Kef (ك) Kök Harfi İle Başlayan Kelimeler
Gezinti kısmına atla
Arama kısmına atla
Önceki Harf: Kaf (ق) ← Arapça Kökenli Kelimeler Ana Sayfası → Lam (ل): Sonraki Harf
Bu sayfada Bediüzzaman'ın eserlerinde geçen ve Kef (ك) kök harfi ile başlayan Arapça kelimeler listelenmiştir.
| Arapça Harf | Türkçe Okunuşu | 2 Harfli Kelime Sayısı | 3 Harfli Kök Sayısı | 3 Kök Harfli Kelime Sayısı | 4 Harfli Kök Sayısı | 4 Kök Harfli Kelime Sayısı | Risalelerdeki Toplam Kök Sayısı | Kur'an'daki Toplam Kök Sayısı | Kur'an'daki Köklerden Risalelerde Geçenlerin Sayısı | Risalelerdeki Toplam Kelime Sayısı | Kur'an'daki Toplam Kelime Sayısı | Kur'an'daki Kelimelerden Risalelerde Geçenlerin Sayısı |
|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|
| ك | Kef | - | 57 | 195 | 2 | 3 | 59 | 61 | 45 | 198 | 164 | 65 |
| Kelime | Anlamı | Kur'an'da Geçiyor mu? |
Örnek Cümle |
|---|---|---|---|
| Kef-Elif-Sin (1) | + | ||
| Kase/Ka'se | Bardak, kap | + | İşte o tohumları nöbetle o kâseye koysak, herbiri hârika cihazatıyla, eşkâl ve vaziyetiyle zuhur edeceğini, vuku bulmuş gibi inanırsın. |
| Kef-Elif-Nun (1) | + | ||
| Keenne (Kennehu) | Sanki, güya | + | "Onlar benim" veyahut keennehu veyahut benim veledimdir... |
| Kef-Be-Be (1) | + | ||
| Kebab/Kebap | Ateşte pişen et | Bir keçi dahi kesildi, pişirildi; yalnız ciğer ve böbrekleri kebap yapıldı. | |
| Kef-Be-Ra (12) | + | ||
| Ekabir | Büyük zatlar | Müşrikler içinde, o zamanda saff-ı Sahabede bulunan ekâbir-i Sahabeye istikbalde mukabil gelecek Hazret-i Hâlid gibi çok zâtlar bulunduğundan,... | |
| Ekber | En büyük, daha büyük | + | Demek, bir mecma-ı ekberde muamele, bunlar üzerine devam edip dönecek. |
| Kebair | Büyük günahlar | Zulümde, fıskta, kebairde birer menhus lezzet-i şeytaniye bulunabilir. | |
| Kebir (Kebire) | Büyük; Esma; Büyük günah (kebire) | + | Eğer gözü, gözün Sâni'-i Basîr'ine satsan ve onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan; o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalaacısı ve şu âlemdeki mu'cizat-ı san'at-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu Küre-i Arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar. |
| Kiber | Büyük(lük), yaşlı(lık) | + | Hüsn kubh, hayr şer, sıgar kiber gibi umûrun mahall-i tevarüdüdür. |
| Kibr/Kibir | Kendini büyük görme | + | Bir ulü'l-emrin makamındaki ciddiyeti, vakardır; mahviyeti, zillettir.. hanesindeki ciddiyeti, kibirdir; mahviyeti tevazu'dur. |
| Kibriya | Büyüklük, Allah'ın büyüklüğü | + | ...hem nihayetsiz kibriyasına, hadsiz kudretine ve acizsiz izzetine karşı rükûa gidip bütün kâinatla beraber zaaf ve aczini, fakr ve zilletini izhar etmekle... |
| Kübra | Büyük | Kâinatın heyet-i mecmuasındaki teavün, tesanüd, teanuk, tecavübden tezahür eden sikke-i kübra-i uluhiyettir ki, "Bismillah" ona bakıyor. | |
| Mükebbir | Tekbir getiren | İşte bu Arz'ı böyle kendine sâcid ve âbid ve ibadına mescid ve mahluklarına beşik ve kendine müsebbih ve mükebbir eden Zât-ı Zülcelal'e, yerin zerratı adedince hamd ve tesbih ve tekbir edip ve mevcudatı adedince hamd ediyoruz ki;... | |
| Mütekebbir | Kibirli; Büyük olan Allah (esma) | + | Risale-i Nur'un en mahrem parçaları, en nâmahremlerin ellerine geçmek ve en mütekebbirlerin başlarına vurmak ve en baştakilerin yanlışlarını göstermek için... |
| Tekebbür | Kibirlenme | Kur'an, şahs-ı Âdem'e melaikelerin itaat ve inkıyadını ve Şeytan'ın tekebbür ve imtinaını zikretmesiyle;... | |
| Tekbir | Büyüklüğünü ilan (için Allahu ekber demek) | + | İşte bu Arz'ı böyle kendine sâcid ve âbid ve ibadına mescid ve mahluklarına beşik ve kendine müsebbih ve mükebbir eden Zât-ı Zülcelal'e, yerin zerratı adedince hamd ve tesbih ve tekbir edip ve mevcudatı adedince hamd ediyoruz ki;... |
| Kef-Be-Ra-Te (1) | |||
| Kibrit | Kükürtlü ateş yakma çubuğu | Bedeviler için kibrit yerine ateş çıkaran meşhur ağacın, yeşil iken iki dalı birbirine sürüldüğü vakit ateşi yaratan ve rutubetiyle yeşil ve hararetiyle kuru gibi iki zıd tabiatı cem'edip, onu buna menşe etmekle... | |
| Kef-Be-Sin (1) | |||
| Kabus | (Gece gelen) sıkıntı, kötü rüya | Yoksa hem belalı olur, hem elemli, gamlı, kâbuslu olur, gider. | |
| Kef-Be-Şın (1) | |||
| Kebş | Koç | Kur'an'da mezkûr olan naka-i Salih (A.S.) ve kebş-i İsmail (A.S.) ve kelb-i Ashab-ı Kehf ve Hüdhüd-ü Süleymanî (A.S.) ve nemli gibi... | |
| Kef-Te-Be (7) | + | ||
| Katib/Katip/Kâtib | Yazan kişi | + | Bir harf kâtibsiz olamaz, biliyorsun. |
| Kitabet | Yazma | ...ehl-i gafletin lisanında tabiat denilen bu kitabet-i fıtriyeyi,... | |
| Kitap/Kitab | Sahifelerin toplamı | + | ...hem saltanat-ı rububiyetin dellâlı ve mübelliğ-i marziyatı ve kitab-ı kâinatın tercüman-ı âyâtı olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm... |
| Kutup/Kütüb/Kütüp | Kitaplar | + | ...sair rükünlerin hususan "Rusül" ve "Kütüb"ün şehadetini, ... |
| Mekatib/Mekatip | Okullar | Hem de mekatib-i âliyede elif ve bâ okunmuyor. | |
| Mekteb/Mektep | Okul | Ey kozmoğrafyanın ruhsuz mes'eleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen ve şu âyetin azametli sırrını, o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen mektebli efendi! | |
| Mektup/Mektub (Mektubat) | Yazılmış şey | + | Zira küfür; şu mektubat-ı Samedaniye derecesinde ve kıymetinde olan kâinatı manasız, gayesiz bir derekeye düşürdüğü için,... |
| Kef-Te-Fe (1) | |||
| Ketf/Ketif | Omuz, kürek kemiği | ve zirvesi semanın ketfine mümastır.. ilâ âhiri hayalâtihim... | |
| Kef-Te-Lam (2) | |||
| Kitle | Yığın | Güneş, bir kitle-i azîme-i mayia-yi nariyedir. | |
| Kütle | Yığın | Çünki o camid cirmleri, o şuursuz büyük kütleleri, nihayet derecede intizam ve mizan-ı hikmet içinde muhtelif şekillerde ve muhtelif mesafelerde ve muhtelif hareketlerde döndürmek,... | |
| Kef-Te-Mim (2) | + | ||
| Ketm/Ketim | Gizleme | Tevazu kasdıyla da o nimetleri ketmetmek iyi değildir. | |
| Mektum | Gizli, saklı | ...nef' ve zarar hiçbir şeyin mektum bırakılmayacağını şiddetle ihtar eden,... | |
| Kef-Se-Ra (7) | + | ||
| Ekser | Çoğu | + | Ekser küfür ve dalalet; istib'addan ileri gelir. |
| Kesir/Kesîr | Çok | + | Öyle ise, şu musibetli vesvesenin aksam-ı kesîresinden kesîrü'l-vuku olan yalnız beş vechini beyan edeceğim. |
| Kesret | Çokluk | + | Hadsiz kesret içinde vâhidiyet tecellisi, hitab-ı اِيَّاكَ نَعْبُدُ demekle herkese kâfi gelmiyor. |
| Kevser | Cennet havuzu; Sure adı | + | ...aşağıya cemal ile indirmekle yine on parmağından kevser gibi su akıtan ... |
| Tekasür | Sure | + | Evet, اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ ile beraber Duhâ, Elemneşrah leke, Zilzâl, Tekâsür, Mâûn, en evvel nâzil olan nısf-ı evvel Alak, Ve't-Tîn, el-Karia ve Hümeze olan on sûrenin,... |
| Tekessür | Çoğalma | İnsan gibi mümkin, fâni, beka-i nev'ine muhtaç ve cismanî ve mütecezzi, tekessüre kabil ve âciz, dünyaperest, yardımcı bir vârise müştak mahluklar için... | |
| Teksir | Çoğaltma | Çünki madem kâinatta en mühim netice hayattır ve en ziyade intişar eden ve kıymetdarlığı için nüshaları teksir edilen... | |
| Kef-Dal-Ra (5) | + | ||
| Keder | Üzüntü | Çünki beş-on senelik gençliğin gayr-ı meşru zevki için, dünyada çok seneler gam ve keder ve berzahta azab ve zarar ve âhirette cehennem ve sakar belasını çeken adam,... | |
| Kuduret | Bulanıklık | Ve şulepâş beyyinatıyla onun kudûretini izale edip şeffaflaştırıyor. | |
| Mükedder | Kederli | Ve en me'yus ve mükedder kalbi dahi ferahlandıracak derecede nurludur. | |
| Tekdir | Azarlama | Daire-i iktidarımın haricindedir." der, müddeîyi tekdir eder. | |
| Tekeddür | Bulanıklaşma | Sonra isyan ile tekeddür eder, şeffafiyetini kaybeder. | |
| Kef-Zel-Be (5) | + | ||
| Kazib/Kâzib | Yalancı | + | Mana-yı aslî, kâzib dahi olsa sıdkını bozmaz. |
| Kezzab | Çok yalancı | + | Müseylime-i Kezzab ile emsalini âlemde rezil ü rüsvay eden kizbdir. |
| Kizb | Yalan | Bir maslahata binaen kizbin caiz olduğu söylenilmektedir. Öyle midir? | |
| Mükezzib | Yalanlayan | + | Hem de istikrarsız, mütegayir ve mütegayyir, birbirine mükezzib fen ve felsefe nazariyatı; tarîk ve menbaca ayrı olan vahyin nususuna ayar olamaz, mihenk olamaz. |
| Tekzib | Yalanmama | + | Ve hiçbir vechile hulf ve hilafa mecburiyeti olmayan ve hiçbir cihetle hilaf haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen işler sıdkına şehadet eden bir zâtı tekzib ediyorsun. |
| Kef-Zel-Elif (1) | + | ||
| Keza/Kezalik | Böylece | + | Keza hayvanatın dahi, şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sabittir, nâkıstır. |
| Kef-Ra-Be (2) | + | ||
| Kerb | Tasa, kaygı | + | Bu küçük insan, küçük bir mikroba mağlub ve edna bir kerb ile yere düştüğü ve o kadar zaîf olduğu halde;... |
| Kerrubiyyun | Allah'a en yakın melekler | Evet, balarısının ve hayvânâtın ilhâmâtından tut, tâ avâm-ı nâsın ve havâss-ı beşeriyenin ilhâmâtına kadar ve avâm-ı melâikenin ilhâmâtından tâ havâss-ı kerrûbiyyûnun ilhâmâtına kadar bütün ilhâmat, bir nevi kelimât-ı Rabbâniyedir. | |
| Kef-Ra-Dal (2) | |||
| Ekrad | Kürtler | Ve bedevi Ekrad aşairi perdesi arkasında, bu zamanın medenî perdesini kendilerine maske yapan ... | |
| Kürd/Kürt (Kürdçe/Kürtçe) | Bir millet | Birden Ahmed-i Cezerî'nin Kürdçe şu fıkrası: | |
| Kef-Ra-Ra (7) | + | ||
| Kere/Kerre | Defa (Hücum anlamında) | + | Bu kere irsal buyurulan Mektubatü'n-Nur zeyilleri, emsali gibi hoş, güzel ve bedî'dir. Eserlerin Nur ism-i azîminin tecellisi olduğuna, ihtiyaca ve hal-i âleme göre yazdırıldığına bence asla şübhe kalmamıştır. |
| Kerr | Döne döne saldırma | Eğer ben o hortumlu sineğin yerinde olsaydım; bu san'atı, bu kerr u ferr harbini ve su çıkarmak hizmetini çok uzun dersler ve çok müteaddid tecrübelerle ancak öğrenebilirdim. | |
| Kerrar | Döne döne saldıran (Hz. Ali) | Nasıl yapabilirim ki, onun hakikatlarını medheden Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyandır. Haydar-ı Kerrâr-ı Şâh-ı Cihan'dır. | |
| Mükerrer | Tekrar edilmiş | Bak, mükerrer va'dediyor ve şiddetli tehdid ediyor ki: | |
| Tekerrür | Tekrarlanma | Çünki ihtiyaç tekerrür ettiğinden, usanç değil belki telezzüz ediyorsun. | |
| Tekrar | Yineleme | Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın manasını te'kid ve takviye için şu kelimat-ı mübareke, otuzüç defa tekrar edilir. | |
| Tekrir | Tekrarlama | Teyid için takrir, tahkik, tekrir lâzımdır. | |
| Kef-Ra-Sin (1) | + | ||
| Kürsi/Kürsü | Taht, iskemle | + | İtiraf edeyim ki, bu konferansın verildiği kürsüde bulunmuş olmak itibariyle sizlerden farkım yoktur. |
| Kef-Ra-Mim (12) | + | ||
| Ekrem | Daha/En kerim | + | Ya mahvolur veya tebeddül eder gider. Padişah, o iki nefere kemal-i merhametinden bir yaver-i ekremini gönderdi. |
| İkram | İyilik, lütuf | + | Öyle ulvî bir keremle ziyafetler, ikramlar olunuyor ki, nihayetsiz bir kerem eli içinde işlediğini bedaheten gösteriyor. |
| İkramiye/İkramiyye | Ödül | Onun yanında bir piyango (fakat pek büyük bir ikramiye biletleri veren) dairesi var. | |
| Keramet | Velilerdeki harika hal | Bütün enbiya mu'cizelerine istinad ederek sözünü teyid ettikleri ve bütün evliya keşf ve kerametlerine istinad edip davasını tasdik ettikleri ... | |
| Kerem | İyilik, cömertlik | Öyle ulvî bir keremle ziyafetler, ikramlar olunuyor ki, nihayetsiz bir kerem eli içinde işlediğini bedaheten gösteriyor. | |
| Kerim/Kerîm | Kerem sahibi; Esma | + | Hem bizim efendimiz kerimdir; belki merhamet eder, ettiğin kusuru afveder. |
| Kerime | Kız çocuk | Medrese-i Nuriye olan Sava Köyü'nün başta Hacı Hâfız olarak Ahmed'leri, Mehmed'leri, hattâ muhterem hanımları (Tahir'in refika ve kerimeleri gibi) ve... | |
| Kiram | Kerimler | + | Resul-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) Efendimiz, dünyanın en muazzam siyasî hâdisesi olan Bedir Muharebesinde; sahabe-i kirama, nöbet nöbet cemaatla namaz kıldırmıştır. |
| Mekreme | İkram yeri | Onda bir mahkeme-i kübra, bir ma'dele-i ulyâ, bir mekreme-i uzma vardır ki; tâ şu merhamet ve hikmet ve inayet ve adalet tamamen tezahür etsinler... | |
| Mükerrem | Saygıdeğer | ...şu dünyada Cenab-ı Hakk'ın nazlı ve niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun. | |
| Mükrim (Mükrimane) | İkram eden | + | Kerim olan zât, başka mükrimlere tefevvuk cihetiyle aldığı lezzet-i nisbiyeden bin defa daha hoş bir lezzeti, ikram ettiği adamların telezzüzleriyle, ferahlarıyla alır. |
| Tekrim | Hürmet etme | Umum kadirşinas insanlar Risale-i Nur'u ve sizi ebediyen tebcil ve tekrim edeceklerdir. | |
| Kef-Ra-He (7) | + | ||
| İkrah | Zorlama; iğrenme | + | Gerçi o tarihte, dini dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve mücahede-i diniyeye ve din için silâhla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan, ... |
| İstikrah | Çirkin görme | Ezan-ı Muhammedîyi (A.S.M.) işitmekten kulağı müteneffirane, havftan gelen bir istikrah ile, kalktı kaçtı. | |
| Kerahat/Kerahet | Çirkinlik, istememe | Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı. | |
| Kerh (Kerhen) | Hoşlanılmayan şey; zorlama | + | Bu keffarette mana-yı ukubetle mana-yı ibadet ikisi dahi münderic olduğu için, hem kerhen icbar edilmeyecek, hem tedahül eder. |
| Kerih | Çirkin | Veyahut bir sene zarfında birisinden gelen rayiha-i keriheyi, cerbeze ile tayy-ı zaman ederek, bir dakika-i vâhidede, o şahs-ı hazırda sudûrunu tasavvur etse; ... | |
| Mekruh | Dinen hoş görülmeyen | + | Diğer birisine, az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. |
| Müstekreh | Çirkin görülen | Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşine karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir iş yapılıyor? | |
| Kef-Ra-Ye (1) | |||
| Kira | Kullanma ücreti | Sonra döner, geliyor; tırnağının, hem dişinin kirasını senden ister. | |
| Kef-Ra-Vav (2) | |||
| Küre | Top (gibi olan) | Küre-i arz sîmasında nebatat ve hayvanatın tedbir ve terbiye ve idaresindeki teşabüh, tenasüb, intizam, insicam, lütuf ve merhametten tezahür eden Sikke-i Kübra-i Rahmaniyettir ki, "Bismillahirrahman" ona bakıyor. | |
| Küreyvat | Küçük küreler | ...rızka muhtaç a'zâ ve hüceyratın imdadına yetişmek için kandaki küreyvat-ı hamraya yüklenip bir kanun-u keremle imdada yetişirler. | |
| Kef-Sin-Be (4) | + | ||
| İktisab | Kazanma, edinme | Cenab-ı Hakk'a ilmelyakîn ve hattâ aynelyakîn derecesinde iktisab-ı marifet ederek ubudiyetin (kema hiye hakkıha) iktiza ettiği acz ve fakr-ı tâmmı izhar ederek ... | |
| Kasib | Yapan, kazanan | Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i safilîn... | |
| Kesb/Kisb | Kazanma, edinme | ...şu âciz ve nihayetsiz zaîf ve nihayetsiz fakir ve nihayetsiz muhtaç ve yalnız cüz'î bir ihtiyar ile icada kabiliyeti olmayan zaîf bir kesb ile mücehhez benî-Âdeme karşı ... | |
| Meksub (Meksube) | Kazanılan | Mehasinin hep mevhubedir; seyyiatın meksûbedir. | |
| Kef-Sin-Dal (2) | + | ||
| Kasid | Eksik, verimsiz | İşte ehl-i izzet ve tefahur olan kavm-i Arab'ın tabiatlarındaki meylü'r-râic saikasıyla müsabaka ederek o kâsid kizbi terkedip ve râic sıdk ile tecemmül ederek adaletlerini âleme kabul ettirmişlerdir. | |
| Kesad/Kesat | Durgunluk | + | Halbuki ya ticaret veya işlerinde bir kesad ve muvaffakıyetsizlik olduğundan, bize ve Risale-i Nur'a, muvaffakıyet için ve zarardan kurtulmak niyetiyle müracaat edip, dua ve istişare istediklerini anladım. |
| Kef-Sin-Ra (5) | |||
| İksir | Çok etkili ilaç | İçilmeyen, fakat bazı şeyler için ihzar edilen iksirlerden içtiler. | |
| İnkisar | Kırılma | Onda ziyadaki yedi renk inhilal ve inkisar eder. | |
| Kesr/Kesir | Bütünün parçalarından biri; artan parça; kırma | Cemaatte vâhid-i sahih olmazsa; cem' ve zamm, kesir darbı gibi küçültür. | |
| Kesre | Esre | Bazı müfessir melik "lâm'ın kesriyle", bazı melek "lâm'ın fethiyle", bazı nebi, bazı veli, ilââhir demişlerdir. | |
| Küsur | Artan parçalar, kesirler | Demek merkeze kadar nısf-ı kutr-u Arz, altıbin küsur kilometre olduğundan, ... | |
| Kef-Sin-Ra (1) | |||
| Kisra | İran hükümdarı | Veladet-i Ahmediye (A.S.M.) gecesinde Kâ'be'deki sanemlerin sukutuyla, Kisra-yı Faris'in saray-ı meşhuresi olan Eyvan'ı inşikak etmesi gibi, irhasat denilen yüzer hârika, tarihçe meşhurdur. | |
| Kef-Sin-Fe (2) | + | ||
| İnkisaf | Tutulma | Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına (inkisafına) ve beşeri tenvir etmesine mümanaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. | |
| Küsuf | Tutulma (güneş) | Hacdan sonra şu manayı, ulvî ve küllî muhtelif derecelerde bayram namazında, yağmur namazında, husuf küsuf namazında, cemaatle kılınan namazda bulunur. | |
| Kef-Sin-Lam (4) | + | ||
| Kesalet | Tembellik | Bunu, fakirin atalet, betalet ve kesaletine haml buyurmayınız. | |
| Kesel | Tembellik | Fakat (dünya bu) sevk-i menfaat, hırs-ı câh, küfür ve inad, gaflet ve kesel, şirk ve dalal gibi ilâçsız hastalıklara tutulanlar için, ... | |
| Mütekasil | Tembel | Bazı mütekâsil var, onlardan şikayet ederiz. | |
| Tekasül | Tembellik | Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihatında tekâsül göstermesine binaen dedim: | |
| Kef-Sin-Vav (2) | + | ||
| İktisa | Giyme | Güya herbir eser, Arab abâsını iktisâ ve Türk pantolonu giymiş külahlı bir Kürddür. | |
| Kisve | Elbise | + | Eski kisve-i ilmiyemi, sarığı bağlamak niyetiyle muvakkaten o hizmete fütur verip, bilmeyerek çekildim. |
| Kef-Şın-Fe (6) | + | ||
| İnkişaf | Ortaya çıkma, ilerleme | ...geniş ve bâki ve azametli âlem-i âhiretin inkişafında Hâlık-ı Arz ve Semavat'ın tasarrufat-ı celaliyesini ve tecelliyat-ı cemaliyesini andırır, hatırlattırır bir zamandır. | |
| Kaşif | Keşfeden | + | İşte o zât, bir saadet-i ebediyenin muhbiri, müjdecisi, bir rahmet-i bînihayenin kâşifi ve ilâncısı ve saltanat-ı rububiyetin mehasininin dellâlı, seyircisi ve künuz-u esma-i İlahiyenin keşşafı, göstericisi olduğundan; ... |
| Keşşaf | Keşfedici | Şu sahaif-i Arz ve Semada müstetir künuz-u esma-i İlahiyenin keşşafı... | |
| Keşf/Keşif | Ortaya çıkarma | + | ...Cennet yemişleri suretinde sana verileceğine; ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisas ve müşahede ittifak etmişler. |
| Mekşuf | Keşfedilmiş | Dünyaya arkasını çeviren Üstad, Hazret-i Gavs'ın teşvikiyle belki delaletiyle Kur'anın gayr-ı mekşuf bir hazinesinden "Bismillah" ile giriyor,.... | |
| Münkeşif | İnkişaf etmiş | ...onunla o meratib-i münkeşife-i meşhude veya mutasavvire ilân edilebilir. | |
| Kef-Ayn-Be (1) | + | ||
| Kabe/Ka’be | Allah’ın evi | + | Meselâ: Sen namazda, münacatta, Kâ'be karşısında, huzur-u İlahîde iken, âyâtı tefekkürde olduğun bir halde; ... |
| Kef-Fe-Ra (8) | + | ||
| Kafir (Kafire) | Allah’ı inkar eden | + | Evvelki adam kâfirdir veya fâsık-ı gafildir. |
| Kafirun | Sure adı | "Fatiha'nın Kur'an kadar sevabı vardır." "Sure-i İhlas sülüs-ü Kur'an", "Sure-i İza Zülziletil-ardu, rubu'" "Sure-i Kul ya eyyühel-kâfirûn rubu'", "Sure-i Yâsin on defa Kur'an kadar" olduğuna rivayet vardır. | |
| Kefere | Kafirler | Fakat maatteessüf, bazı zevzek kefere, safsatalı adamlar şu kasr-ı âlînin metin esaslarına ilişir buldukça imkân. | |
| Keffaret/Kefaret | Kabahatin affı için yapılması/verilmesi gereken | + | Belki öyle hâdiseler, bir Hakîm-i Rahîm'in emriyle ehl-i imanın fâni malını, sadaka hükmüne çevirip ibka etmektir ve küfran-ı nimetten gelen günahlara keffarettir. |
| Küffar | Kafirler | Ashab-ı Nebi safında küffara karşı muharebe etmek için melaikeleri göndermesini iktiza eden hangi isim ve unvan ise, ... | |
| Küfran | İnkar, nankörlük | + | Sol ise, tarîk-ı isyan ve küfrandır. |
| Küfür/Küfr | Allah’ı inkar | + | Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor. |
| Tekfir | Kafirlikle itham | ...o mesleğin nefs-i emmareyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl-i hakikat ve kemalden bir sille-i tahkir ve tekfir yiyip; ... | |
| Kef-Fe-Fe (3) | + | ||
| Kaffe | Hepsi, bütün | + | Bir kitabda Mehdi'ye dair hadîslerin kâffesi zaîftir denilmiş. |
| Kefe | Terazinin bir yanı | O iki kefesinde bulunan iki cevizi birini semavata, birini yere indiren aynı kuvvetle, iki şems bulunsa; birini arşa, diğerini ferşe kaldırır, indirir. | |
| Mekfuf | Durulmuş | Fakat eyyam-ı İlahiye ile beşyüz sene bizim küreden uzak olmakla beraber mevc-i mekfuf olan semaya temas etmek, imkân-ı aklîden hariç değildir. | |
| Kef-Fe-Lam (5) | + | ||
| Kafil | Kefil olan | Ve keza dünya ve âhiret saadetlerini temine kâfil ve kâfi olan şeriatı, | |
| Kefalet | Kefillik | Tatar mahallesi, kefaletle beni o Volga Nehri'nin kenarındaki küçük câmiye aldılar. | |
| Kefil | Koruyucu, garantör | + | ...ahkâm-ı âdilanesiyle nev'-i beşerin nizam ve muvazenet ve terakkisine kefil-i mutlak ve üstad-ı küll olmuştur. |
| Mütekeffil | Kefil olan | Zira senin idarene millet mütekeffildir. | |
| Tekeffül | Kefil olma | ...bütün şerait-i hayatiyelerini tekeffül eden öyle bir vekilleri var ki, | |
| Kef-Fe-Nun (1) | |||
| Kefen | Ölünün kıyafeti | İşâ' vakti ise, âlem-i zulümat, nehar âleminin bütün âsârını siyah kefeni ile setretmesini, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, ... | |
| Kef-Fe-Vav veya Kef-Fe-Ye (5) | + | ||
| Kafi | Yeterli | + | Hadsiz kesret içinde vâhidiyet tecellisi, hitab-ı اِيَّاكَ نَعْبُدُ demekle herkese kâfi gelmiyor. |
| Kifayet/Kifaet | Yeterlilik | Eğer bu asma çubuğu, ballı su musluğu olsa, daim su verse, şu hararete karşı o yüzer rahmetin şurub tulumbacıklarını emziren salkımlara ancak kifayet edecek. | |
| Küfv/Küfüv | Denk | + | ...Zeyd, izzetli zevcesini kendine küfüv bulmadığı için tatlik etmiş. |
| İktifa | Yeterli görme, kanaat etme | Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz; meşru dairedeki keyfe iktifa ediniz. | |
| Mükafat | Ödül | Orada, vazifesini güzelce yapan bir namuslu askere münasib bir mükâfat görür. | |
| Kef-Lam-Be (1) | + | ||
| Kelp/Kelb (Kelbiyet) | Köpek | + | Okşandığı vakit hoşlarına giden taltifleri gördükleri zaman, o nimete bir hamd olarak, kelbin hilafına olarak esbabı bırakıp yalnız kendi Hâlık-ı Rahîm'inin rahmetini kendi âleminde ilân ile nevm-i gaflette olan insanları ikaz ve "Yâ Rahîm" nidasıyla: Kimden meded gelir ve kimden rahmet beklenir, esbabperestlere ihtar ediyorlar. |
| Kef-Lam-Fe (6) | + | ||
| Külfet | Zahmet, zorluk | Hem idare ve muhafaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. | |
| Mükellef | Mükemmel hazırlanmış | Nasıl en fakir, en zaîften tut, tâ herkese mükemmel, mükellef erzak veriliyor; | |
| Mütekellif | Yapmacık hareket eden | + | Mütekellif olanlar, bazan hodbinane bir tezahür ve tefahur tavrı ve muvakkat soğuk bir riyakâr vaziyeti takınmaktan kurtulmaz. |
| Tekalif | Teklifler | Halbuki hayatın tekâlifi gayet ağırdır. | |
| Tekellüf | Yapmacık hareket | Nasıl bir yıldız böceği bin sene tekellüfsüz hakikî bir yıldız olarak rasad ehline görünsün. | |
| Teklif | Sorumlu tutma | İmtihan ve teklif iktiza ederler ki, hakikatlar perdeli kalıp, tâ müsabaka ve mücahede ile Ebubekirler a'lâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebucehiller esfel-i safilîne girsinler. | |
| Kef-Lam-Lam (3) | + | ||
| Küll | Bütün | + | Evet, bir şeyi her şey ve her şeyi bir şey yapmak; her şeyin hâlıkına has ve Kàdir-i Küll-i Şey'e mahsus bir nişandır, bir âyettir. |
| Külli/Külliye | Bütünün özelliğini taşıyan parçalardan oluşan | Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddî ve safî bir hürmet ister. | |
| Külliyat | Bütünün hepsi; birisinin tüm eserleri | …zerrattan yıldızlara kadar bütün cüz'iyat ve külliyatı, tek bir zâtın elinde ve tasarrufunda bulunduğunu isbat edecek… | |
| Kef-Lam-Mim (7) | + | ||
| Kelam | Söz; Allah'ın sıfatı; İslami bir ilim | + | Çünki Kur'ana kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. |
| Kelimat | Sözler kitabının Arapçası; kelimeler | Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın manasını te'kid ve takviye için şu kelimat-ı mübareke, otuzüç defa tekrar edilir. | |
| Kelim (Cevamiül Kelim) | Kelimeler (Zengin anlamlı) | + | İşte bu kısacık hadîsin câmiiyetine, sair cevamiü'l-kelim olan hadîsler kıyas edilsin. |
| Kelime | En küçük söz parçası | + | Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır. |
| Mükaleme/Mukaleme | Konuşma, sohbet | Melaikenin vücudunu ve vazife-i ubudiyetlerini isbat eden bütün deliller ve hadsiz müşahedeler, mükâlemeler,… | |
| Mütekellim | Konuşan (1. tekil şahıs); esma | Mütekellim nefsim değil, tilmiz-i Kur'an namına kalbimdir. | |
| Tekellüm | Konuşma | Ve bilhâssa o Arabî lafızlar ile, kelâmullah ve tekellüm-ü İlahî olduğunu tahattur etmekle, daimî bir feyze medardır. | |
| Kef-Lam-Elif (1) | |||
| Kella | Asla | Hâşâ ve kellâ, yüzbin defa hâşâ! | |
| Kef-Mim-Elif (1) | + | ||
| Kema (Ev kema kal) | Gibi | + | (ev kema kal) Bu hadîsi, bir kısım ehl-i tarîkat, akaid-i imaniyeye münasib düşmeyen acib bir tarzda tefsir etmişler. |
| Kef-Mim-Lam (12) | + | ||
| Ekmel | En mükemmel | Onun hikmetinden daha ekmel bir hikmet ve inayetinden daha ecmel bir inayet ve merhametinden daha eşmel bir merhamet ve adaletinden daha ecell bir adalet olamaz ve tasavvur edilemez. | |
| İkmal | Tamamlama | Ve ef'alinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmal eder hikmetli tasarrufatı var. | |
| İstikmal | Eksiksiz ve tam olma | Şecere-i âlemde, meylü'l-istikmal vardır. | |
| Kamil/Kamile/Kamilen | Kusursuz, olgun | + | Ölümün hakikatını gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler. |
| Kemal (Kemalat) | Olgunluk, yüksek vasıf | …celal ve azametine karşı rükû ile aczini izhar etmek ve kemal-i bîzevaline ve cemal-i bîmisaline karşı secde edip hayret ve muhabbet ve mahviyetini ilân etmek … | |
| Kümmelin | Kamiller, olgunlar | bütün fünun ve kemalât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatları, esma-i İlahiyeye istinad eder. | |
| Mükemmel | Eksiksiz | Nasıl en fakir, en zaîften tut, tâ herkese mükemmel, mükellef erzak veriliyor; kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. | |
| Mükemmil | Tamamlayan | Bu dalalet devrinde bizlere zât-ı âlîleri gibi yüksek bir üstadı lütuf buyuran ve şimdiye kadar emsaline tesadüf olunmayan mükemmel ve mükemmil eserler okutup ezvak-ı nâmütenahiye içinde yaşatan Hâlık-ı Zülcelal'e nihayetsiz şükürler etmekle, îfa-yı vazife-i ubudiyet edebilirsek bahtiyarız. | |
| Mütekamil | Olgunlaşmış | Muhammedîlerin düşmanları, bu kitab Muhammed'in (A.S.M.) zade-i tab'ı olduğunu iddia ediyorlarsa da, en mükemmel hattâ en mütekâmil bir dimağdan böyle hârikanın zuhurunu iddia etmek,… | |
| Tekamül | Olgunlaşma, gelişme | Zararları menfaatlara mezcederek, şerleri hayırlara idhal ederek, çirkinlikleri güzelliklerle cem'ederek, hamur gibi yoğurarak şu kâinatı tebeddül ve tagayyür kanununa ve tahavvül ve tekâmül düsturuna tâbi' kıldı. | |
| Tekemmül | Olgunlaşma, gelişme | Demek hayvanın vazife-i asliyesi; taallümle tekemmül etmek değildir ve marifet kesbetmekle terakki etmek değildir ve aczini göstermekle meded istemek, dua etmek değildir. | |
| Tekmil | Tamamlama | Keşke şâir olsaydım, bunu tekmil etseydim. | |
| Kef-Mim-Mim (1) | + | ||
| Kemmiyet | Sayı, adet | Kemmiyetin, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yok. Asıl ekseriyet, keyfiyete bakar. | |
| Kef-Mim-He (1) | + | ||
| Ekmeh | Anadan doğma kör | + | Hem yine beşerin birbirlerinden öğrenerek ve tecrübelerinin neticesi olarak ulaştığı Tıbb'ın harika vaziyetidir ki; nerede ise, -biiznillah- Ekmeh ve Ebrası (Yani anadan doğma gözsüzleri ve Baras dedikleri cesedi istila eden müdhiş hastalığı) ve daha birçok müzmin hastalıkları iyi etmeye başlamış gibidir. |
| Kef-Nun-Ze (3) | + | ||
| Kenz | Hazine | + | … bahr-i Furkan'dan akan bir âyetin ırmağından tek bir katresi ve bir kenz-i a'zam-ı Kitabullah'ta herbiri bir sandukça-i cevahir olan âyetlerin bir tek âyetinin bir tek incisidir. |
| Künuz | Hazineler | İşte o zât, bir saadet-i ebediyenin muhbiri, müjdecisi, bir rahmet-i bînihayenin kâşifi ve ilâncısı ve saltanat-ı rububiyetin mehasininin dellâlı, seyircisi ve künuz-u esma-i İlahiyenin keşşafı, göstericisi olduğundan;… | |
| Meknuz | Hazine | O hakikat-i uzma ki, nısf-ı küre-i arzda meknuz uruk-u zeheb gibi bir köşesini keşf ile tecelli etmiş yeni bir meş'aledir. | |
| Kef-Nun-Sin (1) | + | ||
| Künnes | Gündüz gizlenip gece ortaya çıkan gezegenler (Mars, Merkür, Satürn, Venüs, Jüpiter) | + | Şimdi şu "Hunnes, Künnes" tabir edilen seyyarelerle şu zeminimizi kâinat fezasında birer gemi, birer tayyare suretinde kemal-i intizamla döndüren ve seyr ü seyahat ettiren Zât'ın haşmet-i rububiyetini ve şaşaa-i saltanat-ı uluhiyetini güneş gibi parlaklığıyla gösteriyorlar. |
| Kef-Nun-Nun (2) | + | ||
| Kanun-u Sani | Ocak ayı | 14 Şevval 1352, Kânun-u sâni 1934 | |
| Meknun | Gizli | + | Evet eczahane-i Kur'anın müstahzaratından ve ancak binden bir nisbetindeki hikmetinden olan işbu dürr-i meknun, es'ile ve ecvibe, işaret ve sarahatıyla tedavi ile, mağmum kalbimi tesrir ve müteessir vicdanımı tenvir ve mükedder ruhumu mahzuz edince dedim: |
| Kef-Nun-He (1) | |||
| Künh | Mahiyet, öz | … bütün ukûl-ü beşer ittihad edip bir akıl olsa, yine onların künhüne yetişemez ve ihata edemez. | |
| Kef-Nun-Vav (2) | |||
| Kinaye | Gerçeğin örtülü anlatımı | İşte haşir ve âhiretten kinaye ve ibaret olan şu hikâye-i temsiliye burada tamam oldu. | |
| Künye | Hüviyet, kimlik | Zira o vekayi-i mezkûrenin künyesiyle, mevkiiyle, an'anesiyle kat'iyyen müşahede ve ol vecihle nakl ve tahrir buyurduğunuza kani' ve kailim. | |
| Kef-He-Fe (1) | + | ||
| Kehf | Mağara; sure adı | + | … ve Ashab-ı Kehf misillü Nur şakirdleri o sıkıntılı çilehaneyi Ashab-ı Kehf ve eski zaman ehl-i riyazatının mağaralarına çevirmesi ve istirahat-i kalble Nurların neşrine ve yazmasına sa'yleriyle, inayet-i Rabbaniyenin imdadımıza yetiştiğini isbat etti. |
| Kef-He-Lam (1) | + | ||
| Kühulet/Kuhulet | Olgunluk yaşı, orta yaş (30-50 arası) | …evlâd-ı beşerin sinn-i tekemmül ve kühûlette olan üstadı ve medrese-i Ceziretü'l-Arab'da menba-ı ulûm-u âliye ve muallimi olan Zât-ı Muhammed'de daha ekmel ve daha azhar bulunur. | |
| Kef-He-Nun (2) | + | ||
| Kahin | Falcı | + | …hâtiflerin meşhur beşaratı ve kâhinlerin mütevatir şehadatı ve şakk-ı Kamer gibi binler mu'cizatının delalatı ve şeriatın hakkaniyeti ile teyid ve tasdik ettikleri gibi, … |
| Kehanet | Kahinin verdiği haber | Cin ve şeytana uyup kehanetfüruşlar, ispirtizmacılar gibi, âlem-i gayba başka bir yol mu bulunmuş zannederler? | |
| Kef-Vav-Ra (2) | + | ||
| Küvar/Kuvar | Kovan | O da aldatmak için bir boş petekte yabancı arıları doldurup balı başka yerden hırsızlar, küvarda saklıyor idi. | |
| Tekvir | Sarmak, toplamak; sure adı | + | Şu kelâm, tekvir lafzıyla yani sarmak ve toplamak manasıyla parlak bir temsile işaret ettiği gibi, nazirini dahi îma eder. |
| Kef-Vav-Kef-Be (2) | + | ||
| Kevakib | Kevkebler, yıldızlar | Nasılki zahiren, perde-i esbab olan Güneş'ten, Kamer'den ve kevakibden bütün kâinat tenevvür ve tezeyyün ve bütün eşya neşv ü nema ve hayat buluyor. | |
| Kevkeb | Yıldız | + | …erbab-ı gafleti uyandıran pek haşmetli, çok nurlu birinci kadirden bir kevkeb-i nevvardır. |
| Kef-Vav-Nun (13) | + | ||
| Ekvan | Yaratılmış varlıklar | Onun huzur-u kibriyasına perdesiz girmek istenilse, zulmanî ve nurani, yani maddî ve ekvanî ve esmaî ve sıfâtî yetmiş binler hicabdan geçmek, her ismin binler hususî ve küllî derecat-ı tecellisinden çıkmak,… | |
| Emkine | Mekanlar | İhtilaf-ı milel ve akvam, tehalüf-ü emkine ve aktar; ihtilaf-ı ezmine ve a'sar gibidir. | |
| Feyekun | (O da) Olur | Emr-i kün feyekûne karşı kemal-i inkıyad ile serfüru eder. | |
| Kain | Var olan | Ancak kalbin melekûtunda yani iç yüzünde kâin bir marazdır. | |
| Kainat | Evren | Kâinat sîmasında, arz sîmasında ve insan sîmasında birbiri içinde birbirinin numunesini gösteren üç sikke-i rububiyet var. | |
| Kevn | Varlık alemi | Ve keza ism-i Evvel itibariyle وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ âyetinin işaret ettiği kevnin bidayetini içine alıyor. | |
| Kun | Ol! | Emr-i kün feyekûne karşı kemal-i inkıyad ile serfüru eder. | |
| Mekan | Yer | + | Eğer faraza tevehhüm ettiğin gibi, daire-i memleketinde daimî menziller, âlî mekânlar, sabit makamlar, bâki meskenler, mukim ahali, mes'ud raiyeti bulunmazsa;… |
| Mükevvenat | Bütün yaratılmışlar | Daire-i imkânda bu mükevvenattan daha bedî' daha güzel yoktur. | |
| Mükevvin | Yaratıcı | Belki ancak o Nar meyvesi, başta mükevvin-i kâinat nazarına, sonra bütün kâinat enzarına manasını ifade eden yazılmış bir kelimedir. | |
| Tekevvün | Yaratılma | Şu sıfatlar ve bu şekiller ve şu ömürler ile tekevvün ediniz, meydana çıkınız! | |
| Tekvin | Yaratma; Allah'ın sıfatı; oluşturma | Halbuki tekvin-i âlemde bir kısmını maddesiz ibda' ve bir kısmını dahi maddeden inşa ile şu kadar hayret-feza âsâr-ı mu'cize ile kudret-i kâmile-i İlahiyeyi göstermekle beraber ondan sarf-ı nazar etmek, gaibi şahid suretinde görmek olan kıyas-ı hâdi' ile ve ebna-yı cinsini muhakeme ettiği gibi;… | |
| Yekün/Yekun | Toplam | Ruh-u beşer, o tazyikten kurtulup, o gafletten sıyrılıp, o manasız ve bekasız şeylerden çıkıp Kayyum-u Bâki olan Mün'im-i Hakikî'nin dergâhına gidip el bağlayarak, yekûn nimetlerine şükür ve hamd edip ve istiane etmek… | |
| Kef-Ye-Fe (4) | + | ||
| Keyfiyet | Nitelik | Kemmiyetin, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yok. Asıl ekseriyet, keyfiyete bakar. | |
| Keyif/Keyf | İç açıklığı | Bir vakit iki adam, hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. | |
| Keyfe (Keyfemayeşa) | Nasıl? (Canı istediği gibi) | + | Yalnız nefs-i emmarenin cüz'î hürriyetini selbeder ve firavuniyetini ve rububiyetini ve keyfemâyeşa hareketini kırar. |
| Tekeyyüf | Keyfiyetlenmek | Cemi' zerrat-ı kâinat birer birer zât ve sıfât ve saire vücuh ile hadsiz imkânat mabeyninde mütereddid iken; birdenbire bir ciheti takib, muayyen bir sıfatla ittisaf, mahsus bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayretbahşa hikemi intac ettiğinden,… | |
| Kef-Ye-Lam (1) | + | ||
| Kile | Bir ölçek | Şu altı aydır otuzaltı ekmekten ibaret bir kile buğday bana kâfi geldi. |