Risale:Şuaat-ü Marifet-ün Nebiyy (Asar-ı Bediiyye)

Risale-i Nur Ansiklopedisi - Külliyat, istişareler, çalışmalar sitesinden
Şuraya atla: kullan, ara

Önceki Risale: Nokta RisalesiÂsâr-ı BediiyyeRumûz: Sonraki Risale

ﺷﻌﺎﻋﺎﺕ ﻣﻌﺮﻓﺔ ﺍﻟﻨﺒﻰ

Şuaat-ü Marifet-ün Nebîyy

Müellifi

Bediüzzaman Said-i Nursî

ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ

ﺍَﺷْﻬَﺪُ ﺍَﻥْ ﻟﺎَٓ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍَﻟﻠَّﻪُ ٭ ﻭَﺍَﺷْﻬَﺪُ ﺍَﻥَّ ﻣُﺤَﻤَّﺪًﺍ ﺭَﺳُﻮﻝُ ﺍﻟﻠَّﻪِ

Bu kelime-i âliye üss-ül esas-ı İslâmiyet olduğu gibi; kâinat üstünde temevvüc eden İslâmiyetin en nuranî ve en ulvî bayrağıdır.

Evet misâk-ı ezeliyye ile peyman ve yeminimiz olan iman, bu menşur-u mukaddesde yazılmıştır.

Evet âb-ı hayat olan İslâmiyet ise, bu kelimenin ayn-ül hayatından nebe'an eder.

Evet, ebede namzed olan nev-i beşer içinde saadet-saray-ı ebediyeye tayin ve tebşir olunanın ellerine verilmiş bir ferman-ı ezelîdir.

Evet şu kelime, kalb denilen avâlim-i gayb'a karşı olan penceresinde kurulmuş olan latife-i Rabbâniyenin âyinesine in'ikas eden Sultan-ı Ezel'in tecellîsini ilân eden bir harita-i nuraniyesidir ve tercüman-ı beliğidir.

Evet, vicdanın esrar-engiz olan nutk-u beliğanesini cem'iyet-i kâinata karşı vekaleten inşad eden vicdanın hatib-i fasihi ve kâinata Hâkim-i Ezelîyi i'lan eden imanın mübelliğ-i beliği olan lisanın elinde bir menşur-u layezalî'dir.

Bu kelime-i şehâdetin iki kelamı birbirine şahid-i sadıktır. Ve birbirini tezkiye eder. Evet uluhiyyet, nübüvvete bürhan-ı limmîdir. Muhammed Aleyhisselam Sâni-i Zülcelale zatiyle ve lisanıyla bürhan-ı innîdir.

Kelime-i şehâdetin birinci kelamına birinci bürhanı, ikinci kelamıdır.

S:[*[1]] Sâni'in vücûd ve vahdetine en vâzıh delil nedir?

C: En parlak bürhanı Muhammed'dir (A.S.M.). Ve Nübüvvet-i Ahmediyye'nin en metin bürhanı, nübüvvet-i mutlakadır.

Kâinatta bir hakikat varsa, nübüvvet vardır. Hilkatte nizam varsa, nübüvvet zaruridir.[*[2]]

Zira insanın vehm-âlud nazarına istikamet; ve tecavüzkâr kuvayı selâsesine i'tidal; ve isti'dadat-ı maneviyesine inkişaf verecek İlahî bir mürşid olabilir. O ise Nebi'dir.

Dünyada bundan doğru ne haber olabilir ki; yüzbinler enbiya yüzbinler mu'cizat ile nübüvveti iddia etmişler. Mu'cizat ile isbat etmişler.

Nokta-i nübüvvette müttefik, selef halefe mübeşşir. Halef selefe musaddık, asl-ı dinde müttehiddirler.

Öyle ise, cemî-i enbiyanın cemî-i mu'cizatı Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir mu'cizesi hükmündedir. Çünkü medar-ı nübüvvet ve enbiyaya "nebi" dediren esaslar, Hazret-i Ahmed'de (Aleyhisselam) daha ekmel bulunur.

Dünyada nebi varsa, O da nebidir.

ﺍَﻟﻠَّﻬُﻢَّ ﺻَﻞِّ ﻋَﻠَﻰ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺩَﻝَّ ﻋَﻠَﻰ ﻭُﺟُﻮﺏِ ﻭُﺟُﻮﺩِﻙَ

Evet, sirac-ı vehhac, bürhan-ı katı' O'dur.

Öyle ise O'nu tanımalıyız. Ve O zat ne derece ulvî, parlak olduğunu bunun ile kıyas edilir ki; ﺍَﻟﺴَّﺒَﺐُ ﻛَﺎﻟْﻔَﺎﻋِﻞِ sırrınca, bütün ümmetinin bütün hasenatının bir misli onun kefe-i hasenatına ilave edilmiştir.

Mânevî bir cazibe-i umumiyi andıran hidayet ve irşadından herbir ferd ne kadar feyz ve nur almışsa, bir misli o Zât-ı Şerif'e in'ikas etmiştir.

İşte derece-i kemâlât gayr-i mütenahî, O'nun ruhundaki istidâd ve kabiliyet nihayetsiz, muhit-i enfüsî olan zatından başka, ümmetinin âfakından gelen esbâb-ı inkişaf hadsiz olduğundandır ki; Hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.) âlem-i imkânda en râsih, en râcih hakikat olduğunu ehl-i keşf ittifak etmişlerdir. Nasıl bazen cüz'î bir tereşşuh, uzak menba'dan suyun gelmesine delil ve sakatlık olmadığına şahid olur. Öyle de küçük bir emare, büyük bir hakikatı ihsas edebilir. Madem ki hadsiz ehl-i kemâl O'nun minhac-ı cedvelinden zülâl-i hayatı içmişlerdir. Bizzarûre gösterir ki, nurdan yapılmış o boru ve hakikatta kazılmış o ark, doğru menba'dan gelir. İnhiraf ve sakatlık yoktur. Şimdi O Zat'ı bize tanıttıracak pek çok sâdık muhbirler vardır.

Birincisi:

Enbiya meclis-i samîsidir.

İkincisi:

Huluk-u azîm merkezi olan Zât-ı Nuranîsidir.

Üçüncüsü:

Zaman-ı mazîdir.

Dördüncüsü:

Asr-ı Saadettir.

Beşincisi: Başta Şeriat olarak zaman-ı müstakbeldir.

Altıncısı: Başta Kur'ân olarak mu'cizatıdır.

Öyle ise haber almak için bunlara birer birer müracaat edeceğiz.

Hatta eğer mu'cizatı noktasında mevcudatı istintak etsek, görecek ve işiteceğiz ki; âlem, enva' ve ecnasıyla O'nun Risaletine şehâdet ve mu'cizelerine delâlet ve hazine-i gaybdan getirdiği meta'-ı alîye dellâllık ediyor. Güya âleme teşrif ettiğinde, herbir nev' kendi lisan-ı mahsusuyla alkışladığı gibi; Sultan-ı Ezel, zemin ve âsumanın evtarını intak edip, herbir tel başka lisan ile mu'cizatının nağamatını inşâd etmekle o sada-yı şirin, bu kubbe-i mînada ilel-ebed tanînendaz etmiştir.[*[3]]

Güya âsuman, kendi mi'rac ve melek ve kamerin elsine-i semaviyesiyle risaletini tebrik ediyor.

Ve zemin, kendi hacer ve şecer ve hayvanın dilleriyle mu'cizelerine senâhan oluyor.

Ve cevv-i fezâ, kendi cinn ve bulutun işaratıyla nübüvvetine beşaret verir ve sâyebanlık ediyor.

Ve zaman-ı mazî, enbiya ve kütüb ve kâhinlerin rumûz ve telvihatıyla, O Şems-i Hakikatın fecr-i sadıkını göstererek müjdeci oluyor.

Ve zaman-ı hal, yâni Asr-ı Saadet lisan-ı haliyle; tabiat-ı Araptaki inkılâb-ı azîmin ve bedevîyet-i sırfdan medeniyet-i mahzanın def'aten tevellüdünü şahid göstererek nübüvvetini isbat ediyor.

Ve zaman-ı müstakbel, kendi vukuât ve fünûnun etvar-ı müdakkikane ile O'nun mevkeb-i ikbâlini istikbâl; ve lisan-ı hakîmane ile irşadatına teşekkür ediyor.

Nev'i beşer, kendi muhakkikleriyle, bâhusus hatib-i beliğî ki; şems gibi kendi kendine bürhan olan Muhammed'in (A.S.M.) lisan-ı fasihânesiyle hakdan geldiğini, ilân ediyor.

Ve Zât-ı Zülcelâl, kendi Kur'ân'ının lisan-ı beliğanesiyle ol Nebiyyi Ümmînin ferman-ı risaletini cinn ve inse işittiriyor.

Hangi kuvvet vardır ki, bu icma'ın hükmünü reddetsin? Kimin haddi var, şu ittifaka karşı muhalefet etsin? Hangi şüphe var ki, tevatür-ü mevcûdata karşı dayanabilsin?

Birinci Şua

Enbiya Meclisine Müracaat

İşte enbiyanın lisan-ı halleri şehâdet, lisan-ı kalleri beşaret veriyor.

Birincisi

Eğer sahife-i itibar-i âlemde menkuş olan âsar-ı enbiyayı nazar-ı mütalaaya alsan; ve tarihin lisanından nübüvvete dair cereyan eden ahvallerini dinlersen; ve cihet-ül vahdet-i nübüvveti zaman ve mekanın tesirat-ı hususiyelerinden tecrid edebilsen, göreceksin ki; enbiyaya "nebî" dedirtmiş ve nübüvvetlerine medar olmuş olan esaslar ki, herbir nebî, iddia-yı nübüvvet ve mu'cizeyi izhar; ve düstur-u hareketi Hukukullah ve hukuk-u ibadı muhafaza; ve terk-i menafi-i şahsiyye; ve ümeme karşı keyfiyet-i muameleleri; ve ümmetin onlara karşı keyfiyet-i telakkisi; ve zatlarındaki sebeb-i temayüz olan meziyyât gibi medar-ı nübüvvet olan esaslar evlad-ı beşerin en âhir üstadı olan Muhammed-i Hâşimîde (A.S.M.) daha ekmeli ve daha azheri bulunur. Demek oluyor ki; yakîni ifade eden nev'-i vahiddeki istikrâ', hususan kıyas-ı hadsî-i hafî ianesiyle ve kıyas-ül evleviyenin te'yidiyle, mu'cizatlarının lisaniyla vahdet-i Sâni'in bir bürhan-ı bâhiresi olan Muhammed'in (A.S.M.) sıdk-ı nübüvvetine şehâdet ederler.

İşte bu sırdandır ve nübüvvet-i Muhammediyeye (A.S.M.) mukaddeme olmasındandır ki; Kur'ân-ı Hakîm ahval-i enbiyayı kesretle zikrediyor.

İkincisi

Enbiyanın Nübüvvet-i Ahmediyeye (A.S.M.) işârât ve beşaretleridir. Kütüb-ü Münzele pek çok tahrif ve tağyir olmakla beraber, ehl-i tetkik pek çok işârât ve beşâretlerini nakletmişlerdir.[*[4]]

Ezcümle Hüseyn-i Cisrî risalesinde yüz delil kadar tadâd ediyor. Burada iktisaren ehline havale ediyoruz.

İkinci Şua

Zât-ı Nûranîsine Müracaat

Mukaddeme

Delil-i sıdk, harika olmak lâzım değildir. Resûl-ü Ekrem'in herbir fi'ilinde ve herbir hâlinde, herbir kâlinde sıdk lemeân eder. Fakat her hali hârika olmak lâzım değildir. Zîra hârika izharı, tasdik-i müddea içindir. Hacet olmadığı veya münasib olmadığı vakitte cereyan-ı umumiyeye mütâbaatle âdetullahın kavâninine destedâd-ı teslim oluyor. Ve öyle olmak gerektir.

Evet, Peygamberin delil-i sıdkı, herbir hareket, herbir hâlidir. Nebiyy-i Kureyşî'nin herbir hâli ve hareketi mazbut-u ümmettir. Çünkü menabi-i şeriattır. Evet herbir hareketinde adem-i tereddüd; ve mu'terizlere adem-i iltifat; ve muarızlara adem-i mübâlât; ve muhalif olanlardan adem-i tahavvufu, "sıdkını" ve ciddiyetini gösteriyor. Hem de evamirinde hakikatın ruhuna olan isabeti, hakkiyetini gösterir.

Elhâsıl:

Hileyi ve adem-i vüsûku ve itmi'nansızlığı îmâ eden tahavvuf ve tereddüt ve telâş ve mübâlât gibi umurlardan müberra iken; bilâperva ve kuvvet-i itmi'nanla en hatarlı makamlarda olan hareketi ve nihayette olan "isabeti" ve iki alemde semere verecek olan zîhayat kaideleri harekâtıyla te'sis ettiğine binaen; herbir fiil ve herbir tavrının iki taraftan, yâni bidayet ve nihayetten ciddiyeti ve sıdkı nazar-ı ehl-i dikkate arz-ı didar ediyor. Bahusus mecmu-u harekâtının imtizacından ciddiyet, hakkiyyet şu'le-i cevvale gibi; ve in'ikasatından ve müvâzenatından sıdk ve isabet berk-i lâmi' gibi tezahür ve tecellî ediyor.

Şimdi mes'ele-yi âliye-i zâtiyyeyi temaşa ve ziyaret etmekten evvel, dört nükteyi bilmek lâzımdır.

Birincisi

ﻟَﻴْﺲَ ﺍﻟْﻜُﺤْﻞُ ﻛَﺎﺍﻟﺘَّﻜَﺤُّﻞِ

Kaidesine binaen, sun'î ve tasannu'î olan bir şey ne kadar mükemmel olsa da, tabiî yerini tutmadığından; hey'atının feletâtını, muzehrefiyetini îma edecektir.

İkincisi

Ahlâk-ı âliyenin, hakikatın zeminiyle olan rabıta-i ittisalı ciddiyettir. Ve deveran-ı dem gibi hayatlarını idame eden ve imtizaclarından tevellüd eden haysiyete kuvvet veren ve hey'et-i mecmuasına intizam veren yalnız sıdktır.

Evet, şu râbıta olan sıdk ve ciddiyet kesildiği anda, o ahlâk-ı âliye kurur ve hebaen gidiyor.

Üçüncüsü

Umur-u mütenasibede temâyül ve tecâzüb; ve eşya-yı mütezadda tenafür ve tedafü' kâide-i meşhûresi maddiyâtta nasıl cereyan ediyor, mâneviyât ve ahlâkta dahi cereyan eder.

Dördüncüsü

ﻟِﻠْﻜُﻞِّ ﺣُﻜْﻢٌ ﻟَﻴْﺲَ ﻟِﻜُﻞٍّ

Mecmu'da bir kuvvet ve hasiyet var ki, eczada bulunmaz.

Şimdi gelelim maksada: İşte âsar ve siyer ve tarih-i hayatı, hatta a'danın şehâdetleriyle Zât-ı Peygamberde vücûdu muhakkak olan ahlâk-ı âliyenin kesret ve ihata ve tecemmu-u imtizacından tevellüd eden, izzet ve haysiyetten neş'et eden şeref ve vakar ve kibr-i nefs ile -melekler, şeytanların ihtilat ve istiraklarından tenezzühleri gibi sırr-ı tezada binaen, o ahlâk-ı âliye dahi hile ve kizbden tereffu' ve tenezzüh ve teberi ederler. Hem de hayat ve mayeleri makamında olan sıdk ve hakkiyyeti tazammun ettiklerinden, şu'le-i cevvale gibi nübüvveti lemean ediyor.

Hazret-i Âişe demiş: ﺧُﻠُﻘُﻪُ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍَﻥُ

Kur'ân demiş: ﻭَﺍِﻧَّﻚَ ﻟَﻌَﻠَﻰ ﺧُﻠُﻖٍ ﻋَﻈِﻴﻢٍ

Düşmana da şamil bir tevatür ve icma' ile sabittir ki, bütün ahlâk-ı hamidenin en ekmeline maliktir.

Ey birader! Görüyorsun ki; bir adam yalnız şecaatla meşhur olursa, o şöhret, ona verdiği haysiyeti ihlal etmemek için kolaylıkla yalana tenezzül etmez. Nerede kaldı ki, cemî'-i ahlâk-ı âliye birden tecemmu' ede. Evet mecmu'da bir hüküm bulunur, ferdde bulunmaz.

Netice

Tarih ve siyer ve âsar nokta-i nazarında dikkat olunursa; Muhammed Aleyhisselam dört yaşından kırk yaşına kadar, lasiyyema hararet-i gariziyenin şiddet-i iltihabı zamanında kemâl-i istikametle; ve kemâl-i metanetle; ve tamam-ı ıttırad-ı ahval ile ve müsâvât ve muvazenet-i etvar ile; ve nihayet iffet ile; ve hiçbir hileyi îma etmemekle beraber yaşadığını[*[5]]

nazara alınırsa, sonra istimrar-ı ahlâkın zamanı olan kırk seneden sonra o inkılâb-ı âzim nazara alınırsa; Hak'tan geldiğini ve hakikat olduğunu tasdik etmez ise, nefsine levm etsin. Zîrâ zihninde bir sofestaî gizlenmiş olacaktır.

Hem de en hatarlı makamlarda[**[6]] tarik-i halası mefkud iken; ve hayt-ül emel bihasbel-âdet kesilir iken; gayet metanet ve kemâl-i vüsûk ve nihayet itmi'nan ile olan hareket ve hal ve tavrı, nübüvvet ve ciddiyetine şahid-i kâfidir. Ve hak ile temessük ettiğine delildir.

Üçüncü Şua

Zaman-ı Mâziye Müracaat

Yâni, sahife-i ûla zaman-ı mâzidir. İşte şu sahifede dört nükteyi nazar-ı dikkate almak lâzımdır.

Birincisi

Bir fende veyahut kasasda, bir adam esaslarını ve ruh ve ukdelerini ahzederek müddeasını ona bina ederse, o fende hazakat ve meharetini gösterir.

İkincisi

Ey birader! Eğer tabiat-ı beşere ârif isen bak; küçük bir haysiyetle, küçük bir davada, küçük bir kavimde, küçük bir hilafın sühulet ve serbestiyetle irtikab olunmadığına nazar edersen; gayet büyük bir haysiyetle, nihayet cesim bir davada, hasra gelmeyen bir kavimde, hadsiz bir inada karşı, her cihetten ümmiliğiyle beraber, hiçbir cihetiyle akıl müstakil olmayan meselelerde; tam serbestiyetle, bilâperva ve kemâl-i vüsûk ile alâ ruûs-il eşhad zikr ve naklinden güneş gibi sıdk tulu' edeceğini göreceksin.

Üçüncüsü

Bedevîlere nisbeten çok ulûm-u nazariye vardır; medenilere nisbeten lisan-ı âdât ve ef'âlin telkinatıyla ulûm-u mütearife hükmüne geçmişlerdir.

Bu nükteye binaen; bedevîlerin hallerini muhakeme için kendini o bâdiyede farzetmen gerektir.

Dördüncüsü

Bir ümmî, ulema meyanında mütedavil bir fende beyan-ı fikir ederse, ittifakî noktalarda muvafık olarak ve muhtelefun fiha olan noktalarda muhalefet edip müsahhihane olan sözü, O'nun tefevvuku, kesbî olmadığını isbat eder.

Şu nüktelere binaen deriz ki: Resûl-u Ekremin (A.S.M.) malûm olan ümmiyetiyle beraber, gûya gayr-ı mukayyed olan ruh-u cevvale ile tayy-ı zaman ederek, mâzînin a'mak-ı hafasına girerek hâzır ve bizzat görmüş ve görüyor gibi, Enbiya-yı Sâlifenin ahvallerini ve esrarlarını teşrih etmesiyle; bütün enzar-ı âleme karşı öyle bir dava-yı azîmede -ki bütün ezkiya-yı âlemin nazarlarını dikkate celbeder bilâperva ve nihayet vüsûk ile müddeasına mukaddeme olarak o esrar ve ahvalin uked-i hayatiyeleri hükmünde olan esaslarını zikretmek ile beraber, Kütüb-ü Salifenin ittifak noktalarında musaddık ve ihtilaf noktalarında musahhih olarak, kasas ve ahval-i enbiyayı ve ümemi bize hikâyet etmesi, sıdk ve nübüvvetini intac eder.

ﻭَﺍﻟَّﺬِﻯ ﻗَﺺَّ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺍﻟْﻘِﺼَﺺَ ﻟِﻠْﺤِﺼَﺺِ ﻭَﺳَﻴَّﺮَ ﺭُﻭﺣَﻪُ ﻓِﻰ ﺍَﻋْﻤَﺎﻕِ ﺍﻟْﻤَﺎﺿِﻲ ﻭَﻓِﻲ ﺷَﻮَﺍﻫِﻖِ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻘْﺒَﻞِ ، ﻓَﻜَﺸَﻒَ ﻟَﻪُ ﺍﻟْﺎَﺳْﺮَﺍﺭَ ﻣِﻦْ ﺯَﻭَﺍﻳَﺎ ﺍﻟْﻮَﺍﻗِﻌَﺎﺕِ ﺍِﻥَّ ﻧَﻈَﺮَﻩُ ﺍﻟﻨَّﻘَّﺎﺩَ ﺍَﺩَﻕُّ ﻣِﻦْ ﺍَﻥْ ﻳُﺪَﻟِّﺲَ ﻋَﻠَﻴْﻪِ، ﻭَ ﻣَﺴْﻠَﻜَﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖَّ ﺍَﻏْﻨَﻰ ﻣِﻦْ ﺍَﻥْ ﻳُﺪَﻟِّﺲَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ

Evet, O'nun nur-u nazarına hayal kendini hakikat gösteremez! Ve hak olan mesleği telebbüsden müstağnîdir.

Dördüncü Şua

Asr-ı Saadete Müracaat

Yâni, zaman-ı hâlin (yâni, Asr-ı Saadetin) sayfasında dört nükte, bir noktayı nazar-ı dikkate almak gerektir.

Birincisi

Küçük bir âdet, küçük bir kavimde; veya zayıf bir haslet, kalil bir taifede; büyük bir hâkimin büyük bir himmetle kolaylıkla kaldırmadığını nazara alır isen; acaba gayet çok, tamamen müstemirre, nihayet derecede me'lûfe, çok da mütenevvi'a, tamamen râsiha olan âdât ve ahlâkı, nihayet kesir ve me'lûfatına gayet mütaassib ve şedid-üş şekime olan bir kavmin a'mak-ı ervahından (emrin azametine nisbeten) az fedâkârlıkla, kısa bir zamanda kal' ve ref' ettiğini; ve o âdât-ı seyyienin yerine başka âdât ve ahlâk fidanlarını gars etmesi ve def'aten nihayet derecede tekemmül ettiklerini nazara alırsan ve dikkat edersen; hârikulâde olduğunu tasdik etmezsen, seni sofestaî defterinde yazacağım.

İkincisi

Şahs-ı mânevî hükmünde olan bir devletin nümüvv-ü tabîisi hükmünde olan teşekkülü mütemehhildir. Ve devlet-i atikaya galebesi -ki ona inkıyad, tabiat-ı sâniye hükmüne girdiği için- tedricidir. Öyle ise maddeten ve mânen hâkim, hem de gayet cesim bir devleti kısa bir zamanda teşkili, hem de düvel-i râsihaya def'î gibi galebe etmesi, mâneviyat ve ahvalde cârî olan âdâtın hârıkıdır.

Üçüncüsü

Tahakküm-ü zâhirî, kahr ve cebir ile mümkündür. Fakat efkâre galebe etmek, hem de ervaha tahabbüb ve tebayi'a tasallut, hem de hâkimiyetini vicdanlar üzerine daima muhafaza etmek, hakikatın hassa-i fârikasıdır. Bu hassayı bilmez isen, hakikatten bîgânesin.

Dördüncüsü

Hakikatsız terğib veya terhib hilesiyle, yalnız sathî bir te'sir ve akla karşı sedd-i turuk edilir, hükmü devam edemez. Ruha nüfuz edemez. Şu halde a'mak-ı kulûbe nüfuz ve erakk-ı hissiyatı tehyic ve şükûfe-misal olan isti'dadâtı inkişaf ettirmek ve kâmine ve naime olan seciyeleri îkaz ve tenbih ve cevher-i insaniyeti feverana getirmek ve kıymet-i natıkıyeti izhar etmek, şua-ı hakikatın hassasıdır.

Evet, kasavet-i mücessemenin misal-i müşahhası olan "Ved-i benat"[*[7]]

gibi umurlardan kalblerini taskil; ve rikkat ve letafetin lem'ası olan hayvanata merhamet; hatta karıncaya şefkat gibi umur ile tezyin etmesi öyle bir inkılâb-ı azîmdir, hususan öyle akvam-ı bedevîde -ki hiçbir kanun-u tabiiyyeye tevfik olmadığından- harikulâde olduğu musaddak-gerde-i erbab-ı basirettir.

İslâmiyetinden bir saat evvel Ömer, İslâmiyetinden sonra Ömer ile müvazene edilse; bir hurma çekirdeği, bir meyvedar hurma ağacı nisbeti nazara çarpar.

Vahşî bir bedevî sahradan gelir, kelime-i şehâdetten sonra sohbet-i nebeviyyenin iksiriyle birdenbire başkalaşır. Kendi kendine benzemez. Başka kavme gider, muallim-i hikmet olurdu.

Beşincisi

Noktayı dinle!

İşte tarih-i âlem şehâdet eder ki; dâhî odur: Umumda bir veya iki hissin ve seciyenin ve isti'dadın inkişafına ve ikazına ve feverana getirmesine muvaffak olsun. Zîrâ öyle bir hiss-i nâim ikaz edilmezse, sa'y hebâen gider ve muvakkat olur.

İşte en büyük dâhî, ancak âmmede bir veya iki hiss-i umumînin îkâzına muvaffak olabilmiştir. Ezcümle: Hiss-i hürriyet ve seciye-i hamiyet ve fikr-i milliyet ve muhabbet-i vataniye ve uhuvvet-i insaniye gibi...

Bu noktaya binaen, Cezîret-ül Arab sahra-yı vasîasında olan akvam-ı bedevîde kâmine ve nâime ve mestûre olan hissiyat-ı âliye, secaya-yı sâmiye -ki binlere bâliğdir- birden inkişaf, birden îkaz, birden feveran ve galeyana getirmek; şems-i hakikatın ziya-yı şûlefeşanının hassasıdır. Bu noktayı aklına sokmayan, biz Cezîret-ül Arabı gözüne sokacağız. İşte Ceziret-ül Arab, onüç asr-ı beşerin terakkiyatından sonra, en mükemmel feylesoflardan yüz taneyi göndersin. Yüz sene kadar çalışsın! Acaba bu zamana nisbeten o zamana nisbet; yaptığının yüzde birini yapabiliyor mu!?

Noktanın Zeyli

Peygamber muvaffakdır.

Kim tevfik isterse, kâinatta cârî olan âdetullaha âşinalık etmek ve nevâmis-i fıtrata dostluk etmek gerektir. Yoksa fıtrat tevfiksizlikle bir cevab-ı red verecektir...

Cereyan-ı umumî ise, muhalif harekette bulunanları, adem-âbad hiçahiçe atacaktır.

İşte buna binaen temaşa et, göreceksin ki; hilkatte cârî olan kavânin-i amîka-i dakika -ki hurdebîn-i akıl ile görülmez- hakâik-i şeriat ne derece onları müraat ve onlar ile muarefet ve münasebette bulunmuşlardır ki; o kavânin, hilkatin müvazenesini muhafaza etmiştir.

Evet şu a'sâr-ı tavîlede, şu musademat-ı azîme içinde hakâikını muhafaza, belki daha ziyade inkişafa[*[8]] getirdiğinden gösterir ki; Resul-u Ekrem Aleyhisselâmın mesleği hiçbir vakit mahvolmayan hak üzerine müessestir.

Şu nükte ve noktaları bildikten sonra; geniş ve muhakemeli ve müdakkik bir zihinle dinle ki: Muhammed-i Hâşimî Aleyhisselam ümmiyeti ve adem-i kuvvet-i zahiresi ve adem-i hâkimiyeti; ve adem-i meyl-i saltanat ile beraber gayet hatarlı mevakide kemâl-i vüsukla teşebbüs ederek efkâra galebe etmekle; ervaha tahabbüb ve tabayı'a halavetle tasallut; gayet kesire ve müstemirre ve râsiha ve me'lufe olan âdât ve ahlâk-ı vahşiyâneyi esasıyla hedmederek, onların yerine ahlâk-ı âliyeyi gayet metin bir esas ile lahm ve demlerine karışmış gibi te'sis etmek ile beraber, zâviye-i vahşette hamid olan bir kavimdeki kasavet-i vahşiyeyi ihmad ve hissiyat-ı dakikayı tehyîc ve secaya-yı âliyeyi ikaz ve cevher-i insaniyetlerini izhar etmekle beraber; evc-i medeniyete bir zaman-ı kasîrde is'ad ederek, şark ve garbda oturmuş maddî ve mânevî bir devlet-i cesimeyi bir zaman-ı kalilde teşkil edip, ateş-i cevval gibi, belki nur-u nevvar gibi veyahud Asa-yı Musa gibi sair devletleri bel' ve imha derecesine getirdiğinden; basar-ı basîreti kör olmayanlara sıdkını ve nübüvvetini ve hak ile temessükünü göstermiştir.

Beşinci Şua

Sahife-i müstakbelde rub'-u nev'-i beşerin ruhunda hükümran olmuş mes'ele-i şeriatı mütalaa edeceğiz. Öyle ise dört nükteyi nazar-ı dikkatten dûr etmemelisin!...

Birincisi

Bir şahıs, dört veya beş fende meleke sahibi mütehassıs olmaz. Meğer hârika ola...

İkincisi

Mes'ele-i vâhide iki mütekellimden sudur eder. Birisi mebde' ve müntehasını ve siyak ve sıbaka mülayemetini ve ahavatiyla nisbetini ve mevzi-i münasibde istimalini, yâni münbit bir zeminde sarfını nazara aldığı için, o fende olan maharetine ve melekiyetine ve ilmine delalet ettiği halde; öteki mütekellim, şu noktaları ihmal ettiği için, sathiyetine ve taklidiyetine delâlet eder. Halbuki kelâm, yine o kelâmdır.

Üçüncüsü

İki asır evvel harika sayılan keşif, bu zamana kadar mestur kalsaydı; tekemmül-ü mebadî cihetiyle bir çocuk da keşfedebildiğini nazara al!.. Sonra onüç asır geri git!.. O zamanların te'siratından kendini tecrid et!.. Dehşet-engiz olan Cezîret-ül Arab'da otur; dikkatle temaşa et! Görürsün ki; ümmî, tecrübe görmemiş, zaman ve zemin yardım etmemiş, tek bir adam, -ki yalnız zekaya değil, belki gayet kesir tecârübün mahsulü olan- fünûnun kavâniniyle öyle bir nizam ve adaleti te'sis ediyor ki, isti'dad-ı beşerin kameti, netaic-i efkârı teşerrübünden tekebbür ederse; O şeriat dahi tevessü' ederek ebede teveccüh eder. Kelâm-ı Ezelîden geldiğini ilân etmekle beraber, iki âlemin saadetini te'min eder. İnsaf eder isen; yalnız o zamanın insanlarının değil, belki nev'i beşerin tavkı haricinde göreceksin. Meğer evham-ı seyyie, senin şu tarafa müteveccih olan fıtratının tarfını çürütmüş ola...

Dördüncüsü

Cumhurun isti'dad-ı efkârı derecesinde şeriatın irşad etmesidir. Şöyle ki; Cumhurun âmîliği için hakâik-i mücerredeyi, me'lufları vasıta olmaksızın adem-i telakkileri sebebiyle, müteşabihât ve teşbihat ve istiarât ile tasvir etmesidir. Hem de fünûn-u ekvanda cumhurun hiss-i zahir sebebiyle; hilaf-ı vaki'i, zarurî telakki etmekle beraber; mebadî basamakları adem-i in'ikad ve tekemmülünden mağlataların vartalarına düşmemek için Şeriat, öyle mesailde ibham etti ve mutlak bıraktı. Lakin hakikatı îmadan hâli bırakmadı.

Beşincisi

Bir nokta: Tevatür-ü kat'î ile sabittir ki; Nebiyyi Kureyşî getirdiği dine, tebliğ ettiği Şeriata herkesten ziyade mu'tekid, evamirine sırren ve cehren herkesten ziyade mümtesil, nevahisinden herkesten ziyade müctenip, mevaidine herkesten ziyade mutmain, vaîdlerine herkesten ziyade mü'min ve müttakî ve ihbaratına herkesten ziyade musaddık ve Kur'ân'a herkesten ziyade muazzim ve ibadete herkesten ziyade âşık ve mehafetullaha herkesten ziyade münkad ve likaullah'a herkesten ziyade müştak olmuştur. Bütün ahvâl ve etvarı kemâl-i imanına ve nihayet derecede itmi'nanına ve gayet rasîh itikadına delâlet ediyordu. Dünyada hiçbir sebep böyle bir zatı ittiham edemez.

İşte Neticeye Giriyoruz: Bak ey birader! Fünûn ve ulûmun zübde-i hakikiyesi, berâhin-i akliye üzerine müesses olan diyanet ve şeriat-ı İslâmiye; öyle fünûnları tazammun etmiştir:

Ezcümle

Fenn-i tehzib-i ruh ve riyazat-ül kalb ve terbiyet-ül vicdan ve tedbir-ül cesed ve tedvir-ül menzil ve siyaset-ül medine ve nizamat-ül âlem ve fenn-ül hukuk vesaire.. Lüzûm görülen yerlerde tafsil... Ve lüzûm olmayan veya ezhânın veya zamanın müstaid veya müsaid olmadığı yerlerde birer fezleke ile kavaid-i esasiyeyi va'z ederek, tenmiye ve tefriini ukûlun meşveret ve istinbatatına havale etmiştir ki, bu fünûnun mecmuuna değil, belki ekalline onüç asr-ı terakkiden sonra en medenî yerlerde, en hârika zekâ ile mevsuf olanlar, tâkat-ı beşerin haricinde -bahusus o zamanda- olduğunu tasdikten vicdan-ı münsifane seni men' edemiyor. Gothe ve Karlayl gibi!..

Eğer desen: Herbir fende yalnız bir fezlekeyi bilmek bir adam için mümkündür?

Elcevap: Neam, (Lâ!). Zîrâ öyle bir fezleke ki; hüsn ü isabet ve mevki-i münasibde ve münbit bir zeminde istimal gibi, sabıkan mezkûr sair noktalar ile cam gibi maverasından ıttıla-ı tam ve melekeyi gösteren fezlekeler mümkin değildir.

Evet, kelâm-ı vâhid iki mütekellimden çıkar ise; birinin cehline ve ötekinin ilmine bazı umur-u mermuze-i gayr-ı mesmu'a ile delalet eder.

Ey benim ile[*[9]] hayalen seyr ü sefer eden birader-i vicdan! Geniş bir nazar ve müvazene ile, kendi hayalinde muhakeme etmek için sevabik-i levahikden bir meclis-i âliyeyi teşkil ve gelecek onüç kaideler ile müşavere et!..

İşte bir şahıs, çok fünûnda mütehassıs ve meleke sahibi olmaz.. Hem de bir kelam iki mütekellimden mütefâvittir, başkalaşır; ve hem de fünûn, mürûr-u zaman ile telahuk-u efkârın neticesidir. Hem de müstakbeldeki bedihî bir şey, mâzîde nazarî olabilir. Hem de mâzîyi müstakbele kıyas etmek bir kıyas-ı hâdı'-i müsebbittir. Hem de ehl-i veber ve bâdiyetin besatatı ise, ehl-i meder ve medeniyetin hile ve desaisine mütehammil değildir. (Evet hile, medeniyetin perdesi altında tesettür edebilir). Hem de pek çok ulûm, âdât ve ahval ve vukuâtın telkinatıyla teşekkül edebilir. Hem de beşerin nur-u nazarı müstakbele nüfuz edemez, müstakbele mahsus olan şeyleri görmez. Hem de beşerin kanunu için bir ömr-ü tabiî vardır. Nefs-i beşer gibi o da inkıta' eder. Hem de muhit-i zaman ve mekanın nüfusun ahvalinde büyük bir tesiri vardır. Hem de eskide harikulâde olan şeyler, şimdilik âdî sırasına geçebilir, mebadî tekemmül etmişler. Hem de zekâ eğer çendan harika olsa, bir fennin tekmiline kâfi değildir. Nasıl çok fenlerde kifayet edecektir.

İşte ey birader! Şu zatlar ile müşavere et! Sonra da müfettişlik sıfatıyla nefsini tecrid et, hayalat-ı muhitiye ve evham-ı zamaniyenin elbiselerini çıkart, çıplak ol! Bahr-ı bîkeran-ı zamana şu asrın sahilinden içine gir, tâ asr-ı saadet olan adaya çık! İşte herşeyden evvel senin nazarına çarpacak ve tecellî edecek şudur ki; vahîd ve nâsırı yok, saltanatı mefkud, tek bir şahıs; umum âleme karşı mübareze eder. Ve küre-i zeminden daha büyük bir hakikatı omuzuna almış. Ve bütün nev-i beşerin saadetini tekeffül eden bir Şeriatı; -ki o şeriat, fünûn-u hakikiye ve ulûm-u İlâhiyenin zübdesi olarak- isti'dad-ı beşerin nümüvvü derecesinde tevessu' edip iki âlemde semere vererek, ahvâl-i beşeri gûya bir meclis-i vahid, bir zaman-ı vahidin ehli gibi tanzim eden öyle bir adaleti te'sis eder ki; eğer o Şeriatın nevâmisinden sual edersen:

"Nereden geliyorsunuz? Ve nereye gideceksiniz?"

Sana şöyle cevap verecekler ki:

"Biz Kelâm-ı Ezelîden gelmişiz. Nev-i beşerin selâmeti için ebedin yolunda refakat için ebede gideceğiz. Şu dünya-yı fâniyeyi kestikten sonra, bizim sûrî olan irtibatımız kesilir ise de, daima mâneviyatımız beşerin rehberi ve gıda-yı rûhanîsidir.

Şeriatın Ferde, Nev'e, Medeniyete Karşı Birkaç Nüktesi

Birinci Nükte

Vicdanın anasır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan "İrade, Zihin, His, Latife-i Rabbâniye": Herbirinin bir gayat-ül gayatı var.

- İradenin ibadetullahtır.

- Zihnin mârifetullahtır.

- Hissin muhabbetullahtır.

- Latifenin müşahedatullahtır.

İbadet-i kâmile dördünü tazammun eder. Şeriat şunların i'tidal ve muvazenetlerini muhafaza ve gayat-ul gâyatına sevkettiği gibi, nefsin fıtraten serbest bırakılmış olan kuva-ı selâsesini ifrat ve tefritten kurtarıp hikmet, iffet, şecaâtı tazammun eden adalet noktasına sevkeder.

İkinci Nükte

Ümmet, şeriata temessükü nisbetinde terakki ve tesahülü nispetinde tedennisi hakâik-i tarihiyedendir.

Üçüncü Nükte

Medeniyet-i hazıra ile Şeriat-ı İslâmiyeyi esas itibariyle muvazene:

İşte medeniyet-i hâzıra, beş menfi esas üzerine teessüs etmiştir.

-Nokta-ı istinadı kuvvettir. O ise şe'ni tecavüzdür.

-Hedef-i kasdı, menfaattir. O ise şe'ni tezahumdur.

-Hayatta düsturu cidaldir. O ise şe'ni tenazu'dur.

-Kitleler mabeynindeki rabıtası, aheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfi milliyettir. O ise şe'ni müdhiş tesadümdür.

-Câzibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci' ve arzularını tatmin ve metalibini teshildir. O heva ise şe'ni insaniyeti derece-i melekiyeden dereke-i kelbiyete indirmektir. İnsanın mesh-i manevîsine sebep olmaktır.

Şeriat-ı İslâmiye ise; onun menfi esasları yerine müsbet esaslar vaz'eder.

-İşte nokta-yı istinad, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni adalet ve tevazündür.

-Hedefte menfaat yerine fazilettir ki; şe'ni muhabbet ve tecazübdür.

-Cihet-ül vahdette unsuriyet ve milliyet yerine; rabıta-yı dînî, vatanî, sınıfîdir ki; şe'ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne karşı yalnız tedafü'dür.

-Hayatta düstûr-u cidal yerine, düstûr-u teavündür ki; şe'ni ittihad ve tesanüddür.

-Hevâ yerine hüdadır ki; şe'ni insaniyeten terakki ve ruhen tekamüldür. Hevayı tahdid eder. Nefsin hevesat-ı sefîlesinin teshiline bedel, ruhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.[*[10]]

Hem medeniyet-i hazırada serbest hevanın tahakkümüyle havâic-i gayr-ı zaruriye; havâic-i zaruriye hükmüne geçmişlerdir.

Bir bedevî yalnız dört şeye muhtaç iken; medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Say' masrafa kâfî gelmediğinden; hîleye, harama sevketmekle ahlâkın esasını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemaate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel; ferdi, şahsı fakir, ahlâksız etmiştir. Kurûn-u ûlânın mecmu-u vahşetini bu medeniyet bir def'ada kustu. Alem-i İslâmın şu medeniyete karşı istinkâfı cây-i dikkattir. Zîra istiğna ve istiklâliyet hassasiyle mümtaz olan Şeriattaki ilâhî hidayet, medeniyetin esası olan Roma felsefesinin dehasıyla aşılanmaz.

Medeniyet, nev'i beşerden yüzde onu müzahref bir saadete çıkarmış, sekseni meşakkate sefalete atmıştır. Saadet odur ki; umuma veya eksere saadet ola!.. Nev-i beşere rahmet olan Kur'ân-ı Kerîm ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.

Altıncı Şua

Mu'cizat-ı Hissiyeden Süzülen Şua'âtı İstişhaddır

Birincisi

Kur'ân-ı mu'cizdir. Evet Kur'ân mu'cizedir. Zîrâ misli yoktur. ﻓَﺎْﺗُﻮﺍ ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪِ tahaddî kamçısıyla onüç asırdan beri mütemadiyen a'danın kafasına vurmakla galeyana getirdiği arzu-yu muaraza, hem de câzibedar letâfetiyle heyecana getirdiği şevk-i taklid âmmede hükümrân olmakla beraber, meydanda olan milyonlar kütüb-ü Arabiye ile muvazene edilse; hatta en âmî adam dahi diyecektir ki: "Bu bunlara benzemez." Öyle ise ya en aşağıdadır. Bu, bütün dünyanın ittifakıyla battaldır. Veya umumun fevkindedir ki, o ihtiyac-ı şedîd ve aşk-ı sedîdin ısrar ve tahrikiyle de takat-ı beşer, mislinden âciz kalmıştır. Ümmet, i'câzında ittifak etmiştir. Mütenafi olmayan vücuh-u i'cazda ayrı ayrı gitmişler.

Muarazadan men'i İlâhî, sarf-ı kuvâ, ümmîden zuhûru, cem'-i hakâik, garabet-i üslûb, belâğat-ı nazm, ihbar-ı guyub gibi...

Bir sail-i misalî bana demişti:

"İ'caz-ı Kur-an'ı îcaz ile beyan et!" Ben de "Rumûz"da böyle cevap vermiştim:

Cevap:

İ'caz-ı Kur'ân yedi menabi'-i külliyeden tecellî ve yedi anasırdan terekküb eder

Birinci Menba

Lâfzın fesahatından, nazmın cezaletinden, mânânın belâğatından, mefhumların beda'atından, mazmunların bera'atından, üslûbların garabetinden tevellüd eden nakş-ı acîbdir.

İkinci Unsur

Umur-u kevniyedeki gaybdan, hakaik-i İlahiyedeki gaybdan, mazîdeki gaybdan, müstakbeldeki gaybdan terekküb eden ilm-ül - guyûbdur.

Üçüncü Menba

Lâfzı cihetiyle pek çok; ve usûl-u arabiyece sahih; ve nazar-ı belagatta müstahsen; ve hikmet-i teşri'iyeye münasib pek vâsi' vücûh ve ihtimalâtın şümulünden; ve mânâ cihetiyle meşarib-i evliya, ezvak-ı ârifîn, mezâhib-i sâlikîn, mesâlik-i fukehâ, turuk-u mütekellimîn ihâtasından; ve ahkâm cihetiyle hakaîk-ı ahval, desatir-i saadet-i dareyn, vesail-i terbiye, revabıt-ı hayat-ı içtimaiyyenin istiâbından; ve ilmi cihetiyle ulûm-u kevniye, ulûm-u İlâhiyeye istiğrâkından; ve makasıd cihetiyle müvazenet ve ıttırad ve desatir-i fıtrata mutabakatından neş'et eden câmiiyet-i hârîkulâdedir.

Dördüncü Unsur

Her asrın derece-i fehim ve edebine ve her asırdaki tabakatın derece-i isti'dat ve kabiliyetine ifaze-i nur... Her bir asırda ve her asırdaki her bir tabakaya kapısı küşâde.. Ve her birisini irza etmekle hasıl olan harikulâde tazeliğiyle ihatasıdır.

Beşinci Menba'

Nakil cihetiyle; ahbar-ı evvelîn ve âhirîn, hakâik-ı gayb ve şehâdet, serair-i İlâhiye; revabıt-ı kevniyeye dair hikâyatıdır ki; ne vaki', ne akıl ve mantık onu kabul etmese de, tekzib edememiş. Kütüb-ü sabıkanın ittifakından musaddıkâne, ihtilafî yerlerde musahhihane hikâyatından neş'et eden ihbarat-ı sâdıkasıdır.

Altıncı Unsur

Tazammun ettiği ve te'sis ettiği Din-i İslâmdır ki, onun misline ne mâzî muktedir olmuş, ne müstakbel muktedir olabilir.

Yedinci Menba'

Şu altı menba'dan çıkan envar-ı sittenin imtizacından tevellüd eden, hüsn-ü hakikiden hasıl olan zevk-i i'cazdır ki, hadsen bilinir. Tabirine lisan ve fikir kasırdır.

Şimdi o yedi menabi'den yalnız birinci menba'dan ikinci cüz'ü olan belağat-ı nazm noktasında dühat-ı belâğat olan Abdulkâhir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkâkî, Câhız üç tarik ile i'cazın vücûduna katiyyen hükmetmişlerdir.

Birincisi:

Kavm-i Arab, bedevî, ümmî, kendilerine münasib bir muhit-i acibde uzanmışken; beşerdeki inkılâbat-ı azîme onları uyandırmış. Divanları şiir, ilimleri belâğat, medar-ı müfaharetleri fesahat olmuş. Akvamın en zekisi, cevelân-ı zihne en muhtacı olduğu bir mevsim-i bahar zamanında Kur'ân, haşmet-i belâğatıyla Kureyş maşrikından tulu' etti. Cidar-ı Ka'be'de altun ile yazılmış olan temasil-i belağatlarından Muallakat-ı Seb'ayı sildi, söndürdü. İ'cazı iddia ve muarazaya davet ederek; o umera-yı belağat ve hükkâm-ı fesahat asabî, şedid-üş şekime kavmin şiddetle asabına dokundurdu. Damar-ı asabiyetini tahrik ve izzet-i nefislerini levm ve tesfih ve terzil ile kırdı. En hassas hiss-i mezhebîlerini tadlille galeyana getirdiği halde; uzun bir zamanda tahaddî ile meydan okuyordu. O mağrur, mütekebbir, izzet-i nefisleri yaralanmış büleğa muaraza edemediler. Eğer iktidarları dahilinde olsa idi, bizzarûre sükût etmez idiler. Demek istediler; aczi hissettiler, sustular. Öyle ise onların aczi İ'câz-ı Kur'ân'ın delilidir.

İkinci Tarik:

Kelâmın havassına ve mezaya ve letaifine âşina olan ehl-i tetkik ve tenkid, Kur'ânı sûre be sûre, aşır be aşır, âyet be âyet, kelime be kelime cadde-i tedkikten geçirdikten sonra, bilittifak şehâdet veriyorlar ki; Kur'ân öyle mezaya, letaif, hakâika câmidir ki, kelam-ı beşerde olamaz. Bu şâhid, binlerce binlerdir. Bu şahidlerin sıdkına şâhid şudur ki; Kur'ân beşer âleminde öyle bir tahavvül-ü azîm ve bir inkılâb-ı cesim îka'; Ve yetiştirdiği milyonlar evliya ve insan-ı kâmil olan semeratıyla hakikatının pek kuvvetli olduğuna delalet eden; Ve mürûr-u zaman ile vicdana hâkimiyeti devam eden bir diyanet-i vâsiayı te'sis etmiştir ki; zaman ihtiyarlandıkça o gençleşir. Ve ulûmunun menba'ı olan Kur'ân tekerrür ettikçe tatlılaşır. Öyle ise: ﺍِﻥْ ﻫُﻮَ ﺍِﻟﺎَّ ﻭَﺣْﻰٌ ﻳُﻮﺣَﻰ

Üçüncü Tarik:

İptal-ı dava-yı Nebîde, büleğa-yı muannidîn, hâsidîn için iki yol vardı.

Birincisi:

Sehl, selim; eğer mümkin olsa idi ﺍَﻟْﻤُﻌَﺎﺭَﺿَﺔٌ ﺑِﺎﻟْﺤُﺮُﻭﻑْ lisan kullanmak.

İkinci Yol:

Akıbeti meşkuk, belaları çok, hem uzun, hem tehlikeli. O da ﻣُﻘَﺎﺭَﻋَﺔٌ ﺑِﺎﻟﺴُّﻴُﻮﻑْ yâni kılınç kullanmak.

Şimdi onlar ikinci yola sülûk ettiler ki; mal ve ruh ve evladlarını mehlekede bıraktı. Onlar ise ya sefihdiler. Halbuki, ba'del-İslâm siyaset-i alemi idare eden zeka-yı siyasiyeye mâlik öyle bir kavim ne sefih olabilir, ne de en fena yolu, en iyi yola tercih eder. Demek ki; ıztırarî olarak tarîk-ı evvelden kat'iyyen âciz düşüp, ikinci yola sülûk etmiştir.

S: Belki muaraza mümkündü, lâkin edilmedi?

C: Eğer mümkün olsa idi, herkesin damarına dokunduğu için bazı nas teşebbüs edecekti. Eğer teşebbüs olsa idi, Şiddet-i ihtiyaç için işleyeceklerdi. Eğer işlese idiler, zuhûrun kesret-i esbabı ve şiddet-i rağbet için tezahür edecekti. Eğer tezahür etse idi, her mezhebi iltizam ve müdafaa edecek bir kısım insan bulunması gibi, onun dahi mültezim ve mütaassıbları bulunacaktı. Eğer çendan taassubla da olsa müdafîleri bulunsa idi, mes'ele mühim olduğu için iştihar edecekti. Eğer iştihar etseydi, pek nâhoş şeyleri -Müseylime'nin hezeyenatı gibi- nakleden tevarih, onları da nakledecekti. Demek muaraza mümkün olmamış, onun için edilmemiş. Öyle ise mu'cizdir. Çünkü Kelâmullahdır.

Zeyl

Ehl-i raybın bütün şübehatı üç esasa râci'dir.

Birincisi:

Der: "Kur'ân'ın mâbihil imtiyazı ve vuzûh-u ifade üzerine müesses olan belâğata münafidir ki; vücûd-u müteşabihat ve müşkilattır."

İkincisi:

"Şeriatın maksud-u hakikisi olan irşad ve talime münafidir ki; fünûn-u ekvanda ibham ve ıtlâkatıdır."

Üçüncüsü:

"Tarik-ı Kur'ân olan tahkik ve hidayete muhaliftir. İşte o da, bazı zevahiri delil-i aklînin hilafına imâle edip hilaf-ı vakı'a ihtimalidir."

Ey mu'teriz! Ben de derim: Sebeb-i noksan gösterdiğin şu üç nokta tevehhüm ettiğin gibi değildir. Belki üçü de i'caz-ı Kur'ân'ın en sadık şâhidleridir.

Birinci Noktaya Cevap

Şöyle ki: Nasın ekseri cumhur-u avâmdır. Nazar-ı Şari'de ekall, eksere tabi'dir. Zîrâ avama müvecceh olan bir hitab, havass fehmeder ve istifade eder. Bilâkis olursa olamaz. Cumhur-u avam me'luf ve mütehayyalatından tecerrüd edip hakâik-ı mücerrede ve ma'kûlat-ı sırfeye temaşa edemezler. Meğer mütehayyalatlarını dürbin gibi tevsit etseler.

Meselâ, Kâinattaki tasarruf-u ilâhîyi, sultanın serîr-i saltanatında olan tasarrufunun suretinde temaşa edebilirler.

ﺍَﻟﺮَّﺣْﻤَﻦُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻌَﺮْﺵِ ﺍﺳْﺘَﻮَﻯ

gibi. İşte hissiyat-ı cumhur, şu merkezde olduklarından elbette irşad ve belâğat iktiza eder ki; onların hissiyatı riayet ve ihtiram edilsin. Ve efkârları dahi bir derece mümaşat ve riayet edilsin. İşte riayet ve ihtiram

ﺍَﻟﺘَّﻨَﺰُّﻟﺎَﺕُ ﺍﻟْﺎِﻟَﻬِﻴَّﺔُ ﺍِﻟَﻰ ﻋُﻘُﻮﻝِ ﺍﻟْﺒَﺸَﺮِ

ile tesmiye olunur. Evet o tenezzülât te'nis-i ezhân içindir. Bu sırdandır ki; hakaik-ı mücerredeye temaşa etmek için, hissiyat ve hayal-âlud cumhurun nazarlarını okşayan suver-i müteşabiheden birer dürbin vaz' edilmiştir.

Şu cevabı te'yid eden ma'ânî-i amika veya müteferrikayı bir sûret-i sehl ve basitede tasavvur veya tasvir etmek için nâsın kelamında kesretle istiârat bulunmasıdır. Demek müteşabihat dahi isti'arâtın en ağmaz kısmıdır. Zîrâ, en hâfi hakaikın suver-i misaliyesidir. Demek işkâl, mânânın dikkatindendir. Lâfzın iğlakından değildir.

Ey mu'teriz! İnsafla bak! Fikr-i beşerden, bâhusûs avamın fikrinden en uzak olan hakaiki şöyle bir tarik ile takrib etmek, aynı belâğat değil midir? Zîrâ belâğat, mukteza-yı hale mutabakat ve makamın tahammülü nisbetinde kemâl-i vuzûh ile ifade etmektir.

İkinci Noktaya Cevap

Âlemde mündemiç olan meyl-ül istikmalin dalı olan insandaki meylüt-terakkinin semeratı, fünûn-u müterettibedir ki, pek çok tecârüb ile telâhuk-u efkârın netaicinden teşekkül etmişlerdir ki, terakki için bir nerdibanin (merdivenin) basamaklarıdır. Aşağısı takarrur etmezse, yukarısına ayak atılmaz. Demek mukaddem fenn, ulûm-u mütearife hükmüne geçecek, sonra müteahhir fenne mukaddeme olabilir. Bu sırra binaen: Şu zamanda efkârın çok çalkalanmasıyla yetişmiş, pişmiş bir fenni faraza on asır evvel bir adam tefhim ve talimine çalışsa idi; mağlata ve safsataya düşürmekten başka bir şey yapamaz idi. Meselâ, denilse idi: "Şemsin sükûnuyla[*[11]]

Arzın hareketine ve bir katre suda bir milyon hayvanatın bulunduklarına temaşa edin! Tâ Sâniin azametini bilesiniz!..

Cumhur-u avam ise, hiss-i zâhir veya galat-ı hissin sebebiyle hilaflarını zarurî bildikleri için, ya tekzib veya nefislerine muğalata veya mahsûs olan şeye mükâbere etmekten başka ellerinden bir şey gelmez idi. Teşviş ise, -bâhusus onuncu asra kadar- minhac-ı irşada büyük bir vartadır. Ezcümle: sathiyet-i arz, ve deveran-ı şems, onlarca bedihiyat-ı hissiyeden sayılır idi.

Şu gibi meseleler müstakbeldeki nazariyata kıyas olunmaz. Zîrâ müstakbele ait olan şeylere hiss-i zâhir taalluk etmediği için iki ciheti de muhtemeldir, itikad olunabilir. İmkân derecesindedir, itminan kabildir.

Onun hakk-ı sarîhi tasrihdir. Lâkin hîna ki, hissin galatı bizi ﻣَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻓِﻴﻪِ mizi imkân derecesinden bedahate, yâni cehl-i mürekkebe çıkardı. Onun nazar-ı belâğatta hiç inkâr olunmaz olan hakkı ise, ibham ve ıtlaktır. Tâ ezhan, müşevveş olmasınlar. Fakat hakikata telvih ve remz ve îma etmek gerektir. Efkâr için kapıları açmak, duhûle davet etmek lâzımdır. Nasıl ki, Şeriat-ı Garra öyle yapmıştır. Hem de istikrarsız, mütegayir ve müteğayyir, birbirine mükezzib fen ve felsefe nazariyatı; tarik ve menbâ'ca ayrı olan vahyin nüsûsuna ayar olamaz, mehenk olamaz.

Yâhû insaf mıdır, taharri-i hakikat böyle midir ki; sen irşad-ı mahz ve ayn-ı belağat ve hidayetin mağzı olan şeyi, irşada münafî ve mübayin tevehhüm edesin! Ve belağatca ayn-ı kemâl olan şeyi noksan tahayyül edesin! Acaba senin zihn-i sakîminde belağat o mudur ki; ezhanı tağlit ve efkârı teşviş ve muhitin müsaadesizliği ve zamanın adem-i i'dâdından ezhan müstaid olmadıkları için, ukule tahmil edilmeyen şeyleri teklif etmek midir? Kellâ

ﻛَﻠِّﻢِ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﻋَﻠَﻰ ﻗَﺪْﺭِ ﻋُﻘُﻮﻟِﻬِﻢْ

bir düstur-u hikmettir.

Üçüncü Noktaya Cevap

Şâri'in irşâd-ı cumhurdan maksûd-u aslîsi; isbat-ı sâni'-i vahid ve nübüvvet ve haşir ve adalette münhasırdır. Öyle ise Kur'ân'daki zikr-i ekvân, istidradî ve istidlâl içindir. Cumhurun efhamına göre sanatta zahir olan nizam-ı bedi' ile nezzam-ı hakikî olan Sâni-i Zülcelâlin evsaf-ı celâl ve cemaline istidlâl etmek içindir. Halbûki sanatın eseri ve fıtratın nizamı herşeyden tezâhür eder. Keyfiyet-i teşekkül nasıl olursa olsun, maksad-ı asliye taallûk etmez.

Mukarrerdir ki; delil müddeadan evvel malûm olması gerektir. Bunun içindir ki, bazı nüsûsun zevahiri ittizah-ı delil ve isti'nâs-ı efkâr için cumhurun mu'tekadat-ı hissiyelerine imâle olunmuştur. Fakat delalet etmek için değildir. Zîra Kur'ân, âyâtının telafifinde öyle emarât ve karaini nasb etmiştir ki; o sadeflerdeki cevahiri ve o zevahirdeki hakikatları ehl-i tahkike parmakla gösterir ve işaret eder.

Evet Kelimetullah olan Kitab-ı Mübînin bâzı âyâtı, bazısına müfessirdir; karine olabilir ki, mânâ-yı zahirî murad değildir. Eğer istidlâlin makamında denilse idi ki: "Elektiriğin acaibi ve câzibe-i umumiyenin garaibi ve küre-i arzın yevmiye ve seneviye olan hareketi ve yetmişten ziyade olan anasırın imtizac-ı kimyeviyelerini ve şemsin istikrârıyla beraber sûriye olan hareketini nazara alınız, tâ Sâni'i bilesiniz." İşte o vakit delil olan san'at, mârifet-i Sâni' olan neticeden daha hafî ve daha gâmiz ve kâide-i istidlâle münafî olduğundan, bazı zevahiri efkâra göre imale olunmuştur. İmâle delâlet için değil, belki vuzûh-u delil içindir. Bu ise ya müstetbe'atüt-terâkib kabilesinden, veya kinaî nevindendir.

Meselâ ﻗَﺎﻝَ lâfzındaki elif eliftir, hafiftir. Aslı vav ﻭﺍﻭ olsa, kâf ﻛﺎﻑ olsa, ne olursa olsun tesir etmez.

Ey birader! İnsaf ile dikkat edilse, bütün asırlarda bütün insanların irşadları için nâzil olan Kur'ân'ın i'cazının lemeatı üç noktanın arkasında görülmeyecek midir?

Neam:,

ﻭَﺍﻟَّﺬِﻱ ﻋَﻠَّﻢَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍَﻥَ ﺍﻟْﻤُﻌْﺠِﺰَ ﺍِﻥَّ ﻧَﻈَﺮَ ﺍﻟْﺒَﺸِﻴﺮِ ﺍﻟﻨَّﺬِﻳﺮِ ﻭَﺑَﺼِﻴﺮَﺗَﻪُ ﺍﻟﻨَّﻘَّﺎﺩَﺓَ ﺍَﺩَﻕُّ ﻭَﺍَﺟَﻞُّ ﻭَﺍَﺟْﻠَﻰ ﻭَ ﺍَﻧْﻔَﺬُ ﻣِﻦْ ﺍَﻥْ ﺗَﻠْﺘَﺒِﺲَ ﺍَﻭْ ﻳَﺸْﺘَﺒِﻪَ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺍﻟْﺤَﻘِﻴﻘَﺔُ ﺑِﺎﻟْﺨَﻴَﺎﻝِ ﻭَﺍِﻥَّ ﻣَﺴْﻠَﻜَﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖَّ ﺍَﻏْﻨَﻰ ﻭَﺍَﻋْﻠَﻰ ﻭَﺍَﻧْﺰَﻩُ ﻭَﺍَﺭْﻓَﻊُ ﻣِﻦْ ﺍَﻥْ ﻳُﺪَﻟِّﺲَ ﺍَﻭْ ﻳُﻐَﺎﻟِﻂَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ

Evet, hayalin ne haddi vardır ki; nur-efşan olan nazarına karşı kendini hakikat gösterebilsin? Evet mesleği nefs-i hak ve mezhebi ayn-ı sıdkdır. Hak ise tedlis ve tağlit etmekten müstağnidir.

İkincisi

Mu'cize-i Muhammedî, ayn-ı Muhammeddir (A.S.M.). Zât-ı Zülcelâl (Celle Celâlühü) O'na demiş: ﺍِﻧَّﻚَ ﻟَﻌَﻠَﻰ ﺧُﻠُﻖٍ ﻋَﻈِﻴﻢٍ Bütün ümmet hatta düşmanları da dâhil olduğu halde icma' etmişler ki, bütün ahlâk-ı haseneye câmi'dir.

Nübüvvetten evvel ondaki ahlâk-ı hamîdenin kemâline tercüman olan "Muhammed-ül Emin" ünvanıyla iştihar etmiştir. Hazret-i Âişe (R.A.) her vakit derdi: ﺧُﻠُﻘُﻪُ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍَﻥْ demek Kur'ân tazammun ettiği bütün ahlâk-ı haseneye câmi' idi. İşte O Zât-ı Kerîmde icma'-ı ümmetle, tevatür-ü mânevî-i kat'îyle sabittir ki:

İnsanların sîreten ve sûreten en cemîli ve en halîmi ve en sâbiri ve en şâkiri ve en zâhidi ve en mütevâzii ve en afîfi ve en cevâdı ve en kerîmi ve en rahîmi ve en âdili, herkesten ziyade mürüvvet, vakar, afv, sıhhat-ı fehim, şefkat gibi ne kadar secaya-yı âliye varsa en mükemmel bir fihriste-i nûranisidir.

Bunların içindeki nokta-yı i'câz şudur ki: Ahlâk-ı hasene çendan birbirine mübayin değil, fakat derece-i kemâlde birbirine müzahemet eder. Biri galebe çalsa öteki zaifleşir.

Meselâ:

Kemâl-i hilm ile kemâl-i şecaat. Hem kemâl-i tevazu'le ile kemâl-i şehamet. Hem kemâl-i adalet ile kemâl-i merhamet ve mürüvvet. Hem tam iktisat ve i'tidal ile tamam-i kerem ve sehavet. Hem gâyet vakar ile nihayet haya. Hem gâyet şefkat ile nihayet ﺍﻟْﺒُﻐْﺾُ ﻓِﻰ ﺍﻟﻠَّﻪِ. Hem gâyet afv ile nihayet izzet-i nefis, Hem gâyet tevekkül ile nihayet ictihad gibi mecâmi-i ahlâk-ı mütezahime birden derece-i âliyede bir zâtta içtima'ı, müzayakasız inkişafları mu'cizelerin mu'cizesidir.

Nebiyy-i Hâşimînin sima-yı mânevîsinin cemâl ve ulviyetine dair ﻛﻤﺎﻝ (Kemâl) hoş demiştir:

Sen ol Mahbub-u âlemsin / Ki zülf-ü ebrûvanındır,

Nutak-ı ka'be-i ulya / Revak-ı Mescid-ül Aksa.

Sen ol Nur-u Cemâlullahsın / Kim hüsn-ü aşkındır,

Çerağ-ı Leyle-i İsra' / Sirac-ı kurb-u ev edna.

Aceb bir Ka'be-i İsmetsin / Ey ruh-u beheştî kim,

Olur hâk-i harîmin / Secdegâh-i Âdem ü Havva.

Aceb bir Mushaf-ı hikmetsin / Ey feyz-i İlâhî kim,

Eder her nakş-ı hüsnün / Şerh-i râz-ı allemel-esma.

Kitab-ı hüsnün her safhası / Bir sûre-i i'caz,

Hatt-ı ruhsarının her noktası / Bir âyet-i kübra.

Üçüncüsü

İnşikak-ı kamerdir ki; Şu mu'cize-i kübra, kamer gibi zulmet-i evhamı dağıtır. Zîrâ hiçbir kuvve-i arziye semavata tesir edemez. Gûya kalb-i sema' olan kamer, mübarek kalbiyle inşikakta bir münasebet peyda etmek için sîne-i sâf ve berrakını, şehâdet parmağının işaretiyle iştiyakan şakk ve çâk etmiştir.

İnşikâk-ı kamer, mütevatir-i bilmânadır. ﻭَ ﺍﻧْﺸَﻖَّ ﺍﻟْﻘَﻤَﺮُ olan âyet-i kerime ile o inşikâk vaki' olduğu kat'iyyen sabittir. Zîrâ Kur'ân'ı inkâr eden mülhidler dahi bu âyetin manâsına ilişememişler. Kat'î olmasa idi, öyle münkirlere en büyük sermaye-yi itiraz olurdu. İtimada şayan olmayan bir te'vil-i zayıftan başka, zahirden tahvil edilmemiştir. İnşikak, hem ânî, hem gece, hem vakt-i gaflet, hem şu zaman gibi âsümâna adem-i tarassud, hem vücûd-u sehâb, hem ihtilâf-ı metali' cihetiyle bütün âlemin görmeleri lâzım gelmez ve lâzım değildir. Hem de hem-matla' olan yerlerde sabittir ki görülmüştür.

Dördüncüsü

Mi'racdır. Evet inşikak-ı kamer, âlem-i şehâdette olan âdemîlere bir mu'cize-i kübra olduğu gibi; Mi'rac dahi, bir mu'cize-i kübra-yı Muhammedîdir ki âlem-i ervahda olan ruhaniyât ve melâikeye karşı nübüvvetinin velayeti bu keramet-i bâhire ile isbat edilmiştir.

Andelib-i aşk olan Câmî güzel terennüm etmiştir:

ﻭﺻﻠّﻰ ﺍﻟﻠﻪ ﻋﻠﻰ ﻧﻮﺭٍ ﻛﻪ ﺯﻭﺷﺪ ﻧﻮﺭﻫﺎ ﭘﻴﺪﺍ

ﺯﻣﻴﻦ ﺍﺯ ﺣﻠﻢ ﺍﻭﺳﺎﻛﻦ ﻓَﻠَﻚْ ﺍﺯﻋﺸﻖ ﺍﻭﺷﻴﺪﺍ

ﺩﻭ ﭼﺸﻢ ﻧْﺮﮔﺴﻴﻦ ﺍﺵ ﺭﺍﻛﻪ ﻣﺎﺯﺍﻍ ﺍﻟﺒﺼﺮ ﺧﻮﺍﻧﺪ

ﺩﻭﺯﻟﻒ ﻋﻨﺒﺮﻳﻨﺶ ﺭﺍﻛﻪ ﻭﺍﻟﻠّﻴﻞِ ﺍِﺫﺍ ﻳﻐﺸﻰ

ﺯِﺳِﺮِّ ﺳﻴﻨﻪﺀﺵ ﺟﺎﻣﻰ ﺍَﻟَﻢْ ﻧَﺸْﺮَﺡْ ﻟَﻚَ ﺑﺮ ﺧﻮﺍﻧﺪ

ﺯﻣﻌﺮﺍﺟﺶ ﺧﺒﺮ ﺩﺍﺩﻧﺪ ﻛﻪ ﺳَﺒْﺤَﺎﻥَ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍَﺳْﺮَﻯ

ﻣﻠﺎَﻳٍﻰﺀ ﺟﺰﻳﺮﻯ ﻳﻰِ ﻛُﺮﺩﻱ ﭼﻪ ﺧﻮﺵ ﮔﻮﺗﻴﻪ

ﻣِﻴﻢ ﻣَﻄْﻠَﻊ ﺷَﻤْﺴَﺎ ﺍَﺣَﺪْ ﺁﻳﻴﻨﻪ ﺻِﻔَﺖْ ﻛِﺮْ ﻟﺎَﻣِﻊْ ﮊِﻋَﺮَﺏْ ﺑَﺮْﻕِ ﻟِﻔَﺨَّﺎﺭِ ﻋَﺠَﻤْﺪَﺍ

Mukaddeme

Bunlardan başka -ki mu'cizat- çendan bazı efradı mütevatir değildir. Cinsi mutlak, belki çok enva'ı katiyyen ve yakînen mütevatir-i bilmânâdır. O havarik birkaç nev'dir. İşte bir nev'i irhasat-ı mütenevviadır. Güya o dürr-ü yetim ile hâmile olan o asır, Peygamberden istifaza ile istifade ederek keramet sahibi olmuş. Kalb-i hassasından hiss-i kablelvukua binaen, irhasatıyla Fahr-ı Âlemin (A.S.M.) geleceğini ihbar etmiştir.

Bir nev'i dahi; gaybdan olan ihbarât-ı kesiredir. Güya tayyar olan Ruh-u münevveri; zaman ve mekanın kaydlarını kırmış ve hudud-u mâziye ve müstakbeleyi çiğnemiş geçmiş; her tarafını görerek bize söylemiş ve göstermiştir.

Bir kısmı dahi; tahaddî vaktinde müteferrikan, hatta bâzen tek bir adam için izhar olunan havarık-ı hissiyedir. Bine karîb ta'dat olunmuştur. Hatta meşâhir-i enbiyanın meşâhir-i mu'cizatlarının nezairi içindedir. Efradı âhadî de olsa, mecmu'u mütevatir-i bilmânadır.

Birisi: Rivayat-ı sahiha-ı sâbite ile mükerreren mübarek parmaklarından suyun nebeânıdır. Güya mâden-i sehavet olan yed'-i mübarekesinden mâye-i hayat olan suyun nebeanı ile; menba'-ı hidayet olan lisanında maye-i ervah olan zülâl-i hidayetin feveranını hissen tasvir ediyor.

Diğeri: Rivayat-ı sahiha-ı sâbite ile mükerreren vukubulan tekellüm-ü hacer ve şecer ve hayvandır. Güya hidayetindeki hayat-ı mâneviye cemadat, hayvanata sirayet ederek nutka getirmiştir. Minber-i Şerifindeki ciz'in hanini, yâni o ağacın ağlaması mütevatir-i bilmânadır.

Bir kısmı da; az bir taamı teksirdir ki; rivayât-ı sahiha-yı meşhûre ile sabittir; pek çok defa az bir taam, bir cemaat-ı azîmeyi işbâ ederek, âdeta noksan olmamış gibi kalıyormuş.

Bir kısmı da; ihya-yı emvat, hastaları teşfiyeye aittir. Bunun gibi pek çok aksamı esanîd-i sahiha ile kütüb-ü muhakkikîn tamamıyla beyan etmişlerdir. Onun için iktisar ettik. Kadî Îyaz Şifa-i Şerif'inde, Kastalânî Mevahib-i Ledünniye'de mu'cizatı güzel tafsil etmişlerdir.

ﺟَﺰَﺍﻫُﻢُ ﻟﻠَّﻪُ ﺧَﻴْﺮًﺍ

Ey kâri-i müteharri-i hakikat! Geniş bir fikir ile, müteyakkız bir nazar ile Yedi Şuâatı birden muhit bir daire veya müstedir bir sûr gibi nazara al, Nübüvvet-i Ahmediyeyi içinde merkez gibi temaşa et! Tâ ki bir taraftan hücum eden evhamı, mütecavib olan cevanib-i saire def'edebilsin. İşte şu halde Japonların suali olan:

ﻣَﺎ ﺍﻟﺪَّﻟِﻴﻞُ ﺍﻟْﻮَﺍﺿِﺢُ ﻋَﻠَﻰ ﻭُﺟُﻮﺩِ ﺍﻟْﺎِﻟَﻪِ ﺍﻟَّﺬِ ﺗَﺪْﻋُﻮﻧَﻨَﺎ ﺍِﻟَﻴْﻪِ

ye karşı cevaben derim: İşte:

Birinci Bürhan:

Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.

İkincisi:

İşte bütün kâinat zerratıyla:

ﺗَﺎَﻣَّﻞْ ﺳُﻄُﻮﺭَ ﺍﻟْﻜَٓﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﻓَﺎِﻧَّﻬَﺎ ٭ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤَﻠَﺎِ ﺍﻟْﺎَﻋْﻠَﻰ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ﺭَﺳَٓﺎﺋِﻞُ

Kitab-ı âlemin evrâkıdır eb'ad-ı nâmahdûd

Sutûr-u hâdisat-ı dehrdir âsar-ı nâma'dud.

Basılmış destgâh-ı levh-i mahfuz-u hakikatta

Mücessem lâfz-ı mânidardır âlemde her mevcûd.

-Tahsin-

ﻭَ ﻓِﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻟَﻪُ ﺍَﻳَﺔٌ ﺗَﺪُﻝُّ ﻋَﻠَﻰ ﺍَﻧَّﻪُ ﻭَﺍﺣِﺪٌ

Üçüncüsü:

Kur'ân'dır.

ﻟَﻮْ ﻛَﺎﻥَ ﻓِﻴﻬِﻤَٓﺎ ﺍَﻟِﻬَﺔٌ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﻟَﻔَﺴَﺪَﺗَﺎ

tevhide kat'î bir bürhan-ı neyyirdir. İşte Sure-i İhlâs, bütün enva'-ı şirki reddeder. Ve yedi meratib-i tevhidi kâinata ilân ediyor.

ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ

ﻗُﻞْ ﻫُﻮَ ıtlak ile taayyün, tevhid-i şuhuda işarettir.

ﺍَﻯْ: ﻟﺎَ ﻣَﺸْﻬُﻮﺩَ ﺑِﻨَﻈَﺮِ ﺍﻟْﺤَﻘِﻴﻘَﺔِ ﺍِﻟﺎَّ ﻫُﻮَ

ﺍَﻟﻠَّﻪُ ﺍَﺣَﺪٌ tevhid-i uluhiyete tasrihtir.

ﺍَﻯْ: ﻟﺎَ ﻣَﻌْﺒُﻮﺩَ ﺍِﻟﺎَّ ﻫُﻮَ

ﺍَﻟﻠَّﻪُ ﺍﻟﺼَّﻤَﺪُ tevhid-i rububiyete remizdir.

ﺍَﻯْ: ﻟﺎَ ﺧَﺎﻟِﻖَ ﻭَﻟﺎَ ﺭَﺏَّ ﺍِﻟﺎَّ ﻫُﻮَ

Ve tevhid-i ceberuta telvihtir.

ﺍَﻯْ: ﻟﺎَ ﻗَﻴُّﻮﻡَ ﻭَﻟﺎَ ﻏَﻨِﻰَّ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﺎِﻃْﻠﺎَﻕِ ﺍِﻟﺎَّ ﻫُﻮَ

ﻟَﻢْ ﻳَﻠِﺪْ tevhid-i celale telmihtir. Şirkin enva'ını reddeder. Yani tegayyür veya tecezzi veya tenasül eden, ilah olamaz. Ukûl-ü aşere veya melaike veya İsa veya Üzeyr'in velediyetini dava eden şirkleri reddeder.

ﻭَﻟَﻢْ ﻳُﻮﻟَﺪْ isbat-ı ezeliyet ile tevhiddir. Esbabperest, nücumperest, sanemperest, tabiatperestin şirkini reddeder. Yani hâdis veya bir asıldan münfasıl veya bir maddeden mütevellid ilah olamaz.

ﻭَﻟَﻢْ ﻳَﻜُﻦْ ﻟَﻪُ ﻛُﻔُﻮًﺍ ﺍَﺣَﺪٌ câmi' bir tevhiddir. Yani zâtında, sıfâtında, ef'alinde naziri, şeriki, şebihi yoktur.

ﻟَﻴْﺲَ ﻛَﻤِﺜْﻠِﻪِ ﺷَﻲْﺀٌ ﻭَ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺴَّﻤِﻴﻊُ ﺍﻟْﺒَﺼِﻴﺮُ

Şu surede yedi meratib-i tevhidi tazammun eden altı cümle mütenaticedir. Her biri ötekinin bürhanıdır.

Tevhidin Tenviri

Kâinattaki teşabüh-ü âsar ve etrafı birbiriyle muanaka ve elele tutmuş birbirine arz-ı intizam; ve birbirinin sualine karşı cevab-ı savap; ve birbirinin nida-yı ihtiyacına "lebbeyk!" ile mukabele etmek; ve bir nokta-yı vâhideye temaşa etmek; ve bir mihver-i nizam üzerinde deveran etmek cihetiyle Sâni-i Zülcelâlin tevhidine telvih, belki Hâkim-i Ezelin vahdaniyetine tasrih ediyor.

Evet, karıncanın gözünü, midesini halkeden zat; aynen O'dur ki; şemsi ve bütün kâinatı da halketmiştir.

Çünki kâinat, müteşabik birbirine girmiş. Her şey, her şey ile mürtebittir. Demek küre-i arz ile bütün yıldız ve güneşleri tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek derecede kuvvetli bir ele malik olmayan kimse; kâinatta dava-yı halk, hiçbir şeyde iddia-yı îcad edemez.

Sun'î tasarrufat-ı beşeriye ise, fıtratta cârî nevâmis-i İlâhiyenin sereyanlarını keşf ile tevfik-i hareket edip, kendi lehinde yalnız isti'mal etmektir. Îcad değildir.

Bidayette mevzumuz ve müddeamız kelime-i şehâdet idi. Şimdi netice-i bürhan-ı bâhirimiz dahi ilmelyakîn ile:

ﺍَﺷْﻬَﺪُ ﺍَﻥْ ﻟﺎَٓ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍَﻟﻠَّﻪُ ٭ ﻭَﺍَﺷْﻬَﺪُ ﺍَﻥَّ ﻣُﺤَﻤَّﺪٌ ﺭَﺳُﻮﻝُ ﺍﻟﻠَّﻪِ dır.

Önceki Risale: Nokta RisalesiÂsâr-ı BediiyyeRumûz: Sonraki Risale
  1. Sual eden Japondur. (Müellif)
  2. Karıncayı emirsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan Kudret-i Fâtıra, beşeri nebîsiz bırakmaz. (Müellif)
  3. Şu müselsel beyan, mucizat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) envaına işarettir. (Müellif)
  4. Hazret-i İsa, "İbn-i insan"dan mükerreren bahsediyor. İbn-i insan, Hazret-i Ahmed olmak gerektir. (Müellif)
  5. Hile, mestûriyetini öyle ehl-i inada karşı muhafaza edemez. (Müellif)
  6. Gârda gibi ﻟﺎ ﺗﺨﻒ ﺍﻥ ﺍﻟﻠَّﻪ ﻣﻌﻨﺎ demiş.
  7. Kızını diri olarak defnetmek. (Müellif)
  8. Hatta medeniyet nazarında, Şeriatın en ziyade tenkide maruz olan mesaili, keşşaf zaman gösterdi ki; hayat-ı içtimaiyeye en ziyade lâzım o esaslardır. Meselâ riba, kumar, müskirin hurmeti; Talak, taaddüd-ü zevcatın cevazı; mesturiyet-i nisvan ve zekatın vücûbu; unsuriyetten gelen fikr-i milliyeti ve hevesin serbestiyetini red ve men'i gibi mesail... Suretlerin tahriminde hikmet bir değil! Acaba hased, gurur, riya, şehvetâlûd şimdiki beşerin hırçın ruhunda tesavir (**Memnu' heykel, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riya-yı mütecessiddir. [Müellif]) denilen küçücük cenazelerin rolünü ve derece-i tesirini yine zaman göstermeyecek midir?!. (Müellif)
  9. Şimdikinden az günahkâr, ziyade safvetkâr Eski Said'in şu makamlardaki ibaratını tağyir etmek istemedim. (Müellif)
  10. Bu sözler garib bir rüyada, acib bir hitabenin parçasıdır. Tahayyül ediyorum, halkın ilmi dimağındadır. Musluğu açılsa rahatla akıyor. Hafızam sönüyor, yardım etmiyor. Benimki kuyu gibi kalbimdedir. Çıkması güçtür. Çok yazamıyorum, vakıf malı olan mesaili veya bizzat kalbime malolmayan mebahisi nakletmek istemem. Kendi eski kalbimden ve eski eserlerimden aynen naklediyorum. (Müellif)
  11. Tefsirimde böyle yazmıştım: ﻗﺪ ﺳﻨﺢ ﻟﻰ ﻓﻰ ﺳﻨﺔ ٣٣٣١ ﻓﻰ ﺍﻟﻤﺮﺽ ﺑﻴﻦ ﺍﻟﻨﻮﻡ ﻭﺍﻟﻴﻘﻈﺔ ﻓﻰ ﻭﺍﻟﺸﻤﺲ ﺗﺠﺮﻯ ﻟﻤﺴﺘﻘﺮ ﻫﺬﺍ ﺍﻟﻤﻌﻨﻰ ﺍﻯ ﻓﻰ ﻣﺴﺘﻘﺮﻫﺎ ﻟﺎﺳﺘﻘﺮﺍﺭ ﻣﻨﻈﻮﻣﺘﻬﺎ ﺍﻯ ﺟﺮﻳﺎﻧﻬﺎ ﺑﺎﺫﻥ ﺍﻟﻠّﻪ ﻟﺘﻮﻟﺪ ﺟﺎﺫﺑﺘﻬﺎ ﺍﻟﻨﻈﺎﻣﺔ ﻟﻠﻤﻨﻈﻮﻣﺔ ﺍﻟﺸﻤﺴﻴﺔ ﻭﻟﻮ ﺳﻜﻨﺖ ﻭ ﺳﻜﺘﺖ ﻟﺘﻨﺎﺛﺮﺕ Yâni, kendi müstakarrında mihveri üzerinde Allah'ın emriyle cereyanı, manzumesini tanzim eden câzibesinin tevlidi içindir. Eğer şems silkinmese meyveleri düşecek. Silkinse yemişleri olan seyyaratın istikrarları temin edilir. (Müellif)