Mustafa Çelik

Risale-i Nur Ansiklopedisi - Külliyat, istişareler, çalışmalar sitesinden
Şuraya atla: kullan, ara
Mustafa Çelik.JPG

Mustafa Çelik ya da Kuleönlü Sarıbıçak Mustafa Hulusi Risale-i Nur’da geçen “Mübarekler Heyeti”nin ilk fertlerinden olup güzel hattıyla Nur Risalelerinin yazılarak çoğaltılmasında büyük hizmetleri olan bir Risale-i Nur talebesidir. Önceleri Sallabacak olan lâkabını Üstad Bediüzzaman Sarıbıçak olarak değiştirmiştir. Büyük Ruhlu Küçük Ali’nin ağabeyidir. Üstad'ı Barla'da ziyaretinde kapı kilitli olmasına rağmen onlara kendiliğinden açılır ve Üstad'ı ziyaret ederler. Bir defasında da Üstad onlara gelmemelerini söylediği halde yola çıkarlar ve fırtınaya tutulurlar. Risale yazma vazifesinde kaleminin kardeşi Büyük ruhlu küçük Ali abiye verildiği üstad beyan etmektedir. Gavs-ı Azam 800 sene önce gayb aşina gözüyle ondan haber vermiştir.[1]

Şahsi Bilgiler

Diğer İsimleri: Kuleönlü Mustafa, Sofuoğlu Mustafa Hulusi, Sarıbıçak Mustafa Hulusi, Sarıbıçak Mustafa, Büyük Mustafa, Sallabacak Mustafa Hulusi, Mübarek Mustafa

Doğum Yeri ve Tarihi: Isparta'nın Atabey ilçesinin Kuleönü kasabası, 1900[1]

Vefat Yeri ve Tarihi: 1954[2] veya 1956[1]

Kabrinin Yeri:Kuleönü köyü mezarlığına bitişik olan ve mezarlık için bağışladığı kendi tarlasında[1]

Risale-i Nur ile Nasıl Tanıştığı

İslamköylü Hafız Ali vasıtasıyla tanımıştır.[1]

Bediüzzaman Said Nursi ile Görüşmeleri

Risale-i Nur'da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği

Biraderzadem merhum Abdurrahman’ın vefatını müteakip yanıma gelip kuvvetli emarelerle Abdurrahman’ın yerine bana gönderildiği kalbime ihtar edilen, gayet çalışkan ve hâlis kardeşlerimizden, elmas kalemli, Kuleönlü Sarıbıçak Mustafa Hulusi’nin, on fıkra yerine geçecek tek birinci fıkrasıdır

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَاَسْرَارِهَا

Ey benim muhterem Üstadım!

Âciz talebeniz, küre-i arz içerisinde ruhum bazen şarka, bazen cenuba, bazen garba, bazen şimale, bazen semaya giderdi. Acaba yardım ne taraftan erişecek diye beklerdim. Ruhum bir mürşid-i ekmel taharri ederdi. Aramak üzere iken bana ilham olundu ki “Mürşidi sen uzakta arıyorsun, pek yakınında bulunan Bedîüzzaman vardır. O zatın Risale-i Nur’u müceddid hükmündedir. Hem aktabdır hem Zülkarneyn’dir hem âhir zamanda gelecek İsa aleyhisselâmın vekilidir yani müjdecisidir.” denildi. Bunun üzerine Üstad-ı Muhteremin nezdine vardım. Risaleleri, bize yazmak için emir verdi. Ben de on beş kadar Sözler’den yazdım ve okuyorum. İstidadım kısa, fikrim müşevveş olduğundan risalelerden hakkıyla istifade ve istifaza edemiyordum.

Bilâhare Yirmi İkinci Mektup’u verdiniz, yazdım. Bir iki defa arkadaşlarımla okudum. Âciz talebenizin maddî ve manevî, on beş yaşından beri mazide birikmiş olan küflü yaralarını tedavi etti, elhamdülillah. Bunun üzerine bir rüya gördüm. Rüya budur:

“Menamda, kıbleye karşı bir vilayete gittim. O vilayette gezerken iki büyük acib fabrikaya rast geldim. Bu fabrikalar, dünyadaki fabrikalara benzemiyor ve hem de bu fabrikalar insanın sağ cenahına geliyor. İkisinin de sahipleri yok. İçerisine girdim; fabrikanın biri büyük, biri küçük. Bu küçük fabrikayı ben idare ederim diye ona sahip oldum.” Bunun üzerine bir rüya daha gördüm:

Kıbleye karşı uzun bir kışla ve kışlanın içinde büyük bir fırın var. Ben de o fırının dairesindeyim ve ayak üzereyim. Karşımda, gençlerden ehl-i takva Süleyman isminde bir genç vardı. Ve sağ tarafımda yine gençten, İsmail isminde birisi vardı. Buna binaen, ale’t-tahmin yüz kadar gençler, o fırının dairesinde sağımda ve solumda ayak üzere idiler. Hayret ettim. Bunun üzerine büyük bir zat geldi, gençlerin önüne ufacık bir mendil serdi. O mendil üzerinden, dört köşe haşhaşlı ekmeği gençlere birer birer dağıttı. Bilâhare o mendilin içinden birer avuç da kuru üzüm dağıttı. Bakıyorum, o mendilden üzüm ve ekmek tükenmedi. Hayret ettim. Bana denildi ki: “Bu mübarek zat, Said Nursî’dir.” Ben de anladım ki bu hârika iş aktablarda bulunur dedim, uyandım.

Bunun üzerine risaleleri devam üzere yazmakta iken, Allah’ın tevfiki ve Üstad-ı Muhteremin himmeti erişti. Çok çok istifade etmeye başladım. Bilâhare bütün o rüyamda gördüğüm gençler, etrafıma toplandı. Her birisi bana arkadaş ve Kur’an’a talebe oldular.

Ve bir de bizim memleketin insanları, bir parça ehl-i tarîkat ve ehl-i takvadır. Memleketimizde zahir ve bâtın hocası olmadığından şeytana ve nefse çok defa hedef oluyorduk ve evham içinde boğuluyorduk. Risaleleri okudukça, şeytan-ı laîn ve nefsin hilelerini ve evhamlarını cehennemin dibine atıyordu. Risaleleri okurken çok arkadaşlar çok hayrette kalırlardı. “Bu koca bedî’, bu lü’lü-misal bu sözleri, bu kelimeleri nereden buluyor?” diye birbirimize çok defa diyorduk. Lisanına baksan, bir şey istifade edilmez gibi görünüyor. Halbuki söyledikleri hep hikmettir. Nazarımıza dehşet veriyor, nur serpiyor (Hâşiye[3]) diye tekrar tekrar iştiyakla okuyorduk. Bunun üzerine “Risaletü’n-Nur ve Mektubatü’n-Nur, okuyanlara bir iksir-i a’zamdır.” diye hükmettik.

Muhterem Üstadım, maddî ve manevî yaraları bulunan bu yüz arkadaşlarımın yaralarını, risaleler tedavi ediyor. Hattâ bazen bizden uzak olanlar evhama boğulur, gelirler; âciz talebeniz bir risale okursam evhamını kaldırır giderlerdi. Cenab-ı Hak, Feyyaz-ı Mutlak ve Hallak-ı Azîm mevcudat ve camidat ve zerreler adedince sizden razı olsun, âmin!

Yarın mahşerde, herkesten evvel Resul-i Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem Efendimiz Hazretlerinin şefaatine mazhar ol, inşâallah, âmin!

Bu gençlerin her gün, her saat duasını alıyorsunuz. Ve her bir risaleyi okurken en aşağı sekiz on kadar arkadaş bulunuyor. Halbuki bu fitne-i âhir zamanda, bu gençlerin bir araya gelip hak söz dinlemeleri pek mühimdir ve medar-ı şükrandır.

Bu âciz talebeniz Arabî görmemiş ve medrese hiç görmemiş. Eskiden yazılmış Türkçe kitapları okurdum, maddî ve manevî yaralarımı tedavi edecek ilaç bulamazdım. Ruhum ve kalbim çok çırpınıyordu. Öyle bir dereceye gelirdim ki her saat kendimi intihar etmeye karar verirdim. “Acaba halim nedir ve ne olacak? Mürşid-i kâmil nerede bulabilirim?” diye çok merak eder ve yeis içerisinde kalırdım.

Cenab-ı Hak nasıl ki cehennem gibi bir zaman içinde cennet gibi bir zamanı halk eder ve her zamana lâyık çareleri icad eder ve her yaraya muvafık ilacı ihsan eder. Öyle de bu medresesiz zamanımızda bizim gibi yaralılara –Üstad-ı Muhterem vasıtasıyla– risaleleri Türkçe olarak telif ettiriyor. Buna ne kadar şükredeyim? Lâyüad velâ-yuhsa Cenab-ı Hakk’a şükürler olsun ve Üstad-ı Muhteremi de Kur’an hizmetinde muvaffak edip iki cihanda aziz eylesin, âmin!

Ben hiçbir Arabiyat görmeden, medresede beş on sene okumadığım halde yalnız risaleleri yazıp ciddiyetle okudum. Kendimi yirmi sene medresede okumuş gibi tahayyül ediyorum. Sebebi ise bu âcizin, bu fakirin, bu miskinin nezdine çok Arabiyat hocaları geliyor ve benim okuduğuma hayret ediyorlar. Evvelden mürşid-i kâmil terbiyesi görmüş insanlar geliyorlar, benden işittikleri kelimelere meftun oluyorlar. Çok hocalar iki diz üzerine gelip risale okuyuver diyorlar.

Eğer sesim erişse idi olanca kuvvetimle bağırarak, küre-i arzdaki gençlere diyecektim: “Risaleleri ciddi okumak ve yazmak, yirmi sene medresede okumaktan faiktir ve daha menfaatlidir.” Medresede okumaktaki maksat, evvela kendini kurtarıp sâniyen ümmet-i Muhammed’i (asm) kurtarmaya çalışmak değil mi? Risaletü’n-Nur ve Mektubatü’n-Nur, yirmi senelik medrese ilmini veriyor itikadındayım.

Ve her bir risale, tek başıyla bir mürşid-i ekmeldir. Kalbi bozulmamış herhangi genç, bir risaleyi alıp dikkatle ve teslimiyetle okusa daire-i inkıyada geliyor, ıslah oluyor. Herhangi bir maddiyyun, bir risaleyi alıp okursa iman etmezse de hiçbir bahane bulamıyor. Herhangi bir dinsiz okusa ve tamam manasıyla anlasa imana geliyor. Herhangi bir feylesof okusa “Bundan daha yüksek akıl olamaz ve akıllar toplansa bunun fevkine çıkamaz, akıl buna yol bulamaz.” diyor. Risale-i Nur, lisan-ı hal ile Avrupa meftunu bulunan tek gözlü Deccal’a “Ya iman et yahut bütün dünyanın maskarası olacaksın.” diyor.

Şimdi aziz ders kardeşlerim! Bu fakir, bir tane mürşid-i ekmel ve kutub ararken Cenab-ı Hakk’ın ihsanıyla, keremiyle, lütfuyla, rahmetiyle, Üstad-ı Muhteremin sa’yi ile yüz on dokuz mürşid-i ekmel ve kâmil buldum. Risaletü’n-Nur ve Mektubatü’n-Nur, yüz on dokuz adediyle, her birisi birer mürşid-i ekmeldir ve aktabdır.

Ey maddî ve manevî yaralı olan genç kardeşlerim! Ve ey mürşid-i ekmele muhtaç olan ehl-i tarîkat kardeşlerim! Şeyh Abdülkadir-i Geylanî ve Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, Mevlana Hâlid radıyallahu anhüm, kuddise sırruhu Hazretlerinin derece-i kemalâtları, meratib-i imanları risalelerde ve Mektubat’ta vardır. (Hâşiye[4])

Ey kardeşlerim ve ey halifeler! Tarîkatın ve hakikatin müntehasını anlamak isterseniz risaleleri ciddiyetle okuyun. Bâlâdaki zatların arkasında gidersiniz ve yüksek imanlarına yaklaşırsınız.

Ey ehl-i tarîkat kardeşlerim, bilhassa sizlere çok rica ediyorum, risaleleri bir defa okuyunuz. Risaletü’n-Nur ve Mektubatü’n-Nur’un her bir satırında, bir kitabın tesirini bulamazsanız bana ne derseniz deyiniz, kabul ediyorum.

Tekrar çok tavsiye ediyorum, okuyun, okuyun. Okudukça risaleler feyiz-âver nurları saçıyorlar. Okudukça iştiyaka getiriyorlar, usanç vermiyorlar. Başka kitapları bir iki defa okusan insana usanç veriyor. Halbuki risaleler öyle değil, okudukça başka başka iman halleri telkin ediyorlar.

Döneceğim bâlâdaki rüyanın tabirine; aklım yetiştiği kadar tabir edeceğim, Allah hayretsin.

Biri büyük biri küçük fabrikadan, büyük fabrika ise üstad-ı muhteremdir. Fabrikanın içerisinde bulunan acib ve garib, bedî’ âletler ise bu zamana kadar hiçbir imamın söylemediği kelimeleri ve iman telkinatlarını yapan Risaletü’n-Nur eczalarıdır. O küçük fabrika ise Risale-i Nurları kim okuyup yazarsa o dahi küçük fabrikaya benzeyecek. İçerisindeki bedî’ âletler ise Risale-i Nur’un düsturları, hakikatleri ve mesail-i imaniyedir. Okuyan ve yazan insanlar, öyle kuvvetli, sarsılmaz imanları bulacaklardır. Fabrika hareketi ise risaleleri okuyup yazan adamların kemal-i şevk ve heyecanla çalışmalarıdır. Görmüş olduğum vilayet ise velayet-i kübra yollarını gösteren Risale-i Nur’dur.

Bu rüyayı takviye için bir rüya daha söyleyeceğim: “Menamda, İstanbul’a yaya olarak iki defa gittim. İstanbul’a vardığımda, dükkânları hep açıktır, içinde sahipleri yoktur, dükkânların içinde –sandıklarda– büyük büyük mıhlar gördüm ve başka demir parçaları da vardı. Bunun üzerine manevî rahmet yağarken İstanbul’dan yaya olarak avdet ettim.”

Allahu a’lem bunun tabiri de dünyada İstanbul büyük ve güzel memleket olduğu gibi öyle de risaleler ve Mektubatü’n-Nur velayet-i kübra yollarını gösterir. Demir gibi kuvvetli, elmas mıhlar gibi hakikatin bürhanlarını satışa çıkaran ve her risale bir kudsî dükkân hükmüne gelen bir meşher-i nuranidir. O sergide, imanî nurlar teşhir ediliyor. Ve velayet-i kübra yollarını gösterdiğini, iki kere iki dört eder derecesinde kanaatim gelmiştir.

İkinci gördüğüm rüyanın tabiri, Allahu a’lem böyle olsa gerektir: Kıbleye karşı kışla ise manevî, Allah’a asker olan gençlerin Isparta vilayetindeki geniş dershanelerine işarettir. Ekmeği dağıtan zat ise Üstad-ı muhterem Said Nursî’dir. Ve ekmek pişiren fırın ise Üstadımın hususi medresesidir. Fırının ekmeğinin müşterileri ise risaleleri okuyup lezzetini anlayan, benim gibi ve arkadaşlarım gibi هَلْ مِنْ مَزٖيدٍ diyenlerdir.

Evet Üstad-ı muhterem, insanlara manevî ekmek dağıtıcıdır. Bu fırında çok işaretler vardır. Aklım bu kadar yetişiyor. Gençlerin ayakta olması ise gençlerin imanî risaleleri okuyup imanları kuvvetleneceğine işarettir. O tatlı ve yedikçe noksan olmayan üzüm ve ekmek ise her şeyden daha tatlı i’caz-ı Kur’an esrarına ve imanın envarına işarettir ki onları Risale-i Nur dağıtıyor. Âciz talebeniz ise gençlerin başında ve sağ tarafta bulunduğum ise gençlere ihsan-ı İlahî, ikram-ı İlahî ve Üstad-ı muhteremin himmetiyle o gençlere vesile olacağıma işarettir, inşâallah. Benim aklım bu kadar eriyor. Bu kadar tabir edebildim. Rüyalarımın ıslah ve tabirini rica ederim.

Yirmi gün zarfında bir rüya daha gördüm: Eğirdir Gölü’nün kenarında, yani çakıllığında bulunuyormuşum. Bu denizin kenarında büyük bir beyaz çadır kurulmuş. Çadırın içinde, büyük bir direğin dibinde Üstadım Said bulunuyor. Bu esnada eline büyük bir kırmızı kaplı kitap alıp çadırın direğine dayanarak o kitabı okudu. Bilâhare hariçten, kıble tarafından Mahmud isminde gençten, yeşil elbiseli birisi gelip Üstadımın elinden o kitabı –yani okuduğu hutbeyi– istedi ve aldı. Çadırdan Mahmud ismindeki genç dışarıya çıktı, kıbleye karşı, ayak üzere halklara dedi ki: “Bu ana gelinceye kadar böyle bir hutbeyi hiçbir imam okumamıştır.” diyerek o hitabeyi alıp kıbleye karşı götürdü. O anda uyandım. Allah hayretsin.

Bu rüyayı da bildiğim kadar tabir edeceğim: O deniz ise şeriat-ı Muhammediyedir (asm). O çadır ise Isparta vilayetidir. O hutbe ise Risaletü’n-Nur ve Mektubatü’n-Nur’dur. Hutbeyi götüren yeşil elbiseli genç Mahmud ise ya Şeyh-i Geylanî ya İmam-ı Rabbanî’dir. Risaleler makam-ı Mahmud yolunu tarif ediyorlar. Üstadımın hutbesi olan Risale-i Nur, bu zamanın bir mehdisi ve müceddididir.

Ey küre-i arzda bulunan gençler, hocalar ve halifeler! Bin senedir insanların aradığı Mehdi Hazretlerinin pişdarı ve müjdecisi Üstadımın neşrettiği Risale-i Nur’dur. Ey benim kardeşlerim! Benim gibi âciz bir talebenin okumasından, anlamasından ne çıkar? Üstadıma ne sual açabilirim? Kaç kitap okudum da sual açayım ve mesele halledeyim? Ne gibi sual sorayım?

Dünyada çok kitaplar vardır ve o kitapları okumuşsunuzdur. Okuduğunuz kitapların hepsini de anladınız mı? Alâküllihal anlayamadığınız meseleler çoktur. Üstadıma sual açınız, meydana ilim çıksın ve iman hakikati çıksın da dünyada bulunan üç yüz elli milyon Müslümanlar da istifade etsinler. Ne kadar müşkülatınız varsa halledilsin, bizim gibi âcizler de istifade etsin.

Ey hocalar ve ehl-i kalp! Soracağınız suallerin cevaplarını Risale-i Nur’da bulabilirsiniz. Ehl-i keşif ve kalpten birisi, benim gibi âciz bir insandan Mehdi’yi soruyor “Ne vakit gelecek?” Daha Mehdi’yi anlayamamış. Dabbetü’l-arz kimler olduğunu bilmiyor. Bunlara dair, risalelerde birer bahis vardır. Her müşkül sualin cevabını o risalelerden arayınız, bulursunuz.

Ey hocalar ve halifeler! Bizim ilmimiz bize yeter deyip yıldız böceği gibi şavkınıza, ilminize aldanmayın. İnsanın kendi bildiği kendine kâfi gelmez. Her insan, her meseleyi yalnız anlayamaz. Uyuyorsunuz! Uyuduğunuz miktar artık yeter! Uyanmalı…

Peder ve validem ve cümle arkadaşlarım ve biraderim Ali çok selâm edip iki ellerinden öper ve dua etmektedirler.

Kuleönü’nde Sofuoğlu

Talebeniz Mustafa Hulusi (rh)

(Barla Lahikası)


İşte o cilve-i rahmetin binden bir cüzü şudur ki: Ben o hüzüngâhım olan dereden ve o hüzün-engiz haletten Barla’ya döndüm. Baktım ki Kuleönlü Mustafa namında bir genç, benden ilm-i hale ait abdest ve namaza dair birkaç meseleyi sormak için gelmiş. O vakit misafirleri kabul etmediğim halde, onun ruhundaki ihlas ve ileride Risale-i Nur’a edeceği kıymettar hizmeti (Hâşiye[5]) güya hiss-i kable’l-vuku ile ruhum o gencin ruhunda okudu. Onu geriye çevirmedim, kabul ettim. (Hâşiye[6])

Sonra tebeyyün etti ki Risale-i Nur hizmetinde ve benden sonra hayru’l-halef olarak, bir vâris-i hakiki vazifesini tam yerine getirecek olan Abdurrahman yerine, Cenab-ı Hak Mustafa’yı numune olarak bana göndermiş ki senden bir Abdurrahman aldım, mukabilinde bu gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman o vazife-i diniyede sana hem talebe hem biraderzade hem evlad-ı manevî hem kardeş hem fedakâr arkadaş vereceğim. Evet, lillahi’l-hamd otuz Abdurrahman’ı verdi.

(Lem'alar, 26. Lem'a, 12. Rica)


Avdetten bir iki ay sonra, hemen askere gittim. Terhis oluncaya kadar; yirmi mah mukaddem bu yaralar içinde, her saat ve her dakika “El-mevtü hakkun” kaziyesini düşünüp “Acaba benim halim ne olur?” derdim.

Memlekete avdetimde, ağabeyim Mustafa’yı görünce ruhum biraz genişledi. Acaba bu nereden ileri geliyor, dedim. Bir iki gün sonra, mübarek ramazan-ı şerif gecesi üçüncü hitap olarak yine rüyamda, memleketimizin kenarında, Üstadım Bedîüzzaman, elinde bir asâ, çoban olup dellâllığını ilan ediyor. Ve diyor: “Ben Kur’an’ın dellâlıyım.” diye yüksek sesle bağırıyor, ilan ediyor. Ben heyecanımdan hemen uyandım.

(Barla Lahikası)


Kuleönü karyesinden elmas kalemli Mustafa’nın kıymettar arkadaşı Hâfız Mustafa’nın fıkrasıdır

Ey Feyyaz-ı Mutlak ve Vâhid-i Ehad olan Cenab-ı Allah’a giden tarîk-ı müstakim yolunu gösterip pek elemli ve pek hatarlı uhrevî hayatımın kurtulmasına sebep olan Üstadım Efendim!

Bundan dört mah mukaddem, Kur’an-ı Hakîm’in elmas, inci dükkânından pırlantaları ve vüs’atimiz kadar uhrevî harçlığı almak üzere ziyaretinize arkadaşım Mustafa ile varmıştık. “Ne için geldiniz?” diye şefkatli bir tekdire binaen müteessirane geriye döndük. O tekdirden gelen şefkatli ve ücretli bir fırtınaya tutulduk. O zaman Üstadımın iksir-i a’zam olan o mübarek kalbini rencide ettiğimizi anlayınca ikinci bir teessür bana geldi. Bu zamana kadar pek âciz, hiç-ender hiç olan zayıf ruhum o teessürler içinde feryat ederken şefkatli tokat risalesinde, bizim fırtınalı tokadımızı zikreden Üstadımızın hakkımızda ne derece şefkatli olduğunu anladık. O teessüratımız sürura kalboldu. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى

(Barla Lahikası)


Şükre dair nüshanız Kuleönlü Mustafa bir adama verip o da muhafaza edememiş. Yağmur bir parça bozduğu için mahcup olarak, sana göndermeyip bana gönderdi. Benim de güzel yazılmış bir nüsham var, sana gönderiyorum. Ona göre yeni bir nüsha kendinize yazarsınız. Sen bana şükre dair yazdığın mübarek nüshayı, bir ay evvel Atabey tarafına göndermiştim. Kim aldığını bilmiyorum, elime geçmedi.

(Barla Lahikası)


Şu halde nev-i insanın ömrü yedi bin sene eyyam-ı malûme-i arziye ile olsa küre-i arzın hayata menşe olduğu zamandan harabiyetine kadar eyyam-ı şemsiye ile iki yüz bin seneden geçer. Ve Şemsü’s-şümus’a tabi ve âlem-i bekadan ayrılıp küremize bakan dünyaların ömrü –Şemsü’s-şümus’un işarat-ı Kur’aniye ile her bir günü elli bin sene olmasıyla– yedi bin sene o eyyam ile yüz yirmi altı milyar sene yaşarlar. (Hâşiye[7]) Demek eyyam-ı şer’iye tabir ettiğimiz eyyam-ı Kur’aniyede bunlar dâhil olabilirler.

(Barla Lahikası)


Hem görenler karar verdiler ki Sözler’e mahsus bilhassa On Dokuzuncu Mektup’a has bir tarz-ı hat var. Eğer o tarz-ı hatta tevfikan yazılsa çok garib letafetler görünecektir. Her vakit musırrane, her yazana “Seyrek ve güzel yazınız.” derdim. Şimdi anlaşılıyor ki o manevî has hattı tavsiye etmek için intak-ı hak kabîlinden bana söylettiriliyordu. Şu hakikati ve manevî tarz-ı hatta en yakın, Küçük Hâfız Zühdü’nün ve Eşref’in ve Kuleönlü Mustafa’nındır ki o muvafakat, muvazenet onların hattında daha ziyade görünüyor.

(Barla Lahikası)


Sabri, Süleyman, Bekir, Galib ve Tevfik’in fıkrasıdır. Hem Hüsrev, Hâfız Ali ve Re’fet ve Âsım’ın ve Kuleönü’nden Mustafaların fıkrasıdır.

Latîf ve müjdeli bir tefe’ül: Üstad, Galib ve Süleyman, Ümmi Sinan divanında mesleğimize ve Sözler’e dair tefe’ül edildi, şu beyitler çıktı. Baktık “Sözler” lafzı, bütün divanında yalnız bu kafiyelerde görünüyor. Demek Sözler “hak söz” hem “nur söz” oluyor.

Derim ki yardımcım Allah

Şefaatçim Resulullah

Ki bürhanım Kitabullah

Budur bendeki hak söz

Senin kapında kul çoktur

Hesabı, haddi hiç yoktur

Velâkin bir dahi yoktur

Sinan-ı Ümmi gibi nur söz

(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 8. Lem'a)


Hüsrev kardeş! Senin, umum kardeşlerin namına bayram tebriği hesabına başta Kur’an’ın baştaki çok şirin ve güzel cüzleri olarak Mektubat’ın kısm-ı a’zamını hediye etmekliğiniz, bin tebrik hükmünde oldu. Bin bârekellah.

Küçük Ali kardeşim! Senin, büyük manevî hediyen beni cidden çok şaşırttı, çok mütehayyir etti. O mükemmel yazılar, Büyük Ali’nin, yoksa Küçük Ali’nin mi bilemedim. Benim için yeniden dünyaya bir Abdurrahman, bir Lütfü gelmiş gibi Büyük Hâfız Ali’nin sisteminde bir kahraman yardımcı ve iki mübarek ve hâlis ve kıymettar Mustafaların elinde bir elmas kılınç, buranın fethinde benim gibi bir âcizin muavenetine koşuyor gördüm. Mâşâallah, Büyük Hâfız Ali’nin nurani ve büyük fabrikası Kuleönü’nü de içine almış gibi aynı kalem, aynı tarz, aynı iktidar göstermişsin. Risale-i Nur’un tam kametine yakışacak nakışlarla murassa elbise giydirmişsiniz.

(Kastamonu Lahikası)


Mübarekler kahramanlarından Küçük Ali’nin mektubu da bana büyük bir ümit verdi. Merhum Abdurrahman’ın elhak tam bir halefi olan kıymettar ve mübarek büyük kardeşi olan Mustafa Hulusi’nin, Hâfız Ahmed isminde mübarek bir mahdumu, peder ve amcaları sisteminde Risale-i Nur’a hizmet etmesi, yeniden Abdurrahman dünyaya gelmesi kadar beni müferrah etti.

(Kastamonu Lahikası)


Abdurrahman’ın birinci vârisi ve Risale-i Nur’un birinci şakirdi Büyük Mustafa’nın kapı istikbalinde arkadaşı olan Hacı Osman’ın mektubu ve o mektuptaki rüyaları manidar ve ettiği tabir de doğrudur.

(Kastamonu Lahikası)


Sâniyen: Küçük Ali’nin büyük kardeşi mübarek Mustafa’nın Abdurrahman’dan irsiyet aldığı vazifesini, kahraman kardeşi ve mübarek mahdumu o vazifeyi tamamıyla görüyorlar. Onun vazifesi ve hizmeti devam ediyor, merak etmesin.

(Emirdağ Lahikası-1)


Mahkeme tarafından bana iade edilen ve daha elime geçmeden postadan müsadere edilen, Mübarekler Heyeti’nin pehlivanı Küçük Ali’nin bir mektubunu gördüm ki her iki senede bir defa bütün Risale-i Nur’u yazmaya karar vermiş ve yapmış. Bu kahramanlığı ile benim, Risale-i Nur’un birinci şakirdi olan büyük Mustafa’da hakiki bir Abdurrahman’ı ve arkasında çok Abdurrahmanları göreceğim diye keşfiyatımı tam tasdik etmiş ve o mübarek Mustafa’nın vazifesini tam yapmış. Ve Hâfız Mustafa dahi Hâfız Ali zamanında tam bir muavini ve vefatından sonra tam bir vârisi olduğunu hapiste gösterdi. Demek, Mübarek Heyet-i Âlîsinde on sekiz sene evvel ümit ettiğim hizmet-i Nuriyeyi tam yapmışlar ve yapıyorlar. Ektikleri tohumlar, onlar çalışmasalar da onların bedeline mahsulat veriyor.

(Emirdağ Lahikası-1)


Medar-ı hayret bir latîf inayettir ki Büyük Mustafa’yı (rh) aynen merhum Abdurrahman gibi hem sadakatiyle hem kalemiyle hem iktidarıyla Nurlara hizmet edeceğini kalbime ihtar edilmesiyle o zamanda Abdurrahman’ın vefatını unutmaya çalıştım. Hakikaten Küçük Ali, o hatıra-i gaybiyeyi kalem cihetinde dahi tam tamına tasdik ettirdi. Kardeşinin kalemini kendisi aldı. Sarı bıçağı, elmas kılıncı yaptı. Demek o zaman, onu da mübarek Mustafa’nın ruhunda hissetmiştim.

(Emirdağ Lahikası-1)


Kendime mahsus on mecmua kitaplarımı lüzumuna binaen Ankara’ya gönderdiğim ve çok ehemmiyetli ve uzak yerlerden benden kitapları istedikleri aynı zamanda Kuleönü mübarekleri kendilerine mahsus Nur mecmualarını, gönderdiğim miktarın aynı olarak Medresetü’z-Zehranın bir hediyesi olarak bana getirdiler. Hususan Birinci Abdurrahman olan Büyük Mustafa’nın kendi el yazısı olan bütün Mektubat ve Lâhika’yı içinde buldum. Cenab-ı Hak o kitapların harfleri adedince her birisine mukabil bin rahmet ihsan etsin, âmin!

(Emirdağ Lahikası-2)


Kuleönü’ndeki kıymettar, çalışkan mühim bir talebem olan Mustafa ile onun çok sadık ve fedakâr arkadaşı Hâfız Mustafa’dır (rh). Ben bayramdan sonra, ehl-i dünya bize sıkıntı verip hizmet-i Kur’aniyeye fütur vermemek için şimdilik gelmesinler diye haber göndermiştim. Şayet gelecek olurlarsa birer birer gelsinler. Halbuki bunlar üç adam birden, bir gece geldiler. Fecirden evvel hava müsait ise gitmek niyet edildi. Hiç vuku bulmadığı bir tarzda hem Mustafa Çavuş hem Süleyman Efendi hem ben hem onlar, zahir bir tedbiri düşünemedik, bize unutturuldu. Her birimiz ötekine bırakıp ihtiyatsızlık etti. Onlar fecirden evvel gittiler. Öyle bir fırtına onları iki saat mütemadiyen tokatladı ki bu fırtınadan kurtulmayacaklar diye telaş ettim. Şimdiye kadar bu kışta ne öyle bir fırtına olmuş ve ne de bu kadar kimseye acımıştım. Sonra Süleyman’ı, ihtiyatsızlığının cezası olarak arkalarından gönderip sıhhat ve selâmetlerini anlamak için gönderecektim. Mustafa Çavuş dedi: “O gitse o da kalacak. Ben de onun arkasından gidip aramak lâzım. Benim arkamdan da Abdullah Çavuş gelmek lâzım.” Bu hususta “Tevekkelnâ alallah” dedik, intizar ettik.

(Lem'alar, 10. Lem'a)

Risale-i Nur'daki Diğer Alakalı Yerler

İlgili Resimler/Fotoğraflar

Mustafa Çelik (Mezar).JPG

İlgili Maddeler

Kaynakça

  1. 1,0 1,1 1,2 1,3 1,4 Iparta Kahramanları, Himmet Koçoğlu
  2. http://www.nurkoy.org/elmas-kalemli-kuleonlu-saribicak-mustafa
  3. Evet Mustafa kardeşim, Said’in üç şahsiyetinden ikisini tamam fark etmiş. Said’deki üstadını, ders verdiği vakit âlî görüyor. Bîçare dostu olan Said’i, hakikatte olduğu gibi âdi görüyor ve gördüğü doğrudur.
    Said
  4. Merhum büyük kardeşim Mustafa, risalenin şakirdleriyle velayetin şakirdlerini ve birbirinin arasındaki dereceyi anlatmak istiyor. Bu meseleyi Risale-i Nur halletmiş. Hem tevhid-i âmî ile tevhid-i hakikiyi göstermiş. Hem gözü kapalı olarak gitmenin ve gözü açık olarak gitmenin farkını Risale-i Nur beyan etmiş. Hem âlem-i yakaza ile âlem-i menamı Risale-i Nur keşfetmiş. Hem âlem-i misal ile âlem-i şehadeti birbirinden Risale-i Nur ayırmış. Hem velayet-i kübrayı, velayet-i vustâyı, velayet-i suğrayı ve birbirinin farkını tamamıyla Risale-i Nur göstermiş. Bir sohbette, bir kademde –sahabelerin meseli gibi– zahirden hakikate geçmenin sebeplerini anlatmış. Hem tarîkat şeyhlerinin ve Eimme-i Erbaa’nın caddelerini Risale-i Nur beyan etmiş. Hem ilmelyakîn, aynelyakîn, hakkalyakîn ile elde edilen imanın farklarını Risale-i Nur göstermiş. Hem Hazret-i Ebubekir-i Sıddık (ra) ve Hazret-i Ömer (ra) ve Hazret-i Osman’ın (ra) meşrebini Risale-i Nur takip etmiş. Hem İmam-ı Ali’nin (ra) bir veled-i manevîsi olduğunu, Celcelutiye’yi tefsir ile Risale-i Nur’un kıymetini ve vazifesini Risale-i Nur göstermiş. Hem Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın Mehdi ve İsa aleyhisselâm ve Deccal ve Ye’cüc Me’cüc ve Sedd-i Zülkarneyn hakkındaki müteşabih hadîsleri Risale-i Nur tevil etmiş, esas maksadı anlatmış.
    İmam-ı Ali (ra), Şah-ı Geylanî (ra), Sekizinci, On Sekizinci, Yirmi Sekizinci Lem’alar ile ve Sekizinci Şuâ ile keramat-ı evliya hak olduğunu ve yerde iken arş-ı a’zamı müşahede ettiklerini Risale-i Nur beyan etmiş. Hem umum müçtehidler “Mütekellimînden birisi gelecek, hakaik-i imaniyeyi ve bütün mesaili vâzıh bir surette beyan edecek.” diye müjdelerini, Risale-i Nur hâdisat-ı âlem ile ispat etmiş. Hem bütün her asırda gelen mebuslar, veliler keşfiyatlarında “Birisi gelecek, şarktan bir nur zuhur edecek.” diye Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsini ve Üstadımın şahs-ı manevîsini ve talebelerin şahs-ı manevîsini görüp, bütün ümmet-i Muhammed’e (asm) Risale-i Nur’un faziletini, ehemmiyetini, kıymetini ve emr-i Peygamberî ile bütün ümmet virdlerinde azab-ı kabirden ve âhir zamanda gelecek fitneden, Deccal’ın şerrinden istiaze etmelerini ve yapacağı maddî ve manevî tahribatını Risale-i Nur tamir yaptığını görmüşler. Müjdeler, beşaretler, işaretler, remizler ile haber verdiklerini Risale-i Nur; Eskişehir, Denizli, Afyon, İstanbul gibi hâdisat-ı âlem ile göstermiş.
    Elhasıl: Asırlardan beri beklenilen ve muntazır kalınan zat, Risale-i Nur imiş. Hattâ Üstadın kendisi de bir zaman böyle bir zatın geleceğine muntazır imiş. Halbuki ne ağabeyim Mustafa’nın ve ne de benim haddim değil ki Risale-i Nur’un kıymetini ve vazifesini beyan edeyim, heyhat! Risale-i Nur, Kur’an’ın has tefsiri olduğundan Kur’an’a bağlıdır. Kur’an ise arş-ı a’zama bağlıdır. Onun için Risale-i Nur’u Kur’an medh ü sena edebilir. Birinci Şuâ’da otuz üç âyetiyle işaret etmiş.
    Bunu yazmaktan maksadım; ağabeyim Mustafa’ya, Risale-i Nur’dan meded ve Kur’an’dan şefaat ve Üstadımdan dua istemektir.
    Talebeniz Küçük Ali
  5. İşte o Mustafa’nın küçük kardeşi olan Küçük Ali kendi güzel, sıhhatli kalemiyle yedi yüzden ziyade Nur Risalelerini yazmakla tamamıyla bilfiil bir Abdurrahman olduğu gibi müteaddid Abdurrahmanları da yetiştirdi.
  6. Elhak, o yalnız kabule değil belki istikbale lâyık (*) olduğunu gösterdi.
    (*) Risale-i Nur’un birinci şakirdi Mustafa’nın istikbale liyakatine dair Üstadımın hükmünü tasdik eden bir hâdise: Kurban arefesinden bir gün evvel Üstadım gezmeye gidecekti. At getirmek üzere beni gönderdiği zaman, Üstadıma dedim:
    “Sen aşağıya inme, ben kapıyı arkasından örtüp odunluktan çıkacağım.” Üstadım: “Hayır.” dedi; “Sen kapıdan çık.” diyerek aşağıya indi. Ben kapıdan çıktıktan sonra kapıyı arkasından sürgüledi. Ben gittim, kendisi de yukarıya çıktı. Sonra yatmış. Bir müddet sonra Kuleönlü Mustafa, Hacı Osman’la beraber gelmişler. Üstadım hiç kimseyi kabul etmiyordu ve etmeyecekti. Hususan o vakit iki adamı beraber hiç yanına almaz geri çevirirdi. Halbuki bu makamda bahsedilen kardeşimiz Kuleönlü Mustafa, Hacı Osman’la gelince, kapı güya lisan-ı hal ile ona demiş ki: “Üstadın seni kabul etmeyecek fakat ben sana açılacağım.” diyerek arkasından sürgülenmiş kapı kendi kendine Mustafa’ya açılmış. Demek, Üstadımın onun hakkında “Mustafa istikbale lâyıktır.” diye söylediği sözü istikbal gösterdiği gibi kapı da buna şahit olmuştur.
    Hüsrev
    Evet Hüsrev’in yazdığı doğrudur, tasdik ediyorum. Kapı bu mübarek Mustafa’yı benim bedelime hem istikbal etti hem de kabul etti.
    Said Nursî
  7. Bu hesap Şamlı Hâfız, Kuleönü’nden Mustafa ve arkadaşı Hâfız Mustafa’nın şehadetiyle bir dakika zarfında ezber yapılmıştır. (Sene 360 gün hesabına göredir, kusur varsa bakılmamak gerektir.)