Bediüzzaman Said Nursi

Risale-i Nur Ansiklopedisi - Külliyat, istişareler, çalışmalar sitesinden
Şuraya atla: kullan, ara

Said ve Nur ile ilgili diğer maddeler için Said (Tavzih) ve Nur (Tavzih) sayfalarına gidin

Üstad Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Fatih Camiinde çekilmiş resmi

Bediüzzaman Said Nursi (ra) her asır başında hadîsçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hâdimlerinden (müceddidlerden) olup Kur'an'dan başka bir kitaba müracaat etmeden telif ettiği imanî bir tefsir olan Risale-i Nur ile hadisçe ahir zaman tabir edilen dönemde imana ve Kur'an'a fedakarane hizmet edip milyonlarca talebe yetiştirip milyonların imanının kurtulmasına hizmet etmiş, bu uğurda defalarca mahkemelere verilmiş ve hapis yatmış, 3 aylık tahsil dışında bir ders almadan on dört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve kendisine Bediüzzaman unvanı verilmiş, bütün cihan-ı ilme meydan okuyup münazara ettiği erbab-ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş ve her nerede olursa olsun vaki olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve aslâ tereddüt etmeden cevap vermiş, sünnet-i seniyyeyi ve ahlak-ı İslamiyeyi hayatıyla bilfiil temsil etmiş büyük bir İslam alimi ve mücahididir.

Şahsi Bilgiler

Diğer İsimleri: Bediüzzaman, Molla Said-i Meşhur, Üstad, Said-i Kürdi, Mirzazade, Ebu La Şey, Seyda, Said Okur (Resmi kayıtlardaki adı) (Ayrıca bkz. Bediüzzaman'ın İsimleri)

Doğum Yeri ve Tarihi: Bitlis, Hizan, İsparit, Nurs köyü, 1294 (Hicri), 1293 (Rumi), 1877 (Miladi)[1]

Annesi: Nuriye

Babası: Mirza

Kardeşleri: (Büyükten küçüğe) Durriyye, Hânım, Abdullah, Said, Mehmed (Muhammed), Abdülmecid ve Mercan

Vefat Yeri ve Tarihi: Urfa, 23 Mart 1960[1]

Kabrinin Yeri: Isparta civarında, vasiyetine uygun olarak çok az sayıda talebesinin bildiği bir yerdedir. Said Nursi'nin Kabri maddesine bakın

Eserleri

130 parçadan oluşan Risale-i Nur ve başta Eski Said döneminde telif ettikleri olmak üzere diğer eserler (ayrıntılı liste için Bediüzzaman'ın Telif Ettiği Eserler Listesi sayfasına bakın)

Bediüzzaman Said Nursi'nin Kronolojik Hayatı

Yıl Tarih Yaş Açıklama Telifatı
1877 Ocak - Mart Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Sofi Mirza Efendi ve Nuriye Hanım’ın 4. çocuğu olarak Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs Köyü’nde doğar.
1886 9 Said Nursî ilk tahsile başlamak için ailesinden ayrılıp Molla Muhammed Emin Efendinin Tağ Köyü Medresesine gelir. Burada çok az bir süre kalıp tekrar köyüne döner.
1887 10 Pirmis köyüne gider.
Ağabeyi Molla Abdullah ile birlikte Nurşin köyüne ve Şeyhan yaylasına öğrenim için gider.
Tağ Medresesinde öğrenime devam eder.
1888 11 Tağ Medresesinde bir müddet kaldıktan sonra önce Nurşin’e, sonra da Hizan’a döner.
Hizan’da bir süre kaldıktan sonra yeniden ilim öğrenmek üzere Arvas nahiyesine gider.
1889 12 Arvas’ta da bir süre kaldıktan sonra Mir Hasan Velî Medresesine, daha sonra ise Vastan kasabasına gider.
1891 14 Hz. Üstad Resulullah’ı (A.S.M.) rüyasında görür ve O'ndan ilim talep eder. "Ümmetimden sual sormamak şartı ile sana ilm-i Kur'an verilecektir" müjdesini alır. Emsalsiz üç aylık tahsilini yaptığı yer olan Doğu Beyazıt’a gider. Bu sıralarda kendisinin lakabı Molla Said-i Meşhur’dur.
1892 15 3 aylık öğrenimini Şeyh Mehmet Celali medresesinde tamamlar, icazet alır ve Siirt’e gider. Molla Fethullah Efendi tarafından kendisine Bediüzzaman lakabı verilir ve bu unvanla anılmaya başlanır.
1893 16 Bitlis ve Siirt civarında çeşitli yerlerde bulunup, daha sonra Siirt’in Tillo kasabasında bir kubbede inzivaya çekilir. Kamus-u Okyanusi'yi ezberlemeye başlar. Niyeti her manaya kaç kelimenin karşılık geldiğini gösteren bir lügat hazırlamaktır. Karınca ve arı milletlerinin cumhuriyetçi olduklarını söyler.
1894 17 Bediüzzaman Hazretleri, Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinden rüyasında aldığı emir üzerine, Cizre’de aşiret reislerinden Mustafa Paşa’yı ikaz için Cizre ve Mardin taraflarına gider. Mardin’de siyaset-i İslâmiye ve içtimaî mes’elelerle ilgilenir.
1895 18 Mardin’den nefiy ile Bitlis’e gelir. Yolda namaz vakti gelince jandarmaların açmadığı kelepçelerin açılması hadisesi vuku bulur. İki yıl Bitlis'te ilme hürmetinden dolayı vali Ömer Paşa’nın konağında tahsis ettiği odada kalır.
1897 20 Van Valisi Hasan Paşa'nın daveti üzerine Van'a gider ve Valinin konağında kalır. Hasan Paşa Van'dan gidip yerine İşkodralı Tahir Paşa gelir. Tahir Paşa, Bediüzzaman'la daha çok saygı ve takdir içinde ilgilenmeye başlar ve irfan seviyesi yüksek bu Paşa Bediüzzaman'ı konağına alır. Burada müsbet ilimleri tetkik edip kısa zamanda her birisine o ilmin ehlini ilzam edecek derecede vâkıf olur. Bu zamana kadar ezberine aldığı 80-90 cilt kitabı, 3 ayda bir ezberden devreder.
1898 21 Van Kal’asından düşme hadisesi vukuu bulur ve "Ah! davam!" veya “Eyvah! Maksadım gitti” der.
1899 22 Türkçe'sini iyice geliştirir. Kızıl İ'caz
22 Câmi-ül Ezher gibi büyük bir İslâm Dâr-ül Fünunu inşa ettirerek, bu üniversitede hem Kur’ân ilmi hem de fennî bilgilerle mücehhez talebe yetiştirme projesini yapar.
22 Van’da Horhor Medresesini kurar. Üstâd’ın Van’daki Horhor Medresesi uzunca bir salon şeklinde olup boydan boya uzanan bir masa salona yerleştirilmiştir. Talebelerini masanın etrafında oturtur, kendisi ayakta dolaşır ve ders verir. Ekser alet ilimlerini kendisi ezbere söyler, talebelerine not ettirir.
1899-1900 (1316-1317) 22-23 Kur'an'a karşı olan sû'-i kasdın mebdei olan Rumi bin üç yüz on altı (1316) sıralarında Bediüzzaman mühim bir inkılab-ı fikrî geçirir. O tarihe kadar ulûm-u mütenevviayı yalnız ilimle tenevvür için merak edip okuyan ve okutan Said Nursi birden o tarihte merhum vali Tahir Paşa vasıtasıyla Avrupa'nın Kur'an'a karşı müdhiş bir sû'-i kasdları var olduğunu bilir. Bir gazetede İngiliz'in bir müstemlekât nâzırının "Bu Kur'an, İslâm elinde varken biz onlara hakikî hâkim olamayız. Bunun sukutuna çalışmalıyız." dediğini işitince gayrete gelir ve “Kur'an'ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim!” der. Bir inkılab-ı fikrî ile merakını değiştirir. Bütün bildiği ulûm-u mütenevviayı Kur'an'ın fehmine ve hakikatlarının isbatına basamaklar yaparak hedefini ve gaye-i ilmiyesini ve netice-i hayatını, yalnız Kur'an'ı bilir ve Kur'an'ın i'caz-ı manevîsi ona rehber ve mürşid ve üstad olur.
1901 24 Tedristen te’lif vazifesine başlaması tarihidir.
1899-1906 Talikat
Matematiğe dair bir kitap
Fizyonomiye dair bir kitap
1907 Aralık sonu 30 Din ilimleriyle fen ilimlerinin beraber okutulacağı ve Arapça, Türkçe, Kürtçe tedrisat yapabilecek bir İslâm Üniversitesi’nin Şark’ta tesisi için İstanbul’a gelir.
1908 31 Kaldığı yerin kapısına “Her suale cevab verilir” levhasını asıp âlimleri sual sormaya davet eder.
Sultan Abdülhamid’e Şark’ta üniversite açılması için müracaat eder, fakat bazı masonların gayretiyle padişahla görüştürülmez. Tımarhaneye sevk edilir. Doktorun "Şimdiye kadar İstanbul'a gelenler içinde zekaca böyle bir adam yoktur" raporuyla oradan çıkar, bu defa hapishaneye konulur. Orada kendisine yapılan maaş teklifini reddeder.
26 Temmuz Meşrutiyet’in üçüncü gününde Bediüzzaman ilk önce İstanbul’da, bilâhare de Selanik Hürriyet Meydanı’nda “Hürriyete Hitap” başlığıyla bir nutuk verir.
Mısır El-Ezher Üniversitesi'nden Şeyh Bahid Efendi'nin Osmanlı ve Avrupa hakkındaki sorusuna mukabil Osmanlı'nın bir Avrupa devletine, Avrupa'nın ise bir Osmanlı devletine hamile olduğunu ve ileride her ikisinin de doğuracağını söyler.
Yahudi Emanuel Karaso Bediüzzaman'ı kendi fikirlerine çekmek için ziyaret eder, ama fazla kalamadan "Biraz daha kalsaydın beni de müslüman yapacaktı" diye dışarı fırlar.
İttihad-ı Muhammedî Cemiyetini kurar.
1908-1909 Nutuklar-1
Makaleler
1909 13 Nisan 32 Otuz bir Mart hadisesi denilen menhus vakıa çıkar. 31 Mart’ta Bediüzzaman yatıştırıcı rol oynar ve isyan etmiş olan sekiz taburu itaate getirir.
Mayıs Bediüzzaman Divan-ı Harb’e verilir ve Divan-ı Harb’de beraet edip ve serbest bırakılır.
İki Mektebe-i Musibetin Şehadetnamesi (Divan-ı Harb-i Örfi)
1910 Mart 33 Divan-ı Harb’den beraet eden Bediüzzaman Van’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılır.
İnebolu, Batum ve Tiflis'e gider. Tiflis'te bir Rus polisine Alem-i İslam'da 3 nurun, onlarda ise 3 karanlığın art arda inkişaf edeceğini ve ileride orada medresesini açacağını söyler.
Temmuz sonu Van'a gider. Şark’ta aşiretleri dolaşarak hürriyeti, meşrutiyeti anlatır ve içtimaî dersler verir. Reçetet’ül Avam veya Reçetet’ül Ekrâd (Münâzarât)
Saykâl’ül İslâm veya Reçetet’ül Havas veya Reçetetü’l Ulema (Muhakemât)
1911 Mart 34 Şam’a gider ve Câmi-i Emeviye’de muhteşem bir hutbe ile İslâm Âleminin dertlerini ortaya koyar ve hal çarelerini gösterir. Hutbe-i Şamiye
Deva-ül Ye's
Münazarat (Türkçe)
Teşhis-ül İllet
Muhakemat (Türkçe)
5-26 Haziran Sultan Reşad’la beraber Rumeli seyahatine Vilâyât-i Şarkiye namına refakat eder.
1912 35 Telif ettiği kitaplarının İstanbul’da baskısını yaptırır. Teşhis’ül İllet isimli eserlerini yayınlar.
1913 36 Van’a gider ve Şark Üniversitesinin temelini atar. Molla Abdülmecid Efendi hatıra defterinde: “Büyük bir merasimle Van gölü kenarında Artemit bölgesinde Medreset-üz Zehra'nın temelini atmıştır” der.
Şeyh Selim isyanına engel olmaya çalışır. Talikat
1914 37 Bediüzzaman Hazretleri Birinci Cihan Harbine talebeleriyle birlikte iştirak eder.
1914-1916 Horhor Medresesinde telifine başladığı İşârât-ül İ’caz tefsiri
1915 38 Milis Kumandanı Bediüzzaman Erzurum Pasinler, Van Gevaş, İsparit ve Bitlis cephesinde Ruslarla çarpışır. Esir edilen Ermeni kadın ve çocukları Ermenilere geri gönderince Ermeniler de artık Müslüman çoluk çocuğa dokunmamaya karar verir.
1916 3 Mart 39 Bediüzzaman Ruslara esir düşer ve esir olarak Rusya’nın Kusturma, Sibirya bölgesine götürülüp iki yıl esaret hayatı yaşar. Esaretinde Rus orduları komutanı Nikola Nikolaviç geldiğinde ayağa kalkmaması, idama mahkûm edilmesi, ama Bediüzzaman'ın bu davranışı imanından dolayı yaptığının anlaşılmasıyla afvedilmesi hadisesi yaşanır.
1918 18 Haziran 41 Bediüzzaman Hazretleri Sibirya bölgesindeki Kosturma’dan firar eder ve Leningrad, Varşova, Berlin, Viyana ve Sofya üzerinden İstanbul’a avdet eder.
Bediüzzaman Hazretleri esaretten avdet edip İstanbul’a dönmesi üzerine, eski dostu ve ahbabı Harbiye Nazırı Enver Paşa, Bediüzzaman’a Harbiye Nezareti adına ordunun iftiharlı bir harb madalyasını takdim eder.
Sultan Vahdeddin, Bediüzzaman'a "Mahreç" payesini verir.
4 Ağustos Ordu-yu Hümayun’un tavsiyesiyle Dâr-ül Hikmet’e âzâ tayin edilir.
1918-1930 Ettefekkür-ül İmaniyy-ul Refie
1919 42 İslâm’ın mukadderatıyla çok alâkadar, “Rü’yada Bir Hitabe” unvanlı, misal aleminde cereyan etmiş bir vakıa-yi ruhaniyeyi ana çizgileriyle kaleme alır. Rü’yada Bir Hitabe
Dâr-ül Hikmet'ten altı ay izne ayrılır.
Nokta risalesi
Bediüzzaman Said Nursi’ye ait ilk Tarihçe-i Hayat (Abdurrahman Nursi
1920 43 Bediüzzaman’ın da içinde bulunduğu birçok aydın tarafından Yeşilay Cemiyeti kurulur.
Hakikat çekirdekleri 1
Sünuhat
16 Şubat Bediüzzaman Hazretleri İngiliz işgaline karşı “Hutuvat-ı Sitte”yi neşrederek mücadele eder. Anglikan Kilisesi’ne cevab verir ve Anadolu'daki Kuvâ-yı Milliyeyi destekler. Hutuvat-ı Sitte
1921 44 Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi'nin Kuva-yı milliye aleyhine verdiği fetvaya karşı Anadolu hareketini destekleyen bir fetva yayınlar.
Hakikat Çekirdekleri 2
Şuaat-ü Marifet-ün Nebi
Rumuz
Tuluat
1921 Ekim Lemeat
1921-1923 Mesnevi-i Arabi (33. Lem’a)
Yeni Said Devresi - 1921'in sonlarından itibaren Yeni Said'in hâlâtı zuhura başlamış olarak, kendi iç âlemi ve maneviyatıyla, nefis mücadelesi ve tefekküratiyle meşgul bulunur.
1922 Yılın başları 45 Yuşa tepesinde inzivaya çekilir.
19 Kasım Büyük Millet Meclisi hükümeti ileri gelenlerinin daveti üzerine Ankara’ya gider ve resmi hoşgeldin merasimiyle karşılanır.
Katre
Zeylü’l-Katre
Habbe
Zeylü’l Habbe
Zerre
Şemme
Zeyl (Hepsi Ankara'da)
M. Kemal Paşa, Bediüzzaman’a büyük iltifatlarda bulunur ve taltif etmek ister. Umum Kürdistan’a Şeyh Sinusî yerine üç yüz lira maaşla umumi vâizlik vazifesini, ayrıca meb’usluk, Diyanet riyasetinde büyük me’muriyet ve hususî bir köşk tahsisi ve daha ne isterse yerine getirileceğini teklif eder, ama Bediüzzaman bu tekliflerin hepsini reddeder.
1923 1 Şubat 46 Bediüzzaman, Milli Hükûmet erkânını ve meb’usları namaz kılmaya ve İslâmî Şeair ve An’aneleri yerine getirmeye dair irşadkâr beyannamesini dağıtmasından sonra M. Kemal Paşa ile arasında şiddetli bir münakaşa hadisesi vuku bulur. Namaza dair beyanname
2 Mart Bediüzzaman'ın doğuda kurmak istediği Medreset-üz Zehra üniversitesi için Meclis’e verilmiş kanun teklifi mevcut iki yüz meb’ustan M. Kemal Paşa’nın içinde olduğu 163 gibi kahir bir ekseriyetle kabul edilir.
Bediüzzaman'a Tifo salgını sebebiyle aşılamak bahanesiyle zehir verilir.
30 Nisan – 13 Mayıs Ankara’da umduğunu bulamayan ve kendisine yapılan bütün teklifleri reddeden Bediüzzaman Van’a gitmek üzere yola çıkar.
Tedrisat Umum Müdürlüğünce Van’da vaizlik kadrosu verilir.
Zühre
Zühre'nin Zeyli
Hubab
Zeylü’l Hubab
1924 Yaz başı 47 Van'da Erek dağında Zernabad suyu kıyısındaki mağarada inzivaya çekilir. Tedrisatla da meşgul olur.
Şeyh Said’in mevcut hükümete karşı harekete geçme davetini reddeder ve dahilde bu tür mücadelelere girilmemesini, bunun yerine milletin irşad ve tenvir edilmesini tavsiye eder.
1925 Şubat – Nisan 48 Şeyh Said Hadisesi vuku bulur
1 Mart Hz. Bediüzzaman Van’dan nefyedilir.
Van’dan Erzurum-Trabzon üzerinden İstanbul’a oradan da İzmir-Antalya üzerinden Burdur’a getirilir. Burdur’a varır.
Nur’un İlk Kapısı
1926 25 Ocak 49 Burdur'dan Isparta'ya getirilir.
20 Şubat Isparta’da bir müddet kalan Bediüzzaman, önce Eğridir oradan da Barla’ya getirilir.
1926-1934 Risale-i Nur’un telifine başlar. Barla'da 8,5 sene kalır. Said Nursi Risale-i Nur'un dörtte üçünü burada telif eder. Burada yazılan mektuplarla Barla Lahikası teşekkül eder. Risale-i Nur'un dörtte üçü
Barla Lahikası
1926 1.-9. Sözler
20. Söz'ün 2. Makamı
21.-22. Sözler
1927 50 18. Söz
25. Söz
1928 51 “Tuğyanların zuhuru” zamanı. 10. Söz
28. Söz (tahminen)
20. Mektup
24. Mektup
1929 52 “Dine tağiyane hücûm” zamanı. 23. Söz
27. Söz ve zeyli
1. Mektup
13. Mektup
19. Mektup
1930 53 20. Söz'ün 1. Makamı
2.-3. Mektuplar
9. Mektup
17. Mektup
1928-1930 29.-33. Sözler
1929-1960 27. Mektup
1930-1931 4.-6. Mektuplar
16. Mektup
1931 54 16. Mektup'un Zeyli
26. Mektup'un 2. Parçası
29. Mektup'un 1. Parçası
1932 55 Kur’ân’ın gözle görünecek bir i’caz vechinin keşfedildiği Tevafuklu Kur’ân yazdırılır. Tevafuklu Kur'an
26. Mektup'un 1. Parçası
1.-4. Lem'a (tahminen)
7. Lem'a
9. Lem'a
Temmuz Bu yılın Temmuz ayında Üstad Hazretleri'nin mescidine baskın yapılır. Arapça ezan okunduğu için hakkında işlem yapılır.
1933 56 14. Söz'ün Zeyli
23. Mektup
29. Mektup'un 2. Parçası
8. Lem'a
11. Lem'a (tahminen)
17. Lem'a
1934 57 10. Lem'a (tahminen)
12. Lem'a
14. Lem'a (tahminen)
16. Lem'a (tahminen)
Temmuz sonu/Ağustos başı Hazret-i Üstâd Bediüzzaman Said-i Nursi Barla’dan Isparta vilâyet merkezine nakledilir.
Kasım 18. Lem'a
19.-22. ve 24.-26. Lem'alar
1935 25 Nisan 58 Eskişehir Mahkemesi için tevkiflere başlanır. Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı askerî bir kıt’a ile Isparta’ya gelir ve Bediüzzaman ile 120 talebesi tevkif edilir.
8 Mayıs Eskişehir hapishanesine nakledilerek hapis faslı başlar. 28.-29. Lem'a
1934-1935 27. Lem'a
Tesettür âyetinin tefsirinden dolayı Bediüzzaman’a 11 ay ceza verilir. Temyiz edilen mahkûmiyet kararının neticesi Temyiz’den gelmeden hapis müddeti tamamlandığı için Bediüzzaman tahliye edilir.
1936 59 1.-2. Şua
27 Mart Tahliye edilen Bediüzzaman Kastamonu'da ikamete mecbur edilir.
Üç ay karakolda kalan Bediüzzaman karakol karşısında bir eve yerleştirilir. Burada da 8 yıl kalır.
Bir önceki asrın müceddidi Mevlana Halid-i Bağdadi'nin (ks) cübbesi Bediüzzaman'a intikal eder.
1937 60 3. Şua
1938 61 4. Şua (tahminen)
5. Şua (tebyiz)
Âyet-ül Kübra (7. Şua)
1940 63 10. Şua (tahminen)
1935-1943 Kastamonu Lahikası
1942 65 8. Şua
1943 20 Eylül 66 Bediüzzaman tevkif edilerek Ankara, Isparta ve oradan Denizli’ye getirilir.
1943-1944 11.-13. Şua
1944 67 Denizli Mahkemesi başlar. 12. Şua
15 Haziran Denizli Ağır Ceza Mahkemesi Bediüzzaman’ın beraetini ilân eder.
Ağustos Ankara’dan gelen emirle Bediüzzaman Emirdağ’da ikamete mecbur edilir.
1946 69 Risale-i Nur’lar teksir ile çoğaltılır.
1947 70 Risale-i Nur’lar ilk defa Avrupa ülkelerine ve ABD’ye gönderilir.
1948 Ocak 71 Emirdağ’da kış ortasında Bediüzzaman ve talebeleri tevkif edilir ve Afyon mahkemesine sevk edilir.
6 Aralık Afyon Mahkemesi mevhum ve mesnedsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine 20 ay mahkûmiyet kararı verir ve karar temyiz edilir.
1948-1949 14. Şua
1949 72 15. Şua
20 Eylül Yirmi ay mevkuf tutulan Bediüzzaman Hazretleri, halkın tezahüratına mâni olmak için Afyon hapishanesinden şafak vakti tahliye edilir.
Aralık Bediüzzaman tekrar Emirdağ’a getirilir.
1950 14 Mayıs 73 Genel Seçimi Demokrat Parti kazanır. Seçim başarılarından dolayı Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı tebrik eder.
Genel af çıkar. Davalar düşer. Bediüzzaman Hazretleri serbest kalır. Her sürgünde ceza evine girip çıktığı için ceza almasa bile vaktinin çoğu ceza evlerinde geçmiş olur.
1951 22 Şubat 74 Papa'ya Zülfikar kitabını gönderir.
1952 Ocak 75 Gençlik Rehberi mahkemesi için Bediüzzaman İstanbul’a gelir.
22 Ocak İlk duruşma yapılır.
5 Mart Mahkeme beraatle sonuçlanır.
30 Mayıs Bediüzzaman Emirdağ'a döner, Afyon Mahkemesi'nin bir duruşmasına katılır.
Samsun’da Büyük Cihad gazetesinin yayını sebebiyle dava açılır.
İngiliz asıllı müsteşrik bir yabancı Seb’a Semavat hakkında yedi günlük bir konferans vermeye başlar. Bediüzzaman’ın cevabı ve Nur Talebelerinin faaliyetleriyle konferansın ikinci günü Türkiye’yi terk etmek zorunda kalır.
1953 Mayıs 76 İstanbul’a gelen Bediüzzaman’ın üç ay kadar kalır. Bu zaman zarfında İstanbul’un 500. Fetih kutlamaları törenini seyredip takip eder. Nur Aleminin Bir Anahtarı
Yaz Hazret i Üstâd Bediüzzaman hususi şekilde gidip İstanbul Fener Patriği Athenagoras ile görüşme yapar ve tebliğde bulunur.
Isparta’da hakkında yeni bir dava açılır ve Isparta’ya gider.
23 Ağustos Isparta'ya yerleşmek üzere gelir.
1956 23 Mayıs 79 Sekiz senedir devam eden Afyon Mahkemesinde Risale-i Nurlar beraet eder ve iade edilir.
1957 80 Nur Risaleleri ve bu arada Tarihçe-i Hayat matbaalarda neşredilir.
Nisan Yapılan davet üzerine Isparta Askeri Tugay Camiinin temelini atar.
Genel seçimde DP’yi desteklediğini belirtir.
1959 82 Nur Talebelerinin davetleri üzerine Konya ve Ankara’ya ziyaretlerde bulunur.
1960 1 Ocak 83 İstanbul’daki Nur Talebelerinin daveti üzerine İstanbul’a gider.
11 Ocak Ankara’ya son ziyaretini gerçekleştirir.
Ankara’ya gitmesini yasaklayan hükümet kararı üzerine Emirdağ’a gider.
20 Ocak Emirdağ’dan Isparta’ya gider.
Isparta’dan ayrılarak son olarak Urfa’ya gider.
23 Mart Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Ramazan’ın 25. günü (aynı zamanda Nevruz günüdür) gece saat 03.00 civarında bu fani âleme veda eder ve kılınan cenaze namazının ardından Urfa'daki Halil İbrahim Dergâhına gömülür.
12 Temmuz 1960 İhtilalini yapanlar tarafından mezarı açılan Bediüzzaman’ın naaşı çıkarılarak askerî bir helikopterle meçhul bir istikamete götürülür ve bilinmeyen (9 sene sonra Isparta mezarlığı olduğu anlaşılmıştır) bir kabristana defnedilir.
1969 Isparta mezarlığında başka bir cenaze defnedilirken bulunan Üstad'ın hiç bozulmamış naaşı talebeleri tarafından Isparta civarında bilinmeyen başka bir yere nakledilir.

[2] [3] [4] [5] [6] [7]

Ön Söz

Bu ön söz, Medine-i Münevvere’de bulunan mühim bir âlim tarafından yazılmıştır.

Büyük İkbal’e ait olan “Ön söz”de demiştim ki: Büyüklerin tarih-i hayatları okunurken, ulvi menkıbeler söylenip aziz hatıraları anılırken insan, başka bir âleme girdiğini hissediyor. Gönlünü, tertemiz sevgi hislerinin ulvi ateşi yakıyor ve İlahî feyzi sarıyor. Tarih öyle büyük insanlar kaydeder ki birçok büyükler, onlara nisbetle küçük kalır.

Tarihe şerefler veren erler anılırken

Yükselmede ruh en geniş âlemlere yerden

Bin rayihanın feyzi sarar ruhu derinden

Geçmiş gibi cennetteki gül bahçelerinden.

Bu derin hakikati “Ön söz”ü yazarken bütün azamet ve ihtişamıyla idrak etmiş bulunuyorum. Zira aziz ve muhterem okuyucularımıza en derin bir ihlas ve samimiyetle takdim ettiğimiz bu eser, hemen bir asra yaklaşan uzun ve bereketli ömrünün her safhası, binlerle hârikaya sahne olan, gönüller fatihi büyük Üstad Bedîüzzaman Said Nursî’ye, onun yüz otuz parçadan ibaret olan Risale-i Nur Külliyatı’na ve ahlâk ve faziletleri, ihlas ve samimiyetleri, iman ve irfanları ile hayatın her safhasında sadece bir ülkeye değil, bütün insanlık âlemine tertemiz örnekler vermekte devam eden Nur talebelerine aittir.

Bir kitabın “Mukaddime”sini, o kitabın hülâsası diye tarif ederler. Halbuki her mevzuu müstakil bir esere sığmayacak kadar derin ve geniş olan bu muazzam kitabın muhteviyatını, böyle birkaç sahifelik mukaddimeye sığdırmak kabil midir?

Bugüne kadar âcizane yazdığım manzum ve mensur yazılarımın hiçbirisinde bu kadar acz ve hayret içerisinde kalmamıştım. Binaenaleyh bu eseri derin bir zevk, İlahî bir neşe ve coşkun bir heyecanla okuyacak olanlar, hayranlıkla görecekler ki Bedîüzzaman, çocukluğundan beri müstesna bir şekilde yetişen ve bütün ömrü boyunca İlahî tecellilere mazhar olan bambaşka bir âlim ve mümtaz bir şahsiyettir.

Ben bu büyük zatı, eserlerini ve talebelerini inceden inceye tetkik edip de o nur âleminde hissen, fikren ve ruhen yaşadıktan sonra, büyük ve eski bir Arap şairinin bir beytiyle, çok derin bir hakikati ifade ettiğini öğrendim: “Bütün âlemi bir şahsiyette toplamak, Cenab-ı Hakk’a zor gelmez.”


Gayesinin ulviyetinden, davasının ihtişamından ve imanının azametinden feyz ve ilham alan bu kutbun cazibesine takılanların adedi günden güne çoğalmaktadır.

Akıllara hayret veren bu ulvi hâdise, münkirleri kahrettiği gibi mü’minleri de şâd ve mesrur eylemekte devam edip gidiyor.

İmanlı gönüllerde manevî bir rabıta halinde yaşayan bu İlahî hâdiseyi büyük bir mücahid, kalpleri vecd içinde bırakan bir üslupla bakınız nasıl ifade ediyor:

“Ahlâksızlık çirkefinin bir tufan halinde her istikamete taşıp uzanarak her fazileti boğmaya koyulduğu kara günlerde, onun yani Bedîüzzaman’ın feyzini bir sır gibi kalpten kalbe, mukavemeti imkânsız bir hamle halinde intikal eder görmekle teselli buluyoruz. Gecelerimiz çok karardı ve çok kararan gecelerin sabahları pek yakın olur.”

Evet, bir sır gibi kalpten kalbe mukavemeti imkânsız bir halde yayılıp dağılan bu nurun, memleketin her köşesinde feyiz ve tesirini görenler, hayret ve dehşetler içinde sormaya başladılar: “Şöhreti memleketimizin her tarafını kaplayan bu zat kimdir? Hayatı, eserleri, meslek ve meşrebi nedir? Tuttuğu yol bir tarîkat mı, bir cemiyet mi, yoksa siyasî bir teşekkül müdür?”

Bununla da kalmadı; derhal gerek idarî ve gerek adlî çok mühim takipler ve pek ciddi tetkikler, uzun ve müselsel mahkemeler cereyan etti. Neticede, bu İlahî tecellinin gönüller ülkesine kurulan bir “İman ve İrfan Müessesesi”nden başka bir şey olmadığı tahakkuk edince, adaletin İlahî bir surette tecellisi şu şekilde zuhur etti: “Bedîüzzaman Said Nursî ve bütün Risale-i Nur eserlerinin beraeti” kararı resmen ilan edildi. Ve artık ruhun maddeye, hakkın bâtıla, nurun zulmete, imanın küfre her zaman galebe çalacağı; ezelden ebede değişmeyecek olan İlahî kanunların başında gelen bir hakikat olduğu, güneşler gibi belirdi.

Herhangi bir iklimde zuhur eden bir ıslahatçının mahiyet ve hakikatini, sadakat ve samimiyetini gösteren en gerçek miyar; davasını ilana başladığı ilk günlerle, muzaffer olduğu son günler arasında ferdî ve içtimaî, uzvî ve ruhî hayatında vücuda gelen değişiklik farklarıdır, derler.

Mesela, o adam ilk günlerde mütevazi, âlîcenab, feragat ve mahviyetkâr, hülâsa; bütün ahlâk ve fazilet bakımından cidden örnek olan gayet temiz ve son derecede mümtaz bir şahsiyetti. Bakalım, cihadında muzaffer olup hislerde, emellerde, gönüllerde yer tuttuktan sonra yine o eski temiz ve örnek halinde kalabilmiş mi? Yoksa zafer neşesiyle birçok büyük sanılan kimseler gibi yere göğe sığmaz mı olmuş?

İşte büyük küçük herhangi bir dava ve gaye sahibinin mahiyet ve hakikatini, şahsiyet ve hüviyetini en hakiki çehresiyle aksettirecek olan en berrak âyine budur.

Tarih boyunca, bu müthiş imtihanı kazanmanın şaheser misalini, evvela peygamberler ve bilhassa Sultanü’l-enbiya (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, sonra onun halife ve sahabeleri ve daha sonra onların nurlu yolunda yürüyen büyük zatlar vermişlerdir.


Peygamber Efendimiz, şu اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَاءِ yani “Âlimler, peygamberlerin vârisleridirler.” hadîs-i şerifleriyle âlim olmanın pek kolay bir şey olmadığını, i’cazkâr belâgatları ile beyan buyuruyorlar.

Zira mademki bir âlim, peygamberlerin vârisidir; o halde hak ve hakikatin tebliğ ve neşri hususunda, aynen onların tutmuş oldukları yolu takip etmesi lâzımdır. Her ne kadar bu yol; bütün dağ, taş, çamur, çakıl, uçurum, daha beteri takip, tevkif, muhakeme, hapis, zindan, sürgün, tecrit, zehirlenme, idam sehpaları ve daha akıl ve hayale gelmeyen nice bin zulüm ve işkencelerle dolu da olsa…

İşte Bedîüzzaman, yarım asırdan fazla o mukaddes cihadı ile bütün ömrü boyunca bu çetin yolda yürüyen ve karşısına çıkan binlerle engeli bir yıldırım sürati ile aşan ve peygamberlerin vârisi olan bir âlim olduğunu amelî bir surette ispat eden bir zattır.

Kendisinin ilmî, ahlâkî, edebî, birçok fazilet ve meziyetleri arasında beni en çok meftun eden şey; onun o, dağlardan daha sağlam, denizlerden daha derin, semalardan daha yüksek ve geniş olan imanıdır.

Rabb’im, o ne muazzam iman! O ne bitmez ve tükenmez sabır! O ne çelikten irade! Hayal ve hatıralara ürpermeler veren bunca tazyik, tehdit, tazip ve işkencelere rağmen; o ne eğilmez baş ne boğulmaz ses ve nasıl kısılmaz nefestir!

Büyük İkbal’in heyecanlı şiirlerinden aldığım coşkun bir ilham neşesi ile vaktiyle yazdığım “Mücahid” unvanını taşıyan bir manzumede, aşağıdaki mısraları okuyanlardan belki şairane bir mübalağada bulunduğumu söyleyenler olmuştur. Lâkin şu mukaddimesini yazmakla şeref duyduğum şaheseri okuyanlar, vecdle dolu bir hayranlıkla anlayacaklar ki Allah’ın ne kulları varmış. Eğer bir iman, kemalini bulursa neler yapar ve ne hârikalar doğururmuş.

Bir azm, eğer iman dolu bir kalbe girerse

İnsan da o imandaki son sırra ererse

En azgın ölümler ona zincir vuramazlar

Volkan gibi coşkun akıyor durduramazlar

Rabb’imden iner azmine kuvvet veren ilham

Peygamber’i rüyada görür belki her akşam

Hep nur, onun iman dolu kalbindeki mihrab

Kandil olamaz ufkuna dünyadaki mehtap

Kar kış demez, irkilmez, üzülmez, acı duymaz

Mevsim bütün ömrünce ılık gölgeli bir yaz

Cennetteki âlemleri dünyada görür de

Mahvolsa eğilmez sıradağlar gibi derde

En sarp uçurumlar gelip etrafını sarsa

Ay batsa güneş sönse ufuklar da kararsa

Gökler yıkılıp çökse yolundan yine dönmez

Ruhundaki imanla yanan meşale sönmez

Kalbinde yanardağ gibi iman ne mukaddes

Vicdanına her an şunu haykırmada bir ses:

Ey yolcu! Şafaklar sökecek durma, ilerle

Zulmetlere kan ağlatacak meşalelerle

Yıldızlara bas, çık yüce âlemlere yüksel

İnsanlığı kurtarmaya cennetten inen el.

Sanki bu mısralar iman kahramanı büyük mücahid Bedîüzzaman Hazretleri için yazılmış. Zira bu yüksek sıfatlar, hep onun sıfatlarıdır. Cenab-ı Hak şu âyet-i kerîmede bakınız mücahidlere neler vaad ediyor:

وَالَّذٖينَ جَاهَدُوا فٖينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَاِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِنٖينَ

Meal-i şerifi: “Bizim uğrumuzda mücahede edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz. Ve hiç şüphe yok ki Allah muhsinlerle –Allah’ı görür gibi ibadet eden mücahidlerle– beraberdir.”

Demek ki iman ve Kur’an uğrunda, candan ve cihandan geçen mücahidlere büyük Allah, hakikat ve hidayet yollarını göstereceğini vaad buyuruyor. Hâşâ Cenab-ı Hak vaadinde hulf etmez, yeter ki bu azîm vaad-i İlahîyi icab ettirecek şartlar tahakkuk etsin.

Bu âyet-i kerîme “Üstad”ın karakter ve şahsiyetini tahlil hususunda bize nurdan bir rehber oluyor ve o nurun billur ışığı altında artık en ince çizgileri ve en hassas noktaları görüp sezebiliyoruz. Zira mademki bir insan Cenab-ı Hakk’ın hıfz ve himayesinde bulunmak nimetine mazhar olmuştur. Artık onun için korku, endişe, üzüntü, yılma, usanma vesaire gibi şeyler bahis mevzuu olamaz.

Allah’ın nuru ile nurlanan bir gönlün semasını hangi bulutlar kaplayabilir? Her an huzur-u İlahîde bulunmak bahtiyarlığına eren bir kulun ruhunu; hangi fâni emel ve arzular, hangi zavallı teveccüh ve iltifatlar ve hangi pespâye gaye ve ihtiraslar tatmin, teskin ve teselli edebilir?

Allah’tır onun yârı, mürebbisi, velisi

Andıkça bütün nur oluyor duygusu, hissi

Yükselmededir marifet iklimine her an

Bambaşka ufuklar açıyor ruhuna Kur’an

Kur’an ona yâd ettiriyor “Bezm-i Elest”i

Âşık, o tecellinin ezelden beri mesti.

İşte Bedîüzzaman, böyle hârikalar hârikası bir inayete mazhar olan mübarek bir şahsiyettir. Ve bunun içindir ki zindanlar ona bir gülistan olmuş; oradan ebediyetlerin nurlu ufuklarını görür. İdam sehpaları, birer vaaz ve irşad kürsüsüdür. Oradan insanlığa ulvi bir gaye uğrunda sabır ve sebat, metanet ve celadet dersleri verir. Hapishaneler birer Medrese-i Yusufiyeye inkılab eder. Oraya girerken bir profesörün üniversiteye ders vermek için girdiği gibi girer. Zira oradakiler, onun feyiz ve irşadına muhtaç olan talebeleridir. Her gün birkaç vatandaşın imanını kurtarmak ve canileri melek gibi bir insan haline getirmek, onun için dünyalara değişilmez bir saadettir.

Böyle bir yüksek iman ve ihlas şuuruna mâlik olan insan, hiç şüphesiz ki zaman ve mekân mefhumlarının fâniler üzerinde bıraktığı yaldızlı tesirleri kesif madde âleminde bırakarak; ruhu ile maneviyat âleminin pırıl pırıl nurlar saçan ufuklarına yükselmiş bir haldedir.

Büyük mutasavvıfların (ra) fena fillah, beka billah diye tarif ve tavsif buyurdukları yüksek mertebe, işte bu kudsî şerefe nâil olmaktır.

Evet, her mü’minin kendine mahsus bir huzur, huşû, tefeyyüz, tecerrüd ve istiğrak hali vardır. Ve herkes iman ve irfanı, salah ve takvası, feyiz ve maneviyatı nisbetinde bu İlahî hazdan feyizyâb olabilir. Lâkin bu güzel hal, bu tatlı visal ve bu emsalsiz haz; geçen âyet-i kerîmedeki ihsan erbabı olan o büyük mücahidlerde her zaman devam ediyor. Ve işte onlar bu sebepten dolayıdır ki Mevla’yı unutmak gafletine düşmüyorlar. Nefisleri ile arslanlar gibi bütün ömürleri boyunca çarpışıyorlar. Ve hayatlarının her lahzası, en yüksek terakki ve tekâmül hatıraları kaydediyor. Ve bütün varlıkları; o cemal, kemal ve celal sıfatları ile muttasıf olan Rabbü’l-âlemîn’in rızasında erimiş bulunuyorlar.

Mevla, bizleri de o bahtiyarlar zümresine ilhak eylesin, âmin!


Yukarıdaki sahifelerde, büyük Üstadın, dostlarını meftun ve hayran ettiği kadar da düşmanlarını dehşetler içerisinde bırakan azametli imanından bahsettik. Biraz da mümtaz şahsiyeti, nurdan bir hâle halinde sarmakta olan üstün meziyetlerinden, ahlâk ve kemalâtından bahsedelim.

Malûm ya, her şahsiyeti, muhtelif ve muayyen meziyetler çerçeveler. Binaenaleyh Üstadın şahsiyetini tekvin eden başlıca sıfatlar şunlardır:

Feragati

Bir dava sahibinin ve bilhassa ıslahatçının muvaffakıyet şartlarının en mühimmi feragattir. Zira gözler ve gönüller, bu mühim noktayı en ince bir hassasiyetle tetkik ve takibe meyyaldirler. Üstadın bütün hayatı ise baştan başa feragatin şaheser misalleri ile dolup taşmaktadır.

Allâme Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi merhumdan, feragate ait şöyle bir söz işitmiştim: “İslâm, bugün öyle mücahidler ister ki dünyasını değil, âhiretini dahi feda etmeye hazır olacak.”

Büyük adamdan sâdır olan bu büyük sözü tamamen kavrayamadığım için mutasavvıfların istiğrak hallerinde söyledikleri esrarlı sözlere benzeterek, herkese söylememiş ve olur olmaz yerlerde de açmamıştım.

Vaktâ ki aynı sözü Bedîüzzaman’ın ateşler saçan heyecanlı ifadelerinde de okuyunca anladım ki büyüklere göre feragatin ölçüsü de büyüyor. Evet, İslâm için bu kadar acıklı bir feragate katlanmaya razı olan mücahidleri, Erhamü’r-Râhimîn olan Allahu Zülkerim Teâlâ ve Takaddes Hazretleri bırakır mı? O fedai kulunu lütf u kereminden, inayet ve merhametinden mahrum etmek şanına –hâşâ– yakışır mı?

İşte Bedîüzzaman, bu müstesna tecellinin en parlak misalidir. Bütün ömrü boyunca mücerred yaşadı. Dünyanın bütün meşru lezzetlerinden tamamen mahrum kaldı. Bir yuva kurmak ve orada mesud bir aile hayatı geçirmek sevdasına düşmeye vakit ve fırsat bulamadı. Fakat Cenab-ı Hak, kendisine öyle şeyler ihsan etti ki fâni kalemlerle tarif olunamayacak kadar muazzam ve muhteşemdir.

Bugün, dünyada hangi bir aile reisi –manen– Bedîüzzaman Hazretleri kadar mesuddur? Hangi bir baba, milyonlarla evlada sahip olmuştur? Hem de nasıl evlatlar!.. Ve hangi bir üstad, bu kadar talebe yetiştirebilmiştir?

Bu kudsî ve ruhî rabıta –biiznillah-i teâlâ– dünyalar durdukça duracak ve nurdan bir sel halinde ebediyetlere kadar akıp gidecektir. Çünkü bu İlahî dava, Kur’an-ı Kerîm’in nur deryasında tebellür eden bir varlık olduğu gibi Kur’an’dan doğmuş ve Kur’an’la beraber yaşayacaktır.

Şefkat ve Merhameti

Büyük Üstad, hak ve hakikati tâ çocukluğunda bulmuştu. Kalbinin feryadını ve ruhunun münâcatını dinlemek için mağaralara kapandığı günlerde bile ibadet ve taatten, tefekkür ve murakabelerden feyiz ve huzur almanın zevkine ermiş olan bir “ârif-i billah” idi.

Lâkin karanlık gece dalgalarını andıran korkunç küfür ve ilhad kâbusunun Müslüman dünyasını ve dolayısıyla memleketimizi kaplamak üzere olduğu o tehlikeli günlerde, yatağından fırlayan bir arslan gibi yanardağları andıran bir kükreyişle cihad meydanına atıldı. Bütün rahat ve huzurunu bu mukaddes davaya feda etti. Ve işte bu hikmete mebnidir ki o günden beri her sözü bir dilim lav, her fikri bir ateş parçası olmuş. Düştüğü gönülleri yakıyor; hisleri, fikirleri alevlendiriyor.

Büyük Üstadın tam bir uzlet ve inzivadan sonra tekrar irşad ve cemiyet hayatına atılması, aynen İmam-ı Gazalî’nin hayatında geçirmiş olduğu o mühim ve tarihî merhaleye benzemektedir.

Demek ki Cenab-ı Hak, büyük mürşidleri böyle bir müddet inzivada terbiye, tasfiye ve tezkiye ettikten sonra tenvir ve irşad vazifesiyle mükellef kılıyor. Ve bu sebebledir ki bir mâ-i mukattardan daha temiz ve berrak olan yüreklerinden kopup gelen nefesler, kalplere akseder etmez bambaşka tesirler icra ediyor.

Arz ettiğim gibi İmam-ı Gazalî’nin bundan dokuz yüz sene evvel ahlâk ve fazilet sahasında yapmış olduğu fütuhatı; bu asırda Bedîüzzaman, iman ve ihlas vâdisinde başarmıştır.

Evet, Hazret-i Üstadı bu müthiş cihad meydanlarına sevk eden, hep bu eşsiz şefkat ve merhameti olmuştur. Ve bunu bizzat kendisinden dinleyelim:

Bana: “Sen şuna buna niçin sataştın?” diyorlar. Farkında değilim; karşımda müthiş bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor, içinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler…

İstiğnası

Üstadın hayatı boyunca cemiyetimizin her tabakasına vermekte olduğu binlerle istiğna örnekleri, dillere destan olmuş bir ulviyeti haizdir.

Mâsivadan tam manasıyla istiğna ederek, uzvî ve ruhî bütün varlığı ile Rabbü’l-âlemîn’in bitmez ve tükenmez hazinesine dayanmayı, müddet-i hayatında bir itiyad değil, âdeta bir mezhep, meşrep ve meslek olarak kabul etmiştir. Ve bunda da ne pahasına olursa olsun sebat eylemekte hâlâ devam etmektedir.

İşin orijinal tarafı: Bu meslek, kendi şahsına münhasır kalmamış, talebelerine de kudsî bir mefkûre halinde intikal etmiştir. Nur deryasında yıkanmak şerefine mazhar olan bir Nur talebesinin istiğnasına hayran olmamak kabil değildir.

Bakınız, Üstad; Mektubat unvanını taşıyan şaheserin İkinci Mektup’unda bu mühim noktayı altı vecih ile ne kadar asil bir iman ve irfan şuuru ile izah eder:

“Birincisi: Ehl-i dalalet, ehl-i ilmi; ilmi vasıta-i cer etmekle ittiham ediyorlar. İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Binaenaleyh bunları fiilen tekzip lâzımdır.

İkincisi: Neşr-i hak için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz. Kur’an-ı Hakîm’de, hakkı neşredenler اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ ۞ اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ diyerek insanlardan istiğna göstermişler…”

İşte Risale-i Nur Külliyatı’nın mazhar olduğu İlahî fütuhat, hep bu enbiya mesleğinde sebat kahramanlığının şaheser misali ve hârikulâde neticesidir. Ve bu sayede Üstad, izzet-i ilmiyesini, cihan-kıymet bir elmas gibi muhafaza eylemiştir.

Artık herkesin uğrunda esir olduğu maaş, rütbe, servet ve daha nice bin şahsî ve maddî menfaatlerle aslâ alâkası olmayan bir insan, nasıl olur da gönüller fatihi olmaz? İmanlı gönüller, nasıl onun feyiz ve nuru ile dolmaz?

İktisatçılığı

İktisat, bundan evvel bahsettiğimiz istiğnanın tefsir ve izahından başka bir şey değildir. Zaten iktisat sarayına girebilmek için evvela istiğna denilen kapıdan girmek lâzımdır. Bu sebeple iktisatla istiğna, lâzımla melzum kabîlindendir.

Üstad gibi istiğna hususunda peygamberleri kendine örnek kabul eden bir mücahidin iktisatçılığı, kendiliğinden husule gelecek kadar tabiî bir haslet halini alır ve artık ona günde bir tas çorba, bir bardak su ve bir parça ekmek kâfi gelebilir. Zira bu büyük insan, büyük ve munsif Fransız şairi Lamartin’in dediği gibi: “Yemek için yaşamıyor belki yaşamak için yiyor.”

Üstadın meşrep ve mesleğini tamamen anladıktan sonra, artık onun yüksek iktisatçılığını böyle yemek içmek gibi basit şeylerle mukayese etmeyi çok görüyorum. Zira bu büyük insanın yüksek iktisatçılığını manevî sahalarda tatbik etmek ve maddî olmayan ölçülerle ölçmek lâzım gelir.

Mesela Üstad, bu yüksek iktisatçılık kudretini sırf yemek, içmek, giymek gibi basit şeylerle değil; bilakis fikir, zihin, istidat, kabiliyet, vakit, zaman, nefis ve nefes gibi manevî ve mücerred kıymetlerin israf ve heder edilmemesi ile ölçen bir dâhîdir. Ve bütün ömrü boyunca bir karakter halinde takip ettiği bu titiz muhasebe ve murakabe usûlünü, bütün talebelerine de telkin etmiştir.

Binaenaleyh bir Nur talebesine olur olmaz eseri okutturmak ve her sözü dinlettirmek kolay bir şey değildir. Zira onun gönlünün mihrak noktasında yazılı olan şu “Dikkat!” kelimesi, en hassas bir kontrol vazifesi görmektedir.

İşte Bedîüzzaman, kudretli bir ıslahatçı ve hârikalar hârikası bir pedagog (mürebbi) olduğunu, yetiştirdiği tertemiz nesille fiilen ispat etmiş ve iktisat tarihine nurdan pırıltılarla yazılan bir atlas sahife daha ilâve eden bir nadire-i fıtrattır.

Tevazuu ve Mahviyetkârlığı

Nur Risalelerinin bu kadar hârikulâde bir şekilde cihana yayılmasında, bu iki hasletin çok faydası olmuş ve pek derin tesirleri görülmüştür.

Çünkü Üstad sohbet ve teliflerinde kendine bir kutbü’l-ârifîn ve bir gavsü’l-vâsılîn süsü vermediği için gönüller ona pek çabuk ısınmış, onu tertemiz bir samimiyetle sevmiş ve derhal ulvi gayesini benimsemiştir.

Mesela, ahlâk ve fazilete, hikmet ve ibrete ait olan birçok sohbet ve telkinlerini, doğrudan doğruya nefsine tevcih eder. Keskin ve ateşîn hitabelerinin ilk ve yegâne muhatabı öz nefsidir. Oradan –merkezden muhite yayılırcasına– bütün nur ve sürura, saadet ve huzura müştak olan gönüllere yayılır.

Üstad hususi hayatında gayet halîm selim ve son derece mütevazidir. Bir ferdi değil, hiçbir zerreyi incitmemek için a’zamî fedakârlıklar gösterir. Sayısız zahmet ve meşakkatlere, ızdırap ve mahrumiyetlere katlanır fakat imanına, Kur’an’ına dokunulmamak şartıyla…

Artık o zaman bakmışsınız ki o sakin deniz, dalgaları semalara yükselen bir tufan, sahillere heybet ve dehşet saçan bir umman kesilmiştir. Çünkü o, Kur’an-ı Kerîm’in sadık hizmetkârı ve iman hudutlarını bekleyen kahraman ve fedai bir neferidir. Kendisi bu hakikati veciz bir cümle ile şu şekilde ifade eder: “Bir nefer nöbette iken başkumandan da gelse silahını bırakmayacak. Ben de Kur’an’ın bir hizmetkârı ve bir neferiyim. Vazife başında iken karşıma kim çıkarsa çıksın, hak budur derim, başımı eğmem!”

Vazife başında ve cihad meydanında iken şu mısralar, lisan-ı halidir:

Şahlanan bir ata benzer, kırarım kanlı gemi

Sinsi düşmanlara hâşâ satamam benliğimi

Benliğimden uzak olmaktır esaret bence

Böyle bir zillete düşmek ne hazîn işkence

Ebedî vuslatın aşkıyla geçer her ânım

Dest-i kudretle yapılmış kaledir imanım

Bu mukaddes emelimden ne kadar dilşâdım

Görmek ister beni cennette şehit ecdadım

Ruhum oldukça müebbed, ebedîdir ömrüm

En büyük vuslata, Allah’a çıkan yoldur ölüm.


Kitaba girmezden evvel Üstadı; ilmî, fikrî, tasavvufî ve edebî cepheleri ile de mütalaa etmek isterdim. Fakat çok derin ve pek şümullü olan bu mevzuların birkaç sahife ile hülâsa edilemeyeceğini kat’î bir surette idrak ettikten sonra, artık adı geçen mevzulara birkaç cümle ile temas etmeyi münasip gördüm.

Rabb’im imkânlar lütfederse bu derin mevzuları, Risale-i Nur Külliyatı ve Nur talebeleri ile birlikte, büyük ve müstakil bir eserle, tahlilî bir surette tetkik ve mütalaa etmeyi bütün ruhumla arzu ediyorum. Bu hususta, büyük Üstadımızın ve aziz kardeşlerimin kıymetli dualarını niyaz eylerim.

Üstadın İlmî Cephesi

Merhum Ziya Paşa, şu:

Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz

Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde

beyti ile nesilden nesile bir düstur halinde intikal edecek olan çok büyük bir hakikati ifade etmiştir.

Evet, Müslüman ırkımıza Risale-i Nur Külliyatı gibi muazzam bir iman ve irfan kütüphanesini hediye eden, gönüller üzerinde mukaddes bir nur müessesesi kuran mümtaz ve müstesna zatın kudret-i ilmiyesi hakkında tafsilata girişmek, öğle vakti güneşi tarif etmek kadar fuzulî bir iştir.

Yalnız yanık bir şairimizin:

Hüsn olur kim, seyrederken ihtiyar elden gider

dediği gibi hayatının her lahzasında İlahî tecellilere mazhar bulunan bu mübarek zatın; ilim ve irfanından, ahlâk ve kemalâtından bahsetmek, insana bambaşka bir zevk ve İlahî bir haz veriyor. Bunun için sözü uzatmaktan kendimi alamıyorum.

Üstad; Risale-i Nur Külliyatı’nda dinî, içtimaî, ahlâkî, edebî, hukukî, felsefî ve tasavvufî en mühim mevzulara temas etmiş ve hepsinde de hârikulâde bir surette muvaffak olmuştur.

İşin asıl hayret veren noktası; birçok ulemanın tehlikeli yollara saptıkları en çetin mevzuları, gayet açık bir şekilde ve en kat’î bir surette hallettiği gibi en girdaplı derinliklerden, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in tuttuğu nurlu yolu takip ederek sahil-i selâmete çıkmış ve eserlerini okuyanları da öylece çıkarmıştır.

Bu sebeple Risale-i Nur Külliyatı’nı aziz milletimizin her tabakasına kemal-i emniyet ve samimiyetle takdim etmekle şeref duyuyoruz. Nur Risaleleri, Kur’an-ı Kerîm’in nur deryasından alınan berrak katreler ve hidayet güneşinden süzülen billur huzmelerdir.

Binaenaleyh her Müslüman’a düşen en mukaddes vazife, imanı kurtaracak olan bu nurlu eserlerin yayılmasına çalışmaktır. Zira tarihte pek çok defalar görülmüştür ki bir eser nice fertlerin, ailelerin, cemiyetlerin ve sayısız insan kitlelerinin hidayet ve saadetine sebep olmuştur. Âh! Ne bahtiyardır o insan ki bir mü’min kardeşinin imanının kurtulmasına sebep olur.

Üstadın Fikrî Cephesi

Malûm ya; her mütefekkirin kendine mahsus bir tefekkür sistemi, fikrî hayatında takip ettiği bir gayesi ve bütün gönlü ile bağlandığı bir ideali vardır. Ve onun tefekkür sisteminden, gaye ve idealinden bahsetmek için uzun mukaddimeler serdedilir. Fakat Bedîüzzaman’ın tefekkür sistemi, gaye ve ideali, uzun mukaddimelerle filan yorulmaksızın bir cümle ile hülâsa edilebilir:

Bütün semavî kitapların ve bilumum peygamberlerin yegâne davaları olan “Hâlık-ı kâinat’ın uluhiyet ve vahdaniyetini ilan” ve bu büyük davayı da ilmî, mantıkî ve felsefî delillerle ispat eylemektir.

— O halde Üstadın mantık, felsefe ve müsbet ilimlerle de alâkası var?

— Evet mantık ve felsefe, Kur’an’la barışıp hak ve hakikate hizmet ettikleri müddetçe Üstad en büyük mantıkçı ve en kudretli bir feylesoftur. Mukaddes ve cihan-şümul davasını ispat vâdisinde kullandığı en parlak delilleri ve en kat’î bürhanları, Kur’an-ı Kerîm’in Allah kelâmı olduğunu her gün bir kat daha ispat ve ilan eden “müsbet ilim”dir.

Zaten felsefe, aslında hikmet manasına geldikçe, Vâcibü’l-vücud Teâlâ ve Takaddes Hazretlerini, Zat-ı Bâri’sine lâyık sıfatlarla ispata çalışan her eser, en büyük hikmet ve o eserin sahibi de en büyük hakîmdir.

İşte Üstad böyle ilmî bir yolu, yani Kur’an-ı Kerîm’in nurlu yolunu takip ettiği için binlerle üniversitelinin imanını kurtarmak şerefine mazhar olmuştur. Hazretin bu hususta haiz olduğu ilmî, edebî ve felsefî daha pek çok meziyetleri vardır. Fakat onları, eserlerinden misaller getirerek inşâallah müstakil bir eserde arz etmek emelindeyim. وَ مِنَ اللهِ التَّوْفٖيقُ

Tasavvuf Cephesi

Nakşibendî meşayihinden, her harekâtını Peygamber-i Zîşan Efendimiz Hazretlerinin harekâtına tatbik etmeye çalışan ve büyük bir âlim olan bir zata sordum:

— Efendi Hazretleri, ulema ile mutasavvıfe arasındaki gerginliğin sebebi nedir?

— Ulema, Resul-i Ekrem Efendimizin ilmine, mutasavvıflar da ameline vâris olmuşlar. İşte bu sebepten dolayıdır ki Fahr-i Cihan Efendimizin hem ilmine ve hem ameline vâris olan bir zata “zülcenaheyn” yani “iki kanatlı” deniliyor.

Binaenaleyh tarîkattan maksat, ruhsatlarla değil, azîmetlerle amel edip ahlâk-ı Peygamberî ile ahlâklanarak bütün manevî hastalıklardan temizlenip Cenab-ı Hakk’ın rızasında fâni olmaktır. İşte bu ulvi dereceyi kazanan kimseler, şüphesiz ki ehl-i hakikattirler. Yani tarîkattan maksud ve matlub olan gayeye ermişler demektir. Fakat bu yüksek mertebeyi kazanmak, her adama müyesser olamayacağı için büyüklerimiz matlub olan hedefe kolaylıkla erebilmek için muayyen kaideler vaz’eylemişlerdir. Hülâsa; tarîkat, şeriat dairesinin içinde bir dairedir. Tarîkattan düşen, şeriata düşer fakat –maazallah– şeriattan düşen, ebedî hüsranda kalır.

Bu büyük zatın beyanatına göre Bedîüzzaman’ın açtığı nur yolu ile hakiki ve şaibesiz tasavvuf arasında cevherî hiçbir ihtilaf yoktur. Her ikisi de Rıza-yı Bâri’ye ve bi’n-netice cennet-i a’lâya ve dîdar-ı Mevla’ya götüren yollardır.

Binaenaleyh bu asil gayeyi istihdaf eden herhangi mutasavvıf bir kardeşimizin, Risale-i Nur Külliyatı’nı seve seve okumasına hiçbir mani kalmadığı gibi bilakis Risale-i Nur tasavvuftaki “murakabe” dairesini, Kur’an-ı Kerîm yolu ile genişleterek ona bir de tefekkür vazifesini en mühim bir vird olarak ilâve etmiştir.

Evet, insanın gözüne gönlüne bambaşka ufuklar açan bu “tefekkür” sebebiyle sadece kalbinin murakabesi ile meşgul olan bir sâlik, kalbi ve bütün letaifi ile birlikte zerrelerden kürelere kadar bütün kâinatı azamet ve ihtişamı ile seyir ve temaşa, murakabe ve müşahede ederek Cenab-ı Hakk’ın o âlemlerde bin bir şekilde tecelli etmekte olan esma-i hüsnasını, sıfât-ı ulyâsını kemal-i vecd ile görerek, artık sonsuz bir mabedde olduğunu aynelyakîn, ilmelyakîn ve hakkalyakîn derecesinde hisseder. Çünkü içine girdiği “mabed” öyle ulu bir mabeddir ki milyarlara sığmayan cemaatin hepsi aşk ve şevk, huşû ve istiğraklar içinde Hâlık’ını zikrediyor. Yanık, tatlı ve güzel lisanları; şive, nağme, ahenk ve besteleri ile bir ağızdan سُبْحَانَ اللّٰهِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَلَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ diyorlar.

Risale-i Nur’un açtığı iman ve irfan ve Kur’an yolunu takip eden, işte böyle muazzam ve muhteşem bir mabede girer. Ve herkes de iman ve irfanı, feyiz ve ihlası nisbetinde feyizyâb olur.

Edebî Cephesi

Eskiden beri lafız ve mana, üslup ve muhteva bakımından edibler ve şairler, mütefekkirler ve âlimler ikiye ayrılmışlardır. Bunlardan bazıları, sadece üslup ve ifadeye, vezin ve kafiyeye kıymet vererek manayı ifadeye feda etmişlerdir. Ve bu hal de kendini en çok şiirde gösterir.

Diğer zümre ise en çok mana ve muhtevaya ehemmiyet vererek özü söze kurban etmemişlerdir.

Artık Bedîüzzaman gibi büyük bir mütefekkirin edebî cephesi bu küçük mukaddime ile kolayca anlaşılır sanırım. Zira Üstad o kıymetli ve bereketli ömrünü, kulaklarda kalacak olan sözlerin tanzim ve tertibi ile değil, bilakis kalplerde, ruhlarda, vicdan ve fikirlerde kudsî bir ideal halinde insanlıkla beraber yaşayacak olan din hissinin, iman şuurunun, ahlâk ve fazilet mefhumunun asırlara, nesillere telkini ile meşgul olan bir dâhîdir. Artık bu kadar ulvi bir gayenin tahakkuku için candan ve cihandan geçen bir mücahid, pek tabiîdir ki fâni şekillerle meşgul olamaz.

Bununla beraber Üstad zevk inceliği, gönül hassasiyeti, fikir derinliği ve hayal yüksekliği bakımından hârikulâde denecek derecede edebî bir kudret ve melekeyi haizdir. Ve bu sebeple üslup ve ifadesi, mevzuya göre değişir.

Mesela, ilmî ve felsefî mevzularda mantıkî ve riyazî delillerle aklı ikna ederken gayet veciz terkipler kullanır. Fakat gönlü mest edip ruhu yükselteceği anlarda ifade o kadar berraklaşır ki tarif edilemez.

Mesela semalardan, güneşlerden, yıldızlardan, mehtaplardan ve bilhassa bahar âleminden ve Cenab-ı Hakk’ın o âlemlerde tecelli etmekte olan kudret ve azametini tasvir ederken üslup o kadar latîf bir şekil alır ki artık her teşbih, en tatlı renklerle çerçevelenmiş bir levhayı andırır ve her tasvir, hârikalar hârikası bir âlemi canlandırır.

İşte bu hikmete mebnidir ki bir Nur talebesi Risale-i Nur Külliyatı’nı mütalaası ile –üniversitenin herhangi bir fakültesine mensup da olsa– hissen, fikren, ruhen, vicdanen ve hayalen tam manasıyla tatmin edilmiş oluyor.

Nasıl tatmin edilmez ki Risale-i Nur Külliyatı, Kur’an-ı Kerîm’in cihan-şümul bahçesinden derilen bir gül demetidir. Binaenaleyh onda, o mübarek ve İlahî bahçenin nuru, havası, ziyası ve kokusu vardır.

Ruhun bu ihtiyacını söyler akan sular

Kur’an’a her zaman beşerin ihtiyacı var.

Ali Ulvi Kurucu

(Tarihçe-i Hayat'ın Ön Sözü)

Bediüzzaman Hakkında Hizmetindeki Talebelerinin Bir Mektubu

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَ الْمَكْتُوبَةِ

Çok sevgili, çok kıymettar, çok müşfik Üstadımız Efendimiz Hazretleri!

Evvela: Leyle-i Mi’racınızı tebrik eder, ellerinizden öper, kusurumuzun affını rica ederiz.

Üstadımızın tercüme-i halini merak edenlere deriz ki:

Kur’an-ı Hakîm otuz üç âyâtının i’cazkâr işaretiyle, İmam-ı Ali (radıyallahu anh) Celcelutiye ve Ercuze’sinde kerametkâr delâlatıyla, Gavs-ı A’zam (kuddise sırruhu) beşaretkâr beyanatıyla, Üstadımızın hakiki tercüme-i halini ve Risale-i Nur’un hakiki mahiyetini beyan etmişler.

Üstadımızın şahs-ı manevîsini bilmek isteyenler, Risale-i Nur’un İşarat-ı Kur’aniye ve Keramat-ı Aleviye ve Keramat-ı Gavsiye risalelerini ve Risale-i Nur’un sair eczalarını dikkatle tetebbu etmeleri lâzımdır. Yalnız bizim, Üstadımız hakkındaki kanaat-i kat’iyemiz şudur ki:

İsm-i Nur ve ism-i Hakîm’e mazhariyetle, Kur’an-ı Hakîm’in hazinesinden nâil olduğu hakaik ve maarifi, tahdis-i nimet maksadıyla beşere ilan eden bu allâme-i zîfünun Bedîüzzaman Hazretleri, ahlâk-ı Muhammediye (aleyhissalâtü vesselâm) ile tahalluk etmiş, nefis ve heva berzahlarından geçmiş, mekârim-i ahlâkın en mümtaz ve müstesna bir timsal-i mücessemi olarak bu asırda bulunmuş. Şimdiye kadar bütün hayatında şâyan-ı hayret bir ulüvv-ü himmet ve sekinet ve iffet ve mahviyet içinde yaşamış. Gına-yı kalbi, tevekkül ve kanaati hârikulâde; maişet ve kıyafeti pek sade ve mekârim-i ahlâkı pek fevkalâde; dünyaya zerre kadar meyil ve muhabbet etmez.

Hem öyle bir tarzda izzet-i ilmiyeyi hayatta muhafaza etmiş ki aslâ kimseye arz-ı iftikar etmemek, hayatının en mühim bir düsturu olmuştur. Dünya kendilerine teveccüh etmişse de ondan yüz çevirmiş olan Üstadımız; emr-i maaşta Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle, iffet ve nezahetini daima muhafaza eder; sadaka, zekât ve hediyeleri almaz. Yakînen biliyoruz ki Kastamonu’da bulundukları zaman, oturdukları evin icarını vermek için yorganını sattılar da yine hiçbir suretle hediye kabul etmediler.

Hem Üstadımız, tekellüf ve taazzumdan aslâ hoşlanmaz ve talebelerinin dahi tekellüf kaydından âzade olmalarını emreder. Ve buyururlar ki: “Tekellüf, şer’an ve hikmeten fenadır çünkü tekellüf sevdası, insanı hadd-i marufu tecavüze sevk eder. Mütekellif olanlar, bazen hodbinane bir tezahür ve tefahur tavrı ve muvakkat soğuk bir riyakâr vaziyeti takınmaktan kurtulmaz. Halbuki bunların ikisi de ihlası zedeler.”

Hem Üstadımız, gayet mütevazidir. Tefevvuk ve temeyyüz daiyelerinden, şöhret sevdalarından ziyadesiyle sakınırlar. Kendilerine mahsus safi meşrebi, o gibi can sıkacak şeylerden âlîdir. Herkese hele ihtiyarlara ve çocuklara ve fukaralara, rıfk ve mülâyemetle uhuvvetkârane bir muamele-i hâlisanede bulunurlar. Mübarek yüzlerinde, mehabet ve beşaşetle karışık bir nur-u vakar lemean eder. Heybetle beraber âsâr-ı üns ve ülfet dahi görünür. Daima mütebessim bulunurlar. Fakat bazen tecelliyatın muktezası olarak mehabet ve celal nazarı o derece tezahür eder ki artık o zaman yanında bulunup da söz söylemek isteyen adamın, âdeta dili tutulur, ne söylemek istediği anlaşılmaz. Bu âcizler, çok defa bu hali müşahede ettik.

Üstadımızın, az söylemek âdetidir. Fakat söylediğini veciz söyler, her halde düstur-u hikmet olarak pek manidar ve pek şümullü birer câmiü’l-kelimdirler.

Üstadımız ne kimseyi zemmeder ve ne de yanında kimseyi gıybet ettirir. Bunlardan aslâ hoşlanmaz. Kusur ve hataları setrederler. Hem o kadar hüsn-ü zanna mâliktir ki hattâ kendisi hakkında bir nâ-seza söz tebliğ edene “Hâşâ, bu yalandır. Bu sözü söyledi dediğin zat, böyle söylemez.” buyururlar.

Üstadımızın nefisle mücahedede bir rüsuh ve ihtisası vardır ki aslâ huzuzat-ı nefsaniyelerine hizmet etmezler. Bir insana kâfi gelmeyecek kadar az yerler ve az uyurlar. Gecelerde, sabaha kadar câlib-i dikkat bir hal-i hâşiane ile ubudiyette bulunurlar. Yaz ve kış, bu âdetleri tahallüf etmez. Teheccüd ve münâcat ve evradlarını aslâ terk etmezler. Hattâ bir ramazan-ı şerifte pek şiddetli hastalıkta, altı gün bir şey yemeden savm-ı visal içinde ubudiyetteki mücahedelerini terk etmediler. Komşuları her zaman derler ki: “Biz, sizin Üstadınızın sekiz sene yaz ve kış geceleri, aynı vakitlerde sabaha kadar hazîn ve muhrik sadâsıyla münâcat seslerini dinler ve böyle fâsılasız devamlı mücahedesine hayretler içinde kalırdık.”

Hem Üstadımız, taharet ve nezafet-i şer’iyeye son derece riayet eder; her zaman abdestli olarak bulunur; aslâ mübarek vaktini boş geçirmez. Ya Risale-i Nur telifiyle veya tashihiyle meşgul veya Münâcat-ı Cevşeniyeyi kıraat ve secdegâh-ı ubudiyete kaim veya tefekkür-ü a’lâ-i İlahî bahrine müstağrak bulunurdu. Ekseriyetle, yaz zamanı şehre uzak ormanlık dağ vardı. Üstadımızla oraya giderdik. Yolda hem Risale-i Nur tashih ederler hem bu âciz talebelerinin okudukları risaleye dikkat ederler ve tashih için hatalarını söylerler veyahut eski müellefatından birisinden ders verirler, bu suretle yolda bile mübarek vaktini vazife ile geçirirlerdi. Evet, biz itiraf ediyoruz ki Üstadımızın nutkundaki letafet ve ülfetindeki halâvet o derece feyiz bahşederdi ki insan, sabahtan akşama kadar o vaziyette ders alsa yol yürüse aslâ sıkılmak ihtimali yoktu.

Hem Üstadımız, Risale-i Nur hizmetini her şeye tercih ederler ve buyururlardı ki: “Yirmi senedir Kur’an-ı Hakîm’den ve Risale-i Nur’dan başka bir kitabı ne mütalaa etmişim ve ne de yanımda bulundurmuşum, Risale-i Nur kâfi geliyor.” Evet, Feyyaz-ı Mutlak tarafından bütün hakaik-i Kur’aniye kalb-i münevverine ilham ve ilka-i küllî ile ifaza olunur da Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan başka neye muhtaç olur? Bundan şüphesi olanlar, Risale-i Nur’a dikkat etsinler.

Cenab-ı Hak Üstadımıza Risale-i Nur’un telifinde öyle bir iktidar-ı bedî’ ihsan etmiştir ki bu, herkese nasib olacak hasletlerden değildir. O hârika Nur Risaleleri, her biri gurbette, hastalık içinde, dağda, bağda, kâtipsiz, tahammülü müşkül gayet ağır şerait dâhilinde, zahirî nice müşkülatlarla meydana gelmiş ve mü’minlerin imdadına yetişmiştir. Fakat Cenab-ı Hakk’a şükrolsun ki inayet-i İlahiye, hârika bir tarzda Üstadımıza fevkalâde muvaffakıyet ihsan etmiştir.

İşte bu sırdandır ki Cenab-ı Hak, ona kâinatı bir kitab-ı semavî ve arzı bir sahife gibi keşif ve şuhudla bihakkalyakîn okuyacak bir iktidar vermiş; mahz-ı inayetle böyle kudsî bir esere sahip kılmıştır.

Evet, âyât-ı teşriiyeyi hâvi Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın hakaik ve maarifini ve âyât-ı kevniyeyi şâmil kitab-ı kebir-i kâinatın vezaif ve maânîsini beyan edip marifetullahın en yüksek derecatına urûca nev-i beşeri teşvik eden ve bugünkü günde, ölmeye yüz tutan kalpleri bile izn-i İlahî ile ihtizaza getirecek kadar hârika bir eser-i bedîa, bir sereyan-ı seria olan Risale-i Nur ile neşr-i hakaik eden bu vücud-u mesud ile beşeriyet iftihar etmek lâzım gelirken; çok garibdir ki ehl-i şakavet tarafından zehir verilmeye cesaret ve taş attırılmaya bile cüret ediliyor.

Evet اَشَدُّ الْبَلَاءِ عَلَى الْاَنْبِيَاءِ ثُمَّ الْاَوْلِيَاءِ sırrıyla, enbiyanın vârisi olanların türlü türlü belalara uğramaları, hikmet-i İlahiye iktizasından olmasıyla, o zümre-i mübareke gibi Üstadımız dahi nice belalara hedef olmuştur. Hattâ Kastamonu’ya ilk teşrif ettikleri zaman çocuklar, bir bedbaht şakî tarafından teşvik edilip abdest almak için çeşmeye çıktıkları vakit taş atmışlar. Fakat Üstadımız daima gördüğü eza ve cefalara ulü’l-azmane sabır ve tahammül eder. Hem safa-i sadra ve selâmet-i kalbe mâlik olduklarından, o çocuklara dahi hiddet etmeyip buyururlardı ki: “Bunlar Sure-i Yâsin’den mühim bir âyetin nüktesini keşfime sebep oldular.” diye onlara dua ederlerdi. Sonra bu çocuklar, Üstadımızın duaları bereketiyle şâyan-ı hayret bir hal kesbettiler ki Üstadımızı uzak yakın nerede görürlerse koşarak yanına gelirler, mübarek elini öperler, duasını alırlardı.

Hem Üstadımızın hârika hâlâtı ve şâyan-ı hayret garaib-i ahvali, başta Risale-i Nur olarak pek çoktur. Evet, biz itiraf ediyoruz ki Üstadımız bizim hatırat-ı kalbimizi bizden ziyade okur, çok defa haberimiz olmadığı bir meseleden bizleri şiddetli telaşla ikaz ederler, bizi hayrette bırakırlar. Fakat günler geçtikten sonra aynen Üstadımızın ikaz ettiği şeyle karşılaşır, aklımız başımıza gelirdi. Üstadımızla dağa gittiğimiz zaman, daha şehre dönme zamanı gelmeden, birden Üstadımız kalkarlar, bize de emrederlerdi. Hikmetini sormak istediğimizde: “Acele gidelim, Risale-i Nur hizmeti için bizi bekliyorlar.” Hakikaten, şehre avdetimizde, mutlaka mühim bir Risale-i Nur şakirdi bizi bekliyor bulur veya birkaç defa gelip gittiğini komşular haber verirlerdi.

Yine bir gün, Mevlana Hâlid (ks) Hazretlerinin Küçük Âşık namında bir talebesinin neslinden mübarek bir hanım, yanında (Hâşiye[8]) çok senelerden beri muhafaza ettiği Mevlana Hazretlerinin cübbesini, ramazan-ı şerifte teberrüken Üstadımızın yanında kalsın diye Feyzi ile gönderir. Üstadımız hemen Emin kardeşimize yıkamak için emrederek Cenab-ı Hakk’a şükretmeye başlar. Feyzi’nin hatırına: “Bu hanım, benim ile yirmi gün için gönderdi; Üstadım neden sahip çıkıyor?” diye hayretler içinde kalır. Sonra o hanımı görür, o hanım Feyzi’ye der ki: “Üstad hediyeleri kabul etmediğinden bu suretle belki kabul eder diye öyle söylemiştim. Fakat emanet onundur, canımız dahi feda olsun.” der, o kardeşimizi hayretten kurtarır.

Evet, mübarek Üstadımızın o cübbeyi kabulü, Mevlana Hâlid’den sonra vazife-i teceddüd-ü dinin kendilerine intikaline bir alâmet telakki etmesindendir, derler. Hem de öyle olmak lâzım. Çünkü hadîs-i sahihte: اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دٖينَهَا buyurulmuş. Mevlana Hazretlerinin veladeti 1193, Üstadımız Hazretlerinin ise 1293’tür. Bu hadîsin tam izahı Risale-i Gavsiye’de vardır.

Üstadımız ara sıra bizlere hususan Feyzi’ye, latîfe tarzında buyururlardı ki: “Cezanız var, tokat yiyeceksiniz, hapse gireceksiniz.” diye Denizli hapsimizi bize remzen haber verip hem bizi ikaz hem kable’l-vuku bir mühim hâdiseyi keşfen beyan ediyorlardı. Hakikaten çok geçmedi, Üstadımızın dediği çıktı.

Yine Denizli hapsi hâdisesinden evvel buyurdular ki: “Kardeşlerim, çoktandır sekiz seneden fazla bir yerde kalmamışım. Şimdi buraya geleli sekiz sene oluyor. Bu sene herhalde ya vefat edeceğim veya başka yere nakledeceğim.” diye Kastamonu’dan teşrifini haber veriyorlardı.

Hem Denizli hapsi musibetinden evvel Üstadımız buyururlardı ki: “Kardeşlerim, Risale-i Nur’a birkaç cihette hücum hissediyorum, ziyade ihtiyat ediniz.” Hakikaten çok geçmedi, İstanbul’da bir ihtiyar hoca, bilmeyerek bir risalenin bir meselesine itiraz ediyor. Sonra eski fetva emini merhum Ali Rıza Efendi Hazretleri, o hocanın itirazını red ve Risale-i Nur’un hakkaniyetini tam tasdik ediyor.

Bir müddet sonra bir hayvan ürküp Üstadımızın bacağını incitiyor. Aylarca ızdıraplar içinde, vazife-i ubudiyetini ve Risale-i Nur’un hizmet-i kudsiyesini çok müşkülatla îfa edebildi. Sonra dağda müthiş bir zehirlenmeden mütevellid gayet ağır surette hasta iken, Denizli hapsi tevkifi meydana çıktı. Fakat o ferd-i ferîd, tahammülü pek müşkül bu dehşetli halde hem hizmet-i imaniye ve Kur’aniyedeki azm-i metinini hem ubudiyetteki vezaifi îfaya son derece gayret edip aslâ fütur getirmeden ulü’l-azmane bir sabır ile sebat ediyordu.

Yine Üstadımız tevkifimizden evvel mükerreren buyururlardı ki: “Ehl-i dünya, Risale-i Nur’a ilişmesinler; ilişirlerse âfetlerin hücumuna sebep olurlar.” Hakikaten herkesçe malûmdur ki: Risale-i Nur şakirdleri tevkif edilir edilmez her tarafta âfetler, zelzeleler, hastalıklar başlardı tâ Risale-i Nur’un hakkaniyeti tasdik olunup vatana faydalı olduğu itiraf edilinceye kadar çok yerlerde, ezcümle Kastamonu’da zelzele devam etti. Hattâ Kastamonu’nun tarihî yüksek kalesi –ki bazı risalelerin medresesi hükmüne geçti– Risale-i Nur’a ve müellifi olan Üstadımıza iştiyak ve hasretinden matem tutup en sağlam, köklü taşlarını aşağı atarak Üstadımızın ihbar-ı gaybîsini maddeten tasdik etmiştir.

Üstadımız, tevkifimizden mukaddem buyururlardı ki: “Risale-i Nur’a müthiş bir hücum planı var fakat merak etmeyiniz. Müjde, inayet-i İlahiye imdadımıza yetişecek. Şöyle ki: Bugün okumak için Hizb-i A’zam-ı Nurî’yi açmıştım, birden karşıma وَ اصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَ سَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ âyeti çıktı. Manen “Bana bak!” dedi. Ben de baktım, gördüm ki manasının çok tabakalarından hususan mana-yı işarîsiyle ve cifrîsiyle hem hapis musibetine hem necatımıza işaret ve bize beşaret ediyor.” buyurdular. İşte Denizli mahkemesi, beraet kararı vermezden dokuz ay evvel, bilâ-tereddüt bu âyetin definesinden aldığı cevheri izhar edip hem bu âyet-i kerîmenin mühim nükte-i i’cazını keşif hem de bu kuvve-i maneviyeye muhtaç zayıf talebelerini tebşir etmekle bizleri mesrur eylemişlerdir. Bu âyetin tam izahı, Denizli Müdafaası’nda ve Lâhikası’ndadır.

Nüsha-i nadire-i zaman olan Üstadımız, gayet şecî ve metin ve ulü’l-azmane bir cesaret-i fevkalâdeye mâlik bir lisanü’l-haktır ki hak yolunda söz söylemekten çekinmez ve levm-i lâimden korkmazlar. Bir gün “Bismillah” yazılı kabir taşlarını lağımlar üzerine konurken görürler. Orada dünyaca mühim zatlar hazır oldukları halde, kimsenin söyleyemediği gayet acı sözlerle o haksız işe ve daha başka haksız işlere de sedd-i sedid olmuşlardır.

Hem memleketimizde her kim Üstadımızı rencide etmeye cesaret etmişse Risale-i Nur’a zarar getirmişse mutlaka sû-i âkıbete uğramışlardır. Bazıları dehalet edip akılları başlarına gelmiş ise de bazıları da cezalarını çekmişlerdir. Bu vak’aların bazıları, Lâhika’da yazılmıştır.

Elhasıl: Mübarek Üstadımızın evsaf-ı kemalini ve mehasin-i ahvalini bizim gibi âcizlerin bihakkın tasvir ve tarif edebilmesine imkân yoktur. Hâlık-ı Zülcelali ve’l-cemal Hazretleri, Üstadımızı bir vücud-u müstesna olarak yaratmış ve tevfik-i İlahiyesine mazhar kılmıştır. Ne saadet ona ki onun bizzat iştigal ettiği ve ehemmiyetle teşvik ve tavsiye ettiği Risale-i Nur ile hizmet-i Kur’aniye ve imaniyede buluna ve Risale-i Nur’dan dersini almış ola…

Üstadımız memlekette bulundukça fâsılasız neşr-i hakaik eylemiş ve bizim saadetimiz için feyiz bahşeden mübarek nefesini sarf etmiştir. Cenab-ı Erhamü’r-Râhimîn’den bütün ruh u canımızla niyaz ederiz ki:

“Mahşer gününde dahi bizleri اَلسَّعٖيدُ سَعٖيدٌ فٖى بَطْنِ اُمِّهٖ hadîs-i şerifine mazhar olan Üstadımız define-i ulûm ve fünun, bedîü’l-beyan allâme-i Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri ile birlikte haşretsin. Tâ ki o korkulu günde nurlu, müşfik, mübarek eliyle elimizi tutsun, huzur-u Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâma bizi götürsün, inşâallah!..”

Risale-i Nur Şakirdlerinden

Feyzi, Emin

(Tarihçe-i Hayat, Kastamonu Hayatı)

Risale-i Nur ve Tercümanı Hakkında Bir Takrizname

Her asır başında hadîsçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hâdimleri; emr-i dinde mübtedi değil, müttebi’dirler. Yani kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esasat ve ahkâm-ı diniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (asm) harfiyen ittiba yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenilen ebâtîli ref’ ve iptal ve dine vaki tecavüzleri red ve imha ve evamir-i Rabbaniyeyi ikame ve ahkâm-ı İlahiyenin şerafet ve ulviyetini izhar ve ilan ederler. Ancak tavr-ı esasîyi bozmadan ve ruh-u aslîyi rencide etmeden yeni izah tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni ikna usûlleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilat ile îfa-i vazife ederler.

Bu memurîn-i Rabbaniye, fiiliyatlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salabet-i imaniyelerinin ve ihlaslarının âyinedarlığını bizzat îfa ederler. Mertebe-i imanlarını fiilen izhar ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediyenin (asm) tam âmili ve mişvar-ı Ahmediyenin (asm) ve hilye-i Nebeviyenin (asm) hakiki lâbisi olduklarını gösterirler. Hülâsa: Amel ve ahlâk bakımından ve sünnet-i Nebeviyeye (asm) ittiba ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed’e (asm) tam bir hüsn-ü misal olurlar ve numune-i iktida teşkil ederler.

Bunların Kitabullah’ın tefsiri ve ahkâm-ı diniyenin izahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilka-yı nefislerinin ve kariha-i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba-i vahiy olan Zat-ı Pâk-i Risalet’in (asm) manevî ilham ve telkinatıdır. Celcelutiye ve Mesnevî-i Şerif ve Fütuhu’l-Gayb ve emsali âsâr hep bu nevidendir. Bu âsâr-ı kudsiyeye o zevat-ı âlişan ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevat-ı mukaddesenin, o âsâr-ı bergüzidenin tanziminde ve tarz-ı beyanında bir hisseleri vardır; yani bu zevat-ı kudsiye o mananın mazharı, mir’atı ve ma’kesi hükmündedirler.

Risale-i Nur ve Tercümanına Gelince: Bu eser-i âlîşanda şimdiye kadar emsaline rastlanmamış bir feyz-i ulvi ve bir kemal-i nâmütenahî mevcud olduğundan ve hiçbir eserin nâil olmadığı bir şekilde meşale-i İlahiye ve şems-i hidayet ve neyyir-i saadet olan Hazret-i Kur’an’ın füyuzatına vâris olduğu meşhud olduğundan onun esası, nur-u mahz-ı Kur’an olduğu ve evliyaullahın âsârından ziyade feyz-i envar-ı Muhammedîyi (asm) hâmil bulunduğu ve Zat-ı Pâk-i Risalet’in ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf-u kudsîsi evliyaullahın âsârından ziyade olduğu ve onun mazharı ve tercümanı olan manevî zatın mazhariyeti ve kemalâtı ise o nisbette âlî ve emsalsiz olduğu güneş gibi aşikâr bir hakikattir.

Evet, o zat daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhirîne ve ledünniyat ve hakaik-i eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlahiyeye vâris kılınmıştır ki şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nâil olmamıştır. Bu hârika-i ilmiyenin eşi aslâ mesbuk değildir. Hiç şüphe edilemez ki Tercüman-ı Nur, bu haliyle baştan başa iffet-i mücesseme ve şecaat-i hârika ve istiğna-yı mutlak teşkil eden hârikulâde metanet-i ahlâkiyesi ile bizzat bir mu’cize-i fıtrattır ve tecessüm etmiş bir inayettir ve bir mevhibe-i mutlakadır.

O zat-ı zîhavârık daha hadd-i büluğa ermeden bir allâme-i bîadîl halinde bütün cihan-ı ilme meydan okumuş, münazara ettiği erbab-ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş, her nerede olursa olsun vaki olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve aslâ tereddüt etmeden cevap vermiş, on dört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve mütemadiyen etrafına feyz-i ilim ve nur-u hikmet saçmış, izahlarındaki incelik ve derinlik ve beyanlarındaki ulviyet ve metanet ve tevcihlerindeki derin feraset ve basîret ve nur-u hikmet, erbab-ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyla “Bedîüzzaman” unvan-ı celilini bahşettirmiştir. Mezaya-yı âliye ve fezail-i ilmiyesiyle de din-i Muhammedînin (asm) neşrinde ve ispatında bir kemal-i tam halinde rû-nüma olmuş olan böyle bir zat elbette Seyyidü’l-enbiya Hazretlerinin (asm) en yüksek iltifatına mazhar ve en âlî himaye ve himmetine nâildir. Ve şüphesiz o Nebiyy-i Akdes’in (asm) emir ve fermanıyla yürüyen ve tasarrufuyla hareket eden ve onun envar ve hakaikine vâris ve ma’kes olan bir zat-ı kerîmü’s-sıfâttır.

Envar-ı Muhammediyeyi (asm) ve maarif-i Ahmediyeyi (asm) ve füyuzat-ı şem’-i İlahîyi en müşa’şa bir şekilde parlatması ve Kur’anî ve hadîsî olan işarat-ı riyaziyenin kendisinde müntehî olması ve hitabat-ı Nebeviyeyi (asm) ifade eden âyât-ı celilenin riyazî beyanlarının kendi üzerinde toplanması delâletleriyle, o zat hizmet-i imaniye noktasında risaletin bir mir’at-ı mücellası ve şecere-i risaletin bir son meyve-i münevveri ve lisan-ı risaletin irsiyet noktasında son dehan-ı hakikati ve şem’-i İlahînin hizmet-i imaniye cihetinde bir son hâmil-i zîsaadeti olduğuna şüphe yoktur.

Üçüncü Medrese-i Yusufiyenin El-Hüccetü’z-Zehra ve Zühretü’n-Nur olan tek dersini dinleyen Nur şakirdleri namına

Ahmed Feyzi, Ahmed Nazif, Salahaddin, Zübeyr, Ceylan, Sungur, Tabancalı

Benim hissemi haddimden yüz derece ziyade vermeleriyle beraber, bu imza sahiplerinin hatırlarını kırmaya cesaret edemedim. Sükût ederek o medhi Risale-i Nur şakirdlerinin şahs-ı manevîsi namına kabul ettim.

Said Nursî

(Şualar, 15. Şua)

Bir Önceki Asrın Müceddidi Mevlana Halid-i Bağdadi (ks) ve Bediüzzaman (ra)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Mukaddime: Malûm olsun ki: “Zübdetü’r-Resail Umdetü’l-Vesail” namında kutbü’l-ârifîn Ziyaeddin Mevlana Şeyh Hâlid kuddise sırruhunun mektubat ve resail-i şerifelerinden muktebes nasayih-i kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi on üç sene mukaddem, Bursa’da Hoca Hasan Efendi’den almıştım. Nasılsa mütalaasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde kitaplarımın içerisinde bir şey ararken elime geçti. Dedim: “Bu Hazret-i Mevlana Hâlid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem İmam-ı Rabbanî’den sonra tarîk-i Nakşînin en mühim kahramanıdır. Hem tarîk-i Hâlidiye-i Nakşiyenin pîridir.” Risaleyi mütalaa ederken Hazret-i Mevlana’nın tercüme-i halinde şu fıkrayı gördüm:

Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den İmam-ı Hâkim Müstedrek’inde ve Ebu Davud Kitab-ı Sünen’inde, Beyhakî Şuab-ı İman’da tahric buyurdukları:

اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دٖينَهَا

yani “Her yüz senede Cenab-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor.” hadîs-i şerifine mazhar ve mâsadak ve muzhir-i tam olan Mevlana eş-şehîr kutbü’l-ârifîn, gavsü’l-vâsılîn, vâris-i Muhammedî, kâmilü’t-tarîkatü’l-aliyyeti ve’l-müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenaheyn kuddise sırruhu ilh.

Sonra tarihçe-i hayatında gördüm ki tevellüdü 1193 tarihindedir. Sonra gördüm ki 1224 tarihinde saltanat-ı Hint’in payitahtı olan Cihanabad’a dâhil olmuş. Tarîk-ı Nakşî silsilesine girip müceddidiyete başlamış. Sonra 1238’de, ehl-i siyasetin nazar-ı dikkatini celbedip vatanını terk ederek diyar-ı Şam’a hicretle gitmiştir.

Hem içinde gördüm ki Hazret-i Mevlana’nın (ks) nesli, Hazret-i Osman bin Affan radıyallahu anha mensuptur.

Sonra gördüm ki tercüme-i halinde istidad-ı fıtrî ve kabiliyet-i hârika ile sinni yirmiye bâliğ olmadan evvel a’lem-i ulema-i asr ve allâme-i vakit olmuş. Süleymaniye kasabasında tedris-i ulûm ile iştigal eylemiştir.

Sonra Üstadımın tarihçe-i hayatını düşündüm. Baktım, dört mühim noktada tevafuk ediyorlar:

Birincisi: Hazret-i Mevlana 1193’te dünyaya gelmiş. Üstadım ise Arabî 1293’te, tam Mevlana Hâlid’in yüz senesi hitam bulduktan sonra dünyaya gelmiş.

İkincisi: Hazret-i Mevlana’nın (ks) tecdid-i din mücahedesine başlangıcı ve mukaddimesi, Hindistan’ın payitahtına 1224’te girmiş. Üstad ise aynen yüz sene sonra, 1324’te Osmanlı saltanatının payitahtına girmiş, mücahede-i maneviyesine hazırlanmış.

Üçüncüsü: Ehl-i siyaset, Hazret-i Mevlana’nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek diyar-ı Şam’a naklettirilmesi 1238’de vaki olmuştur. Üstad ise aynen yüz sene sonra 1338’de Ankara’ya gidip onlarla uyuşamayıp; onları reddederek, küserek tekrar Van’a gidip bir dağda inziva ederken 1338 senesini müteakip, Şeyh Said Hâdisesi’nin vukuu münasebetiyle ehl-i siyasetin vehmine dokunmuş, ondan korkarak Burdur ve Isparta, Kastamonu, Afyon vilayetlerinde sekizer sene, yirmi beş sene ikamet ettirilmiş.

Dördüncüsü: Hazret-i Mevlana, yaşı yirmiye bâliğ olmadan evvel allâme-i zaman hükmünde, fuhûl-ü ulemanın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstad ise tarihçe-i hayatını görenlere ve bilenlere malûmdur ki on dört yaşında icazet alıp a’lem-i ulema-i zamana karşı muarazaya girişmiş, on dört yaşında iken, icazet almaya yakın talebeleri tedris etmiştir.

Hem Hazret-i Mevlana, neslen Osmanlı olduğu ve sünnet-i seniyeye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi Üstadım Kur’an-ı Hakîm’e hizmet noktasında, meşreben Hazret-i Osman-ı Zinnureyn’in arkasında gidip Hazret-i Mevlana (ks) gibi Risale-i Nur eczalarıyla –bütün kuvvetiyle– sünnet-i seniyenin ihyasına çalıştı.

İşte bu dört noktadaki tevafukat, tam yüz sene fâsıla ile Risale-i Nur’un takviye-i din hususundaki tesiratı; Hazret-i Mevlana’nın (ks) tarîk-ı Nakşiye vasıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor. (Hâşiye[9])

Üstadım kendine ait medh ü senayı kabul etmiyor. Fakat Risale-i Nur Kur’an’a ait olup medh ü sena Kur’an’ın esrarına aittir. Yalnız Üstadımla Hazret-i Mevlana’nın birkaç farkı var:

Birincisi: Hazret-i Mevlana, zülcenaheyndir. Yani hem Kādirî hem Nakşî tarîkat sahibi iken, Nakşîlik tarîkatı onda daha galiptir. Üstadım bilakis Kādirî meşrebi ve Şazelî mesleği onda daha ziyade hükmediyor.

Ben Üstadımdan işittim ki: Hazret-i Mevlana (ks) Hindistan’dan tarîk-ı Nakşîyi getirdiği vakit, Bağdat dairesi Şah-ı Geylanî’nin (ks) ba’de’l-memat, hayatta olduğu gibi tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlana’nın (ks) manen tasarrufu cây-ı kabul göremedi. Şah-ı Nakşibend’le (ks) İmam-ı Rabbanî’nin (ks) ruhaniyetleri Bağdat’a gelip Şah-ı Geylanî’nin ziyaretine giderek rica etmişler ki: “Mevlana Hâlid (ks) senin evladındır, kabul et!” Şah-ı Geylanî (ks), onların iltimasını kabul ederek Mevlana Hâlid’i kabul etmiş. Ondan sonra birden Mevlana Hâlid (ks) parlamış. Bu vakıa, ehl-i keşifçe vaki ve meşhud olmuştur. O hâdise-i ruhaniyeyi, o zaman ehl-i velayetin bir kısmı müşahede etmiş, bazı da rüya ile görmüşler. (Üstadımın sözü burada tamam oldu.)

İkinci fark şudur ki: Üstadım kendi şahsiyetini merciiyetten azlediyor. Yalnız Risale-i Nur’u merci gösteriyor. Hazret-i Mevlana’nın (ks) şahsiyeti ise kutbü’l-irşad, merciü’l-has ve’l-âmm olmuştur.

Üçüncü fark: Hazret-i Mevlana (ks) zü’l-ecnihadır. Fakat zamanın muktezasıyla sünnet-i seniyeye çok kuvvet vermekle beraber –ilm-i tarîkatı esas tutmak cihetiyle– tarîkatı daha ziyade tutmuş, o noktada sarf-ı himmet etmiş. Üstadım ise şu dehşetli zamanın muktezasıyla, ilm-i hakikati ve hakaik-i imaniye cihetini iltizam ederek, tarîkata üçüncü derecede bakmışlar.

Elhasıl: Baştaki hadîs-i şerifin “Her yüz sene başında dini tecdid edecek bir müceddid gönderiyor.” vaad-i İlahîsine binaen Hazret-i Mevlana Hâlid, ekser ehl-i hakikatçe bin iki yüz senesinin yani on ikinci asrın müceddididir. Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüştür. Kanaat verir ki –nass-ı hadîsle– Risale-i Nur tecdid-i din hususunda bir müceddid hükmündedir.

Benim Üstadım daima diyor ki: “Ben bir neferim fakat müşir hizmetini görüyorum. Yani kıymet bende değil. Belki Kur’an-ı Hakîm’in feyzinden tereşşuh eden Risale-i Nur eczaları, bir müşiriyet-i maneviye hizmetini görüyor.”

Üstadımı kızdırmamak için şahsını sena etmiyorum.

Şamlı Hâfız Tevfik

(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-1)

İlgili Resimler/Fotoğraflar

Üstad Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Barla’ya ilk geldikleri zaman çekilmiş resmi

Bediüzzaman'ın Nüfus Kütüğü - 1

Bediüzzaman'ın Nüfus Kütüğü - 2

Bediüzzaman'ın Nüfus Kütüğü - 3

İlgili Maddeler

Kaynakça

  1. 1,0 1,1 Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı
  2. http://www.bediuzzamansaidnursi.org/hakkinda/hayat-kronolojisi
  3. http://www.risaleforum.com/bediuzzamanin-hayati-eski-yeni-ve-ucuncu-said-donemleri/3044-bediuzzaman-hayatinin-kronolojisi.html
  4. https://risaleinurozet.files.wordpress.com/2011/03/bediuzzaman-said-nursi-kronolojik-infografik-harita.jpg
  5. http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&SubSection=TelifKronolojisi
  6. http://www.mevzuatdergisi.com/1998/08a/02.htm
  7. http://www.sorularlarisale.com/makale/1594/risale-i_nur_kulliyatinin_telif_tarihleri_hakkinda_kronolojik_bilgi_verir_misiniz.html
  8. O hanım “Âsiye”dir.
  9. Hazret-i Mevlana (ks) milyonlar etbalarının ittifakıyla müceddiddir ve baştaki hadîs-i şerifin bir mâsadakıdır. Ve madem tam yüz sene sonra, dört mühim cihetle tevafukla beraber Risale-i Nur aynı vazifeyi görüyor. Demek, nass-ı hadîs ile Risale-i Nur eczaları tecdid ve takviye-i din vazifesini görüyorlar.