Ayn (ع) Kök Harfi İle Başlayan Kelimeler
Gezinti kısmına atla
Arama kısmına atla
Önceki Harf: Zı (ظ) ← Arapça Kökenli Kelimeler Ana Sayfası → Ğayn (غ): Sonraki Harf
Bu sayfada Bediüzzaman'ın eserlerinde geçen ve Ayn (ع) kök harfi ile başlayan Arapça kelimeler listelenmiştir.
| Arapça Harf | Türkçe Okunuşu | 2 Harfli Kelime Sayısı | 3 Harfli Kök Sayısı | 3 Kök Harfli Kelime Sayısı | 4 Harfli Kök Sayısı | 4 Kök Harfli Kelime Sayısı | Risalelerdeki Toplam Kök Sayısı | Kur'an'daki Toplam Kök Sayısı | Kur'an'daki Köklerden Risalelerde Geçenlerin Sayısı | Risalelerdeki Toplam Kelime Sayısı | Kur'an'daki Toplam Kelime Sayısı | Kur'an'daki Kelimelerden Risalelerde Geçenlerin Sayısı |
|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|
| ع | Ayn | 1 | 95 | 491 | 8 | 9 | 104 | 106 | 79 | 501 | 325 | 116 |
| Kelime | Anlamı | Kur'an'da Geçiyor mu? |
Örnek Cümle |
|---|---|---|---|
| Ayn-Be-Elif (1) | + | ||
| Aba | Kaba üst elbise | İşte bu hadîs-i şerîf gibi, Kütüb-ü Sitte-i Sahiha'da bu meâlde kesretli hadîsler vardır ki Âl-i Abâyı gösterir. | |
| Ayn-Be-Se (2) | + | ||
| Abes (Abesiyat) | Gayesiz | + | Acaba fâni ve muvakkat bir vücudun gitmesiyle, onun yerine bir nevi bekàya mazhar binler vücut kalsa, denilir mi ki "Ona yazık oldu" veyahut "Abes oldu" veyahut "Şu sevimli mahlûk neden gitti" şekvâ edilebilir mi? |
| Abesiyyun | Herşeyin boş olduğunu savunanlar | Veyahut, kâinatı abes ve gayesiz itikad eden felâsife-i abesiyyun gibi, kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, hâlıksız mı zannediyorlar? | |
| Ayn-Be-Dal (11) | + | ||
| Abadile | Abdullahlar | Hususan Abâdile-i Seb'a kitabetle kaydettiler. | |
| Abd (Abdullah) | Kul | Abd, kesb denilen masdardan neş'et eden, hâsıl-ı bilmasdar olan esere hâlık değildir. | |
| Abid/Âbid | Kulluk görevini yapan | + | Hem herkese satılan muzahraf, hodfuruş, gösterici, riyâkâr bir hüsnü istihsan, ettiği için riyâkârları alkışlamış, sanem-misalleri kendi âbidlerine âbide yapmıştır. |
| Abid/Abîd (Abidane) | Kullar | Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz, âbidâne zikrederiz | |
| İbad | Kullar | Yani, gece ve gündüzün nuranî âyetlerinin nikaplanmasıyla bir azamet-i İlâhiyeyi ilâna medar olduğundan, Cenâb-ı Hak, ibâdını o vakitte bir nevi ibadete davet eder. | |
| İbadet | Kulluk, emir ve yasağa uyma davranışı | + | İbadetin şahsî kemâlâta sebep olduğunun izahı: |
| Maabid | Mabedler | Hattâ, şu memleketin maâbid ve medâris-i diniyesinden başka, makberistanın mezar taşları dahi birer telkin edici, birer muallim hükmündedir ki, o maânî-i mukaddeseyi ehl-i imana ihtar ediyorlar. | |
| Mabed/Ma'bed/Mabet | İbadethane | Herbir mâbed bir muallim olmuş, tab'ıyla tabâyie ders verir. | |
| Mabud/Ma'bud | İbadet edilen yaratıcı | Hatta bir kısımları bunları da az görüp, Mâbud-u Zülcelâlin liyakatini göstermek için gayr-ı mütenâhi adetle, gayr-ı mütenâhi tesbihle Mâbud-u Zülcemâli zikrediyorlar. | |
| Taabbüd | İbadet etme | O da Ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini Ona sevdirir. | |
| Ubudiyyet/Ubudiyet | (Daimi) Kulluk (hali) | Hem Resul-i Ekrem hem abd, hem resul olduğundan, ubudiyet cihetiyle salât ister, risalet cihetiyle selâm ister ki: Ubudiyet halktan Hakka gider, mahbubiyet ve rahmete mazhar olur. | |
| Ayn-Be-Ra (10) | + | ||
| İbare | Metin, yazı | O kıyametlerde, o dağ ve tepelerde fırsat buldukça, kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve muhtelif hallerde yazıyordum. | |
| İbaret | Meydana gelmiş | Bizim vazifemiz onlar için yalnız hidayet temennisinden ibarettir. | |
| İbrani | Yahudiliğe ait; bir lisan | "Muhammed" ismi, o kitaplarda Müşeffah ve el-Münhamennâ ve Himyâtâ gibi Süryânî isimler suretinde, "Muhammed" mânâsındaki İbrânî isimleriyle gelmiş. | |
| İbret | Düşündürücü ders | + | Neden bakmıyorsunuz? İbret almıyorsunuz? Bakınız ki, hakikati bilesiniz. |
| İtibar/İ'tibar | Değer | Eğer sahife-i itibar-i âlemde menkuş olan âsâr-ı enbiyayı nazar-ı mütâlaaya alsan; ve tarihin lisânından nübüvvete dair cereyan eden ahvallerini dinlersen;… | |
| İtibaren/İ'tibaren | ..'den başlayarak, …'den beri | Bu şuâ, On Beşinci Lem'a'dan itibaren buraya kadar olan risâlelerin fihristidir. | |
| İtibari/İ'tibari/İtibarî/İ'tibarî | Kendi başına anlamı olmayıp başka şeye kıyas ile varlığı bilinen | Cüz-ü ihtiyarînin üssü'l-esası olan meyelân, Maturidîce bir emr-i itibarîdir, abde verilebilir. | |
| Muteber/Mu'teber | Değer gören | Böyle muteber bir kitapta Şeyheyn hadîsinin ittifakına hükmeden bir zâta itimad etmek lâzım. | |
| Tabir/Ta'bir | İfade; yorumlama | Şu tabir bir mirsad-ı tefekkürdür, gayet uzaktan uzağa bu hakikate bir işarettir. | |
| Ubur | Geçme, atlama | Ve hikmet-i cedide namı verilen yeni felsefe ise, eski felsefenin mürur ve ubûra ve hark ve iltiyâma kabil olmayan, semâvât hakkındaki ifratına mukabil tefrit edip, semâvâtın vücudunu adeta inkâr ediyorlar. | |
| Ayn-Be-Sin (2) | + | ||
| Abese | Sure Adı | + | Sure-i El-Kadr'in mütevafıkları olan o on surelerin her biri yüz adet hurufu ise, kelimat noktasında da Sure-i Fecr, Sure-i Abese, Sure-i El-Mürselât, Sure-i El-Buruc, Sure-i El-Mutaffifîn, Sure-i El-İnşikak, Sure-i En-Naziat, Sure-i Nebe', Sure-i Münafikûn ve Sure-i Cumua'nın her birinin yüz küsur örfî aded-i kelimatına yüzlükte manidar tevafukları tesadüfî olmadığı gibi... |
| Abus | Asık suratlı | + (çok kötü anlamında) | Zira bu abus çehresi altında merhametli sahibinin tebessümlü yüzü. |
| Ayn-Te-Be (2) | + | ||
| İtab/İ'tab | Azarlama | Hiç görmediğim bu tarz mânevî itabın üç sebebi var; başka vakit izah edilecek. | |
| Muateb | Azarlanan | Hattâ nefsini nefesinden ve sesinden, mahiyetini nefsinden (üfürmesinden) tevehhüm; ve mizaç ve san'atını kelâmıyla mümteziç tahayyül etsen, Hayâliyyun mezhebinde muâteb olmuyorsun. | |
| Ayn-Te-Kaf (1) | + | ||
| Atik (Atika) | Eski | + | Zira, hikmet-i atika, burçları semada; hikmet-i cedide ise, medâr-ı arzda farz etmişlerdir. |
| Ayn-Cim-Be (9) | + | ||
| Acaba | Merak bildiren soru edatı | Acaba bu yirmi sene zarfında imân-ı tahkikîyi pek kuvvetli bir surette bu vatanda neşreden Risale-i Nur olmasaydı; bu dehşetli asırda, acip inkılâp ve infilâklarda bu mübarek vatan, Kur'ân'ını ve imanını dehşetli sadmelerden tam muhafaza edebilir miydi? | |
| Acaib | Şaşırtan şeyler | Cenâb-ı Hakkın acaib-i masnuatına bakıp, temâşâ edip ve ettiren işaretleriz. | |
| Acb | Kuyruk sokumu | Nüveler ve tohumlar hükmünde olan ve hadiste acbü'z-zeneb tabir edilen ecza-yı esasiye ve zerrât-ı asliye, ikinci neş'e için kâfi bir esastır, temeldir. | |
| Aceb/Acep | Acaba | + | Söndürmeye hem kimde acep zerre mecal var? |
| Acib (Acibe) | Şaşırtan | + | Risale-i Nur'un Isparta'ya ne derece rahmet olduğuna delâlet eden bir tevafukat-ı acibe: |
| Müteaccib (Müteacciben) | Şaşırmış | …yani "Gizli intişar edebilir" müteaccibâne haber veriyor. | |
| Taaccüb/Teaccüb | Şaşmak | Kemâl-i taaccübümden bağırarak aklım başıma geldi, ayıldım. | |
| Tacib/Ta'cib | Şaşırtma | Bu âyet bütün cümleleriyle nifaka hücum ederek münafıkları tevbih, takbih, tehdit, ta’cib etmekle… | |
| Ucube/U'cube | Hayret edilecek şey | O halde, o adam bir ucûbe olarak zihinlerinde tecessüm eder. | |
| Ayn-Cim-Ze (8) | + | ||
| Aciz | Güçsüz | Bizler ki, Elhamdü lillâhi teâlâ, âhiret kardeşiniz, Kur'ân hizmetinde âciz hizmetkârınız, … | |
| Acuze | Yaşlı kadın | + | …şarap iken serap; ve nazenîn ve hasnâ iken acuze-i şemtâ ve kocakarı olur. |
| Acz (Acziyet) | Güçsüzlük | Acz, muhalefetin menşeidir. Zaaf, gururun madenidir. | |
| İ'caz/İcaz | Mucizevilik | Meselâ, ehl-i belâğat ve fesâhat tabakasına karşı, harikulâde belâğattaki i'câzını gösterir. | |
| Muacciz | Taciz edici | Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle meş'um ve müz'iç ve muacciz bir alet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazinanesini ve gelecek zamanın ehvâl-i muhavvifanesini senin bu biçare başına yükletecek; | |
| Muciz/Mu'ciz | Aciz bırakan | + | Bak haşr-i cismânîyi kemâl-i vuzuh ile ve Cennet ve Cehennemin ahvâlini Beyân-ı Mu'ciz ile sana gösteriyor. |
| Mucize/Mu'cize | İnsanların yapmakta aciz kaldığı Allah'ın işleri | Mu'cize, dâvâ-yı nübüvvetin ispatı için, münkirleri ikna etmek içindir, icbar için değildir. | |
| Taciz/Ta'ciz | Güçsüz bırakma | Bu sıkıntılı zamanda nefsim sabırsızlıkla beni tâciz ederken, bu fıkra onu tam susturdu, şükrettirdi. | |
| Ayn-Cim-Lam (7) | + | ||
| Acele | Hemen | Acele göndermek lâzım geldi, vakit bulamadım, tam tashih edeyim. | |
| Acil (Acile) | Hemen, acele | + (Dünya anlamında) | …Yedinci Şuâ risalesini yazmakta çok zahmet çektiğime bir mükâfat-ı âcile ve bir alâmet-i makbuliyet ve bir medâr-ı teşvik olarak… |
| Acul | Çok aceleci | + | Fıtraten acûl olan insanoğlu, âlemde hâkim olan kanun-u İlâhîyi düşünmeyerek, her meselenin istediği vakitte hallolunmasını istiyor; küçük dairelerdeki vazifelerini atlayıp, büyük dairelere sapıyor. |
| İcl | Buzağı, dana | + | İşte, o zamanda Benî İsrail dahi o kıt'ada neş'et ediyordu; ve o terbiyeden bir hisse aldıkları, "icl" meselesinden anlaşılıyor. |
| İstical/İsti'cal | Acele etme | + | İsticâlimin en büyük sebebi, muhtaç bulunduğum tesellîkâr nurları, o risalelerde buluyorum. |
| Muaccel | Peşin | Ve haset ve kıskançlıkta öyle bir muaccel cezâ var ki, o haset, haset edeni yakar. | |
| Tacil/Ta'cil | Hızlandırma | Hataları az olmak cihetiyle, temizlemek için tâcil edildi. | |
| Ayn-Cim-Mim (3) | + | ||
| Acam/A'cam | Acemler | …Saltanat-ı Arabın câzibesiyle A'cam, Araplara muhtelit olduklarından, Kelâm-ı Mudârî'nin melekesi denilen belâğat-ı Kur'âniyenin madenini müşevveş ettikleri gibi; … | |
| Acem | Arap olmayan; İranlı; yabancı | …öyle de, Acemlerin ve acemîlerin belâğat-ı Arabiyenin san'atına girdiklerinden, fikrin mecrâ-yı tabiîsi olan nazm-ı maânîden, zevk-i belâğatı nazm-ı lâfza çevirmişlerdir. | |
| Acemi | Tecrübesiz | + (Yabancı dil anlamında) | Sonra, ondan daha acemi bir müstensihe dedim: |
| Ayn-Cim-Nun (2) | |||
| Acin | Hamur, macun | Nur-u Muhammediyeden (asm) yaratılan madde-i aciniyeden, seyyarat ile şemsin o nurun macun ve hamurundan infisal ettirilmesine işarettir. | |
| Macun | Hamur kıvamındaki şey | Nur-u Muhammediyeden (asm) yaratılan madde-i aciniyeden, seyyarat ile şemsin o nurun macun ve hamurundan infisal ettirilmesine işarettir. | |
| Ayn-Dal-Dal (9) | + | ||
| Add (Addetmek, addolunmak) | Saymak | + | …onların iman cihetiyle kendilerini sevdirerek mü'minlerden addetmek istemiş olduklarına işarettir. |
| Aded/Adet | Sayı | + | Lâfzullah adedinde çok esrar ve nükteler var. |
| İdad/İ'dad (İdadiye/İ'dadiye) | Hazırlık, hazırlayıcı | İşte Hindistan, İslâmın müstaid bir veledidir; İngiliz mekteb-i idadîsinde çalışıyor. | |
| İstidad/İstidat/İsti'dad | Kabiliyet, hazır olma | İşte, şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müstaid, içtihada çalışmaya başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istidadı, nûrun alâ nûr sırrına mazhar olur, çabuk ve az zamanda müçtehid olurdu. | |
| Madud/Ma'dud | Sayılan, sayılı | + | Bu sebeple cidden "O Nurlarla iştigal etmediğim zamanlar, keşki enfâs-ı ma'dude-i hayattan olmaya idiler" diyorum. |
| Müstaid/Müstait | İstidatlı, hazır | İşte, şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müstaid, içtihada çalışmaya başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istidadı, nûrun alâ nûr sırrına mazhar olur, çabuk ve az zamanda müçtehid olurdu. | |
| Müteaddid | Çok defa | Müteaddid vâkıalara bir kefaret kifâyet eder. | |
| Tadad/Ta'dad | Sayma | …ittiba-ı sünnetin maddî ve manevî fevâidi tâdad edilirken, akıl açılan kapılardan içeriye giriyor. | |
| Teaddüd/Taaddüd | Birden fazla olma | Dert ile dermanlar/Taaddüdü hak olur; hak da taaddüt eder. | |
| Ayn-Dal-Sin (1) | + | ||
| Adese | Mercek, bakış açısı (Mercimek anlamında) | + | Fakat efkâr-ı âmmede, hayatperest insanların nazarında zâhiren geniş ve hâkimiyet noktasında cazibedar olan hayat-ı içtimaiye-i İslâmiye ve siyaset-i diniye cihetleri daha ziyade ehemmiyetli göründüğü için, o adese ile, o nokta-i nazardan bakıyorlar, mânâ veriyorlar. |
| Ayn-Dal-Lam (10) | + | ||
| Adalet | Hakkı ifa, haksızı tecziye | Adalet külâhını zulüm başına geçirmiş. | |
| Adil/Âdil | Adaletli olan; Esma | Elbette kâinatın intizam ve mizan lisanıyla hikmet ve adaletine şehadet ettiği bir Âdil-i Hakîm, insan için medar-ı sevap ve ikab olacak, mahiyeti meçhul bir cüz-ü ihtiyarî vermiştir. | |
| Adl | Adalet üzere oluş (Esma) | + | Ve ism-i Adlin cilve-i âzamından gelen kâinattaki adalet-i tâmme, umum eşyanın muvazenelerini idare ediyor. |
| Adliye | Mahkeme | Adliye binasının önünde üç-dört bin kişi toplanmış, Üstadı görmek üzere bekliyorlardı. | |
| İtidal | Ölçülü davranma | Evet kardeşlerim; bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayatı ve cihanı sarsacak hâdiseler içinde hadsiz bir metanet ve itidal-i dem ve nihayetsiz bir fedakârlık taşımak gerektir. | |
| Madele/Ma'dele | Adalet makamı | Onda bir mahkeme-i kübrâ, bir mâ'dele-i ulyâ, bir mekreme-i uzmâ vardır ki, ta şu merhamet ve hikmet ve inâyet ve adalet tamamen tezahür etsinler. | |
| Muadelet | Denklik, eşitlik | Tâ ki o muâdeletle intizam ve o intizamdan tenasüp ve tenasüpten hüsn-ü vifak ve o hüsn-ü vifaktan hüsn-ü muâşeret ve o hüsn-ü muâşeretten kelâmın kemâline bir mizanü't-ta'dil çıkabilsin. | |
| Muadil | Eşit, denk | Çünkü yarım saat kaylûle, iki saat gece uykusuna muadil gelir. | |
| Mutedil | İtidalli | Onun etbâları, Şiaların en mutedili ve en Sünnîsidir. | |
| Tadil/Ta'dil | Normal hale getirme | Tâ ki o muâdeletle intizam ve o intizamdan tenasüp ve tenasüpten hüsn-ü vifak ve o hüsn-ü vifaktan hüsn-ü muâşeret ve o hüsn-ü muâşeretten kelâmın kemâline bir mizanü't-ta'dil çıkabilsin. | |
| Ayn-Dal-Mim (5) | |||
| Adem | Yokluk | Binaenaleyh, mümkün olan birşeyin dâima bir halde tevakkuf ve sükût etmekle atâlette kalması, o şeyin ahval ve keyfiyetleri için bir nevi ademdir. | |
| İdam/İ'dam | Yok etme | İdam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız iman ve itaat iledir | |
| İnidam/İn'idam | Yok olma | Yoksa, imtinâ derecesine çıkan bir suubet, o cinsi in'idâma ve o nev'i ademe götürecekti. | |
| Madum | Olmayan şey | Ve yoktan elem yok ve mâdumdan elem gelmez. | |
| Münadim/Mün'adim | Yok olan | Binaenaleyh, vücut istersen, mün'adim ol ki vücudu bulasın. | |
| Ayn-Dal-Nun (3) | + | ||
| Adn | Bir cennet | + | Ey delâil bekleyen! İz'ân budur; bürhana gel./Cennet-i Adn'in, muallânın bu tûbâ Kevseri |
| Maadin | Madenler | …hem "dört unsur" denilen su, hava, nar, toprak (türab) ile beraber, "mevâlid-i selâse" denilen maâdin, nebâtat ve hayvânâtın yedi tabakaları ve yedi kat âlemleri,… | |
| Maden (Madeni, Madeniyat) | Topraktan çıkan cevher | Zaaf, gururun madenidir. | |
| Ayn-Dal-Vav (7) | + | ||
| Ada/A'da | Düşmanlar | + | Çok risalelerde beyan etmişiz ki, insanın fıtratında hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir fakr bulunmakla beraber, hadsiz a'dâsı ve nihayetsiz metalibi vardır. |
| Adavet | Düşmanlık | + | Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref'ine çalış. |
| Adiyat | Sure adı | + | Rumuzat-ı Semaniye |
| Adüvv | Düşman | + | İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddî hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlûp edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur. |
| Maada | …'den başka | Bu itibarla, bir zîhayatı halk etmek, bütün kâinatı yed-i tasarrufuna alan Cenâb-ı Haktan maada hiçbirşeye isnad edilemez. | |
| Müteaddi | Geçişli (fiil) | خَتَمَ fiili müteaddî olduğu halde عَلٰى ile zikredilmesi, hatmedilen kalbin dünyaya bakan kapısı değil ancak âhirete nâzır olan kapısı seddedilmiş olduğuna işarettir. | |
| Taaddi | Geçmek | Fakat isbat ise, taaddî eder, (yani başka yere de hükmeder). | |
| Ayn-Zel-Be (4) | + | ||
| Azab | Eziyet, sıkıntı | + | …Cenâb-ı Hak kâfirin zan ve itikadını daimî bir azab-ı elîme kalb eder. |
| Azb | Hoş yiyecek | + | Eyvah, ne ediyorum? Bunlar şarap değil, seraptır. Bunlarla uğraşmak azb değil azaptır |
| Muazzeb | Azab içinde olan | + | Biz de, bu hilkat denilen şeriat-ı fıtriyenin evamirine imtisal edemediğimizden, cehennem-i cehl ile muazzeb olduk. |
| Tazib | Eza verme | Belki küfr-ü mutlaktaki mânevî Cehennemin dünyevî tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler. | |
| Ayn-Zel-Ra (5) | + | ||
| İtizar/İ'tizar | Özrünün kabulünü isteme | Artık nasıl itizar edeyim, mütehayyirim. | |
| Mazeret | Özür | Kusurlarımı, sened-i özrümü, mazeretimi bu unvan ile ibraz ediyorum. | |
| Mazur/Ma'zur | Mazeretli | Çünkü, su-i ihtiyarıyla bu zaruret meydana gelmiştir. Fakat bir meczup çocuk cezbe halinde birisini vursa, mâzurdur. | |
| Müteazzir | Meydana gelmesi zor | Bir cisim birden zerrattan tahallül ve yeni zerrattan teşekkül eylemesi muhal olacağından, cism-i devletin birden memurîni ref' ve yenilerini ikame eylemesi, muhal olmasa da, müteazzirdir. | |
| Özür/Özr | Mazeret | + (Uzr şeklinde geçer) | Özrümüz kalmadı. Zira, on beş gün, güya bize mühlet verilmiş gibi, bize ilişmiyorlar. |
| Ayn-Ra-Be (4) | + | ||
| Arab (Arabi) | Peygamberimizin kavmi | Kavm-i Arab bedevî, ümmî, kendilerine münasib bir muhit-i acibde uzanmışken; beşerdeki inkılâbat-ı azîme onları uyandırmış. | |
| A'rab | Çölde yaşayan bedevi Araplar | + | Biz Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın yanında iken, bir seferde bir a'râbî geldi. |
| Arabi | Arapça | + | …bütün tefsirlerde görünen ve sarahat, işaret, remiz, îma, telvih, telmih gibi tabakalarla müfessirînin beyan ettikleri mânâlar, kavaid-i Arabiyeye ve usul-ü nahve ve usul-ü dine muhalif olmamak şartıyla, o mânâlar, o kelâmdan bizzat muraddır, maksuddur. |
| İ'rab/İrab/İrap | Kelimenin son harf ve hecesinin değişmesi | Bu kelimenin sonundaki ين yalnız i'rab alâmetidir, | |
| Ayn-Ra-Cim (4) | + | ||
| Mearic | Sure adı; kat | + | Rumuzat-ı Semaniye |
| Miraç/Mirac/Mi'rac | Efendimizin göğe yükselmesi., Merdiven | Mi'rac-ı Ekberde Muhammed aleyhissalâtü vesselâm ve mi'rac-ı asgar olan namazlarda onun ümmeti, اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ لِلّٰهِ der. | |
| Miraciye/Miraciyye | Mevlüt kitabının Mi'ractan bahseden kısmı | Mevlid-i Nebevî ile Miraciyenin okunması, gayet nâfi ve güzel âdettir ve müstahsen bir âdet-i İslâmiyedir. | |
| Uruc | Yükselme | Hattâ, Şeyh-i Geylânî, İmam-ı Rabbânî gibi bazı zatların ihbarat-ı sadıkaları ile, bir dakikada Arşa kadar urûc-u ruhanîleri oluyor. | |
| Ayn-Ra-Cim-Nun (1) | + | ||
| Urcun | Hurma dalı | + | O urcun, ağacının başından kopup, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın yanına atladı, geldi. |
| Ayn-Ra-Şın (1) | + | ||
| Arş | Taht | + | Şöyle ki: Arş Zahir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır. |
| Ayn-Ra-Dad (19) | + | ||
| Araz | Temel olmayan özellik | + (Geçici dünya malı anlamında) | Muarrefi münekker eden biri de, hareke gibi bir arazı, zâtiye ve eyniyeye hasrettiklerinden, "gayr-ı men hüve leh" olan vasf-ı cârîyi inkâr etmek lâzım geldiğinden, şems-i hakikat tarz-ı cereyanından çıkarılmıştır. |
| A'raz | Arazlar | A'râz cevher olamaz. | |
| Arıza | Sorun, kusur | Çünkü, Cenâb-ı Hak, bin seneden beri Kur'ân'ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat arızalarla inşaallah perişan etmez. | |
| Arız/Ârız (Ârızi/Arızi) | Sonradan olan, ikincil | Ve âyineyi ziynetli boyalayan münbasit aksinin dahi arazî ve ayrı bir vücud-u hâricîsi var. | |
| Arz | Sunma | + (Genişlik anlamında) | Arz ettiğim gibi, İmam-ı Gazâlî'nin bundan dokuz yüz sene evvel ahlâk ve fazilet sahasında yapmış olduğu fütuhatı, bu asırda Bediüzzaman, iman ve ihlâs vâdisinde başarmıştır. |
| Avarız | Arızalar | …şaibe-i zevâl ve fenâdan münezzeh ve avârız-ı naks ve kusurdan müberrâdır. | |
| Irz | Namus | İfrat mertebesi fücurdur ki, namusları ve ırzları pâyimal etmek iştihasında olur. | |
| İraz/İ'raz | yüz çevirme | + | Eğer ehl-i dalâlet arka verip senin şeriat ve sünnetinden i'raz edip Kur'ân'ı dinlemeseler, merak etme. |
| İtiraz/İ'tiraz | Kabul etmeme | Bu misüllü, Bediüzzaman'ın dahi elbette bir içtihadı vardır. İtiraz edenler haksızdır | |
| Marez/Ma'rez | Sergi yeri | Ben de ma'rez-i acaip ve garaip olan âlem-i âhireti, o hâhişle görmek istiyorum. | |
| Maruz | Uğrayan | Hakîm-i Ezelî iki menzilin sâkinlerine kudret-i kâmilesiyle öyle bir vücud-u müstekar verir ki, hiç inhilâl ve tegayyüre mâruz kalamaz. | |
| Maruzat | Sunulan hususlar | Afyon hükûmet ve zâbıtasına mahkemesine birkaç nokta mâruzatım var | |
| Muaraza (Bozulmuş şekli: Maraza) | Karşı çıkma | Eğer muaraza mümkün olsaydı, herhalde teşebbüs edilecekti. | |
| Muarız | Karşı çıkan | Birtek tokat hiddeti, birtek ikram muhabbeti gösterdiği halde, binler tokat muarızlara ve binler ikram ve muavenet kàfileye gelmesi, bedahet derecesinde ve gündüz gibi zâhir bir tarzda, o kàfilenin hakkaniyetine ve sırat-ı müstakimde gittiğine şehadet ve delâlet eder. | |
| Muriz/Mu'riz | Haktan yüz çevirenler | + | …yani, gafiller, gâibler, (hazır olmayanlar) sâkin olup ilgi duymayanlar, câhiller, başka şeylerle meşgul olanlar, mu'rizler, (yani haktan ve ibadetten yüz çevirenler) muhibbinler. |
| Muteriz/Mu'teriz | İtiraz eden | Kıymetlerini takdirle beraber, siyasiyunlarındaki şiddete muterizim. | |
| Taaruz/Tearuz | Zıtlık, mücadele | Akıl ve nakil teâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir. | |
| Taarruz | Saldırı | Taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişemediği yerlere çıkar, hakaik-i imaniyeyi kör gözüne de gösterir | |
| Tariz/Ta'riz | Üstü kapalı (söyleme) | Fakat kinaye veya târiz suretiyle, yani gayr-ı sarih bir kelimeyle söylenilen yalan, kizbden sayılmaz. | |
| Ayn-Ra-Fe (21) | + | ||
| A'raf/Araf | Sure adı; daha fazla arif | Hem meselâ, baştaki beş sûrenin Lâfz-ı Celâl adedi; Sûre-i A'râf, Enfâl, Tevbe, Yûnus, Hûd'daki Lâfz-ı Celâl adedinin iki mislidir. | |
| Arafat/Arefe | Hac'ad vakfe gereken mekan | + | İşte şu âyet, zâhir bir surette, dünyanın en mübarek dağı olan Cebel-i Arafat ve orada her iklimden gelen hacıların tekbir ve ibadetlerini ve ümmet-i merhume namıyla şöhret-şiâr olan ümmet-i Muhammediyeyi tarif ediyor. |
| Arife/Arefe | Bayram öncesi gün | Sûre-i İhlâsı Arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. | |
| Arif | Allah'ı gerektiği gibi tanıyan | Neden senin Kur'ân'dan yazdığın Sözlerde bir kuvvet, bir tesir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nadiren bulunur? | |
| İrfan | Akıl ve tecrübenin birlikteliğinden doğan zihni kemal | Risale-i Nur'un açtığı iman ve irfan ve Kur'ân yolunu takip eden, işte böyle muazzam ve muhteşem bir mâbede girer. | |
| İtiraf/İ'tiraf | Kabul etme | Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez, şeytana maskara olur. | |
| Maarif | Eğitim | …Ankara'daki üniversiteliler 1700 imza ile Maarif Vekilinin din derslerini cebrî mekteplere koyması için tebrik etmişler. | |
| Marifet | Allah'ı tanıma | Çünkü, yazılan Sözler tasavvur değil, tasdiktir. Teslim değil, imandır. Marifet değil, şehadettir, şuhuddur. | |
| Maruf/Ma'ruf | Bilinen; Esma | + (İyilik anlamında) | Cenâb-ı Hakka malûm ve mâruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. |
| Muarefe | Tanışma | Nasıl ki buradan Isparta'daki kardeşlerimize selâm gönderip muarefe, muhabere ile sohbet ediyoruz. | |
| Muarref | Bilinen | Muarrefi münekker eden biri de, hareke gibi bir arazı, zâtiye ve eyniyeye hasrettiklerinden, "gayr-ı men hüve leh" olan vasf-ı cârîyi inkâr etmek lâzım geldiğinden, şems-i hakikat tarz-ı cereyanından çıkarılmıştır. | |
| Muarrif | Bildiren, tanıtan | Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrif var: | |
| Muterif/Mu'terif | İtiraf eden | Muterifâne, "İbrahim, müstehaksın" diyorum. | |
| Mütearif (Mütearife) | Heskesçe bilinen | Bundandır ki, "tahrip, tamirden pek çok defa eshel olduğu" bir düstur-u müteârife hükmüne geçmiştir. | |
| Mütearrif | Araştırarak bilen; Esma | Çünkü o öyle bir Kadir, Mukaddir, Alîm, Hakîm, Musavvir, Kerim, Latif, Müzeyyin, Mün'im, Vedud-i Mütearrif, Rahman-ı Rahim, Cemal-i mutlak, kemal-i mutlak sahibi bir Mutehannin-i Cemil ve bir Nakkaş-ı Ezelî'dir ki;… | |
| Örf | Toplumda kabul gören davranışlar | + (Peşpeşe iyilik anlamında (Urf)) | Şu nevi meselelerin mana-yı hakikisinde kusur varsa örf ve âdât-ı nâsa aittir ve tearüf ve tesamu’-u umumîye râcidir. |
| Tarif | Tanımlama | Ve keza, hadd-i kemâle bâliğ olan en yüksek bir cemâlin bilinmesi, görünmesi, gösterilmesi için resullerin tarifi lâzımdır. | |
| Tarife | Tanıtım yazısı | Bunların gülümsemeleri ve tadları ve güzellikleri ve nakışları ve koku vermeleri bir Sâni-i Kerîmin, bir Mün'im-i Rahîmin sofrasında birer tarife, birer davetname hükmünde olarak, muhtelif renk ve koku ve tadlarla her nev'e ayrı ayrı tarife ve davetname olarak verilmiştir. | |
| Tearüf | Tanışma | Şu âyet-i kerimenin işaret ettiği teârüf ve teâvün düsturunun beyanı için deriz ki: | |
| Taarrüf | Tanıtma | Rahmet ve nimet ise teveddüd, taarrüf şe'nlerini iktiza edip Vedûd ve Mâruf isimlerini tecellîye sevk eder, masnuun bir perdesinde onları gösterir. | |
| Urefa | Arifler | Hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefâ ve muhakkıkînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık… | |
| Ayn-Ra-Kaf (2) | |||
| Irk | Soy, kök, damar | Bizdeki unsurlar, ırklar, hava gibi muhtelittir. | |
| Uruk | Irklar | İşte, o nokta-i istinat, her taraftan ellerini uzatan dindaşlarının uruk-u hayatına kuvvet vermeye… | |
| Ayn-Ra-Kef (2) | |||
| Marek/Ma'rek | Atın dizgini; sık ormanlık alan | O da fena ürktü, ma'reke takıldı. | |
| Mareke/Ma'reke | Savaş alanı | Bu ma'reke-i evham olan istidlâliyatla taharrî zarar vermez mi? | |
| Ayn-Ra-Vav (1) | + | ||
| Urve | Kulp | + | Risale-i Nur ki urvetü'l-vüska, lenfisâm,… |
| Ayn-Ra-Ye (2) | + | ||
| Üryan/Uryan | Çıplak | Meydan-ı haşre cem' ve keyfiyet nasıl; ve üryan mı olacak? | |
| Üryani | İnce kabuklu erik türü | Canım üryani erik hoşafı istedi. | |
| Ayn-Ze-Ra-Lam (1) | |||
| Azrail | Ölüm meleği | Hazret-i Azrail aleyhisselâm, kabz-ı ervâha müekkel olan melâikelerin nâzırıdır. | |
| Ayn-Ze-Ze (4) | + | ||
| Aziz | İzzetli; Esma | + | Aziz, sıddık kardeşlerim, |
| İzzet | Üstünlük, yücelik | + | İzzet-i azamet ister ki, esbab-ı tabiî perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. |
| Muazzez | Çok aziz ve değerli | Ey mübarek müşfik ve muazzez Üstadımız Hazretleri | |
| Uzza | Put | + | Uzzâ sanemi içinde ona ibadet ediliyordu. |
| Ayn-Ze-Lam (4) | + | ||
| Azl | Görevden alma | Hattâ hiçbir sebeb-i azl bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, güneş, yerin başına izn-i İlâhî ile sardığı ziyayı emr-i Rabbânî ile geriye alıp, güneşin başına sarıp, "Haydi, yerde işin kalmadı," der. | |
| İtizal/İ'tizal | Batıl bir fırka | …abdin hâlık-ı ef'âl olduğunu iddia eden İ'tizal mezhebinin reddine işarettir. | |
| Mutezile | Batıl bir fırka | Merdud olan sair Mutezile imamları, muhabbet-i haktan ziyade, Ehl-i Sünnetin yüksek düsturlarına kısa akılları yetişemediğinden ve geniş kavânin-i Ehl-i Sünnet onların dar fikirlerine yerleşmediğinden, inkâr ettiklerinden merduddurlar. | |
| Uzlet | Yalnızlık | Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muaşeretten daha ziyade hoş geldi. | |
| Ayn-Ze-Mim (2) | + | ||
| Azim/Azm | Kararlılık | Bütün bunlarda, bu zatın yegâne azim ve gayesinin İslâmiyet nurunun ve Kur'ân hakikatlerinin dünyaya yayılması olduğu ve kendisinin de bir dellâl-ı Kur'ân vazifesini bütün hayatında ifa ettiği görülmektedir. | |
| Azimet | Dini işlerde titizlik ve gayret | Hakikat nokta-i nazarında bu meselede azimet var, ruhsat var. | |
| Ayn-Ze-Vav (1) | + | ||
| Taziye/Ta'ziye | Başsağlığı dileme | Güzel ve tam yerinde bir tâziyename | |
| Ayn-Sin-Be (1) | |||
| Yasub/Ya'sub | Arı Kraliçesi/Beyi | Karıncayı emirsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan Kudret-i Fâtıra, beşeri nebîsiz bırakmaz. | |
| Ayn-Sin-Ra (2) | + | ||
| Asir | Zor | + | İşte bu yola kasden ve bizzat teveccüh eden için pek müşkül ve çok asîrdir. |
| Usr | Zorluk | + | Bu adem-i fark, vahdette suhuletle yüsr, kesrette suubetle usrün bulunduğundan neş'et etmiştir. |
| Ayn-Sin-Fe (2) | |||
| İtisaf/İ'tisaf | Haksızlık | …ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın. | |
| Teassüf | Doğru yoldan çıkma | Yani fıtrî bir tarzda olmalı; yoksa tasannu, tasalluf ve teassüf ve tekellüf olur, belâgatı kırar. | |
| Ayn-Sin-Kef (2) | |||
| Asakir | Askerler | Ey şanlı asakir-i muvahhidîn! Ve ey bu millet-i mazlumeyi ve mukaddes İslâmiyeti iki defa büyük vartadan tahlis eden muhteşem kahramanlar! | |
| Asker | Ordu mensubu | Gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itaate getirdim. | |
| Ayn-Sin-Lam (1) | + | ||
| Asel | Bal | + | …pek kıymetli, nurlu ve hikmetli, serâpâ nur olan hakaik derslerinden derin mânâlı, şirin lezzetli, asel-i musaffâ nev'inden ekmel eserlerini almakla bahtiyar, cevap takdimine muvaffak olamamakla bedbahtım. |
| Ayn-Şın-Ra (12) | + | ||
| Aşair | Aşiretler | Hürriyetin üçüncü senesinde aşâirler arasında meşrutiyet-i meşruayı aşâire tam bildirmek ve kabul ettirmek için… | |
| Aşr/Aşer (Aşere) | On | + | Mektubunda Letâif-i Aşereyi sual ediyorsun. |
| Aşirat | Aşireler | Güneşin müddet-i ömründe geçen dakikaların âşirâtı adedince "Mâşaallah, bârekâllah, lâ ilâhe illâ Hû" söyle. | |
| Aşire/Âşire/Aşiren | Onuncu; Saatin onuncu dereceden alt birimi | Âşiren: Bir yolda dokuz ihtimal-i helâket, tek bir ihtimal-i necat varsa, hayatından vazgeçmiş, mecnun bir cesur lâzım ki o yola sülûk etsin. | |
| Aşiret | Kabile | + | Nasıl ki bir aşiretin bir ferdi bir cinayet işlese, o aşiretin bütün efradı, o aşiretin düşmanı olan başka aşiretin nazarında müttehem olur. |
| Aşr/Aşir | Kur'an'dan bir bölüm (genelde 10 ayet); 10 günlük süre | Şu âlem halka-i zikri içinde okuyor aşri, şu Kur'ân maşrık-ı nuru. | |
| Aşure/Aşura | Muharremin 10. Günü ve bu günde çok çeşitli malzemelerden yapılan çorba/tatlı; aşure gibi karışık parçalardan oluşan kısım | Ve bir parça aşure çorbasını dahi yine o ev sahibesine verdi. | |
| İşret | (İçkili) sohbet | Evet, ben işretten divane olmuştum. | |
| Maşer/Ma'şer | Cemaat | + | Evet, biz Ehl-i Sünnet Vel Cemaat ma'şerleri, yani cemaatleri ve toplulukları bu meselede ehl-i i'tizala şöyle hitap ederiz ki: |
| Mişar/Mi'şar | Onda bir (Binde bir diyenler olmuştur) | + | Eğer zaafını anlayıp dua etse, aczını bilip istimdat etse, metalibine öyle muvaffak olur ve makasıdı ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle, öşr-ı mi'şarına muvaffak olamaz. |
| Muaşeret | İyi ilişkiler | Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muaşeretten daha ziyade hoş geldi. | |
| Öşr/Öşür | Onda bir; Tarım ürünlerinden verilen onda bir zekat | Öşür, şer'î zekâttır. | |
| Ayn-Şın-Kaf (6) | |||
| Aşak/A'şak | Daha aşık | İbn-ül Farid a'şak, o a'ref Muhyiddin'den, daha ileri gitti, ümmetin itabından, ondan geride kaldı, kusuruna bakılmaz. | |
| Aşık/Âşık | Çok seven | Çünkü, dünyaya âşık ve daire-i esbaba bağlı bir nazar, bu fâni dünyaya bir nevi bekà vermek ister. | |
| Aşk | İleri derece sevgi | Muzaaf meyil ihtiyaç, muzaaf ihtiyaç aşk, muzaaf aşk incizaptır. | |
| Maşuk (Maşuka) | Aşk ile sevilen, sevgili; Esma | Hem kâinat kalbindeki ciddî aşk, bir Mâşuk-u Lâyezâlîyi gösterir. | |
| Taaşşuk | Aşık olma | Bütün nev-i insanı ve hattâ hayvânâtı rızka adeta taaşşuk ettirip, onları umumen rızka hâdim ve musahhar etmiş. | |
| Uşşak | Aşıklar | Ne olur, Habib-i Kibriyâya benim de kendisinin hizmetine intisabım için ve Onun uşşâkının asgarı ve hikmet ve nurunun dellâlı olmaklığım için yalvarsan, ah! | |
| Ayn-Şın-Vav (1) | + | ||
| İşa'/İşâ | Yatsı namazı | + | İşâ vaktinde ki, o vakit gündüzün ufukta kalan bakıye-i âsârı dahi kaybolup gece âlemi kâinatı kaplar. |
| Ayn-Sad-Be (5) | + | ||
| Asab/A'sab | Sinirler | Elbette, o zîhayatın vücudunu teşkil eden hüceyrât ve küreyvât ve âzâ ve âsab, bilbedâhe Onun kabza-i ilim ve kudretindedir. | |
| Asabi | Sinirli | Hassas asabilerde daha galiptir. | |
| Asabiyet | Sinirlilik; taraftarlık | …Ebu Talib'in, inkâra ve inada değil, belki hicab ve asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binaen makbul bir iman getirmemesi üzerine, Cehenneme gitse de, yine Cehennem içinde bir nevi hususî cenneti, onun hasenatına mükâfaten halk edebilir. | |
| Mutaassıb/Mutaassıp | Tutucu | Hakikaten Amerika'da, siyasete âlet değil, belki dini, din için mutaassıbane iltizam edenler çok vardı. | |
| Taassub/Taassup | Tutuculuk | Bence taassubun en dehşetlisi, bazı Avrupa mukallitlerinde ve dinsizlerinde bulunur ki, sathî şüphelerinde muannidane ısrar gösteriyorlar. | |
| Ayn-Sad-Ra (4) | + | ||
| Asar/A'sar | Asırlar | Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a'sârın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. | |
| Asr | Zaman; Yüzyıl; Sure adı; İkindi vakti | + | Asr zamanı ise, güz mevsimine, hem ihtiyarlık vaktine, hem Âhirzaman Peygamberinin (aleyhissalâtü vesselâm) asr-ı saadetine benzer ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyeyi ve in'âmât-ı Rahmâniyeyi ihtar eder. |
| Muasır | Aynı asırda yaşayan | Sana muasır bir vücut olamadığımdan müteessirim,ey Muhammed (a.s.m.) | |
| Usare | Özsu, şıra | Gözün gözbebeği de, balarısı gibi, bütün kâinat safhalarında menkuş gül ve çiçek gibi delillerinden, burhanlarından alacağı ibret, fikret, ünsiyet gibi usare ve şıralarından vicdanda o tatlı imanlı balları yapar. | |
| Ayn-Sad-Mim (3) | + | ||
| İsmet | Masumluk | …iffet ve ismetin en âlî örneklerini yaşatarak sabûrâne, mütehammilâne, her nevi mahrumiyetlere göğüs germek suretiyle… | |
| İtisam/İ'tisam | Günahlardan sakınma | …Zât-ı Ehad ve Samed olan Cenab-ı Rabbi'l-Âlemin Hazretlerine Tevhid ile tam i'tisam eyle. | |
| Masum/Ma'sum | Günahsız | Mâsumların ve ümmî ihtiyarların noksan yazılarında iki fâide var: | |
| Ayn-Sad-Vav (1) | + | ||
| Asa/Asâ | Değnek; birlik | + | Halbuki, Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarikiyle olmayan öyle bir kuvvet, inşikak-ı âsâya sebebiyet verecektir. |
| Ayn-Sad-Ye (3) | + | ||
| Asi/Âsi | İsyan eden | İşte bu hadsiz şikâyete hakları olan mevcudat namına, o mevcudatın Sultanı, şu âsi beşerden azîm şikâyet eder. | |
| İsyan | Karşı gelme | + | Evâmir-i şer'iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi, evâmir-i tekviniyeye karşı da itaat ve isyan vardır. |
| Masiyet | Günah | + | Madem ki dünyada filcümle bu lâzım, sırf tabiat-ı mâsiyet için terettüp ediyor. |
| Ayn-Dad-Vav (2) | + | ||
| Aza/A'za | Organ, üye | Bugünlerde ihtar edildi ki, nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa, sair âzâ vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar. | |
| Uzuv | Azalar | Bugünlerde ihtar edildi ki, nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa, sair âzâ vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar. | |
| Ayn-Tı-Ra (2) | |||
| Attar | Güzel koku satan | O iki ismin râyiha-i tayyibesiyle ve çok hoş kokularıyla, dünya güzel kokular alır, attar dükkânı gibi râyiha-i tayyibe verir. | |
| Muattar | Güzel koku verme | …güya dünyayı ışıklandıracak bir Nur fabrikası ve mazi ve istikbali râyiha-i tayyibesiyle muattar edecek bir gül fabrikası semâdan bizim imdadımıza gönderilmiş… | |
| Ayn-Tı-Şın (1) | |||
| Atş | Susuzluk | O hakaik-i azîme ki, bütün dünya halkının eşedd-i ihtiyaç ve atş ile, sabırsızlıkla, mütereddid, mütehayyir, "Acaba bir âb-ı hayat bulacak mıyız?" diye bir hâlette iken, … | |
| Ayn-Tı-Fe (8) | + | ||
| Atf/Atıf | İlişkilendirme, yollama | Zira İbni Abbas gençliğinde İsrailiyata, bazı hakaikin tezahürü için, hikâyet tarikiyle bir derece atf-ı nazar eylemiştir. | |
| Atıf/Âtıf | Bağlayan | …yani, birinci cümledeki manayı bu cümle ile bitiştirmeye dair olan vav-ı âtıftır | |
| Atuf | Çok acıyan Allah (esma) | Yâ Hannân, yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ Kerîm, yâ Lâtif, yâ Atûf, ya Musavvir, yâ Münevvir, yâ Muhsin, yâ Müzeyyin | |
| İstitaf/İsti'taf | Yardım isteme | Evvel istîtafkârâne önümüze bakarız. | |
| Matuf/Ma'tuf | Yönelik | Her türlü riyâdan âri ve hiçbir maddî menfaate mâtuf ve müstenid olmayan, Allah rızası yolunda Kur'ân namına ve Risaletün-Nur'a hizmet gayesine mâtuf… | |
| Münatıf/Mün'atıf | Bağlı | Esbab-ı zahiriyenin vaz'ındaki hikmet ise: İzhar-ı izzet ve saltanat tabir olunan dest-i kudret, perdesiz daire-i esbaba mün'atıf olan nazara karşı, zahiren umur-u hasiseyle mübaşeret ve mülâbeseti görülmemektedir. | |
| Müteatıf | Birbirine bağlanmış | …iki müteatıfın (birbirine atıflı iki cümle veya kelimenin) arasındaki münasebete binaen… | |
| Taattuf | Acıma, bağış | Beyanı bedîdir, taattuf değil. | |
| Ayn-Tı-Lam (5) | + | ||
| Atalet | Boşta kalma | …gayet kuvvetli bir metanet ve vazife-i nuriye-i kudsiyede bir sebat olmazsa, Risale-i Nur'un hizmeti zararına bir atâlet, bir fütur ve tevakkuf başlar. | |
| Atıl | Boşta | …dine hizmet eden, bu uğurda türlü fedakârlıklara katlananları nazar-ı âmmede kötülemek, halkın sevgisini çürütmek için hücuma geçiyorlar; ta ki dine hizmet edenleri âtıl vaziyete getirip, dinî inkişafa mâni olsunlar;… | |
| Muattal (Muattala) | Terk edilmiş | + | O burçlar boş ve muattal ve işsiz kalmışlar. |
| Muattıl | Allah'ı veya sıfatlarını kabul etmeyen | Şimdi, ey biçare cahil, gafil, muannid, muattıl! | |
| Tatil/Ta'til | Allah'ın sıfatlarını inkar; ara verme, durdurma | Çünkü, şu haldeki enenin rengi, şirk ve ta'tildir, Allah'ı inkârdır. | |
| Ayn-Tı-Vav (6) | + | ||
| Ata/Atâ | Lütuf, ihsan | + | Atâ, kazâ kanununu; kazâ da, kaderi bozar. |
| Ataya | Lütuflar, atiyyeler | Demek onun nağamât-ı hazînesi, hayvanî teellümattan gelen teşekkiyat değil, belki atâyâ-yı Rahmâniyeden gelen bir teşekkürattır. | |
| Atıyye/Atiyye | İhsan | Melikin atiyelerini, ancak matiyyeleri taşıyabilir. | |
| İta/İ'ta | Verme | Meselâ, ilmin i'tâsı, mânen ameli emrediyor; zekânın i'tâsı, ilmi emrediyor;… | |
| Muti/Mu'ti | Veren Allah (Esma) | Bu şeye Mu'tî ismiyle, bilerek onun hacatını i'ta eylediği gibi; aynı o zat, Mani' isminin iradesiyle de onu zararlı şeylerden men'eder. | |
| Teati | Karşılıklı alıp-verme | Birgün divan-ı riyasette, elli-altmış meb'us içinde, karşılıklı fikir teatisinde, M. Kemal Paşa,… | |
| Ayn-Zı-Mim (13) | + | ||
| Azam/A'zam | Daha büyük, en büyük | + | …herhalde en a'zam meseleyi esas yapıp, öteki meseleleri esas yapmayacak;… |
| Azamet | Büyüklük | Azamet ve kibriya ve nihayetsizlik noktasında, ya gaflete veya mâsiyete veya maddiyata dalmak sebebiyle darlaşan akıllar, azametli meseleleri ihata edemediklerinden, bir gurur-u ilmî ile inkâra saparlar ve nefyederler. | |
| Azim | Büyük | + | Hallâkıyet ve tasarrufat-ı İlâhiyeden gayet azim bir hakikatı, muazzam ve muhteşem kanunlarla beyan ediyor. |
| Azm | Kemik | + | Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan azm ve lâhme, azm ve lâhimden halk-ı cedîde, yani insan suretine inkılâbı, gayet dakik düsturlara tâbidir. |
| İstizam/İsti'zam | Büyük görme | Yoksa isti'zam ile üflense şişer, merak edilse ikileşir. | |
| İzam/İz'am | Büyütme | …madem bu kadar geniş bir sahada ve meselemizi pek ziyade i’zam ile hükûmeti telaşa düşürenler,… | |
| İzam/İzâm | Büyük | Halbuki, eslâf-ı izâmın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar. | |
| Muazzam (Muazzama) | Büyük | Tevhidin İki Bürhan-ı Muazzamı | |
| Muzam/Mu'zam | En büyük kısım | Başkası, murabba bir kehribar bulur, ve hâkezâ, herbiri eliyle gördüğü cevheri, o hazinenin aslı ve mu'zamı itikad edip, işittiklerini o hazinenin zevâid ve teferruatı zanneder. | |
| Taazzum/Teazzum | Büyüklük taslama | Hem Üstadımız, tekellüf ve taazzumdan asla hoşlanmaz ve talebelerinin dahi tekellüf kaydından âzade olmalarını emreder. | |
| Tazim/Ta'zim | Ululama, büyüklüğünü kabul | Namazın mânâsı, Cenâb-ı Hakkı tesbih ve tâzim ve şükürdür. | |
| Teazum | Gözde büyütme | …sana ağırlık vermedikleri gibi ağırlık vermezler ve teazum edip istib'ad da edilmezler. | |
| Uzma | Büyük | Elbette bir Mahkeme-i Kübrâ, bir saadet-i uzmâya gidecektir. | |
| Ayn-Fe-Ra (1) | + | ||
| İfrit | Güçlü bir cin taifesi | + | …sırf namazdaki huzuruna pek çok olan düşmanları tarafından bir hücum tasavvuru ile namazdaki huzuruna mâni olunmamak için, bir muhafız ifriti dergâh-ı İlâhîden niyaz etmiş. |
| Ayn-Fe-Fe (2) | + | ||
| Afif | İffetli | İnsanların sîreten ve sûreten en cemîli ve en halîmi ve en sâbiri ve en şâkiri ve en zâhidi ve en mütevâzıı ve en afîfi ve en cevâdı ve en kerîmi ve en rahîmi ve en âdili;… | |
| İffet | (Cinsel açıdan) Ahlaklı | …nefsin fıtraten serbest bırakılmış olan kuva-ı selâsesini ifrat ve tefritten kurtarıp hikmet, iffet, şeceâtı tazammun eden adalet noktasına sevkeder. | |
| Ayn-Fe-Nun (3) | |||
| Müteaffin | Çürümüş | Müteaffin maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşarat gibi ve ısırmakla zehirlendirmekten lezzet alan yılanlar gibi,… | |
| Taaffün/Teaffün | Çürüyüp kokuşma | Yani, deniz karma karışık şeylerle dolacaktı, taaffün edecekti. | |
| Ufunet | Çürük kokusu | Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde, kàfile-i beşer düşe kalka gidiyor. | |
| Ayn-Fe-Vav (6) | + | ||
| Afiyet | Sıhhat, esenlik | İllet olmazsa âfiyet zevksizdir. | |
| Afv/Af | Bağışlama | + (İhtiyaç fazlası mal anlamında) | Afv eyle, mağfiret eyle ve merhamet eyle, yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm! |
| Afuv/Afüv | Affeden, Esma | + | Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkalarının hukukunu çiğneyen cânilere afüvkârâne bakmaya hakkı yoktur, zalemeye şerik olur. |
| İstifa | Ayrılmak, affını istemek | …eğer iman-ı âhiret yardım etmeseydi, bir gün dayanmak, ölüm kadar tesir edip bizi hayattan istifa etmeye sevk edecekti. | |
| Mafuv/Ma'fuv | Affedilmiş | Madem ki elimizde ma'fuv olduğumuza dair senedimiz yok. | |
| Muafi | Afiyet veren Allah (Esma) | يَا كَرٖيمُ / يَا مُعَافٖى | |
| Ayn-Kaf-Be (11) | + | ||
| Akab (Akabinde, Der-akab) | Sonra(sı) | Üstad Bediüzzaman Hazretleri Birinci Cihan Harbinin Akabinde İstanbul'da Biraderzadesi Abdurrahman İle Birlikte | |
| Akib/Âkib | Sonrası | Lâkin âkıbetü'l-âkıbe, her dem yine hakkındır. | |
| Akıbet | En sonu | + | Mâsiyetin ekseriya dünyada olan âkıbeti bir emâre-i hadsiyedir ki, cezasında bir ikab vardır. |
| Akib/Akîb | Sonrası | + (Ökçe anlamında) | Garibdir ki bu surenin akibinde olan… |
| İkab | Azap | + | Âkıbet, ikaba delildir; hadsen onu gösteriyor. |
| Muakib | Takip eden | …o Nurların ekmek gibi evlerimize girmelerine vasıta olan hizmetinizin muakiblerinin binler değil, yüz binler değil, milyonları aştığını da ayrıca işitiyoruz, şahit oluyoruz. | |
| Müteakib | Peşisıra | Nitekim müteakip asırların yetiştirdiği birçok zevât-ı âliye, bütün müşküllerini Kur'ân'la halletmişler, aradıklarını Kur'ân'da bulmuşlar. | |
| Takib/Takip/Ta'kib | Arkasından gitme | Çünkü, tâkib ettiğim yol, akıl ile kalb arasında yeni açılan berzahî bir yoldur. | |
| Teakub | Art arda olma | İnsanın zihni ve lisanı ve sem'i, cüz'î ve teâkubî oldukları gibi, fikri ve himmeti dahi cüz'îdir. | |
| Ukab | Kartal | Gûl kaptı veya ukab kuşu kaptı | |
| Ukba | Ahiret | + | Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk |
| Ayn-Kaf-Dal (9) | + | ||
| Akaid | Akideler | Fakat aklı başında olanlar, fikren, onların esas-ı akaide münâfi olan mânâlarını kabul edemez. | |
| Akd/Akid/Akit (Akdetme) | Sözleşme (yapma); düğümleme | Ey ehl-i hall ve akd! | |
| Akide | İnanç | Akide-i tevhid ve vazife-i teslim ve tefviz öyle ister. | |
| İnikad/İn'ikad | Kurulma | Evet, müteahhirin in'ikadı, mütekaddimin teşekkülüne vabestedir. | |
| İtikat/İtikad/İ'tikad | İnanç | Çünkü bin mütedeyyin ve Cehennem hapsini her vakit tahattur eden adamların idare ve inzibatı, on namazsız ve itikatsız, yalnız dünyevî hapsi düşünen ve haram-helâl bilmeyen ve kısmen serseriliğe alışan adamlardan daha kolay olduğu çok tecrübelerle görülmüş. | |
| Mutekid/Mu'tekid | İnançlı | Ta o vakitte anladım; bizim ekser ahrarımız, mûtekid Müslümanlardır. | |
| Ukad | Düğümler | …o esrar ve ahvalin ukad-ı hayatiyeleri hükmünde olan esaslarını zikretmekle beraber,… | |
| Ukde | Düğüm | + | Hattâ denilebilir ki, o cilve-i irade, o kanun-u emrî, o ukde-i hayatiye herbirinin yanında bulunur, hiçbir yerde de bulunmaz. |
| Unkud | Salkım | AB Lemeat | |
| Ayn-Kaf-Ra-Be (1) | |||
| Akrep | Zehirli bir hayvan; saatte yelkovanın küçüğü | …ve yüksek minare ve kulelerdeki büyük saatlerin parlayan akrepleri misillü, kubbe-i semâda kameri zamanın saat-i kübrâsına bir akrep yapmak,… | |
| Ayn-Kaf-Kaf (1) | |||
| Ukuk | Anne-babaya karşı gelme | Kebâir çoktur; fakat ekberü'l-kebâir ve mûbikat-ı seb'a tâbir edilen günahlar yedidir: Katl, zina, şarap, ukuk-u vâlideyn (yani kat-ı sıla-i rahim), kumar, yalancı şehadetlik, dine zarar verecek bid'alara taraftar olmaktır. | |
| Ayn-Kaf-Lam (6) | + | ||
| Akıl/Akl | Düşünme cihazı | Akıl ile beraber vehim ve hayal, hattâ nefis ve hevâ teslime mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslim-i silâha mecbur oldu. | |
| Akıl/Âkıl | Aklını kullanan | Âkıl odur ki, "Huz mâ safâ, da' mâ keder" kaidesiyle amel eder, selâmet-i kalble gider. | |
| Makul/Ma'kul (Makule) | Akla uygun | Hiçbir cihet-i imkânı olmayan ve imtinâ derecesinde müşkilâtlı ve hiçbir cihette mâkul olmayan şirk ve küfür yoludur. | |
| Taakkul | Akıl erdirme | Sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz'an oluyor, sonra gelir iltizam, sonra itikad gelir. | |
| Ukala | Akıl erbabı | Bütün ukalâ, turuk-u tabirde ihtilâflarıyla beraber melâikenin mânâ ve hakikatinin vücuduna icmâ-ı mânevî ile ittifak etmişlerdir. | |
| Ukul | Akıllar | Mahbub-u kulûb, muallim-i ukul, mürebbi-i nüfus, sultan-ı ervah oldu. | |
| Ayn-Kaf-Mim (2) | + | ||
| Akamet | Kesinti | …din aleyhindeki bütün o komitelerin bellerini kırmış, mezkûr, muzır ve habis faaliyetlerini akamete dûçar ve dinsizlik esaslarının temel taşlarını, param parça etmiş ve köküyle kesmiştir… | |
| Akim | Kesintiye uğramış | + (kısır anlamında) | Zira hizmetlerini akim bıraktı veya zarar verdi. |
| Ayn-Kef-Sin (5) | |||
| Aks/Akis | Yansıma | İkinci surette âyine şişesi mânâ-yı harfîdir, yani kendi için ona bakılmıyor, başka mânâ için bakılır ki akistir. | |
| İnikas/İn'ikas | Yansıma | Meselâ, güneşin, kendi Hâlıkının izniyle ve emriyle, üç çeşit tecellîsi ve in'ikâsı ve ifâzası var: | |
| Makes/Ma'kes | Yansıma yeri, ayna | …yani bu zevât-ı kudsiye, o mânânın mazharı, mir'âtı ve ma'kesi hükmündedirler. | |
| Makus/Ma'kus (Makuse) | Ters dönmüş | Fakat vaziyet mâkûse olursa, kaziye de mâkûse olur. | |
| Münakis/Mün'akis | Yansıyıp geri dönen | …ve akis, ayn-ı mün'akis olmak üzere keşfedip, başka mertebeyi düşünmeyerek, "Lâ mevcûde illâ Hû" diyerek, yanlış etmişler. | |
| Ayn-Lam-Cim (2) | |||
| İlaç | Deva | …ve bâhusus avâm-ı mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeâirlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur'ân'ın i'câzıyla ve geniş yaralarını Kur'ân'ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor. | |
| Mualece | İlaç verme, işe girişme | …Kàdir-i Mutlak o derece suhulet ve sür'atle ve muâlecesiz ve mübaşeretsiz eşyayı halk eder ki, yalnız sırf bir emir ile îcad eder gibi görünüyor, fehmediliyor. | |
| Ayn-Lam-Kaf (9) | + | ||
| Alak | Sure adı; asılı şey | + | Meselâ, Sûre-i Alâk'ta hurufu yüz küsur demiş. |
| Alaka (Alak) | Döllenmiş yumurta | + | Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan azm ve lahme, azm ve lahmeden halk-ı cedide intikal, gayet dakîk desatire tâbidir. |
| Alaka/Alâka | İlgi | Eskiden beri fıtratımda tahakkümü kaldıramadığım için dünyaya karşı alâkamı kesmiştim. | |
| Muallak (Muallaka) | Asılı, boşlukta | + (Ne evli ne bekar anlamında) | Sonra o muallak olan mânâlar harfî (tâlî) ve hevâîdirler. |
| Muallakat | Kabeye asılı şiirler | Kur'ân, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâğat göstermiş ki, Kâbe'nin duvarında altınla yazılan en meşhur ediplerin "Muallâkat-ı Seb'a" nâmıyla şöhretşiar kasidelerini o dereceye indirdi ki,… | |
| Müteallik | İlgili | Mesela, hatâlı bir adama müteallik, biçare ihtiyar valide ve pederi ve mâsum çoluk çocukları ezmek, perişan etmek, tarafgirâne adâvet etmek, şefkatin esasına zıttır. | |
| Taalluk | Alakalı olma | Zannedildiği gibi, irade-i külliyenin bir defa müsebbebe, bir defa da sebebe ayrı ayrı taallûku yoktur. Ancak, müsebbeple sebebe bir taallûku vardır. | |
| Taallukat | Yakınlar, akraba; taalluklar | …her suretle himayeye lâyık, bakılmaya muhtaç, akraba ve taallûkatı olmayıp sırf bir İslâm hükûmetin himayesine muhtaç bir İslâm mütefekkiridir. | |
| Talik/Ta'lik | Asma; Erteleme | Ben başımın üstünde onu bir levha-i hikmet olarak tâlik etmişim. | |
| Ayn-Lam-Lam (5) | |||
| Alil | Hasta | …Risale-i Nur şakirtlerinin merkezi olan Şükrü Efendinin köşkünün komşusu seksen yaşında muhterem Alil Osman Çavuş namında bir zât, | |
| İllet/İlle | Temel sebep/Hastalık | Bu namazın kasrına bir illet ve bir hikmet var. | |
| Malul/Ma'lul | Sakat, hasta; sebep olunan | Terettüb, teselsülü yoktur. İlliyet, maluliyet giremez. | |
| Taallül/Teallül | Bahane arama | …ehl-i kitabın: "biz zaten mü'minleriz, iman etmiş kimseleriz, iman etmeyenler iman etsin" diye olan özür ve bahaneler yolundaki teallül, kaytarma yollarını da kapamak üzere bir tansisdir, bir açıklık getirmedir. | |
| Talil/Ta'lil | Sebep gösterme | Bu ل, ya sıladır, bir mânâyı ifade etmez veya ta'lil ve sebebiyet içindir. | |
| Ayn-Lam-Mim (19) | + | ||
| Alamet | Nişane | + | …ve herbirine karşı o tek yüzde birer alâmet-i farika koymayan ve o küçük yüzde hadsiz alâmet-i farika bırakmayan bir sebep, birtek insanın yüzündeki hâtem-i vahdâniyete icad cihetiyle el uzatamaz. |
| Alem | Simge | Belki namazda ve ezandaki gibi elfâz-ı mübarekeler, mânâ-yı örfîlerine alem ve nam olmuşlar. | |
| A'lem/Alem | Daha iyi bilen/bilir; Esma | Allahu a'lem, bunun bir te'vili şudur ki:… | |
| Âlem/Alem | Dünya | + | İşte şu âyet, pek âşikâr bir tarzda Fahr-i Âlem aleyhissalâtü vesselâmı tavsif eder. |
| Alim/Âlim | Bilgin | + | Âlim olsun, âmi olsun, her kim ona ve onlara baksa, kat'iyen diyecek ki,… |
| Alim/Alîm | Esma, her şeyi bilen Allah | + | Sonra, "Senin Rabbin Alîm ve Hakîmdir," der. |
| Allam | Esma, her şeyi hakkıyla bilen Allah | + | Ey Fâtır-ı Kàdir, ey Fettâh-ı Allâm, ey Fa'âl-i Hallâk |
| Allame | Derin alim | …Üstadımız define-i ulûm ve fünûn, bedîü'l-beyan allâme-i Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ile birlikte haşretsin. | |
| Avalim | Âlemler | Evet, âlem-i süflînin mânevî destgâhları ve küllî kanunları, avâlim-i ulviyededir. | |
| İlam/İ'lam | Bildirme, bildirilen şey | + (dağ anlamında) | Malûmu ilâm, bahusus müşâhed olursa, abestir. |
| İlm/İlim | Bilgi | + | Çünkü müessir, ilim değildir, kudrettir. İlim, malûma tâbidir. |
| Malum/Ma'lum | Bilinen | + | Çünkü müessir, ilim değildir, kudrettir. İlim, malûma tâbidir. |
| Muallim | Öğretmen | Merhum Muallim Cudi'nin kasidesi mübarektir. | |
| Muallem | Bilgili, eğitimli | + | Seferberlikte, bir taburda, biri muallem, vazifeperver, diğeri acemî, nefisperver iki asker beraber bulunuyordu. |
| Müteallim | Öğrenen | Hadsiz şükür olsun ki, bir muallim terhis edildi, onun bedeline iki Hasan ve iki Mustafa ve üç muallim ve bir çalışkan müteallim, vazifeleri içinde Denizli kahramanının vazifesini görüyorlar. | |
| Taallüm | Öğrenme | Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi, taallümle tekemmüldür, dua ile ubûdiyettir. | |
| Talim | Öğretme | Vazifeperver nefer talime ve cihada dikkat eder, erzak ve tayınatını hiç düşünmezdi. | |
| Ulema | Alimler | Neden ulema, ümera kapısında görünüyor da, ümera ulema kapısında görünmüyor? | |
| Ulum | İlimler | Elbette nev-i beşer âhir vakitte ulûm ve fünuna dökülecektir, bütün kuvvetini ilimden alacaktır. | |
| Ayn-Lam-Nun (3) | + | ||
| Alenen | Açıkça | …Allah'ı inkâr eden insanlar alenen ve tefahurla dolaştığı… | |
| Aleni | Açık olarak | Şu halde tevafukat-ı gaybiye, bir keramet-i aleniye olarak endamını nurlarda izhar ediyor. | |
| İlan/Îlan/İ'lan | Duyurma | Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve envâiyle Lâ ilâhe illâ Hû diye tevhidi ilân ediyor. | |
| Ayn-Lam-Vav (16) | + | ||
| A'lâ/A'la | En yüksek, en iyi | + | …birden bire Kur'ân-ı Azimüşşan, yüksek belâgatiyle, harika fesahatiyle mele-i a'lâdan yeryüzüne indi. |
| Ali/Âlî/Âli | Yüksek, yüce | + | Bu harika zâtın yüzer zâhir ve bâhir kat'î mu'cizelerinin kuvvetine ve dinindeki binler ali ve esaslı hakikatlerine istinaden,… |
| Aliyy | Esma (En yüce olan) | + | Evet, سُبْحَانَ اللّٰهِ cümlesi, Vâcib-ül Vücud, Aliyy-ül Azîm olan Allah'tan abdin ve mümkinin bu'duna bakıyor. |
| İla/İ'la | Yükseltme, yüceltme | Her bir mü'min i'lâ-yı kelimetullah ile mükelleftir. | |
| İlave | Ek | Demek, ömrüne hergün bir buçuk saat ilâve ediyor. | |
| İlliyin/İlliyun | Cennetin en yüksek derecesi | + | …insanı ve bütün mahlûkatı, esfel-i sâfilîn olan fenâ-yı mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faidesizlikten, abesiyetten, âlâ-yı illiyîn olan kıymete, bekàya, ulvî vazifeye, mektubat-ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor. |
| İstila/İsti'la | Yükseltme | …ve vakt-i merhununa kadar imtidadına ve ibadullahi's-salihînin istirahat ve isti'lâsına medar ve müessir olacak yine sensin. | |
| İtila/İ'tila | Yüksek dereceye çıkmak | Kur'ân'ın ifadesindeki sadelik ve berraklık, Müslümanlığın intişar ve i'tilâsını bilâ-tevakkuf temâdi ettiren sâik kuvvet olmuştur. | |
| Mualla | Yüksek, yüce | Acaba, maddeden mücerred ve muallâ, hem kaydın tahdidinden ve kesafetin zulmetinden münezzeh ve müberrâ;… | |
| Müteal | Yüce, büyük; Esma | Ey Mutasarrıf-ı Fa'âl ve ey Feyyâz-ı Müteâl,… | |
| Müteali/Mütealî | Yükselen, yüce | + | Dinî nice bin işte o olmuş müteâlî |
| Teala | Namı büyük (Esma) | Bu kudsî ve ruhî rabıta, biiznillâhi teâlâ, dünyalar durdukça duracak ve nurdan bir sel halinde ebediyetlere kadar akıp gidecektir. | |
| Teali | Yükselme | …küçük bir mikroba mağlûp olan bu küçük insan, terbiye-i Kur'ân ile ne kadar teâli ediyor. | |
| Ulüvv/Uluvv | Yücelik, yükseklik | + | Belki ehl-i hidayetin ihtilâfı, ulüvv-ü himmetin sû-i istimalinden ve ehl-i dalâletin ittifakı, himmetsizlikten gelen zaaf ve aczdendir. |
| Ulvi (Ulviyet) | Yüce | Kur'ân'ın menbaına dikkat edilse, Kur'ân'ın derece-i belâğati, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. | |
| Ulya | Yüce | Onda bir mahkeme-i kübrâ, bir mâ'dele-i ulyâ, bir mekreme-i uzmâ vardır. | |
| Ayn-Lam-Ye (1) | + | ||
| Alâ/Ala (Aleyhi) | Üzerin(d)e | + | …en âzamî bir mertebede o münasebeti Muhammed-i Arabî Sallallahu Aleyhi Vesellem göstermiştir. |
| Ayn-Mim-Dal (8) | + | ||
| Amden | Kasten | Sizin o misâkı terk etmeniz, amden değil; belki sehiv ve nisyandan ileri gelmiştir. | |
| Amud | Sütun | Bu ise, yerin, zeminin küreviyetiyle ve şer'an kıble Kâbe-i Mükerremenin üstü tâ Arşa kadar ve altı ferşe kadar bir amûd-u nuranî olması, küreviyetle istikbal-i erkânda bulunabilir. | |
| İmad | Direk, esas | + | Öyle de: Milletlerin, izzetinin imadı,/ hem de tarz-ı hayatı, bir mizanla tartılır. |
| İtimad/İ'timad | Güven | İtimad ettiğim mühim üstadlarımın mektuplarının başlarında istimal etmeleridir. | |
| Mutemed | Güvenilir | İşte gizli düşmanlarım, bunun gibi, bu fikirlerinden istifade ederek, mutemed hizmetçilerimi dağıtmakla fırsat bulup beni zehirlediler. | |
| Mutemid/Mu'temid | Güvenen | Sizi idam-ı ebedîden ve dünyevî ve uhrevî cehennemlerden kurtaran Kur'ân'ın himayeti altına mü'minâne ve mutemidâne giriniz… | |
| Taammüd | Bilerek suç işleme | …onların, yollarda halk içinde mü'minlere mülakatlarını taammüd ettiklerine işarettir. | |
| Umde | Prensip, nokta | …son celse-i muhakemede esasa dair beş umdeyi hâvi tahriri takdim ettiğim ikinci itiraznamem ve son müdafaatımda… | |
| Ayn-Mim-Ra (8) | + | ||
| İmar | Yapma | …ve muhafaza-i âhiretle beraber imâr-ı dünya etmekle sa'ye neşat veren… | |
| İmaret | Bayındırlık, memurluk | + | …her asırda dahi hem kıyamet kopacağını, hem dünyanın devamını düşünebildiği için, hem dünyanın fâniliğinde hayat-ı bâkiyeye, hem hiç ölmeyecek gibi imaret-i dünyaya çalışabilir. |
| Mamur/Ma'mur | İmar/tamir edilen | + | …belki esmâya ve âhirete bakan iki yüzünü, esmâ ve âhiret için sevmiş ve ibadet-i fikriye ile o yüzleri mamur etmiş, güya bütün dünyasıyla ibadet etmiş. |
| Mimar | İmar eden | Nasıl ki, meselâ Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mimarının emrine ve san'atına tâbi olmazlarsa,… | |
| Muammer | Uzun ömürlü | + | Fîmâba'd, Rabbim uzun ömürler ihsan etsin, muammer, ebedî şifa ve deva ve inayetler ihsan buyursun. |
| Ömür | Hayat | + | Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur. |
| Tamir/Ta'mir | Onarma | İşte, şu temsil gibi; dünya sarayının, şu kâinat şehrinin tahrip ve tamiri için muktazi var. | |
| Ümran/Umran | Mutluluk ve medeniyet | Âlemlere devr-i umrân;/Asr-ı nüzul-i Furkan gibi. | |
| Ayn-Mim-Kaf (4) | + | ||
| A'mak/Amak | Derinlikler | Ecel, neam, evet, cevher-i insaniyet a'mak-ı vicdanın dibinde enîn ve hanîn edip bağıracak: | |
| Amik/Amîk | Derin | + | Binlerle dâhi ve yüz binlerle müdakkik ve yüksek ehl-i tahkik, kıl kadar bir şüphe bırakmayan tetkikat-ı amîkalarıyla, başta vücub-u vücud ve vahdet olarak müsbet mesâil-i imaniyeyi ispat ediyorlar. |
| Tamik/Ta'mik | Derinleştirme | Dikkat ettim ve tahkik ve tâmik ettim. | |
| Umk | Derinlik | Hem nasıl ki, aynanın siyah renkli yüzü, ne misalî umkunda ne de arazında hiçbir şey istiab etmez. | |
| Ayn-Mim-Lam (10) | + | ||
| Amal/Âmâl | Ameller | Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, sizlere, yazanlara ve yardım edenlere herbir harfine mukabil bin rahmet eylesin ve binler meyve-i Cennet ihsan etsin ve yüzer hasenat defter-i amâlinizde yazdırsın. | |
| Amel | İş, davranış | + | Amel, cins-i cezadır. Ceza, cins-i ameldir. |
| Amele | İşçi | İşte bu nevi amelelerin sair amelelere bir riyaset ve nezaretleri var. Onların derecat ve rütbelerine göre, derece derece maaşları var. | |
| Ameliyat | Operasyon | Fakat pek şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. | |
| Amil/Âmil | Yapan, işleyen | + | Ve keza, ifrat ve tefrit, hayat-ı içtimaiyeye karşı isyan ateşini yakan iki âmildir. |
| İmal/İ'mal | Yapma, üretme | Şimdi şarkta müthiş bir silâh imal ediliyor. | |
| İstimal/İsti'mal | Kullanma | O acip ve nâzik âletleri gayet daracık evinde ve küçücük haşin tarlanda istimal edip kıracaksın, ateşe atacaksın. | |
| Mamul/Ma'mul/Mamül | Yapışmış şey | Ben ise bütün Avrupa'ya boykot yapıyorum; onun için yalnız memleketimin maddî ve mânevî mâmulâtını giyiyorum" buyurmuştur. | |
| Muamele | Davranış | Ve o muameledeki terakki zembereğinin hareketi, mücahede ile olur. | |
| Müstamel | Kullanılan | Namaz tesbihatının âhirinde Şâfiîlerde gayet müstamel ve meşhur bir salâvat olan… | |
| Ayn-Mim-Mim (10) | + | ||
| Ami (Amiyane) | Okumamuş | Birisi âmiyâne tevhiddir ki, "Allah'ın şeriki yok ve bu kâinat Onun mülküdür" der. | |
| Amm/Âmm | Genel, umumi | Âmm, hâssa delâlât-ı selâsenin hiçbirisiyle delâlet etmez. | |
| Amme | Sure adı; Sıradan halk, umumi | Adeta, ders aldığı Amme cüz'ünü birtek şekerlemeye satan havâi bir çocuk gibi,… | |
| Ammi | Amca | + | Nis'li Kureyşîlerden Ahmed Kureyşî, muhterem pederiyle ve ammizadesi Ahmed ile Nurların has nâşir ve talabelerinden olması,… |
| Avam | Sıradan halk | Cemaat, avamdır. Avam ise, hakaikı çıplak olarak göremez, ancak onlarca malûm ve me'lûf üslûp ve elbise altında görebilirler. | |
| Eamm | Daha umumi | …sesçe en yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en etemm ve şükürce en eamm ve mahiyetçe en ekmel… | |
| İmame/Amame | Sarık | Tac, "amâme," yani sarık demektir. | |
| Taammüm | Yaygınlaşma | …o zamanda medeniyet taammüm etmediğinden ve hususî kaldığından… | |
| Tamim | Yaygınlaştırma | Yani, semâ kaydıyla yapılan tahsis, tamim içindir. | |
| Umum (Umumi) | Tüm, hepsi | Umum kardeşlerime birer birer selâm ve dua ediyoruz. | |
| Ayn-Mim-Ye (4) | + | ||
| Ama/Âmâ/A'mâ | Kör | + | Şu ehl-i dalâletin gösterdikleri esbab-ı tabiiye, hem müteaddit, hem birbirinden haberi yok, hem kör, iki elinde iki kör olan tesadüf-ü a'mâ ve ittifakıyet-i avrânın eline vermiştir. |
| Amya | Kör | …şu bütün akılları hayrette bırakan nakş ve san'at-ı bediada tahayyül ettikleri tesadüf-ü amyâ ve bütün hikemin şehâdâtına rağmen… | |
| Muamma | Bulmaca, gizem | Ene, künûz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlâkının dahi anahtarı olarak bir muammâ-yı müşkilküşâdır,… | |
| Teami | Görmezden gelme | Mücâzâtın şiddetini de gördüğü vakit, teâmî ve inkâr ile kendisini tesellî eder. | |
| Ayn-Nun (1) | + | ||
| An | -'den, -'dan | + | An'aneli senedin faidesi nedir ki, lüzumsuz yerde, malûm bir vakıada, "an filân, an filân, an filân" derler? |
| Ayn-Nun-Be-Ra (1) | |||
| Anber/Amber | Balıktan çıkan güzel koku | Gariptir ki, bazı adam pis bir çamura düşer, kendini aldatmak için misk ü anber diye yüzüne gözüne bulaştırır. | |
| Ayn-Nun-Dal (8) | + | ||
| Anud (Anudane) | Çok inatçı | …dinî mukaddesata karşı mürtedâne, mütemerridâne, anûdâne mücadele eder. | |
| İnad/İnat | Israr, ayak direme | O şiddetli inadı, o lüzumsuz umur-u zâileye vermeyip, âli ve bâki olan hakaik-i imaniyeye ve esâsât-ı İslâmiyeye ve hidemât-ı uhreviyeye sarf eder. | |
| İnd (İndinde) | Yan(ında), nezd(inde) | + | Hakaik-i imaniyeden birtek meselenin inkişafı ve vuzuhu, benim indimde binler ezvak ve kerâmâta müreccahtır. |
| İndi/İndî | Sübjektif, kendince | …esefle karşılanan haksız ve indî bir hüküm ve karara uğrayan safhaya aittir. | |
| Muannid | İnatçı | Zira, tarafgir bir muannid, kendi a'mâl-i hayriyesinde hasmına tefevvuk ister. | |
| Müteannid | İnat eden | Madem Kur'ân-ı Hakîmin feyziyle ve nuruyla en mütemerrid ve müteannid dinsizleri ıslah ve irşad etmeye, Kur'ân'ın himmetine güveniyorsun… | |
| Taannüd | İnat etme | Acaba nev-i beşer şekavetiyle o fünunların şehadetini cerh ve istikra-i tâmmı nakz ve iptal ve meşiet-i İlâhiyesinin karşısında temerrüd, taannüde muktedir olacak mıdır? | |
| Teanüd | İnatlaşma | Veya menfidir ki, hırs-ı ırkî ile intibaha gelir ki, tenakürle teanüdün sebebidir. | |
| Ayn-Dal-Lam-Be (veya Ayın-Nun-Dal-Lam?) (1) | |||
| Andelib/Andelip | Bülbül | Meselâ bir ahırda atın kişnemesini işiten bir adam, yüksek bir sarayda andelibin terennümünü, güzel sadâsını işitir. | |
| Ayn-Nun-Sad-Ra (2) | |||
| Anasır | Unsurlar | Kur'ân'ın anâsır-ı esasiyesinin şu dört maksatta temerküz ettiği anlaşılıyor. | |
| Unsur | Element, öğe; aynı soydan kişiler | İkinci arş, fazl ve rahmet arşıdır ki, su unsurudur. | |
| Ayn-Nun-Ayn-Nun (1) | |||
| Anane/An'ane | Gelecek; rivayet zincirini sıralamak | An'anesi zaman-ı Sahabeden başlayarak gelmiş. | |
| Ayn-Nun-Fe (1) | |||
| Ta'nif/Tanif | Şiddetle azarlama | Şimdiki rüesâya tevbih ve ta'nifte hakkım yoktur. | |
| Ayn-Nun-Kaf (3) | + | ||
| Anka | Hayali bir kuş | Ve medeniyetin muşa'şâ bu kadar mehasininden, sizin anka-i meşrebâneniz sizi müstağnî etmiştir. | |
| Müteanika | Birbirinin boynuna sarılı | …uzun boğumları mütenasika ve müteşaib, dalları müteanika, meyve ve semeratı mütenevvia olan bir şecere-i hakikat sana tasvir eder. | |
| Teanuk | Birbirinin boynuna sarılma | Biri, kâinatın heyet-i mecmuasındaki teâvün, tesanüd, teânuk, tecâvübden tezahür eden sikke-i kübrâ-yı Ulûhiyettir ki, Bismillâh ona bakıyor. | |
| Ayn-Nun-Kef-Be (1) | |||
| Ankebut | Örümcek; Sure adı | …o sûreye "Ankebût" namı vermek ve onun ehemmiyetsiz ağına ehemmiyet vermek tam yerinde olup, bu âyete gelen şüphe ve evhamları esasıyla reddettiğini gördüm. | |
| Ayn-Nun-Vav (9) | + | ||
| İnayet | Yardım | Şimdiye kadar mükerrer tecrübelerle bu gibi hâletlerimde, inâyet-i İlâhiye imdadıma yetişiyordu. | |
| İtina/İ'tina | Titizlik göstermek | Adeta bir neferin kemâl-i itinâ ile teçhizat ve idaresini yapsın ve mutî ve muhteşem orduya hiç bakmasın? | |
| Malayani | Boş | Ona ait olmayan sözler mâlâyâni sayılabilir. | |
| Mana/Ma'na | Anlam | Senin ikinci sualin olan, mânâ-yı ismî ile mânâ-yı harfînin bahsi ise, ilm-i nahvin umum kitapları başlarında o mesele izah edildiği gibi,… | |
| Manevi | Mana ile ilgili | Belki Kur'ân'ın mu'cize-i mâneviyesinin tereşşuhatı ve lem'alarıdır ki,… | |
| Meani/Maani | Manalar | Demek, maânî-i mensûsa, müteselsilen menba-ı Risaletten alınmıştır. | |
| Muanven | Unvanlı | Risale-i Nur Külliyatından el-Mesneviyyü'l-Arabî ile muanven büyük Üstad'ın cihanbaha pek kıymettar şu eserini de Allah'ın avn ve inayetiyle Arabîden Türkçeye çevirmeye muvaffak olmakla kendimi bahtiyar addediyorum. | |
| Unvan/Ünvan | Lakab | Kusurlarımı, sened-i özrümü, mazeretimi bu unvan ile ibraz ediyorum. | |
| Yani/Ya'ni | Demektir ki… | Yani, "Sakalımın beyazlanmakla parlaması seni korkutmasın. | |
| Ayn-He-Dal (8) | + | ||
| Ahd/Ahid/Ahit | Söz | + | Öyle bir ahd etmişim ki, re'sü'l-mâli de kaybetsem mesleğimden dönmeyeceğim. |
| Mahud/Ma'hud | Sözü geçen, belirli | Maahâzâ, sâbıkan zikirlerinden bir mâhudiyet çıkar. | |
| Muahede | Sözleşme | …eski Harb-i Umumîde İslâmiyet düşmanları galebe çalmakla, muahede şartlarını, dünyayı dine tercih rejimi mebdeine tevafuk ediyor. | |
| Muahid | Anlaşmalı | Hıristiyan bir zimmîyi ve kâfir muahidi ibka eder. | |
| Müteahhid/Müteahhit | Taahhüd eden | Kardeşimiz Müteahhit İsmail Efendi, Hilmi Beyle hususî olarak her zaman görüşmekte olduğundan,… | |
| Taahhüd | Söz verme | Herbir zîhayatın rızkı taahhüd-ü Rabbânîsi altında olduğundan, açlıktan ölmek olmamak lâzım gelir. | |
| Uhde | Sorumluluk, üstlenme | Zira uhdesinden gelmediğim çok vazifeyi bana yükletiyor. | |
| Uhud | Ahidler | Yani, sahife-i âlemde yaratılan delâil, uhûd-u İlâhiye hükmündedir. | |
| Ayn-Vav-Cim (1) | + | ||
| İvicac/İ'vicac | Eğri-büğrülük | Terettüb, teselsülü yoktur. İlliyet, maluliyet giremez. İ'vicacâtı yoktur. | |
| Ayn-Vav-Dal (14) | + | ||
| Adat/Âdât | Adetler | Âdât ve muamelâttaki Sünnet-i Seniyye ise, ittibâ ettikçe, o âdât, ibadet olur. | |
| Adet/Âdet | Düzenli yapılan şey | …hem yerlerine gayet yüksek âdetleri, güzel ahlâkları tesis eden bir zât harikulâde olmaz mı? | |
| Adeta | Sanki | Adeta herbir şey bütün eşyaya hükmediyor. | |
| Adi/Âdi | Sıradan | + (Dönen anlamında) | Ben makam sahibi değilim. Âdi bir neferin, müşir makamının evâmirini tebliği gibi, ben de mânevî bir müşiriyet makamının evâmirini tebliğ ediyorum. |
| Adiyat | Değersiz /sıradan) şeyler; Sure adı (Soluk soluğa koşan atlar anlamında) | Felsefe-i insaniye, gayet harikulâde mu'cizât-ı kudret-i İlâhiyenin mu'cizât-ı rahmeti üstüne âdiyat perdesi çeker. | |
| Aid/Ait | İlişkin | Risale'tü-Nur'a Ait Dört-Beş Kerâmetten Bahseder | |
| Avdet | Dönme | Bediüzzaman'ın Rusya Esaretinden Dönüşte Aldığı "Vatana Avdet" Belgesinin Arka Yüzü | |
| İade | Geri verme | Bil ki, ekseriyetle Fâtır-ı Hakîmin âdetidir: Ehemmiyetli ve kıymettar şeyleri aynıyla iade ediyor. | |
| İd/Îd | Bayram | + | Îd-i saîd-i fıtrînizi tebrik ve bilvesile dest ve dâmen-i kerimanelerini öperim. |
| İtiyad | Alışkanlık | Tiryakilikle, görenekle ve itiyadla, hâcat-ı gayr-ı zaruriye, hâcât-ı zaruriye hükmüne geçmiş. | |
| İyadet/Iyadet | Hasta ziyareti | Hastalara bir merhem, bir teselli, mânevî bir reçete, bir iyâdetü'l-marîz ve geçmiş olsun makamında yazılmıştır. | |
| Mead/Maad | Dönülecek yer, Ahiret | + | …mebde' ve meâdı, Allah'ı ve âhireti, değil yalnız bir sahifede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede, belki bazan bir harfte ve takdim, tehir, târif, tenkir ve hazf, zikir gibi heyetlerde öyle kuvvetli ispat eder ki,… |
| Mutad/Mu'tad | Adet edinilen, adet üzere | Bekir Ağa, mutadının hilâfı olarak, pek gülşen yüzlü idi. | |
| Öd | Bir ağaç | …orada yedi defa gül yağlarına batırıldıktan sonra hâlis öd ağacı ile buhurlanmış ve bunlar ile yazılmışsın. | |
| Ayn-Vav-Zel (6) | + | ||
| Euzu | Allah'a sığınırım; Euzu billahimineşşeytanirracim | Şeytanların bu müthiş tahribatına karşı en mühim silâhınız ve cihazat-ı tamiriyeniz istiğfardır ve "Eûzü billâh" demekle Cenâb-ı Hakka ilticadır. | |
| İstiaze | Allah'a sığınma | + | Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez, şeytana maskara olur. |
| İyaz (El-iyazu billah) | Sığınma, sığınılacak yer | Sonra, halkı da kendisine kıyas eder, esbabı da o kıyasa dahil eder, büyük bir şirke düşer. El-iyâzü billâh! | |
| Maaz (Maazallah) | (Allah) korusun | + | Bugünkü muvaffakiyete sebep olan ihlâs kalkarsa, maâzallah, o zaman çok vahîm neticeler tevellüd eder. |
| Muavvizeteyn | Felak ve Nas Sureleri | Nurlarıyla kara kalbimi nurlandırmış olduğunuz Mektubat'ınızdan, i'câz-ı Kur'ânîden İhlâs-ı Şerif, Muavvizeteyn, Fatiha-i Şerif surelerinin tevafukat-ı hurufiye sırlarını gösterir,… | |
| Neuzu/Neuzü (Neuzu billah) | (Allah'a) sığınırız | …o mahbubu olan dünya hesabına ve beka ve ebediyeti ona tam mal etmesine binaen, bir mabudiyet derecesine çıkarır –neûzü billah– Allah’ı inkâr etmek vartasına yol açar. | |
| Ayn-Vav-Ra (7) | + | ||
| Ar/Âr | Utanma | Evet, Asr-ı Saadetten evvelki zamanlarda kalb katılığı ve merhametsizlik öyle bir hadde baliğ olmuştu ki, kocaya vermekten âr ederek kızlarını diri diri toprağa gömerlerdi! | |
| Ariyet | Emanet | Belki Risale-i Nur'un mânevî bir ismiydi; zâhir bir tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. | |
| A'ver/Aver | Bir gözü kör | Deccal-misal dehâ-yı a'ver, bir dâr ile bir hayatı anlar, maddeperest olur ve dünyaperver. İnsanı yapar birer canavar. | |
| Avra | Tek gözlü, kör | Şu ehl-i dalâletin gösterdikleri esbab-ı tabiiye, hem müteaddit, hem birbirinden haberi yok, hem kör, iki elinde iki kör olan tesadüf-ü a'mâ ve ittifakıyet-i avrânın eline vermiştir. | |
| Avret | İnsanda örtülmesi gereken yerler | + | Dünyada sun'î libasın hikmeti, yalnız soğuk ve sıcaktan muhafaza ve ziynet ve setr-i avrete münhasır değildir. |
| İstiare | Emanet almak; bir kelimenin manasının geçici olarak farklı kullanmak | Zira birinci âyette olan istiâre-i bedia o derece hararetlidir ki, buz gibi olan cümudu eritir. | |
| Müstear | Emanet alınmış | Kusurumu müstear hamallığıma bağışlamalı. | |
| Ayn-Vav-Dad (2) | |||
| İvaz | Bedel, karşılık | Hem şefkat hâlistir, mukabele istemiyor, sâfi ve ivazsızdır. | |
| Taviz/Ta'viz | Tarihçe-i Hayat'ın neşrolunmaması için eski partinin mühim adamları, büyük bir tâvizle eski partinin bazı memurlarını bu hatâya sevk etmişler. | ||
| Ayn-Vav-Kaf (2) | + | ||
| Avaik | Engeller | Avâik müdahale edemez. | |
| Tavik/Ta'vik | İlerlemeye engel olma | Ve madem her yerde hazır ve herşeye müteveccih olur; öyle ise mevcudat ve vesâit ve ecram Onun ef'âline mümânaat etmez, ta'vik etmez; belki hiç lüzum yok. | |
| Ayn-Vav-Lam (2) | + | ||
| Aile (Kökü Ayn-Vav-Ye de olabilir) | Çoluk-çocuk, familya | Bu zamanda aile hayatının ve dünyevî ve uhrevî saadetinin ve kadınlarda ulvî seciyelerin inkişafının sebebi, yalnız daire-i şeriattaki âdâb-ı İslâmiyetle olabilir. | |
| İyal (Kökü Ayn-Vav-Ye de olabilir) | Geçimi üstlenilenler | Zira dinleri, malları, canları, iyalleri tehlikeye düşüyor; muaraza edilseydi kurtulurlardı. | |
| Ayn-Vav-Nun (11) | + | ||
| An | Çok kısa süre; Şu | Meselâ, Hazret-i Cebrail aleyhisselâm, Dıhye suretinde huzur-u Nebevîde bulunduğu bir anda, huzur-u İlâhîde, haşmetli kanatlarıyla Arş-ı Âzamın önünde secdeye gider,/An şart ki, suret-i fâniyeden ve kendinden geçebilirsen... | |
| Avan/Âvân | Anlar | Ve zuhr zamanında—ki o zaman gündüzün kemâli ve zevâle meyli ve yevmî işlerin âvân-ı tekemmülü ve meşâğilin tazyikinden muvakkat bir istirahat zamanı… | |
| Avane/Avene | Avânesi ise, enbiya aleyhimüsselâmdır. | ||
| Avn | Yardım | …rumuzat-ı Kur'ân'a avn-i Hakla vâkıf, müdakkik, muarrif, mübeşşir Üstadımdan şunu öğrenmek istiyor ve bunu kalben cidden çok arzu ediyorum... | |
| İane | Yardım | …ve bu tarzda imdad ve iâne-i gaybiye, acaba güneş gibi bir Mürebbî-i Hakîm-i Zülcelâli, bir Müdebbir-i Rahîm-i Zülcemâli göstermiyor mu? | |
| İstiane | Yardım isteme | …herşey ve her zîhayat Ondan istiâne eder, medet bekliyor,… | |
| Muavenet | Yardım | Muavenet eli(ni) kabul etmek ayrıdır. Adavet eli(ni) öpmek de ayrıdır. | |
| Muavin | Yardımcı | …kuvvetli, ciddî, samimî, gayyur, fedakâr ve kalemleri birer elmas kılıç olan kardeşleri bana muavin ihsan etti. | |
| Muin | Yardım eden, Esma | Tasarruf-u kudretin vüs'ati, vesâit ve muinleri reddeder | |
| Müstean | Kendisinden yardım istenen (Esma) | + | …Mâbud ve Müsteân olan Hâlıka giden yolu göstermek lâzımdır ki, sizinle gelebileyim. |
| Teavün | Yardımlaşma | İşte, kâinatta câri olan teavün-ü umumî, seyyarattan tâ zîhayatın âzâ ve cihazat ve zerrât-ı bedeniyesine kadar kemâl-i intizamla cereyan eden muvazene-i âmme ve muhafaza-i şâmile; … | |
| Ayn-Ye-Be (4) | + | ||
| Ayb/Ayıp/Ayıb | Kusur, utanılacak şey | Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez, şeytana maskara olur. | |
| Meayib | Kusurlar | Mâbuda lâyık bir tarzda nefsini metheder; mâbuda lâyık bir tenzihle nefsini meâyipten tenzih ve tebrie eder. | |
| Ta'yib/Tayib | Ayıplama | Şâirin dediği gibi, fehimleri hasta olduğundan, sağlam sözleri tâ'yip ediyorlar … | |
| Uyub | Ayıplar | Cenâb-ı Hak, Settârü'l-Uyûbdur; hasenat seyyiata mukabil gelse, affeder. | |
| Ayn-Ye-Ra (2) | + | ||
| Ayar/A'yar | Derece | Hem de istikrarsız, mütegayir ve mütegayyir, birbirine mükezzib fen ve felsefe nazariyatı; tarik ve menbaca ayrı olan vahyin nususuna ayar olamaz, mehenk olamaz. | |
| Mi'yar/Miyar | Ölçü | Herhangi bir iklimde zuhur eden bir ıslahatçının mahiyet ve hakikatini, sadakat ve samimiyetini gösteren en gerçek mi'yar, dâvâsını ilâna başladığı ilk günlerle, muzaffer olduğu son günler arasında ferdî ve içtimaî, uzvî ve ruhî hayatında vücuda gelen değişiklik farklarıdır, derler. | |
| Ayn-Ye-Sin (1) | + | ||
| İsa (İsevi) | Peygamber | + | …büyük Deccal, şeytanın iğvâsı ve hükmüyle şeriat-ı İseviyenin ahkâmını kaldırıp Hıristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini idare eden rabıtaları bozarak … |
| Ayn-Ye-Şın (5) | + | ||
| Ayyaş | İçkici | Ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. | |
| İaşe | Beslenme, geçindirme | Ve o iaşe, ihyâ fiilleri içinde, aynı zamanda o zîhayatın cesedini tanzim, teçhiz fiilleri müşahede olunuyor. | |
| Maaş | Geçinilecek şey (aylık) | + | İşte bu nevi amelelerin sair amelelere bir riyaset ve nezaretleri var. Onların derecat ve rütbelerine göre, derece derece maaşları var. |
| Maişet | Geçim | + | Maişet cihetinde kanaat ve iktisat beni ihtiyaçtan kurtarıyor. |
| Taayyüş/Teayyüş | Yaşama, geçinme, beslenme | …insanın ehl-i sevâhil kısmının kısm-ı âzamının medar-ı taayyüşleri balıktır ve ehl-i sevâhil olmayan kısmının medar-ı taayyüşleri, ziraatle, öküzün omuzundadır ve mühim bir medar-ı ticareti de balıktır. | |
| Ayn-Ye-Kaf (1) | |||
| Ayyuk | Pek yüksek bir yıldız | Onlara reva görülen zulüm, işkence, şeytanları bile dehşete düşürdü, ayyûka çıktı, vahşet halini aldı. | |
| Ayn-Ye-Lam (Bkz. Ayn-Vav-Lam) | |||
| Ayn-Ye-Nun (10) | + | ||
| Ayan/Ayân | Açık | …zümre-i tuğyana kahr ve şiddetle ders-i ibret verecek pek münasebetli sözler, mevzuu bahis âsârda ayân-beyan görülmektedir. | |
| Ayan/A'yan | Gözler; belli şeyler; meclis azaları | Böyle meclis-i meb'usan ve a'yan ve vükelânın en mühim vazifelerini düşündürecek bir emri uhdeme aldım. | |
| Ayn (Ayniyet) | Göz; pınar; (ta) kendisi; Ayın harfi; güneş | + | …Arapça hem çeşme, hem güneş, hem göz mânâsında olan ayn kelimesi,… |
| Aynı/Ayn/Aynen/Aynısı | (Ta) kendisi | Aynı halde Kerîm ismi dahi tecellî ediyor, yuvasını tezyin eder. | |
| İn/În | Ceylan gözlü | + | …belki yetmiş süslü hulleleri birbiri üstüne giymiş bir hûri'l-în, belki, yetmiş lâtif, ziynetli perdelere sarılmış bir gül goncası gibi pâk ve temizdir. |
| Muayene | Kontrol, gözden geçirme | Raporda, Said Nursî'nin, yapılan muayene neticesi, ne karadan, ne denizden ve ne de havadan Samsun'a gitmeye vücudu tahammül edemeyeceği yazılı idi. | |
| Muayyen | Belli | Demek, hakikatte hem ecel muayyen ve mukadderdir,… | |
| Müteayyin | Belirli hale gelmiş | Hem taayyünler ve hususiyetler, önceden yapılmış kaplar ve kalıplar gibi değildir ki, tâ o taayyünün kalıbı, müteayyin olan kimseye in'amın yüzünü çevirip kazandıran bir şey olsun. | |
| Taayyün/Teayyün | Belirlenme | Belki ehl-i dünyanın ve ehl-i siyasetin ve ehl-i mektep gibi hayat-ı içtimaiyenin tabakatına dair birer muayyen vazife ile ve has bir hizmet ile meşgul taifelerin, cemaatlerin ve cemiyetlerin vazifeleri taayyün edip ayrılmış. | |
| Tayin/Ta'yin | Belirleme, atama | Tayin ve tabirine olan acz, vücuduna halel getirmez. |