Ercuze

Nurpedia.org - İman ve İslam Hakikatlerine Dair Nur Ansiklopedisi sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Bu virdi okumak için Ercuze okuma sayfasına gidin

Ercuze Kasidesinin Mecmuatü'l-Ahzab'taki ilk sayfası (s. 582)

Ercuze Kasidesi Hz. İmam-ı Ali'nin (ra) bahr-ı recez vezni üzere yani her mısrası bağımsız olup ayrı sırlar içerecek şekilde yazdığı, kerametli olarak istikbalden haberler içeren ve 252 beytten (504 satır/mısra) oluşan kasidesidir. Hicretten otuz sene sonra Kûfe’de yazılmıştır. Gümüşhanevî Hazretlerinin (1813-1893) derlediği Mecmuatü’l-Ahzab kitabıyla (sayfa 582-597'dedir) halk arasında daha fazla tanınmış ve yayılmıştır. Kasidenin ana konusu İsm-i A‘zam'ı içeren altı ismin (Ferdun, Hayyun Kayyumun Hakemun Adlun Kuddusun) ehemmiyetini beyân etmek ve bu vesileyle gelecekteki bazı gaybi haberlere ve İslamiyetin başlangıcındaki bazı mücâhedelere işaret etmektir. Ayrıca Efendimizin ilmi ve Hz. Ali'nin bu ilimden feyz aldığı, Hz. Ali'nin Hayber kalesinin fethindeki gayretleri, Hz. Ali ile hanımı Hz. Fatıma ile arasındaki bir kırgınlık ve Efendimizin arabuluculuğuyla barışmaları, Cenab-ı Allah'ın bir hediyesi olarak Sekine adını verdiği İsmi Azam, Ahir zaman fitneleri ve Hz. Ali'nin bu fitnelerde yardım isteyenlere himmet edeceğini beyanı gibi bahisleri içerir. Bediüzzaman Said Nursi, Ercuze’de Hz. Ali'nin Peygamberimizden ders alarak verdiği bazı gaybi haberleri keşfetmiş ve yazdığı ve Birinci Keramet-i Aleviye (Hz. Ali'nin Birinci Kerameti) adını verdiği 18. Lem'a'da bunlardan bahsetmiştir.

Hz. Ali bu kasidede İsm-i Azam olduğunu belirttiği ve toplam 19 harften oluşan 6 ismi sayar, bunlara “Sekîne” (Meali: kalp huzuru, itminan duygusu, güven, sükûnet, dinginlik [Kur'an'da 6 yerde geçer: Bakara 248, Tevbe 26 ve 40, Fetih 4, 18 ve 26]), "Cünnetü'l Esmâ" (Meali: İsimlerin Kalkanı) veya "Dâiretü'l Celiletü'l Ahfâ" (Meali: Şerefli yüce daire) ismini verir ve 10 tekbir ile beraber okunmasını tavsiye eder. Kur'an'da Müddesir suresinin 30. ayetinde "Cehennemin üzerinde on dokuz olduğu" beyan edilir ve bu, cehennem zebanilerinin sayısıdır. İmam Gazalî bu altı İsm-i Azam'ı birkaç ayetle birlikte vird edinmiş ve "Cünnet-ül Esma" namındaki risalesinde bu 6 ismi açıklayıp özelliklerini ders vermiş ve bu isimlerin değişik hastalık ve düşmanlara karşı okunmasını tavsiye etmiştir.

Bedîüzzaman İsm-i Azam olduğunu belirttiği bu altı ismi ders veren 30. Lem'a adında müstakil ve kapsamlı bir risale telif etmiştir. Ayrıca Hz. Ali'nin Ercuze Kasidesinden gaybi bir tarzda Said ismini verdiği şakirdine hitaben “Kendini, Sekine ile dua edip muhafazaya çalış.” dediğini nakleden Bediüzzaman Hazretleri bu 6 isimle beraber her biri 19 ayetten oluşan 71 ayeti 171 defa okuyarak vird edinmiş ve okunmasını tavsiye etmiş, daha sonra kendisi bu 71 ayetten 19 tanesini seçerek yine 19 harften oluşan besmeleyle birlikte 19 defa okunmasını tavsiye etmiştir. Tek sayfadan ibaret olan bu kısaltılmış Sekine duası genellikle Ercüze'nin içerisinde ve dua kitaplarında neşredilmiştir.[1][2]

Risale-i Nur'da Bu Konudaki Derslerin Özeti

  • Hz. Ali, Ercuze kasidesindeki gaybi haberleriyle yine kasidesinde Bediüzzaman ve talebelerinden gaybi tarzda haber veren Gavs-ı A‘zam Şeyh-i Geylânî’nin bu kerâmetini te’yîd ve takviye etmiştir.
  • Hz. Ali üstâdı olan Peygamberimizden (asm) aldığı dersin bir kısmını işârî bir sûrette belirtmiştir.
  • 119. Beyitte Hz. Ali, Arapların kendisine olan isyanlarından hiddet ederek 9 karn (devir demek olup her biri 60 senedir; yani 60 x 9 = 540 sene, Ercuze hicretten 30 sene sonra yazıldığından 540 + 30 = 570 sene) sonra doğu kavimlerinin Araplara saldırıp onları keseceklerini, yani Cengiz ve Hülagü hadisesini haber vermiştir.
  • Hz. Ali, Peygamberimizin huzurundayken Cebrail (as) Sekine namıyla ism-i azam yazılı sayfayı Allah'ın bir hediyesi olarak Hz. Ali'ye vermiştir.
  • Hz. Ali Hülagü asrına baktığı gibi bu asrımıza da bakıp gaybi haberler vermiştir.
  • Ercuze'de 221. Beyitte geçen "Bir takım Acem harfleri ki satır satır yazdırılmıştır/Zengin fakir onunla gecelettirilmiştir." mealindeki beytin ebced makamı 1349 (m. 1934) ederek 14. asırda Hicri 1349 ve Rumi 1347 yılında harf inkılabıyla Arapça harflerinin terk ettirilip umum fakir zengin, emîr ve işçi, çoluk-çocuk gece dersleriyle o harfleri zorla öğrenmek durumunda bırakılacaklarına işaret eder. Bu devirde Kur'an hattını koruyup yaymaya çalışan Risale-i Nur talebeleridir ve kaside onlara işaret eder.
  • Hz. Ali Ercuze'de 225.-230. Beyitlerde ahir zamandaki bid‘alar zamanında hırs sebebiyle karınlarını haramla doldurmak için bidatlara yardım eden ulemaü's-su'dan haber verir ve o zamana yetişen ve âlimlerden olan insana Cenâb-ı Hakk’tan o fitnenin şerrinden muhâfaza için ona ders verdiği İsm-i A‘zamla duâ etmesini tavsiye eder ve selametle kurtulacağını müjdeler. Hakikaten Bediüzzaman o zamanda “Sekine” tabir edilen ism-i a’zamı, 71 âyet ile 171 defa daimî vird edinmiş ve o sıkıntılı dönemlerden kurtulmuştur.
  • 234. Beyitteki "O zaman yetişen kişi" ibaresindeki يَا مُدْرِكًا kelimesinin ebced makamı 325 (tenvin, nun sayılmak şartıyla) edip Bediüzzaman'ın lakabı olan نُورْسٖي kelimesinin ebced makamı olan 326'ya bir elif farkla tevafuk eder. O elif 1000 (elfün) sayılsa 1325 (m. 1909) edip hem fitnelerin başlangıcının hem o Nûrsî’nin mücâhedesinin başlangıcının tarihini gösterir. "Müdriken" kelimesi, "Molla Said" ibaresi ve "Elkürdî" kelimesinin ebced makamı 265 ederek tevafuk eder ve Gavs-ı Azamın kasidesinde geçen ve bu kelimelere tevafuk eden "Müridî" kelimesiyle hep beraber o zamana yetişen çok insanlar içinde sünnete uymak uğruna çok işkenceli esareti kabul eden Bediüzzaman'a hususi bir işaret olur.
  • 234. ve 235. Beyitlerin ebced makamı 1354 eder ve sanki Hz. Ali Bediüzzaman'a "Yâ Saide’l-Kürdî! Bin üç yüz elli dört (1354) tarihine yetişirsen Mevla-yı Azîminden, o zamanın ve o asrın fitne ve şerlerinden muhafazanı iste ve yalvar.” şeklinde irşadda bulunur.
  • 224. Beyitin ilk satırında geçen "Kim ki Allah Teâlâ ona yardım etmek ister" ibaresindeki "Yuînehu" kelimesi Gavs-ı Azam'ın kasidesindeki "Saîden" kelimesine tevafuk eder. Yine bu beytin 2. Satırında geçen "Ona bu sekineyi hediyedir" ibaresinin ebced makamı ise 1351 ( m. 1935) ederek Risâle-i Nûr’un gālibâne intişâr ve tekemmül tarihine bakar.
  • 133. Beytin (meali: (Bu tılsımı) Kim saadete mazhar ise/Onun boynunda gerdanlık hükmünde olur(sa)) ebced makamı 1329 (m. 1914) ederek Risâle-i Nûr nâşirinin hakîkî mücahedesinin başlangıcı tarihidir. Bu satır 3 cihette Said Nursi'ye bakar.
  • Bediüzzaman, Hz. Ali'nin Ercuze kasidesinin sırrını bilmeden, 13 sene önce kasidenin 195. Beyitinde geçen bu altı ismi İmâm-ı Gazâlî’den ders alarak kendine vird etmiş ve bütün evrâdları değiştiği halde bu Sekîne ta‘bîr edilen altı ismi terk etmeden devam etmiştir.
  • 234. Beyitteki "O zaman yetişen kişi" ibaresinin başına, işaret ettiği Said'in ismi eklenince ebced makamı 1325 (m. 1909) eder ve 2. Meşrutiyetin 2. ve 3. senelerindeki hilafeti kaldırma teşebbüsü zamanına bakar.
  • Gavs-ı Azam Abdülkadir Geylani'nin ahir zaman fitnelerinde sünneti ve Kur'an sırlarını koruyup neşretmeye çalışan müridi olan Said Nursi'ye kasidesinde 15 cihette işaret etmesi gibi, ecdadı olan Hz. Ali de ahir zamanda ruhani yardıma en çok muhtaç olan Risale-i Nur talebelerin imdanına yetişip kasidesinde onlardan bahseder. 225. Beyitte geçen "Kardeşler" ibaresi en ziyâde Hz. Ali'nin maksadı doğrultusunda hareket eden Risâle-i Nûr şâkirdlerine bakar.
  • Hz. Ali Ercuze kasidesinde Said Nursi ve talebelerinden haber verdiği gibi Celcelutiye kasidesinde de onu teyit ve takviye ederek Risale-i Nur ve müellifinden haber vermiştir.

Bilgiler

Müellifi: Hz. Ali (ra)

Diğer İsimleri: Ercuziye, Kaside-i Ercuze/Ercuziye

Telif Yeri ve Tarihi: Kûfe, Necef, Irak, Hicret’ten otuz sene sonra

Telif Dili: Arapça

Telifiyle İlgili Diğer Bilgiler:

İçeriği: 252 beyt (504 satır)

  • 1.-24. Beyitler: Allah'a hamdü sena, Efendimize kimseye verilmeyen bir ilim verildiği ve Hz. Ali'nin de bu ilimden feyz aldığı
  • 25.-88. Beyitler: Hz. Ali'nin Hayber savaşındaki mücadelesi ve Hayber kalesinin fethi
  • 89.-114. Beyitler: Hz. Ali ile hanımı Hz. Fatıma ile arasındaki bir kırgınlık ve Efendimizin arabuluculuğuyla barışmaları
  • 115.-123. Beyitler: Efendimizden ders alarak verdiği bazı sırlı gaybi haberler
  • 124.-146. Beyitler: Cenab-ı Allah'ın Efendimiz (sav) ve Cebrail vasıtasıyla Hz. Ali'ye gönderdiği bir hediye olarak ism-i azam
  • 147.-159. Beyitler: 7 Mekkeli müşriğin Peygamberimize namazdayken eziyet etmeleri
  • 160.-220. Beyitler: Hz. Musa'nın kıssası ve ism-i azamın sırları hakkında bazı açıklamalar
  • 221.-241. Beyitler: Deccal, ahir zaman fitneleri ve Hz Ali'nin bu fitnelerde yardım isteyenlere himmet etmesi
  • 243.-252. Beyitler: Peygamber efendimizin fazileti ve Ercuze'nin kıymeti

Risale-i Nur'da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği

Hz. Ali'nin Ercuze kasidesinin gaybi işaretlerine dair 18. Lem'a adında müstakil bir risale mevcuttur

On Sekizinci Lema'dan

Hazret-i Gavs-ı A‘zam Şeyh-i Geylânî’nin (ks) sarâhat derecesindeki kerâmet-i gaybiyesini te’yîd ve takviye eden, Hazret-i Esedul-lâhi’l-Gālib Ali İbn-i Ebî Tâlib radıyallâhü anh ve kerremallâhu veche, Kasîde-i Ercûze-i meşhûresinde aynen ihbârât-ı Gavsiyeyi tasdîk edip işaret ediyor. Mecmûatü’l-Ahzâb’ın beş yüz seksen iki sahîfesinden beş yüz doksan yedinci sahîfesine kadar, o Ercûze’dir. O Ercûze’nin mevzuu ve içindeki maksad-ı aslî, İsm-i A‘zam'ı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyân etmek, hem o münâsebetle istikbâldeki bir kısım umûr-u gaybiyeye ve te’sîs-i İslâmiyetteki bir kısım mücâhedâtına işaret etmektir.

Evet, Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, üstâdı olan Habîbullâh Aleyhissalâtü Vesselâm’dan aldığı dersin bir kısmını işârî bir sûrette zikrediyor. Feth-i Hayber’deki hem mu‘cize-i Nebeviye, hem kerâmet-i Aleviye olan hârika vâkıayı bahsettiği gibi; te’sîs-i İslâmiyete temas eden mühim noktaları da bahsediyor, sonra istikbâle bakıyor. Peygamber-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm’dan aldığı dersle bir kısım A‘râbın kendisine karşı isyanlarından hiddet ederek demiş:

فٖي عِلْمٍ تِسْعٖينَ حِسَابِ الْفَارِسٖي

مِنْ بَعْدِقَرْنٍ تَاسِعِ الْمَعَاصٖي

سَتَظْهَرُالْفُرْسُ عَلَي الْاَعْرَابِ

تَقْتُلُهُمْ كَقَتْلَةِ الدَّوَٓابِّ

تَكُونُ مَبْدأْفِتَنِ عَوَابِسِ

مُظْلِمَةً كَظُلْمَةِ الْخَنَادٖيسِ

Yani, “Dokuz karın sonra ‘Fürs’ yani akvâm-ı şarkiye, A‘râb üzerine hücum edecek. Galebe edip A‘râbı hayvan gibi kesecek. Öyle müdhiş fitneler ve karanlıklı musibetler ki, en karanlıklı gecelerden daha ziyâde karanlık olacak.”

İşte Hazret-i Alî radıyallâhü anhın bir kerâmet-i bâhiresi ki, kendinden beş yüz sene sonra gelen ve Arab Devlet-i Abbâsiyesini mahveden ve hadsiz kütüb-ü İslâmiyeyi nehr-i Fırât’a döken ve A‘râbı gayet zâlimâne katleden Hülâgū vâkıa-i meşhûresini haber veriyor. Çünki meşhur olan karın, kırk sene değil, o zamanın ıstılâhınca ağleb-i ömür olan altmış seneden ibârettir. Çünki bir devir altmış senede değişir.

Bu sûretle İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın hicretten otuz sene sonra Kûfe’de yazdığı bu Ercûze’deki dokuz def‘a altmış, otuza ilâve edilse beş yüz yetmiş oluyor ki, Cengiz’in ve Hülâgū’nun hücum ve tahrîbât zamanıdır.

Sonra Hazret-i Cebrâîl’in, Alâ Nebiyyinâ ve Aleyhissalâtü Vesselâm huzûr-u Nebevîde getirip ‘Sekîne’ nâmıyla bir sahîfede yazılı İsm-i A‘zam, Hazret-i Alî radıyallâhü anhın kucağına düşmüş. Hazret-i Alî radıyallâhü anh diyor: “Ben Cebrâîl’in şahsını yalnız alâimü’s-semâ sûretinde gördüm. Sesini işittim, sahîfeyi aldım, bu isimleri içinde buldum” diyerek, bu İsm-i A‘zam'dan bahis ile bazı hâdisâtı zikirden sonra tahdîs-i ni‘met sûretinde diyor ki:

فَكُلُّ مَعْنًا مِنْ عُلُومٍ فَاخِرَةٍ

مِنْ مَبْدَا اِلدُّنْيَالِيَوْمِ الْاٰخِرَةِ

قَدْ صَارَ كَشْفًا عِنْدَنَا عَيَانًا

وَكُلُّ ذٖي شَكٍّ غَدًامُهَانًا

Yani, “Evvel-i dünyâdan kıyâmete kadar ulûm-u esrâr-ı mühimme bize şuhûd derecesinde inkişâf etti. Kim ne isterse sorsun. Sözümüze şübhe edenler, zelîl olur.”

Sonra yine İsm-i A‘zam içinde bulunan o altı esmâ-yı hüsnâdan bahsedip, birdenbire aynen Gavs-ı Geylânî’nin (ks) ihbâr-ı gaybîsi gibi Hülâgū asrından bu asrımıza bakıyor ve ikinci bir kerâmet-i gaybiyeyi izhâr ediyor. Ve diyor ki:

اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطٖيرًا

بِتَّ بِهَآلْاَمٖيرُوَالْفَقٖيرًا

(Hâşiye[3]) Yani, “On dördüncü asr-ı Muhammedîde bin üç yüz kırk dokuz (m. 1930) ve Rûmîce bin üç yüz kırk yedide (m. 1930) Arabî hurûfunu terk edip, ecnebî ve acemî hurûfuna İslâm içinde başlanacak. Hem umum fakir zengin, emîr ve işçi, çoluk-çocuk gece dersleriyle o hurûfu cebren öğrenecekler.” Çünki bir nüshada بَاتَ ’dir. بَاتَ ise gece çalışmasıdır. بِتَّ ise, kat‘ı ve cebrî ifade ediyor. اَحْرُفُ عُجْمٍ fıkrasındaki عُجْمٍ ise, o zamanın ıstılâhınca ‘Arab’ın gayrı, Latince ve Frengî hurûf' demektir.

Sonra diyor: فَمَنْ اَرَادَاللّٰهُ اَنْ يُعٖينَهُ * اَتْحَفَهُ بِهٰذِهِ السَّكٖينَةِ Yani “Kim inâyet-i İlâhiyeye mazhar ise, Hazret-i Cebrâîl’in ta‘bîriyle bu Sekîne-i kudsiye olan İsm-i A‘zam'ı Cenâb-ı Hakk ona hediye eder. Onunla o zamanın şer ve fitnelerinden kurtarır.” Bu sözden dört sahîfe evvel, yine demiş: فَكُلُّ مَنْ لَاحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ * كَانَ لَهُ فِي الْجٖيدِكَآلْقِلَادَةِ Yani “Kim saadete mazhar ise, said ise, şakî değilse, o İsm-i A‘zam onun boynunda mübârek bir gerdanlık hükmünde bir nüsha olur.”

Sonra diyor: ثُمَّ اعْلَمُوامَعَاشِرَالْأِخْوَانِ * اَنَّ غُوَاةَ اٰخِرِالزَّمَانِ * هُمْ عُلَمَآءُ زَوَّقُٓوااَفْوَاهَهُمْ ثُمَّ انْثَنُوااوَاتَّبَعُٓوااَهْوَٓائَهُمْ Yani “O bid‘alar ve acemî ve ecnebî hurûfunun intişârı zamanı olan o âhirzamanın fenâ adamları bir kısım ulemâü’s-sû’dur ki, hırs sebebiyle batınlarını haramla doldurmak için bid‘alara yardım edenler ve fetvâ verenlerdir.” Sonra bir kısım ulemâü’s-sû’u tokatlamakla beraber birisiyle konuşuyor. Der: فَسْئَلْ لِمَوْلَاكَ الْعَظٖيمِ الشَّأْنِ * يَامُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ * بِاَنْ يَقٖيكَ شَرَّ تِلْكَ الْفِتْنَةِ * وَشَرَّ كُلِّ كُرْبَةٍ وَمِحْنَةٍ Yani “O zamana yetişen ve âlimlerden olan insan! Cenâb-ı Hakk’tan o fitnenin şerrinden muhâfaza için sana ders verdiğim İsm-i A‘zamla duâ et.” فَاِنَّمَانَحْنُ عَلَي التَّحْقٖيقِ * غَوْثٌ لِكُلِّ كُرْبَةٍ وَضٖيقٍ Yani “Biz Âl-i Beyt’ten birer Gavs çıkıp, her kürbet ve şiddet zamanında imdâd ediyoruz.” Esedullâhi’I-Gālib Hazret-i Alî İbn-i Ebî Tâlib radıyallâhü anh ve kerra­mallâhü vechenin, ihbârât-ı gaybiyeye âit şu kasîdesinin bir kısmında Risâle-i Nûr şâkirdlerine bilhassa baktığına müteaddid emâreler var. O da Gavs-ı Geylânî gibi Risâle-i Nûr’un makbûliyetini imza ediyor ve alkışlıyor.

Evet, biz Hocamızdan anlamışız ki, on üç sene evvel Hazret-i Alî radıyallâhü anhın bu kasîdesinin sırrını bilmeden yedi sene evvel bu altı ismi İmâm-ı Gazâlî’den ders alarak kendine vird etmiş. Hem bütün evrâdları tebeddül ve tahavvül ettiği halde, bu Sekîne ta‘bîr edilen altı isme Hazret-i Alî radıyallâhü anhın verdiği ders tarzında mütemâdiyen terk etmeden devam etmiş. Bu tarzda devam edenleri işitmemişiz. Hem hilâf-ı âdet bir tarzda, yirmi sene zarfında yirmi fitne-i azîmeye düştüğü gibi, te’sîrli bir sûrette hayat-ı ictimaiye-i İslâmiyeye karıştığı halde hârika bir mahfûziyet altında olduğunu gözümüzle gördüğümüzden, Hazret-i Alî radıyallâhü anhın âhirzamandaki hitâb ettiği dostları içinde bilhassa ona rûy-u iltifâtı olduğunu hissediyoruz.


Hazret-i Alî kerremallâhü veche, ecnebî hurûfuna karşı şiddetli teessüf ve hiddet ettiği ve bid‘alara tarafdârlık eden bir kısım ulemâü’s sû’a karşı şiddetli nefret ve hiddet ettiği yerde irşâdkârâne bazılarla konuşuyor. Ve Hazret-i Cibrîl’in ta‘bîriyle, Sekîne ismi verilen ve İsm-i A‘zam sandukçası olan esmâ-yı sitteye devam edeni irşâd ediyor, taltîf ediyor. İşte o esmâ-yı sittenin devamından tereşşuh eden ve o esmânın lemeâtı olan Risâle-i Nûr; ve o Risâle-i Nûr kendi şâkirdleri ile lâakal yüzer kalemle yüzer parça Risâle-i Nûr’un eczâlarıyla ve intişâr eden yirmi bin nüshasıyla lâakal yüz bin adamı hurûf-u Kur’âniye lehine ve sünnet-i seniyeye ittibâa ve îmânlarının takviyesine; ve Hazret-i Alî radıyallâhü anhın hiddet ettiği iki cereyâna karşı tamamıyla mukāvemet ettiklerinden, elbette Hazret-i Alî radıyallâhü anhın يَٓا اَيُّهَا اْلاِخْوَانُ ta‘bîr ettiği ihvânları içinde hususî bir sûrette onlara bakıyor.

Suâl: “Rüyâ-yı sâdıka vâsıtasıyla veya hakîkî keşif cihetiyle, Hazret-i Alî kerremallâhu veche ve Gavs-ı A‘zam radıyallâhü anhümâ gibi zevât-ı kudsiye, cüz’î işlere dâir âmî adamlarla da temas edebilirler. Ve bazı şeyleri haber veriyorlar. Nedendir ki, bunların bir işâret-i gaybiyelerini gayet ehemmiyetle binler keşif ve binler rüyâ-yı sâdıka kadar tutuyorsunuz ve ehemmiyet veriyorsunuz?”

Elcevab: Sekiz yüz sene ve bin üç yüz sene mesâfede, verâset-i nübüvvet makamında âlem-i İslâm’ın istikbâli nokta-i nazarında küllî bir nazara o uzun mesâfede görünen hâdisâtın, elbette çok ehemmiyeti olacak ve dağ gibi bir büyüklüğü olacak ki, o uzun mesâfede ve o küllî nazarda, âlem-i İslâm’ın menfaati nokta-i nazarında uzaktan görünsün ve ona dikkat edilsin. Ve vücûda gelmeden evvel ondan haber verilsin. Rüyâ-yı sâdıka ve keşif ise, cüz’î ve hususîdir. Vücûda geldikten sonra, yakından bakmaktır. Elbette böyle keşif cihetinde, rûhânî temessül i‘tibâriyle yakından bakıldığı vakit zerreler dahi görünebilir.

Âdî adamlar da onların rûhânî misâlleriyle görüşebilirler. Ve gayet ehemmiyetsiz şeyler de medâr-ı nazar olabilir. Fakat bir aynadaki misâlî güneşle münâsebetdâr olmak ve soh­bet etmek nerede? Hakîkî semâdaki güneşle münâsebetdâr olmak nerede? Aynadaki güneşi herkes eline alabilir. İltifâtına mazhar olabilir. Konuşabilse, belki konuşturabilir. Fakat semâdaki güneşin iltifâtını celb eden ve kendisiyle konuşturan kimse, kamere çıkmalı, makamı kamerde olmalı veya kamer gibi bir vazîfe görmeli. Yoksa o sultân-ı semâvi olan güneşin haşmetli nazarı altında hiç görünmeyecek derecede gizlenecektir.

(18. Lem'a)

Diğer Bahisler

Hazret-i Gavs-ı A‘zam Şeyh-i Geylânî’nin (ks) sarâhat derecesindeki kerâmet-i gaybiyesini te’yîd ve takviye eden, Hazret-i Esedul-lâhi’l-Gālib Ali İbn-i Ebî Tâlib radıyallâhü anh ve kerremallâhu veche, Kasîde-i Ercûze-i meşhûresinde aynen ihbârât-ı Gavsiyeyi tasdîk edip işaret ediyor. Mecmûatü’l-Ahzâb’ın beş yüz seksen iki sahîfesinden beş yüz doksan yedinci sahîfesine kadar, o Ercûze’dir. O Ercûze’nin mevzuu ve içindeki maksad-ı aslî, İsm-i A‘zam'ı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyân etmek, hem o münâsebetle istikbâldeki bir kısım umûr-u gaybiyeye ve te’sîs-i İslâmiyetteki bir kısım mücâhedâtına işaret etmektir.

(30. Lem'a)


Eskişehir Hapishanesindeki müsaadesizliğim cihetiyle o nur-u a’zamı elbette tamamıyla beyan edemeyeceğim, fakat Hazret-i İmam-ı Ali (ra), Kaside-i Ercuze’sinde “Sekine” nam-ı âlîsiyle beyan ettiği ism-i a’zam ve Celcelutiye’sinde pek muhteşem isimlerle ism-i a’zam içinde bulunan o altı ismi en a’zam, en ehemmiyetli tuttuğu için ve onların bahsi içinde kerametkârane bize teselli verdiği için bu ism-i Kayyum’a dahi evvelki beş esma gibi hiç olmazsa muhtasar bir surette beş şuâ ile o nur-u a’zama işaret edeceğiz.

(30. Lem'a)


Yirmi Sekizinci Lem’a’nın Fihristesinden Bir Parça

BİRİNCİ NÜKTE: Hazret-i İmam-ı Ali radıyallahu anh, Kaside-i Ercuze’sinde اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطٖيرًا deyip, bu zamanda tamim edilen ecnebi harflerine bakıp, bu cümledeki harflerin cifrî ve ebcedî rakamlarının bu zamana parmak basmalarıyla vaki cereyan-ı küfriyaneye işaret ettiği gibi hem Ercuze’sinde hem Ercuze’yi teyid ve takviye eden Kaside-i Celcelutiye’sinde sarahate yakın تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً § تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ fıkrasıyla, o cereyanın karşısında vücudu ziyasıyla anlaşılan ve zulmetin pek şiddetli ve sisli, yakıcı dehşetine karşı sönmeyen ve gittikçe zulmeti yararak dünyayı ziyalandırmaya çalışan Risale-i Nur’a ve müellifine hususi iltifatını اَقِدْ كَوْكَبٖى بِالْاِسْمِ نُورًا وَبَهْجَةً مَدَى الدَّهْرِ وَالْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ deyip, âhir zamana kadar Risale-i Nur’un bedî’ bir surette ışık vermesini ve yanmasını dua ve niyaz eden ve Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın en mühim bir şakirdi ve ulûmunun birinci nâşiri olan Hazret-i İmam-ı Ali radıyallahu anh, bidayet-i İslâm’da Kur’an’ın aleyhine açılan çok kapılara karşı mübarek ism-i a’zamı şefî tutup kahramanane ve merdane hakaik-i şeriatı ve esas-ı İslâmiyet’i muhafazaya çalıştığı gibi; âhir zamanda bütün bütün Kur’an’a muhalefet eden zındıka cereyanına karşı, aynı ism-i a’zamı şefî ve melce ve tahassungâh ittihaz edip cerh edilmez Kur’an’ın i’cazından gelen ve hâtem-i mu’cizeyi gösteren Risale-i Nur’un sönmez nuruyla ve susmaz lisanıyla şecaatkârane mukabele ve mukavemet edip, yerin yüzünü yakıp çok çiçekleri kurutan zındıka nârını, ism-i a’zamın kibriyalı, azametli nuruyla ve ism-i Rahman ve Rahîm’in şefkatli ve re’fetli tecellisinden nebean eden âb-ı hayat ile söndüren ve yanan yerlerde kuruyan nehir ve bağ çiçeklerine mukabil, dağlarda ve kırlarda sema yağmuru ve rahmetiyle hararete mütehammil ve şiddet-i bürudete dayanıklı çiçekleri yetiştiren Risale-i Nur’u görmesi ve şefkatkârane ve tesellidarane ve kerametkârane bakması, Hazret-i İmam-ı Ali radıyallahu anhın makam-ı velayetinin iktiza ettiğini hakkalyakîn gösterir.

Hem Kaside-i Celcelutiye’nin bir kerameti olan فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذٖى جَلَّ قَدْرُهُ dan başlayan üç dört satırda kuvvetli emare ve delilden:

Birinci Emare: فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذٖى جَلَّ قَدْرُهُ cifir ve ebcedî hesabıyla bin üç yüz elli üç senesi ki Risale-i Nur şakirdlerinin en sıkıntılı bir zamanına ve o zamanda “Sekine” tabir edilen ism-i a’zamı, yetmiş bir âyet ile yüz yetmiş bir defa daimî vird eden Risale-i Nur müellifinin isimlerine tevafuk sırrıyla parmak basması, o zamanda ism-i a’zamı hâmil Risale-i Nur müellifinin hususiyetini ve selâmetle kurtulacaklarını tebşir etmekle işaret ettiğini; lillahi’l-hamd, selâmet ile kurtulmaları, keramet-i Aleviye’yi tasdik ettiğini…

İkinci Emare: فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ fıkrasıyla, Eski Harb-i Umumîye iştirak ile yara bereye ve nihayetsiz korkulara maruz kalıp, nihayet Rusya’ya esir giden hem dehşetli bir harb-i âhir zamanda mühim bir vazife ile mükellef edilip, yılandan daha zehirli akreplerin bulunduğu bir memlekete düşen ve gece gündüz yılanlarla harp eden Risale-i Nur müellifine فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ ile iltifatını ve manevî sıyanet ve muhafaza ve imdadını haber veriyor.

Üçüncü Emare: Üç güz mevsiminde medar-ı teselli üç keramettir.

Birincisi: Gavs-ı A’zam radıyallahu anh يَا مُرٖيدٖى كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَعٖيشُ سَعٖيدًا tabiriyle on beş emare-i kaviye ile

İkinci güzde, aynı mevsimde, Hazret-i Ali radıyallahu anh وَيَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ tabiriyle kuvvetli delillerle

Üçüncü güzde, فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذٖى … اِلٰى اٰخِرِ diye yine Hazret-i Ali radıyallahu anh kerametkârane Risale-i Nur müellifine bakıp Sekiz, On Sekiz, Yirmi Sekizinci Lem’alar olan risalelerin kuvvetli ve i’cazlı telifleriyle havfa düşen ve teselliye muhtaç olan Risale-i Nur şakirdlerinin altı yedi defa لَا تَخْشَ kelimeleriyle korkularını izale edip teşci etmeleri, Kur’an hizmetkârlarına bir ikram-ı İlahî olduğunu gösterir. Hem وَاقْبِلْ وَلَا تَهْرَبْ fıkrasının yine evvelki fıkralar gibi muhatabı Saidü’n-Nursî olduğundan “Yâ Saidü’n-Nursî! Karşıla, kaçma!” deyip teşci ediyor.

Netice: Dokuz “hem hem”lerin gösterdiği dokuz hakikatin, Risale-i Nur’da ve müellifinde bilfiil icrası ve bilmüşahede görünmesi hattâ düşmanlarının tasdikiyle de sabittir ki: Hazret-i Ali radıyallahu anhın Kaside-i Ercuze ve Celcelutiye’sindeki şiddetli alâkadarlığını murad ettiği bir Vâris-i Nebi ve Mukavvi-i Din ve Hâmil-i ism-i a’zam olan Risale-i Nur ve müellifi olduğu çünkü bütün dünya meydandadır ve bütün nidaları işitiyoruz; ekseriya hareketleri görüyoruz ki hak ve hakikatte yanılmayan ve Kur’an’ın hukukunu emrolunduğu gibi tevilsiz muhafazaya çalışan “Risale-i Nur”dur diye şek ve şüphesiz olarak Hazret-i Ali radıyallahu anhın muhatabı o olduğunu kat’î ispat eder.

Hâfız Ali rahmetullahi aleyh

(Fihrist (Lem'alar))


اِلٰى صِرَاطِ الْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِ cümlesi evvelki cümledeki Nur’u tarif ederek der: O Nur Cenab-ı Hakk’ın izzet ve mahmudiyetini gösteren yoldur. Bu cümlenin makam-ı ebcedîsi beş yüz kırk sekiz veya elli (548-550) olarak Resaili’n-Nur’un şeddeli “nun” bir “nun” olmak üzere adedi olan beş yüz kırk sekize tam tamına tevafuk eder. Eğer okunmayan iki “elif” sayılsa mertebesine işaret eden iki farkla yine tam tamına tevafuk eder. Bu îmayı teyid eden hem letafetlendiren bir münasebet var. Şöyle ki:

Âlem-i İslâm için en dehşetli asır altıncı asır ile Hülâgu fitnesi ve on üçüncü asrın âhiri ve on dördüncü asır ile Harb-i Umumî fitneleri ve neticeleri olduğu münasebetiyle bu cümle makam-ı ebcediyle altıncı asra ve evvelki cümle gibi اَلْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِ kelimeleri ile bu asra, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine îma eder.

Hem sâbık âyetlerde ise Resaili’n-Nur’un ikinci ismine tevafukla işaret eden umum o âyetler, dehşetli asır olan Hülâgu ve Cengiz asrına dahi îma ederler. Hattâ o âyetlerin hem o asra hem bu asra îmaları içindir ki Hazret-i Ali (ra) Ercuze’sinde ve Gavs-ı A’zam (ra) Kaside’sinde Resaili’n-Nur’a kerametkârane işaret ettikleri vakit hem o asra hem şu asra bakıp hiddetle işaret etmişler.

(1. Şua)


Üçüncüsü: Hazret-i İmam-ı Ali radıyallahu anh, bu fıkrada بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ cümlesiyle diyor ki: Bin üç yüz elli dörtte (1354) Siracünnur –yani Risale-i Nur’un nuru– ile dalaletin tecavüz eden nârı inşâallah sönecek. Yani fitne-i diniye ateşini ya tahribattan vazgeçirecek veya ileri tecavüzatını kıracak.

Eğer hicrî tarihi olsa bundan iki sene evvel, dini dünyadan tefrik fırsatından istifade ile dinin ve Kur’an’ın zararına olarak ilerleyen dehşetli tasavvuratın tecavüzatı tevakkuf etmesi, elbette karşılarında kuvvetli bir seddin bulunmasındandır. O set ise bu zamanda çok intişar eden Risale-i Nur’un keskin hüccetleri ve kuvvetli bürhanları olduğu, çok emareler ile hissediliyor. Ve bu ikinci ihtimaldeki işaret-i Aleviye dahi onu teyid ediyor. (Hâşiye[4]) Evet, cifirce بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ: خ altı yüz, ت dört yüz, ر iki yüz, şeddeli ن yüz, م kırk, د ve üç elif yedi, بِهِ deki ب iki, ه beş, yekûnü bin üç yüz elli dört (1354) eder.

Lillahi’l-hamd Siracünnur’un El-Âyetü’l-Kübra’sı gibi çok risaleleri var. Her biri kuvvetli birer lamba hükmünde sırat-ı müstakimi gösterip İmam-ı Ali radıyallahu anhın haberini tasdik ettiriyorlar.

Bu üçüncü sırrın münasebetiyle aynen بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ gibi bin üç yüz elli dört (1354) tarihine makam-ı cifrîsiyle bakan ve Said’in (ra) iki maruf lakabına remzen ve ismen îma eden ve “Kendini muhafaza et!” emrini veren ve o tarihte herkesten ziyade müteaddid tehlikelere maruz bulunacağını telvih eden “Ercuze”nin âhirlerindeki

فَاسْئَلْ لِمَوْلَاكَ الْعَظ۪يمِ الشَّانِ يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ

بِاَنْ يَقٖيكَ شَرَّ تِلْكَ الْفِتْنَةِ وَ شَرَّ كُلِّ كُرْبَةٍ وَ مِحْنَةٍ

fıkrasıyla diyor: “Yâ Saide’l-Kürdî! Bin üç yüz elli dört (1354) tarihine yetişirsen Mevla-yı Azîminden, o zamanın ve o asrın fitne ve şerlerinden muhafazanı iste ve yalvar.”

Evet, On Sekizinci Lem’a’da Birinci Keramet-i Aleviye’nin izahında, Kaside-i Ercuziye’nin Risale-i Nur ve müellifine dair işarat-ı gaybiyesi beyan edilmiş. İsm-i a’zam ve sekine tabir ettiği esma-i sitte-i meşhuruyla daima meşgul olan bir şakirdiyle konuştuğu ve teselli verdiği ve çok emareler ve karinelerle o şakird, Said olduğu ispat edilmiş. Ve orada o şakirdine demiş:

اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطٖيرًا بِتَّ بِهَا الْاَمٖيرُ وَالْفَقٖيرَا Yani ecnebi harfleri bin üç yüz kırk sekizde (1348) tamim edilecek, çoluk çocuk, emirler ve fakirler icbar suretinde gece dersleriyle öğrenmeye çalışacaklar.

Evet سُطِّرَتْ تَسْطٖيرًا cümlesi tam tamına; iki ت sekiz yüz, iki س yüz yirmi, iki ر dört yüz, iki ط on sekiz, bir ى on, mecmuu bin üç yüz kırk sekizdir. Aynı tarihte Latinî huruflarına gece dersleriyle cebren çalıştırıldı.

Sonra İmam-ı Ali (ra) Sekine ile meşgul olan Said’e (ra) bakar, konuşur. Akabinde يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ der. İki üç yerde kuvvetli işaret ile Said (ra) ismini verdiği şakirdine hitaben “Kendini Sekine ile dua edip muhafazaya çalış!” Yâ-i nidaîden sonra müteaddid karineler ve emareler ile Said var. Demek يَا سَعٖيدُ مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ olur. Bu fıkra nasıl ki مُدْرِكًا kelimesiyle “El-Kürdî” lakabına hem lafzen hem cifren bakar. Çünkü mimsiz دركًا Kürd kalbidir. (*[5]) Mim ise “lâm” ve “ye”ye tam muvafıktır.

Öyle de diğer bir ismi olan Bedîüzzaman lakabına dahi “ez-zaman” kelimesiyle îma etmekle beraber bin üç yüz elli dört (1354) veya bin üç yüz elli beş (1355) makam-ı cifrîsiyle Said’in (ra) hakikat-i halini ve hilaf-ı âdet vaziyetini ve hıfz ve vikaye için kesretli duasını ve halvet ve inzivasını tamamıyla tabir ve ifade ettiğinden sarahate yakın bir surette parmağını onun başına o kasidede teselli için basıyor. Burada da بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ sırrına mazhar olan Risale-i Nur’u alkışlıyor.

Malûm olsun ki Celcelutiye’nin esası ve ruhu olan اَلْقَسَمُ الْجَامِعُ وَالدَّعْوَةُ الشَّرٖيفَةُ وَالْاِسْمُ الْاَعْظَمُ İmam-ı Ali radıyallahu anhın en mühim ve en müdakkik Üveysî bir şakirdi ve İslâmiyet’in en meşhur ve parlak bir hücceti olan Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazalî (ra) diyor ki: “Onlar vahiy ile Peygamber’e (asm) nâzil olduğu vakit İmam-ı Ali’ye (ra) emretti: Yaz! O da yazdı. Sonra nazmetti.” İmam-ı Gazalî (ra) diyor:

اِنَّ هٰذِهِ الدَّعْوَةَ الشَّرٖيفَةَ وَ الْوِفْقَ الْعَظٖيمَ وَ الْقَسَمَ الْجَامِعَ وَ الْاِسْمَ الْاَعْظَمَ وَ السِّرَّ الْمَكْنُونَ الْمُعَظَّمَ بِلَا شَكٍّ كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الدُّنْيَا وَ الْاٰخِرَةِ

İmam-ı Gazalî, İmam-ı Nureddin’den ders alarak bu Celcelutiye’nin hem Süryanî kelimelerini hem kıymetini ve hâsiyetini şerh etmiş.

(8. Şua)


(Hulusi Bey’in mektubudur.)

وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ بِلَا اِنْقِطَاعٍ

Eyyühe’l-Üstadü’s-Said!

Risale-i Nur şakirdlerinin şahsiyet-i maneviyelerinde en âciz, en zayıf ve en menfaatsiz bir uzuv olmakla beraber, bu intisabın verdiği kuvvetle, manevî efradının dualarının ve kudsî himayelerinin himmetine ve Rabb-i Rahîm’in kerem ve inayetine dayanarak, nâil olduğumuz son nurlu âsârın mütalaa ve zavallı muhitimizdeki neşrinden mütevellid hâlis sürurumuza ve nihayetsiz manevî duygularımıza tercüman ve lisan-ı acz ile hissiyatı izhara vasıta, başta muhterem ve çok müşfik ve aziz üstada ve onun tevfik-i Hudâ ile en kıymetli muînleri ve Risale-i Nur şakirdlerinin manevî cisimlerinde daima faal ve nevvar nâkil ve nâşirleri olan kardeşlerimize şükran ve dua borcumuzu iblağ etmek emel ve niyeti ile şu arîzacığı yazmaya başlıyorum.

Evvela ulvi ve gaybî kerametten bahsedeceğim: Mecmuatü’l-Ahzab’da Ercuze namındaki kaside-i mübareği, Fethi Bey’de buldum. Birçok yerlerini okudum. Fazla tetkik edemedim. Ancak Sekine namı verilen ve ism-i a’zamı tazammun eden altı isim فَرْدٌ ، حَىٌّ ، قَيُّومٌ ، حَكَمٌ ، عَدْلٌ ، قُدُّوسٌ جَلَّ جَلَالُهُ olarak buldum. Bu esma-i mübarekenin vird edilmesine müsaade ve ne suretle devam iktiza ettiğine emrinizi istirham ederim.

Merhum ceddimin Hazret-i Ali radıyallahu anh Efendimiz hazretlerine matuf ve evvelce arz ettiğim: كَرَامَاتُ الْاَوْلِيَاءِ حَقٌّ düsturunu tasdik sadedindeki keramat hâdisesinin ifade edildiği bir zamanda, orada da bu mübarek eserin neşredilmiş olması; cidden hayreti mûcib olmakla beraber, işlerimizin tesadüfle alâkası olmadığını gösterecek küçük bir delil ve Risale-i Nur, Mu’cize-i Kübra-i Ahmediye (asm) olan Kur’an-ı Azîmüşşan’dan nebean ettiği için i’cazkâr hâdisat eksik olmayacağına işarettir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى

Bu ulvi eserin sonuna Risale-i Nur şakirdleri namına bu âciz talebenizin ismini koymakla, sıddıkınızın yazılmış ve yazılacak bütün Risale-i Nur lemaatına karşı, tasdikte tereddüt etmeyeceğine işaret olduğunu, şükranla karşıladım.

(Barla Lahikası)


Mektubunda ism-i a’zamı sual ediyorsun. İsm-i a’zam gizlidir. Ömürde ecel, ramazanda Leyle-i Kadir gibi esmada ism-i a’zamın istitarı mühim hikmeti var. Kendi nokta-i nazarımda hakiki ism-i a’zam gizlidir, havassa bildirilir. Fakat her ismin de a’zamî bir mertebesi var ki o mertebe ism-i a’zam hükmüne geçiyor. Evliyaların ism-i a’zamı ayrı ayrı bulması bu sırdandır. Hazret-i Ali’nin (ra) Ercuze namında bir kasidesi Mecmuatü’l-Ahzab’da var. İsm-i a’zamı altı isimde zikrediyor. İmam-ı Gazalî onu Cünnetü’l-Esma namındaki risalesinde, Hazret-i Ali’nin zikrettiği ve ism-i a’zamın muhiti olan o esma-i sitteyi şerh ve hâssalarını beyan etmiştir. O altı isim de فَرْدٌ ۞ حَىٌّ ۞ قَيُّومٌ ۞ حَكَمٌ ۞ عَدْلٌ ۞ قُدُّوسٌ dür.

(Barla Lahikası)


Risale-i Nur’dan “İşarat-ı Seb’a”nın bid’acılara şiddetli tokadı ve “Sekizinci ve On Sekizinci Lem’a”da İmam-ı Ali’nin (ra) “Ercuze”de, ulemaü’s-sû hakkında dehşetli tokadı ve bid’alara bir derece ve bir cihette müsait olan Vehhabîlik mezhebini perde altında kabul edenler “Yirmi Sekizinci Mektup”un Vehhabîler hakkındaki meselenin tokadı ve Kur’an tercümesini yapan ve Kur’an yerinde tercümesinin okunmasına cevaz gösterenlere Risale-i Nur’un şiddetli tokatları ve derd-i maişet zarureti ve mevki-i içtimaîde haysiyetini düşünmeleri sebebiyle hocalar hattâ İstanbul’un eskide dost hocaları kaçmaya ve az bir kısmı tenkide çalışmaya; hattâ Âl-i Beyt ve İmam-ı Ali’ye adâvetleri bulunan müfrit Vehhabîlik hesabına Risale-i Nur’un Âl-i Beyt ve İmam-ı Ali’nin bir manevî hediyesi ve eseri olmasından itiraz etmeye başlamışlar. Fakat biz İstanbul âlimlerinden kızmıyoruz belki bir cihette memnunuz. Çünkü başkalara nisbeten ilişmiyorlar.

(Emirdağ 1 Lahikası)


Kur’an-ı Hakîm otuz üç âyâtının i’cazkâr işaretiyle, İmam-ı Ali (radıyallahu anh) Celcelutiye ve Ercuze’sinde kerametkâr delâlatıyla, Gavs-ı A’zam (kuddise sırruhu) beşaretkâr beyanatıyla, Üstadımızın hakiki tercüme-i halini ve Risale-i Nur’un hakiki mahiyetini beyan etmişler.

(Kastamonu Hayatı, Tarihçe-i Hayat)


Ona “Kürdî” denilmesi ve Kaside-i Hazret-i İmam-ı Ali’de (ra) görülen يَا مُدْرِكًا kelimesinin hazf ve kalbiyle “Kürt” îma ve işaretinin bulunması, gerçekten Kürtlüğüne delâlet etmez ve onun manevî silsile-i şerafet ve siyadetten tenzil ve teb’idini icab ettirmez. Bu isnad ve izafe, Kürdistan’da doğup büyüyen ve bu lakapla maruf ve meşhur olan bu zatın Risaletü’n-Nur’un tercümanı olduğunu sırf âleme ilan etmek içindir; yoksa Kürtlüğünü ispat etmek için değildir. Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup hakiki hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mana ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum.

...

Duanıza muhtaç talebeniz Hasan Feyzi

(rahmetullahi aleyh)

(Emirdağ L. 1)

Risale-i Nur'daki Diğer Alakalı Yerler

İlgili Resimler/Fotoğraflar

Sekine namındaki isimlerle hazırlanmış bir vefk

19 harfli 19 ayetten oluşan Sekine duası

İlgili Maddeler/Kategoriler

  • Sekine: Hz. Ali'nin Ercuze adlı kasidesinde İsm-i Azam olarak saydığı 6 isme topluca verdiği isim ve Bediüzzaman'ın bu isimlere 10 adet tekbiri, besmeleyi ve 19 harften oluşan 19 veya 71 ayeti ilave ederek devamlı okuduğu vird
  • Hz. Ali (ra): Ercuze kasidesinin müellifi
  • İsm-i A'zam: Cenab-ı Allah’ın bütün isimlerini kendinde toplayan en büyük ismidir. Ercuze kasidesinde Hz. Ali 6 isim olarak belirtmiştir
  • 18. Lem'a: Bediüzzaman'ın Ercuze kasidesindeki gaybi işaretleri izah ettiği Birinci Keramet-i Aleviye namındaki eseri
  • Celcelutiye: Hz. Ali'nin Ercuze gibi gaybi işaretler içeren Süryanice kasidesi
  • Cünnet-ül Esma: Hz. Ali'nin 6 isim için kullandığı ibare ve İmam-ı Gazali'nin bu isimleri açıklayan eserinin adı
  • Hayber Savaşı: Ercuze kasidesinde bahsi geçen savaş

Kaynakça

  1. https://sorularlarisale.com/ercuze
  2. https://www.risalehaber.com/bediuzzamanin-onem-verdigi-degismeyen-duasi-236902h.htm
  3. Hazret-i Alî radıyallâhü anhın şu kerâmeti pek zâhirdir. Çünki hurûf-u ecnebiyenin İslâm içinde cebren kabûl ettirildiği zamanı, سُطِّرَتْ تَسْطٖيرًا cümlesiyle tam tamına aynı tarihi gösteriyor. Cifirle ve hesâb-ı ebcedle fıkranın ma‘nâsını takviye ediyor. Şöyle ki: İki (س) yüz yirmi, iki (ط) on sekiz, iki (ت) sekiz yüz, iki (ر) dört yüz, bir (ي) on, bir (الف) bir, bin üç yüz kırk dokuzdur. Şimdi Arabî bin üç yüz elli üçtür (m. 1934). Bu hurûfun cebren kabûlü ve Ramazan gecelerinde çoluk-çocuk ve kadınlara okutturulması dört sene evveldir.
  4. Hem de اِنَّا اَعْطَيْنَا nın sırrı kısmen tahakkuk etmiş. Çünkü Süfyaniyetin dört rüknünden en kuvvetlisi ve dehşetlisi bütün bütün çekildi. Kabir altında azap çekiyor. Ve en büyüğü dahi alâkası bilfiil çekilmiş. Mason komitesinin mahkûmu ve âleti olup azabıyla meşguldür. Yalnız onun gölgesi hükmediyor. İleri tecavüz etmemekle beraber kısmen geriliyor. Bâki kalan iki şahıs ise ellerinden gelse tamire çalışacaklar.
  5. Yani tersinden okunuşudur. (Nâşir)