Kaf (ق) Kök Harfi İle Başlayan Kelimeler: Revizyonlar arasındaki fark
Gezinti kısmına atla
Arama kısmına atla
Değişiklik özeti yok |
Değişiklik özeti yok |
||
| 24. satır: | 24. satır: | ||
|align=center|- | |align=center|- | ||
|align=center|74 | |align=center|74 | ||
|align=center| | |align=center|300 | ||
|align=center|7 | |align=center|7 | ||
|align=center|11 | |align=center|11 | ||
| 30. satır: | 30. satır: | ||
|align=center|82 | |align=center|82 | ||
|align=center|55 | |align=center|55 | ||
|align=center|''' | |align=center|'''311''' | ||
|align=center|252 | |align=center|252 | ||
|align=center|'''90''' | |align=center|'''90''' | ||
17.41, 27 Aralık 2025 tarihindeki hâli
Önceki Harf: Fe (ف) ← Arapça Kökenli Kelimeler Ana Sayfası → Kef (ك): Sonraki Harf
Bu sayfada Bediüzzaman'ın eserlerinde geçen ve Kaf (ق) kök harfi ile başlayan Arapça kelimeler listelenmiştir.
| Arapça Harf | Türkçe Okunuşu | 2 Harfli Kelime Sayısı | 3 Harfli Kök Sayısı | 3 Kök Harfli Kelime Sayısı | 4 Harfli Kök Sayısı | 4 Kök Harfli Kelime Sayısı | Risalelerdeki Toplam Kök Sayısı | Kur'an'daki Toplam Kök Sayısı | Kur'an'daki Köklerden Risalelerde Geçenlerin Sayısı | Risalelerdeki Toplam Kelime Sayısı | Kur'an'daki Toplam Kelime Sayısı | Kur'an'daki Kelimelerden Risalelerde Geçenlerin Sayısı |
|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|
| ق | Kaf | - | 74 | 300 | 7 | 11 | 81 | 82 | 55 | 311 | 252 | 90 |
| Kelime | Anlamı | Kur'an'da Geçiyor mu? |
Örnek Cümle |
|---|---|---|---|
| Kaf-Be-Be (1) | |||
| Kubbe | Yarım daire çatı | Senin vücudun bin kubbeli harika bir saraya benzer ki, her kubbesinde taşlar, direksiz birbirine baş başa verip muallâkta durdurulmuş. | |
| Kaf-Be-Ha (4) | + | ||
| Kabahat | Kusur, çirkin iş | Acaba bahçıvan bir bahçenin kapısını açsa, herkese ibaha etse, sonra da zâyiat vuku bulsa, kabahat kimdedir? | |
| Kabih | Çirkin, kötü | Cenâb-ı Hak, birşeye emreder, sonra hüsün olur; nehyeder, sonra kabih olur. | |
| Kubh/Kubuh | Çirkinlik, kötülük | Böyle bir cemâl-i mutlak, böyle bir kubh-u mutlaka, bilbedâhe, müsaade etmez. | |
| Takbih | Kötüleme, çirkin görme | O kıssada, hem Peygamber aleyhissalâtü vesselâmı teskin ve tesellî, hem küffarı tehdit, hem münafıkları takbih, hem Yahudileri tevbih gibi çok makàsıdı, pek çok vücuhu vardır. | |
| Kaf-Be-Ra (3) | + | ||
| Kabir/Kabr | Mezar | + | Kabir var; hiç kimse inkâr edemez. |
| Kubur | Kabirler | Beşinci tabaka-i hayat: Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir. | |
| Makber (Makberistan) | Mezar | Hattâ, şu memleketin maâbid ve medâris-i diniyesinden başka, makberistanın mezar taşları dahi birer telkin edici, birer muallim hükmündedir ki, o maânî-i mukaddeseyi ehl-i imana ihtar ediyorlar. | |
| Kaf-Be-Sin (2) | + | ||
| İktibas | Alıntı (yapma) | Resâili'n-Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. | |
| Muktebes | İktibas edilmiş | Zira mukarrerdir ki, masnudaki feyz-i kemâl, Sâniin zıll-i tecellîsiden muktebestir. | |
| Kaf-Be-Dad (4) | + | ||
| İnkıbaz | Darlık | Maddî hava bozulduğu vakit nasıl ki sıkıntı veriyor; asabî sinelerde inkıbaz hali başlıyor. | |
| Kabz | (Eliyle) Alma; darlık ve zorluk | Kabz-ı ervah vazifesinde Senin ibâdın benden şekva edecekler. | |
| Kabza | El, avuç; Avuç dolusu | + | En ednâ bir mahlûka rububiyet, bütün anasırı kabza-i tasarrufunda tutan Zâta mahsustur. |
| Münkabız | Daralmış | …ve eskiden beri sıkıntılı ve münkabız olduğum zaman en zâhir hakikatleri dahi beyan edemediğimi, belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. | |
| Kaf-Be-Lam (18) | + | ||
| İkbal | Baht açıklığı | Ve zaman-ı müstakbel, kendi vukuat ve fünunun etvar-ı müdakkikane ile onun mevkib-i ikbâlini istikbâl, ve lisân-ı hakîmâne ile irşadatına teşekkür ediyor. | |
| İstikbal | Karşılama; Gelecek (zaman); yüzünü dönme | Ve zaman-ı müstakbel, kendi vukuat ve fünunun etvar-ı müdakkikane ile onun mevkib-i ikbâlini istikbâl, ve lisân-ı hakîmâne ile irşadatına teşekkür ediyor. | |
| Kabail | Kabileler | + | Aynen öyle de, heyet-i içtimaiye-i İslâmiye büyük bir ordudur; kabâil ve tavâife inkısam edilmiş. |
| Kabil/Kâbil | Mümkün, kabul eden | + | |
| Kabil/Kabîl | Gibi | + (cemaat anlamında) | Nasıl ki güneşin zâtı bulunup ziyası bulunmamak kàbil değil; öyle de, binler derece ondan ziyade kàbil değildir ki, şu muntazam mevcudatı icad eden Zâtın ilmi, ondan infikâk etsin. |
| Kabile | Aynı soydan gelenlerin topluluğu | Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. | |
| Kabiliyet | Yetenek | Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılâb eder. | |
| Kabl | -'den önce | + | Risale-i Nur'un zuhuru hiss-i kablelvuku ile küllî bir surette hissedilmesi gibi,… |
| Kabul | Onaylama | + | Aczim, kusurumun af olunmasını, ve kàsır amelimin kabul olunması için bir vesilem olur |
| Kıble | Kabe yönü | + | Müçtehidlerce, "istikbâl-i kıble" namazda şart olması ve şart ise bütün erkânda bulunması sırrıyla, secde ve rükûda istikbal-i kıble lâzım geliyor. |
| Makbul | Kabul edilen | …meyvesi bihakkalyakîn rahmet-i Rahmân ve dâr-ı cinân; makamı ve revacı, bi'l-hadsi's-sadık makbul-ü melek ve ins ve cân bir kitab-ı semavîdir. | |
| Mukabele | Karşı koyma, karşılık verme, karşılama, karşılaştırma; Kur'an'ı karşılıklı okuyup dinleme | Sonra, Sâni-i Hakîmin san'atının mu'cizeleriyle kendini tanıttırmasına karşı, hayret içinde, mârifetle mukabele ettiler. | |
| Mukabil | Karşılık | Sâni-i Zülcelâlin san'atının mu'cizeleriyle kendini tanıttırmasına ve bildirmesine mukabil, iman ve mârifetle mukabele etmektir. | |
| Müstakbel | Gelecekteki | Hem de müstakbeldeki bedihî birşey, mâzide nazarî olabilir. | |
| Mütekabil | Karşılıklı | + | Bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. |
| Tekabbel Allah | Allah kabul etsin | Kıymetli Üstadım, siz tavassut buyurunuz, değersiz hizmetimizle pek az ve kısa olan şu dünya hayatı içinde, belki bir katre mesabesindeki hamd ve şükrümüzü, "tekabbelâllah" sırrına mazhar buyursun, inşâallah. | |
| Tekabül | Karşılık, karşı olma | Ey birader! Âlem-i Hıristiyanın rüçhanına sebebiyet veren ihtiyarlaşmış olan esbaba tekabül edecek, genç, dinç esbab bizde inkişafa başlamıştır. | |
| Takbil | Öpmek | Tekrar tekrar mübarek ellerinizi kemâl-i tâzimle takbil eyler, alâkadar kardeşlerimin de selâm, dua ve ihtiramlarını arzederim. | |
| Kaf-Te-Lam (5) | + | ||
| Katil/Kâtil | Öldüren | Madem sırf lillâh için ve İslâmiyetin menâfii için içtihad edilmiş ve içtihaddan muharebe tevellüt etmiş; elbette hem katil, hem maktul, ikisi de ehl-i Cennettir, ikisi de ehl-i sevaptır diyebiliriz. | |
| Katl/Katil | Öldürme, cinayet | + | Kebâir çoktur; fakat ekberü'l-kebâir ve mûbikat-ı seb'a tâbir edilen günahlar yedidir: Katl, zina, şarap, ukuk-u vâlideyn (yani kat-ı sıla-i rahim), kumar, yalancı şehadetlik, dine zarar verecek bid'alara taraftar olmaktır. |
| Kıtal | Savaş, birbirini öldürme | + | Hayattaki düsturu, cidal kıtal yerine düstur-u teâvündür. O düsturun şe'nidir ittihad ve tesanüd; hayatlanır cemaat. |
| Maktul/Maktül | Öldürülen | Madem sırf lillâh için ve İslâmiyetin menâfii için içtihad edilmiş ve içtihaddan muharebe tevellüt etmiş; elbette hem katil, hem maktul, ikisi de ehl-i Cennettir, ikisi de ehl-i sevaptır diyebiliriz. | |
| Mukatele | Vuruşma | Ve hem kemal-i tekebbüründen başını semavatın ketfine vuran insanoğlu, bir sivrisineğin süngücüğüyle ona dokunması vaktinde kalaka düşüp, onunla mukatelede zaif düşerek… | |
| Kaf-Ha-Tı (1) | |||
| Kaht | Kıtlık, yağmursuzluk | …fakirlere gelen acı, açlık ve kahtın sebebi, orucun tatlı açlığını çekmedikleri ve zenginlere gelen hasârât ve zayiatın sebebi de, zekât yerinde ihtikâr etmeleridir. | |
| Kaf-Ha-Mim (1) | + | ||
| İktiham | Zorluğu aşmak, dayanmak | + | Doğu vilâyetlerimizden olan Van'da böyle bir irfan müessesesinin kurulması için bütün müşkilât iktiham olunmalı ve önümüzdeki bütçe yılında işe başlanmalıdır |
| Kaf-Dal (1) | + | ||
| Lekad (Kad, Fekad) | (Cümlenin anlamını güçlendirir) | + | Bir gün zâlimlere dedirir Hazret-i Mevlâ, Tallâhi lekad âserakâllahü aleynâ. |
| Kaf-Dal-Ha (1) | + | ||
| Kadeh | Bardak | Bakarlar ki, bir kadeh süt oraya hediye getirilmiş. | |
| Kaf-Dal-Ra (15) | + | ||
| İktidar | Güç, kuvvet | Evet, bilmüşahede görünüyor ki, rızık, iktidar ve ihtiyar ile mâkûsen mütenasiptir. | |
| Kadar | Ölçüde, derecede, gibi | Bütün eşya bir tek Zâta verilse, bu kâinatın icadı ve tedbiri, bir ağaç kadar kolay;… | |
| Kader | Her şeyin Allah'ın takdiriyle olması | + | Kader, ilim nev'indendir. İlim, malûma tâbidir. |
| Kaderiye/Kaderiyye | Batıl bir fırka | …hem Kaderiye tâifesini; hem Râfızîleri, hem Hazret-i Ali'nin (r.a.) yüzünden insanlar iki kısım olacaklarını;… | |
| Kadir/Kâdir | Gücü yeten; Her şeye gücü yeten Allah (Esma) | + | Tecrübeden sonra bakınız; muarazaya kâdir olmadığınız takdirde, acziniz zahir olur ve muarazayı da yapmış olmazsınız. |
| Kadir/Kadîr | Her şeye gücü yeten Allah (Esma) | + | Ve kezâ, o kitabın her bir nazmı, kasidesi, Kadîr, Alîm olan Nâzımını takdis ile tahmid eyler. |
| Kadr (Kadr/Kadir Gecesi) | Değer, kıymet | + | Bu aşr-i âhir-i Ramazan'da her gece, hususan tek gecelerde Leyle-i Kadrin bulunmak ihtimali kuvvetli olduğunu hadis-i şerif ferman ediyor. |
| Kudret | Yapabilme gücü | Fâil muktedirdir. Kudrette noksan yoktur. | |
| Makdur (Makdurat) | Takdir edilen | + | Madem ki kudrette meratip olamaz; makdurat dahi bizzarure kudrete nispeti bir olur. |
| Mekadir | Miktarlar | Amma, vücudundan evvel herşey mukadder ve yazılı olduğuna delil, bütün mebâdi ve çekirdekler ve mekadir ve suretler birer şahittir. | |
| Miktar/Mikdar | Ölçü | + | Hem herşeyin miktar-ı muntazaması, kaderi vâzıhan gösterir. |
| Mukadder | Takdir edilmiş | …Levh-i Kazâ ve Kader vasıtasıyla o mânevî hayatın eseri, mukadderat namıyla görünür, tezahür eder. | |
| Mukaddir | Takdir eden (Esma) | Umumî şekil ve miktarını gösteren heyettir ki, yâ Musavvir, yâ Mukaddir, yâ Munazzım isimlerini yad eder. | |
| Muktedir | Gücü yeten; Esma | + | Tahayyülde safsata hâsıl olur, mezcine eğer olmaz muktedir. |
| Takdir | Belirleme | + | Herşey Cenâb-ı Hakkın takdiriyledir. |
| Kaf-Dal-Sin (7) | + | ||
| Kuds (Kudsi, Kudsiyet, Kudsiyan) | Noksanlardan uzak olma | Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin programı nev'inden olması cihetiyle, Leyle-i Kadrin kudsiyetindedir. | |
| Kuddus | Maddi ve manevi kir ve noksanlıkları olmayan Allah (Esma) | + | Demek bu saray-ı âlem ve bu fabrika-i kâinat, ism-i Kuddûs'ün bir cilve-i âzamına mazhardır ki,… |
| Makdis | Mukaddes yer (Kudüs) | Eğer Beytü'l-Makdise gitmişsen, Beytü'l-Makdisin kapılarını ve duvarlarını ve ahvâlini bize tarif et. | |
| Mukaddes | Kudsiyeti olan | + | Mukaddes olan itaat-i askeriye feda edildi. |
| Takdis | Kudsiyetini ilan etme | Takdis, tekbir, tahmid, tehlil ile küre-i arzı bir zikirhâne-i âzam, bu kâinatı bir mescid-i ekber hükmünde göstermişler. | |
| Tekaddes/Takaddes | "Mukaddes ve yüce olsun" | …iki cihanda aziz olmalarını ve olmanızı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden tazarru ve niyaz eyleriz. | |
| Tekaddüs | Kudsiyeti olma | Sübhandır o Zat-ı Zülcelal ki, hudûs ve zevalden münezzeh ve mukaddes ve onun cenab-ı izzetine nâlâyık olan hulûl ve ittihaddan tekaddüs ve tenezzüh eden bir sultandır. | |
| Kaf-Dal-Mim (11) | + | ||
| Akdam/Akdâm | Ayaklar | El-fakir, türabu akdâmu'l-ulemâ Safvet (rahmetullâhi aleyh) | |
| İkdam | Gayretle çalışma; bir gazete | İkdam Ceride-i Muteberesine! | |
| Kadem | Ayak, oturuş | + | Bir kademde ve bir sohbette, zâhirden hakikate geçebilirler. |
| Kadim/Kadîm | Başlangıcı olmayan, sonradan olma (hadis) olmayan; eski | + | İnsanın eliyle zemin sayfasında yazılan mücessem, mütehaccir, mânidar, tarih-i kadimden uzun bir satır olarak okunuyor. |
| Kıdem | Öncelik ve eskilik; en önce olma | ...hem bu zât mektep fenlerinde çok zaman alâkadar olup kıdemli bir muallim ve âlim olması haysiyetiyle, ... | |
| Kudema | İleri gelenler | Hattâ çok gençken, Hazret-i Ömer onu ulema ve kudema-yı Sahabe meclisine alıyordu. | |
| Kudum/Kudüm | Ayak basma, gelme | Sanki o Hazretin (a.s.m.) zaman-ı velâdeti, hassas ve keramet sahibi imiş gibi, o zâtın kudüm ve gelmesini şu gibi hadiselerle tebşiratta bulunmuştur. | |
| Mukaddem | Önce, evvel | ...Ziyaeddin Mevlânâ Şeyh Hâlid'in (kuddise sirruhu) mektubat ve resâil-i şerifelerinden muktebes nasâyih-i kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi, on üç sene mukaddem, Bursa'da Hoca Hasan Efendiden almıştım. | |
| Mukaddime/Mukaddeme | Giriş, önsöz, başlangıç | ...Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın göze görünen tevâfuk mu'cizesinin muhafaza ile tab edilmesine mukaddeme olsun. | |
| Takdim | Öne alma; sunma | Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum. | |
| Tekaddüm | Önce olma | ...eceller ve rızıklar, ipham perdesi altında kaza ve kader-i ezelînin defterinde mukadderat-ı hayatiye sahifesinde her zîhayatın eceli mukadder ve muayyendir, tekaddüm, teahhur etmez. | |
| Kaf-Dal-Vav (2) | + | ||
| İktida | Uyma | Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek, ancak semâvî ve ulvî hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-i Kur'âniyeye iktida ve ittihad eden bu İsevî dinidir ki,... | |
| Mukteda | Kendisine uyulan | Halbuki, üstad-ı mutlak, muktedâ-yı küll, rehber-i ekmel olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,... | |
| Kaf-Zel-Ra (3) | |||
| Kazurat | Pislikler | Evet, vakit yaklaştı. Dünya kazûratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. | |
| İstikzar | Çirkin görmek | Yoksa, onlar istikzar ile ikrah edeceklerdir. | |
| Müstakzer | Kirli, pis | Şu bostanda çiçek ve yemişlerle beraber, murdar ve müstakzer şeyler de bulunur. | |
| Kaf-Zel-Fe (1) | + | ||
| Kazf | (İftira) Atma | Gıybetin en fena ve en şenîi ve en zâlimâne kısmı, kazf-i muhsanât nev'idir. | |
| Kaf-Ra-Elif (5) | + | ||
| İkra' | "Oku" emre; Sure adı (diğer adı Alak) | + | ...sûresinin mânâsını tekrar tekrar soracağını, halbuki bu sûrenin komşusu olan İkrâ sûresinde... |
| İstikra' (İstikra-i tam) | Umumi araştırma (Tümevarım) | Bu şahitleri tezkiye eden nazar-ı hikmetle istikrâ-i tâmmdır. | |
| Kari/Kâri | Okuyan, okuyucu | Kári'den ricam odur ki, lafzın perişaniyetini görüp mânâya karşı ihtiramsızlık, lâkaytlık göstermesin. | |
| Kıraat/Kıraet | Okuma | Nakil ise, kıraat ve kitabet ehline mahsustur. | |
| Kur'an/Kuran | Son semavi kitap | Zamanlar geçtikçe, Kur'ân'ın ulvî sırları inkişaf ediyor | |
| Kaf-Ra-Be (14) | + | ||
| Akarib | Akrabalar | İhtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet-i mutlaka ile, akran ve ahbabım ve akaribimden yalnız ve garip kaldım. | |
| Akraba | soy ve kanca yakın kişiler | Eğer sen Cehenneme girsen, vücut dairesinde kalsan, senin sevdiklerin ve akrabaların ya Cennette mes'ut veya vücut dairelerinde bir cihette merhametlere mazhar olurlar. | |
| Akreb | En yakın, daha yakın | + | Şu sırr-ı gàmızın esası, akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafıdır. |
| Karabet | Yakınlık | Bütün talebelerim içinde, karabet-i nesliyeden daha ziyade bir karabet kendinde hissetmiş. | |
| Karib/Karîb | Yakın | + | Hem o Sâni-i Kadîr nihayet derecede masnuata karîb olduğu halde, masnuat nihayet derecede Ondan baîddir. |
| Kerrubiyyun (bkz. Kef-Ra-Be) | Allah'a en yakın melekler | Evet, balarısının ve hayvânâtın ilhâmâtından tut, tâ avâm-ı nâsın ve havâss-ı beşeriyenin ilhâmâtına kadar ve avâm-ı melâikenin ilhâmâtından tâ havâss-ı kerrûbiyyûnun ilhâmâtına kadar bütün ilhâmat, bir nevi kelimât-ı Rabbâniyedir. | |
| Kırba | Su tulumu | Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, kırba denilen deriden bir kap sudan abdest aldı,... | |
| Kurb (Kurbiyet) | Yakınlık | Demek, şemsin sana karşı iki ciheti vardır: biri kurb, diğeri bu'd. | |
| Kurban | Allah yolunda kesilen hayvan; dini bayram; feda edilen | + | Öyle de, sanemler dahi ve sanemlere kesilen kurbanlar dahi, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın risaletini haber vermişler. |
| Mukarreb (Mukarrebin) | Yakın olanlar | + | Belki o, bütün resullerin seyyididir, bütün enbiyanın imamıdır, bütün asfiyanın serveridir, bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlûkatın ekmelidir, bütün mürşidlerin sultanıdır. |
| Takarrüb/Takarrub | Yakınlaşma | Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. | |
| Takrib | Yakınlaştırma | Fakat bazı temsilâtla o hakikatin vücudu fehme takrib edilir. | |
| Tekarüb/Takarüb | Birbirine yakınlaşma | Beşerde bir inkılâp İslâmiyet yaptırdı, beşer tekarüb etti, şer' etti ittihad, vâhid oldu peygamber. | |
| Takriben | Yaklaşık olarak | Arz gibi ağır bir cisim, fenninizce, hareket-i seneviyesiyle bir dakikada takriben yüz seksen sekiz saat mesafeyi keser;... | |
| Kaf-Ra-Ra (8) | + | ||
| İkrar | Kabul etme, itiraf etme | Bunun çare-i yegânesi—ki ne küfrân-ı nimet çıksın, ne de iftihar olsun—meziyet ve kemâlâtları ikrar edip, fakat temellük etmeyerek, Mün'im-i Hakikînin eser-i in'âmı olarak göstermektir. | |
| İstikrar | Kararlı duruma gelme | Güneşin hareketi cazibe içindir, cazibe istikrar-ı manzumesi içindir | |
| Karar (Karardade, karargah) | Değişmez hale gelme; mahkemenin son sözü; kesin yargı | + (yerleşme yeri anlamında) | Birşey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kazâ demektir. |
| Makarr | Karar yeri, kalacak yer | İkinci neş'e, nefsi susturup ruhu, kalbi, aklı, sırrı maâliyâta, vatan-ı aslîlerine, makarr-ı ebedîlerine, ahbab-ı uhrevîlerine yetişmek için lâtif ve edebli, masumâne bir teşviktir ki,... | |
| Mukarrer (Mukarrere) | Kesinlik kazanmış | Halbuki, hakikî lezzet ve muhabbet ve kemâl ve fazilet odur ki, gayrın tasavvuruna bina edilmesin, zâtında bulunsun ve bizzat bir hakikat-i mukarrere olsun. | |
| Müstekar | Kararlı, yerleşmiş | + | Demek, ona lâyık, daimî, müstekar, zevâlsiz, müstemir, mükemmel, muhteşem umurlar üzerinde duruyor. |
| Takarrur | Kararlaşma, yerleşme, kararlı duruma gelme | Ve arz ve insanın Hâlıkı ve Rabbi olan Mutasarrıf-ı Hakîmin mezkûr adaleti, hikmeti, rahmeti, saltanatı takarrur edebilsin. | |
| Takrir | Kararlaştırma; bildirme | Te'yid için takrir, tahkik, tekrir lâzımdır. | |
| Kaf-Ra-Sad (1) | |||
| Kurs | Gök cisimlerinin yerden görünen dâire şeklindeki yüzeyi | Şuââtı içinde güneş yüzünde Risale-i Nur naşirinin sureti temessül edip, aynen güneşin kursunda görünüyor. | |
| Kaf-Ra-Dad (3) | + | ||
| İnkıraz | Sönme, yıkılma | Zaman-ı sâlifte, yani galebe-i vahşet vaktinde âlemde hükümfermâ, vahşetin mahsulü ve tedennî ve inkırazın mahkûmu olan kuvvet ve cebrin saltanatı idi. | |
| Karz | Borç | + | Evet, vücub-u zekât ve hurmet-i ribâ, karz-ı hasen şerâit-i sulhiyedir. |
| Takriz | Övücü yazı | ...Nurun bir kısım has ve hâlis şakirtlerinin ve merhum Hasan Feyzi ve şehid Hafız Ali tarzında yazdıkları takrizleriyle... | |
| Kaf-Ra-Ayn (3) | + | ||
| Kar' | Vurma | Evet kasemat-ı Kur’aniye , nevm-i gaflette dalanlara kar’u’l-asâdır. | |
| Karia | Sure adı | + | Rumuzat-ı Semaniye tabloları |
| Kur'a/Kura | Çekiliş | On beş müslim, on beş gayr-ı müslim farz edilerek, birbiri ardına dizilince bunlara yapılacak her kur'ada gayr-ı müslime isabet etmesi matluptur. | |
| Kaf-Ra-Mim-Ze (1) | |||
| Kırmızı | Renk | Kırmızı boya vursak kırmızı, yeşil boyasak yeşil gösterir. | |
| Kaf-Ra-Nun (9) | + | ||
| Akran | Yaş veya rütbece eş | İhtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet-i mutlaka ile, akran ve ahbabım ve akaribimden yalnız ve garip kaldım. | |
| İktiran | İki şeyin aynı anda gelmesi | Esbab-ı zâhiriyeyi perestiş edenleri aldatan, iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, iktiran tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir. | |
| Karain | Karineler | ||
| Karin/Karîn | Yakın | + | Bazan birtek tevâfuk, bazı karâinle delâlet hükmüne geçer. |
| Karine | İpucu, maksadı gösteren işaret | Hem madem mânâ-yı mecazî ile ve mefhum-u işârînin murad olmasına bir zayıf karine ve bir gizli emare ve birtek münasebet kâfi geliyor. | |
| Karn | Asır, devir; boynuz | + | ...her karnda, hatta her baharda rûy-i zeminde yüz binler ordu-misâl zevi'l-hayatın envâlarını ve tâifelerini îcad eden bir Zât-ı Kadîr-i Alîm... |
| Kurun | Karnlar | Eğer vakti taayyün etseydi, bütün kurun-u ûlâ ve vustâ gaflet-i mutlakaya dalacak idiler ve kurun-u uhrâ dehşette kalacaktı. | |
| Mukarenet | Yakınlık, bitişiklik | Gafletten neş'et eden dalâlet, pek garip ve aciptir. Mukareneti, illiyete kalb eder. | |
| Mukarin | Yakın, bitişik | Nasıl ki zâhir nazarda dağların daire-i ufkunda semânın etekleri muttasıl ve mukarin görünür. | |
| Kaf-Ra-Ye (1) | + | ||
| Karye | Yerleşim yeri | + | Hem bu Tahir'in yüzünden bugünden itibaren Atabey'de, İslâmköyü, Sav köyü, Kuleönü karyeleri gibi Nurs karyesine arkadaş olup umum manevî kazancımıza hissedar oldu. |
| Kaf-Ze-Ha (1) | |||
| Kuzah/Kuzeh (Kavs-i Kuzeh) | Renk renk çizgiler (Gökkuşağı) | ...garbın kab-ı kavseyni olan kâbe-i saadetinin tâk-ı muallâsının kavs-ı kuzahının elvan-ı seb'asının lâcivert levninin timsali,... | |
| Kaf-Sin-Sin (1) | + | ||
| Kıssis | Keşiş | + | Hem Yehudun meşhur ulemasından ve Nasârânın meşhur kıssislerinden, kütüb-ü sabıkada evsâf-ı Muhammediyeyi (a.s.m.) gördükten sonra inadı terk edip imana gelenler, evsâfını Tevrat ve İncil'de göstermişler,... |
| Kaf-Sin-Mim (7) | + | ||
| Aksam | Kısımlar; yeminler | Demek, huriler Cennetin aksâm-ı ziynetinden yetmiş tarzını, birtek cinsten olmadığından birbirini setretmeyecek surette giydikleri gibi,... | |
| İnkısam | Bölünme | Yoksa, tefrik ve inkısam, bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasamet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir. | |
| Kasem | Yemin | + | Bu sırr-ı mânevî-i dua-yı Nebevî ile, Ebu Hüreyre kasem eder: "Ondan sonra hiçbir şey unutmadım." |
| Kısm/Kısım | Bölüm | Şu remizlerin esası, ilm-i cifrin mühim bir düsturu ve ulûm-u hafiyenin mühim bir anahtarı ve bir kısım esrar-ı gaybiye-i Kur'âniyenin mühim bir miftahı olan tevafuktur. | |
| Kısmet | Nasip, hisse | + | Şayet size münasip olmayan bir erkek kısmet olsa, siz kısmetinize razı olunuz ve kanaat ediniz. |
| Münkasım | Bölünmüş | Bence kuvvet kanunda olmalı, yoksa istibdat münkasım olmuş olur. | |
| Taksim | Bölüştürme | Bir işte mehâsin ve şeref hasıl oldukça, havassa peşkeş edilir, seyyiat olsa, avama taksim edilir. | |
| Kaf-Sin-Vav (3) | + | ||
| Kasavet | Kalp katılığı, tasa | ...zâviye-i vahşette hâmid olan bir kavimdeki kasavet-i vahşiyeyi ihmad ve hissiyat-ı dakikayı tehyiç,... | |
| Kasî/Kasi/Kâsî (Kasiye) | Katı | + | ...kasî kalbime, âsi ruhuma, gafil aklıma, mağrur vicdanıma, sakîm düşünceme tak diye bir tokmak vuruldu. |
| Kasvet | İç sıkıntısı | + | ...bu kasvetli ve karanlıklı ve kâbuslu günlerimizde kat'î bir ümitle yaşatan... |
| Kaf-Şın-Ra (1) | |||
| Kışr/Kışır | Kabul | Lüb, kışrın zararına kuvvetleşir. | |
| Kaf-Şın-Ayn (1) | |||
| İnkışa' | Manilerin kaybolup havanın açması | Dedim: -Asya'da, âlem-i İslâm'da üç nur, birbiri arka sıra inkişafa başlıyor, sizde birbiri üstünde üç zulmet inkişa'a başlayacaktır. | |
| Kaf-Sad-Dal (8) | + | ||
| İktisat/İktisad | Tutum, itidal | İktisat eden, maişetçe aile belâsını çekmez | |
| Kasaid | Kasideler | ...hem zafer veya harbe ve ulvî fedakârlıklara sevk etmek için teşvikkârâne kasâid-i vataniyeye nisbeti gibidir. | |
| Kaside | 7 veya daha fazla beyitli şiir | Hem nasıl ki, şu insan gayet mânidar bir mektub-u Rabbânîdir, muntazam bir kaside-i kaderdir. | |
| Kasd/Kast/Kasıd/Kasıt | Niyet, bilerek yapma, amaç | + | İşte kâinatta bir nizam-ı ekmel-i kasdî var. |
| Makasıd | Maksadlar | Ve o ulvî makàsıdını sair zîşuurlara bildirmekle kemâlâtını izhar etmek için birisini muallim tayin edecektir. | |
| Maksad/Maksat | Amaç | Zira, ittihad, uhuvvet, itaat, muhabbet ve ilâ-yı kelimetullah, dünyanın en mukaddes cemiyetinin maksadıdır. | |
| Maksud | Kastedilen, amaçlanan; Esma | Çağırırım: Yâ Hak, yâ Mevcud, yâ Hayy, yâ Mâbud, Yâ Hakîm, yâ Maksud, yâ Rahîm, yâ Vedûd! | |
| Muktesit/Muktesid | İktisatlı | + | İşte o sahrâda rast geldiğim o muktesit ihtiyarı benden daha aziz, daha yüksek, daha civanmert gördüm. |
| Kaf-Sad-Ra (5) | + | ||
| İktisar | Kısaltma | Eğer muamelât ve muhaverat ve âlet olan ilimlerde isen, vefa ve ihtisar ve selâmet ve selâset ve tabiîliği tekeffül eden ve sadeliğiyle cemâl-i zâtiyeyi gösteren üslûb-u mücerrede iktisar et. | |
| Kasır/Kasr | Saray | + | ...şu muhteşem burçlar sahibi müzeyyen kasırlar hükmünde olan semâvât dahi zîşuur ve zevi'l-idrak mahlûklarla doludur. |
| Kâsır/Kasır | Kısa | + | Ve elin onu icad etmekten kasırdır. |
| Kusûr/Kusur | Kasırlar, Saraylar; Hata | Elbette sadık bir hads ile ve kat’î bir yakîn ile hükmolunur ki şu kusûr-u semaviye ve şu buruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münasip zîhayat, zîşuur sekeneleri vardır. | |
| Taksir | Kusur | Hem nefs-i insaniyenin enâniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, adeta taksirattan takdis etsin. | |
| Kaf-Sad-Sad (2) | + | ||
| Kasas | Sure adı; anlatma, hikaye etme | + | Hem Yunus, hem Yusuf, hem Ra'd, hem Hicr, hem Şuârâ, hem Kasas, hem Lokman sûrelerinin başlarında bulunan... |
| Kısas | Kıssalar | + | |
| Kısâs/Kısas | Ödeşme | Hızır Bey Çelebi; bu koca şanlı Padişah-ı maznûna, haksız el kestirdiği için, kendisinin de kısasa tâbi olduğunu ve elinin kesileceğini bildirir. | |
| Kıssa | Ders veren hikaye | Pûşide olmasın, Sevr ve Hûtun kısas-ı meşhuresi, İslâmiyetin dahîl ve tufeylîsidir. | |
| Kaf-Sad-Vav (1) | + | ||
| Aksa/Aksâ | En uzak | Ve insanın gaye-i aksâsı, o ubûdiyete ulûm ve kemâlâtla yetişmektir. | |
| Kaf-Dad-Be (1) | + | ||
| Kadib/Kadîb (Kadib-i Hadid) | İnce dal (Kılıç) | İşte şu âyet gösteriyor ki, "Sahibü's-seyf ve cihada memur bir Peygamber gelecektir." "Kadîb-i hadîd" kılıç demektir. | |
| Kaf-Dad-Ye (7) | + | ||
| İktiza | Gerektirme | Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktiza eden kesret-i mutlaka dahi, kemâl-i hüsn-ü san'at içinde görünüyor. | |
| Kadı/Kâdı | Hakim | + | Şu mu'cize-i ekberi Allâme-i Mağrib Kadı İyaz'ın Şifâ-i Şerif'ine havale ediyoruz. |
| Kaza | Küçük yerleşim yeri; kadının görevi, davayı hükme bağlama | Çok rahatsız ve ihtiyar olması sebebiyle kaza tabipliğinden aldığı bir raporu nazar-ı itibara alınmayarak, mutlaka mahkemede bulunması isteniyordu./Çünkü, Fetvânın kazadan farkı, mevzuu âmmdır, gayr-ı muayyendir; hem mülzim değil. | |
| Kaziye/Kaziyye | Hüküm cümlesi | Kaziye-i mutlaka, bazan külliye; ve kaziye-i vaktiye-i münteşire, bazan daime sûretinde görünür. | |
| Mukteza | Durumun gereği | Ulûhiyet, mukteza-yı hikmet olarak tezahür istemesine mukabil, en âzamî bir derecede zât-ı Ahmediye (a.s.m.) dinindeki âzamî ubûdiyetiyle en parlak bir derecede göstermiştir. | |
| Muktazi/Muktezi | Gerektiren | Muktazi mevcuttur. Fâil muktedirdir. Mahal kâbildir. Mâni yoktur. | |
| Takaza | Zorlama, istek, başa kakma | Amma çirkinlik ve kusurun dahi halk ve icad cihetleri yine Hâlık'a raci' olmakla beraber; takazâ, yani sual ve mes'uliyet ise abde raci'dir. | |
| Kaf-Tı-Be (2) | |||
| Aktab | Kutuplar | Umum müçtehidîn değil; belki Ebu Hanife, Malik, Şâfiî, Ahmed ibni Hanbel şahların, aktabların fevkindedirler. | |
| Kutb/Kutub/Kutup | Büyük evliya; Uç | Fakat hususî faziletlerde Şâh-ı Geylânî gibi bazı harika kutuplar, bir cihette daha parlak makama sahiptirler. | |
| Kaf-Tı-Ra (7) | + | ||
| Aktar | Kuturlar, her tarafı | + | ...seni yapmak için kâinatı ve anâsırı ince elekle eleyip hassas ölçülerle aktâr-ı âlemden senin vücudundaki maddeleri toplamak lâzım gelir. |
| Katarat | Katreler | Demek o parlayan kataratlar, zuhuruyla ve gelmeleriyle güneşin vücudunu gösterdikleri gibi; guruplarıyla, zevâlleriyle güneşin bekàsını ve devamını ve birliğini gösteriyorlar. | |
| Katran | Sedir ağacı | Barla Yaylası, Tepelice, Çam, Katran, Karakavağın Bir Meyvesi olup Sözler mecmuasına yazıldığı için buraya yazılmamıştır. | |
| Katre | Damla | Meselâ, Zühre namıyla nakışlı bir çiçek ve kamere âşık hayatlı bir Katre ve güneşe bakan safvetli bir Reşha'yı farz ediyoruz ki, herbirisinin bir şuuru, bir kemâli var ve o kemâle bir iştiyakı bulunuyor. | |
| Kıtr | Bakır | + | Âyette nuhas "kıtr" ile tabir edilmiş. |
| Kutr/Kutur | Dairenin çapı | Demek, merkeze kadar nısf-ı kutr-u arz, altı bin küsûr kilometre olduğundan, iki yüz bin derece-i harareti câmi, yani iki yüz defa ateş-i dünyevîden şedit ve rivayet-i hadîse muvafık bir ateş bulunuyor. | |
| Takattur/Tekattur | Damla damla olma | Akla nüfuz ettiği gibi, vicdana da takattur eder. | |
| Kaf-Tı-Ayn (11) | + | ||
| İnkıta' | Kesilme | Eğer o intisap kesilse, o şey, bütün eşyadan dahi inkıta' eder, cirmi kadar bir küçüklüğe sığışır. | |
| Kat' | Kesme | Hadsiz fevâid-i uhreviyeden ve kemâlât-ı insaniyeden kat-ı nazar, yalnız şu dağdağalı hayat-ı dünyeviyeye ait cüz'î bir faidesi şudur ki: | |
| Kat'an/Katan | Kesin olarak | Sâniin hikmeti ve ef'âlindeki adem-i abesiyet ve kâinattaki en hasis ve en kalîl şeyde nizamın müraatı ve adem-i ihmali ve nev-i beşerin mürşide olan ihtiyac-ı zarurîsi, nev-i beşerde vücud-u nübüvvet, kat'an istilzam ederler. | |
| Kâtı'/Katı' (Katıa/Kâtıa) | Kesen | + | O Kur'ân-ı cami'in nusus ve vücuhundan ve işarat ve rümuzundan çıkan Şeriat-ı Kübrâ-yı İslâmiyenin kemâl-i intizamı ve muvazeneti ve hüsn-ü tenasübü ve resaneti, cerh edilmez bir şahid-i âdil, şüphe getirmez bir burhan-ı kàtı'dır. |
| Kati/Kat'i/Katî/Kat'î (Kat'iyyen) | Kesin | Hem kat'iyyen bil ki; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın iki âli var. | |
| Kıta/Kıt'a | Büyük kara parçası; şiirde 2 veya 4 satırlık bölüm | Azametli Bahtsız Bir Kıt'anın, Şanlı Tali'siz Bir Devletin, Değerli Sahipsiz Bir Kavmin Reçetesi Veyahut BEDİÜZZAMAN'IN MÜNÂZARAT'I | |
| Makta' | Kesilme yeri | Bahirden bahre malik ve nehirlerden, arzın makta' ve müntehâsına kadar malik ola... | |
| Mukattaa | Kesik, kesintili | Burada, hurûf-u Kur'ân'ın, hususan sûrelerin başlarındaki mukattaât-ı hurûfun hâsiyetlerine ve fezâillerine ve tesirât-ı maddiyelerine dâir vürûd eden hadisleri,... | |
| Münkatı' | Kesilmiş | Feda ettiği hayatı, sekerâtı tatmadığından, gayr-ı münkatı' ve bâki görüyor; yalnız, daha nezih olarak buluyor. | |
| Tekatu' | Kesişme | İşte, o iki dairenin tekatu' noktasına, "baş" mânâsına "re's," diğerine "kuyruk" mânâsına "zeneb" demişler. | |
| Takti' | Kesme | Bu harflerin takti'i, müsemmânın vahid-i itibarî olup, terkib-i mezcî olmadığına işarettir. | |
| Kaf-Tı-Fe (1) | + | ||
| Katuf | Yavaş yürüyüşlü hayvan | Halbuki, Ebu Talha'nın atı, katuf tabir edilen, yürüyüşsüz kısmındandı. | |
| Kaf-Tı-Mim-Ra (1) | + | ||
| Kıtmir | Çekirdek zarı; Ashab-ı Kehf'in köpeği | + | Meselâ, Sûre-i Kehf'te وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ kelimesi altında yapraklar delinse, Sûre-i Fâtır'daki قِطْمِيرٍ kelimesi az bir inhirafla görünecek ve o kelbin ismi de anlaşılacak. |
| Kaf-Ayn-Dal (6) | + | ||
| Kaide | Prensip; taban | Bu "iltifat" ile tesmiye edilen bir kaidedir. | |
| Kavaid | Kaideler | + | ...müfessirînin beyan ettikleri mânâlar, kavaid-i Arabiyeye ve usul-ü nahve ve usul-ü dine muhalif olmamak şartıyla, o mânâlar, o kelâmdan bizzat muraddır, maksuddur. |
| Kuud | Namazda oturuş | + | Halbuki, yalnız kıyam ve yarı kuudda mukarenet vardır. |
| Mütekaid | Emekli | ...daha parlak devam edip bu âciz, zaif, mütekaid Said bedeline binler muktedir, kuvvetli vazifeperver Saidler olursunuz. | |
| Tekaüd | Emekli olma | 25 seneye karib burada müftülük yaptım. Üç sene evvel tekaüd oldum. | |
| Zilkade | Hicri 11. ay | ...veyahut İsm-i Âzamın altı nurundan altıncı nuru olan Kayyûm isminin bir cilve-i âzamı, Zilkade ayında aklıma göründü. | |
| Kaf-Ayn-Ra (1) | + | ||
| Ka'r/Kar | Dip | Bu sırada coşan deryanın ka'rından, sahil-i beyana bahâ takdir edilemeyen cevahir geliyordu. | |
| Kaf-Fe-Sad (1) | |||
| Kafes | Çubuklu hapis bölmesi | Şu masnuat adedince hakikatin şuâını gösteren hadsiz delikli ve kafesli şu pencereyi neyle kapatabilirsin? | |
| Kaf-Fe-Lam (1) | + | ||
| Kafile | Seyahat gurubu | Yolda giderken sizin bir kàfilenizi gördüm. Kàfileniz yarın filân vakitte gelecek. | |
| Kaf-Fe-Vav (2) | + | ||
| Kafa | Baş | ...Yeni Said kafasıyla cevap veremiyorum. | |
| Kafiye | Şiirde satır sonu ses uyumu | Hattâ bir nükte-i zarafet için veya kafiyenin hatırı için, çok edip, edepte edepsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır. | |
| Kaf-Lam-Be (8) | + | ||
| İnkılap/İnkılab | Devrim, dönüşme | Daire-i imkânda ve kâinatın sergüzeştine ait inkılâplarda ve emanet-i kübrayı ve hilâfet-i arziyeyi omuzuna alan nev-i beşerin şekavet ve saadet-i ebediyeye medar olan vazifesine dair en ehemmiyetli, en büyük, en dehşetli meselelerinden, en azametlilerini ders vermek... | |
| Kalıp/Kalıb | Biçimlendirme aracı | ...o vakit senin vücudundaki bir hüceyre-i bedenden tut, birbiri içinde daireler misilli, binler mürekkepler adedince tabiat kalıplarının bulunması lâzım gelir. | |
| Kalp/Kalb | Yürek | + | Her insanda bir kalp var. Bir kalp ise, hem dâirede, hem hâriçte olamaz. |
| Kulub | Kalpler | + | Mahbub-u kulûb, muallim-i ukul, mürebbi-i nüfus, sultan-ı ervah oldu. |
| Kulp | Tutma sapı | Sebepsiz, sırf bazı garazkârların keyfi için Risale-i Nur naşirlerine bir kulp takıp mahkemelerde süründürmek ve belki mahvetmek için... | |
| Mükallib | Döndüren | ... Mükallib-ül Leyli ve-n Nehar'dan başka hiçbir şeyin ve kimsenin ne haddidir, ne de kuvveti dâhilindedir. | |
| Münkalib | Dönen/Dönmüş | + | Harekâtınız bu inkılâpta ilâç gibiydi ki, fazla olsa zehre münkalip olur. |
| Takallüb/Tekallüb | Değişim, dönüşüm | + | İşte bu faaliyet-i hakîmiyeden anlaşılır ki, zamanın seyliyle beraber gelip geçen eşya-yı seyyâleden ve geçen günlerden, senelerden, asırlardan, leyl ve neharın takallübü ile pek çok mensucat-ı gaybiye ve uhreviye yapılmaktadır. |
| Kaf-Lam-Dal (5) | + | ||
| Kılade | Gerdanlık | İnsandan ta zerreye, hem ondan tâ o şemse olan iki mesafe, birbirine müsâvî. Kılâde-i hilkatte, bir cevher-i feridmiş. | |
| Mekalid | Anahtarlar | + | Zira Kur'ân-ı Mübîn, ona mekalid-i inkıyadı teslim eden öyle akıl ve naklin tezkiyelerinden pek yüksek ve ganîdir. |
| Mukallid/Mukallit | Taklitçi | Etbâı iltizam edip tâmim etti. Mukallidi taassup edip, o kavlin hıfzı için muhaliflerin hedmine çalıştılar. | |
| Takallüd/Tekallüd | Kuşanma | Hem de İslâmiyeti daima tecellî ve inbisat-ı efkâr nisbetinde hakaiki inkişaf ettiren, yalnız İslâmiyetin hakikat üzerinde olan teessüs ve burhanla takallüdü ve akılla meşvereti ve taht-ı hakikat üstünde bulunması ve ezelden ebede müteselsil olan hikmetin desâtirine mutabakat ve muhâkâtıdır. | |
| Taklid/Taklit | Benzemeye çalışma | Evet, iman-ı taklidî, çabuk şüphelere mağlûp olur. | |
| Kaf-Lam-Sin (1) | |||
| Takallüs | Büzülüp toplanma, geri çekilme | Şu perde-i müstebidane yırtılacak, takallüs edecek. Ben de gelip burada medresemi yapacağım. | |
| Kaf-Lam-Ayn (4) | + | ||
| Kal' | Kökten sökme | Şu cezire-i vâsiada vahşî ve âdetlerine mutaassıp ve inatçı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def'aten kal' ve ref' ederek, bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi. | |
| Kal'a/Kale | Savunma binası | Ankara'nın eskimiş kal'asının başına çıktım. | |
| Kalay | Bir metal | Hem insanın azaları üzerindeki maddî-manevî tabiatın kir ve pasını giderip kalaylattıracak şey, yine ancak ibadettir. | |
| Takla | Yuvarlanma | ...kamyon müthiş sadmelerle üç takla, yirmi beş otuz metreden aşağıya yuvarlandık. | |
| Kaf-Lam-Kaf (1) | |||
| Kalak | Can sıkıntısı, keder | Nefis daima ıztıraplar, kalâklar içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. | |
| Kaf-Lam-Kaf-Lam (1) | |||
| Kalkale | Tecvidde bazı harfleri sakin olduğundan harfin harekesini hissettirmek | Sûrelerin başında mezkûr olan huruf, hurufâtın aksâm-ı malûmesi olan mechûre, mehmûse, şedîde, rahve, zelâka, kalkale gibi aksâm-ı kesiresinden, herbir kısmından nısfını almıştır. | |
| Kaf-Lam-Lam (7) | + | ||
| Ekall (Ekalliyet, Laekal) | Daha az(ı) (Azınlık, en azından) | + | Nazar-ı Şâri'de ekall, eksere tâbidir. |
| İstiklal | Bağımsızlık | Evet, istiklâl, ulûhiyetin hâsse-i zâtiyesidir. Ve lâzıme-i zaruriyesidir. | |
| Kalil | Az | + | Hayr-ı kesir için şerr-i kalil kabul edilir. |
| Kıllet | Azlık | Hayvanatın kemiyetçe kesreti; ve insanın, hayvanata nisbeten kılleti malûm... | |
| Kule | İnce uzun yapı | Bana yüksek bir kule yap; semâvâtın halini rasat edip bakacağım: | |
| Müstakil | Başlı başına | Fakat, Otuz Üçüncü Söz müstakil değil, belki otuz üç adet Mektubattan ibarettir. | |
| Taklil | Azaltma,hafifletme | ...ve رَبِّكَ'deki îmâ-i rahmet, umumen taklili göstermekle, azabı nihayet derecede ta'zîm ve tehvil eder. | |
| Kaf-Lam-Mim (3) | + | ||
| Aklam | Kalemler | + | Ulemanın midâd-ı aklâmı, şühedanın kanından mübecceldir |
| İklim | Hava durumları etkisi; diyar, ülke | ...zeminin küçük mikyasta eskiden beri yedi iklimi,... | |
| Kalem | Yazma aleti | + | Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı mânevînin parmaklarıdır. |
| Kaf-Lam-Nun-Sin (1) | |||
| Kalensüve/Kalensüvet | Şapka, baş giysisi | ...hattâ kalensüvetini başkasının başında gördüğü zaman, onu kendisidir diye zanneden meşhur Hebenneka'dan daha ahmaktır. | |
| Kaf-Mim-Ra (3) | + | ||
| Kamer | Ay | + | Halbuki, şu zât öyle bir Sultanın ahbârını söylüyor ki, memleketinde Kamer, bir sinek gibi, bir pervane etrafında döner. |
| Kumar | Haram olan şans oyunu | Yarı malını, bin adam iştirak eden bir piyango kumarına atarsın. | |
| Kumru | Bir kuş | ... o kışır ve kabuk, feza-yı melekûtta kamer gibi cevelan eden bir kumrunun üstünden inşikak etmiş olduğunu bilsin. | |
| Kaf-Mim-Sin (1) | |||
| Kamus | Sözlük | Ben de bunun aksine olarak, her mânâya kaç kelime kullanıldığını gösterir bir kâmus vücuda getirmek merakına düştüm | |
| Kaf-Mim-Şın (1) | |||
| Kumaş | Dokunmuş şey | Ta mahsus güzel bir kumaştan kendine bir kat libas satın alsın. | |
| Kaf-Mim-Tı-Ra (1) | + | ||
| Kamtarir | Çatık/asık suratlı | + (Uzun ve sıkıcı gün anlamında) | Eğer size ekşi gelirse, yüzünüzü ekşitip abûs, kamtarîr olmayınız. |
| Kaf-Nun-Dal-Lam (2) | |||
| Kanadil | Kandiller | Güya o pek büyük ve pek çok kütle-i nâriyelerin ve gayet çok kanâdil-i nuriyelerin buhar kazanı ise, harareti tükenmez bir Cehennemdir ki, onlara nursuz hararet veriyor. | |
| Kandil | Mum | ...güneşi büyük bir elektrik lâmbası, kameri kandil, ve yıldızları mumlar meyveleriyle yaldızlar, elektrikler. | |
| Kaf-Nun-Tı-Ra (4) | + | ||
| Kanatir | Kıntarlar/Kantar(a)lar | ...ve sonra felsefecilerin yaptığı gibi, her bir sebebe de bir kanatir-i mukantara (yani birer pay yığını) vereceksin. | |
| Kantar | Tartı | + (Çok fazla mal (kıntar) olarak) | Kantarlarla ehval ve mehavifi ruhlarına yüklüyorlar. |
| Kantara | Köprü | zekât da İslâmın kantarası, yani köprüsüdür. | |
| Mukantar (Mukantara) | Öbek öbek bir araya getirilmiş; kemerli | + | ...ve sonra felsefecilerin yaptığı gibi, her bir sebebe de bir kanatir-i mukantara (yani birer pay yığını) vereceksin. |
| Kaf-Nun-Ayn (4) | + | ||
| İkna' | Kabul etme/ettirme | İşte bu altı meseleyi, birer birer aklı ikna edecek muhtasar bir tarzda beyan edeceğiz. | |
| Kanaat | İnanıp kabul etme; neticeye rıza, yetinme | Kanaat ettiğinden, balı insanlara emr-i İlâhî ile ihsan eder, yedirir. | |
| Kani' | Kanaat sahibi | + | Kalbime gelen bir ihtarla keyfiyet-i intişarı düşündüm ve şu hakikatleri hissettim, hattâ kani oldum: |
| Mukni' | İkna olmuş | ...derinden derine, gayet mûnis ve mukni, nihayet ciddî ve ulvî ve burhanla mücehhez bir sadâ-yı semâvî işiteceksin ki,... | |
| Kaf-Nun-Nun (3) | |||
| Kanun | Yasa | Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır. | |
| Kavanin | Kanunlar | Suâl: Nedir şu tabiat, kavânin, kuva ki, onlarla kendilerini aldatıyorlar? | |
| Mukannen | Bir kanuna tabi, tertip üzere | ...ve bir dirhem kemik gibi birtek çekirdekten yapılan binlerle okka taamların, vakti vaktine, mukannen bir surette, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak,... | |
| Kaf-He-Ra (3) | + | ||
| Kahhar | Hakimiyet sahibi Allah (Esma) | + | Kahhar bir el ile, cennetiniz ve mahbubunuz olan dünyadan tard edilip ebedî zulümata çabuk atılacaksınız. |
| Kahır/Kahr | Mahvetme | Evet, kahır ve cebirle zahirî bir hâkimiyet, sathî bir tahakküm, kısa bir zamanda ibka edilebilir. | |
| Kâhir/Kahir | Baskın; Üstün olan Allah (Esma) | + | ...bu derece bâhir bir hikmet, bu derece zahir bir inâyet ve bu derece kahir bir adalet ve bu derece vâsi bir merhametin âsârını gösteren Mâlikü'l-Mülk-i Zülcelâlin... |
| Kaf-He-Kaf-He (1) | |||
| Kahkaha | Sesli gülme | Bu Nurları bulduktan sonra istikbalimi gördükçe kahkahayla gülüyorum, ferah oluyorum ve müferrah oluyorum. | |
| Kaf-He-Vav (1) | |||
| Kahve (Kahvehane) | Bir içecek | Ve hamalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. | |
| Kaf-Vav-Be (1) | + | ||
| Ka'b/Kab (Ka'b-ı Kavseyn) | Yay kabzası ile uzu arası mesafe (İmkan ve vücub ortası mertebe) | + | Tâ, daire-i âzamiyesinin ünvanı olan Arş-ı Âzamına girecek, tâ Kab-ı Kavseyne, yani imkân ve vücub ortasında Kab-ı Kavseyn ile işaret olunan makama girecek ... |
| Kaf-Vav-Te (1) | + | ||
| Kut | Yaşatacak gıda | Bir kısmı ruhlara kut, fikirlere kuvvet verici hakikatlerdir ki, tekerrür ettikçe güneşin ziyası gibi, ruhlara, fikirlere hayat verir. | |
| Kaf-Vav-Dal (3) | |||
| İnkıyad/İnkiyad | Boyun eğme | O teveccüh ise, inkıyadı tesis, o inkıyad dahi nizam-ı ekmele îsal eder. | |
| Kavvad | Günah aracısı | Adi bir kavvad nerede, kütüphane-i İlâhînin mütefennin bir nâzırı nerede? | |
| Münkad | Boyun eğen | ...herşey, her anda, her şe'nde, her şeyinde Ona muhtaç ve rububiyetine münkad olduğunu ilâm etmekle gafleti dağıtıp... | |
| Kaf-Vav-Zel (1) | |||
| İnkaz | Kurtarma | Sarsar-ı ilhaddan inkaz eden,/Şû'le-i Hûd-u hidâyettir sözün. | |
| Kaf-Vav-Sin (3) | + | ||
| Kavs/Kavis (Kavseyn) | Yay, eğri; parantez | + | İşaret ettiğim iki kavs içerisinde bulunan kısım, Yirmi Yedinci Mektubun Dördüncü Zeylinde yazılacak. |
| Mukavves | Kavis şeklini almış | O mukavves kıl nerede? Hilâl olmuş kamer nerede? | |
| Takavvüs | Kavis şeklini alma | Halbuki gördüğü, kirpiğinin takavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. | |
| Kaf-Vav-Fe (1) | |||
| Kıyafet | Elbise | Yirmi senede kaç vilâyetin zabıtaları kıyafetime ilişmedi. | |
| Kaf-Vav-Lam (11) | + | ||
| Akval | Kaviller, söylenenler | + | Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Sünnet-i Seniyyesinin menbaı üçtür: akvâli, ef'âli, ahvâlidir. |
| Kail/Kâil | Görüşte olma; sözü söyleyen | + | Ehl-i teşeyyu', imanına kàil; Ehl-i Sünnetin ekserîsi imanına kàil değiller. |
| Kal/Kâl (Lisan-ı kâl) | Konuşma | Lisan-ı hal, lisan-ı kalden daha kuvvetli ve tesirli konuşuyor. | |
| Kale/Kâle | Dedi | + | |
| Kalu/Kâlû/Kalü (Kalübela) | (Onlar) dediler (Ruhların söz verdiği vakit) | Müntesipleri, kàlû belâdan dahil olan umum mü'minlerdir. | |
| Kaval | Çoban çalgısı | Kaval tabir ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. | |
| Kavl/Kavil | Söz, görüş | + | Kur'ân gibi sahih kavilleri tayip etmek, ancak fehimlerin sekametinden ileri geliyor. |
| Kıl/Kîl/Kıle/Kile/Kîle (Kîl-ü kâl) | Denildi, söz (Dedikodu) | + | Bu üçüncü kaziyede ihtilâfat feveran ederler. Kâl u kîl buna şahittir. |
| Makale | Fikir; görüş bildiren kısa yazı | Bu kitap üç makale ile üç kitap üzerine müretteptir. | |
| Mekal | Söz | ...ve selâmet ve saadetlerine dua ederek hatm-i mekal ediyorum. | |
| Mukavele | Sözleşme, karşılıklı konuşma | Şu mukavele ve mükâlemeden anlaşılıyor ki, İblisin enaniyeti, kibri, melâikeye sirayet etmiştir ve yaptıkları istifsara, bir taifenin itirazı da karışmıştır. | |
| Kaf-Vav-Mim (19) | + | ||
| Akvam | Kavimler | ...Zülkarneyn olan İskender-i Kebirin nübüvvetkârâne irşâdâtıyla akvâm-ı zâlime ile milel-i mazlume ortasında hâil ve gaddarların garetlerine mâni olacak meşhur Sedd-i Çin'in binasını kurduğu gibi; | |
| İkame | (Bir şeyin yerine) yerleştirme, oturtma | El-hubbu fillâh esas-ı merhamet-kârı yerine, el-buğzu fillâh ikame edilmiştir. | |
| İkamet | Oturma | + | Bediüzzaman Said Nursî'nin Kastamonu'da, Sekiz Sene Karakolun Göz Hapsi Altında İkamete Mecbur Edildiği Ev (solda) Ve Karşısında Polis Karakolu |
| İstikamet | Yön; doğru yol üzerinde olma | Siyer-i Seniyyesi kat'î bir surette gösterir ki, her hareketinde istikamet ve itidal üzere gitmiş, ifrat ve tefritten içtinap etmiştir. | |
| Kaim/Kâim (Kaime) | Ayakta duran, varlığını sürdüren (Gözleyici anlamında) | + | Gayet kat'î bir hads ile, belki müşahede ile sabittir ki, ceset ruhla kaimdir. |
| Kamet | Boy-pos; namaz başlama işareti | Ger pencere kamet-i kıymetinden yüksekse, tekebbürle tetâvül edecek, Uzanacak./"Niçin Arapça kamet ediyorsunuz ve gizli ezan okuyorsunuz?" denildi. | |
| Kavm/Kavim | Topluluk | + | Azametli Bahtsız Bir Kıt'anın, Şanlı Tali'siz Bir Devletin, Değerli Sahipsiz Bir Kavmin Reçetesi |
| Kaymakam/Kaim-i makam | İlçe devlet temsilcisi | Sual: Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali oluyorlar. Nasıl olur? Cevap: Saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi... | |
| Kayyum | Her şeyin varlığıyla ancak kedisiyle devam edebilen Allah (Esma); (bir şeyin) varlığını sürdürmesini sağlayan | + | Şu kâinattaki ecrâm-ı semâviyenin kıyamları, devamları, bekàları, sırr-ı kayyûmiyetle bağlıdır. |
| Kıvam | En güzel şekil ve oran | Ehl-i ifratın bir kısmı, Araptan sonra İslâmiyetin kıvâmı olan Etraki tadlil ediyorlardı. | |
| Kıyam | Ayakta durma | O dakikada, şu kıyamın, ümmeti irşad için olduğu birden hatırıma geldi. | |
| Kıyamet | Kainatın yıkılıp yeniden dirilmesi | + | Pek çok envâda yevm ve sene gibi, hattâ insanın şahıslarında bir çok kıyâmet-i mükerrere-i nev'iye vardır ki; bir kıyamet-i kübrânın tahakkukunu ihsas ediyor. |
| Kıymet | Değer | Kıymet, Kur'ân'dan tereşşuh eden ve Kur'ân-ı Hakîmin malı olan Risale-i Nur'dadır. | |
| Makam | Mevki, derece | + | Şu âyet-i azîmenin çok hakaik-i azîmesinden bir iki hakikatine İki Makam ile işaret edeceğiz. |
| Mukavemet | Direnç | Zaaf ve acziniz içinde nasıl bir kalb taşıyorsunuz ki, öyle bir Zâtın evâmirine karşı o kalb, kasavetle mukavemet ediyor? | |
| Mukavim | Dayanıklı | Fert tesirat-ı hariciyeye karşı daha az mukavimdir. | |
| Mukim | Yerleşik (Namazı dosdoğru kılan anlamında) | + | Öyleyse, o Sultanın memleketinde daimî mekânlar, sâbit meskenler, daimî ve mukim sakinler bulunmazsa, şu görünen hikmet, inayet, merhamet ve adaletin, kalb ve fikir sahiplerince inkârları lâzım gelir. |
| Müstakim | İstikametli | + | Cemaatin ruhu olan şahs-ı mânevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. |
| Takvim | Yaratılış, kıvama getirilme; tarihleri gösteren tablo | + | Eğer hak ve Kur'ân'ı dinlersen, âlâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun. |
| Kaf-Vav-Ye (6) | + | ||
| Kaviy | Kuvvetli; esma | + | ... bir Kadîr-i Mutlak ve Kaviyy-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyûm bir Zâtın vücub-u vücuduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar,... |
| Kuvâ/Kuva | Kuvvetler, cihazlar | Nedir şu kavanîn ve kuvâ ki daima onlarla mütedemdimdirler? | |
| Kuvve | Latife, cihaz, duygu | + | Hem Levh-i Mahfuzun, hem âlem-i misâlin iki hücceti ve iki küçücük nümunesi ve iki noktası, insanın başında olan kuvve-i hafıza ve kuvve-i hayaliye, mercimek küçüklüğünde iken,... |
| Kuvvet | Güç | + | ...ve hiçbir cihetle tesadüf ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın ve câmid, hedefsiz esbabın karışması yüz derece muhal ve hiçbir vech ile mümkün olmadığını,... |
| Mukavvi | Takviye eden | ...Hazret-i Ali radiyallahu anhın Kaside-i Ercûze ve Celcelûtiyesindeki şiddetli alâkadarlığını murad ettiği bir Varis-i Nebi ve Mukavvi-i Din ve Hâmil-i İsm-i Âzam olan Risale-i Nur ve müellifi olduğunu, ... | |
| Takviye | Güçlendirme | Ve bir noktaya parmak bastıklarından birbirini takviye ediyorlar. | |
| Kaf-Ye-Elif (1) | |||
| Kay' | Kusma, kusmuk | Âlim-i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı. Şu kuzusuna süt, bu yavrusuna kay verir. | |
| Kaf-Ye-Dal (6) | |||
| Kayd/Kayıd/Kayıt | Bağlama, kelepçe | "Her kimden gelse" kaydı ise, hamd masdar olup fâili terk edildiğinden, böyle makamda umumiyeti ifade eder. | |
| Kuyud | Kayıtlar | ...en nihayet bir madde-i kanuniyenin, kuyud-u ihtiraziyeyi nazara almayarak,... | |
| Mukayyed | Kayıtlı, bağlı | Binaenaleyh, milletimiz ya üç veya bir buçuk kayıt ile mukayyeddir. | |
| Mukayyid | Kayıt altına alan | Belki her şeyin dâhili, mutlak sıfatların mazharı olduğu gibi, harici ise, bir mukayyide, yani bir takyid ve tahdide mazhardır. | |
| Takayyüd | Kayıtlanma | İkincisi: Mahiyetinin mübayenetiyle adem-i takayyüd. | |
| Takyid | Kayıtlama | Ta'vik, takyid, men ve müdahale şöyle dursun, belki teshil ve tesri' ve îsâle vesile hükmüne geçer. | |
| Kaf-Ye-Sin (4) | |||
| Kıyas | Karşılaştırma | Gazeteci denilen huteba-i umumî iki kıyas-ı fâsidle milleti bataklığa düşürtmüştür. | |
| Mekayis | Mikyaslar, ölçüler | Belâğatın ukde-i hayatiyesi, tâbir-i diğerle beyanın felsefesi veyahut şiirin hikmeti ise, hariciyatın nevâmisi ve mekayisini temessül etmektir. | |
| Mikyas | Ölçü | Halbuki, Cenâb-ı Hakka bu gibi mikyaslarla bakılamaz. | |
| Mukayese | Karşılaştırma | Evet, Kur'ân, milyonlarca Arabî kitaplarla mukayese edilirse, benzeri bulunamaz. | |
| Kaf-Ye-Lam (1) | + | ||
| Kaylule | Öğle uykusu | Çünkü yarım saat kaylûle, iki saat gece uykusuna muadil gelir. |