir muallim, bir mürebbî ve bir mürşid olarak girmiştir. | |
| Zan | Gerçeğini bilmeden ihtimal üzerine hüküm verme | Dördüncü hastalık: "Sû-i zan"dır. | |
| Zannî | Zanna dayanan | Ve o davayı veya hükmü aşağıya indirir, hakikate yapıştırmakla o hükmün hayalî veya zannî veya mevzu veya hurafe hükümlerden olmadığını ve ancak hakaik-i sabiteden olduğunu ispat eder. | |
| Dad-Ye-Elif (3) | |||
| İstizae | Bir şeyle aydınlanmak | Ve hem kendisi, o Malik-i Zülcelalini seviyor, hem de onu insanlara sevdirmeye çalışıyor. Hem kendisi o Malik'ten istizae ediyor, (yani envar-ı hidayetten nurlar alıyor,) ... | |
| İzae | Aydınlatmak | ...nev-i beşerin humsunu ihyâ, ebedî ve dâimî bir nurla tenvir ve izâe eylediği gibi, ... | |
| Ziya | Işık | ...vahdânî fiiller, ziya güneşi gösterdiği gibi, birtek Zât-ı Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk, Hayy ve Muhyîyi bilbedâhe gösteriyorlar.... | |
| Dad-Ye-Ayn (1) | |||
| İzaa | Kaybetmek; geçirmek | Halbuki, Yeni Said, insanoğullarıyla izâa-i vakt etmemeli. | |
| Dad-Ye-Fe (3) | |||
| İzafe | Atıfta bulunma, bağlama | Bu isnad ve izafe, Kürdistan'da doğup büyüyen ve bu lâkapla mâruf ve meşhur olan bu zâtın Risaletun-Nur'un tercümanı olduğunu sırf âleme ilân etmek içindir;... | |
| Muzaf | İzafe edilen, bağlanan | Muzafun ileyhsiz zikredildiğinden, umumî bir tevessümü ifade eden اَىُّ kelimesi, hitabın umum kâinata şâmil olup, yalnız farz-ı kifaye suretiyle haml-i emanete ve ibadete insanların tahsis edilmiş olduklarına işarettir. | |
| Ziyafet | İkram, ağırlama | Yani, nasıl bir zât, ziyafete misafirleri dâvet eder. | |
| Dad-Ye-Kaf (3) | |||
| Dıyk/Dîk | Darlık | Rızk-ı helâl iktidar ile alınmadığına, belki iftikara binaen verildiğine delil-i kat'î, iktidarsız yavruların hüsn-ü maişeti ve muktedir canavarların dıyk-ı maişeti, hem zekâvetsiz balıkların semizliği ve zekâvetli, hileli tilki ve maymunun derd-i maişetle vücutça zayıflığıdır. | |
| Müzayaka | Darlık | Risale-i Nur şakirtlerine bu noktada benzeyen eskiden bir zât, haremiyle beraber büyük bir makamda bulundukları halde, maişet müzayakası yüzünden haremi, demiş zevcine: "İhtiyacımız şedittir." | |
| Tazyik(at) | Baskı | İkincisi, hususî rububiyetidir ve has iltifat ve imdad-ı Rahmânîsidir ki, umumî kanunların tazyikatı altında tahammül edemeyen fertlerin imdadına, Rahmânü'r-Rahîm isimleri imdada yetişirler, hususî bir surette muavenet ederler, o tazyikattan kurtarırlar. |