Sin (س) Kök Harfi İle Başlayan Kelimeler
Gezinti kısmına atla
Arama kısmına atla
Önceki Harf: Ze (ز) ← Arapça Kökenli Kelimeler Ana Sayfası → Şın (ش): Sonraki Harf
Bu sayfada Bediüzzaman'ın eserlerinde geçen ve Sin (س) kök harfi ile başlayan Arapça kelimeler listelenmiştir.
| Arapça Harf | Türkçe Okunuşu | 2 Harfli Kelime Sayısı | 3 Harfli Kök Sayısı | 3 Kök Harfli Kelime Sayısı | 4 Harfli Kök Sayısı | 4 Kök Harfli Kelime Sayısı | Risalelerdeki Toplam Kök Sayısı | Kur'an'daki Toplam Kök Sayısı | Kur'an'daki Köklerden Risalelerde Geçenlerin Sayısı | Risalelerdeki Toplam Kelime Sayısı | Kur'an'daki Toplam Kelime Sayısı | Kur'an'daki Kelimelerden Risalelerde Geçenlerin Sayısı |
|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|
| س | Sin | - | 90 | 321 | 6 | 10 | 96 | 112 | 84 | 331 | 297 | 105 |
| Kelime | Anlamı | Kur'an'da Geçiyor mu? |
Örnek Cümle |
|---|---|---|---|
| Sin-Elif-Ra (1) | |||
| Sair | Diğer | Sair dünyevî ve siyasî ve entrikalı cemiyet ve komitelerle münasebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz. | |
| Sin-Elif-Lam (6) | + | ||
| Es'ile/Esile | Sorular | Bir maddede es'ile mütekerrir, mütefavit. | |
| Mesail | Meseleler | Hem öyle mesâil-i azîmeden ve hakaik-i dakikadan bahsediyor ki, umumun kalblerinde yerleştirmek için, çok defa muhtelif sûretlerde tekrar lâzımdır. | |
| Mesele/Mes'ele | Husus | Biz de o beş düğümü, beş mes'elede hal ve beyan edeceğiz. | |
| Mes'ul/Mesul | Sorumlu | + | Yani, mü'min, herşeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb-ı Hakka vere vere, tâ nihayette teklif ve mes'uliyetten kurtulmamak için, cüz-ü ihtiyarî önüne çıkıyor; ona "Mes'ul ve mükellefsin" der. |
| Sail | Soru soran | + | Bir sâil-i misâlî bana demişti: |
| Sual | Soru | + | İmdi, sual ve cevaba başlıyorum |
| Sin-Be-Elif (1) | + | ||
| Sebe' | Sure adı | + | Mesela, Sure-i Sebe'nin âhirinde, Sure-i Fâtır'ın evvelindeki iki مَثْنٰى birbirine bakar. |
| Sin-Be-Be (4) | + | ||
| Esbab | Esbab bir perdedir. Çünkü izzet ve azamet öyle ister. | Çünkü, irade-i külliyenin sebeple müsebbebe bir taallûku vardır. | |
| Müsebbeb | Sebebin sonucu | Çünkü, irade-i külliyenin sebeple müsebbebe bir taallûku vardır. | |
| Müsebbib | Sebep olan; Esma | Ona muhtaç ve rububiyetine münkad olduğunu ilâm etmekle gafleti dağıtıp ins ve cinnin nazarlarını esbabdan Müsebbibü'l-Esbaba çevirir. | |
| Sebeb/Sebep | Neden | + (Vesile anlamında) | Çünkü, irade-i külliyenin sebeple müsebbebe bir taallûku vardır. |
| Sin-Be-Ha (4) | + | ||
| Sabih (Sabiha) | Yüzen | + | O musahhar sâbihalar ise, o bahr-i muhit-i havâîde seyir ve cereyan etmekle, mahşere tesadüf etmiş dağları andırırlar. |
| Müsebbih | Tesbih eden | + | Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize müsebbihiz, zikrederiz âbidâne |
| Subhan (Subhanallah) | Allah'ın ismi (tesbih zikri) | + | Ve ubudiyet odur ki, sen, Fâtır-ı Zülcelâlin dergâh-ı rahmetinde Estağfirullah ve Subhanallah ile kusurunu ve Hasbünallah ve Elhamdü lillâh ile fakrını,... |
| Tesbih (Tesbihat) | Allah'ın noksanlarda münezzehiyetini ilan; zikir aleti; Subhanallah demek | + | Tesbihat, ibâdât, gayr-ı mahdud envâlarıyla herşeyde vardır. |
| Sin-Be-Ra (1) | |||
| Sebr/Sebir | Deneme | Aynen öyle de, biz de ilm-i usul ve fenn-i mantıkça sebr ve taksim denilen en kat'î bir hüccetle deriz: | |
| Sin-Be-Ayn (3) | + | ||
| Sabian | Yedinci (olarak) | Sabian: Rahîm-i Kerîmin semerat-ı rahmetinin müzeyyenatıyla kendini teveddüd sûretinde sevdirmesine mukabil, Ona hasr-ı muhabbet ve taabbüd ile tahabbüb etmektir. | |
| Seb'a/Seba | Yedi | + | Hususan Abâdile-i Seb'a kitabetle kaydettiler. |
| Sebu' (Sebu'iyye/Sebuiye) | Yırtıcı hayvan (ile ilgili) | + | İkincisi, zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiye-i gadabiye, |
| Sin-Be-Kaf (5) | + | ||
| Mesbuk | Geride bırakılmış | + | Bu harika-i ilmiyenin eşi asla mesbuk değildir. |
| Müsabaka | Yarışma | Onun için, Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda, şu meydan-ı müsabakada bize bir kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş, beşerin başına vuruyor. | |
| Sabık | Geçmiş, önceki | + | Sabık işaretlerde, hususan bundan evvelki On Birinci İşarette kat'iyen anlaşıldı ki, küfür ve dalâlet cinayeti, nihayetsiz bir cinayettir ve hadsiz bir hukuka tecavüzdür. |
| Sebkat | Önde olma | Bediüzzaman Said Nursî'nin ders ve irşadıyla hakikate ulaşan ve Nur hizmetinde çok kıymettar ve yüksek hizmetleri sebkat eden kahraman ve halis bir talebenin, Üstadın mâhiyetini tarif eden ayn-ı hakikat bir ifadesidir. | |
| Sıbak/Sibak | Sözün başı | O mâneviye ise, ya siyak veya sibak-ı kelâmdan veya başka âyetten birer emare, o mânâya işaret eder. | |
| Sin-Be-Lam (1) | + | ||
| Sebil | Yol | + | O hurmalardan kaç yük, fî sebilillâh sarf ettim. |
| Sin-Te-Te (1) | + | ||
| Sitte | Altı | + | Risale-i Nur Külliyatından Hutuvât-ı Sitte |
| Sadisen (Bkz. Sin-Dal-Sin) | |||
| Sin-Te-Ra (9) | + | ||
| İstitar | Gizlenme | Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından istitar etmiş olan Zât-ı Akdes,... | |
| Mestur | Örtülü, gizli | + | Eskişehir Hapishanesinde, sû-i ahlâktan değil, belki sıkıntıdan gelen nâhoş bazı haller münâsebetiyle, ahlâka dâir bir nükte ile, meşhur bir âyetin mestur kalmış bir nüktesine dâirdir. |
| Müstetir | Gizlenmiş | Kâinatta serbeser sırr-ı tesanüd müstetir, hem münteşir. | |
| Mütesettir | Örtünmüş | Sonra bu zerreler, unsurlar aleminde mütesettir, saklı ve sâkit bir halde bulunurlarken, birden görürsün ki;... | |
| Setr | Örtme | Demek en büyük bir rahmet, bir şefkat-i İlâhiye, gaybı bildirmemektedir ve başa gelen şeyleri setretmektedir. | |
| Settar | Allah'ın günahları ve ayıpları örten ismi | Meselâ, Gaffâr ismi günahların vücudunu ve Settâr ismi kusûrâtın bulunmasını iktiza ettikleri gibi, Cemîl ismi de çirkinliği görmek istemez. | |
| Settare | Örtülü (yer) | Haberim olmadan, camiin hâlî bir yerinde iki üç tahta, bir kilimle beni üşütmemek fikriyle bir zatın yaptığı iki kişilik bir settare yüzünden, ehemmiyetli bir mesele şeklinde, hem bana, hem umum halka mânâsız telâş vermek hangi kanunladır? | |
| Sütre | Örtülü yer | ...düşmanın üç sıra askerini yararak geçip, hayatta kalan üç talebesiyle pek acip bir surette, su üzerinde bulunan bir sütreye girer. | |
| Tesettür | Örtünme | Medeniyet-i sefihe ise, Kur'ân'ın bu hükmüne karşı muhalif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor, bir esarettir diyor. | |
| Sin-Cim-Dal (6) | + | ||
| Mesacid | Mescidler | Encümen ve cemiyetleri, mesacid ve medaris ve zevâyâdır. | |
| Mescid/Mescit | Namaz mekanı | + | Evet, Ramazan-ı Şerifte güya âlem-i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor. |
| Sacid | Secde eden | + | Hiç mümkün müdür ki, şu mescid-i kebirin içindeki sâcidlerin, âbidlerin mâbud-u hakikîleri, o Sâni-i Vâhid-i Ehadden başkası olabilsin? |
| Seccade | Namaz yaygısı | ...lâakal günün bir saatini, ihtiyat akçesi gibi, hakikî istikbal için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya bir seccadeye at. | |
| Secde | Namazın rükünlerinden | İbadetin mânâsı şudur ki: Dergâh-ı İlâhîde abd kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemâl-i Rububiyetin ve kudret-i Samedâniyenin ve rahmet-i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. | |
| Sücud | Secdeler | + | Eğer âlâmın lezâize, nârın nura inkılâp etmesi emelinde isen, evkat-ı hamsede rükû ve sücud kancası ile gururun hortumunu bük, sık, başını kır, imanı doldur. |
| Sin-Cim-Ayn (3) | |||
| Seca/Sec'a | Kuş ötüşü; kafiyeli yazı | Gündüzde, ağaçların minberlerinde, bütün zîhayatların başlarında, yaz ve bahar mevsimlerinde, yüksek âvazlarıyla, lâtif nağamatla, sec'alı tesbihatla Rahmânü'r-Rahîmin rahmetini ilân ediyorlar. | |
| Secaya | Seciyeler | Dost ve düşmanın ittifakıyla ahlâk-ı hasenenin şahsında en yüksek derecede; ve bütün muamelâtının şehadetiyle, secâyâ-yı sâmiye, vazifesinde ve tebliğatında en âli bir derecede;... | |
| Seciye | Huy | Evet, Hürriyetçilerin ahlâk-ı içtimaiyede ve dinde ve seciye-i milliyede bir derece lâubalilik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra dince, ahlâkça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden,... | |
| Sin-Cim-Lam (3) | + | ||
| Seccal | Akıp giden | Cidal, berdevam... Harb ise, seccal(sical)dir. | |
| Sical | Nöbetleşe | Cidal, berdevam... Harb ise, seccal(sical)dir. | |
| Tescil | Deftere geçirme, sağlamlaştırma | Ve aleyhlerinde olan hükmü tescil etme.. | |
| Sin-Cim-Mim (1) | |||
| İnsicam | Pürüzsüz düzgünlük | Bütün kâinatta, zerrelerden tâ yıldızlara kadar herşeyde kusursuz bir intizam-ı ekmel ve noksansız bir insicam-ı ecmel ve zulümsüz bir mizan-ı âdilin bulunmasıdır. | |
| Sin-Ha-Be (1) | + | ||
| Sehab | Bulut | + | Daha tasrif-i hava ve teshir-i sehab gibi şuûnât-ı İlâhiye yi bunlara kıyas et. |
| Sin-Ha-Ra (6) | + | ||
| Meshur | Büyülenmiş | + | Kur'an Arabistan'ın basit bedevîlerini öyle bir istihaleye uğratmıştır ki bunların âdeta meshur olduklarını zannedersiniz. |
| Sahir | Sihir yapan | + | ...sana karşı kâh kâhin, kâh mecnun, kâh sâhir deyip, kendileri dahi inanmadıkları halde başkalarını inandırmak mı istiyorlar? |
| Sahur | Ramazanda gece yemeği | Ramazan-ı Şerifteki oruç, on beş saat, sahursuz ise yirmi dört saat devam eden bir müddet-i açlığa sabır ve tahammül ve bir riyazettir ve bir idmandır. | |
| Seher | Sabah namazı öncesi vakit | + | Seherlerde eser bâd-ı tecellî/Uyan ey gözlerim vakt-i seherde. |
| Sehhar | Büyüleyici | + | ...beşerin hevesâtını uyandırmak için sehhar nefisleriyle, müzevver incelikleriyle ısırıcı kelimâtı nerede? |
| Sihr/Sihir | Büyü | + | Bir vechi şudur ki: Sihir ve manyetizma ve ispritizma gibi istidracî harikalarıyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehşetli Deccalı... |
| Sin-Ha-Lam (2) | + | ||
| Sahil | Deniz kıyısı | + | Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir Zat onu sahil-i selâmete çıkarabilir. |
| Sevahil | Sahiller | ...insanın ehl-i sevâhil kısmının kısm-ı âzamının medar-ı taayyüşleri balıktır... | |
| Sin-Hı-Ra (6) | + | ||
| İstihare | Hayır anlama namazı | Dedim: "Yarına kadar beni bırakınız; istihare edeyim." | |
| Maskara (aslı Mashara) | Gülünç duruma düşmüş | Oh, Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum" dedi. | |
| Musahhar | Emri altına girmiş | + | Bütün onlar Senin mülkünde, Senin emrin ve kudretinle, Senin irade ve tedbirin ile, Senin ilmin ve hikmetinle musahhar ve muvazzaftırlar. |
| Musahhir | Emri altına alan | + | Birden, Hâlık-ı Arz ve Semâvâtın Kadîr, Alîm, Rab, Allah ve Rabbü's-Semâvâti ve'l-Arz ve Musahhiru'ş-Şemsi ve'l-Kamer isimleri rahmet, azamet, rububiyet burcunda tulû ettiler. |
| Suhre | Angarya | ...sen hizmet etmezsen veya isteksiz, suhre gibi veya usançla, yarım yamalak hizmetinle Onu va'dinde itham ve hediyesini istihfaf etsen, pek şiddetli bir tedibe ve dehşetli bir tâzibe müstehak olacağını düşünmüyor musun? | |
| Teshir | Emir altına alma | Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve re'fet-i Rabbâniye ve rahmet ve hikmet-i İlâhiyedir ki, eşyayı ona teshir etmiştir. | |
| Sin-Hı-Ye (3) | |||
| Sahi | Cömert | Meselâ, "Filânın kılıncının bendi uzundur" ve "Ramadı çoktur" denildiği vakit, o adam uzun ve sahî ola... | |
| Seha | Cömertlik | Yoksa, zevâl ile acılaşan cüz'î bir telezzüz, kısacık bir zamanda öyle bir cûd u sehânın muktezasıyla kabil-i tevfik değildir. | |
| Sehavet | Cömertlik | Zira, nihayet bir sehavet, harika bir kerem, daima halka ihsan ve in'am etmek iktiza eder. | |
| Sin-Dal-Dal (4) | + | ||
| Mesdud | Engellenmiş | Bir Nebi veya bir Resule kesbsiz İlahî bir davetle açılmasından başka, gayrilere kapalı ve mesduddur. | |
| Sed/Set | Engel | + | İşte bu nokta-i nazardandır ki, Sedde ve Ye'cüc ve Me'cüce dair rivayetler ve akvâl-i müfessirîn ayrı ayrı gidiyor. |
| Sedad/Sedat | Doğruluk | Hem de garazın mesîlinde ve kastın mecrasında teferruk etmemek için sedad etmek, çele-çepe temayül etmemektir. | |
| Sedid | Sağlam(ca kapalı) | + | Orada, dünyaca mühim zatlar hazır oldukları halde, kimsenin söyleyemediği gayet acı sözlerle o haksız işe ve daha başka haksız işlere de sedd-i sedid olmuşlardır. |
| Sin-Dal-Ra (1) | + | ||
| Sidre | 6. Katta bir makam (Cennette bir ağaç) | + | ...bütün enbiyaların usul-ü dinlerine vâris-i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, tâ Sidretü'l-Müntehâya, tâ Kab-ı Kavseyne kadar mülk ve melekûtunda gezdirdi. |
| Sin-Dal-Sin (1) | + | ||
| Sadis (Sadisen) | Altıncı (olarak) (Ayrıca bkz. Sin-Te-Te) | + | Hads ile ilham, delil-i iman. Bir hiss-i sâdis, tarik-i iman. |
| Sin-Ra-Be (1) | + | ||
| Serab/Serap | Sıcak kaynaklı yalancı görüntü | + | Ey serab-ı gururu, şarab-ı tahur zanneden Said-i hodfuruş! |
| Sin-Ra-Cim (1) | + | ||
| Sirac/Siraç | Lamba | + | Meselâ güneşe der, "Döner bir siracdır, bir lâmbadır." |
| Sin-Ra-Dal (1) | + | ||
| Serd | Güzel şekilde söylemek | + (örmek anlamında) | Öyle ise, biz, Miracda istib'âd ile vesveseye düşen bir mü'mini muhatap ittihaz ederek, ona karşı serd-i kelâm edip ara sıra, makam-ı istimâda olan mülhidi nazara alıp serd-i kelâm edeceğiz. |
| Sin-Ra-Ra (8) | + | ||
| Sırr | Gizem; bir latife | + | Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaike kolaylıkla yetiştirildi. |
| Esrar | Sırlar | Çünkü, içinde çok mühim ve ince olan esrar-ıimaniye inkişaf ediyor. | |
| Mesarr | Sevinçler | Onun içinde bînihaye tahassüslerle meşhun-u mesâr oldum. | |
| Meserret | Sevinç | Otuz Birinci Mektubun On Beşinci Lem'asının birinci kısmını, büyük bir meserretle aldım. | |
| Mesrur | Sevinçli | + | Hafız Ali'yi kabrinde mesrur, müferrah ettikleri gibi, inşaallah kabrimde de öyle mesrur edecekler. |
| Serir | Taht, divan | Eğer o kapı sana açılamadı; Mefatîhü'l-Gayb olan, İmam-ı Râzî'nin geniş olan tefsirine gir ve serir-i tedriste o dâhî imamın halka-i dersinde otur, dersini dinle. | |
| Sürur | Sevinç | + | Ve keza, neş'e ve sürur makamları, evhamdan hâli olmalıdır. Çünkü ednâ bir vehimle, sürur zâil olur. |
| Tesrir | Sevindirme | Nur deryasından nûş etmek isteyen bir kimse, Birinci ve Yirmi Birinci ve Yirmi İkinci Sözleri alsa, diğerlerine eli yetişmezse dahi maraz-ı kalbîyi def ve ref'e, ruhu tenvir ve tesrire kâfi bulunduğu meşhud ve müsellemdir. | |
| Sin-Ra-Tı (1) | |||
| Seretan | Kanser | Ye's, ümmetlerin, milletlerin "seretan" denilen en dehşetli bir hastalığıdır. | |
| Sin-Ra-Ayn (3) | + | ||
| Seri' | Hızlı | + | Telepati nev'inden, ruhumla şiddet-i alâkası olan bir şahs-ı meçhul, muhtelif ve birbirinden uzak mevzulara dair, birdenbire kibrit yakmak gibi seri sualler soruyor. |
| Sürat/Sür'at | Hız | Mübarek Ramazan bir an evvel bu isyankârların kadir-nâşinasların elinden yakayı kurtarmaya çalışır vaziyette, süratle elimizden gitmektedir. | |
| Tesri' | Hızlandırma | Tesri-i ihtizazı, tahrib-i medeniyet. Deniyet-i hazıra sureti değişecek, sistemi bozulacak. Zuhur edecek o vakit İslâmî medeniyet. | |
| Sin-Ra-Fe (2) | + | ||
| İsraf | Gereksiz harcama | + | On Dokuzuncu Lem'a İktisat Risalesi - İktisat ve kanaate, israf ve tebzîre dairdir. |
| Müsrif | İsraf eden | + | Müsrif ise, kanaat etmediği için, ikinci gün daha çalışmaz. Çalışsa da şevksiz çalışır. |
| Sin-Ra-Kaf (2) | + | ||
| Sarık | Hırsız | + | Meselâ, hâkim seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Halbuki sen sârık değilsin. |
| Sirkat/Sırkat | Hırsızlık | Meselâ, hâkim seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Halbuki sen sârık değilsin. | |
| Sin-Ra-Mim-Dal (1) | + | ||
| Sermed (Sermedi, Sermediyyet) | Daimi | + | Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim. |
| Sin-Ra-Ye (3) | + | ||
| İsra | Gece yürüyüşü; sure adı | Çerağ-ı Leyle-i İsrâ / Sirâc-ı kurb-i ev ednâ. | |
| Sari (Sariye) | Bulaşan | ...yalnız zevken anlaşılır birer hakikat iken, dîk-ı elfaz sebebiyle ulûhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye tabir ettiler. | |
| Sirayet | Bulaşma, geçme | Benim ne haddim var ki, sahip olayım, tâ ki kusurlarım ona sirayet etsin. | |
| Sin-Tı-Ha (1) | + | ||
| Sath/Satıh | Yüzey | Nasıl bir hat, sür'at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ve hayalinle duvarları çok genişlemiş. | |
| Sin-Tı-Ra (5) | + | ||
| Esatir/Esatır | Masallar | + | Fakat pek çok esâtîr ve hurâfâtın menbaından çıkan o hikmet, bir derece müteaffine olduğundan, safiye olan efkâr-ı Arabın içlerine tedahül ettiğinden, bir derece efkârları karıştırdığı gibi, tahkikten taklide bir yol açtı. |
| Mistar/Mıstar | Cetvel, çizelge | Kudret masdardır, kader mistardır. Kudret, o maânî kitabını, o mistar üstünde yazar. | |
| Satır | Sayfada çizgi halinde yazı dizisi | ...her sahifede yüzer kitap yazılmış; ve her satırında yüzer sayfa derc edilmiş; ve her kelimesinde yüzer satır mevcuttur; ... | |
| Sutur | Satırlar | ...şu sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikın miftâhı,... | |
| Tastir | Yazı yazma | نۤ وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ âyeti bütün kalemlerin ve tastîr ve kitapların aslı, esası, ezelî me'hazı ve sermedî üstadı kaderin kalemi ve nur ve ilm-i ezelînin nuruna işaret eden ن kelimesidir. | |
| Sin-Tı-Ayn (1) | |||
| Satı' | Parlak | ...Zât ve sıfât ve esma ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı kàtıı, tercüman-ı sâtıı,... | |
| Sin-Tı-Vav (1) | + | ||
| Satvet | Ezici kuvvet | Maahaza, lisan-ı Arapta bulunan şehâmet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisanlarda yoktur. | |
| Sin-Ayn-Dal (9) | + | ||
| Es'adekallah/Esadekallah (Es'adekumullah/Esadekumullah) | Allah seni (sizi) mutlu etsin | ...kardeşimiz Hafız Mustafa'ya binler bârekâllah ve mâşaallah ve es'adekâllah deriz. | |
| Mesut/Mes'ud | Mutlu | ...bütün sevdiklerimizi ihsânâtıyla mes'ud eden ve binler kemâlâtın menbaı olan ve binler tabakat-ı cemâlin medarı olan bin bir esmâsının müsemmâsı olan Cemîl-i Zülcelâl, Mahbub-u Zülkemâl... | |
| Müsaade | İzin | Müsaade ediniz, on beş dakika vazifemi îfa edeyim | |
| Müsaid/Müsait | Uygun | Şu dar dünya beşerin ruhunda mündemiç olan istidâdât-ı gayr-ı mahdudenin sünbüllenmesine müsaid değildir. | |
| Müstaid | İstidatlı | Müstaid, müçtehid olabilir; müşerri' olamaz | |
| Saadet | Mutluluk | Saadet odur ki; umuma veya eksere saadet ola! | |
| Said | Cennetlik | + | Kim saadete mazhar ise... said ise... şaki değilse... o İsm-i Âzam onun boynunda mübarek bir gerdanlık hükmünde bir nüsha olur. |
| Süeda | Saidler | Birinci kâfile olan süedâ ve ebrar, zülcenaheyn olan üstadı dinlediler. | |
| Tesid/Tes'id | Mutluluk dileme | ...en mübarek, nuranî ve âlet-i tes'id bir hediye-i hikmeti olan aklı, o biçareye en meş'um ve zulmânî bir alet-i tâzip yapıp,... | |
| Sin-Ayn-Fe (1) | |||
| İs'af/İsaf | Kabul edip yerine getirme | Matluba olan is'af ise, Mucîbin hikmetine tâbidir. | |
| Sin-Ayn-Ye (3) | + | ||
| Mesai | Çalışma, iş | Belki mesailerinin tanzimine ve mâbeynlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. | |
| Sai | Çalışan | Sözler sayesinde şu bir seneyi mütecaviz bir müddetten beri şevkle taallüm, inâyetle tefeyyüz, tergible tenevvür, hâhişle telezzüz, işaretle tahallûk, tedriçle tekemmül tarikinde ilerlemeye sâî bulunduğum bu muayyen müddetin bir gününe, sabıkan geçirmiş olduğum umum hayatımın bile mukabil olamayacağı kanaatindeyim. | |
| Say/Sa'y | Çalışma | + | Sa'y, vücudun hayatı ve hayatın yakazasıdır. |
| Sin-Fe-Ra (5) | + | ||
| Misafir/Müsafir | Konuk | Misafir olan bir kimse, seferinde çok yerlere, menzillere uğrar. | |
| Sefer | Yolculuk | + | Meselâ, sefer eden, namazını kasreder. |
| Sefaret | Elçilik | Pakistan'da ne Türkçe okulu, ne kütüphanesi, ne çalışkan adamları ve sefaretinizde de Urduca bilen adam yoktur. | |
| Sefir | Elçi | Ankara'da otuz beş sene evvel tab edildiği vakit, Afgan Sefiri Sultan Ahmed çok beğenmiş ve Afgan Şâhına bir adet bu münâcattan hediye göndermiştir. | |
| Sofra | Yemek düzeni | O hayat midesine duygular, eller hükmünde gayet geniş bir sofra-i nimet açmış. | |
| Sin-Fe-Sin-Tı (2) | |||
| Safsata | Uydurma | ...hem o âciz, mümkin, miskin insanlar dahi beğenmedikleri ve izzet-i mağrurânesine yakıştıramadıkları bir nevi evlât, yani hadsiz kızları isnad etmek öyle bir safsatadır ve öyle bir divanelik hezeyanıdır ki, o fikirde olan heriflerin tekzipleri, inkârları hiçtir. | |
| Safsatiyat | Safsafalar | Hem feylesofâne çok safsatiyâtı söyledi. | |
| Sin-Fe-Kef (1) | + | ||
| Sefk | Dökme | Çünkü fesat, sefk-i dimâya sebeptir. | |
| Sin-Fe-Lam (6) | + | ||
| Esfel | En aşağı | + | O yoldan birinde nefsi ve şeytanı dinleyip gitse, esfel-i sâfilîne düşer. |
| Safil (Safilin) | Aşağı(lar) | + | O yoldan birinde nefsi ve şeytanı dinleyip gitse, esfel-i sâfilîne düşer. |
| Sefalet | Fakirlik, rezillik | Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir; ve mahrumiyet ve sefaleti getirir. | |
| Sefil | Aşağı | Görüyorlar ki, o hane amele, sefil, miskin adamlarla doludur. | |
| Süfla | Aşağı (mekan) | Tabaka-i süflâdan, tabaka-yı ulyâya karşı ihtiram, itaat, tahabbüb yerine, yalnız ihtilâl sedası, haset sayhası, kin enîni, nefret velvelesi, intikam feryadı yükselip işitilir. | |
| Süfli | Aşağı, alçak | Elbette hayalin, deva-yı illet ve kaza-yı hacet levazımatını görecek ve onlara münasip süfli sûretleri nescedecek. | |
| Sin-Fe-Nun (2) | + | ||
| Sefain | Gemiler | Bu defa istinsahına muvaffak olduğum nurlu Yirmi Dokuzuncu Sözde, melâike denizlerinde sefâin-i Kibriyâya yapışarak seyrân ederken... | |
| Sefine | Gemi | + | Belki, o sefine-i vücudundaki hayat makinesi, Hayy-ı Kayyûma aittir. |
| Sin-Fe-He (4) | + | ||
| Sefahat | Günah eğlencelere düşkünlük | + | Sadakayı alan sefahatte değil, belki nafakasında ve hâcât-ı zaruriyesinde sarf etmeli. |
| Sefih | Ahlaksız, eğlenceye düşkün | + | O zaman, o seyahat-i ruhiyede, mehâsin-i medeniyet ve fünun-u nâfiadan başka olan mâlâyâni ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan Avrupa'nın şahs-ı mânevîsine karşı demiştim: |
| Süfeha | Sefihler | Bizleri süfeha zannetme. Bizler süfeha gibi olamayız. | |
| Tesfih | Sefih görme | Damar-ı asabiyetini tahrik ve izzet-i nefislerini levm ve tesfih ve terzil ile kırdı. | |
| Sin-Kaf-Ra (1) | + | ||
| Sakar | Cehennem | + | ...onlara dünyada tam zarar, âhirette Cehennem ve sakar; ve bize, dünyada mükemmel sevap ve zafer, ve âhirette, inşaallah Cennet ve âb-ı kevseri kazandırır. |
| Sin-Kaf-Tı (6) | + | ||
| Iskat | Düşürme, hükümsüz bırakma | İşte bu asrın bu acip tehlikesine karşı, Risale-i Nur'un hizmet ve meşgalesi, şimdiki siyaseti ve cerayanlarını o derece nazarımdan ıskat etmiş ki, bu Harb-i Umumîyi dört aydır merak etmedim, sormadım. | |
| Meskat (Meskat-ı Re's) | Doğum (yeri) | ||
| Sakat | Bozuk | Bu güzel ve belağatçe makbul, akıl ve mantığa mutabık mânâ dururken, âyetin zahirine yapışıp, "beş yüz senelik mesafeden iki dakikalık bir zaman zarfında yağmuru cirm-i semâdan yeryüzüne indirmek" gibi sakat bir mânâya zahip olmak, kâr-ı akıl değildir. | |
| Sakıt | Düşmüş | + | Eğer gayr nazardan sakıt olsalar, onlar da sukut ederler. |
| Sukut | Düşme | Eğer gayr nazardan sakıt olsalar, onlar da sukut ederler. | |
| Tesakut | Birbirini düşürme | Teâruzan, tesâkutan kabilinden, "Hiçbirisi de hak değildir" diye hükmeder. | |
| Sin-Kaf-Fe (1) | + | ||
| Sakf | Çatı, dam, tavan | + | Şimdi, cüz'iyatta ve misallerde, sû-i fehimden gelen şüphelerle, o metin sakf-ı muallâyı sebatsız ve kàbil-i sukut görmek ne derece akılsızlık olduğunu anladın. |
| Sin-Kaf-Mim (2) | + | ||
| Sakam | Hastalık | Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir. | |
| Sakim | Hasta | + | Demek on dördüncü asırda Kur'ân'dan iktibas edip, istikametsiz sakim yollar içinde sırat-ı müstakîmi gösterecek âsârı neşreden bir adamı, o hadsiz efrad içinde dahil ediyor. |
| Sin-Kaf-Ye (4) | + | ||
| İska | Sulama | Yağmurlar kesilmiş, Isparta'yı iska eden sular azalmış, bir kısm-ı mühimminin menba'ı kesilmiş, ağaçlar sararmaya, otlar kurumaya, çiçekler buruşmaya başlamıştı. | |
| İstiska | Su isteme | Hem yağmursuzluk ve kuraklık vakti de, salât-ı istiska denilen yağmur duasının vaktidir. | |
| Saka (Sakacı) | Su dağıtım(cısı) | Hem bu kâinatın sobası olan güneş bir, lâmbası olan kamer bir, aşçısı olan ateş bir, levazımat deposu ve hazineli direği olan dağ bir, sakacı ve sucusu bir ve bağları sulayan süngeri bir—ve hâkeza, bir, bir, bir, tâ bin bir birler kadar... | |
| Saki | Su sunan | Dost ikliminin lâlesinin bağlarına eriştin,/Vahdet-i sâki midadını سَقٰيهُمْ kevserine düşürdün. | |
| Sin-Kef-Te (4) | + | ||
| Müskit | Susturan | Tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lâzımdı. | |
| Sakit | Sessiz | O kâinat-ı sâkit birden söze başlıyor: | |
| Sekte | Durma | ...onu bırakıp, yahut sekteye uğratıp, veyahut kanâat etmeyip, tarikat hevesiyle Risâle-i Nur'dan izin almayarak kapanmış hangâhlara girmek, ne derece yanlış olduğunu ve bizim bu şefkat tokadına ne derece istihkak kesbettiğimizi gösteriyor. | |
| Sükut | Susma | Eğer sükûtuyla sükûnet eylese cezbe, kaçar, ağlar fezada muntazam meczupları. | |
| Sin-Kef-Ra (3) | + | ||
| Müskir (Müskirat) | Sarhoş edici içki | Bundan sonra birden gördü ki, sol cihetinden şeytan gibi dessas, ayyaş, aldatıcı bir adam, çok ziynetler, süslü suretler, fantaziyeler, müskirler beraber olduğu halde geldi, karşısında durdu. | |
| Sekerat | Can cekişme | Sekerat vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir. | |
| Sekr/Seker (Sekre) | Sarhoşluk | + | Eğer, aşk veya istiğrakla bir nev'i sekri de varsa, avucundaki âyinesini, denizden daha büyük tevehhüm eder. |
| Sin-Kef-Kef (1) | |||
| Sikke | Para (kalıbı) | Evet, herşeyin yüzünde, cüz'î olsun küllî olsun, zerrattan tâ seyyarata kadar öyle bir sikke var ki, âyinede güneşin cilvesi güneşi gösterdiği gibi, öyle de, o sikke âyinesi dahi, Şems-i Ezel ve Ebede işaret ederek vahdetine şehadet eder. | |
| Sin-Kef-Nun (13) | + | ||
| İskan | Yerleştirme | Tagayyür, inkılâp ve felâketlere mâruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. | |
| Mesakin | Miskinler | Çünkü, şu mesâkini istihdam etmekle ücretinizi almışsınız. | |
| Mesken | Ev | + | Meskenden sonra insanın en fazla muhtaç olduğu, cismanî lezzetlerden yiyecek, içecektir. |
| Meskenet | Yoksulluk | + | Yahudi milleti hubb-u hayat ve dünyaperestlikte ifrat ettikleri için, her asırda zillet ve meskenet tokadını yemeye müstehak olmuşlar. |
| Miskin | Uyuşuk, zavallı | + | Meselâ, gayet zengin, nihayet derecede san'atkâr ve çok san'atlarda mahir bir Zât, âsâr-ı san'atını, hem kıymettar servetini göstermek için, âdi bir miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için, bir ücrete mukabil, bir saatte murassâ, musannâ yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder. |
| Meskun | Oturanı bulunan | + | Sonra bir kısmını kesif kılmışır ve bu kesif kısımdan, meskûn olmak üzere yedi küre yaratmıştır. Arz, bunlardandır. |
| Müsekkin | Sakinleştirici | Yine ondan gelen, dalâletten neş'et eden ruhun ıztırâbâtına, o edepsizlenmiş edeb müsekkin, hem münevvim, hakikî faide vermez. | |
| Sakin | Durgun; oturan | + | Sakin toprak, sakin olan herbir zerresi, bütün çiçekli nebâtâtın ve meyvedar ağaçların tohumlarına medar ve menşe olmak kabil olduğundan,... |
| Sekene | Sakinler | ...hakikat kat'iyen iktiza eder ve hikmet yakînen ister ki, zemin gibi, semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuur sekeneleri olsun ve o sekeneler o semâvâta münasip bulunsun. | |
| Sekine/Sekinet | İç huzuru; Hz. Ali'nin duası; 6 esma (duası) | + | İkinci fıkrasıyla İsm-i Âzam ve Sekine denilen esmâ-i sitte-i meşhurenin hakikatlerini gayet âlî bir tarzda beyan ve ispat eden... |
| Sükna | Oturulacak yer | Mâyi kalsaydı, kabil-i süknâ olmazdı. | |
| Sükun/Sükunet | Sakinlik | Demek arzın sükûn ve sükûneti dağlar iledir. | |
| Teskin | Sakinleştirme | Dokuz adet mânevî sevinçler, öyle teskin edici bir merhem ve tatlı bir ilâçtır ki, tarif edilmez, ağır elemlerimizi teskin ediyor. | |
| Sin-Lam-Be (3) | + | ||
| Esalib | Üsluplar | ...esâlib-i Kur'âniye, en mütebahhir hükemanın fikirleriyle yetişemediği hakaik-i gàmıza-ı İlâhiye ve esrar-ı Rabbâniyeyi müteşabihat suretinde bir kısım teşbihat ve temsilâtla en ümmî bir âmiye ifham eder. | |
| Selb | Kalkma, elden gitme | Eğer desen: Kader bizi böyle bağlamış, hürriyetimizi selb etmiştir. | |
| Üslub/Üslup | İfade tarzı | İşte bu tarz ifadesi ve üslûbudur ki, en harika edipleri, belâğatine secde ettiriyor. | |
| Sin-Lam-Ha (4) | + | ||
| Esliha | Silahlar | + | ...tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzaklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihazatlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak... |
| Müsellah | Silahlı | Üç müsellâh jandarma ile camiden istenildi. | |
| Silah | Dövüşme aleti | İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddî hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlûp edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur. | |
| Teslih | Silahlandırma | Öyle de, bütün hayvanî cesetlerde kemâl-i hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek, türlü türlü cihazatla kemâl-i intizamla teslih etmek,... | |
| Sin-Lam-Hı (2) | + | ||
| İnsilah | Soyulma | İslâmiyetten pişman olmaktır, belki dinden insilâh etmektir. | |
| Selh (Selhhane) | Deri soyma (yeri), mezbaha | ...dalâleti cihetinden, akıl alâkadarlığıyla kâinatı bir hüzüngâh ve matemhâne-i umumiye ve zevâlde yuvarlanan zîhayatlar için bir mezbaha, selhhane ve gayet çirkin ve karışık görüp... | |
| Sin-Lam-Sin (2) | |||
| Selaset | Akıcılık | Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın heyet-i mecmuasında râik bir selâset, fâik bir selâmet, metin bir tesanüd, muhkem bir tenasüp, cümleleri ve heyetleri mabeyninde kavî bir teâvün ve âyetler ve maksatları mabeyninde ulvî bir tecavüb olduğunu,... | |
| Selis | Akıcı | Evet, Kur'ân mânen, üslûb-u beyan cihetiyle fevkalâde beliğ olduğu gibi, lâfzında gayet selis bir fesahati vardır. | |
| Sin-Lam-Sin-Be (1) | + | ||
| Selsebil | Cennet ırmağı | + | Cennete dair, Cennetten daha güzel, hurilerinden daha lâtif, selsebilinden daha tatlı olan beyanat-ı âyât-ı Kur'âniye kimseye söz bırakmamıştır ki, fazla birşey söylensin. |
| Sin-Lam-Sin-Lam (4) | + | ||
| Müselsel | Zincirleme | Şu müselsel beyan, mu'cizat-ı Ahmediyenin (a.s.m.) envaına işarettir. | |
| Müteselsil | Silsile oluşturmuş | Demek, maânî-i mensûsa, müteselsilen menba-ı Risaletten alınmıştır. | |
| Silsile | Birbirini izleyen dizi | + | Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr, her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde; biri silsile-i nübüvvet ve diyanet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. |
| Teselsül | Silsile oluşturma | Çünkü, mümkinat birbirini icad edip teselsül edemez. | |
| Sin-Lam-Tı (6) | + | ||
| Musallat | İlişme | Nasıl ki kavm-i Firavuna çekirge âfâtı ve bit belâsı ve Kâbe tahribine çalışan kavm-i Ebrehe'ye ebâbil kuşları musallat olmuşlar. | |
| Saltanat | Hükümdarlık | Hasan ve Hüseyin (r.a.) ve onların hanedanları ve nesilleri, mânevî bir saltanata namzet idiler. | |
| Selatin | Sultanlar | Hatta selâtin-i Osmâniyeyi ifratla senâ ederdin;... | |
| Sultan | Hükümdar | + | Sultanlar daima halkın, cemaatin, ordunun sonunda çıkarlar. |
| Tasallut | Musallat olma | Bak, değil zahirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshir ediyor. | |
| Taslit | Musallat etme | Meselâ, atmaca kuşu serçelere tasliti, zahiren rahmete uygun gelmez. | |
| Sin-Lam-Fe (2) | + | ||
| Eslaf | Öncekiler | Halbuki, eslâf-ı izâmın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar. | |
| Selef | Önceki | + | Alelekser, halefin mahareti, selefinden daha ziyadedir. |
| Sin-Lam-Kef (6) | + | ||
| İnsilak | Yola girme | ...ve imam ve reisi Mehdî (R.A.) olan bir silk-i nuranîde zevil-himem müceddidlerin ona insilaklerini teşci' içindir. | |
| Mesalik | Meslekler | ...bütün hâcât-ı mâneviyesine karşı birer kitap ve bütün muhtelif ehl-i mesâlik ve meşârib olan evliya ve sıddıkînin, asfiya ve muhakkikînin herbirinin meşreplerine lâyık birer risale ibraz eden bir kütüphane-i mukaddesedir. | |
| Meslek | Yol | Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur'un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum. | |
| Salik | Giden, ilerleyen | Mânâsında meşârib-i evliya, ezvâk-ı ârifîni, mezâhib-i sâlikîn, turuk-u mütekellimîn, menâhic-i hükema, o i'câz-ı beyanı... | |
| Silk | Yol | ...ve imam ve reisi Mehdî (R.A.) olan bir silk-i nuranîde zevil-himem müceddidlerin ona insilaklerini teşci' içindir. | |
| Süluk | İlerleme | Tasavvuf, tarikat, velâyet, seyr ü sülûk namları altında şirin, nuranî, neş'eli, ruhanî bir hakikat-i kudsiye vardır ki, o hakikat-i kudsiyeyi ilân eden, ders veren, tavsif eden binler cilt kitap, ehl-i zevk ve keşfin muhakkikleri yazmışlar, o hakikati ümmete ve bize söylemişler. | |
| Sin-Lam-Mim (12) | + | ||
| Eslem | Daha selametli | Evet, acz dahi, aşk gibi, belki daha eslem bir tariktir ki, ubûdiyet tarikiyle mahbubiyete kadar gider. | |
| İslam (İslamiyet) | Hak din | + | İslâmiyet iltizamdır; iman iz'andır. Tabir-i diğerle, İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır; iman ise, hakkı kabul ve tasdiktir. |
| Müsalemet | Barış | Ve zincirler altında inleyen dört yüz milyon Müslümanlık, yeniden hayat-ı kudsiye-i İslâmiye ile, nev-i beşerin başına geçip, sulh ve müsalemet-i umumiyeyi temin edecek, inşaallah. | |
| Müsellem (Müselleme) | Kabul edilmiş | + | Tâlim-i nazariyattan ziyade, tezkir-i müsellemâta ihtiyaç var |
| Müslüm/Müslim (Müslüman/Müsliman) | İslam dininden kişi | + | Ve zincirler altında inleyen dört yüz milyon Müslümanlık, yeniden hayat-ı kudsiye-i İslâmiye ile, nev-i beşerin başına geçip, sulh ve müsalemet-i umumiyeyi temin edecek, inşaallah. |
| Salim | Sağlam ve tehlikesiz | + | Büyük bir selâmet vardır ki, lâfzan ve mânen hatâdan sâlimdir. |
| Selam | Allah'ın ismi; esenlik; müslümanların karşılaştığında yaptığı dua | + | Bir adam yeni bir menzile girdiği zaman menzildeki zatlara selâm ettiği gibi, "Binler selâm sana, yâ Resulallah" demeye bir arzuyu içimde coşar buldum. |
| Selamet | Emniyet, barış | Faraza, mecmuu itibarıyla reddedilse de, tek bir tane onların içinde kabul olunsa, yine her biri selâmet-i imanla kabre gireceğine kâfi geliyor. | |
| Selim (Selime) | İyi huylu | + | Hem Kur'ân, fıtrat-ı selime cihetiyle musaddaktır. |
| Selm | Barış | + | İslâmiyet, selm ve müsalemettir; dahilde nizâ ve husumet istemez |
| Süllem | Merdiven | + | Devir ve teselsülü, on iki burhan, yani arşî ve süllemî gibi namlarla müsemmâ, meşhur on iki delil-i kat'î ile devri iptal etmişler ve teselsülü muhal göstermişler;... |
| Teslim | Gönülden bağlanma; karşı tarafı kabul etme | + | Eski zamanda, esâsât-ı imaniye mahfuzdu, teslim kavî idi. |
| Sin-Lam-Vav (2) | + | ||
| Müteselli | Teselli edilmiş | İnsanlarla sohbet arzu ettiğim vakit, hayalen sizleri yanımda bulur, bir hasbihal ederim, sizinle müteselli olurum. | |
| Teselli | Ferahlatma | Evet, gafletle sağımdaki geçmiş zamandan teselli almak için baktım. | |
| Sin-Mim-Ha (2) | |||
| Müsamaha | Hoşgörü | Nazar-ı müsamaha ile bakmalarını ihvanlarımızdan bekleriz. | |
| Semahat | İyilik, cömertlik | Belki semahatlı Efendimiz, Pakistan'daki Müslüman Talebe cemiyetinin İslâmiyet'i şiar edindiğini biliyorlar… | |
| Sin-Mim-Ra (3) | + | ||
| Esmer | Siyah(i) | Hiç durmaksızın, bu mühib yağız atlı ve esmer çehreli iki zat, şarka doğru uzaklaştılar. | |
| Mismar | Çivi | Öyle de, zeminin yüzünde çakılmış mismarlar hükmünde her an / Olan İslâmî şeâir, dinî minarat, İlâhî maâbid, şer'î maâlim itfâ olmazsa, İslâmiyet parlayacak an be an. | |
| Müsamere | Eğlence | ...o zâtı kendine reis ve seyyid ve imam ve şefî telâkki eden mü'minlere ne kadar zevkli, fahirli, nurlu, neş'eli, hayırlı bir müsamere-i ulviye-i diniye olduğunu anla. | |
| Sin-Mim-Ayn (13) | + | ||
| İsma' | Duyurma | Evet, bir imam, imamet vazifesinde tesbihatları izhar eder, ismâ eder; hiçbir cihette riya olamaz. | |
| İstima' | Dinleme | Şu risalede ise, muhatap, münkirdir; istimâ makamlarında mü'mindir. | |
| Mesmuat | Duyulanlar | Meselâ, mesmûat, mubsırat, me'kûlât âlemlerini ihata eden insandaki duygular, Sâniin sıfât-ı mutlakasını ve geniş şuûnatını fehmetmek içindir. | |
| Müstemi' | Dinleyici | + | Müstemi, müteharrî-i hakikat bir Japondur. |
| Sami (Samiun) | Dinleyici(ler) | Burada sâmilerin o meyillerini tatmin etmekle makamın iktizası üzerine Kur'ân-ı Kerim, onları sâmilerin huzuruna götürüp kendilerine hitap ile tevcih-i kelâm etmiştir. | |
| Sem' | İşitme | + | Sem', basar, hava, su gibi umumî nimetler daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına nazaran, hususî, şahsî nimetlerden kat kat fazla şükre istihkak ve liyakatleri vardır. |
| Sema | Dönme | O vakit arz, emir aldıktan sonra, memuriyet neşesinden mevlevî gibi zikir ve semâa kalkar; az bir masrafla o güzel vaziyet hasıl olur, o mühim netice vücud bulur. | |
| Sem'an/Seman | İşiterek, "başüstüne'" | Bu fakir talebeniz bu emre "Ale'r-re's-i ve'l-ayn, sem'an ve tâaten" demiş. | |
| Sema' (Semai) | İşitme (İşitilerek öğrenilen) | + | Çünkü, bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema'dır. |
| Semi' | İşiten; Esma | Bak, hem öyle Semî' ve Kerîm bir Kadîr'den, öyle Basîr ve Rahîm bir Alîm'den saadet ve bekayı istiyor ki ... | |
| Semi'na/Semina | İşittik | Hem o Sultan-ı Ezel ve Ebed, kâinatın aktârında kendi rububiyetinin saltanatını ilânına ve vahdâniyetinin izharına karşı, tevhid ve tasdik edip Semi'nâ ve eta'nâ diyerek itaat ve inkıyad ile mukabele ettiler. | |
| Sum'a/Suma | Riyakarlık | ...riya ve sum'a, kibir ve gurur hastalıklarının hummalı ateşini "İhlas Risalesi"nin imdad ve inayetiyle; ... | |
| Tesamu' | İşitme | Şu nevi meselelerin mânâ-yı hakikîsinde kusur varsa, örf ve âdât-ı nâsa aittir ve teârüf ve tesâmu-u umumîye râcidir. | |
| Sin-Mim-Kef (2) | + | ||
| Semek | Balık | Kur'ân-ı Hakîm tasrih ediyor ki, Arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyârâttan zerrelere kadar herşey Cenâb-ı Hakka secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. | |
| Simak | Balıklar | Onlara mahsus şerait-i hayatiye vardır ki; bazısı âkilün-nebat, bâzısı âkilüs-simâktir. | |
| Sin-Mim-Mim (3) | + | ||
| Semm | Zehir; iğne deliği | + (Delik anlamında) | İstibdat bu derece bir semm-i katil olduğunu bilmezdik. |
| Sümum | Zehirler | Ve Şarkın Garba nispetini, seherin guruba nispeti gibi edecektir —eğer sûs-u atâletle ve sümum-u ağrâz ile kurutulmazsa. | |
| Tesemmüm | Zehirlenme | Tesemmüm vesilesiyle nisyan-ı mutlak hastalığının musibeti, benim hakkımda bir nimet ve merhamet hükmüne ve bazı hakaikin keşfine bir anahtar olduğunu, bana çok acımamak için haber veriyorum. | |
| Sin-Mim-Vav (10) | + | ||
| Besmele | Bismillahirrahmanirrahim | Hele Birinci Sözde besmelenin derece-i ehemmiyeti ve suret-i temsiliyesi şâyân-ı takdir ve hayrettir. | |
| Bismillah | Allah'ın adıyla | BİSMİLLÂH her hayrın başıdır. | |
| Esami | İsimler | Belki zihni aldatır; cazibe-i umumî, kuvve-i mıknatısî, elektrik kuvveti, telepatî hem ihtizaz, hem "manyetizma" gibi, esâmî cezb ve celb. | |
| Esma | İsimler | + | Hem cemâlinin şuââtı olan esmâsını dahi sever. |
| İsm/İsim | Ad | + | O isim o dairede hâkimdir; başka isimler orada ona tâbidirler, belki onun zımnında bulunurlar. |
| Müsemma | İsimlendirilmiş | + | Fâilsiz bir fiil ve müsemmâsız bir isim mümkün olmadığı gibi, mevsufsuz bir sıfat, san'atkârsız bir san'at dahi mümkün değildir. |
| Sami (Samiye) | Yüksek, yüce | Dost ve düşmanın ittifakıyla ahlâk-ı hasenenin şahsında en yüksek derecede; ve bütün muamelâtının şehadetiyle, secâyâ-yı sâmiye, vazifesinde ve tebliğatında en âli bir derecede;... | |
| Sema | Gökyüzü, uzay | + | Şu âyet-i kerimenin yüksek semâsına çıkıp sırrını fehmetmek için yedi basamaklı bir merdiven kuruyoruz. |
| Semavat | Semalar | Semâvâtın, melâike ile tesmiye edilen münasip sakinleri vardır. | |
| Tesmiye | İsimlendirme | + (Belli anlamında) | Semâvâtın, melâike ile tesmiye edilen münasip sakinleri vardır. |
| Sin-Nun-Be-Lam (1) | + | ||
| Sünbül/Sümbül | Başak | + | Fazl-ı İlâhîden, o harflerin sevabı sünbüllenir, bazan on tane verir, bazan yetmiş, bazan yedi yüz (Âyetü'l-Kürsî harfleri gibi), bazan bin beş yüz (Sûre-i İhlâsın harfleri gibi), bazan on bin (Leyle-i Beratta okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler gibi) ve bazan otuz bin (meselâ, haşhaş tohumunun kesreti misillü, Leyle-i Kadîrde okunan âyetler gibi). |
| Sin-Nun-Ha (2) | + | ||
| Saniha (Sanihat) | Çok düşünmeden akla gelen şey(ler) | Hakikat Çekirdekleri (2) - Bediüzzamanın Sânihatından | |
| Sünuhat | İlham olarak kalbe gelen manalar | Benim hünerim, benim zekâm değil. Sünuhat kabilinden | |
| Sin-Nun-Dal (7) | + | ||
| İsnad/İsnat | Dayandırma | Tevhid ile bütün eşyayı Vâhid-i Ehade isnad etmediğin takdirde, âlemde bulunan bütün efradın mazhar oldukları tecelliyat-ı İlâhiye adedince ilâhları kabul etmek mecburiyetindesin. | |
| İstinad/İstinat | Dayanma | Herbir insanın bir nokta-i istinadı bulunduğuna nazaran, istinad noktalarının tefâvütüne göre insanların yapabileceği işler de tefâvüt eder. | |
| Müsned | Hadislerin aktaranlarla beraber yazıldığı kitap; dayandırılmış | Başta Buharî ve Müslim—ki, Kur'ân'dan sonra en sahih kitap olduklarını ehl-i tahkik kabul etmiş—ve sair Sahih-i Tirmizî, Neseî ve Ebu Davud ve Müstedrekü'l-Hâkim ve Müsned-i Ahmed ibni Hanbel ve Delâil-i Beyhakî gibi kitaplarda an'anesiyle beyan edilmiştir. | |
| Müstenid | Dayanan | Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur'âniye, beşerin ilm-i cüz'îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. | |
| Mütesanid | Tesanüd içinde | Fihristeyi, taksimü'l-â'mâl tarzında mütesanid heyetinizin şahs-ı mânevîsine tevdiiniz çok güzeldir. | |
| Sened/Senet | Dayanak | Hiç kat'î senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın? | |
| Tesanüd/Tesanüt | Dayanışma | ...tesanüd bozulsa cemaatin tadı kaçar. | |
| Sin-Nun-Dal-Sin (1) | + | ||
| Sündüs | İnce ipek | + | Her baharda, herbir ağaca sündüs-misal taze bir çarşaf giydiriyor, lü'lü'-misal yeni bir murassaatla süslendiriyor, yıldız-misal rahmet hediyeleriyle ellerini dolduruyor. |
| Sin-Nun-Nun (6) | + | ||
| Mesnun | Sünnet olma | + (kalıba dökülmüş anlamında) | ...feraiz-i şer'iyeyi yapmaya mecbur olmayan ve mesnûniyet cihetiyle de yapmayan ve kable'l-bülûğ vefat eden çocuklar, Cennete lâyık ve sevimli çocuk olarak kalacaklar. |
| Müsinn | Yaşlı | Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve abdin, hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelîl, hem müsi', hem müsin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. | |
| Sinn | Yaş | Sinn-i mükellefiyet on beş sene kabul ediliyor. | |
| Sünen | Sünnetler; kendisinden hüküm çıkarılan hadisler(i içeren kitap) | Esasat ve ahkâm-ı diniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (a.s.m.) harfiyen ittibâ yoluyla dini takvim ve tahkim... | |
| Sünnet | Peygamber yolu; yol | + | Âlem-i İslâmda Ehl-i Sünnet ve Cemaat denilen ehl-i hak ve istikamet fırka-i azîmesi, hakaik-i Kur'âniyeyi ve imaniyeyi, istikamet dairesinde, hüve hüvesine Sünnet-i Seniyyeye ittibâ ederek muhafaza etmişler. |
| Sünni | Ehl-i sünnet | ...Şiîler, Alevîler, Risale-i Nur'un derslerini Sünnîlerden ziyade dinlemeseler, Âl-i Beyte muhabbet dâvâları yanlış olur. | |
| Sin-Nun-Vav (1) | + | ||
| Sene | Yıl | + | Sene üç yüz altmış gün hesabına göredir; kusur varsa bakılmamak gerektir. |
| Sin-He-Lam (5) | + | ||
| Eshel | En kolay, daha kolay | Tahrip esheldir; zayıf tahripçi olur | |
| Müsahele | Gevşeklik | Hem mebdei, taassup derecesinde azîmet olsa, nihayeti müsaheleye, ruhsata taraftarsa, nihayeti salâbete müncer olur. | |
| Sehl/Sehil | Kolay | Sehil ve muvaffakiyetime hayırlı dualarınızı rica eder, kemâl-i edeple ellerinizi öperim | |
| Suhulet | Kolaylık | Öyle de, bu meşhud suhulet-i mutlaka ve külfetsizlik, vücub derecesinde icab eder ki, bir Sâni-i Vâhidin eserleri olsun. | |
| Teshil (Teshilat) | Kolaylaştırma(lar) | Nefsin hevesat-ı sefîlesinin teshiline bedel, ruhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder. | |
| Sin-He-Vav (1) | + | ||
| Sehv/Sehiv | Hata | ...âyetinin bir sırrını, hizmet-i Kur'âniyede arkadaşlarımın beşeriyet muktezası olarak sehiv ve hatalarının neticesinde yedikleri şefkat tokatlarını beyan etmekle tefsir ediyor. | |
| Sin-He-Vav (1) | |||
| Süha | Küçük ayı takımyıldızından bir yıldız | Mu'cizenin kamerini münhasif ve şems gibi burhan-ı nübüvveti Süha gibi mahfî olmasına sebep oldunuz. | |
| Sin-Vav-Elif (4) | + | ||
| Mesavi | Kötülükler | Yoksa, biri Avrupa'nın mehasinini mesâvimizle ve telâhuk-u efkârın semeratını bizim bir şahsın semere-i sa'yi ile, insafsızca, aldatıcı cerbeze ile muvazene etmekle,... | |
| Müsi' | Kötülük yapan | + | Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve abdin, hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelîl, hem müsi', hem müsin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. |
| Su' | Kötü | + | Hz. Ali (r.a.) huruf-u ecnebiyi İslâmlar içinde cebren kabul ettirmek hadisesi ile ulemaü's-su'un bid'alara yardımlarından teessüfle bahsedip ... |
| Seyyie (Seyyiat) | Günah(lar) | + | Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki:... |
| Sin-Vav-Ha (2) | + | ||
| Mesaha | Ölçme | Malûm olsun ki, ebede namzet olan âlem-i uhrevî, fenayla mahkûm olan bu âlemin mekayisiyle mesaha ve muamele olunmaz. | |
| Saha | Alan | + | Mezar taşımla pür-emvat enîndar o mezarımla / Revânım saha-i ukbâ-yı ferdâma |
| Sin-Vav-Dal (11) | + | ||
| Esved | Siyah | + | İşte kâbe-i saadetimiz olan ittihad-ı münevver-i İslâmın haceru'l-esvedi Kâbe-i Mükerremedir. |
| Müsevvid | Müsveddeyi yazan | Sekiz senedir ben Üstadımın hem muhatabı, hem müsevvidi, hem mübeyyizi olduğum halde, sekiz ay kadar Nurlardan istifade edemedim. | |
| Müsvedde | Yazının ilk hali, karalama | Demek, müsvedde-i evvel hükmünde müşevveş kalmıştır. | |
| Sadat | Seyyidler | Yalnız bu kadar var ki, meşhur İmam-ı Zeyd sâdât-ı azîmeden ve eimme-i Âl-i Beyttendir. | |
| Sevad | İnsanların çoğunluğu | Ben sevâd-ı âzama tâbi olmak isterim. | |
| Sevda | Fazla sevgi; siyah | Ey ahmak nokta-i sevda! | |
| Seyyid | Efendi; Peygamberimizin soyundan gelen | + | Evet, bugün tarih-i âlemde hiçbir nesil, şecere ile ve senetlerle ve an'ane ile birbirine muttasıl ve en yüksek şeref ve âli hasep ve asil neseple mümtaz hiçbir nesil yoktur ki, Âl-i Beytten gelen seyyidler nesli kadar kuvvetli ve ehemmiyetli bulunsun. |
| Siyadet | Seyyidlik | Öyle Muhammed (a.s.m.) ki, icmâ ve tasdiklerine mazhar olmakla, enbiya ve mürselîne siyadet ünvanını; ve ittifak ve tahkiklerini almakla, imamü'l-evliyâ ve'l-ulemâ lâkabını almıştır. | |
| Sudan | Siyahi kişiler(in memleketi) | Sudan Kabilesinden Zut denilen uzun boylu taifeye benzettim. | |
| Süveyda | Kalpteki siyah nokta | Gözün muzlim nehar-ı ebyazı, muzî leyle-i süveydâ ile mezc olmazsa basarsız olduğu gibi, fikret-i beyzâda süveydâ-i kalb bulunmazsa, basiretsizdir. | |
| Tesvid | Müsvedde yazma | Sözlerin ve risalelerin neşrinde ve tashihatında ve yerlerine yerleştirmekte ve tesvid ve tebyizinde, fevkalme'mul, kerametkârâne bir teshilâta mazhar oluyoruz; | |
| Sin-Vav-Ra (4) | + | ||
| Sur | Kale duvarı | + | Hem ulûm-u kevniye, hem ulûm-u İlâhî, onda merâtib-i delâlât, rumuz ile işârat, sûreler surlarında cem' etmiştir cinânı. |
| Sure | Kur'an'ın bölümleri | + | Hem ulûm-u kevniye, hem ulûm-u İlâhî, onda merâtib-i delâlât, rumuz ile işârat, sûreler surlarında cem' etmiştir cinânı. |
| Suver | Sureler | ...suver-i Kur'âniyenin en parlağı olan Sûre-i Yusuf... | |
| Suriye | Ülke | ...Risale-i Nur'un bu vatan ve millete temin ettiği âsâyiş ve emniyettir ki, İslâm memleketlerinde, hususan Fas'ta, Mısır ve Suriye ve İran gibi yerlerde vuku bulan dahilî karışıklıkların bu vatanda görülmemesidir. | |
| Sin-Vav-Sin (1) | |||
| Siyaset | İdare sanatı | Halbuki siyaset tarafgirliği, bu mânâyı zedeler, ihlâs kırılır. | |
| Sin-Vav-Ayn (1) | + | ||
| Saat | Kıyamet; zaman birimi; zamanölçer | + | Çünkü yarım saat kaylûle, iki saat gece uykusuna muadil gelir. |
| Sin-Vav-Ğayn (1) | |||
| Mesağ | İzin | + | Evet, kat'î ve zarurî bir maslahat için bir mesağ-ı şer'î vardır. |
| Sin-Vav-Fe (1) | + | ||
| Mesafe | Uzaklık | Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Barla'ya Dört Beş Saat Mesafedeki Çam Dağında Bulundukları Zaman Üzerinde Tefekkür Ettikleri Çam Ağacı | |
| Sin-Vav-Kaf (5) | + | ||
| Mesak | Sevk yeri, hedef | + | Demek maksut ve mesâk-ı kelâmda olan muâhaze ve tenkit, mütekellime aittir. |
| Saik (Saika) | Sevkeden sebep | + | Tenkidin sâiki, ya nefretin teşeffisidir, veya şefkatin tatminidir. |
| Sevk | Yönlendirme | Hâşâ, sevk-i tabiî değil, belki bir nevi ilham-ı fıtrî olarak, insan ve hayvanı kader-i İlâhî sevk ediyor. | |
| Siyak | Geldiği yer, başlangıç | Peygambere göre olsa, kanun-u belâğat ve münasebet-i siyâk-ı kelâm şöyle ifade ediyor ki: | |
| Suk | Çarşı | + | Sûkunda, yani çarşısında teşhir ediliyor, rağbetler ona celb oluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. |
| Sin-Vav-Mim (2) | + | ||
| Sami | Hz. Nuh'un oğlu Sam'ın soyundan gelenler | ...ve Turan ve Ariyanı ve Sami tevhid ederek,... | |
| Sima | Yüz, alamet (Ayrıca Bkz. Vav-Sin-Mim kökü) | + | Bana bu sima ve âzâyı veren kim ise, bütün esasat-ı âzâda bana benzeyen bütün insanların sânii dahi Odur. |
| Sin-Vav-Ye (11) | + | ||
| İstiva | Kararlı duruma gelme, yönelme, kastetme | فَسَوّٰيهُنَّ deki ف tefrîi ifade ettiğine nazaran, tesviyenin istivaya bağlanması; فَيَكُونُ nün كُنْ emrine veya kudretin taalluku iradenin taallukuna veya kazanın kadere olan terettüblerine benziyor ve takibi ifade ettiğine göre, mukadder bazı fiillere îmadır. | |
| Lasiyyema | Özellikle, bilhassa | Lâsiyyemâ, Müslümanlara karşı çok derece eclâ ve azhardır. | |
| Masiva (Masivaullah) | (Allah) dışındakiler | Mâsivâ-yı İlâhiyeye teveccühü hengâmında mânâ-yı harfîden mânâ-yı ismîye geçmesiyle, tiryak iken zehir olur. | |
| Müsavat | Eşitlik | Fakat nev-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsavat-ı mutlaka kanununa zıttır. | |
| Müsavi | Eşit | Fakat sair zevilhayat, bütün gayelerde sana müsavi olamaz. | |
| Müstevi | Düz | Muntazam, müstevi; envâı, eczaları mütesavi olarak yarattı. | |
| Mütesavi | Eşitlik | İmkân itibarıyla mütesavi, mütevazinü't-tarafeyndir. | |
| Sevi (Seviye) | Düzey | + (Dosdoğru anlamında) | Seviye bir olmadı; mezhep taaddüt etti. |
| Sive | Haricinde | Elhamdülillahi ala külli hal sivel küfri veddalal demesi iktiza eder. | |
| Tesavi | Eşitlik | Hem, tesâvi-i tarafeynden ibaret olan imkân itibarıyla muvazenettedir. | |
| Tesviye | Seviyelendirme | Kadîr-i Zülcelâl, esir maddesinden yedi kat semâvâtı halk edip tesviye ederek, gayet dakik ve acip bir nizamla tanzim etmiş ve yıldızları içinde zer' edip ekmiştir. | |
| Sin-Ye-Ha (2) | + | ||
| Seyahat | Yolculuk | O küçük, cüz'î seyahati, küllî ve mahşer-i acaip bir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor. | |
| Seyyah | Gezgin | Kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın müşahedatıdır | |
| Sin-Ye-Ra (8) | + | ||
| Mesire (Mesiregah) | Gezinti yeri | Ve burada bir senelik mesiregâhtan ancak istifade edebilen bir kuvve-i bâsıra ve kuvve-i sâmia, orada beş yüz senelik mesiregâhındaki seyahatten, o haşmetli, baştan başa ziynetli memlekete lâyık bir tarzda istifade eder. | |
| Sair (Bkz. Sin-Elif-Ra) | Sair dünyevî ve siyasî ve entrikalı cemiyet ve komitelerle ve bizim medar-ı ittihamımız olan cemiyetçilik gibi asılsız ve mânâsız gizli cemiyetle hiçbir münasebetimiz yoktur ve tenezzül etmiyoruz. | ||
| Seyr/Seyir | Gezme | + | ...pek büyük bir hizmet için bir uzun seyir ve seyahat ona ettiriliyor. |
| Seyran/Seyeran (Seyrangah/Seyerangah) | Gezinme (yeri) | Elbette, hakikî hazinelerini, kemâlâtını, hünerlerini makarr-ı saltanatında öyle bir tarzda gösterecek, öyle seyrangâhlar açacak ki, akılları hayrette bırakacak. | |
| Seyyar | Gezen | Bir sefine-i Rabbâniye olarak, acaib-i masnuat-ı İlâhiye ile doldurulmuş ve zîşuur ibâdullaha seyrangâh gibi bir mesken-i seyyar vaziyeti verilmiş. | |
| Seyyare | Gezegen, gök cismi | + | Görüyoruz ki, bu seyyaremiz, bir azamet-i şevket-i Rububiyeti ve haşmet-i saltanat-ı Ulûhiyeti ve kemâl-i rahmet ve hikmeti gösterir bir surette, güneşin etrafında, emr-i Rabbânî ile, Birinci Mektupta beyan edildiği gibi, pek büyük bir hizmet için bir uzun seyir ve seyahat ona ettiriliyor. |
| Siret | Manevi durum, ahlak | Ben itikat ediyorum ki; Muhammed'in (a.s.m.) misli, yani siretinde, tarzında bir adam şimdiki yeni âleme reis olsa, hükmetse, bu yeni âlemin müşkilatını halledip; bu yeni karmakarışık âlemde müsâlemet-i umumiyeye ve saadet-i hayatın husulüne sebep olacak. | |
| Siyer | Siretler; Peygamberimizin hayatı(nı anlatan kitaplar) | Onlar çoktur; biz, onlardan meşhurları ve mânevî tevatür hükmüne geçmiş ve ekser tarih ve siyerde nakledilmiş birkaçını zikredeceğiz. | |
| Tesyar | Gönderilme | ...bu mektub-u azîmü'l-mefhum, şimdiye kadar tesyâr buyurulan umum Nur Risalelerinin, hülâsatü'l-hülâsa zübdesi ve menba'-ı amîki olduğuna müşahedemle beraber,... | |
| Sin-Ye-Fe (2) | |||
| Seyf | Kılıç | Ey seyf-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur! | |
| Süyuf | Kılıçlar | Demek mazideki Sahabeler, müstakbeldeki Sahabelere karşı mağlûp olmuşlar—tâ, o müstakbel Sahabeler, berk-i süyuf korkusuyla değil, belki bârika-i hakikat şevkiyle İslâmiyete girsin ve o şehâmet-i fıtriyeleri çok zillet çekmesin. | |
| Sin-Ye-Lam (4) | + | ||
| Mesil | Akış | Mesîl-i neslin kapısında durmayınız. | |
| Sel/Seyl | Su baskını | + | |
| Seyelan | Akma | Ve o şuûnâtın cilveleri altında, mahlûkat, daimî bir seyr ü seyelân, bir hareket ve cevelân içinde çalkanmakta ve ehl-i gafletin kulaklarına vâveylâ-yı firak ve zevâli ve ehl-i hidayetin sem'ine velvele-i zikir ve tesbihi dağıtmaktadırlar. | |
| Seyyal (Seyyale) | Akan | ...ve seyyal zamanın hakikati ve sahife-i misaliyesi olan Levh-i Mahv, İsbatta kelimât-ı kudreti yazmak ve çizmekten gelen harekâttır ve mânidar ihtizazattır. |