Şanlıurfa: Revizyonlar arasındaki fark

Nurpedia.org - İman ve İslam Hakikatlerine Dair Nur Ansiklopedisi sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
Halil Doğan (mesaj | katkılar)
Değişiklik özeti yok
Turker (mesaj | katkılar)
Değişiklik özeti yok
 
(2 kullanıcıdan 45 ara revizyon gösterilmiyor)
1. satır: 1. satır:
Türkiye'nin Güneydoğu bölgesinde bir şehir.
[[Kategori:Yer]]
Bediüzzaman Said Nursi, 1960 yılında Şanlıurfa'da [[İpek Palas Oteli]]nde vefat etmiştir.
[[Kategori:Şehir/İl]]
[[Dosya:Balıklıgöl.jpg|thumb|left|Balıklıgöl]]
'''Şanlıurfa''' veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye'nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb'un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim'in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa'dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim'in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa'da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa'nın Urfa'da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.<ref>https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa</ref>


ESKİ ÇAĞLARDA URFA VE İSİMLERİ
Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516'da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920'de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı'nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004'te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016'da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.
Rivayete göre eski Yunanlılar Enoch’un (Enoch=Hermes = İdris Peygamber = Uhnud, bu dört ismin aynı kimse olduğu kabul edilmektedir.) insanlara şehirler kurmayı öğrettiğini ve onun devrinde 180 şehir kurulduğunu, bunların en küçüğünün Urhai veya diğer bir okunuşla Orhay yani Urfa olduğu söylenilmektedir. Bu rivayete göre İdris peygamber Nuh peygamberden önce geldiğinden Urfa Nuh tufanından önce kurulmuştur. Nuh tufanında bütün dünya gibi Urfa’da harap oldu. Fakat tufandan sonra dünya yeniden kuruldu ve Urfa da tarihte ki yerini aldı. Yine anlatıldığına göre Nuh tufanından sonra Babil’de hüküm süren Nemrut üç şehir inşa etmişti. Bunlardan biri de Urfa şehridir. Bu şehir önce Arach ve daha sonra zaman süreci içinde Erech, Orhay, Edessa ve Ruha isimlerini almıştır.
Urhai veya Orhay ismi, Urfa’nın ilk sakinleri olan Arami – Süryanilerin verdiği isimdir. Daha sonra Urfa’ya gelen Helenler Edessa ismini verdiler. Helenlerin verdiği Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Helenlerin verdiği Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Urfa’ya Edessa isminden başka yine suyu güzel çeşme anlamına gelen “Kaliruha” adı da verilmiştir. İslam’ın fethinden sonra Müslüman Araplar tarafından “Kaliruha”nın “Kali” heceleri atılmış ve sadece “Ruha” heceleri kullanılmıştır. İkinci bir rivayete göre Orhay kelimesinin hafif bir değişikliğe uğratılmasıyla Ruha denilmiştir. Böylece şehir, İslam’ın fethinden sonra Müslümanlar tarafından artık “Ruha” diye çağrılmıştır. Osmanlı devrinde Urfa denilmeye başlanmıştır. Başka bir rivayetle Orhay isminin Urfa’ya dönüştürülmesi daha uygun görülmektedir.
BELLİ BAŞLI DÖNEMLERDE ŞANLIURFA (KURTULUŞ SAVAŞI ÖNCESİ, CUMHURİYET DÖNEMİ )
URFA’DA SELEFKOSLAR DEVRİ
Makedonya kralı Büyük İskender (ö. M.Ö.323) Urfa’yı M.Ö. 331 yılında zapt eder. Büyük İskender, bütün Ön Asya’yı Çin’e kadar fetheder. Vefat edince, ülkesi komutanları arasında paylaştırılır. Bunlardan Antiyochus, Seleucus Nikator ile birlikte bütün Anadolu ve Suriye bölgesine hâkim olmuştu. Antiyochus’un ölümünden sonra Seleucus tek başına Suriye bölgesinde ve bütün büyük Asya’da Hindistan’a kadar Babilonya denilen bu bölgede 21 yıl hüküm sürdü. Bu sebeple bu devlete Selefkoslar devleti denildi. Urfa, M.Ö. II. yüzyılda Seleucos Nikator’un (323–281) hâkimiyeti altına girer. Edessa isminin Selefkoslar zamanında Makedonya’dan bu bölgeye gelen Makedonyalılar tarafından verilmiş olduğu da söylenilmektedir. Fakat o zaman Urfa’nın yerlisi olan Süryaniler, Grekçe olan bu ismi kullanmamış, kendi dillerindeki eski ismi Orhay’ı kullanmışlardır. Buna rağmen Selefkoslardan itibaren Urfa, uzun bir zaman sürecinde Edessa ismi ile şöhret bulacaktır. Bugün bile Avrupa’nın kullandığı isim Helenlerin verdikleri Edessa ismidir. 
O devirlerde Selefkoslar tarafından birçok şehre verilmiş olan Edessa ismi “suyu bol” anlamına gelmektedir. Urfa da içinden akan Karakoyun (Daysan) deresi ve kaynayan pınarlardan dolayı suyu bol bir şehirdi. Selefkoslar M.Ö.132 yılında İranlıların baskısına dayanamayarak yıkıldı. Bölgede bu tarihten itibaren Osrhoene ismi ile bir şehir devleti kuruldu.
URFA OSRHOENE KRALLIĞI DEVRİ (M.Ö.132 – M.S.244)
Urfa’da kurulan ilk ve tek bağımsız devlet Osrhoene krallığıdır. İngiliz tarihçi Segal’ın belirttiğine göre Osrhoene adı Urfa’nın ilk adı Orhay’dan türemiş olabilir. Osrhoene, Urfa ve çevresine birlikte verilen bir isimdir. Fakat başka bir rivayete göre Urfa krallığının adının Osrhoene olmadığı, bu ismin Urfa krallığının Roma hâkimiyetine geçtikten ve bir Roma eyaleti olduktan sonra bu eyalete verilmiş bir isim olduğu da ileri sürülmektedir. Urfa krallarının çoğu Abgar ismi ile çağrıldığından bu devlete Abgarlar devleti denildiği gibi Abgarlar dönemi de deniliyordu. Abgarlar dönemi Urfa’nın en belirgin ve meşhur dönemidir.
ROMA HÂKİMİYETİNDE URFA (244–637)
Urfa her ne kadar bağımsız bir devlet görünüyordu ise de daha çok Roma’nın güdümünde bir devletti. Zaman zaman Roma’nın müdahalesi ile krallar değişiyor, yeni kral Roma tarafından tayin ediliyordu. Nihayet bu durum Urfa devletinin M.S. 244 tarihinde tamamen Roma eğemenliğine girmesine kadar devam etti. Bu tarihten itibaren Urfa bir Roma şehri idi. 244 tarihinden itibaren Urfa, Roma imparatorluğunun Osrhoen adında bir eyaleti oldu ve artık Urfa’yı Roma’dan gönderilen valiler idare etmeye başladı. Osrheon bölgesinin merkezi Urfa idi ve Urfa’ya bağlı on iki şehir bulunuyordu Roma imparatorluğunun 395 tarihinde ikiye ayrılmasından sonra da Doğu Roma (Bizans) imparatorluğunun egemenliğine giren Urfa, Güney-doğu Roma’nın merkezi oldu. Artık Urfa Müslümanlar tarafından fethedilmesine kadar 400 yıl Doğu Roma’nın (Bizans’ın) hâkimiyetinde kaldı.
URFA’YI MÜSLÜMANLARIN FETHİ VE DÖRT HALİFE DEVRİNDE URFA
636 tarihinde Kudüs’ün fethi sırasında halife Hazreti Ömer (r.a.) Kudüs’e gitmişti. Oradan Fırat’ı geçerek daha kuzeye doğru çıktığı ve onun bu seyahati sırasında Urfa’ya yaklaştığı, Urfa halkının Hazreti Ömer’i (r.a) karşılamaya çıktıkları ve Urfa’nın güvenliği hakkında kendisinden söz aldıkları da kaydedilmektedir. Halife Ömer, İyaz bin Ganem’i Güneydoğu Anadolu (el-Cezire) valiliğine tayin etmişti. İyaz b. Ganem, önce “Pagan” dininde (daha sonra kendilerine Sabiî denilecek) olan yani halkının yıldızlara taptığı Harranlılara teslim olmalarını teklif eder. Harranlılar, önce Urfa’ya gitmelerini ve bu teklifi onlara yapmalarını, Urfa’nın nasıl bir anlaşmayı kabul ederlerse kendilerinin de aynı anlaşma gereğince teslim olacaklarını söylediler. Bu devirde Bizans İmparatorluğu, putperest olduklarından dolayı Harranlılara, Hristiyan olmalarına rağmen mezhep ayrılığından dolayı Urfalılara zülum ediyordu. O sebepledir ki İslam ordusunun Harran önlerine gelmesi Harranlılara adeta Bizans işkencelerinden kurtulma ümidi vermişti. Yine de Urfa’nın nasıl hareket edeceğini görmek istiyorlardı. Bu arada Urfalıların, Müslümanları kurtarıcı olarak ve seve seve karşıladıkları söylenilmektedir. İyaz bin Ganem Urfa halkı ile anlaştı. Güneydoğu Anadolu’nun diğer şehirlerinin halkı da Urfa barış şartlarına göre, Müslümanlarla barış yaptılar. Böylece Urfa miladi 637–38 yılında fethedildi.
URFA’DA EMEVİLER DEVRİ
Hazreti Osman’ın halifeliği zamanında Şam valisi hazreti Muaviye, bu bölgeye Mudar kabilesinin kollarından Beni Temim ve Kays kabilelerini yerleştirmişti. Zaten İslam’dan evvel de Mudarlar bu bölgede yerleşmişlerdi. Onun için Urfa’nın da içinde bulunduğu bu bölgeye bir müddet “Diyar-ı Mudar” deniliyordu. Hazreti Osman’ın şehit edilmesinden sonra Halife olan Hazreti Ali’nin (halifeliği 656–660) halifeliğini Şam valisi Hazreti Muaviye tanımamıştı. O yüzden hazreti Muaviye’nin (halifeliği 660–680) Şam valiliği sırasında ve sonra müstakil hareket ettiği halifeliği zamanlarında, Urfa da Muaviye’nin idaresine girmiştir. Hazreti Muaviye, yumuşak huyluluğu ve cömertliği ile sadece emrinde bulunan müslüman kabilelerini değil, bölgedeki Hristiyanları da hoşnut etmişti.
Velid bin Abdulmelik (705–715) halife olduktan sonra el-Cezire (güneydoğu Anadolu) bölgesine kardeşi Mesleme bin Abdulmelik’i (ö.739) vali tayin etti. Mesleme de devamlı Anadolu içlerine ve hatta İstanbul’a gazalar yapardı. O devrin efsanevî kahramanı Battal Gazi (ölüm.740) de Mesleme’nin komutanlarındandı. Mesleme bin Abdülmelik bölgeye vali olunca, bölgenin merkezini Kinnesrin’den Harran’a taşıdı. İkamet etmesi için de bir saray inşa ettirdi. Böylece Mesleme’den itibaren Güneydoğu Anadolu valileri devamlı Harran’da ikamet etmeye başladılar. Dolayısıyla Anadolu içlerine yapılan gazalar için buradan ordu sevk ettiler.
Urfa ve Harran’ın fethedilmesi ile Urfa Anadolu’ya açılan bir kapı oldu. Bundan sonra Anadolu üzerine yapılan bütün gazalar Urfa ve Harran üzerinden yapılmıştır. Öyle ki Güneydoğu Anadolu (el-Cezire) genel valileri Kinnesrin’den sonra bölgenin merkezi olan Harran’da otururlar ve Bizans üzerine gönderilen orduları buradan idare ederlerdi.
URFA’DA ABBASİLER DEVRİ
Harran, Emevilerle Abbasiler arasında cereyan eden kanlı ve şiddetli savaşlara sahne olmuştur. Bu sırada Abbas oğullarının propagandasını yapanlar, Resulullah’ın (s.a.s.) amcası Hazreti Abbas’ın (ö.653) oğlu Abdullah’ın (ö.687–88) oğlu Ali’nin (ö.736) oğlu Muhammed’e (ö.743) biat ediyorlardı. Onun vefatından sonra da oğlu İbrahim’e biat etmeye başladılar. Dolayısıyla bu İbrahim’e de İmam İbrahim diyorlardı. İmam İbrahim Emevi Halifesi Mervan bin Muhammed (halifeliği 744–750), İmam İbrahimi Harran’da zindana attırdı. İmam İbrahim’in zindanda vefatından(749) sonra Abbas oğulları Abdullah es-Seffah’a 30 Kasım 749 tarihinde biat ederek halife yaptılar. Böylece ilk Abbasi halifesi Abdullah es-Seffah (halifeliği 749–754) oldu. Abbasiler Fırat kısışında cereyan eden savaşta Emevileri yendiler ve Harran’a girdiler. Bu tarihten sonra Urfa bölgesi Abbasi egemenliğine girdi.
URFA’DA HAMDANİLER VE NUMEYRİLER DEVRİ (905–1081)
Onuncu yüzyıldan itibaren artık Abbasi halifelerinin askerî ve siyasî güçleri kalmamıştı. Bu yüzden İslam ülkelerinin bazı yerlerinde şehir devletçikleri diyebileceğimiz kendi hâkimiyetlerini kuran hükümdarlıklar oluşuyordu. Böylece bazı valilikler bu şekilde kendi yarı bağımsızlıklarını ilan ediyorlar ve sadece halifeye dini bakımdan hürmet gösteriyorlardı. 905 tarihinden itibaren de Hamdaniler (905–991) bölgeye hâkim olmuşlardı. On birinci yüzyıl başlarında ise Urfa Numeyr oğullarından (991–1081) Utayr adında birinin hâkimiyetinde idi. Utayr kendisi Hille’de oturuyor ve Urfa’yı da naibi Ahmed bin Muhammed adında biri yönetiyordu.
URFA’DA SELÇUKLULAR DEVRİ (1086–1098)
1059 tarihinde Sultan Tuğrul’un (1040–1063) emriyle Alpaslan Harran’ı ele geçirdi. Büyük Selçuklu Sultanı Alpaslan’ın, Bizans İmparatoru Diyojen ile 1071 senesinde yaptığı Malazgirt meydan muharebesini kazanması sonunda yaptığı antlaşma içinde evvelce Müslümanlara ait olan şehirlerden Urfa’nın da Selçuklulara bırakılması maddesi de bulunuyordu. Böylece Urfa tekrar Müslümanlara bırakıldı. 1081 tarihinde Şerefüddevle Müslim bin Kureyş Harran’ı zapt etmiş ve Urfa ile barış anlaşması yapmıştı. 1072 tarihinde Alpaslan’ın ölümü ile Selçuklu tahtına Alpaslan’ın oğlu Melikşah geçti. Büyük Selçuklu sultanı Melikşah (1073–1092), amcası oğlu Kutalmış (ö.1064) oğlu Süleymanşah’ı (ö.1086) Anadolu’ya göndererek Urfa ile Birecik arasında yerleşmelerini emretmişti. Sultan Melikşah’ın (1073–1092) komutanlarından Bozan (ö.1094) 1086–87 senesinde Urfa’yı kuşattı. Sultan Melikşah Urfa’yı zapt eden komutanı Bozan’ı Urfa valiliğine tayin etti.
URFA’DA HAÇLI KONTLUĞU DEVRİ (1098–1144)
Haçlı seferi içinde olmak üzere 1098–1099 senesinde Kont Budin (Boudion) adındaki bir kontun emrinde Urfa taraflarına da gelen Haçlılar, o sırada Urfa’nın Hristiyan valisi olan Toros’un kendilerini davet etmesi üzerine Urfa’ya girdiler. 1098 tarihinden itibaren Urfa Kontluğu adı altında bir kontluk kurulmuş oldu. Böylece Urfa Müslüman Türk ve Müslüman Araplara karşı Haçlıların hâkim oldukları bölgeleri koruyan güçlü bir kale oldu.
URFA’DA ZENGİLER DEVRİ (1144–1182)
Urfa’nın Haçlı Kontluğu devrinde İmadeddin Zengi (1127–1146), büyük Selçuklu devletinin Musul Atabeyi bulunuyordu. Harran’ı üs olarak kullanan İmadeddin Zengi, nihayet 1144 senesinde Haçlıların elinde bulunan Urfa’nın üzerine yürümek için tetikte bekliyordu. O sırada Haçlılardan bir grup şehir dışına çıktığından şehir nispeten korumasız kalmıştı. Bunu haber alan Zengi hemen Urfa’yı kuşattı. Zengi yirmi sekiz gün süresince yaptığı büyük bir savaş sonucu, şehre girdiler. Böylece İmadeddin Zengi Aralık 1144 tarihinde Urfa’yı Haçlılardan geri aldı.
URFA’DA EYYUBİLER DEVRİ (1182–1260)
Sultan Salahaddin Eyyubî (saltanatı.1174–1193), Haçlılarla mücadele etmek niyetinde olduğundan, Urfa, Harran ve Rakka gibi sınır şehirlerini ele geçirmek istiyordu. 1182 tarihinde de Urfa’yı ve diğer şehirleri çetin bir savaştan sonra Zengilerden aldı. Harran 1182 yılında Eyyubilerin hâkimiyetine girdiğinde Sultan Salahaddin Harran’ı el-Cezire ve Musul bölgelerinin zaptında üs olarak kullandı. Anadolu Selçuklularının Harran ve Urfa’yı kuşatması başarısız olunca, Eyyubi hükümdarı Salih Necmeddin 1236 senesinde Urfa ve Harran’ı kendisine yardım eden ve o tarihlerde Moğolların önünden kaçarak Anadolu’ya gelen Harezmlilere bıraktı. Harezmlerin halka kötü davranışı üzerine, 1241’de Halep Eyyubi hükümdarı Melik Nasır Salahaddin Urfa ve çevresine saldırarak buraları zaptetti.
Bu şekilde Anadolu ve Suriye bölgesinde bulunan İslam devletleri birbirleriyle uğraşırken büyük tehlike de kendilerine yaklaşıyor ve bütün İslam dünyasını tehdit ediyordu. Nihayet Urfa ve çevresi 1244 senesinde Moğolların öncü birlikleri olan Tatarların saldırısına uğradı.
İslam dünyasının üzerine bir kâbus gibi çöken Moğollar, nihayet 1259–60 senesinde Urfa’yı da alarak Eyubilerin hâkimiyetine son verdiler. Böylece Eyyubilerin 75 yıl kadar süren Urfa’daki hâkimiyetleri son bulmuş oldu.
URFA’DA MISIR MEMLUKLERİ DEVRİ
1300’lü tarihlerde Urfa dâhil el-Cezire bölgesinin büyük bir kısmı Mısır Memluklerinin kontrolüne geçmişti. Urfa’nın 1365–70 yıllarında memluklerin hâkimiyetinde olduğu kabul edilmektedir. XIV. Yüzyıl ikinci yarısında ve XV. Yüzyıl başlarında Urfa Memluklar, Karakoyunlular ve Akkoyunlular arasında devamlı el değiştirmiştir. Ayrıca Memlüklüler Harran kalesini de elden geçirmişler ve bazı onarımda bulunuşlardı.
URFA’DA KARAKOYUNLULAR DEVRİ
1362 tarihlerinde Urfa ve çevresinde Şii olan Karakoyunlular hâkim olmuşlar ve bu bölgede bir müddet hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdir. 1300’ler önce Moğollar Anadolunun çeşitli bölgelerini yakıp yıktı. 1300’lü yıllarından sonra Urfa, bu defa da Timurluların saldırısına uğradı. 1387’de Anadolu içlerine giren Timur Han (ölüm 1405), birkaç defa Urfa’ya saldırarak birçok yeri tahrip etmiştir. Timur Han, Suriye seferi dönüşü Birecik’i sulh yoluyla Urfa’yı ise savaşarak topraklarına kattı. 1400 senelerinde ise Urfa adeta yeniden imar edilmiştir. Urfa, XIV. Yüzyılda Döger emiri Dımaşk Hocanın (ölüm.1404) hâkimiyeti altında idi.
URFA’DA AKKOYUNLULAR DEVRİ
1404 tarihinde Akkoyunlu hükümdarı Karayülük Osman Bey (ö.1435) Urfa’yı 1432 yılında zapt etti. Akkoyunlular zamanında bir ara Mısır askerlerinin saldırısına uğrayan Urfa, oldukça tahrip edilmiştir. 1457’de kardeşi Cihangir Mirza’nın elinden hâkimiyeti alan Uzun Hasan Akkoyunlu hükümdarı oldu. Uzun Hasan Urfa ve Diyarbakır şehirlerinden dolayı Mısır Memluk devletiyle arada bir mücadele eder ve bazen de barış yapardı. O zamana kadar hükümet merkezi Diyarbakır iken, devletin büyümesinden sonra Tebriz’e taşıdı.
URFA’DA SAFEVÎLER DEVRİ
Urfa, 1514 tarihinde Safevi hükümdarı Şah İsmail’in valisi Eçe Sultan Kaçar’ın elinde bulunuyordu. Sünni mezhebinde olan Urfalılar, Şii mezhebinde olan Safevilerin baskısına tahammül etmek zorunda kalıyorlardı. Safeviler bilhassa Sünni âlimlere çok baskı yapıyorlardı. Şah İsmail Diyarbakır ve Urfa’da birçok âlimi Sünni oldukları için öldürtmüştü. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim Han, 1514’te İran seferi sırasında Akkoyunlu şehzadelerinden Osmanlıya sığınmış olan Murat Bey (ö.1514) komutasında bir kuvvet göndererek Diyarbakır’ı zapt etmek istemişti. Fakat o sırada Urfa valisi olan Eçe Sultan Kaçar, bu kuvveti bozmuştu. Böylece Urfa bir müddet daha Safevilerin elinde kalmıştı. Bu tarihlerde İbrahim Gülşenî (1426–1534) adındaki Halveti-Gülşeni tarikatı şeyhi de Diyarbakır’da bulunuyordu. Şah İsmail’in baskısı üzerine Urfa’ya uğramış fakat bu baskıya dayanamayarak Mısır’a gitmek zorunda kalmıştır.
OSMANLI İDARESİNDE URFA
XVI. yüzyıl başlarında Mısır devletine bağlı olan Urfa, 5 Nisan 1517 tarihinde Osmanlı sultanı Yavuz Sultan Selim (1512–1520) tarafından alındı. Önce Urfa sancak olarak Diyarbakır eyaletine bağlandı. İlk valisi de Piri Bey oldu. Kanuni Sultan Süleyman (1520–1566) Bağdat seferi sırasında Halep’e geçerken Urfa’ya uğramış ve iki gün Urfa’da kalmıştır. Sultan IV. Murat da Bağdat seferine giderken Urfa’ya da uğramıştır. Evliya Çelebi’nin bildirdiğine göre 17. yüzyılda Urfa üç tuğlu paşalar tarafından idare edilmekte olup, dört mezhebe göre fetva veren bilgili kadılara sahipti. Urfa, Osmanlı idaresine geçmesinden sonra Sultan III. Mehmet (1595–1603) devrinde Celali isyanları sırasında 1599’da ve Sultan II. Mahmut (1808–1839) devrinde Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı sırasında 1833-1839 yılları arasında Osmanlı idaresinden geçici olarak çıksada Osmanlı ile bağı hiç kopmayan bir şehir olmuştur. Cumhuriyetin ilanına kadar Osmanlı devletinin idaresinde bir sancak olarak kalmış ve sancak beyi tarafından idare edilmiştir. 
Urfa 1865 yılına kadar Rakka eyaletinin merkezi olarak yaşamıştır. Bu sırda eyalet paşası Urfa’da otururdu. Bu vali paşalar, Urfa’da saraylar, camiler, medreseler, hamamlar gibi imarlarda bulunurlardı. Dolayısıyla Urfa mamur bir şehir olmuştur. Fakat Urfa, 1865’de sancak olarak Halep eyaletine bağlanınca sadece mutasarrıf Urfa’da oturur oldu. Bu yüzden de Urfa eski mamuriyetini ve değerini kaybetti. Zamanla sönükleşmeye başladı.
CUMHURİYET DEVRİNDE URFA
Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Devleti mağlup olmuştu. Osmanlı Devletinin bir bağımsız sancağı olan Urfa da Mondros mütarekesini takip eden günlerde 24 Mart 1919 senesinde İngilizlerin işgaline uğramıştı. 1919 senesinde Urfa 80.000 nufuslu idi. İyi bir araba yolu vardı ve şehir çok iyi inşa edilmiş güzel bir şehirdi. Sokakları döşeliydi ve iyi ve çok kullanışlı bir su sistemi de vardı. İşgalcilerin gelişi ile gerek Müslüman ve gerekse Hıristiyan Urfalılar işgal kuvvetlerinin baskısı altında kalmıştı. Altı ay kadar sonra İngilizler şehri Fransızlara bırakmışlardı. İngilizlerin Urfa’dan ayrılışı ile 30 Ekim 1919’da da Fransızlar Urfa’yı işgal ettiler. Urfanın işgal edilmesi üzerine bütün Anadolu’da olduğu gibi Urfa da işgalcilere karşı kurtuluş mücadelesine girişti. Bu arada Fransızların tahriklerine kapılan ve onlardan kuvvet alan Urfa’nın Ermeni Hıristiyanlarının bir bölümü de Fransızlarla bir olarak yıllarca beraber yaşadıkları Urfa Müslümanları ile savaşmaya başladılar. Urfa Çetelerinin mücadelesi ile 11 Nisan 1920’de urfa Fransızlardan resmen temizlendi ve Türkiye Cumhuriyetine bağlandı. Bunun üzerine şehirdeki Hıristiyan halk Suriye’ye göç etti.
<ref name='a'><ref name='a'>Kaynak: Şanlıurfa Valiliği</ref>


https://www.sanliurfa.gov.tr/tarihce
'''Bediüzzaman'ın Urfa'ya Ziyaretleri'''
 
Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul'dan ayrıldıktan sonra Şam'a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van'dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa'ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman'ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman'a ilişse de Urfa Meb'usu Meşhur Siverekli Ali Efendi'nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi'de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa'daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa'da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.
 
Bediüzzaman'ın Urfa'ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta'dan talebeleri [[Zübeyir Gündüzalp]], [[Bayram Yüksel]] ve arabayı kullanan [[Hüsnü Bayramoğlu]] ile birlikte sabah saat 9'da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa'ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bediüzzaman'ın Urfa'yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman'ın buna cevabı "Urfa'ya ölmeye geldim" oldu. Ramazan'ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa'daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi'nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve "sahibi yakında gelecek" dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960'ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi [[Abdülmecid Ünlükul]]'dan zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi Abdülmecid'in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir.
 
'''Urfa'da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması'''
 
Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa'daki Fransızların Mardin'in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa'nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49'da Albay rütbesiyle Kars'dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa'da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı.
 
Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi'den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa'ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa'ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).
 
Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan'ı iman hizmeti için 1950'de 6 aylığına Urfa'ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin'i Ceylan Çalışkan'ın yerine Urfa'ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden Zübeyir Gündüzalp PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa'ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi Hüsnü Bayramoğlu'nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman'ın 3 talebesi Urfa'da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa'da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye'de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa'dan Isparta'ya götürülüp Isparta'da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul'da Üstad'ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile Hüsnü Bayramoğlu'nu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa'ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur'u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta'da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı'nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa'ya da bir teksir makinesi alındı.<ref name='a'>Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı</ref>
 
==Bu Konu Hakkında Risale-i Nur'daki Derslerin Özeti==
 
* Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye'nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.
* Bediüzzaman Urfa'nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa'da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.
* Bediüzzaman Urfa'ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953'te Urfa'da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma "Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır" başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.
* Bediüzzaman Urfa'yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.
 
==Bilgiler==
 
'''Diğer İsimleri:''' Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa'dır.
 
'''İnşa/Kuruluş Tarihi:''' MÖ 10.000 seneleri
 
'''Niteliği:''' Şehir
 
'''Yüzölçümü (km2):''' 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)
 
'''Kıta:''' Asya
 
'''Ülke:''' Türkiye
 
'''Vilayet/Eyalet:''' Şanlıurfa
 
'''İlçe/Kasaba:''' -
 
'''Mahalle/Köy:''' -
 
'''Harita konumu:''' [https://maps.app.goo.gl/3PPDDyDDgzZ9GgFfA]
 
'''Nurpedia Haritası Konumu:''' [https://www.google.com/maps/d/u/1/edit?mid=1VylFzlFJnLWKSm5J4fdWFrN-JxPgHAQ&ll=37.12176027602784%2C38.61115058115234&z=12]
 
==Risale-i Nur'da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==
 
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#1|{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}]]
 
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#3|{{Arabi|اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا}}]]
 
Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!
 
Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:
 
“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan [[Urfa]]’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.
 
Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.
 
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]
 
Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu [[Mustafa Sungur|Sungur]], Zübeyr, Ziya
 
([[Risale:Birinci_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#17._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])
----
Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. [[Urfa]]’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.
 
Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.
 
Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.
 
Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.
 
 
Muhibb-i muhlisiniz Hulusi
 
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#1._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])
----
Çok muhterem kardeşimiz Salih,
 
Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.
 
Üstadımız diyor ki:
 
Ben çok zaman evvel bekliyordum ki [[Urfa]] tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.
 
Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.
 
Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise [[İbrahim (as)|İbrahim Halilullah]]’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.
 
Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.
 
Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed
 
Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.
 
[[Risale:Emirdağ Lahikası 2 (Ayet-Hadis Mealleri)#4|{{Arabi|اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى}}]]
 
Said Nursî
 
([[Risale:Üçüncü_Kısım_Mektuplar_(Emirdağ-2)#13._Parça|Emirdağ 2 Lahikası]])
----
Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur
 
{{Arabi|بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ}}
 
Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!
 
Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.
 
Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin [[Urfa]]’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.
 
([[Risale:Isparta_Hayatı#Nur_Kahramanı_Hüsrev’in_Bir_Mektubudur|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])
----
Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar
 
 
[[Urfa]] ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden [[Mehmed Kayalar|faal bir Nur talebesi]] aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.
 
 
Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.
 
([[Risale:Isparta_Hayatı#Isparta’daki_Hayatından_Muhtelif_Safhalar|Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı]])
----
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır
 
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına
 
[[Urfa]]
 
Muhterem Hâkimler!
 
Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:
 
Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.
 
Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.
 
İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.
 
Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.
 
Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.
 
Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:
 
Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…
 
… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”
 
Muhterem hâkimler!
 
Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.
 
Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:
 
Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.
 
İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.
 
Muhterem hâkimler!
 
Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:
 
“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan [[Yirmi Beşinci Söz]] ve [[On Dokuzuncu Mektup]]’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”
 
İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”
 
Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…
 
Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.
 
Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.
 
Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.
 
İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:
 
{{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}
 
17.2.1953
 
Urfa, Yusufpaşa Mahallesi
 
Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim
 
Abdullah Yeğin
 
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır|Nur Çeşmesi]])
----
Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)
 
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına
 
[[Urfa]]
 
Muhterem heyet-i hâkime!
 
Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.
 
Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.
 
Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.
 
Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.
 
Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.
 
Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş {{Arabi|اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌}} demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.
 
Muhterem hâkimler!
 
Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.
 
Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:
 
“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”
 
Muhterem heyet-i hâkime!
 
Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.
 
Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.
 
Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.
 
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.
 
Heyet-i hâkime!
 
Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.
 
Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.
 
Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*<ref>Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.</ref>). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.
 
İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:
 
Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:
 
Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.
 
İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: {{Arabi|حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ}}
 
17.2.1953
 
Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde
 
Hüsnü Bayram
 
([[Risale:Nur_Çeşmesi#Urfa_Kahramancıklarının_Oranın_Savcılarını_Susturan_Müdafaalarıdır_(2)|Nur Çeşmesi]])
----
Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap
 
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*<ref>Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)</ref>) evvel yazılmış ve mükerreren tab' edilmiş bir meseleyi, [[Urfa]] Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:
 
Eski Harb-i Umumi'nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman'la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: "Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek..."
 
Ben de o zaman demiştim: "Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum" diye o zaman demiştim.
 
İşte mes'elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes'ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.
 
Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: "Urfa'daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye'nin zeylindeki vecizelerden, "sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır" diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor" demişler.
 
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur'un Urfa'daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.
 
Yine müdde-i umumî dedi ki: "Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes'uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl'e 'Kemal, namaz kılmayan haindir' dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur."
 
Ben de dedim: "Yüzer ayât-ı Kur'âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb'usanda benim M. Kemâl'e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur'un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur'ânın hakâikiyle Komünist Rus'a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.
 
Said-i Nursî
 
([[Risale:Vukufsuz_Ehl-i_Vukufa_Cevap_(Asar-ı_Bediiyye)|Asar-ı Bediiyye]])
----
HAZRET-İ ÜSTAD'A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE
 
Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,
 
Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm
 
[[Urfa]]'nın topraklarında değildir Üstadımız<ref>Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)</ref>
 
Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız
 
([[Risale:Kızıl_İcazdan_Bazı_Parçalar_(Mesnevi_Badıllı)#HAZRET-İ_ÜSTAD'A_MERSİYE_ŞEKLİNDE_BİR_HİTABE|Mesnevi-i Nuriye (Badıllı)]])
 
===Diğer Bahisler===
 
Hususi muhabere mektuplarından:
 
(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad'dan Urfa'ya gelen mektuplarındandır)
 
"... Ben Urfa'ya eskiden de varmışım. Urfa'lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa'lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü'yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü'ye bu kadar zahmetler çektirdim.
 
Urfa'yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”
 
Başka bir mektubundan:
 
"Rabian: Üstad'ımız diyor ki: "Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re'sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.
 
Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa'yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa'lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”
 
Bir başka mektuptan:
 
"Hamisen: Üstad'ımız diyor ki: "Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa'ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve Zübeyr gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa'da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”
 
(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)
 
==Risale-i Nur'daki Diğer Alakalı Yerler==
 
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==
 
[[Dosya:Said Nursi Ölüm Belgesi.jpg]]
 
Said Nursi'nin Ölüm Belgesi
 
----
 
[[Dosya:Said Nursi Urfa.jpeg]]
 
Said Nursi'nin 1960'ta Urfa'da ilk gömüldüğü yer
 
----
 
[[Dosya:Saidnursi mezar1.jpg]]
 
Said Nursi'nin 1960'ta Urfa'da ilk gömüldüğü yer (2)
 
----
 
[[Dosya:Said nursi makamı.jpg]]
 
Said Nursi'nin Urfa'da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali
 
----
 
[[Dosya:Bediüzzaman Çeşmesi.jpg]]
 
Urfa'daki makamının yanındaki çeşme
 
----
 
[[Dosya:Makam yazısı.jpg]]
 
Urfa'daki makamında yer alan açıklama
 
----
 
[[Dosya:Naaşın nakli için kardeşinden zorla alınan muvafakatname.jpg]]
 
Naaşının Urfa'dan nakli için kardeşi Abdülmecid Ünlükul'dan zorla alınan muvafakatname
 
----
 
[[Dosya:Urfa'daki kabirden naaşın çıkarıldığına dair resmi yazı.jpg]]
 
Bediüzzaman'ın naaşının Urfa'daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı
 
----
 
[[Dosya:Isparta nakil resmi yazı.jpg]]
 
Bediüzzaman'ın naaşının Isparta'ya nakline dair resmi yazı
 
----
 
"T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği
 
Sayı: 2293
 
Urfa: 23.3.960
 
Çok aceledir
 
TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA
 
21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi'nin 23.3.960 günü saat 10'da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.
 
TİM.11O
 
Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.
 
C. Müdde-i Umumisi
 
Pertev Savaşçıoğlu"
 
Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad'ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:
 
T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ
 
Esas: 1960/1
 
Hakim: Özdemir Türker 12096
 
Kâtip: İbrahim Dedeşah
 
Müteveffa Said-i Nursi'ye ait eşyalar yed-i emin olarak Zübeyr Gündûzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram'a teslim edildiğ'inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu'nda bulunan Arapça öğretmeni Abdülmecid Ünlükul'un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu'nda Abdülmecid Ünlükul'un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.
 
26/3/1960
 
Katip Hâkim 12096
 
imza
 
Hâkim: Özdemir Türker 12096
 
Katip: İbrahim Dedeşah
 
Müteveffa Said-i Nursi'ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.
 
G.D.
Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960
 
Katip Hâkim
 
imza imza
 
Tereke Hâkimliğinin Üstad'ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:
 
Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş
 
Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500
 
Bir sepet içinde:
 
dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150
 
Bir adet eski çarşaf,
 
bir eski frenk gömleği,
 
bir tane eski iç gömlek,
 
sarık üzerine sarılacak bez,
 
üç tane mendil, bir havlu,
 
bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek
 
bir eski çarşaf ve mendil, bir
 
eski bohça 1750
 
Bir adet havlu 200
 
Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem
 
Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.
 
Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi'nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan'a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya"da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan Abdülmecid Ünlükul isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi'nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak'ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı Hüsnü Bayramoğlu...”
 
Ve bu tutanakta Üstad'la beraber Urfa'ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:
 
"Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram'ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan'a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak Ziver Gündüzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram'a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960
 
Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin
 
Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü
 
Bayram
 
Yediemin Yediemin
 
Ziver Gündüzalp Bayram Yüksel
 
Hazret-i Üstad'ın beraberinde Urfa'ya gelen ve kucaklarında Üstad'ın vefat
ettiği sadık hizmetkârları; -
 
==İlgili Maddeler/Kategoriler==
 
* [[Bayram Yüksel]]: Bediüzaman'ın Urfa'da vefatı esnasında da yanındaki talebesi.
* [[Abdülmecid Ünlükul]]: Bediüzzaman Said Nursinin kardeşi. Abisi Said Nursi'nin  cenazesinin Urfa'dan nakli için kendisinden zorla muvafakatname alınmıştır.
* [[Eyyüb (as)]]: Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber
* [[İbrahim (as)]]: Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa'da yaşanan peygamber
* [[Said Nursi'nin Kabri]]: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa'ya gömülmüştü
* [[Hulusi Yahyagil]]: Bediüzzaman'ın Urfa'da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa'da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi
* [[Mehmed_Zübeyr_Gündüzalp | Zübeyir Gündüzalp]]: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa'ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi
* [[Ceylan Çalışkan]]: Bediüzzaman'ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa'ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi
* [[Abdullah Yeğin]]: Said Nursi'nin hizmet için Urfa'ya gönderdiği talebesi
* [[Hüsnü Bayramoğlu]]: Said Nursi'nin hizmet için Urfa'ya gönderdiği talebesi
* [[Hayat-ül Harrani]]: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.
* [[Abdülkadir Badıllı]]: Urfa'da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur'an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.
* [[Salih Özcan]]: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman'ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi
* [[Mahmut Kamil Toker]]: Urfa'da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.
* [[:Kategori:Kabri Urfa'da Olanlar|Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa'da olanların listesi]]
 
==Kaynakça==

21.29, 15 Haziran 2026 itibarı ile sayfanın şu anki hâli

Balıklıgöl

Şanlıurfa veya eski ve halk arasındaki kısa adıyla Urfa Türkiye'nin Güneydoğu bölgesinde yer alır ve bu bölgenin en kalabalık şehridir. Peygamberler diyarı olarak bilinen bu şehirde Hz. Eyyûb'un (as) kabr-i şerifi vardır. Hz. İbrahim'in doğum yeri hakkında en kuvvetli ihtimal Urfa'dır. Ayrıca halk hikâyelerinde ve dini inançlarda Hz. İbrahim'in Kral Nemrud tarafından ateşe atılma hadisesinin Urfa'da gerçekleştiğine inanılır. Hz. Yakub, Hz. Şuayb, Hz. Musa ve Hz. İsa'nın Urfa'da menzili ve konakları olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 12.000 sene öncesine tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski tapınağı olan Göbeklitepe yine Urfa sınırları içindedir.[1]

Urfa ilk olarak Hz. Ömer zamanında 639 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. Zaman zaman hıristiyan ve müslümanlar arasında el değiştiren şehir 1516'da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. 1919 yılında önce İngilizlerin, daha sonra Fransızların işgaline uğrayan Urfa, 11 Nisan 1920'de Urfalı milisler (orduya yardımcı olarak görev alan halk gücü) tarafından işgalden kurtarılmıştır. Kurtuluş Savaşı'nda gösterdiği kahramanlıktan dolayı TBMM tarafından adı 2004'te Şanlıurfa olarak değiştirilmiş, 2016'da ise TBMM tarafından bu kente İstiklal Madalyası verilmiştir.

Bediüzzaman'ın Urfa'ya Ziyaretleri

Bediüzzaman Hazretleri Urfa’ya ömründe iki defa uğramıştır. İlk olarak, 1910 yılı Mart başlarında İstanbul'dan ayrıldıktan sonra Şam'a giderken 1910 yılının yaz aylarından sonra Van'dan başlayarak Hakkari, Bitlis, Muş, Ağrı, Diyarbekir ve Urfa Şehir merkezleriyle etrafındaki bazı köy ve aşiretleri dolaşarak Meşrutiyet hakkında bilgi verdi. Buralarda sorulan yüzlerce suale cevab verdi. Şehir merkezlerinde de konferanslar tertibledi. Urfa'ya geldiğinde medreseleri ziyaret etti ve birkaç gün medreselerde misafir kaldı. O sıralarda 32 yaşlarında olan Bediüzzaman'ı tanımayan birkaç polis o zamanın bir aşiret reisi gibi olan kıyafetinden dolayı Bediüzzaman'a ilişse de Urfa Meb'usu Meşhur Siverekli Ali Efendi'nin tanıtmasıyla meşhur Molla Said olduğu anlaşılınca polisler ondan özür diledi. Ali Efendi'de bir hafta kadar misafir kalan Bediüzzaman gündüzleri Urfa'daki medreseleri ve Ulemayı ve ayrıca Suruç ve Birecik dahil köy ve kazaları ziyaret etti. Urfa'da Yusuf Paşa Camii’nde halka hitaben 1,5 saatlik bir konuşma yaptı. Bu doğu seyahatlerinden sonra Münazarat ve Muhakemat eserlerini yazmıştır.

Bediüzzaman'ın Urfa'ya ikinci gelişi vefatından 2 gün öncedir. 20 Mart 1960 pazar günü Isparta'dan talebeleri Zübeyir Gündüzalp, Bayram Yüksel ve arabayı kullanan Hüsnü Bayramoğlu ile birlikte sabah saat 9'da ayrıldı ve 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat on-onbir sıralarında Urfa'ya ulaştı. İpek Palas oteline yerleşti. Normalde ziyaretçi kabul etmeyen Bediüzzaman 1,5 gün boyunca ziyaretlerine gelen herkesi ağır hasta haliyle kabul etti. Zamanın hükümeti ise endişe içinde Bediüzzaman'ın Urfa'yı terk etmesini istedi. Bediüzzaman'ın buna cevabı "Urfa'ya ölmeye geldim" oldu. Ramazan'ın 25. gecesine karşılık gelen 23 Mart 1960 gecesi vefat etti. Büyük bir kalabalıkla kılınan cenaze namazından sonra Urfa'daki Halil İbrahim Dergâhına gömüldü. Gömüldüğü yer aslen 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi'nin Mevlid-i Halil Camii avlusunun kuzey tarafına yaptırdığı ve "sahibi yakında gelecek" dediği türbe yeriydi. Ancak Bediüzzaman vasiyetinde kabrinin gayet gizli, bir iki talebesinden başka hiç kimsenin bilmediği bir yerde olmasını ve kabrinin ziyaret edilmesi yerine uzaktan Fatiha okunmasını beyan etmişti. Vefatından 3,5 ay sonra, 12 Temmuz 1960'ta, 27 Mayıs ihtilalini yapanlar tarafından kabri kırılarak açıldı ve kardeşi Abdülmecid Ünlükul'dan zorla alınan muvafakatname ile galvanizli bir tabut içinde uçakla Afyon askeri havaalanına, oradan da arabayla bilinmeyen bir yere götürülerek kardeşi Abdülmecid'in de hazır bulunduğu ortamda gömüldü. Gömüldüğü yerin daha sonra Isparta Doğancı mezarlığı olduğu ve tabutla gömüldüğü yıllar sonra anlaşılmış ve talebeleri kabrini buradan bilinmeyen bir yere nakletmişlerdir.

Urfa'da Risale-i Nur ile İman Hizmetlerinin Başlaması

Nurların birinci talebesi Hulusi bey Mondros mütarekesinden sonra Viranşehir ile Urfa ortasında bir kamp kurarak Urfa'daki Fransızların Mardin'in Ermeni ve Hıristiyanlarıyla muhaberelerini kesmek ve aynı zamanda Urfa'nın kurtuluşunda çalışan kimselere harp usulunü bilen adam yetiştirme hizmetlerinde bulunmuştu. 1948-49'da Albay rütbesiyle Kars'dan Urfa Askerlik Şubesine tayin olduğunda Urfa'da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlattı.

Bediüzzaman Mevlana Halid-i Bağdadi'den kendisine ulaşan müceddidlik cübbesini iki kat yatak, bir portatif somya, büyük bir sandık dolusu en kıymetli ve hususi el yazma, müsahhah Nur kitapları ile birlikte 1951 sonlarında Urfa'ya gönderdi ve kendisinin de yakında Urfa'ya geleceğini söyledi (fakat ancak vefatından 2 gün önce gelebilmiştir).

Bediüzzaman talebesi Ceylan Çalışkan'ı iman hizmeti için 1950'de 6 aylığına Urfa'ya gönderdi. 1951 yılı içinde talebesi Abdullah Yeğin'i Ceylan Çalışkan'ın yerine Urfa'ya Nur hizmeti için gönderdi. Bu sıralarda yakın talebelerinden Zübeyir Gündüzalp PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa'ya tayin olup iman hizmetlerinde bulundu. Daha sonra talebesi Hüsnü Bayramoğlu'nu da yanlarına gönderdi. Böylece Bediüzzaman'ın 3 talebesi Urfa'da 1,5 sene kadar kaldı. 1953 başlarında Urfa'da Nurculuk yapmak, çocuk okutmak vesaireden tevkif edildiler ve Urfa hapishanesinde 40 gün kadar yattılar. Türkiye'de Nurculuk dosyalarını birleştirmek isteyen Isparta savcılığının sevkiyle Urfa'dan Isparta'ya götürülüp Isparta'da 2 ay kadar hapis kaldılar. Tahliyeden sonra İstanbul'da Üstad'ın yanına gittiler. Bediüzzaman Abdullah Yeğin ile Hüsnü Bayramoğlu'nu 1953 yılı yaz aylarında tekrar Urfa'ya gönderdi. Bu arada Risale-i Nur'u çoğaltmak için İnebolu ve Isparta'da kullanılmaya başlanan teksir makinelerine ilave olarak talebesi Abdülkadir Badıllı'nın gayret ve maddi fedakarlığıyla Urfa'ya da bir teksir makinesi alındı.[2]

Bu Konu Hakkında Risale-i Nur'daki Derslerin Özeti

  • Bediüzzaman talebesine yazdığı bir mektupta Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye'nin ileride teşekkül etmesini kuvvetle ümit ettiğini belirtmiştir.
  • Bediüzzaman Urfa'nın taşıyla toprağıyla mübarek olduğunu ve hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmünde olduğundan Nurların Urfa'da yerleşmesi halinde o üç memlekette intişarına vesile olacağını söylemiştir.
  • Bediüzzaman Urfa'ya gönderdiği genç talebelerinin (Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram) 1953'te Urfa'da Nurculuk yapmak ve çocuk okutmak gibi sebeplerle mahkemeye verildiklerinde yaptıkları savunma "Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır" başlığıyla Nur Çeşmesi adlı küçük kitapta yer alır.
  • Bediüzzaman Urfa'yı kendi öz vatanı Nurs gibi sevdiği ve ahalisine akrabası gibi dua ettiği için oraya talebelerini gönderdiğini, Urfa ve havalisine doğum yeri olan Nursdan ziyade ehemmiyet verdiğini ve bazı mühim sebepler olmasaydı hayatının son kısmını orada geçirmek istediğini söylemiştir.

Bilgiler

Diğer İsimleri: Şehrin eski isimleri Ur, Urhoy, Urhei, Orhei, Orhayi, Ruhai, Ruhha, Ar-Ruha, Reha ve Edessa'dır.

İnşa/Kuruluş Tarihi: MÖ 10.000 seneleri

Niteliği: Şehir

Yüzölçümü (km2): 20.000 (Şanlıurfa vilayeti)

Kıta: Asya

Ülke: Türkiye

Vilayet/Eyalet: Şanlıurfa

İlçe/Kasaba: -

Mahalle/Köy: -

Harita konumu: [1]

Nurpedia Haritası Konumu: [2]

Risale-i Nur'da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Aziz, sıddık, fedakâr kardeşimiz Hacı Ali!

Gönderdiğiniz kıymettar ve bilhassa Hazret-i Üstadı pek çok sevindiren mektubunuzu aldık. Üstadımız diyor ki:

“Risale-i Nur, bu zamanda kâfidir. On sene medresede okuyanlar, Risale-i Nur’la bir senede aynı istifadeyi ettiklerine şahit, binler ehl-i ilim var. Madem Hacı Kılınç Ali bir buçuk sene bütün Risale-i Nur eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nur talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün manevî kazançlarıma, defter-i a’maline geçmek için hissedar ediyorum. Öyle ise o da bütün hayatını Risale-i Nur’a vermeye mükelleftir. Demek, şimdiye kadar Camiü’l-Ezhere gitmeye muvaffak olmaması ehemmiyetli bir hikmet içindir ki Nurlar ona kâfi imiş. Şimdi Şam’a, Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i Nuriye ileride teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz. Kılınç Ali ile beraber Eski Said’in gayet kıymettar bir talebesi olan Şam’daki Molla Abdülmecid, Urfa’daki Nur’un talebelerinden Seyyid Salih ve onun yanına giden Nur’un fedakâr bir talebesiyle muhabere etsinler. Ben hem Molla Abdülmecid’e hem Hacı Ali’ye hem Şam’daki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum. Ve dualarını ve o mevki-i mübarekede bana dua etmelerini rica ediyorum.” dedi.

Evet, kahraman kardeşimiz Hacı Ali; Hazret-i Üstad daima sizin fedakârlığınızı izhar buyuruyorlar. Biz de sizi tahsinlerle tebrik ediyoruz.

اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى

Üstadın hizmetinde bulunan kusurlu Sungur, Zübeyr, Ziya

(Emirdağ 2 Lahikası)


Râbian: Gerek Hüsrev kardeşimin ve gerek Ceylan’ın gönderdikleri eserleri kardeşlere verdim ve parasını kendilerine gönderdim. Urfa’dan biraz daha istedim. Gelince inşâallah onları da talebelere vereceğim. Eserlerden bir takımını Hacı Sabri almıştır.

Hâmisen: Reisicumhurun nutkundan gelen müjdeli istihracın tahakkuk etmesini eltaf-ı İlahiyeden niyaz ederiz.

Sâdisen: Nur’un neşri ve fütuhatı için Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz muvaffak buyurduğu nisbette istihdamımız lillahi’l-hamd devam ediyor. Akşamları Nurlu cemaatten mürekkeb fakirhanemize gelen cemaate tedrisat-ı Nuriyede devam olunuyor.

Malatya seyahatimde oradaki alâkadarların çalışma tarzlarını söyledim. Büyük Doğucuların bu fakiri kendi zümrelerine katmak hususundaki tekliflerine: “Büyük Doğuculuk siyasî bir teşekkül müdür?” diye sordum. “Evet” dedikleri için “Sizin yalnız imanî ve Kur’anî mesaildeki müşküllerinizi ve izahını arzu ettiğiniz noktaları Risale-i Nur’un yardımı ile halle çalışırım. Benim mesleğim, ihtiyar ve şuurum taalluk etmeden Risale-i Nur dairesinde istihdamdan ibarettir. İman ve Kur’an meselelerinize hemfikrinizim. Fakat siyasetle iştigal edemem.” mealinde cevap verdim. Yalnız bu zümreden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve anlayamadıkları yerleri sormalarını, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim. Malatya, Urfa, Antep’tekileri eserleri edinmeye ve alâkalarını arttırmaya âcizane yazılarımla teşvik etmekteyim. Şimdilik mesai-i Nuriyem böyledir.

Muhibb-i muhlisiniz Hulusi

(Emirdağ 2 Lahikası)


Çok muhterem kardeşimiz Salih,

Üstadımız sana ve iki dindar ve hakiki milletvekillerine çok selâm ve dua eder, sana ve onlara “Bin bârekellah” der.

Üstadımız diyor ki:

Ben çok zaman evvel bekliyordum ki Urfa tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu’nun hem Arabistan’ın hem Kürdistan’ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrediyorum ki Seyyid Salih gibi gençliğin bir kahramanı ve o havalinin çok kıymettar ve hamiyetkâr ve dindar iki milletvekili Nurlara sahip çıkmaya başladılar. Ben de kendi paramla aldığım ve zehir hastalığının fazla rahatsızlığı içinde tashih ettiğim bana mahsus bir kısım mecmualarımı onlara gönderiyorum. Çok yerlerden ve çok mühim zatlar tarafından istedikleri halde, ben Urfa’yı her yere tercih ediyorum. İnşâallah bir kısım daha onlara göndereceğim.

Seyyid Salih ve hamiyetkâr milletvekilleri orada inşâallah Kur’an ve imana tam hizmet edecek ve orayı Isparta’daki Medresetü’z-Zehra ve Mısır’daki Camiü’l-Ezherin küçük bir numunesi haline getirmeye vesile olmaya ve Şam ve Bağdat’taki medrese-i İslâmiyenin bir numunesini açmaya yol açmalarını rahmet-i İlahiyeden ümit ediyoruz.

Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise İbrahim Halilullah’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır. Hem ihtimal-i kavîdir ki bu dehşetli semli hastalıktan kurtulsam, gelecek kışta Urfa’ya gitmeyi cidden arzu ediyorum.

Üstadımızın sözü bitti. Biz de tekrar selâm ve arz-ı hürmet ederiz.

Risale-i Nur hizmetinde bulunan kardeşiniz Ziya ve Mehmed

Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah dua ediyorum. Ve bütün Urfalılara selâm ediyorum. Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Ben çok hastayım. Onlar da bana dua etsinler.

اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى

Said Nursî

(Emirdağ 2 Lahikası)


Nur Kahramanı Hüsrev’in Bir Mektubudur

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Âlem-i İslâm merkezlerindeki mübarek Müslüman kardeşlere!

Sizleri, bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Eserleriyle fuhûl-ü ulemanın ve fuhûl-ü müfessirînin en yükseği olan Bedîüzzaman Hazretlerine, kıymettar ve mübarek bir mücahid âlim tarafından yazılmış olan bir tebriği takdim etmiştik.

Bedîüzzaman Hazretlerinin bizlere yazdığı cevabî mektuplarında o kıymettar, bînazir Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sizleri binlerle tebrik etmiş ve Anadolu’da Kur’an ve iman kahramanlarının halefleri olan Nurcularla, Arabistan’daki hakikat-i Kur’aniyeye müteveccih İslâmları, iki kardeş olarak hizbü’l-Kur’an’ın dairesi içinde çok saflardan iki mütevafık ve müterafık saf teşkil ettiklerini müjdelemiş ve o mü’min kardeşlerimizin Risale-i Nur’la ciddi alâkalarıyla beraber, bir kısmını Arapçaya tercüme edip neşretmek niyetlerinizden fevkalâde memnun olduklarını ve mübarek İslâm cemaatlerinin Urfa’daki Nur şakirdleriyle ve Nur eczalarıyla himayetkârane alâkadar olmasını yazmaklığımızı bizlere emretmiş bulunuyorlar.

(Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı)


Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar

Urfa ve Diyarbakır’daki faal Nur talebeleri birer medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nur’u her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemaate okumak suretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihya ettiler. Şark havalisinde büyük hizmet-i imaniye îfa olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla imana ve Kur’an’a hizmet eden faal bir Nur talebesi aleyhine dava açıldı, beraetle neticelendi; mü’minlerin sürur ve minnettarlığına vesile oldu.

Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa medrese-i Nuriyeleri yalnız bulundukları muhitte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i imaniyede bulundular. Bu hizmetleri yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız malûm şahıslar değil; hizmet-i Kur’aniye olduğu için pek çok vecihlerde, pek çok zatlar tarafından îfa edildi. İsmi bilinmeyen nice hâlis talebeler, sadık mü’minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.

(Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı)


Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır

Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına

Urfa

Muhterem Hâkimler!

Müsaadenizle bir iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:

Şimdi bu vatanın her tarafında ve âlem-i İslâm’ın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur’an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklitten tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle ispat etmiş, Kur’an’ın nuru Risale-i Nur’un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri… Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cemiyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu ispat edilerek beraetler verildi.

Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serâpa İslâmiyet, Kur’an, iman hakikatlerinden ibarettir ve Nur talebeleri Kur’an’a kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünkü Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı, küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor.

İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur’u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz.

Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir iki kişinin dinlemesiyle hem bizi hem adliyeyi hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üç yüz elli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur’an’ımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes’ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikati meydana çıkarıyorlar.

Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zaten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.

Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî’nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki:

Haşirdeki mahkeme-i kübraya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler…

… Ben de otuz kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur’un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul’u işgal eden İngiliz’in Başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan’ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvat-ı Sitte” eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab ve neşretmekle o kumandanın dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan ve esarette Rus’un Başkumandanının idam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart Hâdisesi’nde sekiz taburu bir nutukla itaate getiren ve Divan-ı Harb-i Örfîde, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı idama beş para ehemmiyet vermeyip “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise bütün cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciyim ve şeriatın bir tek meselesine ruhumu feda etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevk edip idamını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da Divan-ı Riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: “Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin.” Ona karşı “İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir… Hainin hükmü merduddur…” diye kırk elli mebusun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur’dan intişar etmekle beraber menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmi üç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur’un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle ispat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazip edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında “Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur.” diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler, yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i kübrada hesabını verecekler.”

Muhterem hâkimler!

Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman’ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.

Üstadımız Bedîüzzaman’ın beyanı ki:

Risale-i Nur koca bir cennetin fiyatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikate muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur sahabe-i kiramın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (asm) nurani meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi; hakiki, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüz binlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü’l-hakaike yol açmış cadde-i kübra-i Kur’aniyedir. Bunun içindir ki Avrupa’nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerh edilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.

İşte bu hakikatler içindir ki Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.

Muhterem hâkimler!

Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli’de beraet eden ve Temyiz’in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin bir yerinde, kâinat Hâlık’ını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:

“Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zatın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitap, bizim Hâlık’ımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i’caz-ı Kur’aniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti’n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki onun üstadı ve menbaı olan Kur’an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniye olan Yirmi Beşinci Söz ve On Dokuzuncu Mektup’un âhiri Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki kim görmüş ise değil tenkit ve itiraz belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş.”

İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim: “Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değildir.”

Biz talebeler Risale-i Nur’un güneş gibi hakikatlerine karşı gözümüzü kapayamıyoruz…

Hakikat-i Kur’aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı, hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeye çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur’an’ın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur’u serbest bırakmaları gösteriyor ki zikrettiğim gibi bu asrın Kur’an dellâlı olan Risale-i Nur’a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, laiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.

Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile: Ekser-i enbiyanın Şark’ta ve Asya’da zuhurları ve ağleb-i hükemanın Garp’ta ve Avrupa’da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya’da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.

Kur’an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El-iyazü billah, Kur’an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebep olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur’an, ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmi sekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vazgeçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir.

İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlerden sonra, yine evet Risale-i Nur’la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ

17.2.1953

Urfa, Yusufpaşa Mahallesi

Kadıoğlu Camii mevkiinde mukim

Abdullah Yeğin

(Nur Çeşmesi)


Urfa Kahramancıklarının Oranın Savcılarını Susturan Müdafaalarıdır (2)

Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına

Urfa

Muhterem heyet-i hâkime!

Bizlere yapılan gizli mektep zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünkü bulunduğumuz cami önünde çeşmeler var, buraya ve camiye günde iki yüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattir. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.

Mektep açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur’an-ı Kerîm’in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur’a çalışan talebeleriz. Evet, aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mektep midir? Şahitlerin görüşleri doğrudur fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.

Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki adet Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi hem adliyeyi hem zabıtayı hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevk ettiriyorlar.

Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa’nın ekseri evlerinde dinî bir kitabı, biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mektep mi açılmış olur? Sadece kitap okumak ve dinlemekten ibarettir.

Bu vaziyetten anlaşılıyor ki biz yalnız bu asırda Kur’an’ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlerini beyan eden Risale-i Nur’u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitapları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mektep açmışsınız etiketini yapıştırmaya gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi sizce de malûmdur.

Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ‌ demiş ve talebelerine de “Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz.” diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: “Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.” diye rapor vermişler.

Muhterem hâkimler!

Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur’an hakikatlerinden ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde bütün kitap, risale ve mektupları iade etmeye ittifaken karar vermişlerdir.

Risale-i Nur: Yüz otuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur’aniyeyi mezc ve telif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatçe, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika’ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:

“Risale-i Nur, manevî hakikatleri ve iman ilmini Avrupa’nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken ispat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur’da başka eserlerden nakil yoktur, Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi’ bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüz binlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.”

Muhterem heyet-i hâkime!

Risale-i Nur’un gayet hârika bir cüzü olan Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.

Risale-i Nur’la mübareze edilmez, o mağlup olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmi sekiz sene oldu.) İman hakikatlerini güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlup olmazlar. Risale-i Nur’u mağlup edebilmek için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.

Çünkü Risale-i Nur dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati tanıyan, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.

Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleriyle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.

Heyet-i hâkime!

Bin seneden beri Kur’an’ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm’ın kahraman mücahidi olan ve Kur’an’ı cihanın cihat-ı sittesinde ilan eden necip ve mübarek kahraman ecdadımızın evlatlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıt olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur’an-ı Kerîm’in on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (asm) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı Nur-u Kur’an’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur’anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüz bin başlar feda oldukları hakikate başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâm’ı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden; istibdatlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilan eden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlerini güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle ispat eden ve Risale-i Nur’la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslâmiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-i Kur’an’a feda olan bu başı zalimlere eğmem.” diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur’dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halâskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.

Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur’u yazacağız.

Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (ra) hilafeti zamanında âdi bir Hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular (*[3]). Halbuki o Hristiyan, İslâm hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.

İşte bunun içindir ki mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin beyanı vechile:

Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli Mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i haşirde milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur’an hakikatlerine hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:

Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cemiyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün idam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa ne cevap vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zatlar bizi beraet ettirdiler.

İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlere rağmen bize deseniz ki sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerîmenin kale-i kudsiyesine iltica ediyorum: حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ۞ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصٖيرُ

17.2.1953

Urfa, Yusufpaşa Mahallesinde

Hüsnü Bayram

(Nur Çeşmesi)


Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap

Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsûr sene (*[4]) evvel yazılmış ve mükerreren tab' edilmiş bir meseleyi, Urfa Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mânâ vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propağanda namı vermişler. O mesele de budur:

Eski Harb-i Umumi'nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman'la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe alet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: "Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek..."

Ben de o zaman demiştim: "Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum" diye o zaman demiştim.

İşte mes'elenin hakikati bu iken, kırk sene evvel bu mes'ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.

Şimdi hasta olduğum için, müdde-i umumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: "Urfa'daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye'nin zeylindeki vecizelerden, "sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır" diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor" demişler.

Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar mânâsız, kırk küsür sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur'un Urfa'daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.

Yine müdde-i umumî dedi ki: "Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes'uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemâl'e 'Kemal, namaz kılmayan haindir' dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur."

Ben de dedim: "Yüzer ayât-ı Kur'âniyede müslümanlar için en büyük hakîkat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb'usanda benim M. Kemâl'e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur'un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya alet olmuşlardır ki, Kur'ânın hakâikiyle Komünist Rus'a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.

Said-i Nursî

(Asar-ı Bediiyye)


HAZRET-İ ÜSTAD'A MERSİYE ŞEKLİNDE BİR HİTABE

Kutlu olsun, mutlu olsun sana ol âlî makam,

Fitnenin narı hemen oldu sana berd ü selâm

Urfa'nın topraklarında değildir Üstadımız[5]

Pek sıcak kardeşlerin kalbindedir serdarımız

(Mesnevi-i Nuriye (Badıllı))

Diğer Bahisler

Hususi muhabere mektuplarından:

(Bu mektuplar 1951-1960 arası Üstad'dan Urfa'ya gelen mektuplarındandır)

"... Ben Urfa'ya eskiden de varmışım. Urfa'lılarla çok alâkadarım. Hatta burada (Emirdağında) kalmamın bir sebebi de, burada Urfa'lıların bulunmasıdır. Urfa halkını çok sevdiğim için, Hüsnü'yü oraya gön derdim ve onların hatırı için Hüsnü'ye bu kadar zahmetler çektirdim.

Urfa'yı kendi öz vatanım Nurs gibi sevdiğim ve ahalisine akrabam gibi dua ettiğim için, oraya talebelerimi gönderdim. Yoksa vilayat-ı şarkiye umumen Nur talebesidir. O mübarek Urfa halkına çok selâm ve dualar edip dualarını beklerim...”

Başka bir mektubundan:

"Rabian: Üstad'ımız diyor ki: "Ben Urfa ve havalisine meskat-ı re'sim olan Nursdan ziyade ehemmiyet veriyorum. Bazı esbab-ı mühimme olmasaydı, ahir hayatımı orada geçirecektim. İnşaallah hayatta kalsam belki ona da muvaffak olurum.

Ben nasıl Nurs köyünü, sağ ve ölü umumen duama alıyorum.. Urfa'yı da sağ ve ölü umumen duamdadır Hatta nerede bir Urfa'lı bana rastgelse, bir akrabam nazarıyla bakıyorum. Hususan orada Medrese-i nuriyeyi himaye eden alimlere çok minnettarım. Ben de o zatlara itimaden iki hâs talebemi orada bırakıyorum...”

Bir başka mektuptan:

"Hamisen: Üstad'ımız diyor ki: "Madem Urfa halkı benim manevî evlâdlarım ve talebelerime himayet ve şefkatle samimi alâkadardırlar. Urfa halkının hatırı için bir mani’ olmazsa, Urfa'ya veya yakınına gelmek arzum var, İstiyorum. Fakat ne vakit kısmet olsa... Hem Abdullah. Hüsnü gibi evlâdlarım aynı Ceylan ve Zübeyr gibi olduklarından, onları yanıma alacaktım. Madem Urfa halkı bu derece samimi ve hamiyetkârdırlar. O kadar sevdiğim evlâdlarımı Urfa halkına veriyorum. Urfa halkına minnettarlığımı ve teşekkürlerimi beyan etsinler. Hükûmet ne yapsa, Urfa halkının hatırı için helâl ediyorum.” dedi ve sizin Urfa'da kalmanızdan ruhu rahat etti.. Hem lüzum var.”

(Kaynak: Mufassal Tarihçe-i Hayat, A. Badıllı)

Risale-i Nur'daki Diğer Alakalı Yerler

İlgili Resimler/Fotoğraflar

Said Nursi'nin Ölüm Belgesi


Said Nursi'nin 1960'ta Urfa'da ilk gömüldüğü yer


Said Nursi'nin 1960'ta Urfa'da ilk gömüldüğü yer (2)


Said Nursi'nin Urfa'da ilk gömüldüğü yerin (makam) bugünkü hali


Urfa'daki makamının yanındaki çeşme


Urfa'daki makamında yer alan açıklama


Naaşının Urfa'dan nakli için kardeşi Abdülmecid Ünlükul'dan zorla alınan muvafakatname


Bediüzzaman'ın naaşının Urfa'daki kabrinden çıkarıldığına dair resmi yazı


Bediüzzaman'ın naaşının Isparta'ya nakline dair resmi yazı


"T.C. Urfa C. Müdde-i Umumiliği

Sayı: 2293

Urfa: 23.3.960

Çok aceledir

TEREKE HÂKİMLİĞİNE - URFA

21.3.1960 günü vilayetimize gelerek İpek Palas otelinin 20 nolu odasına inen Said-i Nursi'nin 23.3.960 günü saat 10'da kendi eceliyle vefat ettiği Urfa Emniyet Müdürlüğünün 23.3.960 tarih ve 1 sayılı yazısıyla bildirilmiştir.

TİM.11O

Adı geçenin sahipsiz bulunması hasebiyle yedindeki eşyasının hâkimliğinizce tesbit ve gereğinin ifası rica olunur.

C. Müdde-i Umumisi

Pertev Savaşçıoğlu"

Tereke hâkiminin otele gelerek Üstad'ın cenazesi başında tesbit ettiği eşya ve aldığı kararı da şöyledir:

T.C. URFA TEREKE HÂKİMLİĞİ

Esas: 1960/1

Hakim: Özdemir Türker 12096

Kâtip: İbrahim Dedeşah

Müteveffa Said-i Nursi'ye ait eşyalar yed-i emin olarak Zübeyr Gündûzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram'a teslim edildiğ'inde kendileri bugün hâkimliğimize müracaatla müteveffanın yegâne vârisinin Konya İmam Hatip Okulu'nda bulunan Arapça öğretmeni Abdülmecid Ünlükul'un olduğunu bildirerek eşyanın oraya gönderilmesini taleb ettiler. G.D. mütevaffanın yakınlarının beyanına göre vârisinin Konya İmam Hatip Okulu'nda Abdülmecid Ünlükul'un olduğu beyan edildiğinden, mumaileyh müteveffanın yegâne varisi olup olmadığı tesbit edilerek, kendisinden başka vârisi yoksa eşyaların nüfus kaydı veya veraset ilâmı mucibince kendisine ödenmesi için Konya tereke hakimliğine müzekkere yazılmasına, eşyaların mezkûr hakimliğe gönderilmesine karar verildi.

26/3/1960

Katip Hâkim 12096

imza

Hâkim: Özdemir Türker 12096

Katip: İbrahim Dedeşah

Müteveffa Said-i Nursi'ye ait eşyaların Konya Tereke Hâkimliğine 26.3. tarihinde 741, 742, 743, 744, 745, 746 numaralı posta makbuzuyla gönderildiği, posta masrafı olarak üç bin dörtyüz elli kuruş masraf yapıldığı ve terekede bulunan onbeş liranın buna mahsup edildiği görülmüştür.

G.D. Dosyanın hıfza kaldırılmasına karar verildi. 26/3/960

Katip Hâkim

imza imza

Tereke Hâkimliğinin Üstad'ın odasında tesbit ettiği eşyalarının listesi:

Eşyanın cinsi Adedi Kıymeti -kuruş

Cizlavet marka bir çift lastik: 1 500

Bir sepet içinde:

dört adet sefer tası içi, bir adet çinko tencere küçük, bir tane küçük çaydanlık, bir ayaklı bardak, iki tane ayaksız bardak: 150

Bir adet eski çarşaf,

bir eski frenk gömleği,

bir tane eski iç gömlek,

sarık üzerine sarılacak bez,

üç tane mendil, bir havlu,

bir de pamuklu hırka, bir eski gömlek

bir eski çarşaf ve mendil, bir

eski bohça 1750

Bir adet havlu 200

Bir adet kırık gözlük, bir adet dua kitabı, eski yazı takvim, iki adet kalem

Başkaca tesbit edilecek eşyası kalmadı.

Müteveffanın yanında bulunanlardan Said-i Nursi'nin Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında tüccar Kadir Çalışkan'a ait bir taksi mevcud olduğunu ve müteveffanın onunla seyahat etmekte bulunduğunu, müteveffanın Konya"da İmam-Hatip okulunda Arapça öğretmeni olan Abdülmecid Ünlükul isminde bir kardeşi bulunduğunu başkaca kardeşi olmadığını, Said-i Nursi'nin de hayatında evlenmemiş bulunduğunu, müteveffanın nüfus cüzdanı bulunmadığını, Emirdağı nüfusunda kayıtlı olduğunu bildirdiler. Müteveffa ile birlikte bulunan ve ibraz ettiği nüfus kaydına göre Zonguldak'ın Safranbolu kazası Babasultan mahallesinde hane no: 58 cild 1, 67 numarada kayıtlı Hüsnü Bayramoğlu...”

Ve bu tutanakta Üstad'la beraber Urfa'ya gelmiş bulunan diğer iki talebesinin isim ve künyeleri kaydedildikten.. ve arabanın plaka numarası, motor numarası vesair tesbit edildikten sonra şöyle denilmektedir:

"Bu sırada müteveffanın üzerinde onbeş lira bozuk para çıktı. Ruhsatnamede görünen kahverengi vasıtanın halen Hüsnü Bayram'ın şoförlüğünü yapmakta olduğu vasıta anlaşılmakla, eşyalar yed-i emin olarak ve taksinin sahibi bulunan Kadir Çalışkan'a teslim edilmek üzere, yed-i emin olarak Ziver Gündüzalp, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram'a teslim edildi. Tanzim olunan zabıt birlikte imza altına alındı. 23/3/960

Hâkim: Katip Mübaşir Bilirkişi Yediemin

Ö.Türker İ.Dedeşah S.Dur Cemal Çopur Hüsnü

Bayram

Yediemin Yediemin

Ziver Gündüzalp Bayram Yüksel

Hazret-i Üstad'ın beraberinde Urfa'ya gelen ve kucaklarında Üstad'ın vefat ettiği sadık hizmetkârları; -

İlgili Maddeler/Kategoriler

  • Bayram Yüksel: Bediüzaman'ın Urfa'da vefatı esnasında da yanındaki talebesi.
  • Abdülmecid Ünlükul: Bediüzzaman Said Nursinin kardeşi. Abisi Said Nursi'nin cenazesinin Urfa'dan nakli için kendisinden zorla muvafakatname alınmıştır.
  • Eyyüb (as): Kabr-i şerifi Urfa sınırları içerisinde bulunan peygamber
  • İbrahim (as): Doğum yeri hakkında çeşitli rivayetler içerisinde en kuvvetlisi Urfa, Harran olan ve ateşe atılma hadisesi Urfa'da yaşanan peygamber
  • Said Nursi'nin Kabri: Said Nursi vefat ettiğinde Urfa'ya gömülmüştü
  • Hulusi Yahyagil: Bediüzzaman'ın Urfa'da Kurtuluş savaşında hizmetleri olan ve Urfa'da Risale-i Nur ile ilk iman hizmetlerini başlatan asker talebesi
  • Zübeyir Gündüzalp: PTT memuru iken Üstadının emriyle Urfa'ya tayin olup iman hizmetlerinde bulunan talebesi
  • Ceylan Çalışkan: Bediüzzaman'ın sevkiyle iman hizmeti için Urfa'ya gelip 6 ay hizmet eden talebesi
  • Abdullah Yeğin: Said Nursi'nin hizmet için Urfa'ya gönderdiği talebesi
  • Hüsnü Bayramoğlu: Said Nursi'nin hizmet için Urfa'ya gönderdiği talebesi
  • Hayat-ül Harrani: Urfa Harran’daki zâviyesinde irşad faaliyetinde bulunmuş olan ve iyi hali ve kerametleriyle tanınan veli zat.
  • Abdülkadir Badıllı: Urfa'da genç yaşında Risale-i Nuru tanıdıktan sonra vefatına kadar Urfa ve havalisi başta olmak üzere iman ve Kur'an hizmetinde bulunmuş nur talebesi.
  • Salih Özcan: Özellikle hariç memleketlerde Risale-i Nur ile hizmet etmiş ve Bediüzzaman'ın vasiyetinde ismi geçen Urfalı nur talebesi
  • Mahmut Kamil Toker: Urfa'da yetişmiş din âlimlerinden olup Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ettiğini Üstad el yazma Emirdağ Lahikasında geçen bir mektupta sitayişle beyan etmiştir.
  • Risalelerde bahsi geçen kişilerden kabri Urfa'da olanların listesi

Kaynakça

  1. https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eanl%C4%B1urfa
  2. Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı
  3. Bu hakikati Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.
  4. Bu cevap 1953 senesine aittir. (Naşir)
  5. Bu şiir, Üstadımızın irtihalinin hemen akibinde yazıldığından ve henüz Üstadımızın kabr-i pürmünevverleri vahşî canavarların saldırısına uğramamış olduğundan, kerametkârane bir nevi îma-i ihbarîden hâlî değildir gibi bana geliyor. (Nâşir)