Şın (ش) Kök Harfi İle Başlayan Kelimeler
Gezinti kısmına atla
Arama kısmına atla
Önceki Harf: Sin (س) ← Arapça Kökenli Kelimeler Ana Sayfası → Sad (ص): Sonraki Harf
Bu sayfada Bediüzzaman'ın eserlerinde geçen ve Şın (ش) kök harfi ile başlayan Arapça kelimeler listelenmiştir.
| Arapça Harf | Türkçe Okunuşu | 2 Harfli Kelime Sayısı | 3 Harfli Kök Sayısı | 3 Kök Harfli Kelime Sayısı | 4 Harfli Kök Sayısı | 4 Kök Harfli Kelime Sayısı | Risalelerdeki Toplam Kök Sayısı | Kur'an'daki Toplam Kök Sayısı | Kur'an'daki Köklerden Risalelerde Geçenlerin Sayısı | Risalelerdeki Toplam Kelime Sayısı | Kur'an'daki Toplam Kelime Sayısı | Kur'an'daki Kelimelerden Risalelerde Geçenlerin Sayısı |
|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|---|
| ش | Şın | 0 | 71 | 310 | 1 | 2 | 72 | 49 | 312 | 67 |
| Kelime | Anlamı | Kur'an'da Geçiyor mu? |
Örnek Cümle |
|---|---|---|---|
| Şın-Elif-Mim (3) | + | ||
| Meş'um/Meşum | Uğursuz | İşte, ey akıl, dikkat et! Meş'um bir alet nerede, kâinat anahtarı nerede? | |
| Şeamet | Uğursuzluk, kötülük | Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsanî var, gafletkârâne bir lezzet var, şeâmetli bir kuvvet var. | |
| Şu'm/Şum | Uğursuzluk | Hem ihbar ediyorlar ki, dalâlet ve batalet ve belâhet şu'muyla (uğursuzluğuyla) sol yolda gidenler, müddet-i seferlerinde, açlık ve korkudan azîm bir ıztırap çekiyorlar. | |
| Şın-Elif-Nun (3) | + | ||
| Şan | Ün, itibar | Şan ve şeref arzusuyla teveccüh-ü nâs ise, ücret ve mükâfat değil, belki ihlâssızlık yüzünden gelen bir itab ve bir mücazattır. | |
| Şe'n/Şein | İş, tavır | + | Menfaatin şe'ni, her arzuya kâfi gelmediğinden, üstünde boğuşmaktır. |
| Şuun (Şuunat) | Şe'nler | Sıfâtın mükemmeliyeti, şuûnatın mükemmeliyetini tasrih eder. | |
| Şın-Be-Be (3) | |||
| Şabb | Genç | Baktım, birisi sakallı, ikisi şâbb-i emred. | |
| Şebab | Genç | ...cezâlet ve melâhattan hasıl olan ruhânî halâvet; aşk-ı şebâbîden, şevk-i baharîden neş'et eden semâvî neşe;... | |
| Şebabet | Gençlik | Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garabet göstermiş ki, on dört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği halde, şimdi nazil olmuş gibi tazeliğini muhafaza ediyor. | |
| Şın-Be-Se (2) | |||
| Müteşebbis (Müteşebbisin) | Girişimde bulunan(lar) | ...tesis edilecek Şark Darülfünununun ilk müteşebbisinin bir ders kitabı olan ve ulûm-u müsbete ve fenniye ile ulûm-u imaniyeyi barıştıran... | |
| Teşebbüs | Giriş | Yani ityan (delil getirmek), tecrübeye lâzımdır; tecrübe taallüme, taallüm vücub-u teşebbüse, vücub-u teşebbüs de teşebbüse, teşebbüs de raybe lâzımdır. | |
| Şın-Be-Ayn (2) | |||
| İşba' | Doyurma | Aynen öyle de, Kur'ân'ın mânâları, dağ gibi akılları işbâ ettiği gibi, sinek gibi küçücük, basit akılları dahi aynı sözlerle talim eder, tatmin eder. | |
| Meşbu' | Tok | Kabiliyetimin azlığı, istidadımın kısalığı, iktidarımın noksanlığıyla beraber uhdeme verilmiş olan birkaç maddî vazifelerin taht-ı tesirinde dimağım meşgul ve adeta meşbû olduğundan, o mübarek cevherlerinize mukabil âdi boncuk bile ibraz edemeyeceğim. | |
| Şın-Be-Kef (4) | |||
| İştibak | Şebekelenme | Kelâmın selaseti ise: Bir derece hissiyattan tafralık ve iştibak etmemek; ve tabiatı taklit; ve harice temessül; ve mesîl-i garazda sedad; ve maksat ve müstekarrın temeyyüzüdür. | |
| Müteşabik (Müteşabike) | Birbiriyle şebeke oluşturan | ...tesâvir-i mütedahileye benzeyen mürekkebat-ı müteşâbike-i mütesâide-i kâinatın herbir makamında ve herbir nisbetinde ve herbir dairesinde,... | |
| Şebeke | Ağ; örgüt | Tesadüf, şirk ve tabiattan teşekkül eden fesat şebekesinin âlem-i İslâmdan nefiy ve ihracına Risale-i Nurca verilen karar infaz edilmiştir. | |
| Teşabük | Birbiriyle şebekelenme | ...her şeyde hattâ bir zerrede dahi teşarük ve teşabükleri; (yani birbirleriyle ortaklık etmeleri ve şebekelenmeleri)... | |
| Şın-Be-He (14) | + | ||
| Eşbah | Benzerleri | ...Hem de حَتّٰۤى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِىعَيْنٍ حَمِئَةٍ ve eşbâhı... | |
| İştibah | Benzeme | Eğer hakikat-i İslâmiyette şüphe etsen, bedihiyat ve zaruriyat-ı kat'iyede iştibah edersin. | |
| Müşabehet | Benzerlik | Bu şiiri güzel gösteren, içindeki hayalin hakikate bir derece müşabehetidir. | |
| Müşabih | Benzeyen, benzer | Ve o ağaçtaki yemişler ise, dünyevî nimetlerdir ki, Cenâb-ı Kerîm-i Mutlak, onları âhiret nimetlerine bir liste, hem ihtar edici, hem müşabihleri, hem Cennet meyvelerine müşterileri davet eden nümuneler suretinde yapmış. | |
| Müşebbeh | Benzetilen | Öyleyse müşebbehün-bih olacak şey, mukadderdir. | |
| Müştebih | Şüphe edilen | + | İşte, müştebih ağaçları gösteren semereleridir. |
| Müteşabih | Birbirine benzeyen; Ayet ve hadislerin mecazî mânalara gelen ifadeleri | + | Madem bu müteşabih hadîse, lüzumsuz ve zararlı bir tarzda nazar-ı dikkat celb edilmiş ve bu çeşit hadîsler çok varid olmuş. |
| Şebih | Benzeyen şey, benzer | Ne zâtında ve ne sıfâtında ve ne ef'âlinde şeriki, şebihi yoktur. | |
| Şibh | Benzeyen şey, benzer | ...sırlarıyla misli, misali, mesîli, şibhi, şebihi olmayan bir Semi' ve Basir olup,... | |
| Şübeh (Şübehat) | Şüpheler | Bu şübehatı ve itirazları bu zamanda def eden, başta Risalei'n-Nur ve şakirtleri göründüğünden,... | |
| Şübhe/Şüphe | Kuşku | Şüphe değil, bazısına vesvese de vermezdi. | |
| Teşabüh | Birbirine benzeme | İkincisi, küre-i arz simasında, nebâtat ve hayvanâtın tedbir ve terbiye ve idaresindeki teşabüh, tenasüp, intizam, insicam, lûtuf ve merhametten tezahür eden sikke-i kübrâ-yı Rahmâniyettir ki, Bismillâhirrahmân ona bakıyor. | |
| Teşbih | Benzetme | Teşbih ve temsiller, havastan avâma geçtikçe, yani, ilmin elinden cehlin eline düştükçe, mürur-u zamanla hakikat telâkki edilir. | |
| Teşebbüh | Benzeme | Felsefenin "Teşebbüh-ü bi'l-Vâcib insaniyetin gayet-i kemâlidir" kaidesiyle, "Vâcibü'l-Vücuda benzemeye çalışınız" hodfuruşâne düsturu nerede? | |
| Şın-Te-Te (2) | + | ||
| Şetta | Çeşitli, başka başka | ...ism-i âzam ve esma-i hüsna; melaike-i ulya ve mahlûkat-ı şetta, cemi-i enbiya-i uzma ve cemi-i evliya-i kübra ve cemi-i asfiya-i ulya,... | |
| Teşettüt | Dağınıklık | ...hem ikisinin isimde ve esmâ lâfzında tevafuk karinesiyle, hem teşettüt-ü hale ve sıkıntılı bir gurbete ve perişaniyete düşen müellifi onun telifi bereketiyle teselli ve tahammül bulmasına... | |
| Şın-Te-Mim (1) | |||
| Şetm/Şetim | Kötü söz, sövme | Eğer kalb kabul etmezse, o şüpheden, şetme döner. | |
| Şın-Te-Vav (1) | + | ||
| Şita | Kış | + | Evet, yirmi senedir devam eden şu mevsim-i şita, inşâallahu teâlâ nihayet bulmuş ola... |
| Şın-Cim-Ra (2) | + | ||
| Eşcar | Ağaçlar | Bütün eşcar ve nebatatın envâları, bil'icmâ, beraber; Lâ ilâhe illâllâ Hû diyorlar gibi lisan-ı hallerinden anladı. | |
| Şecer (Şecere) | Ağaç | + | İşte, şu kâinata nazar-ı hikmetle bakıldığı vakit, azîm bir şecere mânâsında görünür. |
| Şın-Cim-Ayn (3) | |||
| Şecaat | Cesaret | Şecaat gibi her haslette fâik olduğunu o zaman düşmanları dahi tasdik ettiklerini tarihler naklediyorlar… | |
| Şeci' | Cesur | Nüsha-i nâdire-i zaman olan Üstadımız, gayet şecî ve metin ve ulü'l-azmâne bir cesaret-i fevkalâdeye mâlik bir lisanü'l-haktır ki, hak yolunda söz söylemekten çekinmez ve levm-i lâimden korkmazlar. | |
| Teşci' | Cesaretlendirme | Zaaf ise, düşmanı tevkif etmez, teşci eder. | |
| Şın-Ha-Mim (1) | + | ||
| Şahm | İç yağı | Çünkü o Hakîm-i Zülcelâl, zîhayatın bedenine gönderdiği rızkın bir kısmını ihtiyat için şahm ve içyağı suretinde iddihar eder. | |
| Şın-Ha-Nun (1) | + | ||
| Meşhun | Dolu | + | Siyer ve tarihin kitapları onlarla meşhundur. |
| Şın-Hı-Sad (5) | + | ||
| Eşhas | Şahıslar | Âhirzamanın eşhas-ı mühimmesinden olan Süfyanın eli delinecek. | |
| Müşahhas | Belirlenmiş, somut | Müşahhas birtek zât nihayetsiz yerlerde nihayetsiz işleri külfetsiz yapabilir mi? | |
| Şahs/Şahıs (Şahsi, Şahsiyet) | Kişi | Halbuki şu zaman cemaat zamanıdır, şahıs zamanı değil. | |
| Teşahhus | Belirli hale gelme | Adeta, o zîhayatın masnuiyeti arkasında muktedir, muhtar, işitici, bilici, görücü bir Zâtın mânevî bir teşahhusu, bir taayyünü, imana görünür. | |
| Teşhis | Belirleme, tanıma | ...kat'î senetle o saçın zâtını teşhis ve tayin lâzım değildir. | |
| Şın-Dal-Dal (8) | + | ||
| Eşedd | Daha/En şiddetli | + | ...ehl-i hak, hakkını kuvvet-i maddiye ile müdafaa etse, ya eşedd-i zulüm ile, tarafgirlik bahanesiyle çok bîçareleri yakacak; o hâlette o da azlem olacak ve mağlûp kalacak. |
| Müşedded | Şeddeli | اَلْمُقَرَّبُ müşedded râ, bir sayılsa, Üstadımızın lâkabı olan "en-Nursî" kelimesinin aynıdır. | |
| Şeddad | Eski çağlarda Yemenli bir zorba | O şecerenin kuvve-i gadabiye dalında, biçare beşerin başında küçük büyük Nemrutlar, Firavunlar, Şeddadlar meyvelerini yetiştirmiş;... | |
| Şedde | U/ü okutan işaret | ...şeddeli ك iki ك sayılmak cihetiyle 1349 ederek,... | |
| Şedid (Şedide) | Şiddetli | + | Medeniyet ve san'atın hakikî üstadı ve vesilelerin ve mebâdilerin tekemmülüyle cihazlanmış olan şedid bir ihtiyaç ve belimizi kıran tam bir fakr, öyle bir kuvvettir ki, susmaz ve kırılmaz. |
| Şiddet | Güç, kuvvet | Üstadımız şiddetli hastalığından fazla konuşamadı. | |
| Teşdid | Güçlendirme | ...ekseriyetin hatâsına terettüp eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine, belki teşdidine kader-i İlâhiyeye fetva verirler;... | |
| Teşeddüd | Şiddetlenme | Amelin en iyi sûretini taharriden neş'et eden bir vesvesedir ki, takva zanniyle teşeddüd ettikçe hal ona şiddetlenir. | |
| Şın-Zel-Zel (2) | |||
| Şaz | Kaide harici olan | Acaba mebdeinde ve hattâ her senede bu kadar şâzlarla yırtılmış, zedelenmiş bir kanunu, bin dokuz yüz senede bir ferdin şüzûzunu akla sığıştıramayan ve nusûs-u Kur'âniyeye karşı bir te'vîle yapışan bir akıl, kaç derece akılsızlık ettiğini kıyâs et. | |
| Şuzuz/Şüzuz (Şüzuzat/Şuzuzat) | Kaide dışı olma | ...şuzûzât-ı kanuniye ile, âdetinin harikalarıyla, tagayyürat-ı sûriye ile, teşahhusatın ihtilâfâtıyla, zuhur ve nüzul zamanının tebeddülüyle meşietini, iradetini, fâil-i muhtar olduğunu... | |
| Şın-Ra-Be (9) | + | ||
| Maşrapa | İçecek kapı | Sizi kudsî hizmetinizde, alâ kaderi't-tâka tâkibe çalışan dost, kardeş ve talebelerinize birer maşrapa vererek, muhtaçlara gıda, zaif ve marizlere ilâç, zâlim ve kâfirlere semm-i katil olan mâ-i kevserden ulaştırmayı emrediyorsunuz. | |
| Meşarib | Meşrebler | Mânâsında meşârib-i evliya, ezvâk-ı ârifîni, mezâhib-i sâlikîn, turuk-u mütekellimîn, menâhic-i hükema,... | |
| Meşreb/Meşrep | Tarz | + (İçme yeri anlamında) | Ehl-i vahdetü'l-vücudun meşrebi mahv ve sekirdir. |
| Meşrubat | İçecek | Fakat iman gözlüğüyle bakılırsa, Cenâb-ı Hakkın, Hâlık, Rahmân, Rahîmin insanlara ihzar ettiği çeşit çeşit nefis, leziz, me'külât ve meşrubata zarf olan bir mâide ve bir sofra-i Rahmânî şeklinde görünecektir. | |
| Şarab/Şarap/Şerab | (Haram) içecek | + | Ey serab-ı gururu, şarab-ı tahur zanneden Said-i hodfuruş! |
| Şerbet | Meyve özlü şekerli içecek | Şükre dair çok derin mânâlı, şeker gibi tatlı, şeker şerbetinizi besmeleyle içmeye başladım. | |
| Şurup | Kaynatılarak koyulaşmış şerbet | Sinek pisliği, tıp cihetiyle zararı yok bir maddedir ki, bazan tatlı bir şuruptur. | |
| Şürb | İçme | + | Ekl ve şürb ve muamele-i zevciye, gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir, bir vazifeye gider. |
| Teşerrüb | İçme, kendine çekme | Tâ canipler garazın kuvvetini teşerrüb etmekle ehemmiyetsiz etmesin. | |
| Şın-Ra-Ha (6) | + | ||
| İnşirah | Ferahlanma; Sure adı | O hasene içinde, âhiretin maddî sevâbını andıracak mânevî bir lezzet, bir zevk, bir inşirâh-ı kalb derc edilmiştir. | |
| Meşruh (Meşruhat) | Açıklama(lar) | Hükûmetin dosyalarında, benim künyem altında hiçbir meşruhat yoktur. | |
| Şarih | Açıklayan | ...ve zat ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı kàtıı, tercüman-ı sâtıı,... | |
| Şerh | İzah; genişleme | Ve ondan erkân-ı imaniyenin her birisine, mesela Kur'ân'ın kelâmullah olduğuna ve i'câzî nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı burhanlar cem edilse ve hâkezâ, mükemmel bir izah ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir. | |
| Şuruh | Şerhler | Ve bunca havaşî ve şuruhla izaa-i vakit etmemekti. | |
| Teşrih (Teşrihat) | Açıklama(lar) | Meselâ, tıbba ait teşrih-i beden-i insanî fenni ve kozmoğrafyaya tabi manzume-i şemsiye fenni, nebatât ve hayvanâta ait fenler gibi bütün fenlerin her birisi,... | |
| Şın-Ra-Ra (6) | + | ||
| Eşrar | Kötüler | + | Meselâ, ashab-ı Nebî safında küffara karşı muharebe etmek için melâikeleri göndermesini iktiza eden hangi isim ve ünvan ise, o isim ve ünvan iktiza eder ki, melâike ile şeyâtin ortasında muharebe bulunsun ve ahyâr-ı semâviyyîn ve eşrâr-ı arzîn mabeynlerinde mübareze olsun. |
| Şer | Kötülük | + | Kader Risalesinde izah edildiği gibi, halk-ı şer, şer değil; belki kesb-i şer, şerdir. |
| Şerarat | Kıvılcımlar (Şerareler) | İşte o fezlekelerde Kur'ân'ın hikmet-i ulviyesinden bazı işarat ve hidayet-i İlâhiyenin âb-ı hayatından bazı reşaşat, i'câz-ı Kur'ân'ın berklerinden bazı şerarat vardır. | |
| Şeraret | Kötülük | Çünkü mahiyetçe şeraret ve nuhusetleri vardır. | |
| Şerir (Şerire) | Kötü | Arzlı şerirlerin ihtilâtından ve istimâlarından hoşlanmayan cünudullah bulunduğuna ilân ve işarettir. | |
| Şerur | Çok kötü | Sendeki nihayetsiz muhabbet kabiliyetini, çirkin ve noksan ve şerûr ve sana muzır olan nefs-i emmârene verme. | |
| Şın-Ra-Tı (6) | + | ||
| Eşrat | İşaretler, şartlar | + | Otuz sene evvel yazılan matbu Muhakemat-ı Bediiyyede bahsedilen "Sedd-i Zülkarneyn" ve Ye'cüc, Me'cüc ve sâir eşrat-ı kıyametten yirmi mesele, o Muhakemat'a bir tetimme olarak on üç sene evvel bir kısım müsveddesi yazılmış idi. |
| Meşrut | Şarta bağlı | Dahil olduğu her iki cümleyi birincisi melzum, ikincisi lâzım veya evvelkisi şart, ötekisi meşrut olmak üzere, ikincisini birinci ile bağlar. | |
| Meşrutiyet | Hükümdara bağlı meclisle yönetim | Yaşasın meşrutiyet-i meşrua! | |
| Şart | Gereklilik | Dahil olduğu her iki cümleyi birincisi melzum, ikincisi lâzım veya evvelkisi şart, ötekisi meşrut olmak üzere, ikincisini birinci ile bağlar. | |
| Şerait | Şartlar | Fakat onların medar-ı taayyüşü ve hususî şerâit-i hayatiyeleri vardır ki, onların bir kısmı âkilü'n-nebattır, yalnız nebâtatla yaşıyorlar. | |
| Şerit | Bükülmüş ip | Sanki Cenâb-ı Hakkın ahdi meşiet, hikmet, inayet'in ipleriyle örülmüş nûranî bir şerittir ki; ezelden ebede kadar uzanmıştır. | |
| Şın-Ra-Ayn (7) | + | ||
| Meşru' | Şeriata (dine) uygun | Gayr-ı meşru muhabbetin âkıbeti, mükâfatı, mahbubun gaddârâne adavetidir. | |
| Müşerri' | Kanun koyan | Müstaid, müçtehid olabilir; müşerri' olamaz | |
| Şari' | Hüküm koyan | Bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri' olamaz. | |
| Şer' (Şer'an/Şeran) | Hüküm koyma, şeriat | Şer'an ehl-i iman, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmı gayet derecede sevmek ve hürmet etmek ve hiçbir şeyinden nefret etmemek ve her halini güzel görmekle mükellef olduğundan,... | |
| Şer'i/Şeri (Şeriyye/Şer'iye) | Şeriatla ilgili | Sordukları mesele-i şer'iye ise, şimdiki mesleğimiz ve halimiz, o meselelerle meşgul olmaya müsaade etmiyor. | |
| Şeriat | Allah'ın kanunları | + | Bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri' olamaz. |
| Teşri' | Hüküm koyma | Ümmeti davetle teşri' edemez. | |
| Şın-Ra-Fe (6) | |||
| Eşref | En (çok) şerefli | İşte, mevcudatın en eşrefi olan zîhayat ve zîhayat içinde en eşref olan zîşuur ve zîşuur içinde en eşref olan hakikî insan ve hakikî insan içinde geçmiş vezâifi en âzamî bir derecede, en ekmel bir surette ifa eden zât,... | |
| Müşerref | Şereflenen | Hem vakidir ki, risaletiyle beraber saltanatla müşerref olan Hazret-i Süleyman aleyhisselâm,... | |
| Şeref | Yükseklik, onur | Şeref, i'câz-ı Kur'ân'a ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâpervâ derim: | |
| Şerif | Şerefli; Hz. Hüseyin'in soyundan gelen | Nurlarıyla kara kalbimi nurlandırmış olduğunuz Mektubat'ınızdan, i'câz-ı Kur'ânîden İhlâs-ı Şerif, Muavvizeteyn, Fatiha-i Şerif surelerinin tevafukat-ı hurufiye sırlarını gösterir, Yirmi Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Remzini din kardeşlerimle birlikte okuduk. | |
| Teşerrüf | Şereflenme | Binaenaleyh, mânen asıl hakikat, ittihada intisap ile beraber sûreten onun nümunesi olan bu uhrevî ve sırf dinî cemaate intisap ile teşerrüf edecek. | |
| Teşrif (Teşrifat) | Şereflendirme, karşılama | Elfazca zengin değilim, israfı da sevmem, teşrifatçı elfâzı beğenmem, îcâzımdan darılma. | |
| Şın-Ra-Kaf (5) | + | ||
| İşrak | Güneşin doğması; Gönüle doğma | + | Havâ-i zulmette işrâk eden şems-i tâbândır bu. |
| İşrakiyyun | Hakikatın sezgi ile bulunacağı görüşünde olanlar | Ne melekûta geçen evliyaların eserinde, ne umurun bâtınlarına geçen işrâkıyyunun kitaplarında, ne âlem-i gayba nüfuz eden ruhanîlerin maarifinde hiç bulunmuyor. | |
| Muşrık | Parlak | Biz şu İşarette, o muşrık, parlak delile ve nâtık-ı sâdık burhana, hülâsatü'l-hülâsa bir icmal ile küçük bir tarif yapacağız. | |
| Müsteşrik | Doğubilimci batılı alim | Meşhur muharrir, müsteşrik, edebiyat-ı Arabiye mütehassısı ve Kur'ân-ı Kerimin mütercimi Doktor Maurice şöyle diyor: | |
| Şark (Şarki, Şarkiye) | Doğu (Doğuya ait) | + | Bediüzzaman, Ankara'da bulunduğu müddetçe, en birinci maksadı olan, Şark Darülfünununun tesisi için uğraşmaktan kat'iyen geri durmadı. |
| Şın-Ra-Kef (11) | + | ||
| İştirak | Ortak olma | İştirak etmeseniz de, iştirak edenleri tenkit etmeyiniz. | |
| Müşareket | Ortaklık; işteş fiil | {يُخَادِعُونَ اللهَ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا cümlesinde münafıkların amelinden (müşareket babından) muzari sîgasıyla hud'a ünvanıyla tabir edilmiştir. | |
| Müşrik | Şirk koşan | + | ...hem iman tâcını giyen hizbullahın galebesini ve hem zahir insan suretinde halk olunan müşrikînin ve onların bir nev'i olan, herşeyi inkâr edenlerin, Kur'ân nazarındaki kıymetlerini... |
| Müşterek | Ortak | Hattâ, hadis-i sahihle, âhirzamanda İsevîlerin hakikî dindarları ehl-i Kur'ân ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi;... | |
| Şarik | Ortak | Yani şu bütün cümleler şöyle emrediyor, diyorlar ki: "Rabbinize ibadet ettiğinizde sakın başkalarını -ubudiyyet noktasında- ona şarik, ortak itikad edip de teşrik etmeyiniz. | |
| Şerik | Ortak | + | Maahaza, şerik hadd-i zâtında mümtenidir. |
| Şirk | Eş koşma | + | Şirk ve dalâletin ve fısk ve sefahetin yolu, insanı nihayet derecede sukut ettiriyor. |
| Şirket | Ortaklık | Risale-i Nur dairesinde, ihtiyarımız olmadan takarrur ve tahakkuk eden şirket-i maneviye-i uhreviye cihetiyle,... | |
| Şüreka | Şerikler, ortaklar | Hem de şürekâya hiçbir ihtiyaç olmadığı ve kâinat onlardan müstağni-yi mutlak oldukları halde, şerik-i ulûhiyet gibi, rububiyet ve icad şerikleri dahi mümtenidirler, vücutları muhaldir. | |
| Teşarük | Ortaklık | Mesailerinde teşarük düsturuyla işe girişildi, teavün düsturu ihmal edildi. | |
| Teşrik | Ortak etme | Bir adam onunla teşrik-i mesai etmek ister, seninle meşveret eder. | |
| Şın-Ra-Ye (2) | + | ||
| Müşteri | Satın alan; Jüpiter | O zât müşteridir ki ilişmiş. Müşteri olmayan lâkayt kalır. | |
| Şira | Satma | Binaenaleyh, şu devr-i müşevveşte, hakaik-i Kur'âniyenin hakkıyla bey'u şirâsını yapan dellâl-ı Kur'ân'ın değil altı senedir, belki kırk seneden beri ehl-i İslâm'a hitâben,... | |
| Şın-Tı-Ha (1) | |||
| Şatahat | Manevi sarhoşlukta söylenen ölçüsüz söz | Bu meşrepteki şatahat, hubb-u nefisten neş'et ediyor. | |
| Şın-Tı-Nun (3) | + | ||
| Şeyatin | Şeytanlar | ...o isim ve ünvan iktiza eder ki, melâike ile şeyâtin ortasında muharebe bulunsun... | |
| Şeytan | İblis | + | Umumun altındaki şık ise, muhal olmakla beraber, hiçbir düşman, hattâ Şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. |
| Şeytanet | Şeytanlık | Bazı zındıkların şeytanetiyle Risale-i Nur'a karşı çevrilen plânlar ve hücumlar inşaallah bozulacaklar. | |
| Şın-Ayn-Be (7) | + | ||
| Münşaib | Şubelenen | İttihadın hedef ve maksadı, o kadar uzun, münşaib ve muhit ve merakiz ve meabid-i İslâmiyeyi birbirine rapt ettiren bir silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle,... | |
| Müteşaib | Şubelenen | ...istidâdât-ı gayr-ı mahdude-i insaniyeyle mütenasip olan âmâl ve müyûl-ü müteşâibeye neşr-i hayat eder. | |
| Şaban/Şa'ban | Kameri 8. ay | Hususan Şaban ve Ramazan'da, akıldan ziyade kalb hissedardır, ruh hareket eder. | |
| Şuab | Şubeler | + | Ashâb-ı Kütüb-i Sitteden İmam-ı Hâkim, Müstedrek'inde ve Ebu Davud, Kitab-ı Sünen'inde; Beyhakî, Şuab-ı İman'da tahriç buyurdukları,... |
| Şu'be/Şube | Dal, kısım | Nil-i mübarek Cebel-i Kamer'den çıktığı gibi, Dicle'nin en mühim bir şubesi Van vilâyetinden, Müküs nahiyesinden bir kayanın mağarasından çıkıyor. | |
| Şuub (Şuubat) | Kavimler | + | Kâinatta gâlib-i mutlak hayır olduğundan, pekçok envâ ve şuubât-ı heyet-i içtimâiyede meşrutiyet hükümfermâ olmuştur. Cidâl berdevam, harb ise sicaldir. |
| Teşaub | Şube olarak ayrılmak | Bu iki asıl, filvaki Kur'ân'dan teşaub etmişlerdir. | |
| Şın-Ayn-Ra (14) | + | ||
| Eş'ar/Eşar | Şiirler | + (Kıllar anlamında) | Herbirinin bütün divan-ı eş'ârının ruhunu eğer sıksan, elemkârâne birer feryat damlar. |
| Eş'ari/Eşari | İtikatta bir hak mezheb | Abdin bir fiile olan meyelânı, Eş'arîlerin mezhebi gibi mevcut bir emir ise de, o meyelânı bir fiilden diğer bir fiille çevirmekle yapılan tasarruf, itibarî bir emir olup abdin elindedir. | |
| İş'ar/İşar | Bildirme | En sevimli ve muhabbetli ve endişeli ve nokta-i istinada en muhtaç ve sahibini ve malikini bulmaya en müştak, hem fakir ve âciz bulunan mahlûkatlarına, acz ve iştiyakı, fakr ve ihtiyacı ve endişe-i istikbali ve muhabbeti ve perestişi veren bir Zât, elbette Kendi vücudunu onlara tekellümüyle iş'ar etmek, ulûhiyetin muktezasıdır. | |
| Meş'ur/Meşur | Şuurlu, bilinen | ...gayr-ı meş'ur, sâika ve şâika hisleriyle beraber, o arı, dünyanın ekser envâıyla ihtisas ve ünsiyet ve mübadele ve tasarrufa sahip olur. | |
| Müş'ir/Müşir | Haber veren, bildiren | Hem hiç mümkün olur mu ki, bu kâinatın Sahibi, şu kâinatın tahavvülâtındaki maksat ve gaye ne olacağını müş'ir tılsım-ı muğlâkını, hem mevcudatın "Nereden? Nereye? Necisin?" üç sual-i müşkülün muammasını bir elçi vasıtasıyla açtırmasın? | |
| Şa're/Şare | Saç, kıl | Evvelki vecih itibarıyla öyle bir biçare mahlûktur ki, sermayesi, yalnız, ihtiyardan bir şa're (saç) gibi cüz'î bir cüz-ü ihtiyarî;... | |
| Şair | Şiir söyleyen | + | Bülbül şairâne konuştuğu için, şu bahsimiz de bir parça şairâne düşüyor. |
| Şeair | Şiarlar | Belki, şeâir-i İslâmiyeye temas eden ibadetlerin izharları, ihfâsından çok derece daha sevaplı olduğunu, Hüccetü'l-İslâm İmam-ı Gazâlî (r.a.) gibi zâtlar beyan ediyorlar. | |
| Şehriye | Çorbalık makarna | Bir seneden beri bir parça, yani bir kilo kadar şehriye ve pirinçten sarf ediyordum. | |
| Şiar | Sembol | Fakat, اَلْحُكْمُ لِلّٰهِ kazaya rıza, kadere teslim İslâmiyetin bir şiârıdır. | |
| Şiir/Şi'r | Nazım | + | Şiir ise, çendan kıymettar, şirin bir vasıta-i ifadedir. |
| Şi'ra/Şira | Sirius yıldızı | + | İşte semâvât ve arzın Rabbi, o Şemsü'ş-Şümus ve Şi'râ'nın Hâlıkı hitap ettiği vakit, o semâvât ve arzın ecramına ve âlemlerine bakan kudsî kelâmında o eyyamları zikreder ve zikretmesi gayet yerindedir. |
| Şuara | Şairler; Sure adı | Saniyen, cesedi libasa göre yontmakla rendeleyen şuarâya tenkidimi göstermek istedim. | |
| Şuur | Bilinç | Hayat, vücudun nurudur. Şuur, hayatın ziyasıdır. | |
| Şın-Ayn-Şın-Ayn (2) | |||
| Müşa'şaa/Müşa'şa'/Müşaşaa | Parlak | Envâr-ı Muhammediyeyi (a.s.m.) ve maarif-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ve füyuzât-ı şem'-i İlâhîyi en müşa'şa bir şekilde parlatması... | |
| Şa'şaa/Şa'şa'/Şaşaa | Parlaklık, gösteriş | ...bu fâni âlemde rahîmâne cilveleri, nümuneleri müşahede edilen ihsanatının daha şa'şaalı bir tarzda dar-ı saadette istimrarına... | |
| Şın-Ayn-Ayn (1) | |||
| Şua' (Şuaat, Şualar) | Işın/Işınlar | Tevhid hakkında iki makamdan ibaret Yedinci Şua olan Âyetü'l-Kübrâ risalesinin ikinci makamının bir kısmıdır. | |
| Şın-Ayn-Lam (4) | + | ||
| İş'al/İşal | Alevlendirme, tutuşturma | ...İstahrâbâd'da bin senedir daima iş'âl edilen, yanan ve sönmeyen, Mecusîlerin mâbud ittihaz ettikleri ateşin, velâdet gecesinde sönmesi. | |
| İştial | Tutuşma | Yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lâmbaları ve fabrikası, şeksiz, bedahetle elektriği idare eden ve seyyar lâmbaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştial maddelerini getiren bir mucizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir. | |
| Meş'ale/Meşale | Aydınlatıcı değnek | ...hiçbir eserin nail olmadığı bir şekilde meş'ale-i İlâhiye ve şems-i hidayet ve neyyir-i saadet olan Hazret-i Kur'ân'ın füyuzatına vâris olduğu meşhud olduğundan,... | |
| Şule/Şu'le | Alev | Bahusus mecmu-u harekâtının imtizacından ciddiyet, hakkıyet şu'le-i cevvale gibi;... | |
| Şın-Ğayn-Lam (5) | + | ||
| Eşgal | Meşguliyetler | Akıl tâtil-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. | |
| İşgal | Doldurma, meşgul etme | Böyle ahmaklardan mühim bir mevkiyi işgal eden birisi demiş ki: | |
| İştigal | Uğraşma | ...Risale-i Nur ile kıraeten ve kitabeten iştigal, sıkıntıyı çok hafifleştirir, ferah verir. | |
| Meşagil/Meşağil | Meşgaleler | Ve zuhr zamanında—ki o zaman gündüzün kemâli ve zevâle meyli ve yevmî işlerin âvân-ı tekemmülü ve meşâğilin tazyikinden muvakkat bir istirahat zamanı... | |
| Meşgale | Uğraş | Düşmanâne taarruzdan vazgeçip, dostâne hulûl edip, has talebeleri Risale-i Nur'un hizmetinden geri bırakmak için memuriyet gibi bir meşgale buluyorlar,... | |
| Meşgul | Uğraşan, dolu | Nasıl bir parmak yaralansa göz, akıl, kalb ehemmiyetli vazifelerini bırakıp onunla meşgul oluyorlar. | |
| Şın-Fe-Ayn (3) | + | ||
| İstişfa' | Şefaat dileme | Bir zât def-i beliyyât için istişfâ ( اِسْتِشْفَۤاءْ) ve istişfa' (اِسْتِشْفَاعْ) için böyle demiş: | |
| Şefaat | Af için vesilelik | + | O dergâhta en makbul bir şefaatçi, acz ve zaaftır. |
| Şefi' | Şefaatçi | + | Hem Risale-i Nur'u, hem bizi hizmet-i Kur'aniyede sebkat eden Hüsrev ve Rüştü ve Sabri gibi kardeşlerimi şefi' tutarak bu kusurumun afvını Üstadımdan istedim. |
| Şın-Fe-Fe (2) | |||
| Eşeff | En/Daha şeffaf | Birbirinden eltaf ve eşeff, kudretin çok âyineleri vardır. | |
| Şeffaf (Şeffafe, Şeffafiyet) | Işık geçiren | İman ile küfür arasındaki berzah ne kadar şeffaf ve ne kadar kesiftir! | |
| Şın-Fe-Kaf (4) | + | ||
| Müşfik | Şefkatli | + (Çekinen anlamında) | Sizin zabitleriniz, müşfik pederlerinizdir. |
| Şafak | Güneşin doğmasına yakın vakit | + | Afyon hapishanesinde de saat onda âdet iken, Bediüzzaman'ı fevkalâde bir tezahüratla karşılamaya hazırlanan halkın istikbaline mâni olmak için, şafak vakti ile sabah namazı arasında hapishaneden tahliye etmişlerdir. |
| Şefik | Şefkatli | ...hem incir ağacı, kendi çamur yiyerek, yavrusu olan meyvelerine halis süt vermesi, bilbedâhe, nihayetsiz Rahîm, Kerîm, Şefîk bir Zâtın hesabıyla hareket ettiklerini, kör olmayana gösteriyorlar. | |
| Şefkat | Acıma | Şefkat, vicdan, hakikat bizi siyasetten men ediyor. | |
| Şın-Fe-He (3) | + | ||
| Şefe | Dudak | + | Böyle şeylerde şakk-ı şefe etmeyiniz, bu kapıyı kapayınız demektir. |
| Şifahen | Sözlü olarak, karşılıklı | Daha şifahen söylediklerimi sen bilirsin; sen benim mektubumsun. | |
| Şifahi | Sözlü olarak, karşılıklı | Barla'ya dönsem, arzunuz vechile sizden ziyade müştak olduğum şifahî bir musahabe çaresini arayacağız. | |
| Şın-Fe-Ye (5) | + | ||
| İstişfa | Şifa isteme | Bir zât def-i beliyyât için istişfâ ( اِسْتِشْفَۤاءْ) ve istişfa' (اِسْتِشْفَاعْ) için böyle demiş: | |
| Şafi | Şifa veren Allah | Bir tiryak-ı şâfi, bir elektrik-i muzî tevellüd eder. | |
| Şifa | Afiyet, iyileştirme | + | Şu şifalı âyet çok zamandır benim dertlerimin şifası ve ilâcı olduğu gibi... |
| Teşeffi | Şifa bulma | Tenkidin sâiki, ya nefretin teşeffisidir, veya şefkatin tatminidir. (Dostun veya düşmanın ayıbını görmek gibi.) | |
| Teşfiye | Şifa verme | Bir kısmı da; İhyâ-yı emvat, hastaları teşfiyeye aittir. | |
| Şın-Kaf-Kaf (8) | + | ||
| İnşikak | Yarılma; türeme; Sure adı | + | Hattâ Kur'ân'ı inkâr edenlerden bir kısmı, inşikak-ı kamer mânâsında tasarruf etmemişlerdir. |
| İştikak | Türemek, türemiş kelimeler | Hem de hüküm müştak üzerine olsa, me'haz-ı iştikakı, illet-i hüküm gösterir. | |
| Meşakk | Zorluklar, zahmetler | ...bizim mestur bir mevkide seyreylediğimiz o meşakk ve mezahime iştirak ettirilmediğimiz, ancak Üstad-ı Muhteremimin, Cenâb-ı Hak nezdinde duasının kabulüdür. | |
| Meşakkat | Zorluk, zahmet | Demek, meşakkat ve çalışmakla, ömrün lezzetini ve hayatın kıymetini anlıyor. | |
| Müştak | Türemiş | Çünkü, ilm-i sarf kaidesince, ism-i fail, bir emr-i nisbî olan masdardan müştaktır. | |
| Şakk | Yarılma | + | Meleklerde Mirac, insanlarda şakk-ı kamer gibidir |
| Şık/Şıkk | Taraf, yarım, kısım | + | Çünkü bu şıkkı dinleyecek ve kabul edecek, dünyada yoktur. |
| Şikak | İkilik, ayrılık | + | MÜ'MİNLERDE nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve haset, hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı mâneviyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir. |
| Şın-Kaf-Lam (1) | |||
| Şakul/Şakül (Şakulen) | Dikey (olarak) | Kamer batn-ı arzdan sür'atle çıkarak, şâkulen semâvâta yükselmeye başladı. | |
| Şın-Kaf-Vav (4) | + | ||
| Eşkiya | Şakiler | Ve hapishane memurları ve müdürleri ve müdebbirleri dahi, câni ve eşkiya ve serseri ve katil ve sefahetçi ve vatana muzır zannettikleri adamları, bir mübarek dershanede çalışan talebeler görsünler ve müftehirâne Allah'a şükretsinler. | |
| Şaka | Latife | Nasıl ki mübarezede müthiş bir hasma karşı gülmekle, adâvet musalâhaya, husumet şakaya döner, adâvet küçülür, mahvolur, tevekkül ile musibete karşı çıkmak dahi öyledir. | |
| Şaki | Haydut, bedbaht | + | Şakî def olur gider, ilişemez. |
| Şekavet | Şakilik | Belki insan ebede meb'ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzettir. | |
| Şın-Kef-Ra (7) | + | ||
| Meşkur | Şükredilen Allah | + | Sen öyle şükre lâyık bir meşkûrsun ki, bütün kâinata serilmiş bütün ihsânâtın açık lisan-ı hâlleri, şükür ve senânızı okuyorlar. |
| Müteşekkir | Şükreden, teşekkür eden | Fakat sizin yakınınızda ve beraber bir binada bulunduğumdan, çok bahtiyarım ve müteşekkirim. | |
| Şakir | Şükreden | + | Ve o ağlayıcı ve şekvâ edici, kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir suretine girdi. |
| Şekur | Şükre layık Allah | + | Misbah-ı müeyyede kıldı seni Zât-ı Şekûr. |
| Şükr/Şükür | Teşekkür | + | Şükür, Mün'ime edilir; yani nimetleri veren Zâta şükretmek vaciptir. |
| Şükran | Şükretme, minnetdarlık | Şekvâ edemezler; belki vücud-u madenîye mazhar oldukları için, hakları Fâtırına şükrandır. | |
| Teşekkür | Minnet ifadesi | Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. | |
| Şın-Kef-Sin (1) | + | ||
| Müteşakis | Birbirine ters | + | ...bütün mevhum olan kör, sağır ve birbirine zıd ve müteşâkis erbabın arasında mütezebzib ve mütereddid bir şekilde kalmaktansa; ... |
| Şın-Kef-Kef (6) | + | ||
| Meşkuk | Şüpheli | Akıbeti meşkuk, belâları çok, hem uzun, hem tehlikeli. | |
| Müteşekkik | Şüphe eden | İşte şu desise-i şeytaniye ile, kâfir-i mütereddid ve müteşekkiki ve hem fâsık-ı mahrumu; | |
| Şekk | Şüphe | + | O adam şekk-i küfrî cihetiyle der: "Bâkiki yoktur. Yok için neden çalışayım?" |
| Şükuk | Şekler, şüpheler | ...her bir tılsımın bilinmemesinden, çok insanlar şübehata ve şükûke düşüp, tereddütlerden kurtulmayıp, bazan imanını kaybederdi. | |
| Teşekkük | Şüphe etme | Teşekkükün tevesvüsün gelmesine mani' bu... | |
| Teşkik (Teşkikat) | Şüphelendirme | ...fakat şeytan gibi, vahdete dair teşkikât yapmak için üç mühim sual ile, ehadiyete ve vahdete dair, ehl-i tevhide vesvese yapmak istedi. | |
| Şın-Kef-Lam (9) | + | ||
| Eşkal/Eşgal | Şekiller | Öyle de, bütün otlarda ve ağaçlardaki bütün yaprakların türlü türlü eşkâl-i muntazamaları ve ayrı ayrı vaziyetleri ve cezbekârâne mevzun hareketleri, yapraklar adedince, yine o Sâni-i Hakîmin vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemâl-i rububiyetini gösterir. | |
| İşkal | Zorlaştırma | Fakat, ibaresindeki işkâl ve îcazdan tevahhuş edip, mütâlaasından vazgeçme. | |
| Müşakele (Müşakelet) | Şekilce ve cinsçe benzeme | Sebeb-i muhabbet, ya lezzet veya menfaat, ya müşâkelet (yani meyl-i cinsiyet), ya kemâldir. | |
| Müşkil (Müşkilat) | Zor(luklar), çetin | Müteşabihat dahi ince ve müşkil istiarelerin bir kısmıdır. | |
| Müteşekkil | Oluşmuş | Halbuki yüz on dokuz parçadan müteşekkil Risale-i Nur Külliyatından olan bu büyük mecmuaların parçaları da... | |
| Şekil/Şekl | Biçim, görünüş | + | Tabiatları lâtif, ince ve lâtif san'atlara meftun bazı insanlar, bilhassa has bahçelerinde pek güzel hendesevâri bir şekilde şekilleri, arkları,... |
| Teşekkül | Oluşma | Çünkü ikinci teşekkül, yani ikinci yapılış, birinci teşekkülden daha kolaydır. | |
| Teşkil | Oluşturma | Teşkil ettiği hakikatli âlem-i İslâmiyet, izhar ettiği esaslı şeriat ve gösterdiği âli kemâlâtın şehadetiyle, âlem-i gayba ait olan bahislerinde dahi, âlem-i şehadetteki bahisleri gibi ayn-ı hakaik olduğunu ve içinde hilâf bulunmadığını ispat eder. | |
| Teşkilat | Oluşma; Kurum, kuruluş | Meselâ, elmas madeninde teşkilât başladığı vakit, o maddeden hem ramad, yani hem kül, hem kömür, hem elmas nevileri tevellüt ediyor. | |
| Şın-Kef-Vav (6) | + | ||
| Mişkat | Lamba yeri, kandil | + | O kudretin ziyasına güneş mişkât olmuştur. |
| Müşteki (Müştekiyane) | Şikayetçi (olarak) | İşte bu yirmi üç senede yüzer işkenceli musibetlerden on tanesini, Âdil-i Hâkim-i Zülcelâlin dergâh-ı adaletine müştekiyâne takdim ediyorum. | |
| Müteşekki | Şikayet eden | ...o iktidarlı ihsanperver Sâni-i Zülcelal, bu müteşekkir ve istihsankâr zata karşı alâkasız kalsın. | |
| Şekva | Şikayet | Ey kanaatsiz, hırslı ve iktisatsız, israflı ve haksız, şekvâlı, gafil insan! | |
| Şikayet | Yakınma | ...bütün o vazifedarlar namına gemi sahibi ondan şedit şikâyet eder. | |
| Teşekki (Teşekkiyat) | Şikayet etme(ler) | Fikir, o neylerden, başta Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî olarak bütün âşıkların işittikleri elemkârâne teşekkiyât-ı firâkı işitmiyor. | |
| Şın-Lam-Lam (1) | |||
| Şelale | Çağlayan | Yirmi Yedinci Mektup gittikçe coşan berrak bir şelâle gibi çağlamaktadır. | |
| Şın-Mim-Ra (1) | |||
| Teşmir | (Kolları) sıvama | ...nara-yı merdanesiyle teşmir-i sak ederek, zincir-i âtaleti kırmak ve perde-i sefaleti yırtmakla meydan-ı terakkiye atılacaktır. | |
| Şın-Mim-Sin (3) | + | ||
| Şems (Şemsi; Şemsiyye) | Güneş | + | Maahaza, bütün şeffaf şeylerde görünen şemsin timsallerinin herbirisi, "Şems benimdir. Şems yanımdadır. Şems bendedir" diyebilir. |
| Şemsiye | Güneşlik/Yağmurluk | Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür ediyorum, el ayağım kırılmamış, çok ziyade incinmiş iken yine şemsiye ile yürüyebildim. | |
| Şümus | Güneşler | Demek, arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi kaldıracak, çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dâvâ-yı halk ve iddia-yı icad edemez. | |
| Şın-Mim-Tı (1) | |||
| Şemta | Saçı ağarmış | ...ve nazenîn ve hasnâ iken acuze-i şemtâ ve kocakarı olur. | |
| Şın-Mim-Lam (8) | + | ||
| Eşmel | Daha kapsamlı | Ve o semeratı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilemez. | |
| Müştemil | Kapsayan | ...kuvve-i hayaliyeyi keyiflendirecek bütün garaibi müştemil,... | |
| Müştemilat | Kapsam dahilindekiler | Müştemilat | |
| Şamil | Kapsayan | Nev'en umuma şamil, bir müşterek sebebi, maddiyyunluktan gelen dalâlet-i fikri idi. | |
| Şemail | Huylar, şimaller | Rüyamda, Şemâil-i Şerife muvafık, gayet nuranî bir surette Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmı oturduğu yere dayanmış bir vaziyette gördüm. | |
| Şimal | Kuzey; sol; huy | + | ...hem denizle beraber Şark, Garp, Şimal, Cenup, bu yüzdeki ve Yeni Dünya yüzündeki malûm yedi kıt'ası,... |
| Şümul | Kapsama | Çünkü kendisi bu kaidenin şümulünden hariç kalmıştır. | |
| Teşmil | Kapsamına alma | ...bir kısım tefsir bu noktayı izah etmeden, umum çocuklara teşmil etmişler. | |
| Şın-Mim-Mim (3) | |||
| İşmam | Hafifçe duyurma | İşte, beşerin nazik san'atlarından olan celb-i suret ve savtların çok ilerisindeki nihayât hududunu, şu âyet remzen gösteriyor ve teşviki işmam ediyor. | |
| (Kuvve-i) Şamme | Koku (duyusu); burun | Meselâ, kuvve-i şâmme, kokular taifesindeki letâif-i rahmeti hisseder. | |
| Şemme | 1 defa koklama, kokucuk | Şu meseleye dair, Şemme isminde bir risale-i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki: | |
| Şın-Nun-Ayn (3) | |||
| Şenaat | Kötülük, aşağılık | Belki haşmetin izharı ve düşman şenaatinin teşhiri gibi sebeplerden ileri geliyor. | |
| Şeni' | Kötü | ...sofestaîleri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şenî' bir hezeyan-ı küfrî olmakla beraber… | |
| Teşniat | Ayıplamalar | Bunun içindir ki, Kur'ân-ı Azîmüşşan, ehl-i nifaka fazlaca teşniat ve takbihatta bulunmuştur. | |
| Şın-He-Be (2) | + | ||
| Eşheb | Ak | Dest-i gaybın da Gavs-ı A'zam Sultan-ı Evliya Bâzü'l-Eşheb, Seyyid Abdülkadir-i Geylanî kuddise sırruhu'l-âlî Hazretleri olduğunu son defa öğrenmiş olduk. | |
| Şahab/Şihab | Kayan yıldız | + | İşte bu recm-i şeyâtîn için atılan şahapların üç mânâsı olabilir. |
| Şın-He-Dal (15) | + | ||
| Eşhad | Şahidler | ... tam serbestiyetle bilâperva ve kemâl-i vüsûk ile alâ ruûs-il eşhad zikir ve naklinden güneş gibi sıdkın tulû' edeceğini göreceksin. | |
| Eşhedü | Şahitlik ederim | Kalb kulağıyla hangisini dinlesen "Eşhedü en lâ ilâhe illâllah" dediğini işitirsin. | |
| İstişhad | Şahid gösterme | Üstünde sikke-i i'câz, içinde nur-u hidayet, altında mantık ve delil, sağında aklı istintak, solunda vicdanı istişhad, önünde hayır, hedefinde saadet-i dareyn, nokta-i istinadı vahy-i mahzdır. | |
| İşhad | Şahid gösterme | ...gibi mübarek kelimelerle ilân ettiğin bir hüküm ve iddia ettiğin bir dâvâ ve işhad ettiğin bir itikad, lisanından çıkar çıkmaz, milyonlarca mü'minlerin tasdik ve şehadetlerine iktiran eder. | |
| Meşhud | Görülen | + | İşte, meşhud, bedihî kader, o zîhayatın mânevî hâlâtında dahi bir kader kalemiyle çizilmiş muntazam meyvedar hudutları, nihayetleri var olduğunu gösterir. |
| Müşahede | Görme | Gizli, kusursuz kemâl ise, takdir edici, istihsan edici, "Maşaallah" deyip müşahede edicilerin başlarında teşhir ister. | |
| Müşahid | Gören | ...mazinin a'mâk-ı hafâsına girerek, hazır ve müşahid gibi enbiya-yı sâlifenin ahvallerini ve esrarlarını teşrih etmesiyle, ... | |
| Şahid/Şahit | Tanık | + | Bu şâhid, binlerce binlerdir. Bu şahidlerin sıdkına şâhid şudur ki; ... |
| Şehadet | Şahitlik; şehitlik | + | İşte bu on beş küllî şehadetler, her biri pek çok şehadetleri, hattâ Üçüncü Şehadet, mu'cizat lisanıyla bin şehadeti ihtiva edip... |
| Şehd | Bal | O da alır getirir, şehd-i şehadet yapar. | |
| Şehid/Şehit | Allah yolunda hayatını feda eden; Allah'ın ismi | + | Şehid, kendini hayy bilir. |
| Şevahid | Şahitler | ...şevâhid-i vahdâniyetini o koca nehirlerin kuvvet ve zuhur ve ifazaları derecesinde kâinatın kalbine ve zeminin dimağına vererek cin ve insin kulûb ve ukûlüne isâle ediyor. | |
| Şuhud | Görme | Şuhud derecesinde olan keşifleri bazan hilâf-ı vaki ve muhalif-i hak çıkıyor. | |
| Şüheda | Şehitler | Dördüncü tabaka-i hayat: Şüheda hayatıdır. | |
| Teşehhüd | Ettehiyyatü oturuşu | Hem bu tarzdaki salâvatın teşehhüdde tahsisinin hikmeti nedir? | |
| Şın-He-Ra (8) | + | ||
| İştihar | Meşhur olma, yayılma | Eğer çendan taassubla da olsa müdâfîleri bulunsa idi, mesele mühim olduğu için iştihar edecekti. | |
| Meşhur | Ünlü, bilinen | Onlar çoktur; biz, onlardan meşhurları ve mânevî tevatür hükmüne geçmiş ve ekser tarih ve siyerde nakledilmiş birkaçını zikredeceğiz. | |
| Müştehir | Meşhur olmuş | Aktâb-ı Hamse-i Azîmenin birincisi ve Gavs-ı Âzam namıyla müştehir Şeyh-i Geylânî Hazretlerinin,... | |
| Şehir/Şehîr | Meşhur | Ezcümle, Amerikalı feylesof Carlyle, Alman edib-i şehîri Goethe'den naklen, Kur'ân'ın hakaikine dikkat ettikten sonra, "Acaba İslâmiyet içinde âlem-i medeniyetin tekemmülü mümkün müdür?" diye sormuştur. | |
| Şehr | Ay | + | ...bir saati yüz saat hükmüne getiren o şehr-i mübarekte, bu musibet dahi, o yüz sevabı, herbir saati on saat derecesinde ibadet yapmakla bine iblâğ ettiğinden,... |
| Şöhret | Ün | Şöhret, insanın malı olmayanı da insana mal eder. | |
| Şuhur | Aylar | Ben hem kendimde, hem bu yakındaki Risale-i Nur talebelerinde şuhur-u muharremeden sonra bir yorgunluk ve şevkte bir fütur görüyordum. | |
| Teşhir | İlan etme, sergileme | O zeval ve fenâyı, tezyid-i hüsün ve tecdid-i lezzet ve teşhir-i san'at için bir tazelendirmek şeklinde görüp, lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyadeleştirir. | |
| Şın-He-Kaf (3) | + | ||
| Şahik | Yüksek | Hem şârık ki sur sûreler şâhik, her kelime bir melek-i nâtık ki,... | |
| Şahika | Zirve | Demek, sekiz yüz sene bir mesafede görünen, hizmet-i Kur'âniyenin şâhikasıdır;... | |
| Şehik | Hıçkırarak içini çekme | + | ...Cehennem ateşinde zefir ve şehîk eden ehl-i şekavetin azabını haber verip,... |
| Şın-He-Lam (1) | |||
| Şehla | Ela/Mavi göz | Boyun bâlâ, gözün şehlâ, gören mecnun seni leylâ. | |
| Şın-He-Vav (7) | + | ||
| İştah (İştiha) | Yemek isteği | Hem ben, hem kardeşlerim, bunu benim az yemek ve iştahsızlığıma veriyorduk. | |
| Müştehi | İştahlı | Öyle de, rahmete muhtaç bir biçare meyyitenin güzel tasvirine müştehiyâne bir nazarla bakmak, ruhun hissiyât-ı ulviyesini söndürür. | |
| Müştehiyat | İştah verici şeyler | ...bilhassa hevesat ve müştehiyat-ı nefsaniyeyi taammüm etmiş memleketlerde... | |
| Şehevat | Şehvetler | Yetimâne hüzünleri, nefsânî şehevâtı tahrik eden sesler haramdır. | |
| Şehvet | (Cinsel) istek | + | Vasat mertebesi ise iffettir ki, helâline şehveti var, harama yoktur. |
| Şehvani | Şehvetle ilgili | İnsan, hemşire misilli mahremlerine karşı fıtraten şehvânî his taşıyamıyor. | |
| Teşehhi | İştahla isteme | Sizin, ey ehl-i hayal, teşehhî ile istediğiniz gibi yaratmamıştır, akıllarınızı kâinata mühendis etmemiştir. | |
| Şın-Vav-Be (1) | + | ||
| Şaibe | Leke | + (Karışık anlamında) | ...bir Mâbud-u Lemyezel, bir Mahbub-u Lâyezâlin ezelî ve ebedî bir hayat-ı daimesi var ki, şaibe-i zevâl ve fenâdan münezzeh ve avârız-ı naks ve kusurdan müberrâdır.... |
| Şın-Vav-Ra (8) | + | ||
| İstişare | Danışma | Ekradın istidatları ile istişare etmek, onların sabavet ve besatetlerini nazara almaktır. | |
| İşaret | Göstererek bildirme | İşte bu On Üç İşaret, on üç anahtardır. | |
| Meşveret | Danışma | Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer'iyedir. | |
| Mişvar | Tarz | Ve ahlâk-ı Muhammediyenin (a.s.m.) tam âmili ve mişvar-ı Ahmediyenin (a.s.m.) ve hilye-i Nebeviyenin (a.s.m.) hakikî lâbisi olduklarını gösterirler. | |
| Müşavere | Danışma | ...heyet-i hâkime müşavereden sonra ittifakla beraat kararını tebliğ etmiş... | |
| Müşavir | Danışman | Sizler—haddimin fevkinde—bir cihette talebemsiniz ve bir cihette ders arkadaşlarımsınız ve bir cihette muîn ve müşavirlerimsiniz. | |
| Müşir | Meraşal | Âdi bir neferin, müşir makamının evâmirini tebliği gibi, ben de mânevî bir müşiriyet makamının evâmirini tebliğ ediyorum. | |
| Şura | Danışma meclisi; Sure adı | + | وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ âyet-i kerimesi, şûrâyı esas olarak emrediyor. |
| Şın-Vav-Şın (2) | |||
| Müşevveş | Karışık | Şu İkinci Kısım, kırk dakikada sür'atle yazılmasından, ben ve müsvedde yazan kâtip ikimiz de hasta olduğumuzdan, elbette içinde müşevveşiyet ve kusur bulunacaktır. | |
| Teşviş | Karıştırma | Ehl-i zahirin zihinlerini teşviş eden, felsefe-i Yunaniyeye incizaplarıdır. | |
| Şın-Vav-Zı (1) | + | ||
| Şuvaz/Şüvaz | Kızgın ateş | + | ...belki farz-ı muhal olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsaydınız, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nuhasları size atabilirler, sizi dağıtırlar. |
| Şın-Vav-Kaf (6) | |||
| İştiyak | Şiddetli arzu | Muzaaf ihtiyaç, iştiyak olur. Muzaaf iştiyak, incizap olur. | |
| Müşevvik | Teşvik eden | Şu zaman-ı tereddüt ve evhamda iz'an ve iltizamı tenmiye ve takviye eden nuranî sıcak kalblerden çıkan müspet efkârı ve müşevvik beyanatı hüsn-ü zan ile temaşa etmek gerektir. | |
| Müştak | İştiyaklı | Mevcudatın en müntehabı ve en muhtacı ve en nâzenini ve en müştakı olan hakikî insanların münâcâtlarına ve şükürlerine fiilen mukabele ettiği gibi, kelâmıyla da mukabele etmek, hâlıkıyetin şe'nidir. | |
| Şaik/Şaika | Şevk verici | ...insanda ve hayvanda "sâika" ve "şâika" namıyla, aynı sâmia ve bâsıra gibi iki hiss-i âhari ilmen bulmuştum. | |
| Şevk | Arzu, istek | Kur'ân'ın şevki ise, ruh düşer heyecana, şevk-i maâli verir. | |
| Teşvik | Şevk verme | Teşvik ise bir nevi hidayettir. | |
| Şın-Vav-Kef (1) | + | ||
| Şevket | Heybet, ululuk | + | Görüyoruz ki, bu seyyaremiz, bir azamet-i şevket-i Rububiyeti ve haşmet-i saltanat-ı Ulûhiyeti ve kemâl-i rahmet ve hikmeti gösterir bir surette, güneşin etrafında, emr-i Rabbânî ile, Birinci Mektupta beyan edildiği gibi, pek büyük bir hizmet için bir uzun seyir ve seyahat ona ettiriliyor. |
| Şın-Vav-Lam (2) | |||
| Şal | Atkı | ...Şarkî Anadolu kıyafetinde, o şal ve şalvar altında öyle bir kanun-u dehânın ihtifa edebileceğini bir türlü anlayamayarak, bir kısım adamlar ona, "mecnun" demişlerdi. | |
| Şevval | 10. Hicri ay | ...İsm-i Âzam veyahut İsm-i Âzamın iki ziyasından bir ziyası veya altı nurundan bir nuru olan ism-i Hayyın bir cilvesi, Şevvâl-i Şerifte, Eskişehir Hapishanesinde uzaktan uzağa aklıma göründü. | |
| Şın-Ye-Elif (5) | + | ||
| Eşya | Şeyler | Ve yakînen bana bildirildi ki, kâinattaki kudretin faaliyeti ve seyr ü seyelân-ı eşya o kadar mânidardır ki, o faaliyetle Sâni-i Hakîm envâ-ı kâinatı konuşturuyor. | |
| İnşaallah/İnşallah | Allah dilerse | + | İnşaallah, senin herşeyinde ve her işinde uzun bir zamanda, yani tufûliyet zamanından, tâ ihtiyarlığın vaktinde işkenceli esaretine kadar, yani bin iki yüz doksan dörtten, tâ bin üç yüz kırk beş, belki altmış dörde, daha ziyade bir zamana kadar Allah'ın izniyle ve kuvvetiyle senin imdadına yetişeceğim. |
| Maşaallah/Maşallah | Allah saklasın | + | İşte, masnuatı yaldızlayan mezâyâ ve mehâsine ve mevcudatı ışıklandıran letâif ve kemâlâta karşı "Sübhanallah, Maşaallah, Allahu ekber" diyerek semâvâtı çınlattıran... |
| Meşiet | Dileme | ...meşiet-i İlâhiye asıldır, kader hâkimdir. | |
| Şey' (Şey'en/Şeyen) | Nesne (Azar azar) | + | ...ancak Vâcibü'l-Vücud ve Kàdir-i Külli Şey ve Âlim-i Külli Şey bir Rabb-i Zülcelâl-i ve'l-İkramdır" der, hükmeder. |
| Şın-Ye-Hı (6) | + | ||
| Meşayih | Şeyhler | İşte, büyük ulemâ-i İslâm ve meşâyih-ı kiram çok tecrübe ve imtihanlarla şöyle bir kanaata varmışlardır ki, Bediüzzaman ne söylerse hakikattır. | |
| Meşihat | Din işleri merkezi, şeyhülislamlık | Diyanet dairesi, Meşihat-ı İslâmiye gibi, yalnız Türkiye'nin din muallimi değil, belki umum âlem-i İslâma Meşihat-ı İslâmiye yerine alâkası, nezareti, münasebeti var. | |
| Müteşeyyih | Şeyhlik taslayan | İşte o tedennînin mühim bir sebebi: Bazı rüesâ ile haksız olarak millete fedakârlık iddia eden sahtekâr hamiyet-furuşlar veya velâyeti dâvâ eden ehliyetsiz bazı müteşeyyihlerdir. | |
| Şeyh | Yaşlı, hoca | + | Şeyh efendi, bunlara söyleyiniz, benimle dövüştükleri vakit dördü birden olmasınlar, ikişer ikişer gelsinler. |
| Şeyhuhet | Yaşlılık | Zira; dünya şeyhuhet itibariyle müşevveşedir; İslâmiyet ağrazın teneffüsü ile mütezelziledir. | |
| Şüyuhat | Şeyhlik | Biraz ileride şu asr-ı hâzırın uğradığı ve uğrayacağı kaviyyen me'mul ve melhuz olan sefahet ve atâlete rağmen düstur-u şüyuhatını tahdit ... | |
| Şın-Ye-Dal (3) | + | ||
| Meşid | Harçla yapılmış sağlam bina | + | ...biri diğerinin noksanını tekmil için bir meclis-i şûrâ olarak, bir kasr-ı meşîd-i nuranî timsalinde arz-ı dîdar edecektir. |
| Müşeyyed (Müşeyyede) | Sağlamlaştırılmış | + | Nazm-ı maânî ise mantıkla müşeyyeddir. |
| Teşyid | Binayı sağlamlaştırmak | Ulum-u diniye ile fünûn-u asriyeyi mezc, hakâik-i diniyeyi fünûn-u müsbete ile te'yid ve teşyid etmek suretiyle, talebenin tenvir-i ezhânına sarf-ı himmet eyledi. | |
| Şın-Ye-Ayn (7) | + | ||
| İşaa | Yayma | Şimdilik o hâdisât-ı gaybiyenin yüzer misallerinden, mülhidler tarafından avâmın akidelerini bozmak fikriyle işâa edilen yirmi üç Meseleleri, tevfik-i Rabbânî ile, gayet muhtasar bir surette beyan edilecek. | |
| Şayia | Söylenti | Hem biz de çok dikkat ve ihtiyat etmeye, böyle şâyialara ehemmiyet vermemeye mecbur oluyoruz. | |
| Şia | Şiilik | + (Grup anlamında) | O muhabbet, Şialar için belki bir özür teşkil eder. |
| Şii | Hz. Ali taraftarı | Alevî ve Şiîlerin müfritleri ise, değil Peygamber (a.s.m.) aleyhinde, belki Âl-i Beytin muhabbetinden, ifratkârane muhabbet besliyorlar. | |
| Şüyu' | Yayılma | Bunu dinlediğinde, kendisinden bahsettiğini ve bir sene evvelki kendi vukuatının şimdi civar köylerde şüyû bulduğunu anlayarak geriye döner, dâvete icabet etmez. | |
| (Ehl-i) Teşeyyu' | Şiiler | Ehl-i teşeyyu', imanına kàil; Ehl-i Sünnetin ekserîsi imanına kàil değiller. | |
| Teşyi' | Uğurlama | Ticaret muhabbeti, onlar bizi beslerler, hediyelerle süslerler, hem de teşyi ederler. | |
| Şın-Ye-Nun (1) | |||
| Şeyn/Şun | Kusur | Hem de o sarhoş namazsızlar Jön Türk değiller, belki şeyn Türktürler. Yani fena ve çirkin Türktürler. |