Yirmi Yedinci Mektup: Revizyonlar arasındaki fark
Değişiklik özeti yok |
Değişiklik özeti yok |
||
| 5. satır: | 5. satır: | ||
''Bu risaleyi okumak için [[Risale:27. Mektup|Yirmi Yedinci Mektup okuma sayfasına]] ve Kur'an hattı ile okumak için [[Risale:27._Mektup_(Kur%27an_Hattı)|Yirmi Yedinci Mektup (Kur'an Hattı) sayfasına]] gidin'' | ''Bu risaleyi okumak için [[Risale:27. Mektup|Yirmi Yedinci Mektup okuma sayfasına]] ve Kur'an hattı ile okumak için [[Risale:27._Mektup_(Kur%27an_Hattı)|Yirmi Yedinci Mektup (Kur'an Hattı) sayfasına]] gidin'' | ||
'''Yirmi Yedinci Mektup''' Mektubat kitabının 27. risalesidir. Bu risale Risale-i Nur Müellifi Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerine yazdığı mektuplar ile talebelerinin kendisine ve bazen de birbirlerine yazdıkları ve Risale-i Nur'un mütalaasından aldıkları parlak feyizleri ifade eden mektuplardan oluşur. İlk olarak Bediüzzaman Barla'dayken en birinci talebesi Hulusi Bey'in ve Sabri Efendinin ileride neşredileceğini bilmeden gayet samimi yazdıkları mektuplarla başlamış, daha sonra başka mektuplar eklenerek zeyillerle genişlemiş, | '''Yirmi Yedinci Mektup''' Mektubat kitabının 27. risalesidir. Bu risale Risale-i Nur Müellifi Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerine yazdığı mektuplar ile talebelerinin kendisine ve bazen de birbirlerine yazdıkları ve Risale-i Nur'un mütalaasından aldıkları parlak feyizleri ifade eden mektuplardan oluşur. İlk olarak Bediüzzaman Barla'dayken en birinci talebesi Hulusi Bey'in ve Sabri Efendinin ileride neşredileceğini bilmeden gayet samimi yazdıkları mektuplarla başlamış, daha sonra başka mektuplar eklenerek zeyillerle genişlemiş, Bediüzzaman'ın kendisinin ve talebelerinin yazdıkları çok sayıda mektuptan seçerek oluşturduğu Kastamonu ve Emirdağ Lâhikaları da dahil edilerek 27. Mektup son halini almıştır. Mektubatın birkaç misli kadar büyüdüğünden Mektubat'a dahil edilmemiş ve [[Barla Lahikası]], [[Kastamonu Lahikası]] ve [[Emirdağ Lahikası]] olarak (Emirdağ Lahikası, Emirdağı-1 ve Emirdağ-2 lahikaları şeklinde 2 kısımdan oluşur) ayrı kitaplar halinde neşredilmiştir. | ||
Bediüzzaman bu risaleyi talebelerinin içerisinde birbiriyle derslerini manen müzakere edip fikir alışverişinde bulundukları nurani bir meclis, Kur'an'ın kudsi hazinesinden aldıkları kıymetli mücevherleri birbirlerine ve müşterilere gösterdikleri muhteşem bir dükkan ve Risale-i Nur eczalarının parlak bir fihristesi olarak nitelendirir. Risale-i Nur’un imani risalelerinin neşrinin yanı sıra bu lâhika mektuplarının devamı ve neşrini de bizzat Bediüzzaman takdir etmiştir ve okunup yazılması hususunda talebelerini daima teşvik etmiştir. İman ve Kur'an hizmetinde karşılaşılan çeşitli durumlar ve maruz kalınan hücumlar karşısında iman hizmetkarlarına yol gösterecek ikaz ve düsturları içerir. | Bediüzzaman bu risaleyi talebelerinin içerisinde birbiriyle derslerini manen müzakere edip fikir alışverişinde bulundukları nurani bir meclis, Kur'an'ın kudsi hazinesinden aldıkları kıymetli mücevherleri birbirlerine ve müşterilere gösterdikleri muhteşem bir dükkan ve Risale-i Nur eczalarının parlak bir fihristesi olarak nitelendirir. Risale-i Nur’un imani risalelerinin neşrinin yanı sıra bu lâhika mektuplarının devamı ve neşrini de bizzat Bediüzzaman takdir etmiştir ve okunup yazılması hususunda talebelerini daima teşvik etmiştir. İman ve Kur'an hizmetinde karşılaşılan çeşitli durumlar ve maruz kalınan hücumlar karşısında iman hizmetkarlarına yol gösterecek ikaz ve düsturları içerir. | ||
19.57, 11 Mayıs 2026 itibarı ile sayfanın şu anki hâli
Önceki Risale: Yirmi Altıncı Mektup ← Mektubat → Yirmi Sekizinci Mektup: Sonraki Risale
Bu risaleyi okumak için Yirmi Yedinci Mektup okuma sayfasına ve Kur'an hattı ile okumak için Yirmi Yedinci Mektup (Kur'an Hattı) sayfasına gidin
Yirmi Yedinci Mektup Mektubat kitabının 27. risalesidir. Bu risale Risale-i Nur Müellifi Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerine yazdığı mektuplar ile talebelerinin kendisine ve bazen de birbirlerine yazdıkları ve Risale-i Nur'un mütalaasından aldıkları parlak feyizleri ifade eden mektuplardan oluşur. İlk olarak Bediüzzaman Barla'dayken en birinci talebesi Hulusi Bey'in ve Sabri Efendinin ileride neşredileceğini bilmeden gayet samimi yazdıkları mektuplarla başlamış, daha sonra başka mektuplar eklenerek zeyillerle genişlemiş, Bediüzzaman'ın kendisinin ve talebelerinin yazdıkları çok sayıda mektuptan seçerek oluşturduğu Kastamonu ve Emirdağ Lâhikaları da dahil edilerek 27. Mektup son halini almıştır. Mektubatın birkaç misli kadar büyüdüğünden Mektubat'a dahil edilmemiş ve Barla Lahikası, Kastamonu Lahikası ve Emirdağ Lahikası olarak (Emirdağ Lahikası, Emirdağı-1 ve Emirdağ-2 lahikaları şeklinde 2 kısımdan oluşur) ayrı kitaplar halinde neşredilmiştir.
Bediüzzaman bu risaleyi talebelerinin içerisinde birbiriyle derslerini manen müzakere edip fikir alışverişinde bulundukları nurani bir meclis, Kur'an'ın kudsi hazinesinden aldıkları kıymetli mücevherleri birbirlerine ve müşterilere gösterdikleri muhteşem bir dükkan ve Risale-i Nur eczalarının parlak bir fihristesi olarak nitelendirir. Risale-i Nur’un imani risalelerinin neşrinin yanı sıra bu lâhika mektuplarının devamı ve neşrini de bizzat Bediüzzaman takdir etmiştir ve okunup yazılması hususunda talebelerini daima teşvik etmiştir. İman ve Kur'an hizmetinde karşılaşılan çeşitli durumlar ve maruz kalınan hücumlar karşısında iman hizmetkarlarına yol gösterecek ikaz ve düsturları içerir.
Bediüzzaman'ın Eskişehir, Denizli ve Afyon Cezaevlerinde iken hapisteki talebelerine yazdığı hapishane mektupları ise yine Bediüzzaman'ın tensibiyle 12., 13. ve 14. Şualar olarak neşredilmiştir.
Risale-i Nur'da Bu Konudaki Derslerin Özeti
- 27. Mektup'un başını oluşturan mektuplar Kur'an hizmetinde hem talebelik hem kardeşlik hem de arkadaşlıkta birinciliği kazananan Hulusi Bey ve Sabri Efendiye aittir.
- Şahsına ait takdir ve övgüleri kabul etmeyen Bediüzzaman talebelerinin yazdıkları bu mektuplardaki takdirleri Risale-i Nur'a ve doğrudan doğruya iman hakikatlarına ve Kur'an esrarına ait olarak kabul etmiştir.
- Bediüzzaman bu mektupları çok faydalı görmüş, güzel manalar ve dersler ile teşvik edici hisler içerdiğini söylemiş ve kendisinin de istifade ettiğini belirtmiştir.
- Bediüzzaman çoğu nur talebesinin yazılan mektuplar hakkında "Biz eğer söylese idik, böyle söyleyecektik, bu fıkralar bizimdir" deyip ayrı mektup yazmadıklarını beyan eder.
- Bediüzzaman samimi ve halis yazıldığı için bu mektupların tesirlerini kaybetmediğini ve daimi yaşayacak hakikatları içeriklerinden okunmasının her vakit lezzetli ve menfaatli olduğunu söyler.
İsimleri, Telifi, Neşri/Basımı, İçeriği, Tevafukları ve Gaybi İşaretlerle İlgili Bilgiler
Diğer İsimleri
- Barla Lahikası
- Kastamonu Lahikası
- Emirdağı Lahikası (2 kısımdan oluşur)
Telif Dili
Türkçe
Telifiyle İlgili Bilgiler
27. Mektup Bediüzzaman Barla'dayken 1930-1934 yılları arasında yazılan mektupları, Bediüzzaman Kastamonu'dayken 1935-1943 yılları arasında yazılan mektupları, Bediüzzaman Emirdağ'dayken 1944-1947 yılları arasında ve Emirdağ, Eskişehir, İstanbul ve Isparta'dayken 1948-1960 yılları arasında yazılan mektup ve fıkraları içerir. En son tarihli parça 1959'un sonları-1960'un ilk günlerinde Bediüzzaman'ın umum talebelerine vermiş olduğu en son derstir.
Neşriyle/Basımıyla İlgili Bilgiler
Kur'an harfleriyle kitap basımının 1928 yılında yasaklanması üzerine lahika mektupları ilk başta talebeleri tarafından elle çoğaltıldı. Özellikle Barla Lâhikası el yazması defterler halinde yazıldı ve bazıları bizzat Bediüzzaman tarafından tashih edildi. Bediüzzaman'ın izin ve teşviğiyle 1956-1959 yıllarında matbaalarda Latin harfleriyle büyük kitaplar basıldığında bunların arasında Lahikalar yoktu. Bediüzzaman'ın tensibiyle baş tarafına Mektubat’tan “İnayet-i Seb’a”nın konulduğu küçük bir Barla Lâhikası 1956’da İstanbul’da teksirle neşredildi. Buna el yazma nüshalardaki mektuplar ve Emirdağı Lâhikalarından da birkaç mektup dâhil edilmiştir. Daha sonra Bediüzzaman'ın tashihinden geçen el yazma nüshalar ve teksirle neşredilen kısımlar esas alınarak bugünkü Barla, Kastamonu ve Emirdağ Lahikaları şeklinde derlenip matbaalarda basıldı.
İçeriği
Çok sayıda mektup ve fıkradan oluşan 27. Mektup'un içeriği için Barla Lahikası, Kastamonu Lahikası ve Emirdağ Lahikalarına (Emirdağ Lahikası-1 ve Emirdağ Lahikası-2) bakılabilir.
Uzunluğu
Toplam 1187 büyük sayfa
- Barla Lahikası: 384 büyük sayfa
- Kastamonu Lahikası: 268 büyük sayfa
- Emirdağ Lahikası: toplam 535 büyük sayfa
- Emirdağ Lahikası-1 Lahikası: 288 büyük sayfa
- Emirdağ Lahikası-2 Lahikası: 247 büyük sayfa
Ekleri
Tüm ekleriyle beraber Lahika kitapları olarak neşredilmiştir, Ancak:
- 27. Mektup'un ilk hali: Esas olarak Hulusi Bey'in mektuplarından oluşur
- 27. Mektup'un 2. kısmı ve ilk zeyli: Esas olarak Sabri Efendi'nin mektuplarından oluşur
- 27. Mektup'un 2., 3. ve 4. zeylleri: Diğer mektuplardan oluşur.
Bu Risale İle İlgili Tevafuklar
Bu Risale İle İlgili Gaybi İşaretler
Risale-i Nur'da Derc Edildiği ve Benzer İçerikli Yerler
Barla Lahikası, Kastamonu Lahikası ve Emirdağ Lahikaları (Emirdağ Lahikası-1 ve Emirdağ Lahikası-2) kitaplarından oluşur. Mektubatın birkaç misli kadar büyüdüğünden Mektubat'a dahil edilmemiştir.
Risale-i Nur'da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği
Bu Risalenin Telifi, Neşri ve Adı Hakkındaki Bahisler
Takdim
Bu lâhika mektupları –ki Yirmi Yedinci Mektup’tur– Risale-i Nur’un ilk telifi ile başlayıp devam edegelmiştir. Risaleler Barla’da telif edilmeye başlanıp Isparta ve civarındaki kıymettar talebeleri bu risaleleri okumak ve yazmak suretiyle istifade ve istifaza ettiklerinde hissiyatlarını, iştiyak ve ihtiramlarını bir şükran borcu olarak muhterem müellifi Hazret-i Üstada mektuplarla takdim etmişler. Bazı müşkülatlarının ve suallerinin halledilmesini rica etmişler. Böylece hem Hazret-i Üstadın hem talebelerin mektupları ile Barla, Kastamonu ve Emirdağ lâhika mektupları vücuda gelmiştir.
Barla Lâhikaları: Risale-i Nur’un Barla’da telif edildiği ve kalemle istinsah edilerek neşre başlandığından Eskişehir hapsi zamanına kadar olan devrede Nur’un ilk müştak talebelerinin, Nurların hemen telifi zamanında, ilk okuyup yazdıklarında duydukları samimi hissiyat, kalbî ve ruhî istifade ve istifazalarını dile getiren fıkralarını ve Hazret-i Üstadın da bazı mektuplarını ihtiva etmektedir.
Kastamonu Lâhikaları ise: Eskişehir hapsinden tahliyeden sonra Nur Müellifi Kastamonu’ya nefyedilmiş, Denizli hapsi zamanına kadar orada ikamete mecbur edilmiş; bu müddet zarfında Nur Müellifi Isparta’daki talebeleri ile daimî muhabere ederek Nurların hatt-ı Kur’an’la yazılıp çoğalması, neşri ve inkişafı ve eski yazı bilmeyen gençlerin istifadesi için de Risale-i Nur Külliyatı’ndan bazı bahislerin daktilo ile çoğaltılması hususunda şedit alâka göstermiş ve Risale-i Nur’un mahiyeti, kıymeti, deruhte ettiği kudsî vazife-i imaniyesi ve mazhariyeti hem talebelerinin tarz-ı hizmetleri, mütecaviz dinsizler karşısında sebat ve metanetleri ve ehl-i İslâm’ın birbiri ile muamelatında takip edecekleri ihlaslı hareketleri gibi dâhilî ve haricî birçok meselelere temas etmiştir.
Bu itibarla Kastamonu lâhika mektupları bilhassa yazıldığı zaman itibarıyla da büyük ehemmiyet kesbeden bir devrin mahsulü olması ve birçok içtimaî meseleleri ve küllî, imanî bir nazar-ı hakikatle mütalaa, mülahaza ve küllîleşmesi gibi cihetlerde büyük kıymeti haizdir.
Emirdağ Lâhika Mektupları Birinci Kısmı: 15 Haziran 1944’te Denizli hapsinden beraet ile tahliyeden sonra Heyet-i Vekile kararıyla Emirdağı’nda ikamete memur edilen Risale-i Nur müellifi Said Nursî Hazretleri 1947 sonlarına kadar, yani üçüncü büyük hapis olan Afyon hapsine kadar Emirdağı’nda ikamet ettiği müddetçe Isparta, Kastamonu, İstanbul, Ankara ve üniversite talebeleri ve Anadolu’da Nurların neşre başlandığı yerlerdeki talebelerine, hizmete müteallik bazı mektup ve suallerine cevaben yazdığı mektuplardır.
İkinci Kısım ise: 1948-1949 Afyon Cezaevinde yirmi ay mevkufen kalıp tahliyeden sonra tekrar Emirdağı’na avdet edip orada bir müddet kaldıktan sonra 1951 yılında Eskişehir’de iki ay ikameti müteakip, oradan da “Gençlik Rehberi” mahkemesi münasebetiyle iki defa İstanbul’a gelip üçer ay İstanbul’da kaldığı 1952-1953 tarihlerinde ve daha sonra yine Emirdağı’nda iken talebelerine yazdığı mektuplar ve mahkemelere ve davalara temas eden meselelere dair müteaddid bahislerdir. 1953’ten sonra ikamet eylediği Isparta’da da ara sıra yazdığı mektuplar da vardır.
Eskişehir, Denizli ve Afyon Cezaevlerinde iken hapisteki talebelerine yazdığı pek kıymettar hapishane mektupları ise yine müellif-i muhterem Hazret-i Üstadın neşrini tensibiyle Şuâlar mecmuasında aynen neşredilmiştir.
Bu lâhikalarda geçen talebelerin mektupları, Nurlardan aldıkları feyz-i iman, ihlas ve sadakatlerini, şehamet-i imaniyelerini ifade ile üstadlarına arz etmek ve teşekküratlarını bildirmekle bu zamanda zuhur eden bu ders-i Kur’aniyenin muhatapları olduklarını izhar ediyor. Ve Risale-i Nur’un hakkaniyetine ve Hazret-i Üstadın davasına birer şahit hükmünde bulunuyor.
Risale-i Nur’un telifi ve neşriyle beraber bu lâhika mektuplarının zuhuru, devamı ve neşri; bizzat muhterem müellifi tarafından yapılması ve tensib edilmesi ve müteaddid mektuplarda da bu lâhikaların kıymetini ifade buyurmaları ve nazara vermeleri, herhalde bu lâhikaların ehemmiyetini tebarüze kâfidir.
Evet Risale-i Nur’un telifi, zuhuru ve neşri ile beraber hizmet-i Nuriyenin ve ders-i Kur’aniyenin taliminde ve îfasında ve meslek-i Nuriyenin taallümünde ve uzun bir zamandaki hizmetin devamında vaki olacak binler ahval ve hücuma maruz talebelerin cereyanlar karşısında sebat, metanet ve ihlasla hareketlerinde onlara yol gösterecek, hizmet-i Kur’aniyenin inkişafında suhulete medar olacak ikaz ve ihtarlara elbette ihtiyaç zarurîdir, kat’îdir, bedihîdir.
İşte Hazret-i Üstadın bu gibi şüphe götürmez hakikatlere ve meselelere isabetle parmak basıp dikkati çekmesi, talebelerini ikazda bulunması elbette bu hizmet-i kudsiyenin ehemmiyeti iktizasındandır.
Hem bu lâhikaların bir kısmı, ihtiyaca binaen yazılmış ve yazdırılmış ihtarlar olması ve aynı ihtiyacın her zaman tekerrürü melhuz bulunduğundan, daima müracaat olunacak hikmetleri ve düsturları muhtevidir. Nitekim yüzer vakıalar, hâdiseler ve meselelerde bu ihtiyaç kendini göstermiştir.
Nurların birinci talebesi Hulusi Bey, Hazret-i Üstada arz ettiği bir mektubunda “Dünyayı unutmak isteseniz başka hiçbir sebep olmasa dahi yalnız bu mübarek Sözler’le rabıta peyda eden insanların rica edecekleri izahatı vermek isteyecek ve cevapsız bırakmayacaksınız… Allah için sizi sevenlere ve sizden istizahta bulunanlara yazdığınız pek kıymetli yazılarla meclis-i ilminizde takrir buyurduğunuz mütenevvi ve Sözler’e bile geçmeyen mesail, kat’iyetle gösteriyorlar ki ihtiyaç da hizmet de bitmemiştir.” demekte ve Nurların hizmetinde ikaz, ihtar ve irşadlara ihtiyaç bulunacağını ifade etmektedir ki ondan sonra zuhur eden ihtiyaca muvafık lâhikalar, o mübarek zatın isabetli sözünü teyid etmiştir.
Bu lâhikalarda görüleceği gibi Nur Müellifi Aziz Üstadımız Risale-i Nur’un neşri, okunup yazılması gibi bizzat Nurlarla iştigale ehemmiyet vermekte, talebelerini daima teşvik etmektedir. Bunun lüzum ve hikmeti ise şüphesiz izahtan vârestedir. Zira asrımızda kâinat fenleri ve maddî ilimler revaçta olup yeni yetişen nesiller bu ilim ve fenleri okudukları hem tabiiyyun ve maddiyyunun din ve maneviyat aleyhindeki neşriyatı hem küfr-ü mutlak cereyanı ki hiçbir din ve maneviyatı tanımayan ve Allah’a iman hakikatine karşı muaraza ederek dinsizliği neşreden, İslâmî fikri zedeleyen ve bütün beşeriyeti tehdit eden, yeni nesillere ve gençliğe imansızlık fikr-i küfrîsini aşılamak isteyen kitap, broşür, gazete gibi neşir vasıtalarının İslâm ve iman düşmanlarınca ön plana alındığı böyle acib ve dehşetli bir zamanda elbette Risale-i Nur’a, okunmasına, neşredilmesine şiddetle ihtiyaç ve zaruret var.
Çünkü Risale-i Nur, Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi ve bu zamanın dinsizliğine karşı manevî atom bombası olarak solculuk cereyanlarının maneviyat-ı kalbiyeyi tahribine mukabil, maneviyat-ı kalbiyeyi tamir edip ferden ferdâ iman-ı tahkikîden gelen muazzam bir kuvvet ve kudrete istinadı okuyucuların kalplerine kazandırıyor. Ve bu vazifeyi de yine mukaddes Kur’an’ımızın ilham ve irşadıyla ve dersiyle îfa ediyor. Tefekkür-ü imanî dersiyle tabiiyyun ve maddiyyunun boğulduğu aynı meselelerde tevhid nurunu gösteriyor, iman hakikatlerini madde âleminden temsiller ve deliller göstererek izah ediyor. Liselerde, üniversitelerde okutulan ilim ve fenlerin aynı meselelerinde iman hakikatlerinin ispatını güneş zuhurunda gösteriyor.
Bu gibi çok cihetlerle Risale-i Nur, bu zamanda ehl-i iman ve İslâm için ön planda ele alınması icab eden, ehl-i iman elinde manevî elmas bir kılınçtır. Asrın idrakine, zamanın tefehhümüne, anlayışına hitap eden, ihtiyaca en muvafık tarzı gösteren, ders veren ve doğrudan doğruya feyiz ve ilham tarîkıyla âyetlerin yıldızlarından gelen ders-i Kur’anîdir, küllî marifetullah bürhanlarıdır.
Asrımızın efkârının anlayışına ve idrakine hitap edici mahiyeti ve Kur’an-ı Hakîm’in bu zamanın fehmine bir dersi olması noktasından Nur Risaleleri, bilhassa bu memlekette büyük ehemmiyet kazanmıştır. Asırlarca Kur’an’a bayraktarlık yapan ve dünyayı diyanetiyle ışıklandıran bu necip millet, yine dünyaya örnek, ahlâk ve fazilette üstad olarak insanlığın geçirdiği müthiş buhranlardan halâs için çare-i necatı göstermektedir. Beşeriyeti dehşetli sadmelere uğratan, tehdit eden anarşiliğin ifsad ve tahribin yegâne çaresi ancak ve ancak İlahî, semavî bir dinin ezelî ve ebedî hakikatleridir, hakikat-i İslâmiyet’tir. Risale-i Nur, hakikat-i İslâmiye ve Kur’aniyeyi müsbet ve müdellel bir şekilde insanlığın nazar-ı tahkikine arz ve ifade etmektedir.
Hem Nur Müellifi bir mektubunda “Dâhilde tarafgirane adâvet ve münakaşalara vesile olan füruatı değil belki bütün nev-i beşerin en ehemmiyetli meselesi olan erkân-ı imaniyeyi ve beşerin medar-ı saadeti ve umum İslâm’ın esas ve rabıta-i uhuvveti bulunan Kur’an’ın hakaik-i imaniyesini bulmak ve muhtaçlara buldurmaya hayatımı vakfettim.” demek suretiyle hizmet-i İslâmiyenin ve mesail-i diniyenin umumunu tazammun eden vüs’at ve câmiiyeti haiz bulunduğunu, dinî hizmetlerin her nevini teyid ve teşvik ettiğini ve bir cadde-i kübra-yı Kur’aniye olan Risale-i Nur dairesinin umum ehl-i iman ve İslâm’a şâmil bulunduğunu ifade ediyor.
Ve yine aynı mektubunda devamla “Hattâ değil Müslümanlarla belki dindar Hristiyanlarla dahi dost olup adâveti bırakmaya çalışıyorum. Harb-i Umumî ve komünizm altındaki anarşistlik tehlike ve tahribatlarının lisan-ı haliyle dünya fânidir, firaklarla doludur. Ey insanlar adâveti bırakınız, Kur’an dersini dinleyip birleşiniz; yoksa sizi mahvedeceğiz.” diye beyanıyla bu zamanın şartları ve icabları karşısında tarz-ı hizmeti yine Kur’an’ın nuruyla göstererek hakîmane irşadın ve tevfik-i İlahiyeye muvafık hareketle isabetli hizmetin îfası gibi noktalardan Risale-i Nur’un lüzum ve ehemmiyetini tebarüz ettiriyor.
İşte lâhika mektupları bu gibi hususlara da işaret ediyor. Değişen dünya hâdiseleri, geniş ve küllî meseleler ve şartlar altında isabetli hizmet-i Kur’aniyenin esaslarını ders veriyor.
Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin Hizmetkârları
Tahirî, Zübeyr, Hüsnü Bayram, Mustafa Sungur, Bayram
Hâşiye: Barla Lâhikası evvelce hatt-ı Kur’an’la el yazması defterler halinde tertip ve tanzim edilmiş olup bunlardan bazıları bizzat Hazret-i Üstadımız tarafından tashih edilmiştir.
Elimizde mevcud olan nüshalarda Hazret-i Üstad, tashihle beraber ehemmiyetlerine işareten de mektupların üzerine iki, üç, dört ve daha ziyade işaretler koymuşlardır.
Ayrıca Üstadımızın tensibiyle 1956’da İstanbul’da teksirle neşredilen ve baş tarafına Mektubat’tan “İnayet-i Seb’a”nın konulduğu küçük bir Barla Lâhikası dahi vardır ki mezkûr el yazma nüshalardaki mektuplar ve Emirdağı Lâhikalarından da birkaç mektup dâhil edilmiştir.
Şimdi neşredilen bu Barla Lâhikası; yukarıda zikredilen ve Hazret-i Üstadımızın tashihinden geçen el yazma nüshalar ve teksirle neşredilen kısım, esas alınarak hazırlanmıştır.
Umumiyetle el yazma nüshalardaki tertip ve tanzim birbirine muvafıktır. Hemen hemen aynı mektuplar aynı sırayla birbirini takip etmektedirler.
Ancak son kısımlara doğru, el yazmalarda bulunmayan Hulusi ve Re’fet Ağabeyler gibi kıymettar Nur erkânı talebelerine Hazret-i Üstadımızın yazdıkları hususi bir kısım mektupları dahi ehemmiyetlerine ve ihtiva ettikleri ilmî hakikatlerle, Nur’un ilk talebeleri olan o kıymettar zatların hürmetlerine binaen neşredilmiş bulunuyor. Bu hususa dair Emirdağ Lâhikası-I’de bir mektupta Hazret-i Üstadımız, bu mektupların neşrini temenni etmiş bulunmaktadırlar:
“Re’fet kardeş! Sen de çok safalar geldin ve Risale-i Nur yazısı ile meşguliyetin beni cidden sevindirdi. Hulusi ve Sabri gibi senin de suallerinin Risale-i Nur’da ehemmiyetli neticeleri ve tatlı meyveleri var. Senin yanında bulunan ve risalelerde kaydedilmeyen ilmî parçaları münasip yerlerde veya Lâhika’da yazarsınız.”
Otuz Üçüncü Söz’ün Yirmi Yedinci Mektup’udur ki: Mektubatü’n-Nur’un birinci muhatabı olan Hulusi Bey’in hususi mektuplarından Risaletü’n-Nur hakkındaki takdiratını gösteren fıkralardır.
Yirmi Yedinci Mektup’un ikinci kısmı olan “Zeyl”i dahi elhak bir Hulusi-i Sânî olan Sabri Efendi’nin Risaletü’n-Nur hakkındaki takdiratını gösteren hususi mektuplarındaki fıkralardır. (*[1])
Bu defaki Hulusi Bey’in mektubunu size gönderdim. İşaret ettiğim iki kavis içerisinde bulunan kısım, Yirmi Yedinci Mektup’un Dördüncü Zeylinde yazılacak. Kavisler haricinde bulunan ve üzerlerine kırmızı çizgi çekilenler yazılmayacaktır.
Yirmi Yedinci Mektup’un fıkraları içine dercetmek üzere kardeşim Abdülmecid’in Hulusi Bey’e yazdığı mektubun işaret olunan baş tarafı ile arkasındaki Re’fet Bey’in mektubundan alınan fıkraları Hüsrev yazsın sonra Hâfız Ali’ye göndersin.
Yirmi Yedinci Mektup’un Lâhikasının Zeyli
…
Risale-i Nur’un bana teslim olması münasebetiyle, kardeşimiz Hâfız Mustafa’nın çalışması hakkında yazdığım mektubun içinde Risale-i Nur’un çok ehemmiyetli kıymetini muhtasar bir surette beyanatıma ve hiss-i kable’l-vuku mektuplarımdaki ehemmiyetli davalarıma bu uzun mektup tam bir izah ve Denizli şehrinin Risale-i Nur lehinde bir kuvvetli şehadeti ve bir şahidi olmak cihetiyle hem bu zat mektep fenlerinde çok zaman alâkadar olup kıdemli bir muallim ve âlim olması haysiyetiyle, Risale-i Nur hakkındaki bu parlak şehadeti çok ehemmiyetli gördüm. Yalnız, bana bakan kısımları ya tayy veya ta’dil etmeyi münasip gördüm. Bir, iki, üç yerde de herkese göstermek münasip görmediğimden, çizgi altına aldım ve sizlere de Yirmi Yedinci Mektup’un veya Lâhikasının bir zeyli olarak gönderdim. Bu parça mektubumu, onun mektubunun başında yazabilirsiniz. Hasan Feyzi kardeşimiz, onun bazı cümlelerini tayyetmemden gücenmesin. Çünkü umum talebelere o tayyolunan kısım lâzım değil, hususi bazılarda kalabilir.
19. Üç kitabda toplanan Nur Risalelerinin..
C: Belki yalnız Yirmiyedinci Mektub, Lâhikasıyla beraber o üç mecmua kadar büyük olduğu gibi, onlardaki Nur'un Risaleleri o üç mecmuada ancak beşten birisi olması; dikkatsizlikten gelen bu yanlışını gösteriyor.
(Hata-Savab Cedveli (14. Şua))
Bu Risalenin Kıymeti Hakkındaki Bahisler
Mukaddime
Hulusi Bey ve Sabri Efendi’nin mektuplarında Risale-i Nur hakkındaki fıkralarının, bir mektup suretinde Risale-i Nur eczaları içinde idhal edilmesinin beş sebebi var:
Birincisi
Hulusi ise âhirdeki Sözler’in ve ekser Mektubat’ın yazılmasına onun gayreti ve ciddiyeti en mühim sebep olması. Ve Sabri’nin dahi On Dokuzuncu Mektup gibi bir sülüs-ü Mektubat’ın yazılmasına sebep, onun samimi ve ciddi iştiyakı olmasıdır.
İkinci Sebep
Bu iki zat bilmiyorlardı ki bir vakit şu fıkralar neşredilecek. Bilmedikleri için gayet samimi, tasannusuz, hâlisane ve derece-i zevklerini ve o hakaike karşı şevklerini ifade etmek için hususi bir surette yazmışlar. Onun için o takdiratları takriz nevinden değil, doğrudan doğruya mübalağasız bir surette, gördükleri ve zevk ettikleri hakikati ifade etmeleridir.
Üçüncü Sebep
Bu iki zat hakiki talebelerimden ve ciddi arkadaşlarımdan. Ve hizmet-i Kur’an’da arkadaşlarım içinde talebelik ve kardeşlik ve arkadaşlığın üç hâssası var ki bu iki zat, üçünde de birinciliği kazanmışlar.
Birinci Hâssa
Bana mensup her şeye malları gibi tesahub ediyorlar. Bir Söz yazılsa kendileri yazmış ve telif etmiş gibi zevk alıyorlar, Allah’a şükrediyorlar. Âdeta cesetleri muhtelif, ruhları bir hükmünde hakiki manevî vereselerdir.
İkinci Hâssa
Bütün makasıd-ı hayatiye içinde en büyük en mühim maksatları, o nurlu Sözler vasıtasıyla Kur’an’a hizmet biliyorlar. Dünya hayatının netice-i hakikiyesinin ve dünyaya gelmekteki vazife-i fıtriyelerinin en mühimmi, hakaik-i imaniyeye hizmet olduğunu telakkileridir.
Üçüncü Hâssa
Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim ve eczahane-i mukaddese-i Kur’aniyeden aldığım ilaçları, onlar da kendi yaralarını hissedip o ilaçları merhem suretinde tecrübe ediyorlar. Aynı hissiyatımla mütehassis oluyorlar. Ve ehl-i imanın imanlarını muhafaza etmek gayreti, en yüksek derecede taşımaları ve ehl-i imanın kalbine gelen şübehat ve evhamdan hasıl olan yaraları tedavi etmek iştiyakı, yüksek bir derece-i şefkatte hissetmeleridir.
Dördüncü Sebep
Hulusi Bey; benim yegâne manevî evladım ve medar-ı tesellim ve hakiki vârisim ve bir deha-yı nurani sahibi olacağı muhtemel olan biraderzadem Abdurrahman’ın vefatından sonra, Hulusi aynen yerine geçip o merhumdan beklediğim hizmeti, onun gibi îfaya başlamasıyla ve ben onu görmeden epey zaman evvel Sözler’i yazarken, onun aynı vazifesiyle muvazzaf bir şahs-ı manevî bana muhatap olmuşçasına, ekseriyet-i mutlaka ile temsilatım onun vazifesine ve mesleğine göre olmuştur.
Demek oluyor ki bu şahsı Cenab-ı Hak bana hizmet-i Kur’an ve imanda bir talebe, bir muîn tayin etmiş. Ben de bilmeyerek onunla onu görmeden evvel konuşuyormuşum, ders veriyormuşum.
Sabri ise fıtraten bende mevcud has bir nişan var. Bütün gezdiğim yerde kimsede görmedim. Sabri’de aynı nişan-ı fıtrî var. Bütün talebelerim içinde, karabet-i nesliyeden daha ziyade bir karabet kendinde hissetmiş. Ve şu havalide en az ümit ettiğim ve o da geç uyandığı halde en ileri gittiği bir işarettir ki o da bir Hulusi-i Sânî’dir, müntehabdır. Cenab-ı Hak tarafından bana talebe ve hizmet-i Kur’an’da arkadaş tayin edilmiştir.
Beşinci Sebep
Ben kendi şahsıma ait takdirat ve medhi kabul etmem. Çünkü manen büyük zarar gördüm. Onun için şahsıma karşı takdirat, fahir ve gurura medar olduğu için şiddetle nefret edip korkuyorum. Fakat Kur’an-ı Hakîm’in dellâlı ve hizmetkârı olmaklığım cihetinden ve o vazife-i kudsiye noktasında takdirat ve medih bana ait olmayıp nurlu Sözler’e ve belki doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye ve esrar-ı Kur’aniyeye ait olduğu için onu müftehirane değil, Cenab-ı Hakk’a karşı müteşekkirane kabul ediyorum.
İşte bu iki şahıs, bu hakikati herkesten ziyade anladıkları için onlar bilmeyerek vicdanlarının sevkiyle yazdıkları takdirat ve medihlerini, Risale-i Nur eczaları içinde dercedilmeye sebep olmuştur.
Cenab-ı Hak bunların emsalini ziyade etsin ve onları da muvaffak etsin ve tarîk-ı haktan ayırmasın, âmin!
Said Nursî
Şu risale (*: Yani Yirmi Yedinci Mektup’un umumu.) bir meclis-i nuranidir ki Kur’an’ın şu münevver, mübarek şakirdleri, içinde birbiriyle manen müzakere ve müdavele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki Kur’an’ın şakirdleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor. Ve Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın hazine-i kudsiyesinin sandukçaları olan risalelerin satıcı ve dellâllarına muhteşem ve müzeyyen bir dükkân ve bir menzildir. Her biri aldığı kıymettar mücevheratı birbirine ve müşterilerine orada gösteriyor. Bârekellah, sen de o menzili çok güzel süslendirmişsin.
Said Nursî
Yirmi Yedinci Mektup’ta arkadaşlarımızın ihtisasatlarını okurken bilseniz ne kadar sürur duyuyorum. Yekdiğerine ayrılmamak için kıymetsiz maddî iplerle değil, kıymetli ve manevî iplerle bağlanmış bir aile ve bir cemaat efradının hissedeceği sevinçle mütelezziz oluyorum. Şüphesiz Zat-ı Üstadaneleri başımızda olmakla beraber, büyük olanlarımız ağabey ve beraber olanlarımız da kardeşlerimiz olmuşlardır. Veyahut ben bu cemaatin içerisine dâhil olduğumdan fevka’l-had bahtiyarım. Kur’an-ı Mübin’in nurlarının ahz ve neşri hususunda, sevgili Üstadımız, şahsiyetiniz vasıta kılınmasından dolayıdır ki sizi bize veren Cenab-ı Hakk’a minnettarlığımızı tahdid edemeyiz.
Hüsrev
Bu kere Yirmi Yedinci Mektup’un İkinci Zeylini, Yirmi Sekizinci Mektup’un Beşinci, Altıncı Meselelerini bi’l-istinsah asıl maa-suret takdim ediyorum. Bendeleri Yirmi Yedinci Mektup’un telif ve tesis ve tertibinde, çok mühim bir isabet hissediyorum ki bu mektubun telifindeki gaye, kat’iyen mektup sahiplerini ilan ve teşhir olmadığı, belki muhtelifü’d-derecat zevi’l-efkâr ve elbabın her biri, Nurların ancak yüzde birer hâssalarını ve fevaidini görerek, dellâl-ı Kur’an’ın bir dereceye kadar nidalarını taklide çalışmaları, ayrıca bir zevk ve letafet ihsas ediyor.
Nur deryasını görmeyen bazı kimseler müştakane soruyorlar ki: Mensup bulunduğunuz Nur eczahanesinde ne gibi mualecat var ve asıl mevzuları nedir? Evvelce bu suale karşı Risaletü’n-Nur’u mümkün ise birer birer göstermeye, değilse aklım erdiği kadar söylemeye mecbur idim. Şimdi ise Risaletü’n-Nur’un yüzde on nisbetinde mevzuunu mümkün mertebe ifadeye hazırım. Ve nim bir fihristini andırır Yirmi Yedinci Mektup’u veriyor ve bildiriyorum. Cüz’î küllî maksadımı bildirebiliyorum. Nurların ekser aksamı vücuda geldikten sonra Yirmi Yedinci Mektup âdeta işaret tabancası gibi endaht edildi. Ve hem de Nur deryasının askerleri beyninde, bir nevi müsabaka vazifesini de gördü. Her müntesip meşher-i Nur’a, az çok hünerini döktü.
Sabri
Sevgili Üstadım, hamdolsun kardeşlerimiz fikren ve ruhen hal-i terakkidedirler. İnşâallah, manen ve nazar-ı İlahîde de terakki ediyorlar. Yirmi Yedinci Mektup gittikçe coşan berrak bir şelale gibi çağlamaktadır. Yegâne arzum ve emelim tarîk-ı selâmet sâliklerinin kesretini ve elimizdeki mecmua-i hakaikin daha çok kıymetli ve temiz ellerde dolaştığını görmektir. İnşâallah zaman bu mukteza-yı hak ve hakikati icra edecektir. Âcizleri bu ümit ve intizar ile hayırlı âkıbeti Cenab-ı Hak’tan temenni ediyor ve şimdilik gayyur, sadık, müttaki ağabeylerim ve kardeşlerimin meziyetleriyle ve temiz kalpleriyle ve hüsn-ü niyetleriyle iftihar ediyorum.
Yirmi Yedinci Mektup’a ilhak edilecek, kardeşlerimizin bazı yeni fıkralarını size gönderdim. Hakikaten bu fıkralar ve umum Yirmi Yedinci Mektup’un fıkraları çok faydalıdırlar. Ehemmiyetli, tatlı, hoş, güzel manalar, dersler; teşvik, teşci eder hisler vardır. Ben kendim onlardan tatlı istifade ediyorum, tembel olduğum zaman bana ehemmiyetli bir teşvik kamçısı oluyor. Her ne ise… Kardeşlerim, gücenmeyiniz; bir miktardır sizlere mektup yazdığım zaman birbirinden uzak meseleleri topluyorum. Her mektup bir aşure olur.
Aziz ve sıddık ve sadık ve fedakâr ve vefadar kardeşlerim!
Sizin bu defaki manevî ve nurlu hediyeniz benim nazarımda, cennetü’l-firdevsten bir testi âb-ı kevser hediyesi, âlem-i bekadan bize gelmiş gibi ruhum inşirah ile doldu, bütün duygularım sürur ile şükrettiler. Size uzun bir mektup yazmak arzu ediyorum fakat zaman ve halim müsaade ve muvafakat etmediğinden kısa kesmeye mecbur oldum. Yalnız o hediyelerin hususi sahiplerine “Mâşâallah, bârekellah, veffekakümullah, es’adekümullah” derim.
Bilhassa Yirmi Yedinci Mektup’un medresesinde mütehassirane müştak bulunduğum kardeşlerimle maziye gidip tekrar görüştüm ve mükerreren ayrı ayrı görüşüyorum.
Ve Hulusi’nin Yirmi Yedinci Mektup’a giren mektupları dahi onun bedeline çalışıyorlar, vazifesini kısmen görüyorlar.
Bu Risaleye Atıflar
Biraderzadem merhum Abdurrahman, sekiz seneden beri benden ayrılıp dünyanın gaflet ve evhamlarına bulaştığı halde, şahsıma karşı haddimden çok fazla hüsn-ü zannı varmış. Bende olmayan ve elimden gelmeyen himmeti istiyor ve meded bekliyordu. Kur’an-ı Hakîm’in himmeti imdadına yetişti. Haşre dair olan Onuncu Söz’ü, vefatından üç ay evvel eline yetiştirdi. O Söz onu manevî kirlerinden ve evham ve gafletten temizlemekle beraber, âdeta mertebe-i velayete çıkmış gibi vefatından evvel yazdığı mektubunda üç zahir keramet izhar etmiş. Yirmi Yedinci Mektup’un fıkraları içinde dercedilmiş, müracaat olunsun.
…
Hulusi Bey’in Yirmi Yedinci Mektup’taki fıkralarının şehadetiyle; en mühim ve müessir tarîkat olan Nakşî tarîkatından ziyade himmet ve meded, feyiz ve nuru; esrar-ı Kur’aniyenin tercümanı olan nurlu Sözler’de bulmuştur.
Sonra birden birisi bana bir mektup verdi. Mektubu açtım gördüm ki Abdurrahman’ın mahiyetini tam gösterir bir tarzda bir mektup ki o mektubun bir kısmı Yirmi Yedinci Mektup’un fıkraları içinde, üç zahir kerameti gösterir bir tarzda dercedilmiştir. O mektup beni çok ağlattırmış ve el-ân da ağlattırıyor.
Tarih-i mektuptan iki gün evvel idi. Yirmi Yedinci Mektup’un Üçüncü Zeylini yazmakla meşguldüm. Hulusi ve Re’fet Bey, Zekâi ve Sabri Efendi gibi kardeşlerimin, Risaletü’n-Nur ve Mektubatü’n-Nur’a karşı gösterdikleri ateşîn muhabbetle, kalbî iştiyaklarını gösteren kalemleri, beni de heyecana düşürmüştü. Bu sırada Bekir Ağa, sizden gelen bir mektupla teşrif etti. Bekir Ağa, mutadının hilafı olarak, pek gülşen yüzlü idi. Mektubu aynı sevinçle, ba’de’t-takbil beraber açtık. Bir varak-pare-i fâzılaneleriyle, Yirmi Dokuzuncu Mektup’un Sekizinci Kısmı’nın sekiz sahifeden ibaret olan Sekizinci Remzi, üç sekiz tevafukatıyla kendini gösterdi.
Yirmi Yedinci Mektup’un Üçüncü Zeyli’nden hasıl olan sevinçli bir heyecan-ı kalbî ve Bekir Ağa’nın Üstadına ve Nurlara karşı kalbî iştiyakını gösteren sevimli yüzü ve dört aydan beri beklediğimiz tevafukatın gayesinin mebdeini gösteren Sekizinci Remiz’deki, sevgili Üstadımızın manevî bir nur ile parlayan ve gülümseyen, o yüksek en hârika, tatlı sözü, fakir talebenizde öyle bir halet-i azîme tevlid etmişti ki işte o dakikam saadet-i ebediyeye nâil olanların geçirdiği anlardan bir dakika idi.
İsterim ki Yirmi Yedinci Mektup’un tatlı sadâları içerisinde benim de boğuk sesim çıksın. Lâkin heyhat, o maden-i esrar bahrinden dem vurmak haddim değil. Benim arzum ve iştiyakım, o gülistana girebilmek ve o güzel güllerden koklamak. Yoksa onun tavsifinde âciz ve kāsırım. Gerçi kalbimde galeyan eden manalar çoktur. Lâkin her nedense lisan, hissiyatımın tercümanı olamıyor.
…
Kardeşiniz Halil İbrahim (rh)
Bu defaki mektubun çok güzeldir. Arkadaşlarının fıkraları içerisinde “Yirmi Yedinci Mektup” içine dercedeceğim. Ara sıra yazı ile meşgul olsanız iyi olur. İnşâallah yeni hayatınız size risalelerin hakaikine karşı yeni bir şevk uyandıracak.
Senin mektubunda Hâfız Sezai bizimle ciddi alâkadar olduğunu gösteriyor. Ben bir zaman idi, Ağruslu Zekâi gibi samimi, hararetli, Isparta’da yeni bir kardeşimiz bulunacak, vicdanen hissediyordum. İnşâallah bu Sezai, o olacak. Ben onu işittiğim vakit, hissettiğim şahıs tevehhüm ettim. Eğer tasavvurum gibi ise zaten iyi, olmasa öyle olmaya çalışsın. Eğer Zekâi nasıl adamdır merak ederse Yirmi Yedinci Mektup’un fıkralarında Zekâi’nin mahiyetini ve ne derece samimi olduğunu gösterir fıkraları var, baksın.
Nur santralı ve Yirmi Yedinci Mektup’ta çok ehemmiyetli fıkraları bulunan Sabri’nin bu defaki mersiyesini Lâhika’ya geçirdik ve size de gönderdik.
Kardeşlerimin Yirmi Yedinci Mektup’a giren fıkralarını, kendi fikrime ve hissiyatıma muvafık bulduğumdan, onlar bu nokta-i nazardan kendi fıkralarımdır diye başka fıkra yazmaya lüzum görmedim. Fakat bu âhirlerde Risale-i Nur’un kerametine temas eden bazı hâdiseler benimle de münasebettar olarak vücuda geldiğinden, ondan bir ihtar hükmünde idi ki onlar münasebetiyle benim de bir hususi fıkram kardeşlerimin hususi fıkraları içine girsin diye o hâdiselerden bazı latîf tevafukatı ve bazı rüya-yı sadıkayı ve birkaç hâdiseyi yazıyorum.
Emin ve Tahsin ve Hilmi’nin Bir Fıkrasıdır. Yirmi Yedinci Mektup’un Fıkraları İçine Girmeye Münasip Görüldü
Risale-i Nur’un faal bir şakirdi olan Ahmed Nazif Çelebi’nin bir istihracıdır ve bir fıkrasıdır. Bunu hem Birinci Şuâ’nın Otuz İkinci Âyeti olarak ve hem Yirmi Yedinci Mektup’un fıkralarında kaydetmek münasip görüldü
(Otuzbir, otuzikinci âyetlerin Risale-i Nur'a işaretlerini istihrac etmeğe muvaffak olan Ahmed Nazif ve oğlu Salahaddin, Risale-i Nur'un ehemmiyetli şakirdlerinden olduğundan, Salahaddin'in şu fıkrası, Yirmiyedinci Mektub'un fıkraları içine girmeğe lâyıktır)
(Kastamonu Lahikası (Eski Baskı))
Bu Risaledeki Tevafuklar
Bu Risale Hakkındaki Gaybi İşaretler
Bu Risale Hakkında Fihristte Geçen Kısım
Bu mektup, Risale-i Nur Müellifinin talebelerine yazdığı ayn-ı hakikat ve çok letafetli, güzel mektuplarıyla; Risale-i Nur talebelerinin üstadlarına ve bazen birbirlerine yazdıkları ve Risale-i Nur’un mütalaasından aldıkları parlak feyizlerini ifade eden çok zengin bir mektup olup bu mecmuanın üç dört misli kadar büyüdüğü için bu mecmuaya idhal edilmemiştir. Barla, Kastamonu, Emirdağı Lâhikaları olarak müstakillen neşredilmiştir.
Risale-i Nurun şakirdleri ve bu fakir Said'in fedakâr, halis, sıddık kardeşleri ve hizmet-i Kur'âniyede gayretli ve ciddi arkadaşları ve ders-i Kur'ân'da onun ders arkadaşları ve ellerinde kalemleri birer elmas kılıç hükmünde mübarek ve mücâhid bir cemaatin, Risale-i Nur eczalarının derslerinden aldıkları şevk ve sürur ile Risale-i Nur eczaları hakkında yazdıkları fıkralardır ki; herbir fıkra hangi risale münasebetiyle yazılmış ise o risalenin güzelce hüsn-ü tesirini ve ehemmiyetini ve faydasını gösterdiği gibi; umum fıkralar muazzam ve mufassal nûranî bir fihriste-i kübrâdır ki, o fıkralar Risale-i Nur eczalarının parlak bir fihristesi hükmüne geçmiştir. Ve o fıkra sahipleri güzel istidatlarında ayrı ayrı ve beliğ ifadelerinde renk renk ve latif zevklerinde çeşit çeşit olduklarından musiki tellerinin muhtelif nağamatından gelen tatlı sadalar gibi gayet şirin bir vaziyette bu mektuba tatlı bir âhenk vermişler.
Arkadaşlardan çokları var ki, sairlerinin fıkralarını kendi hissiyatına ve fikrine ve fehmine muvafık buldukları için, kendi dilleriyle söylenmiş gibi telakki ederek, "Biz eğer söylese idik, böyle söyleyecektik, bu fıkralar bizimdir" deyip ayrı fıkra yazmamışlar. Hattâ bu cihette herbirisi diyebilir: "Yirmi Yedinci Mektub'un fıkraları, çoğu benimdir. Çünkü benim düşündüklerimi diyorlar. Eğer ben diyebilse idim, öyle diyecektim."
Herbir fıkranın ayrı ayrı birer meziyeti olmakla beraber, bu Mektup'a girdikçe hususiyetten çıkıp, sair arkadaşları dahi hissedar eder.
Fıkralar, samimi, halis yazıldıkları için tesirini kaybetmiyor. Muvakkat mektub olmayarak ve daimi yaşayacak hakikatları tazammun ettiklerinden, okumaları her vakit lezzetli ve menfaatli oluyor. Fıkraların çok cihetlerle meziyetleri ve faydaları vardır.
Yalnız, bir cihet var ki, beni düşündürüyor. O fıkralarda kısmen haddimden çok ziyade bana hisse veriyorlar. Ben itiraf ediyorum ki, ona lâyık değilim. Sükut ile kabul gösterdiğimin sebebi, kardeşlerimin kendi üstadları hakkındaki hüsn-ü zanları şevklerine bir vesile olduğundan, neşelerini kaçırmamak ve üstadlarına verdikleri şeref dahi hakikat noktasında esrar-ı Kur'âniyeye âit olduğunu düşünmektir.
Elhasıl: Şu Yirmi Yedinci Mektubu okuyan çok tatlı hakikatleri şirin bir tarzda mütalaa eder. Usançsız istifade eder.
Diğer Bahisler
Risale-i Nur'daki Diğer Alakalı Yerler
Aşağıdaki tüm kısımlar için Barla Lahikası, Kastamonu Lahikası ve Emirdağ Lahikalarına (Emirdağ Lahikası-1 ve Emirdağ Lahikası-2) bakılabilir
Bu Risaledeki Temsiller/Misaller
Bu Risalede Geçen Ayetler
Bu Risalede Geçen Hadisler
Cenab-ı Allah'ın Bu Risalede Geçen İsim, Sıfat ve Şuunatı
Peygamberimizin Bu Risalede Geçen İsim ve Sıfatları
Kur'an'ın Bu Risalede Geçen İsim ve Sıfatları
Bu Risalede Geçen Salavatlar
Bu Risalede Geçen Dualar
Bu Risalede Geçen Zikirler
Bu Risalede Geçen Emir ve Tavsiyeler
Bu Risalede Geçen Darb-ı Meseller/Deyimler
Bu Risalede Geçen Düstur, Kaide ve Tespitler
Bu Risalede Geçen Halk Dili İfadeler
Bu Risalede Geçen Edebi ve Dikkat Çekici İfadeler
Bu Risalede Bahsi Geçen Şahıslar, Eserleri ve Eserlerinden Alıntılar
Bu Risalede Bahsi Geçen Yerler
Bu Risalede Bahsi Geçen Hadiseler
İlgili Resimler/Fotoğraflar
İlgili Maddeler/Kategoriler
- Mektubat: 27. Mektup'un içinde olduğu büyük kitap
Önceki Risale: Yirmi Altıncı Mektup ← Mektubat → Yirmi Sekizinci Mektup: Sonraki Risale
Kaynakça
- ↑ Üstadımız Yirmi Yedinci Mektup’u ilk defa bu şekilde tensib buyurmuşlar, sonradan ikinci, üçüncü, dördüncü zeyller eklemek suretiyle genişletmişlerdir. En son şeklinde ise Kastamonu ve Emirdağ Lâhikaları da Üstadımız tarafından Yirmi Yedinci Mektup’a idhal edilerek, Yirmi Yedinci Mektup ikmal edilmiştir. Bu itibarla Hulusi Bey ve Sabri Efendi’nin mektupları, Yirmi Yedinci Mektup’un başlangıcını teşkil etmiştir.