Risale:Bakara 17-18: Münafıklar Hakkında Ateş Temsili (İ.İ. Badıllı)

Nurpedia.org - İman ve İslam Hakikatlerine Dair Nur Ansiklopedisi sitesinden
20.39, 5 Ağustos 2024 tarihinde Turker (mesaj | katkılar) tarafından oluşturulmuş 46604 numaralı sürüm (→‎Ve Kur'anın Temsil Yoluyla Dünya Nimetlerini Tavsif Ederken Va'z ü Nasihat Örneği)
(fark) ← Önceki sürüm | Güncel sürüm (fark) | Sonraki sürüm → (fark)

Önceki Risale: Bakara 16: Hidayeti Verip Dalaleti Satın Almalarıİşarat-ül İ'caz (Badıllı)Bakara 19-20: Münafıklar Hakkında Yağmur Temsili: Sonraki Risale

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَاراً فَلَمًّا اَضَٓائَتْ مَاحَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنوُرِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَايَرْجِعُونَ

Ey aziz! Bilmiş ol ki:[1] Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyanın i'cazının esası ve temeli, nazmının belagatındadır. Nazmının belagatı da, iki kısma ayrılır.

Bir kısmı: "Hilye"gibidir, (zinet ve süs eşyası) diğer kısmı da: "Hulle" gibidir. (alt-üst iki parçadan ibaret olarak giyilen îzar ve rida) İşte, i'cazın birinci kısmı olan Hilye; serpilmiş mensûr inciler ve intişar etmiş zinetler ve işlenmiş nakışlar gibidir. Bunun böyle olduğunun veya öyle teşekkülünün madeni ise, kelimelerin mabeyninde cereyan eden nahv ilminin harfî manalarının kasd ve garazlarının parmaklarıyla gösterdikleri işaretlerinden elde edilen nüktelerdir. Adeta altunu eritip beyaz gümüş taşların aralarına dökmek gibidir. İşte i'cazın bu kısmının semere ve meyveleri ise, Fenn-i Meânînin taahüdünde olan "Beyan" letaifleridir.

İkinci Kısım İ'caz: Yüksek fiatlı bir libas, pek kıymetli bir hulle bir kaftan gibidir ki, manaların kametine göre üslüptan kesilip biçilen ve bir çok değişik parçalardan alınarak muntazam bir haytla, iplikle dikilen ve sonra ondan kıssa ve hikayelerin şekline, ya da garaz ve maksadın vaziyetine göre giydirilen kalıp ve üslüplardır. Bu kısmın imali, yapılışı ise, fenn-i Beyanın taahhüdündeki temsilattır.. Ve bu ikinci kısım i'cazın en ehemmiyetli meseleleri de "temsil keyfiyeti" dir. (Yani misal verme, temsil ile misalini göstermekle, zihnin anlamasını sağlamadır.) Bu hikmetten olsa gerektir ki, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, bine yaklaşan temsilatı çoğaltmış, zikretmiştir. (Kur'an وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلَي en yüksek temsil Allah'ın dır buyurmuştur.) Zira, temsilde latif bir sır ve yüksek bir hikmet vardır.[2] Evet, temsil ile kuve-i vâhime (vehim duygusu) akla mağlup olduğu gibi, hayal dahi fikre inkiyad etmeye mecbur kalır. Hem yine temsil ile gaipte olan, görünmeyen şey, hazırmış gibi vaziyet alır.. Ve makul olan işler ve emirler (Yani akılda varlıkları mümkin ve mevcud, fakat elle tutulup, gözle görülmiyen şeyler) hissedilmiş gibi olur. Manalardaki hakikatlarda adeta göz önünde cisimleşir. Hem yine temsil ile, dağınık ve müteferrik hakikatlar cem' edilip toparlanabilir. Keza birbirleri içinde karışık, muhtelit meseleler temsil ile birbiriyle kaynaşmış halini alır. Keza sırr-ı temsil ile, ihtilaflı görüş ve fikirler ittihada gelir ve birbirinden kopuk hal ve durumlar ittisal peyda ederler. Yine temsil sırrı ile silahsız hakikatlar (yani delil ve bürhansızlar) silahlanır durur ve hakeza...

Eğer bu meselenin biraz daha tafsilini istiyorsan; gel, benimle beraber "Delail-ûl İ'caz" kitabı sahibi Abdulkahir-i Cürcanînin esrar-ı belagat mevzu'unda terennüm eylediği sözlerine kulak ver. İşte o demiştir ki:

[3]

TEMSİLİN MEVKİİ VE TE'SİR SAHASI HAKKINDA BİR FASIL[değiştir]

Bilmiş ol ki: Bütün ukalanın üstünde ittifak eyledikleri hüküm şudur ki:

Temsil, eğer manaların akabinde gelirse, yada manalar meydanında, sahasında ihtisar ile tebarüz ettirilirse ve aslî suretinden manaların suretine naklettirilirse; birden bir büyüklük ve asalet elbisesine bürünecek ve bir menkıbe kesbeyleyecektir. O manaların derecesine göre beraber yükselecektir. Hem beraber bulunduğu ma'nanın ateşinden kıvılcım alır, parlamaya başlar. Keza, o manaya kalb ve ruhları tevcih ettirmek için, temsil tahrik edildiğinde, onun kuvveleri daha da kavileşir, kalbleri de ona da'vet etmiş olur; kalplerin iç merkezinden bir şevk ve bir hırsı koparark alır, ma'naya verir. Hem ona tabiat ve huyların muhabbet ve aşkını vermeyi teşvik eyler.

Eğer mevzu' medih ise; temsil ona en yakışıklılık ve ululuk olur. Hem medhi en çok tesirli ederek azim kılar.. Ve ona karşı meyl ve temayülü en çok harekete getiren olur, nefis ve kalbleri de en çok ünsiyetlendiren ve ferah ve neşeyi de en çok veren olur. Hem medhedilenin tarafına galibiyet te'min eden olur.. Ve mâdihin (medhedenin) üzerine şefaati vacip kılar. Hem mevhibe ve bahşişlerin en güzelini en çabuk kaza edip veren olur. Hem lisanlara en kolay gelen ve en çok zikri edilen olur. Ve keza, kalplerin onunla bağlanmasına yarayan en evlası ve en münasibi olur.

Ve eğer mevzu' zemmetmek ise; temsilin teması en incitici, dağlaması en çok ısırıcı, te'siri en şiddetli ve hadd ü icrada en çok kesici olur.

Şayet mevzu' hüccet ve delil işi ise; temsil ile bürhanı en nurlu, makam ve delili kahir, beyanı en bahir olur.

Eğer mesele, iftihar makamı ise; temsil ile nihayet ve gayeti en uzak, şerefi en ciddî, lisanı en şedid olur.

Şayet makam, i'tizar makamı ise; temsil vasıtasıyla kalplere en yakın, gönülleri en çok çekici, tehacümlere karşı kınından çekilmiş hazır kılınç; gazabın giderilmesinde en çok yardımcı, ve sihir düğümlerini en ziyade üfüren ve dönüşün güzel tarzını temin eden, en tez şekilde sağlayan olur.

Ve eğer mevzu' va'z u nasihat ise; temsil, sadre en çok şifa, fikirlere en güzel davetçi; îkaz ve zecirde en belagatlı; ışığı parlatmada en hoş hareket; gaye ve neticeye ulaştırmada en iyi kılavuz; hastayı şifaya kavuşturmada en tez; susamışa en tatlı su bahşeden olur.. Ve hakeza, eğer hüküm; söz ve kelam fenlerini içeriyorsa; ve darb-ı mesellerini içine alıyorsa; ve bab, fasıl ve şu'beleri de o hükme ittiba' ediyorsa, temsilin ahengi daha çok cazib olur.

(SON) [4]

Bundan sonra gelen ayetlerde, i'cazın delilleri ve belagatın esrarı bulunduğundan; ileride gelecek mukaddimedeki meselelerle olan münasebetleri dolayısıyla o ayetleri burada zikrediyoruz. İşte medih makamında Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan sahabelerin evsafı hakkında zikreylediği "Temsil" in örneği:

وَ مَثَلُهُمْ فِي الْاِنْجِيلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْاَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَي عَلٰى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ

Ve daha bu ayet gibi diğer ayetleri kıyas eyle!

Meali:[5] (Risale-i Nur'un Yedinci Lem'asında verilmiş bir mealdir.)

-Sahabelerin mesel ve medhi İncil'de mevcuttur. - "Sahabeler çendan azlığından ve za'fından "sulh-u Hudebiye'yi" kabul etmişler.. Elbette ve her halde, az bir zamandan sonra, sûr'aten öyle bir inkişaf ve ihtişam ve kuvvet kesbedecekler ki; rûy-ı zemin tarlasında dest-i kudretle ekilen; nev-i beşerin o zamanda gafletleri cihetiyle; kısa, kuvvetsiz, nakıs, bereketsiz sünbüllerine nisbeten gayet yüksek ve kuvvetli ve meyvedar ve bereketli bir surette çoğalacaklar ve kuvvet bulacaklar; ve haşmetli hükümetleri gıptadan, hasedden ve kıskançlıktan gelen bir gayz içinde bırakacaklar."

Zemm makamının misalleri:

1-

فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ اِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ اَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ

A'raf, 7/176

2-

مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُواهَا كَمَثَلِ الْحِمَرِيَحْمِلُ اَسْفَارًا

Cum'a, 62/5

3-

اِنَّا جَعَلْنَا فِيٓ اَعْنَقِهِمْ اَغْلَالًا فَهِيَ اِلَي لْاَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ

Yasin, 36/8

Ve daha bunlara benzer sair ayetleri sen kıyas eyle!

Kısacık, nakıs birer mealleri:

1- [... İşte onun meseli kelb'in meseli gibidir ki; üzerine varırsan, ya da ona bir şey yüklesen; o, dilini çıkararak kehleme yapacak. Üstüne varmazsan ve kendi haline bıraksan, yine kehleyecektir]

2- [Kendilerine Tevratın hükümlerini icra etme vazifesi yükletildiği halde, bilahare o vazifeyi yapmayıp bırakan Yahûdilerin meseli; sırtına bir çok kitaplar yüklenmiş himarın (eşeğin) meseli gibidir.

3- [... Biz elbetteki müşriklerin boğazlarına takdığımız parangalar, tâ çenelerine kadar sımsıkı sarılmış olduğundan, başlarını eğipte bakamaz haldedirler.]

İhticac ve İstidlal Makamında[değiştir]

4-

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَاراً

Bakara, 2/17

5-

اَوْكَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ فٖيهِ ظُلُمَاتٌ

Bakara, 2/18

6-

مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ اَوْلِيَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ اِتَّخَذَتْ بَيْتًا

Ankebut, 29/41

7-

نْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَدًا رَابِيًا وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُ

Raad, 13/17

8-

وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذِي يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَآءً

Bakara, 2/171

9-

ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَجُلًا فِيهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا

Zümer, 39/29

Ve daha bunlara başka ayetleri kıyasla..

Kısacık birer meâlleri:

4- [Münafıkların hali; Karanlık içinde kalmış kimselerin, etraflarını görebilmek için ateş yakanların misali gibidir.

5- [... ya da gökten süratlice inen içi karanlıklı yağmur danelerine tutulanların misalidir...)

6- (Allahın gayrisini uluhiyet ve mabudiyet noktasından dost ittihaz edenlerin meseli, örümcek gibidir ki; o, kendine bir ev ittihaz etmiştir. Eğer onlar bilse idiler ki, Ankebûtun evi, evlerin en zaif ve ehvenidir..]

Lâkin asıl hakikî mealine geçiyoruz ki, Hz. Üstad Bediüzzaman 1949-1953 lerde 2. kez Emirdağında kalebend iken, bu ayetin bir kısmını, bakınız ne kadar, Kur'anın i'cazına uygun meallendirmiş:

"İmana gelmeyen Kureyş reisleri Peygambere (A.S.M.) su-i kasd edeceklerini ve o su-i kasdın içinde, en zaif ve en küçük bir hayvan olan örümcek o reislerin o şiddetli hücumlarına karşı mukabele edip galebe edecek. Yani: Örümceğin hanesi olan ağ, en zaif bir perde iken, o kuvvetli reisleri mağlub edeceğini göstermekle, ayet diyor ki: "En zaif bir hayvana mağlub olacaklarını faraza bilse idiler bu cinayete, bu su-i kasda teşebbüs etmiyeceklerdi." (Emirdağ Lâhikası-2 sh: 127)

7- [Cenab-ı Allah semadan suyu inzal eyleyerek akıttı.. O su ile dolabildiği kadar vadiler, dereler dolup taşdı. Akıp giden su seyllerinin yüzündeki köpükleride beraberinde götürdü. Akan seylin üstünde köpükler olduğu gibi; kap-kacak yapımında, ateşte erittiğiniz madenlerin bir çeşit köpüğü mesabesinde olan pas ve zengarı da ateş ile eriyip gidiyor.]

8- [İman etmeyip inkâr eden kafirler; kelamın, (hakkın) manasını anlayıp bilmeyen, ancak bir ıslıklı ses, ya da çığlık gibi bir nidadan anlayan hayvanlar gibidirler...]

9- [Cenab-ı Allah meselleri, temsilleri darbeyler ki, hakikatlerin özü anlaşılsın.. Ki mesela: Bir recül (köle) vardır ki, birkaç ortağın malıdır. O ortaklar bu kölenin üstünde çekişirler.. bir adamda (köle) vardır ki, bir tek efendisi, sahibi vardır; elbette ki bunun üstünde hiçbir münakaşa mevzu-u bahis değildir. İşte acaba bu ikisinin hali birbiriyle hiç müsavi olur mu?] (Onun gibi; bir tek Rabb-i vahide inanıp ibadet edenler ile, bir çok gayr-ı ma'bud rabblere ibadet edenin halı da ona benzer.)

İftihar Misalinin Misalleri[değiştir]

Her ne kadar iftiharla tesmiye edilmemiş olsa da, Azamet-i İlahiyye ve kemalatının beyanı hakkındadır.

10-

وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَلْاَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَاليٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ

Zümer, 39/67

ve daha başka ayetleri buna kıyas eyle!

Kısacık bir meali:

10- [Onlar Cenab-ı Zat-ı Zülcelalin künh-ü zatını takdir edip anlayamazlar. Zira o, öyle bir Allahtır ki kıyamet gününde (Yıkıp dümdüz harab etmek için) bütün dünya kabza-i kudretinde olduğu gibi, semavat dahi toplanmış, dürülmüş olarak onun elindedir. Öyle ise o, müşriklerin batıl tavsifatından berî olan bir Sübhandır.]

Ve İ'tizar Makamında "Temsil" in Misali[değiştir]

(Bu makamda, yalnız mazeret beyan edenlerin lisanıyla ifade edilen ve kendilerine ihticac ile delil getirme noktasında batıl itirazlarına dair bazı hikayelerden başka bir şey bulunmamaktadır, şu gelen ayetteki sözleri gibi...)

12-

وَقَلُوا قُلُوبُنَا غُلْفٌ

Bakara, 2/88

وَقَالُوا قُلوُبُنَا فِيٓ اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَنَا اِلَيْهِ وَ فِيٓ اٰذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ

Fussilet, 41/5

Ve Şiirden Bir Örnek: (aynı manayı te'kiden)[değiştir]

لاٰ تَحْسَبوُٓا اَنَّ رَقْص۪ي بَيْنَكُمْ طَرَبٌ ٭ فَالطَّيْرُ يَرْقُصُ مَذْبوحًا مِنَ الْاَلَمِ

Şiirin manası: [Sanmayın ki, benim ortanızda raksedip oynamam bir tarab, bir aşk ve cezbedir, hayır! Çünkü kuşun da başı kesildiği zaman, elem ve acıdan oynayıp deprenir.]

Ayetlerin kısacık mealleri:

11-12- [..... İman ve İslama da'vet edildiklerinde, dediler ki: Sizin bizi davet ettiğiniz şeylerden kalplerimiz kapalı, kulaklarımız da duymamazlık ve ağırlık bulunmaktadır.. Ve hem senin ile aramızda bir hicap ve perde vardır...]

Ve Kur'anın Temsil Yoluyla Dünya Nimetlerini Tavsif Ederken Va'z ü Nasihat Örneği[değiştir]

13-

كَمَثَلِ غَيْثٍ اَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطٰمًا

Hadid, 57/20

14-

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللَّهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَلَكَهُ يَنَبِيعَ فِيْ لْاَرْضِ ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا مُخْتَلِفًا اَلْوَانُهُ

Zümer, 39/21

15-

اِنَّا عَرَضْنَا لْاَمَانَةَ عَلَي السَّمٰوٰاتِ وَ لْاَرْضِ وَالْجِبَلِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَنُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا

Ahzab, 33/72

16-

لَوْ اَنْزَلْنَ هٰذَا الْقُرْئَانَ عَليٰ جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خٰشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ لْاَمْثٰلُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

Haşir, 59/21

17-

فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ

كَاَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ

فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ

Müdessir, 79/49, 50, 51

18-

وَمَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِاءَةُ حَبَّةٍ

Bakara, 2/261

19-

كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ فَآتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَيْنِ فَاِنْ لَمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّ

Bakara, 2/265

Kısacık birer mealleri

13- [... Dünya hayatında mal ve evladın meseli; bir yağmur gelir, yerdeki bitkiler onunla yeşerdiğinde, ziraatçıların ziyadesiyle hoşlarına gider. Amma sonra, o nebatlar kurumaya ve büzüşmeye yüz tutarak sarardığını; daha sonra da, sap ve kuru çöpler halını aldığını görürsün.]

14- [Görmez misin ki, Cenab-ı Hak teala gökten bir su inzal eyliyor ki, onu pınarların anbar ve menba'larına yürüterek doldurdu. Sonra da o su ile, renkleri muhtelif bir çok bitkileri yerden, topraktan çıkarttı...]

15- [Muhakkak ki biz Allahü teala emanet-i kübrayı göklere, yere ve dağlara arzeyledik... Amma onlar bu emaneti yüklenmeyi ve onun mükellefiyetini ağır buldular, korkarak çekindiler ve alamadılar. Lâkin insan ise, onu aldı ve yüklendi. Muhakkak ki bu insan -nefs-i emmmaresi cihetiyle- pek zâlim ve çok cahildir.]

16- [Eğer biz Allahü teala şu Kuranı bir dağa inzal eylemiş olsaydık, o dağı sen, Allahın havf ve haşyetinden paramparça olarak yukarıdan aşağılara süratle akıp geldiğini görecektin. İşte, biz Allahü teala şu darb-ı meselleri insanlar için getiriyoruz, ola ki tefekkür edip ibret alalar.]

17- [Hak ve hakikatı dinlemeyen şu adamlara bak ki; kendilerine nasihat yoluyla hakikati ihtardan nasıl da yüz çeviriyorlar. Öyle ki adeta, yabani eşeklerdir de, arslanlardan ürküp kaçıyorlar gibidir.]

18- [Mallarını fisebilillah infak edenlerin meseli şuna benzer ki: Bir habbe tohum, toprağa ekildiğinde yedi tane sünbül verir. Her sünbülde yüz dane habbe bulunan misale benzer]

19- [.... ve mallarını Allah rızalığı yolunda infak edenlerin meseli de; bir bahçesi olan birisinin o bahçesine kuvvetli bir yağmur isabet etmişte bol bol semere ve meyveler vermiş... Şayet ona yağmur vurmasa da, gece de nem halinde teşekkül eden "kırağı" vuracak...]

Sadaka ve Zekat verirken, Riya Karıştırılan Salih Amellerin "İhbatı" Boşa Çıkarılması Hakkında Olan Temsil Misali[değiştir]

20-

اَيَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخِيلٍ وَاَعْنَابٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا لْاَنْهَارُ لَهُ فِيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَةٌ ضُعَفَٓاءُ فَاَصَابَهَا اِعْصَارٌ فِيهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْ

Bakara, 2/266

21-

مَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ اَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍ ۨاشْتَدَّتْ بِهِ الرِّيحُ فِي يَوْمٍ عَاصِفٍ لَا يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلٰى شَيْءٍ ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَعِيدُ

İbrahim, 14/18

Kısacık Mealleri

20- [Biriniz istermi ki; bahçesindeki ağaçları arasından ırmakların aktığı bir hurma ve üzüm bahçesi olsun da, içinde kendisine ait her türlü meyveler bulunsun. Fakat sonra; bu hal üzere devam ederken, ihtiyarlık gelip başına çöksün... Aynı zamanda, zaif ve kuvvetsiz bazı zürriyeti, çoluk- çocuğu da vardır.. Birden o bağ ve bahçeye ateşli bir fırtına isabet etsin de, o bağ ve bahçe yanıp kül olsun]

21- Ve [Rabb-i Kerimlerine inanmayıp küfre girenlerin amelleri şu misale benzer ki; fırtınalı bir günde, rüzgarın şiddetli bir surette eserek şiddetle savurduğu ve her tarafı toz ve dumana boğduğu küllere müşabihtir ki; kesbedip elde ettikleri hiçbir şeyi ellerinde muhafaza edemez bir halde kalırlar. İşte, hak ve hakikatten uzak düşen dalaletin misali de budur.]

Kelamın tabakalarını tavsif makamı hakkında "Temsil" misallleri[değiştir]

22-

ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَي السَّمَٓاءِ وَهِيَ دُخَنٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ اءْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا قَلَتَٓا اَتَيْنَا طَٓائِعِينَ

Fussilet, 41/11

23-

وَقِيلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَعِي مَٓائَكِ وَيَا سَمَٓاءِ اَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَي الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّلِمِينَ

Hûd, 11/44

24-

اَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ اَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَٓاءِ

تُؤْتِيٓ اُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِاِذْنِ رَبِّهَا

İbrahim, 14/24-25

25-

وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ ۨاجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْاَرْضِ مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ

İbrahim, 14/26

Ve bu mevzu'da şiirden bir örnek:

وَالَّيْلُ تَجْر۪ى الدَّرَارِيُّ فٖي مَجَّرَتِهِ، كَالَرَوْضِ تَطْفُو عَلٰي نَهْرِ اَزَاهٖيرِهِ

İbn-i Nebih-ı Mısrînindir, Eyyûbîlerin medhinde söylemiş."

Kısacık birer mealleri

(Yirmibeşinci Sözdeki meallerini alıyoruz)

22- [... Sonra Semavatın ilk teşekkülünde, henüz duhan halinde iken, Cenab-ı Hak Teala Semaya, yani Arş-ı Rububiyetine çıkıp istiva eyledi.. ve sema ile arza: ["Ya arz, ya sema, ister istemez geliniz, hikmet ve kudretime râm olunuz! ademden çıkıp, vücutta meşhergah-ı sanatıma geliniz!" dedi. Onlarda: "Biz kemal-i itaatla geliyoruz. Bize gösterdiğin her vazifeyi senin kuvvetinle göreceğiz."]

23- [Şu ayetin bahr-i belagatından bir katreye işaret için bir ûslûbunu bir temsil ayinesinde göstereceğiz. Nasıl bir harb-i umumîde bir kumandan, zaferden sonra ateş eden bir ordusuna: "Ateşkes!" ve hucüm eden diğer bir ordusuna: "Dur!" der, emreder.. O anda ateş kesilir, hucûm durur; "İş bitti, istila ettik. Bayrağımız düşmanın merkezlerinde, yüksek kalelerinin başına dikildi. Esfel-i safiline giden o edepsiz zalimler cezalarını buldular" der.

Aynen öylede: Padişah-ı bîmisal, Kavm-i Nuhun mahvi için Semavat ve Arza emir vermiş.. vazifelerini yaptıktan sonra, ferman ediyor: "Ey arz, suyunu yut! Ey sema, dur! işin bitti. Su çekildi, dağın başında memur-u ilahînin çadır vazifesini gören gemisi kuruldu. Zalimler cezalarını buldular.]

24- (Normal mealler) [Görmez misin ki; Cenab-ı Hakîm-ı mutlak olan Allah, nasıl darb-i meselleri getirir ki; bir kelime-i tayyibe, bir şecere-i tayyibe gibi olup, bu ağacın kök ve damarları yerde, toprakta sabit, dal ve budaklarıda semavattadır. İşte o şecere-i teyyibe gibi olan o kelime, Rabbimizin izniyle her an yenilecek meyveleri veriyor.

25- [Amma kelime-i habisenin meseli, temsili ise; habis, zararlı meyveler veren bir ağaç gibidir ki; kökü toprakta sabit değil, hafif bir rüzgar dahi uçura bilecek kadar ehven bir vaziyettedir.]

Ve Şiirin Manası: [Gece ise, cereyan halinde olup; parıldayan ve parlaklık gösteren "Derarî" yıldızları da, onun kehkeşanında seyretmektedir.

Adeta, kendi gül çiçeklerinin nehri üzerinde parlayıp sönme vaziyetini gösteren bir bahçe gibidir.

Şimdi ey aziz bil ki: Şu geçen temsili ayetlerin herbirisinde mütenevvi' tabakalar, mertebeler, suretler ve üsluplar vardır. Ve her birisi, diğer herbirisinin içinde olup, yekdiğerlerine; hakikatlarından bir taifenin kefili ve müteahhidi oluyorlar.

Evet nasıl ki sen, gümüşten yapılmış bardakları ele alarak altun yaldızla süslesen; sonrada cevherlerle nakışlasan, sonra elektriği içlerine derceyleyerek kendilerini ışıklandırsan; her halde -yapılmış sanata göre- bu gümüş bardaklarda birer ayrı güzellik tabakalarını ve zinet nevilerini göreceksin.

İşte bunun gibi; şu üstte geçen ayetlerin herbirisinde de; aslî maksadlarından, ta temsilî üslûba kadar bir çok makamata gidebilmenin şurû' işaretleri ve o makamata uzanan bir sürü remizleri bulunmaktadır. Öyle ki, adeta maksad-ı aslî, bütün o mertebeler üzerinden yuvarlanıyor da her birisinden bir renk, bir hisse alarak gelir, ta o kelimelerin herbiri birer Cevamiül-kelim, belki birer cem'ül-cevami' olarak arz-ı didar ederler.

BİR ARA FASLI VE BİR MUKADDİME[değiştir]

Ey aziz bil ki: Mütekellim (konuşan, konuşmacı) konuşurken nasıl ki herhalde bir ma'nayı mûrad eyleyip ifade eyler. Sonra da delil vasıtasıyla aklı ikna' eder. Onun gibi; temsilin fotoğraf ve suretleri vasıtasıyla da, vicdana hissiyatı ilka eyler. Bu hissiyat ile de, kalpte o ma'naya karşı ya meyli, ya da nefreti harekete geçirerek (müsbet veya menfi) kalbi kabule müheyya ediyor. Demek ki kelam-ı beliğ, akıl ile beraber vicdanın da ondan istifade ettikleri kelamdır. İşte böylesi bir kelam, aklın içine girip yerleştiği gibi, vicdana damla damla damlanır. Ve bu iki veche (akıl ve vicdan'a te'sir vecihlerine) kefîl ve müteahhid olan şey ise, "Temsil" dir. Çünki temsil, bir kıyası, bir ölçüyü tazammun eyler. Hem onunla, temsili yapılanın içinde olan kanun, mümessilin ayinesinde in'ikas eyler ki; adeta müdellel bir dava gibi olur. Bu mesele, şuna benzer ki; mesela sen, kendi raiyeti ve halkı için belaları göğüsleyen bir reis, bir hükümdar hakkında temsil yoluyla: "Yüksek dağlar, kar ve dolunun zahmet ve meşakkatlerine tahammül ederler ki; altlarındaki bağlar, bahçeler ve ovalar yeşillensin, semerelensin!"

Hem sonra, temsilin esası ise, teşbihtir. Teşbihin şe'ni, kârı da odur ki; nefret hissini, ya da rağbet, ya meyelan, ya da istikrah veya hayret.. Veya heybet duyma hislerini harekete geçirmektir. Onun içindir ki; temsil, bazen tahkir veya terğip ve ya tenfir.. Ve ya çirkin gösterme ve ya da tezyin ve süsleme.. Veya da taltif eyleme ve ilh... gibi makamlarda kullanılmaktadır. Demek ki üslubun suretine göre, temsil; ya meyl veya nefret ile vicdanı îkaz eyler, hissi de uyandırır.. veya uyandırılır.

Ve sonra, temsile ihtiyaç gösteren ve ona götüren şey, mananın derinliği ve inceliğidir ki, temsil yoluyla ancak o mana tezahür edebilir. Ya da maksadın ve garazın dağınıklığı ve intişarıdır ki, temsil ile o dağınıklıklar ve kopukluklar, maksadla irtibatlandırılmaya sevkettirilebilir.

İşte, temsil nevilerinin en birinci derecesi, şüphesiz ki; Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyanın müteşabihatlarıdır. Zira, ehl-i tahkik yanında müteşabihat-ı Kur'aniye, temsilatın en âlî nev'idir. Hem çıplak olan hakaik-i mahzanın ve "ma'kulat-ı sırfa" denilen elbisesiz mücerred ma'naların üsluplarıdır. Evet, avam halk, ekseriya mahz olan hakikatları, ancak kendilerince, hayal edilebilen bir suret ile telakkî ve kabul edebilirler. Aynı zamanda libassız olan ma'kulat-ı sırfayı, (yalnız aklen olmaları mümkin şeyler) ancak temsilli bir üslûb ile fehmedebiliyorlar ki; zihinleri اِسْتَوٰى عَليَ الْعَرْشِ gibi müteşabihattan dolayı dağılmasın.. ve o gibi hakikatlerle ünsiyet peyda edebilsin.. Ve o gibi temsilat ile fehim ve anlayışlarına müraat edilmiş olsun.

Sonra ben, (Yani, Bediüzzaman'ın Zat-ı Kerim'i) geçmişte Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'cazını beyanında "oniki meseleyi[6] mukaddime[7] olarak, belagat'ın üss-ül esasından çıkarmıştım. O meselelerin her birisi, bir çok hakikat incilerinin dizildiği birer ipliktirler. İşte, madem ki şu temsilli ayetler burada defaten, birden zikredildiler. (Yani tek tek ele alınıp tefsir edilerek değil, hepsi birden ardısıra yazıldılar) Bu vaziyette, az üstte bahsi yapılan o "on iki mesele"lerin hülasalarının zikri burada münasib göründü. İşte, tevfiki Allah'tan isteyerek başlarız:

BİRİNCİ MESELE[değiştir]

Belagatın nakış ve zinetinin menşei, yalnız lafzın düzgünlüğü değil, manaların ahenkli dizilişler ve düzgünlüğündedir. Yani: Haddi tecavüz etmiş lafziyyûn'un (lafızperestlerin) yaptıkları gibi değildir. Evet, lafızperestlik o gibi kimselerde müzmin bir hastalık halini aldığı için, Abdülkahir-i Cürcanî "Delail-ül icaz" ve "Esrar-ül Belagat" adlı eserlerinde yüz sahifeden fazla o gibi lafızperestleri red ve tavbih yolunda münazaraya hasreylemiştir.

Evet, manaların nazmı, ahenkli dizilişi ise; kelimeler arasındaki nahvî manaları aramak ve kastedip talep etmekten ibarettir. Yani harfî manaları (Harf ile tarif edilmiş edatları) kelimenin mabeyninde eritip akıtmaktır ki, garip nakışlar elde edilebilsin.

İşte, eğer dikkat ile bakabilsen, görünürsün ki; fikirlerin ve hissiyatların fıtrî mecraları ancak şu nazm-ı maânîdir.. ve bu nazm-ı mâanî dahi, mantıkın kanunları ile muhkemleşir, sağlamlaşır. Mantığın üslubu ile de, fikir teselsül çizgisiyle hakkikatlara gider kavuşur. Hakikate kavuşan ve ulaşan fikir ise, mahiyetlerin derinliklerine ve münasebet kurulabildiği kadar derinliklerine nüfuz edebilir. Mahiyetlerin nisbet ve münasebetleri de, ekmel nizamın rabıtalarıdır. Nizam-ı ekmel dahi, hüsn-ü mücerredin sadefi ve sandukçasıdır, ki o da bütün hüsün ve güzelliklerin kaynağıdır. Hüsn-ü mücerred ise, belagat çiçeklerinin bahçesidir ki, bu çiçekler letaif ve mezaya ile isimlendirilmiştir. Ve bu letaif ve mezayanın bahçesi de, bülaga ve fıtrat aşıkları denilen bülbüllerin cevelangahıdır.. Ve bülaga bülbüllerinin tatlı ve latif nağmeleri ise, ancak nazm-ı maânînin kamış neylerinden kıt'a-kıt'a yayılan ruhanî avazlarından tevellüd eyler.

Velhasıl: Kâinatın ahenkli nazm ve dizilişi, belagatın -her cihetle- en son haddindendir ki; onun Sani'i, onu fasih ve beliğ tarzda inşa etmiş, inşad etmiştir. Evet, kâinatın umumunda, küllünde mündemiç olan nizam, her bir suretinde ve bütün nevilerinde de mevcûd olduğu için; her bir nev'i ve her bir sureti Kudretin birer mucizesi olmuştur. Demek ki kelam, ifade ve beyan; kâinattaki vakı'ı ile yani onun kalbinde mevcud nizam ve belagat ile denkleşmesindedir. Ve kelamın nizamı onun nizamına mutabık geldiğinde, o zaman Cezalet'in tümü ile denkleşir, ahenkleşir demektir. Aksi halde, yalnız lafızın diziliş suretine teveccüh ederek içinde saplanıp kalırsa; tasannu' ve riyanın içine düşmüş olur ki, adeta kuru, kumlu ve çorak bir arazînin, çölün aldatıcı serabının ortasına düşmüş ve kalmış gibi olur. Lâkin belagatın bu fıtrî ahenginden inhirafın, sapmanın sebebi ise, budur ki; vakta İslâmiyetin doğuşu ile teşekkül eyleyen Arab saltanatının cazibesi, a'cam'ın (yani, Arab kavmi dışındaki müslüman olmuş milletlerin) Arab lisanına müncezip olup Arap mealleri ile; bunların yanında Arapça lafız sanatı, en mühim mevki' almış oldu. Dolayısıyla bunların (Acem ve acemîlerin) Arab lisanına girip karışmasıyla, belagat-ı Kur'aniyenin esasını teşkil eyleyen "Kelam-ı Mudarî"nin melekesi bozulmağa yüz tuttu... Ve Kur'an-ı Hakîmin üsluplarının ma'kesi olan halis Arap lisanı televvün etmeye başladı. Yani, hariçten gelen renklerle renklendi. Halbuki Kur'anın belagatının madeni ise, Arab kavminden "Mudar" kabilesinin hissiyat ve mizacıdır. Lâkin maalesef bu lafızperestlik havası, müteahhirînden çoğunu aldı götürdü.

BİR TEZYİL[değiştir]

Lafzı süslemek, zinetlendirmek, evet vardır.. Ama o zinet o vakit zinet olur ki; mânânın tabiatı ve fıtrî ahengi onu iktiza ederse.. Ve sûret-i ma'naya şaşa'a ve parlaklık vermeli, ancak bu ona o vakit haşmet olur ki; meali izin verdiği takdirde.. Ve üslubunun parlatılıp aydınlatılması olabilir. Lâkin bu ona o vakit cezalet getirir ki; maksudun istidadı müsait olduğu zaman.. Ve teşbihe letafet vermek mümkindir, ancak bu ona o vakit belagat olabilir ki; maksudun münasebeti üstünde teessüs eylediği ve matlubun ona rızadade olması halinde.. Ve hayale azamet ve ve cevelan verilmeli, fakat bu ona o zaman belagat sayılabilir ki; hakikatı incitmediği ve ona ağırlık vermediği ve aynı zamanda hayalin hakikat için bir misal olup üstünde sümbüllendiği takdirde!..

Eğer bütün bu söylenen ve kaydedilen düsturlar ve şartlara câmi' misaller istiyorsan; işte sana, üstte mukaddemeden evvel zikredilmiş olan o temsilli ayetler...

İKİNCİ MESELE[değiştir]

Sihr-i beyanî (yani ateşîn ve büyüleyici olan ifade ve beyan) kelamda tecelli ettiği zaman; arazları cavahir, ma'naları cisimler, cemadatı canlı ve ruhlular, nebatatı akıllılar yapar ve kılar.. Ve o tecellî ile sayılan eşyaların aralarında karşılıklı bir muhavere, bir sesleniş başlar.. Ve bu muhavere bazen muhasamaya (çekişmeye); bazen de mutayebeye (yumuşaklık gönül almaya) incirar eder ki; adeta hayalin nazarında cemadat rakseder hale gelir.

Eğer buna bir misal istersen, şu gelen beytin içine gir:

İşte:

يُنَاجٖينِيَ الْاِخْلَافُ مِنْ تَحْتِ مَطْلِهٖ، فَتَحْتَصِمُ الْاٰمَالُ وَالْيَاءْسُ فٖي صَدْرٖي

(Divan-ı İbn-ül Mu'tazz, sh: 266)

Yani: Sevgilinin, çekicilik, nazdarlık ve cazibedarlığının zahirî haleti, vaziyeti altında, vaade muhalefet, sözünde durmamak bana (gizlice) seslenmektedir. Bu halette benim sinemde emellerle yeis birbiriyle muhasama içinde çekişiyor.

Ya da toprağın yağmurla olan muaşaka ve sevişmesini, aynı zamanda yağmuru yağmura şikayetini dile getiren şu gelen beyti işit! İşte:

تَشَكَّي الْاَرْضُ غَيْبَتَهُ اِلَيْهِ، وَتَرْشُفُ مَآئَهُ رَشْفَ الرُّضَابِ

(Divan-ül Mütenabbas: 1/263)

Yani: Yer ve toprak, yağmurun gecikme ile gelmesini yine yağmura şikayet eyledi. Yağmur geldiğinde de; onun suyunu, sevgilisinin ağız suyunu içer gibi, eme eme içti.

İşte, beytteki şu suret ise, ancak susamış kuru toprağın gecikmeden sonra gelen yağmurun çıkardığı savt ve ses üstünde sünbüllenebilir. Buna göre, her bir hayalde bu misalin bir nazirî olan hakikatın bir çekirdeği bulunması lazımdır. Hem herbir mizacın kavanozunda, ya da kannesinde hakikatın bir lambası bulunması gerekir. Yoksa, hayalî olan belagat, esassız bir hurafe olur ki, hayretten başka bir şey ifade etmez.

ÜÇÜNCÜ MESELE[değiştir]

Bilmiş ol ki, kelamın kemali ve cemali ve onun beyanî olan hûllesi, kaftanı ise, onun üslûbu iledir. Üslûbu da temsilli istiarenin parçalarından alınmış hakikatlerin sureti ve mânânın kalıbıdır. Öyle ki, o temsilli istiarenin parçaları adeta hayalî bir simotoğraf oluyor. Evet, nasıl ki اَلثَّمَرَةُ lafzı kendi bağ ve bostanını (hayale) gösterdiği.. ve بَارَزَ lafzı da, harb meydanını irae eylediği gibi..

Sonra temsiller, eşya arasında mevcut olan münasebetlerin sırrı üzerinde müesses olduğu gibi; kâinatın nizamı içindeki in'ikaslar üstünde de kuruludur. Hem de bir çok emirler işler, başka emirleri hatırlattırdığına binaen; nasıl ki Süreyya dairesi içinde hilalin görünmesiyle, Hurmacılıkla iştigal eden insanların zihninde; Hurma ağacının eskiyerek beyazlaşıp eğilen bir dalının ucuna bir salkım hurmanın asılmışlığını ihtar etmesi gibidir. İşte tenzilde (Kur'an da)

حَتَّي عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ

[8] demesiyle mezkûr teşbihin letafetini bak ne kadar parlatıyor!

Hem sonra, az yukarda kayıtlı olan ayetlerde geçtiği üzere; temsilli üslûbun faidesi şudur ki: Mütekellim, temsilli istiâre vasıtasıyle, derin yerdeki ma'nanın damarlarını izhar edip meydana çıkarır. Ya da, müteferrik ayrı ayrı manaları birbirine kavuşturur, buluşturur. Dinleyicinin de eline bu ma'naların bir tarafı verildiğinde, geri kalanlarını da kendine taraf çekebilmesine imkân hasıl olmuş olur.. Ve bu itttisal ve kavuşma vasıtasıyla, öbür manalara da intikal etmesi mümkün olur. Demek ki, o müteferrik ma'nalardan az bir kısmının görünmesiyle; dinleyici olan kimse, -karanlık içinde olsa da- yavaş yavaş tamamına doğru gider, ulaşır ve alabilir.

İşte mesela: Bir cevherciden beliğ kelam'ın tavsifi sorulduğunda: "Kelam-ı beliğ, onu düşünce ve tefekkürün delmiş olduğu şeydir." Sözünü işitirse; ve yahut meyhaneciden: "Kelam-ı beliğ, ilim kazanlarında pişirilen şeydir" tavsifi dinlerse; ve ya da, Devecinin: "Kelam-ı beliğ, yularını tutup, getirip, ma'na mebrekinde, tavlasında ıhlettirip çöktürdüğün şeydir" dediğini işitirse, elbette sanat'ın mulahazasıyla maksadın tamamına intikal etmiş olur.

Ve sonra, üslubun teşekkülündeki hikmet şudur: Mütekellim kendi iradesiyle; kalbin köşelerinde adeta çıplak, başaçık bir tarzda duran, sâkin mânâlara seslenerek îkaz eyleyip uyandırır.. Ve o uyanan mânâlar dahi yerlerinden fırlayıp çıkarak, gelip hayale giriyorlar ve hemen, hayalin içersinde buldukları elbiseleri -iştiğal ettikleri sanatları sebebiyle; ya tevağğul, ya ülfet, ya da ihtiyaçtan dolayı- alır, giyerler. Hiç olmazsa, sanatı ne ise, ona münasip olacak bir mendili alır, başına sarar. Ya da, meşgul olduğu vaziyete münasip bir renk ile renklenir. İşte, ilmî kitapların dîbacelerinde tesadüf eylediğin "Beraat-ül istihlallar, (Hilalin belirtileri) Yani, kitabın içindeki hakikatların ince damar ve nüveleri onun dibacesinde, çok ince de olsa görünmeleri, şu meselenin en zahir misallerindendir.

Hem sonra; kelamın üslûbu, bazen muhatabın hayalini nazar-ı itibara alarak oluşur. Unutma ki; bu hâsiyet, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyanın üslûplarında da çokça görülmektedir.

Ayrıca, üslûbun mertebeleri mütefavittirler. Bu üslûplardan bazısı estiği zaman, seherin nesiminden daha aheste ve daha rakik eserde, kelam'ın hey'etleri ile ona remzeyler. Bazısı da, harbın desise ve şeytanlıklarından daha gizli oluyor da, onu ancak erkan-ı harb olan kurmay zabitler kokusunu alabilir. Tıpkı Zemahşerî'nin

مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ

(Yasin/78) den[9] مَنْ يَبْرُزُ اِلَي الْمَيْدَانِ yi istişmam ettiği gibi... Eğer bu mevzu' hakkında daha biraz bilgi istersen; üst tarafta geçen ayetlerde teemmül eyle! Ta bunların doğruluklarını en latif bir vechte göresin.

Ya da, bu mevzu da -eğer istersen- İmam-ı Busîrî'yi bir ziyaret eyle! Bak, nasıl bir doktor-u hekîm üslubuyla reçeteyi yazmış, "Himye" lafzıyla bu üslûba işaret eylemiş. İşte:

وَاسْتَفْرِغِ الدَّمْعَ مِنْ عَيْنٍ قَدِ اْمَتَلَاتْ، مِنَ الْمَحَارِمِ وَالْزَمْ حِمْيَةَ النَّدَمِ

Mânâsı: Şeran hazar edilip bakılması caiz olmayıp haram olan şeylerle dolmuş bulunan bir gözden, gözyaşlarını akıtmak suretiyle onları istifrağ ile boşalt! Sonra da, nedamet ve pişmanlık perhizini o göze tuttur.

Ya da, Süleyman aleyhisselamın Hüdhüd'ünü dinle! Bak, nasıl o, şu ayette; su bulma ârîfliği ve mühendisliği olan kendi sanatına îma etmiştir. İşte:

اَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ اَلْخَبْءَ فٖي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ

(Neml, 23/25) kısacık meali: "Bir kavm gördüm; göklerde ve yerdeki gizlilikleri, ma'den definelerini çıkaran Allah'tan gayrısına secde ediyorlardı."

DÖRDÜNCÜ MESELE[değiştir]

Bilmiş ol ki; Kelam ifade, ve beyan, ancak o vakit kuvvet ve kudret kesbedebilir ki; eczaları şu gelen beytteki ma'nanın tasdikçisi ola. İşte:

عِبَارَاتُنَا شَتَّي وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ، وَكُلٌّ اِلَي ذَاكَ الْجَمَالِ يُشِيرُ

[Yani: Senin hüsnün, cemalin bir iken, bizim ifadelerimizdeki ta'birler ayrı ayrıdır, değişiktir. Lâkin o değişik ibarelerin tamamı, senin o biricik cemaline işaret ediyorlar.]

İşte bunun gibi; kelamın da bütün kayd, diziliş ve heyetleri de karşılıklı olarak birbirleriyle cevaplaşmaları ve herbirisi diğerlerinin elini tutmuş olması ve yekdiğerlerine muzahir ve yardımcı olması; ve küllî garazın hususî semereleri ile birlikte -vaziyetine göre- her birisi o küllî garaz ve maksada el atması lazımdır, Öyle ki, adeta müşterek olan o garaz ve maksad ortada bir havuzdur da, etrafındaki rutubet ve yaş nemleri kendine çekip emmektedir. İşte kelamın bu tarzdaki cevaplaşmalarından yardımlaşma doğar. Ondan da intizam ve düzgünlük doğar. Bundan da tenasüp ve uygunluluk meydana çıkar.. Ve bundan da zatî hüsün ve cemal zahir olmuş olur.

İşte, belagatın şu tarzdaki sırrı, Kur'anın mecmuundan parlayıp şu'le verdiği gibi; eczalarında da, hususan

الٓمٓ

ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ

de daha çok parladığını evvelce işittiğin gibi; onun benzerini ifade eden

وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ

(Enbiya, 12/46) de pek zahir görünmektedir. Bunları bu kitabın üst taraflarında gördün ve işittin.

BEŞİNCİ MESELE[değiştir]

Kelamın zenginliği, servet ve vüs'ati odur ki; onun aslı ve kökü maksadın aslını, esasını ifade etmesi lazım geldiği gibi; öyle de: O kelamın keyfiyetleri, (hal ve durumu) heyetleri ve müstetbeâtı olan ayrıntıları da, tevabii ve fur'u ile beraber maksad ve garazın levazımına işaret, remz ve telvih etmiş olması lazımdır. Öyle bir tarzdaki; tabaka tabaka altında, makam makam ardında görünür gibi olmalıdır. Eğer bu hususa misal istersen; sabıkan tefsirleri yapılmış tarz üzere وَاِذَاقٖيلَ لَهُمْ لَاتُفْسِدُوا ve اِذَا لَقُوا الَّذٖينَ آَمَنُوا ayetlerinde teemmül eyle, düşün!

ALTINCI MESELE[değiştir]

Kelamın haritasından derlenen ma'nalar; muhtelif nevilere ve mütefavit mertebelere göre yapılabilen telaffuzun fotoğrafıyla nakışlanmadan alınan şeylerdir. Buna göre: O mânâların bir kısmı hava gibidir, hissedilir. Amma görülmez. Bazısı da buhar gibidir; görülür, fakat tutulmaz. Diğer bazısı da su gibidir; tutulur, lâkin zaptedilmez. Başka bir kısımda, erimiş gümüş gibidir; zabtedilir, amma belli bir kalıpta tutulupta ta'yin edilmez. Bir başka sınıfı da, dizilmiş inci veya darbedilmiş altun gibi olup teşhis ettirilebilir, lâkin sonra garaz ve makamların te'sirlerine göre, havaî olan kısmı da bazen mayileşir, sertlik peyda eder. Hem bazen bir ma'nanın başına üç çeşit halin sarıldığı da oluyor.

Görmez misin ki; Senin vicdanında haricî bir emrin, hal'in tesiri görüldüğünde, senin kalbin hemen heyecanlanmaya başlar. Ondan da hissiyata sıçrar.. derken, birden havaî olan mânâlar havada uçuşmaya başlarlar. Bundan da meyiller doğarlar ve meyillerden de bir kısmı harmanlanır, yığılır. Sonra, bu harmanlaşandan az bir kısmı şekillenir. Sonra bundan da az bazısı inikad eder, oturur. İşte sayılan bütün bu tabakaların herbirisinden birer mikdar gelir, konar ve oturur. Kalan diğer kısımları da, harflerin teşekkülü anında bazı savtların muallakiyetleri gibi, ya da harmanda danelerin yerde kalıp, samanın ise uçuşup gitmesi gibi muallakta kalmış olurlar.

İşte, bir beliğin (belagatlı, düzgün ve ciddi konuşanın ve şe'ni o olmalıdır ki; kelamın açık, sarih ifadesiyle garaz ve maksadın bağlantısını.. Ve makamın îcab ve iktizasını.. Ve muhatabın taleb ve isteğini beraber dile getirsin. Sonra da; geri kalan tabakaları, garaz ve maksada yakınlık derecelerine göre kayıdların delaletine.. Ve mânâ muhtevasının işaretine.. Ve keyfiyet ve vaziyetlerin remzine.. Ve terkiplerin müstetbeatına (arkadan gelen ayrıntılarına) ve üslûbların telmihlerine... Ve mütekellimin tavırlarının gösterdiği imasına havale etsin.

Hem sonra bunu da bil ki; -bahsi geçmiş- muallak olan manalardan bazısı havaî olan "harfî" mânâlardır ki, mahsus bir lafızları bulunmaz, muayyen bir vatanları da yoktur. Belki de seyyar olan seyyahlar gibi olup, bazen bir kelime içinde saklanıyor, bazen bir kelam onu kendine çeker ve emer.. Ve bazı kerelerde, bir kısa hikayenin içine girerler de kayb olurlar; eğer o kıssayı sıksan, ondan o damlayacaktır. Tıpkı اِنِّي وَضَعْتُهَٓا اُنْثيٰ (Al-i İmran/46) ayeti içinden tekattur eden tehassür gibi.. (Hasret ile âh!. çekme,) ya da لَيْتَ الشَّبَابَ den damlanan ah!.. gibidir. Ve daha buna göre, makam ve mertebeler itibariyle; iştiyak, temeddüh, hitap, işaret, teellüm, tehayyür, teaccüb, tefahür ve daha başkaları gibi kelime ve kelamlara veya bir hikayeye de girebiliyorlar. Sonra, şu sıkışık vaziyetteki ma'naların arasında hüsn-ü muaşereti, iyi geçinmeyi sağlamanın şartı ise; esas olan garaz ve maksada hizmetinin derecesi nisbetine göre, inayet ve ihtimamı taksim eylemektir. Şayet bu meseleye de bir misal istiyorsan; Sûrenin (Bakara Suresi) başından buraya kadar şerhleri yapılmış vecih üzere olan ayetler buna dair beyyin, açık ve net misaldirlar. [10]

YEDİNCİ MESELE[değiştir]

Bilmiş olasın ki; üslubun içinde mündemiç bulunan hayal, hakikatın bir çekirdeği üstünde sünbüllenmesi lazımdır. Aynı zamanda o hayal, bir ayine gibi olup, onunla ma'neviyatın (ma'naya ait şeylerin) içindeki haricî silsilelerle de, münderic bulunan kanunlar ve illetlerde inikas etmelidirler. Nahv ilmi felsefesinin kitaplarında mezkûr olan münasebetler dahi bu kabildendir. Nasıl ki mezkûr ilimde: "Ref', fail içindir. Çünki kuvvetli olan kuvvetliyi bulup almaktadır." diye söylenmiş.. Ve daha buna göre kıyasla..

SEKİZİNCİ MESELE[değiştir]

(Nahv ilmi üstadlarında İmam-ı Ömer bin Osman) Seybeveyh, katiyyen hüküm etmiştir ki: "birkaç mânâyı ifade eden "Harf" namı altındaki "Min" ve "ila" ve "ba" ve diğerleri gibi edatlar da ma'nanın aslı birdir, zail olmaz. (Yani, herbirisinin bir aslî ma'nası vardır) lâkin makam ve garaz itibariyle, bazen muallak mânâlardan birisini çeker alır, içer. O vaziyette asli olan mânâ, yeni gelen misafirlerine bir suret ve bir uslüp olmuş olur."

Aynen bunu gibi; luğat fıkhı ve ilminin özüne âşina olan kimseler, derince bir teemmül edip düşünseler, bileceklerdir ki; ekseriya (mânâlarda) müşterek ola lafzın bir ma'nası vardır, sonra bazı münasebetlerle teşbihler araya düşer.. Ve sonra ondan da "mecaz" lar baş gösterir.. Ve sonra bundan da örfî[11] hakikatler meydana çıkarlar. Sonra da ma'nalar taaddüd eder birkaç olur. Hatta, mesela: "Ayn" kelimesinin bir olan ma'nası ki "Basar" (göz) veya "pınar" iken; güneşe dahi ıtlak edilmiş verilmiştir. Yani: "Ayn" lafzının güneşe itlakının mânâsı ile remzeyler ki: Alem-i ulvî güneş gözü ile alem-i süfliye, (alt ve aşağı alem) nazar eder. Yahudda, bir çeşit âb-ı hayat olan ziya'nın, pek yüksekte bulunan o cebel-i ebyadin (Akdağ) içindeki nurlu kaynaktan, yani güneşten akıp geldiğini hatırlatır.

DOKUZUNCU MESELE[değiştir]

Bilmiş ol ki; cüz'î iradeyi ve şahsî tefekkürü ve basit tasavvuru aciz bırakan belagatın en yüksek mertebesi odur ki; mütekellim kelamın kaydlarındaki münasebetini ve kelimelerinin aralarındaki rabıtalarını ve cümlelerinin müvazenelerini bir defadan ve beraberce muhafaza etsin, müraat etsin ve nazar eylesin. Çünki mezkûr münasebetler, rabıtalar ve müvazenelerin her birisi ve herhepsi yekdiğerleriyle beraber en büyük nakşa doğru silsile halinde giden ve ona doğru yol alan vaziyetleri bir nakşı izhar eylerler. Hatta öyle ki; mütekellim (bütün bu şartlara müraat eden konuşmacı) güya ki bir çok akılları alıp kendi aklına hizmet ettiriyor gibi olur. Nasıl ki bazı hattatların "Ayn" harfini[12] müşterek bir çizgi üstünde Hulefa-i Raşidînin isimlerini yazdıkları gibi; bir bânî (dülger) ustanın da, bir sarayın binasında öyle mahir bir vaziyetle renkli taşları yerlerine yerleştiriyor ki; o mahirane ustalıkla, taşların herbirisi herhepisine bakmalarını ve yek-âhenklik göstermelerini te'min ediyor ki; neticesinde çok garip nakışlar hasıl olmuş oluyor. İşte şu izahına çalıştığımız mevzu' ve meselenin en zâhir izah ve delilleri, Hak Teala Azze ve Celle'nin şu:

الٓمٓ

ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

kelamıdır, sözüdür ki, üst taraflarda tahlil ve izahını dinledin ve işittin.

Hem yine Kelamın ulvîlik ve üstünlük sebeplerinden birisi de: O kelamın; nisbet ve münasebetlerin teselsül ile nesillenen ve büyük makam ve maksada doğru eğilip giden maksad dallarınn ağacı ve vaziyetinde olmasıdır.

Hem yine Kelamın tabakalarının rıf'at, üstünlük sebeplerinden birisi dahi; o kelamın bir çok şube, dallar ve vecihlerin ondan istinbat edilmesine müstaid ve müsaid olmuş olmasıdır. Mesela Hazret-i Musa Ala Nebiyyina ve Aleyhisselamın Kur'andaki kıssasının ayrı ayrı yerlerdeki, ayrı ayrı vecih ve dalları gibi..

ONUNCU MESELE[değiştir]

Hem bil ki, kelamın letafetini ve tatlılığını netice veren selaseti, yani âsanlık ve akıcılığı odur ki: Kelamda mündemiç olan mânalar ve hissiyatların, ittihad etmiş bir mümteziç ve intizam çizgisine girebilen bir muhtelif (ihtilaflı vaziyet) olmalıdır, ki etrafta safbeste duran hâricî mânalar ve hissiyatlar, bu kelamın, ifadenin ve garazının kuvvetini kendilerine çekip götürmesinler. Belki tam aksine, merkezin onları kendine doğru cezbedici halde olmalıdır.

Keza, selaset ve akıcılığın bir şartı da, kelamda maksud ve garazın ta'yin edilmiş olmasıdır.. Ve başka bir şartı da, garazların mültakası tarzında tezahür etmiş olması cihetidir. Yani: Birbirlerine kavuşma kavşağı tarzında olmalıdır.

ONBİRİNCİ MESELE[değiştir]

Bil ki; kelam'ın sıhhat ve kuvvetin sebeb ve vesilesi olan selametliliği, yani: Ayıp ve noksanlıklardan uzak bulunması ise, şöyledir ki; kelam, mebadîye yani temel esaslara ve birde delil ve hüccetlere işaret ettiği cihetle, aynı zamanda levazım ve tevabi'lerede remz eylemesi gereklidir. Hem mevzû' ve mahmûlün kayıdları ile ve bunların keyfiyet ve vaziyetleriyle evhamların reddine, şüphelerin de define îmada bulunması lazımdır.. Öyle ki, kelamın her bir kaydı, adeta mukadder bir sûalin cevabı gibi olmalıdır. Buna da bir örnek misal istiyorsan; Fatiha suresinin[13] tefsirine bak!

ONİKİNCİ MESELE[değiştir]

Ey aziz bilmiş ol ki: Üsluplar üç nev' veya üç tarz üzeredir. Bunlardan:

Birincisi: Mücerred üslubdur ki rengi, levni birdir. Hassa ve hususiyeti ise, ihtisardır.. (muhtasarcadır) ve selikiyyettir. Yani za'fiyetsiz fıtriliktir, selamettir.. Ve istikamettir ki, sıhhat ve cemale en yatkını da budur. Bu üslûbu kullanıldığı mahall ise; muamelat, muhavereler ve âlet ilimleridir. Eğer bu üslubdan selasetli, akıcı bir örnek istiyorsan; Seyyid Şerif-i Cürcanî'nin kitaplarına bak!

İkincisi: Süslü ve parlak üsluptur. Bu üslubun hassası ise, kelamı süsletmek ve parlaklık vermekti. Hem kalbleri teşvik ve ya tenfir ile heyecana getirmektir.. Ve bu üslûbun kullanıldığı makamı da, hitabiyattır. Yani, medih veya zemm gibi hususlar veya iknaîyattaki zemm ve medh gibi yerlerdir. Eğer bu müzeyyen üsluba da bir örnek istiyorsan; Abdülkahir-i Cürcanî'nin "Delail-ül- İ'caz" ve "Esrar-ül Belagat" adlı eserleri içine gir bak! Elhak bu iki kitap, adı geçen üslûp için müzeyyen bir bahçedir.

Üçüncüsü: Üslub-u âlîdir. (yüksek, üslup) Bu üslubun hassası: Şiddet, kuvvet, heybet ve ruhanî ulviyettir.. Ve bu üslubun kullanıldığı uygun makam; ilahiyyat, usûl ve hikmet ilimleridir. Bu usluba beyyin, net ve parlak bir misal ve mu'ciz bir timsal istiyorsan; işte Kuran!.. Çünkü gözlerin görmediği ve hiçbir belîğin kalbine hutur etmemiş bir tarzda bu uslup, Kur'an'da parlayıp dalgalanmaktadır.

(Fasıl ve mukaddeme hulasasıyla sona erdi)

VE SADEDE DÖNÜYORUZ[değiştir]

(Ayetlerin tefsir ve tahkiki arasına giren bu uzun fasıl ve mukaddemeden sonra)

Bilmiş ol ki: Şu

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَاراً

ayetimizde medar-ı nazar "üç mesele" dir.

Birincisi: Önceki ayetle olan nazm ve dizilişi..

İkincisi: Kendi cümleleri arasında diziliş ve nazmı..

Üçüncüsü: Tek tek her bir cümlenin keyfiyet ve vaziyeti itibariyle olan dizilişidir. İşte, geçmiş bütün izah ve tefsirleri de burada gözönünde hazır bulundurarak bu üç madde ve meselenin üzerinde duracağız.

Evet, bilmiş ol ki: Vakta, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan münafıkların hallerini sarih bir şekilde dile getirip, cinayetlerine de tansis eyledikten sonra; Temsil[14] ile "üç nükte" yi bulmak üzere onları ta'kibe aldı.

BİRİNCİ NÜKTE: Temsil ile hayali te'nis etmektir, (ünsiyetlendirmektir.) Zira ma'kulattan tehayyül edilebilen şeylere karşı en itaatlı hasse hayaldir. Aynı zamanda hayal ile birlikte işi, kârı teşkikât yapmak olan vehmin itaatında temsil ile te'min eylemektir. Bunun yanında, ünsiyet edilmiş bir suret ile (Yani: Me'nus olan o suret içinde) vahşî olanı açığa çıkararak, gâibi de hazır ve görünen bir suret ile sûretlendirerek; vehmin akl ile olan muarazasını karşı karşıya getirip inkiyadını sağlamaktır.

İKİNCİ NÜKTE: Temsil vasıtasıyla ma'kul olanı hissedilen bir şeyin temsiliyle göstermekle; vicdanın heyecanını te'min edip nefretini tahrik etmektir. Tâ ki his ve fikir ittifak eyleyebilsinler.

ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Temsil vasıtasıyla müteferrik, perakende olan ma'naları birbirine rabteylemek ve aralarında mevcûd olan hakikî rabıtaları çıkarıp göstermektir. Hem yine temsil yoluyla; lisanın ihmal etmiş olduğu ve ya dile getiremediği ince mânâları hayalin gözü önüne koymaktır, ki bundan sonra onlar nazar ve fikir ile koparılıp alınabilsin.

Hem yine bilmiş olasın ki: Şu üstteki ayetin cümlelerinin mealleri, münafıkların hal hikayelerinin tamamına bakan ayetlerin toptan mealleri ile münasebattar olduğu gibi; o ayetlerin tek tek her birisi ile de münasebettardırlar. Görmüyor musun ki; münafıkların hal hikayelerini kısaca mealinin hülasası: Dünyevî bazı menfaatler için sureten iman etmiş gibi görünmelerinden ibarettir. Amma sonra, hep küfrü içlerinde sakladılar. Sonra da tahayyür ve tereddüdlere saplandılar. Sonra bundan kurtulmak için, hak ve hakikatı araştırma yolunda hiçbir adım atmadılar. Amma sonra iş işten geçince; saplanmış oldukları hal ve vaziyetten çıkmak ve kurtulmak için, geri dönmek istedilerse de, dönemediler; ta ki, hakikati öğrenipte tanısınlar. İşte, münafıkların şu hali; gecenin karanlığında -kendilerine ışıklandırmak için- bir ateş, ya da bir fener yakanların haline ne kadar da uygun düşüyor!..

Evet, münafıkların hal ve meseli şöyledir ki: Karanlıklı, yağmurlu bir gecede sahranın ortasında kalmış bazı insanların, ısınmak veya aydınlanmak için ateş, yada bir fener, bir lamba yakarlar. Yaktılar amma, o ateşi veya lamba ve feneri fırtınadan koruyamadılar. Sonra, fırtına ve rüzgarın şiddetiyle, o ateş ve fenerleri söndü.. akabinde kapkaranlık bir zulmet onları sarmış oldu; her şey karanlığa boğularak görünmez oldu. Öyle ki adeta her şey kendileri için ma'dum ve yok gibi oldu. İşte bu vaziyet içinde kalmış olan o adamlar; gecenin zifiri karanlığından, hem durgunluk ve sâkinliğinden dolayı adeta sağırdırlar. Hem gecenin körleşmesi ve körleştirmesi yüzünden; ve yakmış oldukları ışıklarının sönmesinden ötürü de, sanki kördürler. Hep o vaziyette konuşacak bir muhatap ve yardım ve imdad edebilecek bir muğîsleri (yardımlarına koşup kurtaranları) olmamasından, dolayısıyla istimdad edecek hiçbir yer ve kimseleri olmadığından, keennehû dilsiz ve laldırlar. Hem o halden kurtulmak için geri gelmekten de çaresiz kaldıklarından adeta birer ruhsuz, cansız karaltı gibidirler.

İşte, şu temsil ile benzetmesi yapılan müşebbehünbihde, (benzetilende) birkaç esaslı noktalar var ki; anlatılmak istenen kimselerin haline, birkaç esasî noktalardan birbirine bakmaktadır. Mesela: Temsildeki zulmet, küfre bakmakta; ve temsildeki çaresizlik içindeki hayretli hal, münafıkların tezebzüb ile tereddüdlü hallerine; ve orada yakılan ateş de, buradaki münafıkların fitnelerine nazar ediyor. Ve daha buna göre kıyasla!..

Sual 42[değiştir]

Eğer desen: Temsilde bir nurdan, bir ışıktan bahsedilmiş, münafıkların herhangi bir nuru, ışığı var mıdır ki; temsil onların haline tamamiyle tatbik edilebilsin?..

Cevaben sana denilir: Şahısta (bir münafık olan şahısta) nur ve ışık olmasa da, muhitinde bulunabilen ışıklar, ona nur ve ziya verebilmesi, ulaşılması mümkin olabilir. Muhitinde, etrafında nur bulunmasa da, kavm ve milleti içeriside bulunabilir de, ziyalanması imkan dahili olabilir. Şayet kavm ve kabilesinde de olmazsa; nev'inde, cinsinde bulunabilir ve onun bundan, dolaylı olarak istifadesi mevzuubahis olabilir. Faraza nev'i ve cinsinde de olmazsa, -üst kısımlarda izahı geçtiği üzere- o şahsın (her bir insan gibi) fıtratına tevdi' edilmiş olan "Hidayet çekirdeği" nuruyla bir derece istifazası mümkündür.

Ey arkadaş! Eğer sen bu cevab ile ikna edilemedin ise; bir başkasının nazarına, düşünce ve anlayışına göre var olan ve o münafıkın lisanında, zahir hal itibariyle; ve yahut zahirî olan bir imanla; bazı dünyevi menfaatlerin kendisine terettüb etmesi cihetiyle ve dolayısıyla onun bir istifadesi mümkün olabilir. Bu da olmazsa; onlardan başta iman edip, sonra irtidad etmeleriyle beraber, tesir noktasında hal ve vaziyetlerinde, bu da olmazsa, Nur kelimesinden murad, her hangi bir yol ve çeşitle İslâmdan, Kur'andan istifadelerine işaret etmiş olması cevazı mümkün olabilir... Nasıl ki temsildeki ateş, buradaki fitne ateşine işaret olduğu gibi.. Hey arkadaş, sen eğer bu cevapla dahi razı olmayıp ikna olamadınsa; o zaman hidayetin tenzili, indirilmesi imkanını, nazil olmuş menzilesinde kabul etme gibi bir hal ile istifadeleri düşünülebilir, ki

اِشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُديٰ

(yani: Onlar hidayet ile dalaleti satın aldılar.) olan ayetin cümlesi buna işaret eylemiş. Çünki imkân ve ihtimal, temsilin yakın komşusudurlar.

Amma bu ayetin cümleleri arasındaki nazm ve diziliş vechi ise şöyledir[değiştir]

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَاراً

cümlesinin nazm ve irtibatı, mevzu'un makamı ile münasebeti vardır. Evet, ayette temsili yapılan şu suret ile, ateş yakanın hali saff-ı evvel olan Kur'an muhataplarının -ki Ceziret-ül Arab sâkinleridir- mukteza-yı hallerine mutabık gelmiş oluyordu. Çünkü onlar, temsilde gösterilen dehşetli haleti bizzat, ya da birbirlerinden işitmek suretiyle çok iyi biliyor ve o haletin te'sir derecesini ve müşevveşiyetli vaziyetini anlıyor ve hissediyorlardı.

Evet, Ceziret-ül Arab sâkinleri gündüzde, güneşin yakıcı zulmü sebebiyle; gecenin serinlik ve karanlığına sığınıp, gece içersinde -bilhassa eski zamanda- yolculuk yaparlardı. Geceleyin yaptıkları yolculukları esnasında, bazen gökyüzünün bulutlarla kaplanması sebebiyle; taşlık, sarp ve çetin yollara rastlayarak büyük zahmet ve meşakkatlere düçar olabiliyorlardı. Hatta bu sapa yolları onları helakete de götürebiliyordu. Hem bazı kereler vaki' oluyordu ki; geceleyin yaptıkları bu yolculukları esnasında, yolları sarpa uğrayıp; haşerelerle dolu mağaraların ve yarıkların eğri-büğrülüklerinin çıkmazlıklarında dolaşabiliyor ve dolayısıyla şaşırıp yollarını kaybedebiliyorlardı. İşte mezkûr vaziyette, yani o gibi engebeli, yarıklı yerde ve o tip karanlıklı, fırtınalı gece içersinde bir ateşin yakılmasına, ya da bir fenerin ışıklandırılmasına haliyle çok muhtaç oluyorlardı. Tâ ki, arkadaşlarını görüp ünsiyet etsin ve silah ve eşyalarını görerek muhafaza altına alsınlar.. Ve ta ki, yollarını keşfedip bulup, yolculuğa devam eylesin ve zararlı şeyler ve tehlikeli vaziyetler görüp sakınsınlar. İşte bu haldeki o yolcular, ateşi yakarak ışık ve ziyasını alma hazırlığına başlamışlarken, birden semavî bir afet onları kaptı ve ateşlerini söndürdü. Evet, onlar, o ateşin zîyasıyla reca ve ümidin kemalinde ve zafer anının zirvesinde iken, birden o semavî âfet ile sönen ateşleri yok olup ışıkları kaybolunca, mutlak yeis ve ümidsizliğin ta dibine kadar düşmüş oldular.

İşte bu vaziyete Kur'an-ı Hakîm

فَلَمًّاَ اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنوُرِهِمْ

kavliyle nass edip ferman buyurmuştur. Yani bunu şöyle bil ki; bu ayetin başındaki فَاءْ "fe" harfi, şöyle işaret ediyor ki: Onlar (münafıkların hallerini tasvir eden temsildeki kimseler,) etraflarını ve kendi kendilerini, ışık ve ziyasıyla müşahede edip görmek için ateşi yaktılar. Haliyle ateş ziya vermeye başladı. Bunlar o ateşin ziyasıyla sâkin ve mütmain olmuşlarken; birden bir haybet ve mahrumiyet takib ederek bu sakinliği mahveyledi. (Yani fırtına ve rüzgar ateşi söndürüp yok eyledi.) ümid ve emelleri suya düşüp gitti. Elbette ümid ve recanın husûlü anında tam muzaffer olunmuşken, birden ve âniden kaybolup yok olmanın te'siri ne kadar şiddetli olacağı herhalde malumdur.

Sonra, şu فَلَمًّا daki şu şartiyet ise; nur'un, ziyanın sönüp gitmesinden dolayı, yeni bir ziyalandırmanın lüzûmluluğunu istilzam eyler. Fakat bu lüzumluluğun gizliliği (Yani ayette zahir görünmemesi) onu izhar eyleyecek bir mukaddere işaret vermektedir. Şöyle ki: Onlar, vakta ki yaktıkları ateşleri ziya vermeye başladı ve o ışıkla etraflarını birazcık olsun gördüler.. Ve o ateş ve o ışıkla meşğul olmaya koyuldularsa da; bu ateşe layıkı vechiyle ehemmiyet vererek muhafaza içine alamadılar, ondaki nimetin kadrini de bilemediler, dolayısiyle uzun bir müddet koruyupta devam ettiremediler. O ateş nimeti de sönüp gitti. Zira gaflet eseri olarak, ateşin koruma vesile ve sebeplerini muhafaza etmekle değil, neticesiyle meşgul olmaları yüzünden

اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغَي

اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنيٰ

(Alak Suresi, 96/6, 7) (Yani insanoğlu kendini müstağnî, ihtiyaçsız gördüğü zaman, başlar Rabbisine karşı isyan etmeye) sırrıyla; o ateşin sönmesini gerektiren, ehemmiyetsizlikle ona yaklaşım göstermeleri, onun devamsızlığına sebebiyet vermiş oldular. Öyle ki, îzâenin, (ziyalandırmanın) kendisi bile, nur'un kaybolup gitmesine adeta sebeb olmuş oldu.

Amma وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ cümlesi ise; Nur'un, ışığın zeval bulmasıyla, buna bağlı olan nimetlerin elden çıkıp gitmesinden gelen hüsranlarına işaretten sonra; zülumatın içine düşerek, üzerilerine nıkmet ve musibetlerin nüzûlünden gelen hızlan, rüsvaylık ve perişaniyetlerine de bakan bu cümle evvelki cümleyi (nazm ve irtibat için) takib eylemiştir. Yani ki, (artık nur ve ışık bulma ümidi kalmadığı için, tamamen hızlana büründürülüp zulümat içerisinde bırakıldılar.) mânâsını ifade eder.

لَا يُبْصِرُونَ cümlesine gelince, bil ki: İnsanoğlu karanlığın ortasına düştüğünde, ya da, karanlıklar onu sardığında, haliyle o da yolunu kaybeder. İşte o vaziyette arkadaş, yoldaş ve beraberlerindekileri görmekle birazcık sâkinleşip tesellî bulabilir. Eğer bunları göremezse; onun hakkında, sükûn ve durgunluk da, hareket gibi musibet olur. Belki daha vahşice ve vahşetzar bir tarzda ürküntülü olur.

Amma

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَايَرْجِعُونَ

cümlesi ise, bil ki; insan, bunun gibi belanın içine düştüğü zaman, tertip sırasıyla dört cihetten, necat için -az da olsa- tesellî bekler, emel ve ümid besler durur.

İşte, Evvela: Etrafta olan köylülerden, ya da gelip geçen yolculardan; kendi aralarında birbirlerine seslenmelerini işitme ümidini besler ki;

imdad istediğinde, sesini duyup imdadına gelsinler. Fakat, vaktaki gece lâl kesilmişcesine sâkin ve sâkittir. Onun bu vaziyetinde kendisiyle sapsağırın arasında hiçbir fark olmadığından, ümid ve recanın tamamen kesilmiş olduğunu ifade etmek sadedinde, ayet صُمٌّ demiştir.

Saniyen: Mezkûr vaziyetteki o adam, bir ümid ihtimalini besler ki; çağırdığı vakit, ya da imdad istediği zaman; birisinin onun sesini işitip de imdadına yetişsin. Fakat vaktaki gece, sessizlik ve hareketsizlikten tamamen sağıra kesilmiş olduğundan; lisanlı ile lâl'in (dilli ile dilsizin) arasında hiçbir fark kalmamış olduğuna, dolayısıyla ağızlarına taş ile vurulup bu ümid ihtimalinin de tamamen kesilmiş olduğuna işaret için ayet, بُكْمٌ der.

Salisen: O vaziyetteki şahıs; maksadının asıl hedefi olan o vaziyetten kurtulmaya işaret eden bir alâmetin, bir işaretin, ya da bir ateş parıltısının ve uzakta görünen bir ışığın görünmesiyle necat ümidini düşünür. Fakat gece karanlığının köraktırırcasına her tarafı kaplamış olmasından ve gece ise, adeta kör ve abûs çehreli kesilmiş olmasından dolayı, gözlü ile gözsüz arasında bir fark kalmamış olmasından, onun bu emel ve ümidini de tamamen söndürmek için, ayet عُمْيٌ demiştir.

Rabian: O durumda olan bir insanın artık tek bir çaresi kalmış olur ki; o da geldiği yere geri dönmeye gayret ve çaba sarfetmesi ve buna çalışmasıdır. Fakat karanlık ve zulmetin zifirî dalgaları onu o derece sarmıştır ki; adeta bir bataklığa ihtiyarıyla girip takılan ve artık ondan kurtulmak için çıkış imkanı kalmamış bir şahıs gibi olduğu için, geriye rücû' imkanı dahi kalmamıştır. Evet, bazı haller ve işler olur ki; sen kendi ihtiyarınla ona gidersin, amma sonra geri dönüş için ihtiyar senden selbedilip alınır. Sen onu bırakmak istersin, amma o seni bırakmaz. İşte, Cenab-ı Hak Teala, onlara bu kapıyı da kapatmak ve yapıştıkları son ümid iplerini de kesmek için فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ diye ferman buyurmuştur.

Böylece; artık onlar hiçbir tarafta kurtuluş imkanı olmayan bir ye'sin ve bir vahşet ve ürküntünün, hareketsizlik, korku ve dehşetin içine düşüp kalmış olurlar.

Amma az yukarıda taksimatı yapılmış cihetlerden üçüncü cihet ki, bu ayetin veya üç ayetlerin cümle cümle kaydlarının nazm, diziliş ve irtibatları keyfiyetidir. İşte;

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَاراً

ayet cümlesine bak ki; nasıl onu kayıdları arasından nüktelerin kıvılcımları uçuşmaktadır gör! Evet, mesela: مَثَلُهُمْ deki مَثَلُ lafzı, münafıkların hallerinin garipliğine, kıssa ve hikayelerinin de bir u'cube olduğuna işaret eyler. Çünki مَثَلُ ile ifade edilip gösterilmek istenen şey, garipliği tezammun etmiş olmasından dolayı dillerde dolaşan, insanların birbirine nakl ve rivayet eyledikleri ibret dersli bir keyfiyettir. Çünki, münafık halının en hâs sıfatı garabettir. Hem sonra darb-ı mesellerin içinde esaslı bir kaidenin bulunmasından, bu gibi mesellere "Avamın hikmeti" ya da "umûm'un felsefesi" denilmiştir. İşte burada مَثَلُ den murad, onların garip sıfatı, âcip kıssaları ve iğrenç halleridir. Buna göre; burada münafıkların hali مَثَلُ ile ta'bir edilmesinde, mecaz olarak garabete bir işarettir. Bu işarette de şöyle bir remz bulunmaktadır ki; münafıkların vasıf ve sıfatlarının şanına layık olan şey, kötü ve zararlı hallerinin darb-ı mesel olarak anlatılması nev'inden lisandan lisana nefret ve te'linle dolaşmasıdır.

Amma كَمَثَلِ de ki ك ise:

Sual 43[değiştir]

Eğer desen: Buradaki ك eğer hazfedilmiş olsa idi, daha çok beliğ bir teşbih olurdu. (Yani mesela: ك siz مَثَلِ الَّذِى tarzında bir ifade olmuş olsaydı) ona daha uygun ve en belagatlısı olmaz mı idi?..

Cevaben sana denilir: Hayır, bu makamda en uygun ve beliğ olanı 3/4'in (kâf'ın) zikridir. Zira, ayet onu sarahaten ifade etmesiyle, zihinler îkaz edilmiş olarak; temsil ve misal'a tebaî bir nazarla baktıktan sonra, onun (misalin) en mühim noktalarının merdivenlerinden geçer ve o noktalarla benzetilmesi yapılanın mühim noktalarına intikal eder.

Aksi halde, temsilin içine kasden dalarak, benzetilenin sıfatlarına temsilin ayrıntı ve inceliklerini tatbik etme vaziyet ve teşebbüsü fevt olmuş olurdu.

Amma aynı cümledeki ikinci مَثَلُ ise; temsilde geçen öylesi bir ateşin tutuşturup yakanın gariplik arzeden haliyle beraber, hiss-i umumîde varlık ve devamı bir darb-ı mesel hükmünde olup sürüp geldiğine işarettir.

Amma اَلَّذِى ise:

Sual 44[değiştir]

Eğer desen: Temsilde ateşi yakanlar cemaat olduğu halde, اَلَّذِينَ değil, اَلَّذِى diyerek, burada bunu müfred yapmış, niçin?..

Cevaben sana denilir: Bir işde, bir meselede cüz' ile küll'ün, ferd ile cemaatin arasında müsavîlik olursa; ve ferdin (mufredin) sıfatında olan bir iştirak; ziyadelik ve ya noksanlık noktasında bir te'siri olmazsa, iki vecihle de (yani hem müfred, hem de cem' siğasıyla) caizdir.

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الْحِمَارِ ayet-i celilesinde olduğu gibi.. (Evet, zahiri kaideye göre كَمَثَلِ الْحُمُرِ gelmesi iktiza eylerdi. Çünki "Himar" müfreddir) Demek ki, ateşi yakmayı, cemaat oldukları halde, ifrad ile getirmesinde; o dehşetli hali temessül ettirip, canlandırarak göstermeye ve iğrenç kabahatlarını tasvir ederken, o cemaatin her bir ferdinin o iğrenç kabahatta ayrı ayrı müstakil olduklarına işarettir. Ya da, bu اَلَّذِى , اَلَّذِينَ imiş de, sonra ihtisar edilmiş اَلَّذِى yapılmış olabilir.

Amma اسْتَوْقَدَ kelamındaki "sin", tekellüf ve taharriye işarettir. (Yani, o ateşi yakanlar, kendi ihtiyarıyla onu yakma hazırlığı külfetine çabalayarak girmişlerdir.)

Amma ذَهَبَ اللّٰهُ بِنوُرِهِمْ deki بِنوُرِهِمْ de olan zamîr'in cem'iyle beraber اسْتَوْقَدَ nin müfredliği vaziyetinde şöyle latif bir remiz vardır ki; Bir ferd, bir cemaat için ve hepisin namına ateş yakabilir. İşte, gel bak ki; ateşin yakılmasında ifrad siğasıyla, amma aydınlanma ve ısınma işinde cem' ile ifade eylemesi ne kadar latif düşmüştür değil mi?

Amma اَلْمِصْبَاحُ veya benzeri bir kelime yerine نَاراً kelimesini zikretmesinde, teklifin (ilahi teklifin) nur'unda olan meşakkate işarettir. (Yani, teklif-i ilahînin içindeki hidayet nuruna ihlas ile vasıl olma meşakkati) Aynı zamanda; münafıkların, zahirî nur'un altında (Yani, zahirde imanlı görünmelerinin altında) fitne ateşini yaktıklarına da bir remiz vardır.

Amma نَاراً deki tenvinin tenkiri ise, ateşe olan şiddetli ihtiyaçlarına, hatta her hangi bir ateş olursa olsun aşırı derecede ona muhtaç olduklarına bir îmadır.

Ve bundan sonra, sen gel şu

فَلَمًّا اَضَٓاءَتْ مَاحَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنوُرِهِمْ

cümlesi etrafındaki incelik ve letaiflere de nazarı bir çeviriver de bak, ta göresin ki; cümledeki kaydlar, maksad ve garazın esası olan o dehşetin zulümatını nasıl aydınlattığını gösteriyorlar. Ayrıca da, üst taraftaki "Dördüncü Mesele" de[15] [Kelamım kuvveti, onun kayıtlarının arasındaki cevaplaşmalarındadır] diye olan hükmün buna ve buraya da baktığını işitmiş ve görmüştün.

İşte, فَلَمًّا daki "Fa" nın atıflığı ise; temsildeki adamlara mutlak ye'sin hücumu ardından, ümid ve recanın kemali ta'kip eylediğine bir îmadır. (Yani: Onlar gecenin zulümatı içersinde kaldıklarında, mutlak bir ye'se giriftar olup müstağrak olmuşlarken, kalktılar bir ateş yaktılar, bu ateşin ışığıyla ümidin kemaline kavuştular zannettiler)

Amma لَمًّا harfi, edatı ise; müstakim olan istisnaî bir kıyası tazammun ettiğinden, aynı zamanda öngörülen şartiyenin (Yani "vaktaki" diye şartlılığının) tahakkukuna da delalet etmesiyle; ardından gelecek "tâlî" nin, yani neticenin de tahakkuk eyleyeceğine, dolayısıyla tesellî ümidini kat'etmiş olduğuna işaret eder. (Yani ki, temsilde ateş yakanlar, o ateşin ışığıyla vaktaki aydınlandılar, arkasından Cenab-ı Allah onların nurlarını, ışıklarını söndürüvererek, alıp götürdü.)

Amma اَضَٓاءَتْ ise, yakılan ateşin ısınmak için değil ışıklanma, aydınlanma için olduğuna işaret eder. Ayrıca kelimenin vaziyeti ve lisan-ı remzi, dehşetin şiddetine de bakmaktadır. Zira, o izae, ziyalandırma; mehalikin onun ile görünmesinden dolayı, o ışık o tehlikeli şeylerin mevcudiyetlerini bildirmekten gayrı bir faide vermemiştir. Eğer ateş ışığı olmamış olsaydı; belki nefis muğalatlarla kendini teskin edebilme ihtimali olabilirdi.

Amma مَاحَوْلَهُ ise, onların dört taraflarını dehşetin sarmış olduğuna ve altı cihetten hücûma geçen zararlardan ancak o ateşin ışığıyla korunmanın lüzumuna işarettir.

Amma ذَهَبَ kelimesi, şart'ın cezası olduğu için; yani ayette فَلَمًّا ile, vaktaki yakılan ateş, onların etraflarını ziyalandırdı" ifadesiyle, cümlenin kuruluş karakterinde şartlı bir ziyalandırma olmuş oluyor. Bunun menfî cezası, yani karşılığı ise; o ışık ve ziyanın gitmesi, giderilmesi bunun cezaüşşartdır. Hem ذَهَبَ nin, yani "gitti" nin bir lazımı olması gerekir. Bu lüzûmun gizliliği de, -az üstte izahı yapıldığı üzere- onlar, o ışığın (ve burada münafıklar, hidayet nuru ışığının) teahhüdünü üstlenmedikleri ve ondaki büyük nimetin kadrini bilmedikleri için; ziyalanma ve ışıklanma nimeti ellerinden alınmış oldu. (Yani: Kapkaranlık gecenin içersinde, onlara nurun ziya nimetini verdi. Amma onlar bunun taahhüdünü yaparak ve koruma tedbirlerini alarak muhafaza edemedikleri için; o ışık nimeti tamamen ellerinden alındı.) Hem o ışığa karşı gösterdikleri ziyadesiyle sevinme ve ferahlanma; onlara bunun muhafaza taahhüdünü unutturdu. Cenab-ı Allah da onlardan onu aldı.

Amma ذَهَبَ اللّٰهُ da ذَهَبَ nin Allah'a isnad edilmesin de, iki çeşit reca ve ümidin de kesildiğine işarettir:

1- Tamirin (onarmanın) ümid ve recası..

2- Rahmete karşı beslenen ümid..

Zira, evvela ayet, o afetin semavî olduğuna işaret eylemiştir ki, tamire kabil olmadığına, onlara verilen ceza dahi kişinin kendi kusurunun cezası olduğuna işaret ve remz etmektedir. Bu yüzden Cenab-ı Allah da, o ni'meti onlardan alıyor.. Ve o ni'metin (temsilde ateş ve ışık nimetinin, tatbikatta ise hidayet nuru ni'metinin) onlardan alınmasıyla da, sebeplerin inkıta'ı demek olduğuna göre; hararetli bir ümid ile sarılmış oldukları Rahmet emelinin ipi de kesildiğine remz etmektedir. Evet, çünkü hakkı iptal etmek için, Hak teâla dan yardım ve muavenet istenilmez.

Amma ذَهَبَ اللّٰهُ بِنوُرِهِمْ deki بِنوُرِهِمْ ün başında olan ب ise, temsildekilerin saplanmış oldukları bataklıktan kurtulup da geriye dönüş ve necatın imkansızlığından gelen yeislerine işarettir. Evet, Zat-ı Zülcelal olan Allah'ın ahz ederek alıp götürdüğü şeyin, geri alınması mevzu-u bahis olmadığının; ذَهَبَ بِهِ (yani onu alıp beraberinde götürdü.) ile, اَذْهَبَهَ (yani; aldı gönderdi).. Ve ya ذَهَبَ (yürüdü gitti) nin arasındaki beyyin ve açık farka işaret etmek içindir. Zira birinci mânâdaki ifade, yani ذَهَبَ اللّٰهُ بِنوُرِهِمْ ifadesi, geri dönüşün imkansızlığını, diğer üç mânâlar ise, geri dönüş imkanının bulunabileceğini ifade ediyor.

Amma نوُرِ nin ifade tarzında, onların (münafıkların temsil ile gösterilen hallerinin) sırat üstündeki hallerinin (sırat köprüsü) hatırlatılmasına da latif bir işaret vardır.

Amma نوُرِ هِمْ deki هِمْ izafesinde, -ki ihtisası hâs işareti ifade eder- onların o haldeki şiddetli teessürlerine işarettir ki, yalnız bir ateşlerinin sönmeside çok şiddetli teellüm verdiği halde; hele hususiyle sair insanların ateşleri yanarken, onun ateşi sönerse, daha da çok şiddetli elem verir.

İşte, وَلِلَّهِ دَرُّ التَّنْز۪يلِ tenzilin (Kur'anın) belagat fünûnunda göstermiş olduğu şu harika, latif nüktelerine bak, Bârekallah! de. Evet, görüyorsun ki; Kur'anın bu ayetinin cümlelerindeki heyet ve vaziyetleri, nasıl burada küllî ve en büyük garaz ve maksad olan "Yeis" ile birlikte "dehşet"e de teveccüh ediyorlar. Adeta, bir çok vadilerin kesişip buluştukları kavşaktaki bir havuz gibi olup, bütün kelimelerin heyetleri ona geliyor ve ona boşanıyor.

Ve sonra gel,

وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ

cümlesi içine iman ile nazarı sal! İşte bak, en baştaki و (vav) şöyle bir işaret veriyor ki; onlar, (Yani temsildekiler ve onlara benzetilen münafıklar) iki hasaretin mabeynini cem'edip birleştirmişlerdir. Yani ki: Onlardan ziya selb edilip alındığı gibi; zulmet ise kendilerine giydirilmiştir. Ya da, ziyayı atıp, zulmeti giymişlerdir.

Amma تَرَكَ yerine اَبْقٰي ya da benzeri bir kelimeyi kullanmaması ise, işarettir ki; onlar o halette ruhsuz bir cesed, ya da içsiz bir kabuk gibi olmuşlardır. Bu halde onlar için artık yapılacak bir şey kalmamış demektir. Şayet bir şeyler yapılacak olursa da, o da onları kendi hallerine terketmek ve sırt üstü bırakıp gelmektir.

Amma فِي ظُلُمَاتٍ deki فِي ise, remz ediyor ki; artık onların nazarında her şey yok olmuş, kalan tek bir şey var; o da ademin, yokluğun ünvanı olan zulümattır, karanlıklardır. Demek ki bu zulmet, onlara artık bir zarf, bir kap ve bir kabir olmuştur.

Amma ظُلُمَاتٍ deki cem' siğası ise, îmadır ki; gecenin siyah karanlığı ve bulutun kesif zulmeti onların ruhlarında bir yeis ve havf zulmetini doğurduğu gibi; bulundukları mekanlarında da bir tevahhuş, bir ürküntü ve bir dehşet karanlığını bırakmış; ve zaman ve vakitlerine de bir sağır sükûn ve sükût zulmetini musallat kılmıştır. Yani, bu hallerinde onları çeşitli ve renkli zulmetler ihata eylemiştir demektir.

Amma ظُلُمَاتٍ deki tenvin-i tenkîri ise, îmalıdır ki; onların şu içinde bulundukları karanlıklı haller ve vaziyetler kendilerinin mechûlüdür. Yani: Tanımadıkları, görmedikleri bir haldir. Dolayısıyla bu gibi hallerle ülfetleri sebkat etmiş değildir. Öyle ise, başlarında olan bu haller pek şiddetli ve müdhiş bir vak'adır.

Amma لَا يُبْصِرُونَ ise, musibetlerin temel esasına bir tansistir. Yani, şeksiz olarak o musibetlerin ana esasını kat'î bildirme ve göstermedir. Zira gözleri görmeyen bir kişi, bir şahıs, belaları en çok gören ve çekendir demektir. Ve basarın (görme hassesi) kaybedilmiş olması demek, musibetler'in en hafîsi ve gizlisini görüyor demektir.

Amma لَايُبْصِرُونَ deki mudarîlik, yani Türkçe ile; "onlar görmüyorlar ve görmeyecekler" mânâsında hali ve istikbali içine alan mudariliği ise, onların halını, hayalin gözü önünde tasvir ve temsil etmek içindir. Ta ki dinleyicinin, o dehşetli vaziyetlerini görsün de vicdaniyle de mütahassis kalmış olarak hissen de müteessir olsun.

Amma لَا يُبْصِرُونَ de mef'ûlün terkedilişi, (yani, ayetin bu cümlesi: "onlar zulmetler içersinde göremiyorlar" diyor. Mef'ûl olarak neyi göremediklerini bildirmiyor, söylemiyor. Bu halde "Mef'ul" terkedilmiştir) umûmileştirmek içindir, şöyle ki:

1- Onlar, menfaatlerini görmüyorlar ki muhafaza etsinler.

2- Tehlikeli hal ve işleri görmüyorlar ki, onlardan hazer edip kaçınsınlar.

3- Karşılıklı olarak arkadaşlarını göremiyorlar ki. Onlarla ünsiyetlenip tesellî bulsunlar, adeta herbirisi kendi başına yalnız, ğarip ve tekdir.

Ve şimdi gel,

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَايَرْجِعُون

nin cümlelerine atf-ı nazar kıl da, gör ki: Aralarında neyi ve neleri çağrıştırdıklarını işitip duyasın. Evet, bu "dört şeyler", yani sağırlık, dilsizlik körlük ve geriye dönmemezlik halleri; temsil edilenle, temsildeki hali yaşayanın arasında müşterek bir haddır.. Ve bu ikilerin arasında bir berzahtır; ve bu dört şeyler her iki guruba da (Yani temsildekilerle, temsil ile gösterilenlere) müteveccihtirler ki, her iki tarafın hallerini dile getiriyorlar.. Ve adeta her iki tarafın ayineleridirde, şe'n ve işlerini sana gösteriyorlar.. Ve kıssa ve hikayelerinin neticelerini sana işittiriyorlar.

Amma temsil edilen, yani temsilde gösterilen tarafa bu dört şeylerin nasıl baktıklarını görmek istiyorsan, bilmiş olasın ki; temsil de gösterilen o gibi musibetli hallere düşenin kurtuluş ümidi ise:

Evvela: Bir kurtarıcının sesini işitmekdir. Lakin gecenin ebkemiyyeti, yani çok ziyade lallık ve dilsizliği kendisininde pek ziyade bir sağırlığını istilzam etmiş.

Saniyen: Birinci ümid tahakkuk etmeyince, ikinci bir ümid çaresi olarak bir yardımcıya kendi sesini işittirme işi belirir. Amma gecenin esammiyeti (taş gibi sağırlığı) kendisininde çok çok dilsizlik ve lallığını iktiza eylemiş.

Salisen: Sonra üçüncü bir çare olarak; bir ateşi ya da uzakta görünen bir parıltı da olsa bir ışığı görmek suretiyle yolunu bulmak ümidi belirir. Lakin gecenin kör karanlığı onunda körlüğünü netice verdiği için, etrafta hiçbir şey görünmüyor.

Rabian: Ve sonra en son bir ümid ve çare olarak; geldiği yere dönme emeline yapışıyor. Fakat vâesefa ki, o kapı da çoktan kapanmıştır. Çünki bunun hali; bir bataklığa saplanan birisinin, her harekelendikçe batmakta olan halini andırmaktadır.

Amma aynı temsil ile gösterilenin haline tatbik noktasından bakış cihetine gelince bil ki, münafıklar vaktaki küfrün ve nifakın karanlıkları içerisine düşmüş oldular. Bunların da küfür ve nifakın zulumatından kurtuluş imkanları, tertip sırasıyla yalnız dört yol iledir.

Birinci Yol: Onlara başlarını kaldırıp hakkı dinlemek ve Kur'an ın irşadına kulak verip dinlemek düşer. Lakin vaktaki nefs ve hevanın gulgulesi (sürükleyen akıntısı) Kur'an sadasının gelipte kulaklarının içine girmeye mani' ve engel olmuş.. ve nefis ve hevanın tehevvüsü dahi (geçici arzu ve meyilleri) bunların kulaklarından tutup, hak yolundan çekip çıkarmıştır. Bu vaziyette Kur'an-ı Hakîmde صُمٌّ diyerek menfi haberle onlara haykırıp bu kapının kapalı olduğunun işaretini vermiştir.. ve bu işaret içinde; onların kulakları adeta koparılmış olup, kulak yerinde

bir takım çirkin deliklerin kalmış olduğuna, ya da başlarının iki yanından asılı, sarkık bir kerih et parçası suretinde kalmış olduğuna ima etmektedir.

İkinci Yol: O vaziyette onlara lazım olan budur ki: Başlarını eğip, vicdanlarıyla müşavere ederek, hakkı ve doğru yolu bulmak için sorup sual etmeleridir. Lakin vaktaki inad, onların lisanlarının elinden tuttu.. hıkd (yani kin) dahi arkadan iterek lisanı alıp ağızın iç kısmına çektiler. İşte bu vaziyette Kur'an-ı Hakîm de بُكْمٌ kavliyle ağızlarına taş vurarak, bu kapının dahi yüzlerine kapatılmış olduğuna işaret eyledi.. Ve bu işaret içinde onların hakkı görüp ikrar etmeye karşı dilsizcesine sükutla karşılamaları adeta lisanı koparılmış gibilerin durumunda kaldıklarına ve artık bu ağız, içindekinden, yani lisandan boş bir mağara heyetinde kalıp yüz için çirkin bir vaziyet arzeden bir halde olduğuna remzetmektedir.

Üçüncü Yol: O vaziyetteki münafıklara ibret nazarlarını etrafa salmaları lazımdır ki; afakî delileri toplayıp getirsin. (yani, mevcudat ve mahlukatın gösterdikleri delail-i vahdaniyeti toplayıp getirsin.) fakat ne çareki; teğaful, kendini aldatma gibi haller elini onların gözleri üstüne koymuş kapamış... Ta'âmîde (hak ve hakikatı görememe ve manen körleşme) onların nazarlarını geri dönderip kovarak göz çukurlarına hapseylemiştir. İşte bu vaziyettede Kur'an-ı Hakîm عُمْيٌ dedi. Yani, artık onların bu yoldan dahi körleşerek mahrum kalmış olduklarına işaret eyledi.

Ayrıca burada, yani عُمْيٌ de teşbih edatının hazfı ile; (mesela: كَعمْيٍ veya مِثْلَ عمْيٍ demeyip, edatı hazf ederek عُمْيٌ demesiyle) şöyle remz ediyor ki; kafanın, başın nurları olan gözleri, sanki kökünden kal'edilmiş ve sökülüp çıkartılmış da cephelerinde çirkin ve şevhâ çukurlar olarak kalmışlardır.

Dördüncü Yol: Münafıkların şu içinde bulundukları vaziyetlerinde kendi kabih olan hallerinin çirkinliğini bilip tanımaları icab ediyor ki, ondan nefret edip pişman olsunlar ve ardından tevbe edib dönsünler. Fakat vakta ki fıtratları (su-i ihtiyarlarıyla bozulmuş olmasında ve heva-yı nefis ve şeytanın kendilerine galebesinden; nefisleri ısrarla o çirkinlikleri onlara süslü sevimli ve hoş gösterdi. Kur'andaki bu makamda لَا يَرْجِعُونَ dedi. Yani en son, yollarının da kapanmış olduğuna işaret eyledi ve bu işarette onların kendi ihtiyarlarıyla düşmüş oldukları bataklık ve bu işrette onların kendi ihtiyarlarıyle düşmüş oldukları bataklıktan çıkmada ise, artık bir ihtiyarları, bir tercihleri kalmamış olduğuna remzetmektir ki, bunların hali de tıpkı kum deryasına saplanıp kalmış muztar ve çaresiz bir şahsın hali gibidir.

Önceki Risale: Bakara 16: Hidayeti Verip Dalaleti Satın Almalarıİşarat-ül İ'caz (Badıllı)Bakara 19-20: Münafıklar Hakkında Yağmur Temsili: Sonraki Risale

  1. Merhum Seyda Molla Abdülmecid-i Nursinin tercümesinde, Arapça metninin buradaki 13 sahifesi neden tercüme edilmeden atlanmış olduğunun hikmetini anlayamadım. Mütercim
  2. Bu makamda, 28. Mektubun 7. Meselesindeki "Sırr-ı Temsil" ile ne kadar muazzam hakikatlerin toparlanıp vuzûha kavuşturulduğu yere de bakmak gerek. Mütercim
  3. Not: Abdulkahir-i Cürcanînin tercümesi siyahlandırılmış olanlardır. Mütercim
  4. Not: Allâme Abdulkahir, temsilin mâhiyet ve te'sirini anlatırken yine temsil üslubunu kullandığı için, anlaşılması zor düşmüştür. Mütercim
  5. Günümüzdeki tercümevarî mealler, Kur'an'ın kudsî i'cazdar manalarını dile getirmekten çok uzaktırlar. Hatta bir çoğu Kur'anın mukaddes hürmetini kırar mahiyettedirler. Dolayısiyle Kur'ana layık hiçbir faideye medar olamamaktadırlar. Bizim de burada verdiğimiz mealler aynı kabilden sayılabilir. Zaten piyasadaki hemen hemen bütün mealler tercümevaridirler. Hiç de bir hayra, bir mukaddes hürmete şayeste değillerdir. Bunlar ile hiçbir zaman Kur'an anlaşılamaz. Lakin buradaki Hz. Üstadın örnek meali Kur'ana layık ve muvafık bir niteliktedir. Mütercim
  6. Mütercimin bir notu: Gelecek "Oniki meseleler" Hazret-i Müellifin Türkçe "Muhakemat" adlı eserinin "Unsurü'l-belagat" bölümünde vardır. Ancak buradakine göre bir derce tafsilli, Arapçası olan "Reçetetül-havas" eserinin aynı bölümünde ise, ondan biraz daha mücmel olarak bulunmaktadır, ki zaten "Muhakemat"ın Türkçe ve Arapçası, müellifin beyanıyla "İşarat-ül İ'cazın mukaddemesi olarak (bak 9. Şuaın mukaddemesine) telif edilmiştir. İşte burada biz, Muhakemat'takinin aynısını alıp dercedebilirdik. Lakin Hz. Müellifin 1910 lu yıllarındaki çok ağır ve fevkalade ilmî Türkçesi ve üslûbu ile olduğu için, -ki zaten fehminden yüksek zekalar dahi acz hissetmektedirler- anlaşılması güç olan vaziyetiyle olmuş olurdu... Ve eğer "sadeleştirme denilen tahrifi uygulayarak, moda Türkçeye çevirmiş olsa idik; heybetli hikmetli ve ciddi üslubundaki manalarda soyulmuş, donuk, ruhsuz bir suret ortaya çıkmış olurdu. Şayet, Muhakematın Arapçasındakini Türkçeye tercüme ederek almış olsaydık, Muhakematın Türkçesindekine benzer bir şekilden ibaret olmuş olurdu. İşte bütün bunların yanında, Hz. Müellif, madem buraya İşarat-ül İ'caza, Türkçe ve Arapça Muhakemat'lardakinin tıpatıp aynılarını almamıştır. Biz de, elbette bir hikmeti vardır diyerek; şu İşarat-ül İ'cazdaki manaca bir, üslup ve kelimelerce bir derece değişik olan hülasayı, -başka yerde aynı benzeri olmadığı için- olduğu gibi tercüme etmeğe çalışarak buradaki yerine dercetmeyi uygun buluyor ve elimizden geldiğince, metne sadık kalmaya çalışmayı Rahmet-i İlahiyeden bekliyoruz. Mütercim
  7. Yani Arabi İşarat-ül İ'caz'a mukaddime olarak te'lif edilen. Mütercim
  8. Yasin Sûresi, ayet: 39
  9. Yani: Büyük allame Zemahşerî'nin bu ayetten ve arkasında gelen قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي... ayetinden, yani "kafirler dediler: "Kim şu çürümüş kemikleri diriltecek?" Sen de: "Kim onları bidayeten inşa edip halketmişse, o diriltecek" ten مَنْ يبْرُزُ اِلَيالْمَيْدَانِ nin kokusunu almış. Yani: "Meydana, bu mevzu'da çıkan yok mu? Kokusunu Cenab-ı Hak, kibriya ve azametiyle ehl-i inkârı meydan-ı muarazaya davet ediyor, diyor ki: Geliniz bakalım, bu açık ve bahir hilkat mu'cizesi olan insanın yaradılışını inkâr edin, sonra gelin deyin: "Kim çürümüş kemiklere hayat verecek" diye meydan okuyor. (Mütercim)
  10. Not: Gelen "Yedinci Mesele"yi, Muhakemat kitabındaki "Unsur-ül Belagat" ın yedinci meselesinde de okumak lazım. Mütercim
  11. Örfî hakikatler, bir lafzın kendi asli yerinden başka bir mevkiye nakledilmiş olmasıdır. Mesela: "Adl" ismi ve lafzı, luğatın esasında "Adalet" gibi masdardır. Sonra kullanış örfünde "Adil" olmuş, dolayısıyla "Örfî bir hakikat" olmuş, kalmıştır. (Elmuhitül- Muhit, sh: 182) Mütercim
  12. Hulafa-i Raşidin, Hazret-i Ebubekir, Ömer, Osman ve Alidir. Hz. Ebubekirin asıl ismi Abdullah olduğu için her dördünün isimlerinin baş harfi ع "ayn" dır. Bir tek "ayn" harfiyle, dört halifenin isimlerini müşterek bir çizgide hattatlar yazmışlardır. Mütercim
  13. İlk matbu' ve Hazret-i Müellifin eli ve kalemiyle tashihli Arabî İşarat-ül İ'cazın tam burasının kenarında şöyle yazılıdır: "Evet, amma Fatiha Sûresi bu meseleye misal olabilecek bir derecede tefsir edilmiş değildir. Bu mesele için açık ve vâzıh bir misal, münafıklar hakkındaki ayetlerin yapılmış olan tefsirleridir." Mütercim
  14. Yirmisekizinci Mektub'un Yedinci Meselesinin ahirindeki "Mahrem bir suâle cevap" namındaki parçaya da müracaat eyle! Mütercim
  15. Dördüncü Meseleden murad, üst tarafta "Bir fasıl ve bir mukaddeme" başlığı altındaki bölümün ortasında yeralan "Dördüncü Mesele"dir. Mütercim