<?xml version="1.0"?>
<feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom" xml:lang="tr">
	<id>https://nurpedia.org/api.php?action=feedcontributions&amp;feedformat=atom&amp;user=Engin</id>
	<title>Nurpedia.org - İman ve İslam Hakikatlerine Dair Nur Ansiklopedisi - Kullanıcı katkıları [tr]</title>
	<link rel="self" type="application/atom+xml" href="https://nurpedia.org/api.php?action=feedcontributions&amp;feedformat=atom&amp;user=Engin"/>
	<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/wiki/%C3%96zel:Katk%C4%B1lar/Engin"/>
	<updated>2026-04-19T05:35:24Z</updated>
	<subtitle>Kullanıcı katkıları</subtitle>
	<generator>MediaWiki 1.43.1</generator>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Nurpedia:Hususi-Yap%C4%B1lacaklar&amp;diff=2654</id>
		<title>Nurpedia:Hususi-Yapılacaklar</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Nurpedia:Hususi-Yap%C4%B1lacaklar&amp;diff=2654"/>
		<updated>2016-11-21T20:00:52Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Nurpedia]]&lt;br /&gt;
Bu sayfada Yüksek, Orta ve Düşük Öncelikli Yapılacaklar listesi yer almaktadır.&lt;br /&gt;
Tartışılıp karar verilecek konular için  konular için [[Nurpedia:İstişare]] sayfasına gidin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
*Yapılmasını istediğiniz işleri önceliğine göre listeye ekleyebilirsiniz.&lt;br /&gt;
*Listedekilerden yapmak istediğinizin yanına parantez içinde adınızı yazarsanız başka biri de aynı işi yapmaya çalışmaz :)&lt;br /&gt;
*Bir iş tamamlandığında sayfadan silmeyin, üzerini çizin &amp;lt;!-- Örnek: &amp;lt;s&amp;gt;Nurpedia.org adı alınacak&amp;lt;/s&amp;gt;--&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Yüksek Öncelikli (Acil) İşler==&lt;br /&gt;
&amp;lt;s&amp;gt;*Kullanıcı grupları tanımlanacak (Ali)&lt;br /&gt;
*#okur (Hiçbir değişiklik yapamaz, çerezleri saklanır)&lt;br /&gt;
*#yazar (Değişiklik yapabilir ve doğrudan görünür). Bu kullanıcı seviyesine Referansla alınır.&lt;br /&gt;
*#musahhih (Değişiklik yapabilir, tashihçi, önemli kararlarda fikir beyaz edebilir) &lt;br /&gt;
*#hadim (3-5 kişilik bir ekip)&amp;lt;/s&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kullanıcı yetkilendirmesini tekrar düzenledim. Hizmetliler ve Bürokratlar gurubunu kaldırdım. Yerine yukarıdaki grupları ekledim. Yalnız, user (Kullanıcılar) isimli gurubun silinme/değiştirilme imkanı yokmuş (Kodun içerisine işlenmiş) user=okur olarak devam etmemiz gerekiyor. Sizin kullanıcı haklarınızı da değiştirdim. Verilen hakların özetini [[Özel:GrupHaklarıListesi]] sayfasında görebilirsiniz. [[Kullanıcı:Ali|Ali A.]] ([[Kullanıcı mesaj:Ali|mesaj]]) 14:48, 5 Kasım 2016 (GMT-3)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
*English sayfası çalışmıyor, düzeltilecek&lt;br /&gt;
* SSL giriş özelliği ayarlanacak&lt;br /&gt;
*&amp;lt;s&amp;gt;Soldaki yardım düğmesi Nurpedia:Yardım sayfasına yönlendirilecek&amp;lt;/s&amp;gt; (Ali)&lt;br /&gt;
*Kuran eklenecek (Ali)&lt;br /&gt;
*&amp;lt;s&amp;gt;Cevşen eklenecek&amp;lt;/s&amp;gt;&lt;br /&gt;
*Küçük risaleler eklenecek&lt;br /&gt;
*&amp;lt;s&amp;gt;hizbünnuri eklenecek&amp;lt;/s&amp;gt;&lt;br /&gt;
*Tüm risaleler eklenecek &lt;br /&gt;
**Muhakemat&lt;br /&gt;
**İman küfür muvazeneleri&lt;br /&gt;
**Tılsımlar&lt;br /&gt;
**Asarı bediiyye&lt;br /&gt;
**&amp;lt;s&amp;gt;Örnek Ayet maddesi eklenecek&amp;lt;/s&amp;gt;&lt;br /&gt;
**&amp;lt;s&amp;gt;Peygamber, diğer şahıs, Şahs-ı manevi örnek maddeleri eklenecek&amp;lt;/s&amp;gt;&lt;br /&gt;
* Logo tasarlanacak ve değiştirilecek (Ali)&lt;br /&gt;
*&amp;lt;s&amp;gt;Öncelikli hazırlanması gereken maddeler listesi yapılacak&amp;lt;/s&amp;gt; (Engin)&lt;br /&gt;
*&amp;lt;s&amp;gt;Adalet maddesi alt başlıklarla geliştirilecek&amp;lt;/s&amp;gt; (Engin)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Orta Öncelikli (Orta Vadede Tamamlanacak) İşler==&lt;br /&gt;
*Örnek bir İngilizce madde eklenecek&lt;br /&gt;
*EN TR birbiriyle ilişkilendirilecek&lt;br /&gt;
*İngilizce Türkçe kullanıcı girişleri birbirine bağlanacak (Ali)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Düşük Öncelikli (Zamanı Geldiğinde Yapılacak) İşler==&lt;br /&gt;
*En az 10 tanıdığımız nur talebesine şifre verilip Nurpedia&#039;yı inceleyip görüşlerini bilirmesi istenecek.&lt;br /&gt;
*Hüsnü abinin fikri alınacak&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Adalet&amp;diff=2127</id>
		<title>Adalet</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Adalet&amp;diff=2127"/>
		<updated>2016-11-02T19:14:59Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Mefhum]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Adâlet;&#039;&#039;&#039; zulüm etmemek, herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak, mahkeme, hak kanunlarına uygunluk, haksızları terbiye etmek, insaf, mâdelet, dâd, Cenab-ı Hakk&#039;ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek, suçluya Allah&#039;ın emrini icra etmek demektir.&amp;lt;ref&amp;gt;Yeğin, Abdullah (19??). &#039;&#039;Yeni Lugat&#039;&#039;, İstanbul:Hizmet Vakfı Yayınları&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Tanımı==&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Adâlet&#039;&#039;&#039; iki şıktır. Biri müsbet, diğeri menfidir. Müsbet ise; hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adâlet; bu dünyada bedahet derecesinde ihâtası vardır. Çünkü her şeyin istidat lisaniyle ve ihtiyac-ı fıtrî lisaniyle ve ıztırar lisaniyle Fâtır-ı Zülcelâl&#039;den istediği bütün matlubatını ve vücut ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsus mizanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşahede veriyor. Demek adâletin şu kısmı, vücut ve hayat derecesinde kat&#039;i vardır. İkinci kısım menfidir ki: Haksızları terbiye etmektir. Yâni, haksızların hakkını, tâzib ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise; çendan tamamiyle şu dünyada tezahür etmiyor. Fakat, o hakikatın vücudunu ihsas edecek bir surette hadsiz işarat ve emarat vardır. Ezcümle: Kavm-i Âd ve Semud&#039;dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te&#039;dib ve tâziyâne-i ta&#039;zib, gayet âli bir adâletin hükümran olduğunu hads-i kat&#039;i ile gösteriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:10. Söz#cite note-25|Sözler, 10. Söz, 10. Hakikat, Hâşiye]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
Üçüncü Suret: Bak ne kadar âlî bir hikmet, bir intizamla işler dönüyor. Hem ne kadar hakikî bir &#039;&#039;&#039;adâlet&#039;&#039;&#039;, bir mizanla muameleler görülüyor. Halbuki hikmet-i hükûmet ise, saltanatın cenah-ı himayesine iltica eden mültecilerin taltifini ister. Adâlet ise, raiyetin hukukunun muhafazasını ister; tâ hükûmetin haysiyeti, saltanatın haşmeti muhafaza edilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Halbuki şu yerlerde o hikmete, o adalete lâyık binden biri icra edilmiyor. Senin gibi sersemler, çoğu ceza görmeden buradan göçüp gidiyorlar.&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:10. Söz#Üçüncü Suret|Sözler, 10. Söz, 3. Suret]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Gel, ey muannid arkadaş! Bir tayyareye, ya şarka veya garba yani mazi ve müstakbele giden bir şimendifere binelim. Şu mu’cizekâr zatın, sair yerlerde ne çeşit mu’cizeler gösterdiğini görelim. İşte bak, gördüğümüz menzil ve meydan ve meşher gibi acayipler, her tarafta bulunuyor. Lâkin sanatça, suretçe birbirinden ayrıdırlar. Fakat buna iyi dikkat et ki o sebatsız menzillerde, o devamsız meydanlarda, o bekasız meşherlerde; ne kadar bâhir bir hikmetin intizamatı, ne derece zahir bir inayetin işaratı, ne mertebe âlî bir adaletin emaratı, ne derece vâsi bir merhametin semeratı görünüyor. Basîretsiz olmayan herkes yakînen anlar ki, onun hikmetinden daha ekmel bir hikmet ve inayetinden daha ecmel bir inayet ve merhametinden daha eşmel bir merhamet ve adaletinden daha ecell bir &#039;&#039;&#039;adâlet&#039;&#039;&#039; olamaz ve tasavvur edilemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer faraza tevehhüm ettiğin gibi daire-i memleketinde daimî menziller, âlî mekânlar, sabit makamlar, bâki meskenler, mukim ahali, mesud raiyeti bulunmazsa şu hikmet, inayet, merhamet, adaletin hakikatlerine şu bekasız memleket mazhar olamadığı malûm ve onlara mazhar olacak, başka yerde de bulunmazsa o vakit gündüz ortasında güneşin ışığını gördüğümüz halde güneşi inkâr etmek derecesinde bir ahmaklıkla, şu gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek ve şu müşahede ettiğimiz inayeti inkâr etmek ve şu gördüğümüz merhameti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emaratı, işaratı görünen adaleti inkâr etmek lâzım gelir. Hem bu gördüğümüz icraat-ı hakîmane ve ef’al-i kerîmane ve ihsanat-ı rahîmanenin sahibini –hâşâ sümme hâşâ!– sefih bir oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabul etmek lâzım gelir. Bu ise hakikatlerin zıtlarına inkılabıdır. Halbuki inkılab-ı hakaik, bütün ehl-i aklın ittifakıyla muhaldir, mümkün değildir. Yalnız, her şeyin vücudunu inkâr eden sofestaî eblehler hariçtir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek, bu diyardan başka bir diyar vardır. Onda bir mahkeme-i kübra, bir ma’dele-i ulyâ, bir mekreme-i uzma vardır ki tâ şu merhamet ve hikmet ve inayet ve &#039;&#039;&#039;adâlet&#039;&#039;&#039; tamamen tezahür etsinler.&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:10. Söz#On Birinci Suret|Sözler, 10. Söz, 11. Suret]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Hem &#039;&#039;&#039;adâlet&#039;&#039;&#039; ve mizan ile iş görüldüğüne bürhan mı istersin? Her şeye hassas mizanlarla, mahsus ölçülerle vücud vermek, suret giydirmek, yerli yerine koymak; nihayetsiz bir &#039;&#039;&#039;adâlet&#039;&#039;&#039; ve mizan ile iş görüldüğünü gösterir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levazımatını, bekasının bütün cihazatını en münasip bir tarzda vermek; nihayetsiz bir &#039;&#039;&#039;adâlet&#039;&#039;&#039; elini gösterir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem istidat lisanıyla, ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla, ıztırar lisanıyla sual edilen ve istenilen her şeye daimî cevap vermek; nihayet derecede bir adl ve hikmeti gösteriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hiç mümkün müdür ki böyle en küçük bir mahlukun en küçük bir hâcetinin imdadına koşan bir &#039;&#039;&#039;adâlet&#039;&#039;&#039; ve hikmet, insan gibi en büyük bir mahlukun beka gibi en büyük bir hâcetini mühmel bıraksın? En büyük istimdadını ve en büyük sualini cevapsız bıraksın? Rububiyetin haşmetini, ibadının hukukunu muhafaza etmekle muhafaza etmesin?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Halbuki şu fâni dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakikatine mazhar olamaz ve olamıyor. Belki bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor. Zira hakiki &#039;&#039;&#039;adâlet&#039;&#039;&#039; ister ki: Şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfat ve mücazat görsün.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madem şu fâni, geçici dünya; ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir &#039;&#039;&#039;adâlet&#039;&#039;&#039; ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır. Elbette âdil olan o Zat-ı Celil-i Zülcemal’in ve Hakîm olan o Zat-ı Cemil-i Zülcelal’in daimî bir cehennemi ve ebedî bir cenneti bulunacaktır.&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:10. Söz#Üçüncü Hakikat|Sözler, 10. Söz, 3. Hakikat]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Evet, &#039;&#039;&#039;adâlet&#039;&#039;&#039; iki şıktır. Biri müsbet, diğeri menfîdir. Müsbet ise hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım &#039;&#039;&#039;adâlet&#039;&#039;&#039;, bu dünyada bedahet derecesinde ihatası vardır. Çünkü Üçüncü Hakikat’ta ispat edildiği gibi her şeyin istidat lisanıyla ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla ve ıztırar lisanıyla Fâtır-ı Zülcelal’den istediği bütün matlubatını ve vücud ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsus mizanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşahede veriyor. Demek, adaletin şu kısmı, vücud ve hayat derecesinde kat’î vardır.&lt;br /&gt;
İkinci kısım menfîdir ki haksızları terbiye etmektir. Yani haksızların hakkını, tazip ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise çendan tamamıyla şu dünyada tezahür etmiyor. Fakat o hakikatin vücudunu ihsas edecek bir surette hadsiz işarat ve emarat vardır. Ezcümle, kavm-i Âd ve Semud’dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te’dib ve tâziyane-i tazip, gayet âlî bir adaletin hükümran olduğunu hads-i kat’î ile gösteriyor.&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:10. Söz#cite_note-25|Sözler, 10. Söz, 10. Hakikat, Haşiye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Ve ism-i Adl’in cilve-i a’zamından gelen kâinattaki &#039;&#039;&#039;adâlet&#039;&#039;&#039;-i tamme, umum eşyanın muvazenelerini idare ediyor ve beşere de adaleti emrediyor. Sure-i Rahman’da وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمٖيزَانَ اَلَّا تَطْغَوْا فِى الْمٖيزَانِ وَاَقٖيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمٖيزَانَ âyetindeki dört mertebe, dört nevi mizana işaret eden dört defa “mizan” zikretmesi, kâinatta mizanın derece-i azametini ve fevkalâde pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet, hiçbir şeyde israf olmadığı gibi hiçbir şeyde de hakiki zulüm ve mizansızlık yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve ism-i Kuddüs’ün cilve-i a’zamından gelen tanzif ve nezafet, bütün kâinatın mevcudatını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla hiçbir şeyde hakiki nezafetsizlik ve çirkinlik görünmüyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte hakaik-i Kur’aniyeden ve desatir-i İslâmiyeden olan “adalet, iktisat, nezafet” hayat-ı beşeriyede ne derece esaslı birer düstur olduğunu anla. Ve ahkâm-ı Kur’aniye, ne derece kâinatla alâkadar ve kâinat içine kök salmış ve sarmış bulunduğunu ve o hakaiki bozmak, kâinatı bozmak ve suretini değiştirmek gibi mümkün olmadığını bil! Ve bu üç ziya-yı a’zam gibi rahmet, inayet, hafîziyet misillü yüzer ihatalı hakikatler haşri, âhireti iktiza ve istilzam ettikleri halde, hiç mümkün müdür ki kâinatta ve umum mevcudatta hüküm-ferma olan rahmet, inayet, &#039;&#039;&#039;adâlet&#039;&#039;&#039;, hikmet, iktisat ve nezafet gibi pek kuvvetli ihatalı hakikatler; haşrin ademiyle ve âhiretin gelmemesiyle merhametsizliğe, zulme, hikmetsizliğe, israfa, nezafetsizliğe, abesiyete inkılab etsinler? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sineğin hakk-ı hayatını rahîmane muhafaza eden bir rahmet, bir hikmet; acaba haşri getirmemekle umum zîşuurların hadsiz hukuk-u hayatlarını ve nihayetsiz mevcudatın nihayetsiz hukuklarını zayi eder mi? Ve tabiri caiz ise rahmet ve şefkatte ve &#039;&#039;&#039;adâlet&#039;&#039;&#039; ve hikmette hadsiz hassasiyet ve dikkat gösteren bir haşmet-i rububiyet; ve kemalâtını göstermek ve kendini tanıttırmak ve sevdirmek için bu kâinatı hadsiz hârika sanatlarıyla, nimetleriyle süslendiren bir saltanat-ı uluhiyet, böyle hem umum kemalâtını, hem bütün mahlukatını hiçe indiren ve inkâr ettiren haşirsizliğe müsaade eder mi? Hâşâ! Böyle bir cemal-i mutlak, böyle bir kubh-u mutlaka bilbedahe müsaade etmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, âhireti inkâr etmek isteyen adam, evvelce bütün dünyayı bütün hakaikiyle inkâr etmeli. Yoksa, dünya bütün hakaikiyle yüz bin lisanla onu tekzip ederek bu yalanında yüz bin derece yalancılığını ispat edecek. Onuncu Söz, kat’î delillerle ispat etmiştir ki âhiretin vücudu, dünyanın vücudu kadar kat’î ve şüphesizdir.&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:30._Lem%27a#Otuzuncu_Lem.E2.80.99a.E2.80.99n.C4.B1n_.C4.B0kinci_N.C3.BCktesi|Lem&#039;alar, 30. Lem&#039;a, 2. Nükte]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Hem mesela, bir hükümdar-ı âdil, ihkak-ı hak için mazlumların hakkını zalimlerden almakla ve fakirleri kavîlerin şerrinden muhafaza etmekle ve herkese müstahak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması hükümdarlığın ve adaletin bir kaide-i esasiyesi olduğundan elbette Hâkim-i Hakîm, Adl-i Âdil olan Zat-ı Hayy-ı Kayyum’un bütün mahlukatına, hususan zîhayatlara “hukuk-u hayat” tabir edilen şerait-i hayatiyeyi vermekle ve hayatlarını muhafaza için onlara cihazat ihsan etmekle ve zayıfları kavîlerin şerrinden rahîmane himaye etmekle ve umum zîhayatlarda bu dünyada ihkak-ı hak etmek nev’i tamamen ve haksızlara ceza vermek nev’i ise kısmen sırr-ı adaletin icrasından olmakla ve bilhassa mahkeme-i kübra-yı haşirde &#039;&#039;&#039;adâlet&#039;&#039;&#039;-i ekberin tecellisinden hasıl olan ve tabirinde âciz olduğumuz şuunat-ı Rabbaniye ve maânî-i kudsiyedir ki kâinatta bu faaliyet-i daimeyi iktiza ediyor.&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:30. Lem&#039;a#Dördüncü Şua|Lem&#039;alar, 30. Lem&#039;a, 6. Nükte, 4. Şua]])&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
İkinci Suret: Bu gidişata, icraata bak! Nasıl en fakir, en zaîften tut, tâ herkese mükemmel, mükellef erzak veriliyor; kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. Hem gayet kıymetdar ve şahane taamlar, kaplar, murassa&#039; nişanlar, müzeyyen elbiseler, muhteşem ziyafetler vardır. Bak senin gibi sersemlerden başka, herkes vazifesine gayet dikkat eder. Kimse zerrece haddinden tecavüz etmez. En büyük şahıs, en büyük bir itaatle mütevaziane bir havf ve heybet altında hizmet eder. Demek şu saltanat sahibinin pek büyük bir keremi, pek geniş bir merhameti var. Hem pek büyük izzeti, pek celalli bir haysiyeti, namusu vardır. Halbuki kerem ise, in&#039;am etmek ister. Merhamet ise, ihsansız olamaz. İzzet ise gayret ister. Haysiyet ve namus ise, edebsizlerin te&#039;dibini ister. Halbuki şu memlekette o merhamet, o namusa lâyık binden biri yapılmıyor. Zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:10. Söz#İkinci Suret|Sözler, 10. Söz, 2. Suret]])&lt;br /&gt;
==Alt Başlıklar==&lt;br /&gt;
===Adâlet-i Mahza===&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Adâlet-i Mahza&#039;&#039;&#039; adaletin tam hakikisi, tam adâlet manalarına gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cemel Vak&#039;ası denilen Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyr ve Âişe-i Sıddıka (Radıyallahü Teâlâ anhüm ecmaîn) arasında olan muharebe; &#039;&#039;&#039;adâlet-i mahza&#039;&#039;&#039; ile, adâlet-i izafiyenin mücadelesidir. Şöyle ki:&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:15._Mektup#.C4.B0kinci_sualinizin_meali|Mektubat, 15. Mektub, İkinci sualinizin meali]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Adâlet-i mahza&#039;&#039;&#039; ile adâlet-i izafiyenin izahı şudur ki: مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِى اْلاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا âyetin mana-yı işarîsiyle: Bir masumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir ferd dahi, umumun selâmeti için feda edilmez. Cenab-ı Hakk&#039;ın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için ibtal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için, bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet namına rızasıyla olsa, o başka mes&#039;eledir.&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:15._Mektup#.C4.B0kinci_sualinizin_meali|Mektubat, 15. Mektub, İkinci sualinizin meali]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Adâlet-i mahza&#039;&#039;&#039;yı ifade eden وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى sırrına göre; bir mü&#039;minde bulunan câni bir sıfat yüzünden sair masum sıfatlarını mahkûm etmek hükmünde olan adavet ve kin bağlamak, ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu ve bahusus bir mü&#039;minin fena bir sıfatından darılıp küsüp, o mü&#039;minin akrabasına adavetini teşmil etmek, اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَظَلُومٌ sîga-i mübalağa ile gayet azîm bir zulüm ettiğini, hakikat ve şeriat ve hikmet-i İslâmiye sana ihtar ettiği halde; nasıl kendini haklı bulursun, &amp;quot;Benim hakkım var&amp;quot; dersin?&amp;lt;br/&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:22._Mektup#.C3.9C.C3.A7.C3.BCnc.C3.BC_Vecih|22. Mektub, 1. Mebhas, 3. Vecih]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Adâlet-i mahza&#039;&#039;&#039;-i Kur&#039;aniye; bir masumun hayatını ve kanını, hattâ umum beşer için de olsa, heder etmez. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir. Hodgâmlık ile, öyle insan olur ki; ihtirasına mani herşey&#039;i, hattâ elinden gelirse dünyayı harab ve nev&#039;-i beşeri mahvetmek ister.&amp;lt;br/&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:Hakikat_%C3%87ekirdekleri_(Mektubat)|Mektubat, Hakikat Çekirdekleri, 64.]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Adâlet-i İzafiye===&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Adâlet-i İzafiye&#039;&#039;&#039;  izafi adâlet veya adâlet-i nisbiye şeklinde de isimlendirilir.. Küll&#039;ün selâmeti için, cüz&#039;ü feda eden adâlet usulüdür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Adâlet-i izafiye&#039;&#039;&#039; ise:Küllün selâmeti için, cüz&#039;ü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenüşşer diye bir nevi adâlet-i izafiyeyi yapmağa çalışır. Fakat adâlet-i mahza kabil-i tatbik ise, adâlet-i izafiyeye gidilmez, gidilse zulümdür.&amp;lt;br/&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:15._Mektup#.C4.B0kinci_sualinizin_meali|Mektubat, 15. Mektub, İkinci sualinizin meali]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
===Adâlet-i İlâhiye===&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Adâlet-i İlâhiye&#039;&#039;&#039; Adâletullah, Allah&#039;ın adâleti manalarına gelir.&amp;lt;br/&amp;gt;&lt;br /&gt;
Adalet-i Kur&#039;anî; tek masumun hayatı, kanı heder göremez, onu feda edemez değil ekseriyete, hattâ nev&#039;in umumu...&amp;lt;br/&amp;gt;&lt;br /&gt;
Âyet-i مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ iki sırr-ı azîmi vaz&#039;ediyor nazara. Biri: Mahz-ı adalet. Bu düstur-u azîmi&amp;lt;br/&amp;gt;&lt;br /&gt;
Ki ferd ile cemaat, şahıs ile nev&#039;-i beşer, kudret nasıl bir görür; &#039;&#039;&#039;adalet-i İlahî&#039;&#039;&#039;, ikisine bir bakar. Bir sünnet-i daimî.&amp;lt;br/&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:Lemeat_(S%C3%B6zler)#Siyaset.2C_Efk.C3.A2r.C4.B1n_.C3.82leminde_Bir_.C5.9Eeytand.C4.B1r.3B_.C4.B0stiaze_Edilmeli.21 | Sözler, Lemaat, Siyaset, Efkârın Âleminde Bir Şeytandır; İstiaze Edilmeli!]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir mü&#039;minin bir tek seyyiesiyle, bütün hasenatını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, mü&#039;mine adavet ederler. Halbuki Cenab-ı Hak haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a&#039;mal-i mükellefîni tarttığı zaman, hasenatı seyyiata galibiyeti, mağlubiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiatın esbabı çok ve vücudları kolay olduğundan, bazan bir tek hasene ile çok seyyiatını örter. Demek bu dünyada, o &#039;&#039;&#039;adalet-i İlahiye&#039;&#039;&#039; noktasında muamele gerektir.&amp;lt;br/&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:13._Lem%27a#.C3.9C.C3.A7.C3.BCnc.C3.BC_Nokta|13. Lem&#039;a, 13. İşaret, 3. Nokta]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet görüyoruz ki; alelekser gaddar, fâcir zalimler lezzetler, nimetler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki; masum, mütedeyyin, fakir mazlumlar zahmetler, zilletler, tahkirler, tahakkümler altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Halbuki kâinatın şehadetiyle, adalet ve hikmet-i İlahiye zulümden pâk ve münezzehtirler. Öyle ise, &#039;&#039;&#039;adalet-i İlahiye&#039;&#039;&#039;nin tam manasıyla tecelli etmesi için haşre ve mahkeme-i kübraya lüzum vardır ki; biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün.&amp;lt;br/&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:Bakara_Suresi_4-5._%C3%A2yetler#Onuncu_B.C3.BCrhan| İşarat-ül İ&#039;caz, Bakara Suresi 4-5. âyetler, Onuncu Bürhan]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur&#039;da isbat edilmiştir ki: Bazan zulüm içinde adalet tecelli eder. Yani insan bir sebeble bir haksızlığa, bir zulme maruz kalır; başına bir felâket gelir; hapse de mahkûm olur; zindana da atılır. Bu sebeb haksız olur, bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vakıa adaletin tecellisine bir vesile olur. Kader-i İlahî başka bir sebebden dolayı cezaya mahkûmiyete istihkak kesbetmiş olan o kimseyi bu defa bir zalim eliyle cezaya çarptırır, felâkete düşürür. Bu &#039;&#039;&#039;adalet-i İlahî&#039;&#039;&#039;nin bir nevi tecellisidir.&amp;lt;br/&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:%C4%B0kinci_K%C4%B1s%C4%B1m_Mektuplar_(Emirda%C4%9F-2)#Konu.C5.9Fan_Yaln.C4.B1z_Hakikattir|Emirdağ Lahikası-2, Konuşan Yalnız Hakikattir]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler==&lt;br /&gt;
*[[Âdil]]&lt;br /&gt;
*[[Adl]]&lt;br /&gt;
*[[Müsavât]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Dua_(Sikke)&amp;diff=1831</id>
		<title>Risale:Dua (Sikke)</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Dua_(Sikke)&amp;diff=1831"/>
		<updated>2016-10-29T08:19:34Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:Sikke-i Tasdik-i Gaybi]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-2|Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-2]] &amp;amp;larr; [[Risale:Sikke-i Tasdik-i Gaybi|Sikke-i Tasdik-i Gaybi]]&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=يَا اَللّٰهُ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحٖيمُ يَا فَرْدُ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ يَا حَكَمُ يَا عَدْلُ يَا قُدُّوسُ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İsm-i a’zamın hakkına ve Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın hürmetine ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın şerefine, bu mecmuayı bastıran Risale-i Nur talebelerini cennetü’l-firdevste saadet-i ebediyeye mazhar eyle, âmin! Ve hizmet-i imaniye ve Kur’aniyede daima muvaffak eyle, âmin! Ve defter-i hasenatlarına Sikke-i Tasdik-i Gaybî’nin her bir harfine mukabil bin hasene yazdır, âmin! Ve Nurların neşrinde sebat ve devam ve ihlas ihsan eyle, âmin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yâ Erhame’r-râhimîn! Umum Risale-i Nur şakirdlerini iki cihanda mesud eyle, âmin! İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhafaza eyle, âmin! Ve bu âciz ve bîçare Said’in kusuratını affeyle, âmin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Umum Nur Şakirdleri namına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-2|Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-2]] &amp;amp;larr; [[Risale:Sikke-i Tasdik-i Gaybi|Sikke-i Tasdik-i Gaybi]]&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Parlak_F%C4%B1kralar_ve_G%C3%BCzel_Mektuplar-2&amp;diff=1830</id>
		<title>Risale:Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-2</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Parlak_F%C4%B1kralar_ve_G%C3%BCzel_Mektuplar-2&amp;diff=1830"/>
		<updated>2016-10-29T08:18:15Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:Sikke-i Tasdik-i Gaybi]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:8. Lem&#039;a (Sikke)|Sekizinci Lem&#039;a]] &amp;amp;larr; [[Risale:Sikke-i Tasdik-i Gaybi|Sikke-i Tasdik-i Gaybi]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Dua (Sikke)|Dua]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=Risale-i Nur’dan Parlak Fıkralar ve Bir Kısım Güzel Mektuplar=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Latîf, manidar ve beşaretli iki hâdiseyi beyan ediyorum:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Meyusane bir hatıradan müjdeli bir ihtar:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bugünlerde hatırıma geldi ki: Hayat-ı içtimaiyeye giren hangi şeye temas etse ekseriyetle günahlara maruz kalıyor. Her cihetle günahlar serbestçe insanı sarıyorlar. Bu kadar günahlara karşı insanların hususi ibadatı ve takvası nasıl mukabele edebilir? diye meyusane düşündüm.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hayat-ı içtimaiyedeki Risaletü’n-Nur talebelerinin vaziyetlerini tahattur ettim. Risale-i Nur şakirdleri hakkında necatlarına ve ehl-i saadet olduklarına dair kuvvetli işarat-ı Kur’aniyeyi ve beşaret-i Aleviye ve Gavsiyeyi düşündüm. Kalben dedim ki: “Her biri bin yerden gelen günahlara karşı bir dil ile nasıl mukabele eder, galebe eder, necat bulur?” diye mütehayyir kaldım. Bu tahayyürüme mukabil ihtar edildi ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risaletü’n-Nur’un hakiki ve sadık şakirdleri mabeynindeki düstur-u esasî olan iştirak-i a’mal-i uhreviye kanunuyla ve samimi ve sadık tesanüd sırrıyla her bir hâlis ve hakiki şakird bir dil ile değil belki kardeşleri adedince dilleriyle ibadet edip istiğfar eder. Bin taraftan hücum eden günahlara karşı, bin dil ile mukabele eder. İhlas ve sadakat ve sünnet-i seniyeye mütâbaat ve hizmet derecesine göre o küllî ubudiyete sahip olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu büyük kazancı elden kaçırmamak gerektir. Bazı melaikenin kırk bin dil ile zikrettikleri gibi; hâlis ve hakiki, müttaki bir şakird dahi kırk bin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, necata müstahak olur, inşâallah.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Eski zamanda, on dört yaşında iken icazet almanın alâmeti olan, üstad tarafından bir cübbe bana giydirmek vaziyetine maniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisve giymek yakışmadığını…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâniyen: O zaman büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyetini değil, ya rakip veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için bana bir cübbe giydirmek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliya-yı azîmeden dört beş zatın da vefat etmeleri cihetiyle, elli altı senedir icazetin zahir alâmeti olan cübbeyi giymek, bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabul etmek hakkımı bugünlerde, yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlana Zülcenaheyn Hâlid Ziyaeddin kendi cübbesini, pek garib bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emarelerle bana kanaat geldi. Ben de o mübarek yüz yaşında (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Risale-i Nur şakirdlerinden ve âhiret hemşiremizden “Âsiye” namında bir hanım eliyle o mübarek emaneti aldım.&amp;lt;/ref&amp;gt;) cübbeyi giyiyorum. Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EMİN VE FEYZİ’NİN ISPARTA’DAKİ KARDEŞLERİNE, ÜSTADLARININ HASTALIĞI HAKKINDA BİR MEKTUPLARIDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ramazan-ı şerifte beş gün savm-ı visal içinde gıda olarak, ekmeksiz muhallebi üç ve beş altı kaşık soğuk yoğurt… Üçüncü gece, yarım kaşık muhallebi ve dördüncü gece iftarda sulu şehriyeden beş kaşık ve beş kaşık da yine o şehriyeden sahurda ve yoğurt keza üç dört kaşık; beşinci gece, tanesiz gibi gayet hafif şehriye beş altı kaşık; sahurda ise yine beş altı kaşık. İşte beş günde pirinç çorbası su sayılmamak şartıyla şehriyeden beş dirhem, yoğurt süzülse on dirhem, muhallebi susuz altı yedi dirhem, mecmuu otuz dirhem gıda ile beş gün savm-ı visal, yalnız teravih noksan olarak sair vazifelerin yapılması, Risaletü’n-Nur şakirdlerine ihata edilen inayatın hârikalarından bir kerametini gördük.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Üstadımızdan hiç görmediğimiz ikimiz yani Feyzi, Emin; Barla, Isparta Süleymanları gibi inceden inceye hastalık hiddetlerini tahrik etmemek için ihtiyat edemediğimizden, şiddetli hiddetini gördük. Bu hastalığında yine eser-i rahmettir ki hiç hayal ve hatıra gelmeyen aşr-ı âhirin gayet mühim gecelerinde, Üstadımızın tam îfa edemediği vazife yerinde bu havalide her bir şakird, kendi hususi çalışmasından başka, bir saati Üstad hesabına Risaletü’n-Nur’un şakirdlerinin mücahede-i maneviyelerine iştirak ve onları hedef edip onların defter-i a’maline geçmeye, aynı Üstad gibi çalışmaya başladılar. Hattâ Üstadımız diyordu: Ehemmiyetsizliğimle beraber Isparta ve havalisinde kardeşlerimizin a’mal-i uhreviyesine bir medar-ı müheyyic hükmünde benim kusurlu çalışmam kâfi gelmiyordu; demek Üstad yerinde, onun birkaç saat çalışmasına bedel, pek çok saatler aynı vazifeyi görmeye başladılar. Cenab-ı Hak rahmetiyle, bu hastalık vesilesiyle bir şahs-ı manevî ve kuvvetli bir medar olacak bu tedbiri ihsan eyledi, cüz’iyetten külliyete çıkardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bu hastalık letaifindendir ki Üstadımızın hiç sesi çıkmıyordu, konuşamıyordu. Hiç beklenilmeden, birden iftar vaktinde bir doktor geldi, elini tuttu. Üstadımız dedi ki: “Ben hastalığımı muayene ettirmem, ben hekimlere muhtaç değilim. Hekim, Cenab-ı Hak’tır.” Birden canlandı, sesi çıkmaya başladı. Güya kendisi bir doktor şeklini aldı. Doktor ise bir hasta hükmüne geçti. Doktora ehemmiyetli bir mektubu okudu, doktorun derdine deva olacak bir ilaç oldu. Sonra top atıldı. Doktora dedi: “Burada iftar et.” Doktor dedi: “Bugün kusur etmişim, oruç tutamadım.” demesiyle çok hayret ettiğimiz Üstadımızın vaziyeti, orucu bozmuş bir doktorun tıp noktasında hâkimane vaziyetini kabul etmedi ki o vaziyet ona verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsinden gelen şifa duası, öyle yüz bin doktora mukabil gelir diye biz de tasdik ettik. Hem bu hastalığın Leyle-i Kadirde Risaletü’n-Nur talebeleri, hususan masumlar ettikleri şifa duaları öyle bir derecede hârika bir surette tesirini gösterdi ki Üstadımıza sıhhat halinden daha ileri bir surette bir vaziyet verildi, Leyle-i Kadre lâyık bir tarzda çalışmaya başladı. Risale-i Nur şakirdlerinden gelen bu dua-yı şifa, hârika bir mu’cize gibi bir keramet olduğunu biz gözümüzle gördük.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur şakirdlerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Emin, Feyzi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizden bir ay uzakta bulunan Risaletü’n-Nur şakirdleri, Üstadımızın hastalığının aynı zamanında hastalığının vaziyetini rüyada aynen gördükleri gibi; Sabri ve Hâfız Ali’nin taifeleri de aynı vakitte burada yani Kastamonu’da olduğu gibi, hasta olan Üstadımızın hesabına daha mühim bir tarzda çalışmışlar. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(SABRİ’NİN MEKTUBUNUN BİR PARÇASIDIR)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadım efendim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rahatsızlığınız anında oradaki menba-ı Nur’un mücahidleri bir saat mesai-i maneviyelerini hâdim-i Kur’an hesabına yaptıkları gibi bu havalide de bu seneye mahsus îfa edilen mesai-i diniye tahdis-i nimet zımnında zikre vesile oldu. Fakire bu sene Leyle-i Kadirden bir gün evvel ihtar edildi ki: “Bu sene Leyle-i Kadri iki gece yap.” Bendeleri de cemaate şöyle söyledim ki: “Üstadım (Sellemehullahu ve âfâhu) bazı bu gibi mübarek geceleri bazı maksatlara binaen o leyle-i mübarekeyi ihya için bir gece evvel, hattâ ma’hud geceden bir gece sonra daha ihyaya sa’y ederlerdi. Biz de o isre ittibaen onun hesabına Leyle-i Kadri iki gece yapacağız.” diye niyet ve karar ettik. Birinci gecede Evrad-ı Bahaiye ve Tesbihat ve Sekine ve Delailü’l-Hayrat ve Cevşenü’l-Kebir gibi ders ve virdlerimize çalıştık. İkinci gece keza hem nasihat… Demek ittiba cihetiyle, Üstadımızın hesabına yüz cemaatle “tekabbelallah” çalıştırılmışız. Sonra Isparta, Atabey, İslâmköy, Kuleönü vesaire gibi mahallerde de sair vezaiften maada her gün Kur’an’ın cüzlerini taksim suretiyle hatm-i Kur’an, Üstad hesabına bütün ramazanda ve Âyetü’l-Kürsî hatimleri keza… Şu halde, bu seneye mahsus yapılan ibadat-ı maruzaların bir hikmeti varmış ki bilmediğimiz halde Kastamonulu kardeşlerimiz gibi Üstad hesabına çalıştırılmışız. Fîmâba’d Rabb’im uzun ömürler ihsan etsin; muammer, ebedî şifa ve deva ve inayetler ihsan buyursun, âmin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Talebeniz Sabri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
NAMAZ TESBİHATININ FAZİLETİNE AİT ISPARTA’YA GÖNDERİLEN BİR MEKTUPTUR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bugünlerde ince bir mesele kalbime geldi. Vaktinde kaleme alamadım. Vakit geçtikten sonra o ehemmiyetli hakikate bir işaret ederiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihatında tekâsülüne binaen dedim: Namazdan sonraki tesbihatlar, tarîkat-ı Muhammediyedir (asm) ve velayet-i Ahmediyenin (asm) bir evradıdır. O nokta-i nazarda ehemmiyeti büyüktür. Sonra bu kelimenin hakikati böyle inkişaf etti:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nasıl ki risalete inkılab eden velayet-i Ahmediye (asm) bütün velayetlerin fevkindedir; öyle de o velayetin tarîkatı ve o velayet-i kübranın evrad-ı mahsusası olan farz namazların akabindeki tesbihat, o derece sair tarîkatların ve evradların fevkindedir. Ve bu sır dahi şöyle inkişaf etti:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nasıl zikir dairesinde bir mecliste veyahut hatme-i Nakşiyede bir mescidde birbiriyle alâkadar heyet-i mecmuada nurani bir vaziyet hissediliyor. Öyle de kalbi hüşyar bir zat, namazdan sonra “Sübhanallah Sübhanallah” deyip tesbihi çekerken, o daire-i zikrin reisi olan Zat-ı Ahmediye’nin (asm) muvacehesinde, tesbih elinde yüz milyon adam tesbih çektiklerini manen hisseder; o azamet ve ulviyetle “Sübhanallah Sübhanallah” der. Sonra o serzâkirin emr-i manevîsiyle ona ittibaen “Elhamdülillah Elhamdülillah” dediği vakit, o halka-i zikrin ve o geniş dairesi bulunan hatme-i Ahmediyenin (asm) dairesinde yüz milyon müridlerin “Elhamdülillah Elhamdülillah”larından tezahür eden azametli bir hamdi düşünüp içinde “Elhamdülillah Elhamdülillah” ile iştirak eder ve hâkeza… “Allahu ekber Allahu ekber” ve duadan sonra “Lâ ilahe illallah Lâ ilahe illallah” otuz üç defa o tarîkat-ı Ahmediyenin (asm) halka-i zikrinde ve hatme-i kübrasında o sâbık mana ile o ihvan-ı tarîkatı nazara alıp o halkanın serzâkiri olan Zat-ı Ahmediye’ye (asm) müteveccih olup اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ der diye anladım ve hissettim ve hayalen gördüm. Demek tesbihat-ı salâtiyenin çok ehemmiyeti var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâfız Ali’nin bu defaki mektubunda çok mübarek ve yüksek duası bizi en derin ruhumuzdan mesrur edip şükre sevk etti. Ve her musibetzedeye ve hüzün ve kederlere düşenlere mana-yı işarîsiyle mededres ve halâskâr ve şifadar ve medar-ı sürur olan اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ ve اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا her musibetzedeye baktığı gibi bu geçen hastalık cihetiyle bize de baktığını yazıyor. Evet, Hâfız Ali (rh) o noktayı tam görmüş. Ben de tasdiken derim ki: Eğer o hastalık yirmi derece tezauf etseydi, bizlere kazandırdığı neticeye nisbeten yine ucuz düşerdi ve rahmet olurdu. Fakat Hâfız Ali’nin (rh) üstadı hakkında, benim haddimden çok fazla isnad ettiği meziyet ve masumiyeti; onun masum lisanıyla hakkımda medih olarak değil belki bir nevi dua olarak tasavvur ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Hâfız Ali’nin, Sava gibi yerler, karyeler ve Isparta, bir medrese-i Nuriye hükmüne geçmesi ve Risale-i Nur’un sadık şakirdleri hârikulâde olarak günden güne yükselmeleri, tenevvür etmeleri, bizleri belki Anadolu’yu belki âlem-i İslâm’ı mesrur ve müferrah eden bir hakikatli haber telakki ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âhir fıkrasında, “Muhbir-i Sadık’ın haber verdiği manevî fütuhat yapmak ve zulümatı dağıtmak, zaman ve zemini hemen hemen gelmiş.” diye fıkrasına, bütün ruh u canımızla rahmet-i İlahiyeden niyaz ve temenni ediyoruz. Fakat biz Risaletü’n-Nur şakirdleri ise:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vazifemiz hizmettir, vazife-i İlahiyeye karışmamak ve hizmetimizi onun vazifesine bina etmekle bir nevi tecrübe yapmamak olmakla beraber; kemiyete değil, keyfiyete bakmak hem çoktan beri sukut-u ahlâka ve hayat-ı dünyeviyeyi her cihetle hayat-ı uhreviyeye tercih ettirmeye sevk eden dehşetli esbab altında Risaletü’n-Nur’un şimdiye kadar fütuhatı ve zındıkaların ve dalaletlerin savletlerinin kırılması ve yüz binler bîçarelerin imanlarını kurtarması ve her biri yüze mukabil binler hakiki mü’min talebeleri yetiştirmesi, Muhbir-i Sadık’ın ihbarını aynen tasdik etmiş ve vukuat ispat etmiş ve ediyor ve inşâallah daha edecek. Hem öyle kökleşmiş ki inşâallah hiçbir kuvvet Anadolu’nun sinesinden onu çıkaramaz. Tâ âhir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri (yani Mehdi ve şakirdleri) Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişlendirir ve o tohumlar sümbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bugünlerde Rumuzat-ı Semaniye’ye ait iki risaleyi ehemmiyetli talebelere, bir yere gönderdim. Yol kapandı, gitmedi. O iki risaleyi tekrar dikkatle mütalaa ettim. Fikren dedim ki: “Bu zevkli ve güzel ve meraklı, şirin bir maksada giden bu tevafuklu yolda ne için sevk edilmeden perde indi, başka yolda sevk edildik, çalıştırıldık.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birden ihtar edildi ki: O gaybî esrarı açacak olan meslekten yüz derece daha ehemmiyetli ve kıymetli ve umumî ihtiyaca medar ve herkes bu zamanda ona şiddetle muhtaç ve İslâmiyet’in temel taşları olan hakaik-i imaniye hazinesine hizmet etmeye ve istifadeye zarar gelecekti. Çünkü o esrar-ı gaybiye, zevkli ve meraklı olduğu için nazarı kendine çekecekti. En büyük ve en yüksek maksat olan hakaik-i imaniyeyi, ikinci derecede bırakacaktı. Onun için idi ki Sure-i اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ remzinde, esrar-ı gaybî gösterildi; birden kapandı, perde indi. Hem bu sır için idi ki o yolda istihdam edilmedik, yalnız o meslek-i tevafukiyenin tereşşuhatından Risale-i Nur’un hakkaniyetine bir imza ve cezaletine bir ziynet ve huruf-u Kur’aniyenin intizamından ve vaziyetinden tezahür eden bir nevi i’caz çıktı. Daha o yolda çalıştırılmadık.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
RÜYA HAKKINDA ISPARTA’YA GÖNDERİLEN BİR FIKRADIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hediyeniz Kastamonu’ya geleceği anında rüyada gördüm ki bizlere bir ferman-ı şahane manevî bir canibden geliyor, kemal-i hürmetle ellerinde tutup bize getiriyorlar. Biz baktık ki o ferman-ı âlî, Kur’an-ı Azîmüşşan olarak çıktı. O halde bu mana kalbe geldi: Kur’an yüzünden Risaletü’n-Nur’un şahs-ı manevîsi ve biz şakirdleri, bir terfi ve terakki fermanını âlem-i gaybdan alacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi tabiri ise o fermanı temsil eden masumların kalemiyle manevî tefsir-i Kur’anîyi aldığımızdır. Bu rüyanın şimdiki tabiri çıkmadan bir iki saat evvel, Feyzi ile Emin’in gösterdikleri tabir dahi haktır, ehemmiyetlidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bu medar-ı sürur ve ferah olan hediye-i nuriyeyi, bir hiss-i kable’l-vuku ile benim ruhum tam hissetmiş, akla haber vermemiş idi ki o gelmeden iki gün evvel, Feyzi ve Emin’in fıkrasında beyan edilen rüyayı gördüğüm gecenin gününde, sabahtan akşama kadar ve ikinci gününde kısmen, hiç görmediğim bir tarzda bir sevinç, bir sürur hissedip mütemadiyen bir bahane ile ferahımı izhar edip otuz kırk defa tebessüm ile güldüm. Hem ben hem Feyzi taaccüb ve hayret ettik. Otuz günde bir defa gülmeyen, bir günde otuz defa gülmek bizleri hayrette bıraktı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi anlaşıldı ki o sürur, o sevinç, mezkûr manevî fermanı temsil eden masumların ve ümmilerin kalemlerinin yazıları nesl-i âtinin sahaif-i hayatlarına, âlem-i İslâm’ın sahife-i mukadderatına ve ehl-i imanın istikbalinin defterlerine neşr-i envar edeceklerinin ve o masumların hâlis ve safi amelleri ve hizmetleriyle sahife-i a’malimizde hasenatlarını yazıp kaydetmesinin ve Risale-i Nur şakirdlerinin istikbalinin mukadderatını mesudane idamesinin haberini veren o hediyeden ve daha gelmeden geliyordu. Ben, o azîm yekûnden hisseme düşen binden bir cüzünü ruhen hissetmiş idim ki beni mesrurane heyecana getirmişti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, böyle yüzer masumların makbul amelleri ve reddedilmez duaları sair kardeşlerimin defterlerine geçmesi misillü, benim gibi günahkârın sahife-i a’maline dahi girmesi, binler sürur ve sevinç verebilir. Böyle karanlık bir zamanda, bu ağır şerait altında böyle masumane ve kahramanane çalışmak için biz hem o masumları hem o ümmileri hem onların muallimlerini hem peder ve validelerini hem köylülerini hem Anadolu’yu hem memleketlerini tebrik ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O mübarek masumların ve ümmilerin her birisine birer hususi teşekkür ve tebrikname yazmak elimden gelseydi yazacaktım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EMİN VE FEYZİ’NİN ISPARTALI KARDEŞLERİNE GÖNDERİLMİŞ BİR FIKRASIDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Isparta’da bulunan kardeşlerimize!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Latîf bir rüyanın, kadere ait bir meseleyi şuhud derecesinde bize kanaat verdiği gibi o latîf rüyanın ikinci parçası, bizlere manevî bir müjde ve beşaret verdiği cihetle, siz kardeşlerimize beyan ediyoruz. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız rüyada görüyor ki: Ben yani Feyzi ile beraber gezmeye çıkıyoruz. Giderken, birden Üstadımıza söylüyorum ki: Burada ben ayının tesbihini toplayacağım. Üstadımız da bakıyor ki beyaz ipler gibi dolaşmış bir şey görüyor. Bu acib güldürecek sözümden ve ayıya tesbih isnad etmek vaziyetimden çok şiddetli gülerek uyanmış. Uyandıktan sonra da gülmüş. Akşama kadar hiç görülmemiş bir tarzda, yirmi otuz defa o hâdise-i nevmiyeyi gülerek benimle mülâtafe etti. Münasebeti olmayan bazı şeylerle tabire çalıştıksa da münasebet tutmadı. Sonra aynı ikinci günün aynı saatinde bana benzeyen bir dost –ki rüyada Üstadıma benim suretimde görünmüş– Üstadımızın yanına geldi dedi ki: “Ayının yağını toplayanlardan alıp müezzin ve tesbih yapan bir adam tavsiyesiyle mühim bir adama, her sabah hastalık için yutmasını nasıl görüyorsunuz?” Üstadımız da rüyada güldüğü gibi aynı öyle gülmüş. Birden rüya hatırına gelip bu acib ve aynı aynına tabiri kemal-i taaccüb ve hayretle karşılayıp ona demiş: “Sakın istimal etmesin.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yirmi Sekizinci Mektup’un Birinci Risalesi’nin Altıncı Nüktesi’nde; rüya-yı sadıka, kader-i İlahî her şeyi ihata ettiğine bir hüccet-i kātıa hükmünde. Üstadımızın binler tecrübe ile gördüğü gibi aynen bu vakıa dahi bizlere şuhud derecesinde kat’î ispat etti ki hâdisat, vücuda gelmezden evvel mukadderdir, malûmdur, muayyendir. Kader-i İlahînin mizanlarıyla geliyor diye bu rükn-ü imanîye bize gayet kat’î bir numune oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem rüyanın ikinci tabakasında Üstadımız diyor ki ona ve Risale-i Nur’un heyetine bir ferman geliyor. Birden geldi, o kudsî ferman Kur’an çıktı. Bunun tabiri, aynı günün aynı tecrübe saatinde, Hizbü’l-Ekber-i Kur’anî ümit edilmediği o vakitte, Âsiye Hanım’ın hanesinde tezyin için gönderilen Hizbü’l-Ekber yüz senelik güzel bir kap içerisinde, o kabın üzerinde sırma ile padişahın mühim fermanlardaki turra-i şahane işlenmiş gördük. Üstadımız dedi ki: Ferman geldi diye Kur’an çıktı. Şimdi de Kur’an’ın Hizbü’l-Ekber’i geldi. Üstünde ferman turrası bulunduğundan, Risale-i Nur’un heyetine beşaretli ve medar-ı feyz ü terakki ve bir ferman-ı Rabbanî hükmüne geçeceğini rahmet-i İlahiyeden bekleriz. Hem bu tabirden az sonra sizlerin kıymettar hediyelerinizi aldık ki rüyanın tam tabiri çıktı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Orada bulunan umum kardeşlerimize selâm, arz-ı hürmet eder, dualarınızı isteriz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur şakirdlerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Emin, Feyzi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ISPARTA’YA GÖNDERİLEN BİR MEKTUP&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Namaz tesbihatının sırrına göre: Nasıl ki namazdan sonra tesbih ve zikir ve tehlil ile hatme-i muazzama-i Muhammediye (asm) ve zikir ve tesbih eden ve rûy-i zemin kadar geniş bir halka-i tahmidat-ı Ahmediye (asm) dairesine tasavvuran ve niyeten girmek medar-ı füyuzat olduğu gibi; biz dahi Risaletü’n-Nur’un geniş dairesine ve halka-i envarında ders alan ve çalışan binler masum lisanların ve mübarek ihtiyarların dualarına ve a’mal-i salihalarına hissedar olmak ve âmin demek hükmünde olan, tayy-ı mekân ederek gıyaben omuz omuza, diz dize bulunmak hayaliyle ve niyetiyle ve tasavvuruyla kendimizi fevka’l-had bahtiyar biliyoruz. Hususan âhir ömrümde böyle kıymettar, masum, manevî evlatları ve yüzer Abdurrahmanları bulmak, benim için dünyada bir cennet hayatı hükmüne geçiyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Geçen ramazan-ı şerifte, hastalık münasebetiyle, her bir kardeşim benim hesabıma bir saat çalışmasının büyük bir neticesini aynelhak ve hakkalyakîn gördüğümden böyle duaları reddedilmez masumların ve mübarek ihtiyarların ve üstadlarının, benim hesabıma olan duaları ve çalışmaları, benim Risale-i Nur’a hizmetimin uhrevî bir netice-i bâkiyesini dünyada gösterdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kardeşiniz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
RİSALE-İ NUR’UN KÜÇÜK VE MASUM ŞAKİRDLERİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un küçük ve masum şakirdlerinden elli altmış talebenin yazdıkları nüshaları bize de gönderilmiş, biz de o parçaları üç cilt içinde cem’ettik. Hem o masum şakirdlerin bazılarını isimleriyle kaydettik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, Ömer 15 yaşında, Bekir 9 yaşında, Hüseyin 11 yaşında, Hâfız Nebi 12 yaşında, Mustafa 14 yaşında, Mustafa 13 yaşında, Ahmed Zeki 13 yaşında, Ali 12 yaşında, Hâfız Ahmed 12 yaşında; bu yaşta daha çok çocuklar var, uzun olmasın diye yazılmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu masum çocukların Risaletü’n-Nur’dan aldıkları derslerinin ve yazdıklarının bir kısmını bize göndermişler. Biz de onların isimlerini bir cetvelde dercettik. Bunların bu zamanda bu ciddi çalışmaları gösteriyor ki: Risaletü’n-Nur’da öyle manevî bir zevk ve cazibedar bir nur var ki mekteplerdeki çocukları okumaya şevkle sevk etmek için icad ettikleri her nevi eğlence ve teşviklere galebe edecek bir lezzet, bir sürur, bir şevk Risaletü’n-Nur veriyor ki çocuklar böyle hareket ediyorlar. Hem bu hal gösteriyor ki Risaletü’n-Nur kökleşiyor. İnşâallah daha hiçbir şey onu koparamayacak, ensal-i âtiyede devam edecek.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aynen bu masum küçük şakirdler gibi Risaletü’n-Nur’un cazibedar dairesine giren ümmi ihtiyarların dahi kırk elli yaşından sonra Risaletü’n-Nur’un hatırı için yazıya başlayıp yazdıkları kırk elli parçayı, iki üç mecmua içinde dercettik. Bu ümmi ihtiyarların ve kısmen çoban ve efelerin bu zamanda, bu acib şerait içinde her şeye tercihen Risale-i Nur’a bu suretle çalışmaları gösteriyor ki: Bu zamanda Risaletü’n-Nur’a ekmekten ziyade ihtiyaç var ki harmancılar, çiftçiler, çobanlar, yörük efeleri hâcat-ı zaruriyeden ziyade Risalei’n-Nur’a çalışmaları, Risaletü’n-Nur’un hakkaniyetini gösteriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu ciltte az, sair altı cild-i âherde masumların ve ihtiyar ümmilerin yazılarının tashihinde çok zahmet çektim. Vakit müsaade etmiyordu. Hatırıma geldi ve manen denildi ki: Sıkılma! Bunların yazıları çabuk okunmadığından, acelecileri yavaş yavaş okumaya mecbur ettiğinden, Risale-i Nur’un gıda ve taam hükmündeki hakikatlerinden hem akıl hem kalp hem ruh hem nefis hem his, hisselerini alabilirler. Yoksa yalnız akıl cüz’î bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler. Risale-i Nur, sair ilimler ve kitaplar gibi okunmamalı. Çünkü ondaki iman-ı tahkikî ilimleri, başka ilimlere ve marifetlere benzemez. Akıldan başka çok letaif-i insaniyenin de kut ve nurlarıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Masumların ve ümmi ve ihtiyarların noksan yazılarında iki fayda var:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Teenni ve dikkatle okumaya mecbur etmektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: O masumane ve hâlisane samimi ve tatlı dillerinden, derslerinden Risale-i Nur’un şirin ve derin meselelerini lezzetli bir hayretle dinlemek ve ders almaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ISPARTA’YA GÖNDERİLEN BİR FIKRADIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risaletü’n-Nur kendi sadık ve sebatkâr şakirdlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymettar neticeye mukabil fiyat olarak, o şakirdlerden tam ve hâlis bir sadakat ve daimî sarsılmaz bir sebat ister. Evet Risaletü’n-Nur, on beş senede medresede kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikîyi, on beş haftada ve bazılara on beş günde kazandırdığına, yirmi senede yirmi bin zat tecrübeleriyle şehadet ederler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem iştirak-i a’mal-i uhreviye düsturuyla, her bir şakirdinin, her bir günde binler hâlis lisanlarıyla edilen makbul duaları ve binler ehl-i salahatin işledikleri a’mal-i salihanın misil sevaplarını kazandırıp her bir hakiki, sabit ve sebatkâr şakirdlerini amelce binler adam hükmüne getirdiğini; kerametkârane ve takdirkârane İmam-ı Ali’nin üç ihbarı ve keramet-i gaybiye-i Gavs-ı A’zam’daki tahsinkârane ve teşvikkârane beşareti ve Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın kuvvetli işaretle, o hâlis şakirdler ehl-i saadet ve ehl-i cennet olacaklarını müjdesi pek kat’î ispat ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiyat ister.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madem hakikat budur. Risale-i Nur dairesinin yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarîkat ve sofi-meşrep zatlar, onun cereyanına girmek ve ilim ve tarîkattan gelen sermayeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlenmesine çalışmak ve şakirdlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enaniyetini, tam bir havuzu kazanmak için o dairedeki âb-ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir ve elzemdir. Yoksa başka bir çığır açmakla hem o zarar eder hem bu müstakim ve metin cadde-i Kur’aniyeye bilmeyerek zarar verir, belki zındıkaya bilmeyerek bir nevi yardım hesabına geçer.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
LATÎF BİR TEVAFUKA İŞARET EDEN BİR FIKRADIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Otuz altı yapraktan ibaret ve İmam-ı Ali’nin fevkalâde takdirine mazhar olan Otuz İkinci Söz’ün kendi kendine gelen beş bin yedi yüz on beş (5715) tevafuku, Risaletü’n-Nur’un bu havalideki gayet mühim bir talebesi olan Ahmed Nazif’in nüshasında çıkmıştır. Demek o risalenin hatt-ı hakikisine rast gelmiş ki bu hârika kerameti göstermişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem iki Hüsrev’i Risale-i Nur dairesine ve Bekir Sıdkı’ya kerametini gösterip imana getiren ve tılsım-ı kâinatın üçte birisini halleden, on beş yapraktan ibaret olan Otuzuncu Söz, yine kahraman Nazif’in nüshasında tekellüfsüz üç bin sekiz yüz otuz beş (3835) tevafuku; biz gözümüzle bu keramet-i tevafukiye-i Nuriyeyi gördük. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Bu risalede eliflerin mecmuu yüz kırk dört çıkmış, tam tamına “Said” olup müellifinin imzasını gösteriyor.&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Halil, Hilmi, Salahaddin, Emin, Feyzi, Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
HÂFIZ MUSTAFA’NIN BİR FIKRASIDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz Üstadım!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O cereyanın hücumu anında köyümüzde nahiye müdürü ve daha zahiren mühim memurlar bulunduğu halde, şifahen isimlerimizle ihbar edip taharri ettirmek istedikleri halde, Hazret-i Esedullah Ali kerremallahu vechehu ve Gavs-ı A’zam gibi çok manevî üstadlarımızın manevî yardımlarıyla akîm kalıp; hattâ o memurları aleyhimize değil, lehimize manevî darbeleriyle çevirdiler. اَلْفُ اَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektubu mütalaa ettik. Acibdir ki bizim kusurumuzdan ve ufacık ihtiyatsızlığımızdan gelen o tesirsiz cereyanı haber veriyor gördük. Çünkü “Bir kısım avam-ı nâs ve bid’alara tabi bir kısım ulema-i zahir, hakikaten kendilerinin pis ve dalalet bataklığından giden yollarında arkadaşlık etmeyen ve bir cadde-i kübrayı bulan Risaletü’n-Nur şakirdlerini zemmediyor.” diye sizden gelen o mektup haber veriyordu. Hakikaten öyle oldu. Mektuptan bir gün sonra, merakı mûcib üzerimizde hiçbir tesir kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Talebeniz Hâfız Mustafa&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EMİN VE FEYZİ’NİN ISPARTA’DAKİ KARDEŞLERİNE YAZDIĞI BİR FIKRADIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Isparta’da bulunan kardeşlerimizin haber verdikleri bu ehemmiyetli hâdise-i taarruziyeye teşebbüs vukuu zamanında muhaberemiz kesildiği halde, mütemadiyen her vakit Üstadımız, aynı taarruza maruz bulunuyoruz gibi bizi, (yani Feyzi ve Emin’i) ikaz ediyordu: “Dikkat ediniz, dört cihetle bize taarruz var. Demir gibi sebat ediniz. Bir halt edemezler.” Biz de bakıyorduk ki bizde bir şey yok, hissetmiyorduk.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem o gaybî hâdiseyi bertaraf etmek için mutabık bir mektup bize yazdırdı, size gönderildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur şakirdlerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Emin, Feyzi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
HULUSİ BEY’İN BİR FIKRASIDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Lâhika’nın bu defa irsal buyurulan kısmını aldım. Lehü’l-hamd kudsî vazifede istihdamımız devam ediyor. Hakikaten insan, seyyidinin mütenevvi hizmetler arasında böyle nurlu ve nurani hizmette bulundurmasını hissedince, zaten ücretini peşin alan bir köle olduğunu da nazar-ı dikkate alınca, bütün zerrat-ı kâinat kadar dil ile hamdetmek istiyor. Yani kalbinde yanan Elhamdülillah kandili, her şeyi müsebbih ve hâmid gösteriyor ve güzel bir niyetle, o hâmidlerin hamdini ve müsebbihlerin tesbihini ve o şâkirlerin şükrünü beraberce seyyidine takdime bir iştiyak hissediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurlu ve kudsî mektuplarınız yekdiğerini takip ettikçe, hakikaten tahkikî imanın kemale doğru seyran ettiği görülüyor. Bu âciz kardeşiniz şüphesiz bir surette iman ettim ki: Şeriat-ı garra-i Ahmediye aleyhissalâtü vesselâmın hakaikine, ruhuna nüfuz etmenin en kısa en hatarsız en zevkli tarîkı, Risaletü’n-Nur’a intisapladır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, bahtiyar odur ve ona derler ki: Risaletü’n-Nur’a intisap etmiş bütün mü’minleri kendisine tam hakiki kardeş bilip bu zulmetli asırda iman-ı tahkikî nuruyla Cadde-i Kübra-yı Ahmediyeyi (asm) buluyor. Nihayetsiz şekillere, karışıklıklara rağmen Bismillah ile açılan Risaletü’n-Nur kapısından girince, tıfl iken “Ümmetî!” diyen Şefî’ini ciddi sevmek, yani sünnet-i seniyesine ittiba eylemenin muaccel mükâfatı olarak buluyor. Her emri işlerken, bu emri canib-i Hak’tan bu ümmete getireni; her nehyi yapmamaya cebrederken, bu nehyi taraf-ı İlahîden bu ümmete getireni düşüne düşüne, derslerde geçtiği gibi bütün ömür dakikaları ibadet olabilir. Ve o Habib-i Hudâ, o Şefî-i Rûz-i Ceza’yı her işinde numune etmek azminden mütevellid muhabbet, o Habib’in bulunduğu âleme göçmeyi sevdirecek hale getiriyor ve böylece مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا sırrı tezahür ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tezekkür-ü mevt veya rabıta-i mevt تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Ne arasak hep Risaletü’n-Nur’da güneş gibi görünüyor. Risaletü’n-Nur şakirdleri dikkat etseler daha bu fâni âlemde iken Livaü’l-Hamd-i Ahmedî aleyhissalâtü vesselâm altında bulunduklarını inayet-i Hak ile anlarlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âcizane fehmedebildiğim, şu anda kalbime gelen hakikatlere istinaden diyeceğim ki: Bu dalalet ve bid’aların ve dinsizliğin taun ve vebadan daha ziyade ve daha şiddetli sâri illetlerine karşı Risaletü’n-Nur’un getirdiği ve talim ve tefhim ettiği çok hakikatlerden sünnet-i Ahmediyeye (asm) temessük dersini en hakiki olarak alan, Risaletü’n-Nur şakirdleridir. Onlar bu temessük ve intisaplarının, iki kere iki dört eder kat’iyetinde mazhar oldukları inayet-i Rabbaniye şehadetiyle, muaccel mükâfatlarını görüyorlar. Yani burada sünneti ile dalalet ve bid’at ve dinsizlik ateşlerinden kurtaran, mensup olduğumuz şeriatın mübelliği; burada halâs ve mukavemetle, âhir hayatımızda iman ile haşr-i ekberde şefaatiyle inşâallah ebedî sevindirecektir diyorlar, diyebiliyorlar. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mademki böyle olmuştur; o halde şüphesiz Risaletü’n-Nur’un intişarındaki maksat, şu zamanın insanlarına tahkikî imanı ders vermek, mütehayyirlerini kurtarmak, müteharrilerini takviye ve tarsin etmek, zındıka ve ehl-i ilhadı iskât ve ilzam etmektir. Amma fitne ateşleri âfet halini alan bu zamanda, cam ile elmasın beraber satıldığı bir çarşıda bu mübarek Nurları, yani şanında اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَ اِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ buyurulan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın hakiki tefsirleri olan Risaletü’n-Nur’un hakaretten sıyaneti için hem سِرًّا تَنَوَّرَتْ sırr-ı tenvirini Rahîm ve Kerîm Rabb’imiz irade ve takdir buyurmuş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur şakirdlerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
HALİL İBRAHİM’İN RİSALE-İ NUR’A HİTABEN YAZDIĞI BİR FIKRADIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الرِّسَالَةِ النُّورِيَّةِ Şümus-u Kur’an’ın envarlarından in’ikas eden ecram-ı ulviye, seyyarat ve sevabit-i kevkebiye ve ezhar-ı müzeyyene-i ravza-i safaiyye ve hakaik-aşina ile memlû dürr-i meknune اَلْمُؤَيَّدُ بِالدَّلَائِلِ الْعَقْلِيَّةِ وَ التَّسْلٖيمِيَّةِ olan Risale-i Nuriye, esrar-ı kitabullah, âlemi ziyalandırdı ve inşâallah daimî ziyalandıracaktır. Ve öyle bir şaheserdir ki selef-i salihînin eserlerinin sonunda gelmekle hepsinden ileridedir. Öyle mebzul bir feyz var ki en zulmetli kalpleri dahi nur-u iman ile nurlandırır. Ve öyle bir marifet-i İlahiyeyi serd ve beyan eyler ki körlere bile gösterdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O benim gözümün nuru, kalbimin süruru, gönlümün bülbülü, ruhumun gıdası, letaifimin incilâsı, canımın canı… Ben onun her bir hakikatine bin can versem, inşâallah bir cana mukabil bâkide bin can alacağım. O benim kabirde enisim, berzahta refikim ve mizanda a’malim, sıratta Burak’ım, cennette yoldaşım…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben onun hakkında nasıl tarif edebilirim? Yirmi Sekizinci Mektup’ta serdedilen&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ مَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتٖى § وَ لٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتٖى بِمُحَمَّدٍ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
fehvasınca ben de derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ مَا مَدَحْتُ رِسَالَةَ النُّورِ بِمَقَالَتٖى § وَ لٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتٖى بِرِسَالَةِ النُّورِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem ne haddime düşmüş ki o menşur-u Kur’an’dan bahsedeyim! Olsa olabilse bu fakir, ondan istişfâ (اِسْتِشْفَاء) ve istişfâ’ (اِسْتِشْفَاع) ve istifaza edebilir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
گَرْ نَه خٰواهٖى دَادْ نَه دَادٖى خٰواهْ kaidesince rıza-yı Bâri’nin kendisinden hoşnut ve razı olmasını isteriz. Ve onun nuruyla dünyada bütün âlem-i İslâm’ın nurlanmasını isteriz. Ve talebelerinin dünyada birer arslan ve âhirette birer sultan olmasını ve Livaü’l-Hamd sancağının altında, önde Üstadımızla, bütün talebeleriyle varmak isteriz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: İstemesini bilmediğim için maddî ve manevî bütün rızık ve ihtiyaçlarımızın verilmesini, Üstadımın istemesini isteriz. Orada bulunan kardeşlerimizin, başta Üstadımız olarak, cümlesine ayrı ayrı selâmlarla sıhhat ve âfiyette berdevam olmasını isteriz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Talebeniz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Halil İbrahim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un mühim erkânından bulunan ve bu ayn-ı hakikat olan mektubunu bizlere gönderen Halil İbrahim kardeşimizin sözlerini âciz lisanım söylemeye ve âtıl kalemim yazmaya muktedir değilse de her hususta bu mübarek kardeşimizin fikrine bütün ruh u canımla iştirak ediyorum. Hem kalbime bakıyordum; bu mektubu yazarken lisanıma tercüman olamayan kalbim de aynen bu medhe manen iştirak edip beraber o kardeşimle söyler gibi hissedip telezzüz ederdim. Eğer söyleyebilseydim ben de böyle söylerdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Feyzi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu yeni hâdise-i taarruziyeden müteessir olmayınız. Çünkü mükerrer tecrübelerle, Risaletü’n-Nur inayet altındadır. Hiçbir taife, şimdiye kadar böyle ehemmiyetli hizmette bizler kadar az meşakkat ile kurtulan olmamış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem geçen ramazandaki hastalığım ve Eskişehir’deki musibetimiz gibi çok vakıalarla zahirî sıkıntılı, meşakkatli hâlât altında Risaletü’n-Nur’un faydasına ait inkişafatı ve daha tesirli fütuhatı görülmüş. İnşâallah bu sıkıntılı hâdise dahi münafıkların aks-i maksuduyla, Risaletü’n-Nur’un fütuhatı başka mecralarda teshile vesile olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci Şuâ ellerine geçmesi ehemmiyetlidir. Fakat bunda bir hikmet var. Belki onlara kendi mesleklerini bildirmek ve cehenneme gidenin mahiyetini bilmek için fevkalâde ve iktidarımız haricinde bir kaza-i İlahî diye Cenab-ı Hakk’ın hikmetine ve inayetine ve hıfzına itimat edip merak etmeyiniz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem siz hem onlar bilsinler ki sadaka belayı def’ettiği gibi; Risaletü’n-Nur Anadolu’dan hususan Isparta ve Kastamonu’dan âfat-ı semaviye ve arziyeyi def’ ve ref’ine vesiledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Sabri’nin يَٓا اَرْضُ ابْلَعٖى … وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ … الخ âyetinden istihraç ettiği mana, haktır ve mutabıktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Risale-i Nur, Sefine-i Nuh gibi Anadolu’yu Cebel-i Cûdi hükmüne getirip küre-i arzın yangınından ve tufanından kurtulmasına sebeptir. Çünkü zaaf-ı imandan gelen tuğyan, ekseri musibet-i âmmeyi celbettiği gibi; imanı fevkalâde kuvvetlendiren Risaletü’n-Nur, o musibet-i âmmeyi dairesinin haricine bırakmaya rahmet-i İlahiye tarafından vesile oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu ehl-i iman, bu Anadolu halkı Risaletü’n-Nur’a girmeseler de ilişmesinler. Eğer ilişseler yakında bekleyen yangınlar, tufanlar, taunların istilasına uğrayacaklarını düşünsünler, akıllarını başlarına alsınlar. Madem biz onların dünyalarına karışmıyoruz, onlar da bizim bu derece âhiretimize karışmaları onlara felaket getirmek ihtimali kavîdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu sekiz aydır, hususan bu heyecan veren bu hâdiselerle beraber; şimdi yanımda bulunan Feyzi, Emin ile ve bütün dostlar şahittir ki bu sekiz ay zarfında bir tek defa, ne Harb-i Umumî ne de siyaseti sormamışım. Ve odamda işitilen radyoyu da üç senedir dinlemedim. Halbuki ben, binler adam kadar dünyaya bakmak münasebetim var. Demek bize ilişen, doğrudan doğruya imana tecavüz eder. Onları, Cenab-ı Hakk’a havale ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem ehl-i siyasetle hiçbir münasebetimiz olmadığı halde, kat’î bilsinler ki bu memlekette, bu asırda, bu milleti anarşilikten, tereddi ve tedenni-i mutlaktan kurtaracak yegâne çare, Risaletü’n-Nur’un esasatıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu hâdisede sıkıntı çeken masumlar ve üstadları bilsinler ki ağır şerait altında bir saat nöbet, bir sene ibadet ve bir saat hakiki tefekkür-ü imanî, bir sene taat hükmüne geçtiği gibi inşâallah onların sıkıntıları da öyle sevaba medar olur. Onlar da merak edip teessür ile değil, ferah ve sürur ile karşılamalı. Fakat Hazret-i İmam-ı Ali radıyallahu anhın iki kere سِرًّا بَيَانَةً ، سِرًّا تَنَوَّرَتْ demesine binaen biz, her vakit ihtiyatlı olmak ve tam sakınmak vaziyetini muhafaza etmeye mükellefiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un mensupları, şuur ve ihtiyarları haricinde birbiriyle münasebettar, birbirinin hâdiseleriyle alâkadar olduğuna bir delil de bugünlerde oldu. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Oradaki hâdisenin vukuundan bugüne kadar, buradaki muhtelif tabakalardaki talebelerin vaziyetleri, ehemmiyetli bir hâdise yüzünden değişmiş gibi çekinmek ve münafıkların nazarını kendilerine ve bizlere celbetmemek için tevakkuf devresi geçti. Hem Nazif gibi birçok zatın rüyalarının tabirleriyle, sizin hâdiseniz olduğunu anladık.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Umum kardeşlerimize birer birer hususan musibetzedelere selâm ve dua ediyoruz. Cenab-ı Hak onları çabuk kurtarıp (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Bu dua hârika bir surette kabul oldu, pek çabuk kurtuldular.&amp;lt;/ref&amp;gt;) vazifelerinin başlarına geçirsin, âmin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kardeşiniz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
RİSALE-İ NUR’UN MÜHİM BİR RÜKNÜ OLAN HÂFIZ ALİ’NİN (RH) FIKRASIDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz Üstadım Efendim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu acib zamanın en büyük tehlikesi, hadîs-i şerifle sabit olan âhir zamanda çok ehl-i sefahet ve gaflet dünyadan imansız çıkmak yarasını lisan-ı Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’la, kabre iman ile girmek ilacıyla tedavi eden Risaletü’n-Nur şakirdlerine bir hüccet-i kātıa bahşeden Risaletü’n-Nur’a hizmet, acaba âciz insanların cüz’î ve fazl-ı İlahî ile hizmetleri nasıl mukabele eder; belki her iki cihetle bir fazl-ı İlahîdir.” beyan buyurulduktan sonra, nasıl gecenin zulümatında yanan bir nur ve bir ziya lisan-ı hal-i şavkıyla bütün ruh sahiplerini, hattâ en küçük pervaneleri dahi zulümattan nura çağırıp çıkardığı gibi Risaletü’n-Nur dahi lisan-ı hal ve kāl ile şeriat kılıncıyla manen idam olmamış ve zulümatta boğulup ölmemiş ehl-i ilim ve ehl-i tarîkatı davet etmesi, onun Rahîm ismine mazhariyeti şe’nindendir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İki hatıradan birincisi: İhtiyare hanımlar hakkında ve her zamanda nüfuzunu ve kat’î tesirini gördüğümüz hadîs-i şerifin beyan buyurulması, bizleri ve çok alâkadar kadınları sevindirdi. Cenab-ı Hak sizden ebeden razı olsun, âmin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci hatıra: Gaflet sâikasıyla veya gözsüz, el yardımıyla bazıların elmas yerine cam parçası aldığı gibi saadet-i ebediye dükkânı olan Risaletü’n-Nur’dan saadet-i dünyeviye aramaya gelenleri ikaz ve irşad fıkralarınız, gece gündüz yol gözleyen umum Risaletü’n-Nur şakirdlerini mesrur eyledi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Talebeniz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâfız Ali (rh)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mustafalar, Küçük Ali, mübarek ve münevver kardeşler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mektubunuz, Büyük Ali’nin mektubu gibi acib bir hakikati beyan ediyor. O hakikat, Risaletü’n-Nur hakkında haktır. Fakat benim haddim değil ki o hududa gireyim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عُلَمَاءُ اُمَّتٖى كَاَنْبِيَاءِ بَنٖى اِسْرَائٖيلَ ferman etmiş. Gavs-ı A’zam Şah-ı Geylanî (ks), İmam-ı Gazalî (ks), İmam-ı Rabbanî (ks) gibi hem şahsen hem vazifeten büyük ve hârika zatlar bu hadîsi, kıymettar irşadlarıyla ve eserleriyle fiilen tasdik etmişler. O zamanlar bir cihette ferdiyet zamanı olduğundan hikmet-i Rabbaniye onlar gibi ferîdleri ve kudsî dâhîleri ümmetin imdadına göndermiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi ise aynı vazifeye fakat müşkülatlı ve dehşetli şerait içinde, bir şahs-ı manevî hükmünde bulunan Risaletü’n-Nur’u ve sırr-ı tesanüdle bir ferd-i ferîd manasında olan şakirdlerini bu cemaat zamanında o mühim vazifeye koşturmuş. Bu sırra binaen, benim gibi bir neferin ağırlaşmış müşiriyet makamında ancak dümdarlık vazifesi var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, bu asrın ehemmiyetli ve manevî ve ilmî bir mürşidi olan Risaletü’n-Nur’un heyet-i mecmuası, sair şahsî büyük mürşidler gibi kendine muvafık ve hakikat-i ilmiyesine münasip, birkaç nevide ve bilhassa hakaik-i imaniyenin izharında, intişarında azîm kerametleri olduğu gibi; üç keramet-i zahiresi bulunan Mu’cizat-ı Ahmediye (asm), Onuncu Söz, Yirmi Dokuzuncu Söz ve Âyetü’l-Kübra gibi çok risaleleri dahi her biri kendine mahsus kerametleri bulunduğunu çok emareler ve vakıalar bana kat’î kanaat vermiş. Hattâ sekeratta bulunan talebelerine imanını kurtarmak için mürşid gibi yetiştiğine müteaddid vakıalar şüphe bırakmıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bir saat tefekkür, bir sene ibadet-i nâfile hükmünde. Bir misal, Hizbü’l-Ekber’dir diye müşahede ettim ve kanaat getirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sual-cevap olarak yazdığım bir fıkrayı, size de faydası olur ihtimaliyle beyan ediyorum. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evliya divanlarını ve ulemanın kitaplarını çok mütalaa eden bir kısım zatlar tarafından soruldu: “Risale-i Nur’un verdiği zevk ve şevk ve iman ve iz’an onlardan çok kuvvetli olmasının sebebi nedir?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elcevap: Eski mübarek zatların ekseri divanları ve ulemanın bir kısım risaleleri imanın ve marifetin neticelerinden ve meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederler. Onların zamanlarında imanın esasatına ve köklerine hücum yok idi ve erkân-ı iman sarsılmıyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi ise köklerine ve erkânına şiddetli ve cemaatli bir surette taarruz var. O divanlar ve risalelerin çoğu has mü’minlere ve fertlere hitap ederler, bu zamanın dehşetli taarruzunu def’edemiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur ise Kur’an’ın bir manevî mu’cizesi olarak imanın esasatını kurtarıyor ve mevcud ve muhkem imandan istifade cihetine değil belki çok deliller ve parlak bürhanlar ile imanın ispatına ve tahakkukuna ve muhafazasına ve şübehattan kurtarmasına hizmet ettiğinden; herkese bu zamanda ekmek gibi ilaç gibi lüzumu var olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O divanlar derler ki: “Veli ol, gör; makamata çık, bak; nurları, feyizleri al.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur ise der: “Her kim olursan ol; bak, gör, yalnız gözünü aç, hakikati müşahede et, saadet-i ebediyenin anahtarı olan imanını kurtar.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Risaletü’n-Nur, en evvel tercümanının nefsini iknaya çalışır, sonra başkalara bakar. Elbette nefs-i emmaresini tam ikna eden ve vesvesesini tamamen izale eden bir ders, gayet kuvvetli ve hâlistir ki bu zamanda cemaat şekline girmiş dehşetli bir şahs-ı manevî-i dalalet karşısında tek başıyla galibane mukabele eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Risaletü’n-Nur, sair ulemanın eserleri gibi yalnız aklın ayağı ve nazarıyla ders vermiyor ve evliya misillü yalnız kalbin keşif ve zevkiyle hareket etmiyor; belki aklın ve kalbin ittihat ve imtizacı ve ruh vesair letaifin teavünü ayağıyla hareket ederek evc-i a’lâya uçar; taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişemediği yerlere çıkar; hakaik-i imaniyeyi kör gözüne de gösterir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
MANEVÎ BİR İHTAR İLE BİR İKİ İNCE MESELEYİ YAZIYORUM:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
BİRİNCİSİ:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Geçen sene ramazan-ı şerifte, Ehl-i Sünnet’in selâmeti ve necatı için edilen pek çok duaların şimdilik aşikâre kabulleri görünmemesine hususi iki sebep ihtar edildi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci sebep: Bu asrın acib hâssasındandır ki: Elması elmas bildiği halde, camı ona tercih eder. Bu asırdaki ehl-i imanın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli canileri âlîcenabane affetmesi ve bir tek haseneyi ve binler seyyiatı işleyen ve binler manevî ve maddî hukuk-u ibadı mahveden adamdan görse ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle ekall-i kalil olan ehl-i dalalet ve tuğyan; safdil taraftar ile ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatasına terettüp eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine belki teşdidine kader-i İlahîye fetva verirler; biz buna müstahakız derler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, elması bildiği halde yalnız zaruret-i kat’iye suretinde şişeyi ona tercih etmeye ruhsat-ı şer’iye var. Yoksa küçük bir ihtiyaçla veya tama’ veya hafif bir korku ile tercih edilse; eblehane bir cehalet ve hasarettir, tokada müstahak eder. Hem âlîcenabane affetmek ise yalnız kendine karşı cinayeti affedebilir. Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkaların hukukunu çiğneyen canilere afuvkârane bakmaya hakkı yoktur, zalemeye şerik olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Sebep: İzin olmadığından yazılmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İKİNCİ MESELE:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kardeşlerim! Eskişehir Hapishanesinde, âhir zamanın hâdisatı hakkında gelen rivayetlerin tevilleri mutabık ve doğru çıktıkları halde, ehl-i ilim ve ehl-i iman onları bilmemelerinin ve görmemelerinin sırrını ve hikmetini beyan etmek niyetiyle başladım; bir iki sahife yazdım, perde kapandı, geri kaldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu beş senede, beş altı defa aynı meseleye müteveccih olup muvaffak olamıyordum. Yalnız o meselenin teferruatından bana ait bir meseleyi beyan etmek ihtar edildi. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hürriyet’in bidayetinde, Risaletü’n-Nur’dan çok evvel, kuvvetli bir ümit ve itikad ile ehl-i imanın meyusiyetlerini izale için “İstikbalde bir ışık var, bir nur görüyorum.” diye müjdeler veriyordum. Hattâ Hürriyet’ten evvel talebelerime beşaret ederdim. Tarihçe-i Hayat’ımda Abdurrahman’ın yazdığı gibi Sünuhat misillü risalelerde dahi “Ben bir ışık görüyorum.” diye dehşetli hâdiselere karşı o ümit ile dayanıp mukabele ederdim. Ben de herkes gibi o ışığı siyaset âleminde ve hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyede ve çok geniş bir dairede tasavvur ediyordum. Halbuki hâdisat-ı âlem iki harb-i umumî ile beni o gaybî ihbarda ve beşarette bir derece tekzip edip ümidimi kırdı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birden bir ihtar-ı gaybî ile kat’î kanaat verecek bir surette kalbime geldi ki: Ciddi bir alâka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin “Işık var, bir nur göreceğiz.” diye müjdelerin tevili ve tefsiri ve tabiri, sizin hakkınızda belki iman cihetiyle âlem-i İslâm hakkında dahi ehemmiyetli, Risaletü’n-Nur’dur. Bu bir ışıktır ki seni şiddetli alâkadar etmiş idi. Ve bu bir nurdur ki eskide tahayyül ve tahmininle geniş dairede belki siyaset âleminde gelecek mesudane ve dindarane haletlerin ve vaziyetlerin mukaddimesi ve müjdecisi iken, bu muaccel ışığı o müeccel saadet tasavvur ederek, eski zamanda siyaset kapısıyla onu arıyordun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, otuz kırk sene evvel bir hiss-i kable’l-vuku ile hissettin. Fakat nasıl kırmızı bir perde ile siyah bir yere bakılsa karayı kırmızı görür. Sen dahi doğru gördün fakat yanlış tatbik ettin. Siyaset cazibesi seni aldattı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
س ع&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EMİN İLE FEYZİ’NİN ÜSTADLARININ GARİB VAZİYETİNE VE RİSALE-İ NUR’UN ACİB EHEMMİYETİNE DELÂLET EDEN BİR SUALLERİ VE ÜSTADLARININ ONLARA VE EMSALLERİNE VERDİĞİ BİR CEVAPTIR:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Âlem-i İslâm’ın mukadderatıyla ciddi alâkadar olan bu Cihan Harbi’nin dehşetli zamanlarında elli gün kadar (Şimdi yedi seneden geçti, aynı hal devam ediyor. Hiç ne soruyor ve ne de merak eder.) her gün hizmetinizde bulunan bizlerden bir defacık sormadınız. Acaba bu büyük hâdiseden daha büyük diğer bir hakikat mı hükmediyor ki bunu ehemmiyetten ıskat ediyor yahut onunla meşgul olmanın bir zararı mı var, diye Üstadımızdan sorduk.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O da elcevap diyor ki: Evet, bu Cihan Harbi’nden daha büyük bir hakikat ve daha a’zam bir hâdise hükmettiği için şu Cihan Harbi ona nisbeten çok ehemmiyetsiz düşüyor. Çünkü bu Cihan Harbi’nde iki hükûmet küre-i arzın hâkimiyeti için mürafaa ve muhakeme davasında bulunmaları içinde iki muazzam dinin musalaha ve sulh mahkemesine barışmak davası açılarak ve dinsizliğin dehşetli cereyanı da semavî dinlerle mücahede-i azîmesi başladığı hengâmda, nev-i beşerin sosyalist tabakasıyla burjuvalar taifesinin mahkeme-i kübralarında açılan davalarından çok mühim öyle bir dava açılmış ve öyle muazzam bir hakikat meydana çıkmış ki o davanın tek bir adama isabet eden miktarı bu Cihan Harbi’nden daha büyüktür. İşte o dava da budur ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu zamanda her bir mü’min için belki herkes için küre-i arz kadar bir bâki tarla ve o tarla baştan başa bahçeler ve kasırlarla müzeyyen ebedî bir mülk almak veya o mülkü kaybetmek davası açılmış. Demek her bir tek adamın başına öyle bir dava açılmış ki eğer İngiliz – Alman kadar serveti ve kuvveti olsa ve aklı da varsa yalnız o davayı kazanmak için bütününü sarf edecek. Elbette bu davayı kazanmadan evvel başka şeylere ehemmiyet veren, divanedir. Hattâ o dava o derece tehlikeye düşmüş ki bir ehl-i keşfin müşahedesiyle, bir yerde ecel elinden terhis tezkeresini alan kırk adamdan bir adam kazanabilmiş, otuz dokuzu kaybetmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu ehemmiyetli, azîm davayı kazandıracak ve yirmi seneden beri tecrübeler ile ondan sekizine o davayı kazandıran bir dava vekili bulunsa; elbette aklı başında her adam, o davayı kazandıran öyle bir dava vekilini vazifeye sevk edecek olan bir hizmete her hâdisenin fevkinde ehemmiyet vermeye mükelleftir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte o dava vekilinin bu asırda birisi belki birincisi, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın i’caz-ı manevîsinden süzülen ve çıkan ve tevellüd eden Risale-i Nur olduğunu binler onun ile o davayı kazananlar şahittir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, bu küre-i arza memuriyetle gönderilen her insan, burada misafir ve fâni olduğu ve mahiyeti bir hayat-ı bâkiyeye müteveccih bulunduğu kat’iyen tahakkuk etmiştir. O her insan, bu zamanda hayat-ı ebediyesini kurtaracak olan istinad noktaları sarsıldığından bu dünyasını ve içinde bütün alâkadar ahbabını ebedî terk etmekle beraber, bu dünyadan binler derece daha mükemmel bir bâki mülkü de kaybetmek veya kazanmak davası başına açılmış. Eğer iman vesikası olmazsa ve beratı ve senedi olan itikadı sağlam bir surette elde etmezse o davayı kaybeder. Acaba bu kaybettiği şeyin yerini hangi şey doldurabilir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikate binaen, benim ve kardeşlerimin her birimizin yüz derece aklı ve fikri ziyadeleşse bu muazzam vazife-i kudsiyenin hizmetine ancak kâfi gelebilir. Sair meselelere bakmak, bize fuzulî ve malayani olur. Yalnız bu kadar var ki Risale-i Nur şakirdlerinin bir kısmı öteki davalar içinde bulunduğu ve lüzumsuz ve sebepsiz bazen bize akılsızların tecavüzleri ve taarruzları zamanında zaruret derecesinde, istemeyerek muvakkaten bakmışız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bu hakiki ve pek büyük davanın haricindeki davalara ve boğuşmalara alâkadarane fikren ve kalben karışmak zararlıdır. Çünkü böyle geniş ve siyasî ve heyecan veren dairelere dikkat eden ve onlarla meşgul olan bir adam, kısa bir daire içinde vazifedar olduğu ehemmiyetli hizmetlerinden geri kalır veya şevki kırılır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem o geniş ve cazibedar siyaset ve boğuşma dairelerine dikkat eden, bazen kapılır; vazifesini yapamadığı gibi selâmet-i kalbini ve hüsn-ü niyetini ve istikamet-i fikrini ve hizmetindeki ihlası kaybetmese de o ittiham altında kalabilir. Hattâ mahkemede bana bu noktadan hücum ettikleri zaman dedim: Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur’aniye, yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi o hakikati cidden tanıyan, değil küre-i arzdaki hâdisata belki kâinata da âlet edemez dedim, onları susturdum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Üstadımızın cevabı bitti, biz de bütün kuvvetimizle tasdik ettik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur şakirdlerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Emin, Feyzi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(BİR MEKTUBUN PARÇASIDIR. BU MAKAM MÜNASEBETİNE BİNAEN YAZILDI.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sakın, dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihat etmiş dalalet fırkalarına karşı sizi perişan etmesin! اَلْحُبُّ فِى اللّٰهِ وَ الْبُغْضُ فِى اللّٰهِ düstur-u Rahmanî yerine, el-iyazü billah اَلْحُبُّ فِى السِّيَاسَةِ وَ الْبُغْضُ لِلسِّيَاسَةِ düstur-u şeytanî hükmederek, melek gibi bir hakikat kardeşine adâvet ve el-hannas gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve taraftarlıkla zulmüne rıza gösterip cinayetine manen şerik eylemesin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet bu zamandaki siyaset, kalpleri ifsad edip asabî ruhları azap içinde bırakır. Selâmet-i kalp ve istirahat-i ruh isteyen adam, siyaseti bırakmalı. Evet, şimdi küre-i arzda herkes ya kalben ya ruhen ya aklen ya bedenen gelen musibetten hissedarlıktan azap çekiyor, perişandır. Bilhassa ehl-i dalalet ve ehl-i gaflet, merhamet-i umumiye-i İlahiyeden ve hikmet-i tamme-i Sübhaniyeden habersiz olduğundan, nev-i beşere rikkat-i cinsiye, alâkadarlık cihetiyle kendi eleminden başka nev-i beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleriyle dahi müteellim olup azap çekiyor. Çünkü lüzumsuz ve malayani bir surette vazife-i hakikiyelerini ve elzem işlerini bırakıp âfakî ve siyasî boğuşmalara ve kâinatın hâdiselerini merakla dinleyerek, karışarak ruhlarını sersem, akıllarını geveze etmişler. Zarara razı olana merhamet edilmez manasında اَلرَّاضٖى بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ kaide-i esasiyesiyle şefkat hakkını ve merhamet liyakatini kendilerinden selbetmişler. Onlara acınmayacak ve şefkat edilmez. Ve lüzumsuz başlarına bela getiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben tahmin ediyorum ki: Bütün küre-i arzın bu yangınında ve fırtınalarında, selâmet-i kalbini ve istirahat-i ruhunu muhafaza eden ve kurtaran, bu memlekette, Risaletü’n-Nur dairesine sadakatle girenlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü onlar, Risaletü’n-Nur’dan aldıkları iman-ı tahkikî derslerinin nuruyla ve gözüyle, her şeyde rahmet-i İlahiyenin izini, özünü, yüzünü görüp her şeyde kemal-i hikmetini, cemal-i adaletini müşahede ettiklerinden kemal-i teslimiyet ve rıza ile rububiyet-i İlahiyenin icraatından olan musibetlere karşı teslimiyetle, gülerek karşılıyorlar, rıza gösteriyorlar. Ve merhamet-i İlahiyeden daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki elem ve azap çeksinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikate binaen, değil yalnız hayat-ı uhreviyenin belki dünyadaki hayatın dahi saadet ve lezzetini isteyenler –hadsiz tecrübelerle– Risaletü’n-Nur’un imanî ve Kur’anî derslerinde bulabilir ve buluyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EHEMMİYETLİ BİR HOCANIN ÜSTAD HAKKINDA ZİYADE HÜSN-Ü ZANNINI TA’DİL ETMEK MÜNASEBETİYLE EMİN VE FEYZİ’NİN O HOCAYA GÖNDERDİKLERİ BİR MEKTUP&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sadık ve muhterem Hoca Haşmet Efendi!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizin, müceddid hakkındaki mektubunuzu hayretle okuduk, Üstadımıza söyledik. Üstadımız diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, bu zamanda hem iman ve din hem hayat-ı içtimaiye ve şeriat hem hukuk-u âmme ve siyaset-i İslâmiye için gayet ehemmiyetli bir müceddid ister. Fakat en ehemmiyetlisi, hakaik-i imaniyeyi muhafaza noktasındaki tecdid, en mukaddes ve en büyüğüdür. Şeriat ve hayat-ı içtimaiye ve siyasiye daireleri ona nisbeten ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rivayet-i hadîsiyede, tecdid-i din hakkındaki ziyade ehemmiyet ise imanî hakaikteki tecdid itibarıyladır. Fakat efkâr-ı âmmede ve hayat-perest insanların nazarında zahiren geniş ve hâkimiyet noktasında cazibedar olan hayat-ı içtimaiye-i İslâmiye ve siyaset-i diniye cihetleri daha ziyade ehemmiyetli göründüğü için o adese ile o nokta-i nazardan bakıyorlar, mana veriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bu üç vezaif birden bir şahısta veyahut bir cemaatte, bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerh etmemesi pek uzak, âdeta kabil görülmüyor. Âhir zamanda, Âl-i Beyt-i Nebevî’nin cemaat-i nuraniyesini temsil eden Mehdi’de ve cemaatindeki şahs-ı manevîde ancak içtima edebilir. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki bu asırda Risaletü’n-Nur’un hakiki şakirdlerinin şahs-ı manevîsi, hakaik-i imaniye muhafazasında tecdid vazifesini yaptırmıştır. Yirmi seneden beri o vazife-i kudsiyede tesirli ve fatihane neşriyatıyla gayet dehşetli ve kuvvetli zındıka ve dalalet hücumuna karşı tam mukabele edip yüz binler ehl-i imanın imanlarını kurtardığını kırk bin adam şehadet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Amma benim gibi âciz ve zayıf bir bîçarenin, böyle binler derece haddimden fazla bir yükü yüklenmek tarzında, bîçare şahsımı medar-ı nazar etmemeli, diyor ve size selâm ediyor. Biz de zat-ı âlînize ve oradaki Risaletü’n-Nur ile alâkadar olanlara selâm ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur şakirdlerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Emin, Feyzi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ÜSTADIMIZIN EHEMMİYETLİ BİR MEKTUBUDUR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gayet ciddi bir ihtar ile bir hakikati beyan etmeye lüzum var. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ sırrıyla ehl-i velayet, gaybî olan şeyleri bildirilmezse bilmezler. En büyük bir veli dahi hasmının hakiki halini bilmedikleri için haksız olarak mübareze etmesini Aşere-i Mübeşşere’nin mabeynindeki muharebe gösteriyor. Demek iki veli, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukut etmezler. Meğer bütün bütün zahir-i şeriata muhalif ve hata bir içtihad ile hareket edilmiş ola.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sırra binaen وَ الْكَاظِمٖينَ الْغَيْظَ وَ الْعَافٖينَ عَنِ النَّاسِ deki ulüvv-ü cenab düsturuna ittibaen ve avam-ı mü’minînin şeyhlerine karşı hüsn-ü zanlarını kırmamakla, imanlarını sarsılmadan muhafaza etmek ve Risale-i Nur’un erkânlarının haksız itirazlara karşı haklı fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak lüzumuna binaen ve ehl-i ilhadın iki taife-i ehl-i hakikatin mabeynindeki husumetten istifade ederek, birinin silahıyla, itirazıyla ötekini cerh edip ötekinin delilleriyle berikini çürütüp ikisini de yere vurmak ve çürütmekten içtinaben Risale-i Nur şakirdleri, bu mezkûr beş esasa binaen, muarızlara hiddet ve tehevvürle ve mukabele-i bi’l-misil ile karşılamamalı. Yalnız kendilerini muhafaza için musalahakârane, medar-ı itiraz noktaları izah etmek ve cevap vermek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü bu zamanda enaniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kameti miktarında bir buz parçası olan enaniyetini eritmiyor, bozmuyor; kendisini mazur biliyor, ondan nizâ çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder, ehl-i dalalet istifade ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İstanbul’da malûm itiraz hâdisesi îma ediyor ki ileride, meşrebini çok beğenen bazı zatlar ve hodgâm bazı sofi-meşrep ve nefs-i emmaresini tam öldürmeyen ve hubb-u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risaletü’n-Nur ve şakirdlerine karşı kendi meşreplerini ve mesleklerinin revacını ve etbalarının hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler, belki dehşetli mukabele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukuunda, bizlere itidal-i dem ve sarsılmamak ve adâvete girmemek ve o muarız taifenin de rüesalarını çürütmemek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fâş etmek hatırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbur oldum. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi ve o şahs-ı manevîyi temsil eden has şakirdlerinin şahs-ı manevîsi “Ferîd” makamına mazhar oldukları için değil hususi bir memleketin kutbu belki –ekseriyet-i mutlaka ile– Hicaz’da bulunan kutb-u a’zamın tasarrufundan hariç olduğu… Ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imam gibi onu yani kutb-u a’zamı, tanımaya mecbur olmuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben eskide Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsini, o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki Gavs-ı A’zam’da kutbiyet ve gavsiyetle beraber “ferdiyet” dahi bulunduğundan, âhir zamandaki şakirdlerinin bağlandığı Risaletü’n-Nur, o ferdiyet makamının mazharıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azîme binaen, Mekke-i Mükerreme’de dahi –farz-ı muhal olarak– Risalei’n-Nur aleyhinde bir itiraz kutb-u a’zamdan dahi gelse; Risalei’n-Nur şakirdleri sarsılmayıp o mübarek kutb-u a’zamın itirazını iltifat ve selâm suretinde telakki edip teveccühünü de kazanmak için medar-ı itiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah ile ellerini öpmektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet kardeşlerim; bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayatı ve cihanı sarsacak hâdiseler içinde, hadsiz bir metanet ve itidal-i dem ve nihayetsiz bir fedakârlık taşımak gerektir. Evet يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ âyetinin sırr-ı işarîsiyle; âhireti bildikleri ve iman ettikleri halde, dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi bâki elmasa bilerek rıza ve sevinçle tercih etmek ve âkıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli bir lezzeti, ileride bir batman safi lezzete tercih etmek; bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musibetidir. O musibet sırrıyla, mü’minler dahi bazen ehl-i dalalete taraftar olmak gibi dehşetli hatada bulunuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cenab-ı Hak, ehl-i imanı ve Risale-i Nur şakirdlerini bu musibetlerin şerrinden muhafaza eylesin, âmin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: İşarat-ı Kur’aniye Risalesi’nde, Fatiha’nın sırat-ı müstakim ashabı ki اَلَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ âyetinin tarif eylediği taife içinde hem لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتٖى … حَتّٰى يَاْتِىَ اللّٰهُ بِاَمْرِهٖ … الخ hadîsinin âhir zamanda gösterdiği mücahidler içinde hem Ve’l-Asr Suresi’nin اِلَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلوُا الصَّالِحَاتِ ile başlayan üç cümlesinde mana-yı işarî ile hususi bir surette dâhil bir ferdin, Risale-i Nur şakirdleri olduğuna sebep nedir ve vech-i tahsisi nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elcevap: Sebebi ise Risale-i Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakaik-i Kur’aniye muammalarını hall ve keşfetmiştir ki her bir tılsımın bilinmemesinden çok insanlar şübehata ve şükûke düşüp, tereddütlerden kurtulmayıp bazen imanını kaybederdi. Şimdi bütün dinsizler toplansa o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler. Yirmi Sekizinci Mektup’ta İnayat-ı Seb’a’da bir kısmına işaret edilmiş. İnşâallah bir zaman o tılsımlar, müstakil bir risalede cem’edilecek.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
SALAHADDİN’İN FIKRASINDAN BİR PARÇADIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir vakit Tosya’dan Kastamonu’ya gelirken, beraberimde Risale-i Nur’un Lem’aları ve Şuâlar’ı vardı. Haşre dair bir mebhas okuyordum. Kamyon yokuşları tırmanıyordu. Havanın ve makinenin harareti bana ağırlık ve fikrime de “Bu Risale-i muazzam bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Başka sahada mu’cize gösterebilir mi? Halbuki mu’cize, enbiyalara mahsustur. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmdan sonra mu’cize gösterilmeyecektir.” mülahazası esnasında kamyon müthiş sadmelerle üç taklada, yirmi beş otuz metre yerden aşağıya yuvarlandı. Şehadet getiriyordum. Yaralı mıyım diye kendimi yokladım. Yüz bin şükür hiçbir yaram yok. Korkarak doğruldum, şoförün kafası parçalanmış âh, of çekiyor. Etrafımı tetkik ettim, şoför tarafındaki camlar hurdahaş olmuş. Benim tarafımdaki ince cam bile kırılmamış. O anda bunun büyük bir keramet olduğunu, mu’cize olmadığını ve bir daha böyle maceralı şeyleri tefekkür etmemek için kerametkârane Risale-i Nur’un bir tokadı olduğunu anladım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur şakirdlerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Salahaddin Çelebi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un hakkaniyetine ve ehemmiyetine dair bir imza-yı gaybî hükmünde bu mecmuanın gösterdiği kıymet Risale-i Nur’da bulunduğunu, bu zamanın dehşetli fırtınaları ispat ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet kardeşlerim, Hazret-i İsa aleyhisselâm İncil-i Şerif’te demiş ki: “Ben gidiyorum tâ size tesellici gelsin.” Yani Hazret-i Ahmed aleyhissalâtü vesselâm gelsin, demesiyle Kur’an’ın beşere gayet büyük bir neticesi, bir gayesi, bir hediyesi; tesellidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, bu dehşetli kâinatın fırtınaları ve zeval tahribatları ve bu boşluk nihayetsiz fezada her şey ile alâkadar olan insan için teselliyi ve istimdad noktalarını Kur’an veriyor. En ziyade o teselliye muhtaç bu zamandır ve en ziyade kuvvetli bir surette o teselliyi ispat eden, gösteren Risale-i Nur’dur. Çünkü zulümat ve evhamın menbaı olan tabiatı o delmiş geçmiş, hakikat nuruna girmiş. Yirmi Dokuzuncu ve Otuzuncu ve On Altıncı Sözler gibi ekser parçalarında, hakaik-i imaniyenin yüzer tılsımlarını keşif ve izah edip aklı inkârdan, tereddütlerden kurtarmış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hakikat içindir ki bu çok usandırıcı zamanda, usandırmayacak bir tarzda, çok tekrar ile aklı başında olanları Risale-i Nur ile meşgul ediyor. Re’fet mektubunda demiş: “Ne vakit bir araya gelsek Sözler’den birisini açıp okuruz, tatlı tatlı istifade edip Üstadımızla görüşürüz. Hem Risale-i Nur’un en bâriz hâsiyeti, usandırmamaktır. Yüz defa okunsa yüz birincide yine zevk ile okunabilir.” demiş. Doğru söylemiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yalnız Risale-i Nur’un tercümanı, hakiki vazifesinin haricinde dünyadaki istikbaliyata nadiren ara sıra bakması, zahirî bir müşevveşiyet verir. Mesela, bundan otuz kırk sene evvel: “Bir nur gelecek, bir nur âlemi göreceğiz.” demiş ve o manayı, geniş bir dairede ve siyasette tasavvur etmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bundan on dört, on beş sene evvel “Dinsizliği çevirenler müthiş semavî tokatlar yiyecekler.” diye büyük, geniş, küre-i arz dairesindeki hâdiseyi, dar bir memlekette ve mahdud insanlarda tasavvur etmiş. Halbuki istikbal, o iki ihbar-ı gaybîyi tasavvurun pek fevkinde tefsir ve tabir eyledi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Said’in “Bir nur âlemi göreceğiz.” demesi, Risale-i Nur’un dairesinin manasını hissetmiş; geniş bir daire-i siyasiye tasavvur ettiği gibi Sırr-ı İnna A’tayna’da, on üç on dört sene sonra “Dinsizliği, zındıkayı neşredenler, müthiş tokatlar yiyecekler.” deyip geniş bir hakikati dar bir dairede tasavvur etmiş. İstikbal, o iki hakikati tabir ve tefsir eyledi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başta Isparta olarak Risale-i Nur dairesi, evvelki hakikati pek parlak ve güzel bir surette gösterdiği gibi ikinci hakikati de medeniyet-i sefihenin tuğyanının ve maddiyyunluk (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Evet, maddiyyunluk taununun hastalığı nev-i beşere bu dehşetli sıtmayı ve küre-i arza bu titremeyi vermiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;) taununun aşılamasını çeviren ve idare eden ervah-ı habîsenin başlarına gelen bu dehşetli semavî tokatlar, geniş bir dairede, Sırr-ı İnna A’tayna’nın hakikatini, tam tamına ispat etmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Risale-i Nur kat’î bürhanlara istinaden hükümleri aynı aynına, tevilsiz, tabirsiz hakikat çıkması ve yalnız işaret-i tevafukiye ve sünuhat-ı kalbiyeye itimaden beyanatı, böyle dünyevî olan mesail-i istikbaliyede neden tabire ve tevile muhtaç oluyor? Diye hatırıma geldi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir cevap ihtar edildi ki: Gaybî istikbal-i dünyevîde başa gelen hâdisatı bildirmemekte; Cenab-ı Erhamü’r-Râhimîn’in çok büyük bir rahmeti saklandığı ve gaybı gizlemekte çok ehemmiyetli bir hikmeti bulunduğu cihetle, gaybî şeyleri haber vermekten yasak edip yalnız mübhem ve mücmel bir surette, ya ilham veya ihtar ile bir emareyi vesile ederek, keşfiyatta ve rüya-yı sadıkada bir kısım gaybî hakikatlerini ihsas eder. Ve o hakikatlerin hususi suretleri, vukuundan sonra bilinir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
RİSALE-İ NUR ŞAKİRDLERİNDEN EMİN, HİLMİ, KÂMİL VE FEYZİ’NİN BİR FIKRASIDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un kasabalara, cemaatlere berekete medar olması ve ona zarar verenlere tokat gelmesi gibi; şahıslara da pek zahir bir surette hem bereket ve hüsn-ü maişet –ona çalışanlara– ve gaybî tokatlar –onun aleyhinde çalışanlara– gelmesi, bu havalide pek çok hâdiseleri var. Biz kendi nefsimizde; çalıştığımız zaman pek zahirî bir surette bir hüsn-ü maişet, bir inayet gördüğümüz gibi; Risale-i Nur’un erkânından Nazif, kat’î bir surette haber veriyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üç dört adam, dünya servetinin hatırı için Risalei’n-Nur aleyhinde toplanıp münafıkane bir tedbir kurdukları hengâmda; üç gün sonra o üç adamın haneleri ve dükkânları yanıp binler lira zayiatla tokat yediler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bir dessas ve casus adam, Risaletü’n-Nur şakirdleri aleyhinde çalışıyordu ki onları hapse attırsın. Bir gün –serbest olarak– “Ben bir ipucu bulamadım ki bunları hapse sokayım. Eğer bir ipucu bulsam onları hapse sokacağım.” diye ilan ettiği vakitten iki gün sonra bir iş yapıp Risale-i Nur şakirdleri yerinde o, iki sene hapse girdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bedbaht, muannid bir adam, şiddetli Risale-i Nur aleyhinde hem şakirdlerinin bir rüknü aleyhinde bulunduğu hengâmda, bir iki gün sonra meyhaneye gidip içe içe çatlamış, orada ölmüş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nevide çok hâdiseler var. Demek, Risale-i Nur dostlara tiryak olduğu gibi düşmanlara da sâıka oluyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Gavs-ı A’zam’ın Üstadımız hakkında فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ fıkrasıyla, inayet ve teshile daima mazhar olduğuna ve tevafuk, Risale-i Nur’un bir madeni bulunduğuna pek çok emarelerden, bu bir iki gün zarfında, küçük ve latîf fakat kat’î kanaat veren cüz’î hâdiselerin tevafukatında gözümüzle gördüğümüz inayat-ı Rabbaniyenin numunelerinden beş altısını beyan ediyoruz ki onlar bu iki gün zarfında beraber vukua gelmiş:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Dün Üstadımıza, Risale-i Nur’a ait üç hizmet lâzım geldi. Kimse de yok. Bizler de uzakta. Merdivenden inip bir çocuğu bulup bizlere göndermek niyetiyle kapıyı açtı. Risale-i Nur’un o üç hizmetini görecek üç şakirdi, fevkalâde bir tarzda dakikasıyla kapıya gelmişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: …&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Üstadımız, aynı bugün Emin kardeşimize dedi: “Üç dört aydır her hafta karyesinden buraya gelen hane sahibesi gelmedi, dört ay oldu kirasını almadı. Herhalde haber gönderiniz gelsin, kirasını alsın.” dediği aynı vakitte, dört aydan beri gelmeyen o hane sahibesi kapıyı vurdu, geldi. Beş aylık kirasını aldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız, bu hâdise-i inayetten memnuniyeti için ona uzak bir nahiyeden gelen yuvarlak, hiç görmediğimiz ve burada bulunmayan bir küçük ekmeği o hane sahibesine verdi. Aynı vakitte yirmi dakika zarfında, burada bulunmayan o aynı ekmekten beş misli, iki sene Risale-i Nur’un bir kitabını alıp mütalaasının manevî ücretinin binde bir ücreti olarak geldi. Ve bir parça aşure çorbasını dahi yine o ev sahibesine verdi. Aynen o aşurenin on misli kadar, üç latîf ekmek, yine iki sene iki kitabın okumasına binde bir ücret olarak geldi. Gözümüzle gördük.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bugün o hane sahibesinin, yedi senedir adını bilmediği için Üstadımız ona “İsmin nedir?” diye sordu. Dedi: “Hayriye’dir.” Hayriye isminde olmak tefe’üliyle, iki saat sonra Hayri namında Risale-i Nur’un bir şakirdi, haberimiz yokken İstanbul’a gitmiş. Hem ticaret münasebetiyle iki mühim şakirdleri dahi gidip geç kaldılar. Maddî ve manevî fırtınalar münasebetiyle Üstadımız hem onları hem oradaki mühim bir şakirdi için çok merak ediyordu. Bugün o Hayri, iki saat o Hayriye’den sonra kapıyı açtı geldi; o üç şakird hakkındaki merakı izale etmekle beraber, Üstadın dört aydan beri devam eden tefarik namındaki bir kokusu bugün bitmiş, kendimiz gördük. Hayri’nin bir küçük şişe elinde “İşte size tefarik getirdim.” dedi. İşte bu küçük, latîf tefarikteki tevafuka bârekellah, dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu iki gün zarfında bu küçük numuneler gibi Üstadımız Mu’cizat-ı Ahmediye’nin (asm) tashihatıyla meşgul olduğu için çok numuneler görmüş. Madem iki gün zarfında bu kadar inayatın cilvelerini görüyoruz. Risale-i Nur dairesi içinde dikkat edilse herkes –kendi nefsinde– hizmeti derecesinde böyle numuneleri görecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur şakirdlerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hilmi, Emin, Kâmil, Feyzi, Hâfız Ahmed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, ben de tasdik ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Feyzi’yle Emin diyorlar: Üstadımız olan Risale-i Nur’un ciddi hakaikleri içinde en tatlı bir fakihesi tevafuk olduğu için kardeşlerimize yine bu iki gün zarfında küçük bir iki tevafuku, size bundan evvelki tevafuka hâşiye olarak yazıyoruz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, nasıl ki kelimatta ve kelimat-ı mektubede tevafuk; bir kasd, bir inayet-i hususiyeyi gösteriyor. Bazen hârika olup keramet derecesine çıkıyor. Bazen latîf bir zarafet veriyor. Aynen öyle de Risale-i Nur’a ait ve Üstadımıza ait hâdisatta da aynen kasdî ve inayetkârane tevafuku, akvalde olduğu gibi o ef’alde de görüyoruz. Ezcümle:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Size yazılan, dört ay gelmeyen hane sahibesi için Emin kardeşimize dedi: “Haber gönder.” tekellümünde, onun kapı çalması tevafuk ettiği gibi aynı cümleyi bir gün sonra iki defa okuduğu zaman “Emin’e dediği” kelimesi okunduğu anında, aşağıdaki kapıyı Emin açtı. Gelmek zamanı gelmeden geldi. İkinci gün, yine başka bir adama okunduğu vakit “Emin’e dediği” kelimesini okuduğu vakit, aynı anda yukarı kapıyı Emin açtı, gelme âdetine muhalif olarak geldi, girdi. Bu iki tevafuk, hane sahibesinin tevafukuna tevafuku gösteriyor ki en cüz’î işlerimiz de tesadüf değil, kasdî tevafuktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem dört ay evvel bize bir parça tarhana getiren Risale-i Nur şakirdlerinden Fuad’ın İstanbul’a gidip otuz gün tehirinden geç kalmasından endişe ettiğimiz aynı günde, onun tarhanası bittiği aynı günde gelmesi, tevafuk etti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem aynı günde, bir parça tereyağı –biz de Üstadımız da bunun bereketini hissediyorduk– bittiği dakikada onun miktarına tevafuk edip zannımızca aynı yerden, aynı miktar, aynı zamanda geldiği gibi hem buralarda köylerde, kül içinde yapılan bir çörek, Üstadımızın hoşuna gittiği için sabah akşam ondan yiyip ve on beş gün devam eden ve bittiği aynı günde, aynı çörekten, onun akrabasından birisi getirdi. Bu tevafukun hatırı için geri çevirmedi, kabul etti. Gözümüzle bu latîf tevafuktaki şirin inayat-ı İlahiyenin cüz’î cilvelerini gördük ve anladık ki kör tesadüf işimize karışmıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Manidar tevafuk, Risale-i Nur’un kelimatında ve hurufatında olduğu gibi ona temas eden harekât ve ef’alde dahi manidar tevafuklar var. İnayete temas ettiği için en cüz’î bir şey de olsa kıymeti büyüktür. Böyle uzun yazmak ve ziyade ehemmiyet vermek israf olmaz. Çünkü manası olan inayet ve iltifat-ı rahmet muraddır. Ve o bahis de manevî bir şükürdür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur şakirdlerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Emin, Feyzi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
RİSALE-İ NUR ECZALARINI MAHKEMEDEN ALIP BANA GETİRİP TESLİM EDEN HÂFIZ MUSTAFA’YA HİTAPTIR.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَائِلِ النُّورِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sen binler safalarla geldin, beni ebedî minnettar ettin. Ve sadık arkadaşların ile Risale-i Nur’un serbestiyetine hizmetiniz o derece büyük ve kıymettardır, değil yalnız bizi ve Risale-i Nur şakirdlerini belki bu memleketi belki âlem-i İslâm’ı manen minnettar ettiniz ki ehl-i imanın imdadına yetişmeye Risale-i Nur’un yolunu serbestçe açtınız. Ben, bir seneden beri seni ve seninle beraber Risale-i Nur’un bu serbestiyetine çalışanları, Hâfız Ali ve Hüsrev gibi Risale-i Nur’un kahramanlarıyla beraber manevî kazançlarıma ve dualarıma şerik etmişim hem devam edecek. Buraya kadar yoldaki her bir dakika, bir gün hizmette bulunmak gibi beni minnettar eyledin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâkim-i âdil namını alan malûm zatı ve lehimizde onunla beraber çalışanları, bu hakiki adalete hizmetleri için âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Altı yedi aydır onları da aynen manevî kazançlarıma şerik ediyorum. Bana teslim ettikleri Risalelerin bir kısmını, kardeşlerime cevap vereceğim, bütününü yazsınlar, onlara hediye edeceğim. Çünkü onlar, Risale-i Nur’un bundan sonraki hizmetine tam hissedardırlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu meselede ben, Denizli şehrini kendi karyeme arkadaş edip bütün emvatını ve ehl-i imanın hayatta olanlarını hem kendim hem Risale-i Nur’un talebeleri, manevî kazançlarımıza hissedar etmeye karar verdik. Denizli Hapishanesini de bir imtihan medresemiz telakki ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bizimle alâkadar hem Denizli’de hem hapsinde umumuna ve hususuna ve tam adaletini gördüğümüz mahkeme heyetine çok selâm ve dualar ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci Nokta: Risale-i Nur, bu Anadolu memleketine belaların def’ine ehemmiyetli bir vesiledir. Sadaka nasıl belayı def’ediyor, onun intişarı ve okunması küllî bir sadaka nevinde semavî ve arzî belaların def’ine vesile olduğu çok emareler ve çok hâdiselerle tebeyyün etmiş. Hattâ Kur’an’ın işaretiyle tahakkuk etmiş. Ve yazmasını ve intişarını men’etmek zamanlarında dört defa zelzelelerin başlaması ve intişarıyla durmaları ve Anadolu’da ekser yerlerde okunması, Harb-i Umumî’nin Anadolu’ya girmemesine bir vesile olduğu Sure-i Ve’l-Asr işaret ettiği halde, bu iki ay kuraklık zamanında mahkemenin Risale-i Nur’un beraetine ve vatana menfaatli olduğuna dair kararını Mahkeme-i Temyiz tasdik ederek tam bir serbestiyetle Risale-i Nur’un intişarı ve okunmasını beklerken, bütün bütün aksine olarak men’edilmesi ve mahkemedeki risaleleri sahiplerine iade edildiği halde, bizi de o cihetçe konuşmaktan men’etmeleri cihetiyle, belaların def’ine vesile olan bu küllî sadaka-i maneviye belaya karşı çıkamadı, günahımız neticesi kuraklık başladı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz Risale-i Nur şakirdleri dünyaya çok ehemmiyet vermediğimizden, dünyaya yalnız Risale-i Nur için baktığımızdan, bu yağmursuzlukta dahi o noktadan bakıyoruz. İşte Denizli’de mahkemeye verilen cüz’î bir kısım Risale-i Nur, sahiplerine iadesinin aynı zamanında, burada dahi bir kısım zatlar yazmaya başlamaları aynı vakitte, bu yağmursuzlukta bir derece rahmet yağdı fakat Risale-i Nur’un serbestiyeti cüz’î olmasından rahmet dahi cüz’î kaldı. İnşâallah yakında benim de risalelerim iade edilecek, tam serbest ve intişarı küllîleşecek ve rahmet dahi tam olacak. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Hem aynen öyle oldu, biz gördük.&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الْمَطَرِ فٖى لَيْلَةِ الرَّغَائِبِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Size iki pusulayı Leyle-i Regaibden altı saat evvel yazdım. “Hizb-i Nuriye” ve Hüsrev’in kâğıdı ile teslimden sonra, kat’iyen benim kanaatimde bir nevi mu’cize-i Ahmediye olarak, iki aydan beri mütemadiyen kuraklık ve yağmursuzluk ve her tarafta daima namazlardan sonra pek çok duaların akîm kaldığı ve herkes meyusiyetinden derd-i maişet endişesiyle kalben ağlarken, birden Leyle-i Regaib –bütün ömrümde hiç işitmediğim ve başkaları da işitmediği– üç saatte yüz defa belki fazla tekrarla melek-i ra’dın bu yüksek ve şiddetli tesbihatıyla öyle bir rahmet yağdı ki en muannide dahi Leyle-i Regaibin kudsiyetini ve Hazret-i Risalet’in bir derece, bir cihette âlem-i şehadete teşrifinin umum kâinatça ve bütün asırlarda nazar-ı ehemmiyette ve Rahmeten li’l-âlemîn olduğunu ispat etti ve kâinat o geceyi alkışlıyor diye gösterdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba dualarımızda Isparta bu memleketle beraberdi, bu yağmurda hissesi var mı, merak ediyorum. Şimdiye kadar çok emarelerle Risale-i Nur bir vesile-i rahmet olmasından, bu rahmet îma eder ki her halde bir fütuhatı perde altında vardır ve belki serbestiyetine bir işarettir. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Sonra tahakkuk etti ki aynı zamanda hem fütuhatı hem serbestiyeti perde altında tahakkuk etmiş.&amp;lt;/ref&amp;gt;) Hem burada Lem’aların verdikleri iştiyak cihetiyle yazıcıların çoğalması, inşâallah bir nevi makbul dua hükmüne geçti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur talebeleri namına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Evet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mehmed, Ceylan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Duanıza muhtaç kardeşiniz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Leyle-i Mi’racın, aynı Leyle-i Regaib gibi hiç inkâr edilmez bir tarzda, bir nevi mu’cize-i Ahmediye gibi bir kerametini ve kâinatça hürmetini gözümüzle gördük. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nasıl evvelce yazdığımız gibi iki ay kuraklık içinde burada hiç yağmur gelmediği, güya Leyle-i Regaibi bekliyor gibi o mübarek gecenin gelmesiyle emsalsiz bir gürültü ile kudsiyetini burada gösterdiği gibi; aynen öyle de o geceden beri buraya bir katre yağmur düşmediği halde, yirmi günden sonra aynen Mi’rac Gecesi birdenbire öyle bir rahmet yağdı ki dinsizlerde şüphe bırakmadı ki Sahibü’l-mi’rac, Rahmeten li’l-âlemîn olduğu gibi onun Mi’rac Gecesi de bir vesile-i rahmettir. Hem ehl-i imanın imanlarını kuvvetlendirdiği gibi meyusiyetlerini de bir derece izale etti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hal-i âlemi bilmiyorum fakat hissediyorum ki: Ehl-i iman hem haricî birkaç tarafta tazyikat hem dâhilî endişeler ve kuraklıktan gelen derd-i maişet ve nokta-i istinadı dünyaca bulamamaktan ehemmiyetli bir meyusiyetin tesiriyle, hattâ ibadete karşı bir fütur gelmişti. Birden Mi’rac Gecesi, burada kerametiyle Leyle-i Regaibin kerametini takviye ederek ehl-i imana bildirdi ki: “Siz sahipsiz değilsiniz. Kâinat kabzasında bulunan bir zatın, âleme rahmet gönderdiği bir istinadgâhınız vardır.” diye meyusiyet ve endişelerini kısmen izale eyledi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Risale-i Nur’un bir silsile-i kerametini teşkil eden tevafuk, bu hâdisede hiç tesadüfe havale edilmez bir tarzda üç dört tevafukla, Leyle-i Mi’rac ve Leyle-i Regaib hürmetlerinde Risale-i Nur’un da bir hissesi var olduğunu gördük.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci tevafuk: İptida ve intiha-i terakkiyat-ı hayat-ı Ahmediyenin unvanları olan Leyle-i Regaib ve Leyle-i Mi’rac bu kuraklık zamanında kesretli rahmette tevafuklarıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci tevafuk: Bugünlerde Hüsrev’in tevafuklu yazdığı Mi’rac Risalesi’ni burada Risale-i Nur talebeleri şevke gelip aynen tevafukunu, hattâ yedi “fakat, fakat, fakat” kelimelerinin parlak tevafukunu gösteren nüshaları yazdılar, bitirdiler. Ben de tashih ediyordum, başkaları da okuyordular. Birden Mi’rac Gecesi kesretli rahmeti ile gelmesi, Risale-i Nur’un yazılması ve Hüsrev’in Mi’rac Risalesi ve intişarı dahi bir vesile-i rahmet olduğunu talebelerine bir kanaat verdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İki üç tevafuk daha var. Bize kat’î kanaat veriyor ki tesadüf içinde yoktur. Doğrudan doğruya bu muannid zamanda şeair-i İslâmiyenin ehemmiyetlerini göstermeye bir işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Umum kardeşlerime selâm ve mi’raclarını tebrik ederim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kardeşiniz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Üstadımızı tasdik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mehmed, Mehmed, Osman, İbrahim, Ceylan, Hayri vs.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sual: “Tevafukla bu keramet nasıl kat’î sabit oluyor?” diye kardeşlerimizden birisinin sualine küçük bir cevaptır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elcevap: Bir şeyde tevafuk olsa küçük bir emare olur ki onda bir kasd var, rastgele bir tesadüf değil. Ve bilhassa bir tevafuk birkaç cihette olsa o emare tam kuvvetleşir. Ve bilhassa yüz ihtimal içinde iki şeye mahsus ve o iki şey birbiriyle tam münasebettar olsa o tevafuktan gelen işaret sarîh bir delâlet hükmüne geçer ki bir kasd ve irade ile ve bir maksat için o tevafuk olmuş, tesadüfün ihtimali yok.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu mesele-i mi’raciye de aynen böyle oldu. Doksan dokuz gün içinde yalnız Leyle-i Regaib ve Leyle-i Mi’raca yağmur ve rahmetin tevafuku ve o iki gece ve güne mahsus olması, daha evvel ve daha sonra olmaması ve ihtiyac-ı şedidin tam vaktine muvafakatı ve Mi’raciye Risalesi’nin burada çoklar tarafından şevk ile kıraat ve kitabet ve neşrine rast gelmesi ve o iki mübarek gecenin birbiriyle birkaç cihette tevafuk etmesi ve mevsimi olmadığı halde acib gürültülerle, sönmeyecek maddî manevî zemin gürültüleriyle feryatlarına tehditkârane ve tesellidarane tevafuk etmesi ve ehl-i imanın meyusiyetinden teselli aramalarına ve dalaletin savletinden gelen vesvese ve zafiyete karşı kuvve-i maneviyenin takviyesini istemelerine tam tevafuku ve bu geceler gibi şeair-i İslâmiyeye karşı hürmetsizlik edenlerin hatalarına bir tekdir olarak kâinat bu gecelere hürmet eder, neden siz etmiyorsunuz, diye manasında, kesretli rahmetle şeair-i İslâmiyeye karşı, hattâ semavat ve feza-yı âlem hürmetlerini göstermekle tevafuk etmesi, zerre miktar insafı olan bilir ki bu işte hususi bir kasd ve irade ve ehl-i imana hususi bir inayet ve merhamettir, hiçbir cihetle tesadüf ihtimali olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek hakikat-i mi’rac, bir mu’cize-i Ahmediye (asm) ve keramet-i kübrası olduğu ve mi’rac merdiveni ile göklere çıkması ile Zat-ı Ahmediye’nin (asm) semavat ehline ehemmiyetini ve kıymetini gösterdiği gibi; bu seneki mi’rac da zemine ve bu memleket ahalisine kâinatça hürmetini ve kıymetini gösterip bir keramet gösterdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Duanıza muhtaç kardeşiniz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizim kat’iyen şek ve şüphemiz kalmadı ki bu hizmetimizin neticesi olan Risale-i Nur’un serbestiyetini değil yalnız biz ve bu Anadolu ve âlem-i İslâm alkışlıyor, takdir ediyor; belki kâinat dahi memnun olup cevv-i sema ve feza-yı âlem alkışlıyor ki üç dört ayda bir yağmura şiddet-i ihtiyaç varken gelmedi, yalnız Ankara teslim kararına tevafuk eden Leyle-i Regaibdeki emsalsiz ve gürültülü rahmetin gelmesi ve Denizli’de mahkemenin bilfiil teslimine karar vermesi, yine Leyle-i Mi’racda aynen Risale-i Nur’un bir rahmet olduğuna işareten Leyle-i Regaibe tevafuk ederek kesretle melek-i ra’dın alkışlamasıyla ve rahmetin Emirdağı’nda gelmesi, o teslim kararına tevafuk etmesi ve bir hafta sonra demek Denizli’de vekillerimizin eliyle alınması hengâmlarında yine aynen Leyle-i Mi’raca ve Leyle-i Regaibe tevafuk ederek aynen onlar gibi şaban-ı şerifin bir cuma gecesinde kesretli rahmet ve yağmurun bu memlekette gelmesi onlara tevafuklarıyla kat’î kanaat verir ki Risale-i Nur’un müsaderesine ve hapsine dört zelzelelerin tevafuku küre-i arzca bir itiraz olduğu gibi bu Emirdağı memleketinde dört ay zarfında yalnız üç cuma gecesinde –ki biri Leyle-i Regaib ve biri Leyle-i Mi’rac, biri de şaban-ı muazzamın birinci cuma gecesinde– rahmetin kesretle gelmesi ve Risale-i Nur’un da serbestiyetinin üç devresine tam tamına tevafuk etmesi; küre-i havaiyenin bir tebriği, bir müjdesidir ve Risale-i Nur dahi manevî bir rahmet bir yağmur olduğuna kuvvetli bir işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve en latîf bir emare de şudur ki dün birdenbire bir serçe kuşu pencereye geldi, pencereye vurdu. Biz uçurmak için işaret ettik, gitmedi. Mecbur olduk, dedim: “Pencereyi aç, o ne diyecek?” Girdi durdu tâ bu sabaha kadar; sonra o odayı ona bıraktık, yatak odama geldim. Bu sabah çıktım, kapıyı açtım; yarım dakikada döndüm. Baktım “Kuddüs Kuddüs” zikrini yapan bir kuş odamda gördüm. Gülerek dedim: “Bu misafir ne için geldi?” Tam bir saat bana baktı, uçmadı, ürkmedi. Ben de okuyordum, bir saat bana baktı. Ekmek bıraktım, yemedi. Yine kapıyı açtım çıktım, yarım dakikada geldim; o misafir de kayboldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra bana hizmet eden çocuk geldi, dedi ki: “Ben bu gece gördüm ki merhum Hâfız Ali’nin (rh) kardeşi yanımıza gelmiş.” Ben de dedim: Hâfız Ali ve Hüsrev gibi bir kardeşimiz buraya gelecek. Aynı günde, iki saat sonra çocuk geldi dedi: “Hâfız Mustafa geldi.” Hem Risale-i Nur’un serbestiyetinin müjdesini hem mahkemedeki kitaplarını da kısmen getirdi hem serçe kuşunun ve benim rüyamın hem kuddüs kuşunun tabirini ispat etti ki tesadüf olmadığını gösterdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba emsalsiz bir tarzda hem serçe kuşu acib bir surette hem kuddüs kuşu garib bir surette gelip bakması, sonra kaybolması ve masum çocuğun rüyası tam tamına çıkması hem Risale-i Nur’un Hâfız Ali gibi bir zatın eliyle buraya gelmesinin aynı zamanına tevafuku hiç tesadüf olabilir mi? Hiçbir ihtimali var mı ki bir beşaret-i gaybiye olmasın? (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Hem bu kuşların Risale-i Nur’la alâkadarlıklarını teyid eden çok emareler var. Ezcümle: O kuşların alâkadarlığını gösteren mektup Milas’a gittiği aynı vakitte garib bir tarzda kuddüs kuşu o mektubun mealini vaziyetiyle teyid ettiği gibi; aynı mektup İnebolu’da geceleyin okunurken büyük bir gece kuşu hârika bir tarzda pencereye gelip kanadıyla vurup durup dinlemesi; aynı mektup Sava’da okunurken bir defa iki çekirge üstüne gelip durup neticeye kadar durmaları; bir defa da serçe ve bülbül kuşları aynı mektubun okunmasında pervane gibi uçup alâkadarlık göstermeleri ve Isparta’da Hüsrev’in evinde aynı mektup okunurken bülbül kuşu hilaf-ı âdet salona gelmesi, alâkadarlığını göstermesi gibi çok emareler, bu keramet-i Nuriyeyi teyid ediyor.&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet bu mesele, küçük bir mesele değil; kâinat ve hayvanat ile dahi alâkadardır. Evet, Risalei’n-Nur serbestiyetinden ben Risale-i Nur’un bir şakirdi olmak itibarıyla, kendi hisseme düşen bu kâr ve neticeyi, binler altın lira kadar kazancım var kanaat ediyorum. Başka yüz binler Risale-i Nur şakirdleri ve takviye-i imana muhtaç ehl-i imanın istifadeleri buna kıyas edilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, dinin ve şeriatın ve Kur’an’ın yüzden ziyade tılsımlarını, muammalarını hall ve keşfeden ve en muannid dinsizleri susturup ilzam eden ve mi’rac ve haşr-i cismanî gibi sırf akıldan çok uzak zannedilen Kur’an hakikatlerini en mütemerrid ve en muannid feylesoflara ve zındıklara karşı güneş gibi ispat eden ve onların bir kısmını imana getiren Risale-i Nur eczaları, elbette küre-i arzı ve küre-i havaiyeyi kendi ile alâkadar eder ve bu asrı ve istikbali kendi ile meşgul edecek bir hakikat-i Kur’aniyedir ve ehl-i iman elinde bir elmas kılınçtır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Emirdağı’nda kardeşiniz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
RİSALE-İ NUR’UN KAHRAMANI HÜSREV TARAFINDAN KALEME ALINMIŞTIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risalei’n-Nur’un kerametlerindendir ki: Üstadımız (radıyallahu anh) çok defa risalelerde: “Ey mülhidler ve ey zındıklar! Risalei’n-Nur’a ilişmeyiniz. Eğer ilişirseniz yakında sizi bekleyen belalar, sel gibi başınıza yağacaktır.” diye on seneden beri kerratla söylüyorlardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu hususta şahit olduğumuz felaketlerden birincisi: Dört sene evvel Erzincan’da ve İzmir civarında vukua gelen hareket-i arz olmuştur. O vakitler münafıklar, desiselerle Isparta mıntıkasında Sava ve Kuleönü ve civarı köylerdeki Risale-i Nur talebelerine iliştiler. Otuz kırk kadar Risale-i Nur talebelerini “Camiye gitmiyorsunuz, takiyye (takke) giyiyorsunuz, tarîkat dersi veriyorsunuz.” diye mahkemeye sevk etmişlerdi. Cenab-ı Hak, İzmir civarını ve Azerîleri ve civarındaki halkı dehşetler içinde bırakan zelzeleler ile Risale-i Nur’un bir vesile-i def’-i bela olduğunu gösterdi. Bu zelzelelerden bir hafta sonra, mahkemeye sevk edilmiş olan o kardeşlerimizin hepsi beraet ettirilerek kurtulmuşlardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Yine vakit vakit Risale-i Nur talebelerinin arkalarında koşmakta devam eden mülhidler, hatt-ı Kur’an ile çocuk okuttuklarını bahane ederek Isparta’da müteveffa Mehmed Zühdü rahmetullahi aleyh ile Sava karyesinden Hâfız Mehmed rahmetullahi aleyh ismindeki iki Risalei’n-Nur talebesine hücum etmişler. Nur dersini okuyan çocukları, bu iki kardeşimizin evlerinden alınan Risale-i Nur eczalarıyla birlikte mahkemeye sevk edilmiş. Merhum Mehmed Zühdü, para cezasıyla mahkûm edilmek istenilmiş. Neticede, merkezi Erbaa ve Tokat’ta vukua gelen ikinci bir korkunç zelzele ile Cenab-ı Hak, Risalei’n-Nur bir vesile-i def’-i bela olmakla şakirdlerine yardım ederek Üstadlarının verdiği haberin sıhhatini tasdik etmek için o kardeşimizi beraet ettirmiş ve alınan bütün Risale-i Nur eczalarını kendilerine iade ettirmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü ise: İçinde bulunduğumuz Denizli Hapishanesindeki musibetin başımıza gelmesine sebep olan o münafıklar; Rumî bin üç yüz elli dokuz (1359) senesinde tekrar başta sevgili Üstadımız olduğu halde, bize ve Risalei’n-Nur’a hücum ettiler. Bir kısmımızı Isparta’dan topladılar, bir kısmını Çivril’den Isparta’ya getirdiler, sevgili Üstadımızı da yalnız olarak Kastamonu’dan Isparta’ya sevk ettiler. Daha başka vilayetlerden de arkadaşlarımız Isparta’ya getirilmişti. Ehl-i garazın iğfaline kapılan Isparta Adliyesi, Risalei’n-Nur’un gayesi haricinde bulunan cephelerde, bizce manası olmayan ithamlar altında bizi sıkıyordu. Bilhassa kıymettar Üstadımızı daha çok tazyik ettikleri vakit, Üstadımıza lüzumlu lüzumsuz birçok sualler açan Isparta Müddeiumumîsinin: “Bu belalar dediğin nedir?” diye olan sualine cevaben: Evet demiş, zındıklar eğer Risalei’n-Nur’a ve şakirdlerine ilişseler yakında bekleyen belaların hareket-i arz suretiyle geleceğini söylemişti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Daha sonra bizi Denizli’ye sevk ettiler. Kastamonu, İstanbul, Ankara dâhil olmak üzere on vilayetten adliyelere sevk edilen yüzü mütecaviz Risale-i Nur talebelerinin bir kısmı bırakılmış, yetmiş kişiden ibaret olan bir diğer kısmı da Denizli’de “Medrese-i Yusufiye” namını alan hapiste bulunuyordu. Bizim bütün müracaatlarımıza sudan cevap veriliyor, sevgili Üstadımız daha çok tazyik ve sıkıntı içerisinde yaşattırılıyor; ufunetli, rutubetli, zulmetli, havasız bir yerde bütün bütün konuşmaktan ve temastan men’edilmek suretiyle haps-i münferidde azap çektiriliyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu sıralarda Denizli zindanının bu dehşetli ızdıraplarını geçirmekte idik. Allah’tan başka hiçbir istinadgâhları bulunmayan bu bîçarelerin bir kısmı Kastamonu’dan, diğer bir kısmı İnebolu’dan, diğer bir kısmı da İstanbul’dan henüz gelmemişlerdi. Şu vatanın her köşesinde hak ve hakikat için çırpınan ve saf kalpleriyle necatları için Rabb-i Rahîm’lerine iltica eden pek çok masumların semavatı delip geçen ve arşü’r-Rahman’a dayanan âhları boşa gitmedi. Allahu Zülcelal Hazretleri, o mübarek Üstadımızın Isparta’da söylediği gibi masumları cennete götüren, zalimleri cehenneme yuvarlayan dehşetli bir diğer zelzeleyi gönderdi. Karşısında Risalei’n-Nur müdafaa vaziyetinde bulunmamasından çok haneler harap oldu, çok insanlar enkaz altında ezildi, çokları sokak ortalarında kaldı. Henüz memleketlerinin hapishanelerinde bulunan kardeşlerimizden Kastamonu’dan Mehmed Feyzi ve Sadık ve Emin ve Hilmi ve İnebolu’dan Ahmed Nazif, Denizli Hapishanesine sevk edildiklerinde şu malûmatı verdiler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Zelzele tam gece saat sekizde başladı. Bütün arkadaşlar, ‌لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ zikrine devam ediyorduk. Zelzele bütün şiddetiyle devam etmekte idi. O sırada hatırımıza geldi: Risalei’n-Nur’u aşkla ve bir sâik ile üç beş defa şefaatçi ederek Cenab-ı Hak’tan halâs istedik. Elhamdülillah, derhal sakin oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kastamonu’da ise o gece kaleden kopan çok büyük bir taş, aşağıya yuvarlanarak bir haneyi ezmiş, birçok hanelerde yarıklar, çıkıklıklar olmuş, birkaç ev çökmüş, hükûmet binası yarılmış, daha bunun gibi hasarat ve zayiat olmuş. Fakat zelzele her gün olmak suretiyle bir müddet devam etmiş. Tosya’da bin beş yüz ev harap olmuş, ölü ve yaralı miktarı çok fazla imiş. Kargı ve Osmancık tamamen, Lâdik ve sair mahallerde zayiat fazla miktarda imiş. İnebolu’da bir minarenin alemi eğrilmiş, ufak tefek çatlaklıklar olmuş, hasarat ve zayiat olmamış.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ahmed Nazif, Emin, Sadık, Mehmed Feyzi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü olan bu hareket-i arzdan sonra, yine Risalei’n-Nur’a ve talebelerine ve müellifine hücum eden ehl-i garazın sözünü dinleyen adliye, aynı tarzda bizi sıkmakta devam ediyordu. Zındıka taraftarları, mübarek Üstadımızın ihbarları olan ve Risale-i Nur’un büyük kerametlerinden olup zelzeleler eliyle gelen beliyyelere ehemmiyet vermek istemiyorlardı. Risalei’n-Nur’un İlahî ve Kur’anî hakikatlerine karşı cephe alan bu zümrenin başına bir dördüncü tokat daha geldi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Garibi şu ki biz şubatın üçüncü günü mahkemeye çağrılmıştık. Izdırap ve elemleri içinde yüreklerimizi ağlatan hastalıklı haliyle kendisinden sorulan suallere cevap vermek için altmış beş kadar talebesinin önünde ayağa kalkan mübarek Üstadımızın cevapları arasında “O zındıkların dünyaları başlarını yesin ve yiyecek!” kelimeleri, tekrar tekrar Heyet-i Hâkimenin yüzlerine karşı ağzından dökülüyordu. Birkaç defa mahkemeye gidip geldikten sonra 7 Şubat 1944 tarihli İstanbul’da münteşir “Hemşehri” ismindeki bir gazete elime geçti. Gazete okumaya ve radyo dinlemeye hevesli olmamaklığımla beraber “Yirminci asrın medenileriyiz.” diyerek bugünkü terakkiyat-ı beşeriyeyi kendilerinden bilen, Allah’ı unutan, âhirete inanmayan insanların başlarına Cenab-ı Hakk’ın, motorlu vasıtalar eliyle nasıl ateşler yağdırdığını, o münkirlerin dünkü cennet hayatlarının bugünkü cehennemî hâlât içinde nasıl geçmekte olduğunu bilmek ve Risalei’n-Nur’un bereketiyle Anadolu’yu bu dehşetli ateş yağmurundan nasıl muhafaza etmekte olduğunu görmek ve şükretmek haletinden gelen bir merak ile bazı bu gibi havadisleri sorardım ve dinlerdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu gazetenin de harp boğuşmalarına ait resimlerine bakıyordum. Nazarıma çarpan büyük yazı ile yazılmış bir sütunda, Anadolu’nun yirmi bir vilayetini sarsan ve şubatın birinci gününün gecesinde sabaha karşı herkes uykuda iken vukua gelen ve pek çok zayiata mal olan dehşetli bir zelzeleyi haber veriyordu. Derhal, şubatın üçünde mahkemede sevgili Üstadımızın Heyet-i Hâkimeye “Zındıkların dünyaları başlarını yesin ve yiyecek!” diye tekrar tekrar söylediği sözleri hatırladım. “Eyvah!” dedim “Risale-i Nur ıslah eder, ifsad etmez; imar eder, harap etmez; mesud eder, perişan etmez.” diye söylerken “Aksiyle bizi ve Risalei’n-Nur’u ittiham etmek, Hâlık’ın hoşuna gitmiyor.” dedim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte merkezi Gerede, Bolu ve Düzce olan bu kanlı zelzele, Risalei’n-Nur’un dördüncü bir kerameti idi. Bu gazete şu malûmatı veriyor: Ankara, Bolu, Zonguldak, Çankırı ve İzmit vilayetlerinde fazla kayıplar varmış. Gerede’de iki bin ev yıkılmış, yıkılmayan evler de oturulmayacak derecede harap olmuş, binden fazla ölü varmış, enkaz altından mütemadiyen ölü çıkartılıyormuş. Düzce’de zarar çokmuş, ölü ve yaralıların miktarı malûm değilmiş. Ankara’da yüz üç ölü ve bir o kadar da yaralı varmış. Bine yakın ev yıkılmış. Debbağhane’de iki ev çökmüş, bazı köylerde sarsıntıyı müteakip yangınlar olmuş. İlk sarsıntı çok kuvvetli olmuş, sarsıntıyı yer altından gelen birtakım gürültüler takip etmiş. Bolu’dan ve diğer yerlerin köylerinden bir hafta geçtiği halde henüz malûmat alınamıyormuş. Diğer bir yerde iki yüz ev yıkılmış, on bir ölü varmış. Bolu ile telgraf ve telefon hatları kesilmiş, zelzele mıntıkasında şiddetli bir kar fırtınası hüküm sürüyormuş. İzmit’te zelzele olurken şimşekler çakmış, şehir birkaç saniye aydınlık içinde kalmış. Birçok yerlerde halk çırılçıplak sokaklara fırlamış. Dünyanın bütün rasathaneleri bu büyük Anadolu zelzelesini kaydetmiş. Bir İngiliz rasathanesi sarsıntının çok harap edici olduğunu bildirmiştir. Sinop’ta aynı günde çok korkunç bir fırtına olmuş, gök gürültüleri ve şimşeklerle gittikçe şiddetini artırmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Daha sonra başka bir gazetede, tamamlayıcı ve hayret verici şu malûmatları gördüm: Zelzeleden evvel kediler, köpekler üçer beşer olarak toplanmışlar; düşünceli, hüzünlü gibi alık alık birbirine bakarak bir müddet beraber oturmuşlar, sonra dağılmışlar. Gerek zelzele olurken ve gerekse olmadan evvel veya olduktan sonra da bu hayvanlardan hiçbiri görülmemiş, kasabalardan uzaklaşarak kırlara gitmişler. Bir garibi de şu ki: Bu hayvanlar isyanımızdan mütevellid olarak başımıza gelecek felaketleri lisan-ı halleriyle haber verdiklerini yazıyorlar da biz anlamıyoruz diyerek taaccüb ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Üstadımız Bedîüzzaman uzun senelerden beri “Zındıklar Risale-i Nur’a dokunmasınlar ve şakirdlerine ilişmesinler. Eğer dokunurlar ve ilişirlerse yakından bekleyen felaketler, onları yüz defa pişman edecek!” diye Risalei’n-Nur ile haber verdiği yüzler hâdisat içinde işte zelzele eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört hakikatli felaket daha…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cenab-ı Hak bize ve Risalei’n-Nur’a taarruz edenlerin kalplerine iman ve başlarına hakikati görecek akıl ihsan etsin. Bizi bu zindanlardan, onları da bu felaketlerden kurtarsın, âmin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mevkuf&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsrev&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdiye kadar gizli münafıklar, Risale-i Nur’a kanunla, adliye ile ve asayiş ve idare noktasından hükûmetin bazı erkânını iğfal edip tecavüz ediyorlardı. Biz müsbet hareket ettiğimiz için mecburiyet olduğu zaman tedafüî vaziyetinde idik. Şimdi planları akîm kaldı. Bilakis tecavüzleri Risale-i Nur’un dairesini genişlettirdi. Bu defa yeni hurufla Asâ-yı Musa’yı tabetmek niyetimiz, ihtiyarımız olmadığı halde, tecavüz vaziyeti Risale-i Nur’a veriliyor gibidir. Bu hâdisenin ehemmiyetli bir hikmeti şu olmak gerektir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur bu mübarek vatanın manevî bir halâskârı olmak cihetiyle şimdi iki dehşetli manevî belayı def’etmek için matbuat âlemiyle tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O dehşetli beladan birisi, Hristiyan dinini mağlup eden ve anarşiliği yetiştiren şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı, bu vatanı manevî istilasına karşı Risalei’n-Nur, sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur’anî vazifesini görebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve âlem-i İslâm’ın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ittihamlarını izale etmek için matbuat lisanıyla konuşmak lâzım gelmiş diye kalbime ihtar edildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben dünyanın halini bilmiyorum fakat Avrupa’da istilakârane hükmeden ve edyan-ı semaviyeye dayanmayan dehşetli cereyanın istilasına karşı Risale-i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi; âlem-i İslâm’ın ve Asya Kıtası’nın hal-i hazırdaki itiraz ve ittihamını izale ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iade etmeye vesile olan bir mu’cize-i Kur’aniyedir. Bu memleketin vatan-perver siyasîleri çabuk aklını başına alıp Risale-i Nur’u tabederek resmî neşretmeleri lâzımdır ki bu iki belaya karşı siper olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba bu yirmi sene zarfında iman-ı tahkikîyi pek kuvvetli bir surette bu vatanda neşreden Risale-i Nur olmasaydı, bu dehşetli asırda acib inkılab ve infilaklarda bu mübarek vatan; Kur’an’ını, imanını dehşetli sadmelerden tam muhafaza edebilir miydi? Her ne ise…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’a, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahanesiyle tecavüz edilmez, daha kimseyi o bahane ile inandıramazlar. Fakat cepheyi değiştirip din perdesi altında bazı safdil hocaları veya bid’a taraftarı veya enaniyetli sofi-meşreplileri bazı kurnazlıklarla Risale-i Nur’a karşı –iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civarında olduğu gibi– istimal etmek ve Risale-i Nur’a ve şakirdlerine ayrı bir cephede tecavüz etmeye münafıklar çabalıyorlar. İnşâallah muvaffak olamazlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur şakirdleri, tam ihtiyatla beraber bir taarruz olduğu vakitte münakaşa etmesinler, aldırmasınlar. Aldanan ehl-i ilim ve imansa dost olsunlar. “Biz size ilişmiyoruz, siz de bize ilişmeyiniz. Biz ehl-i imanla kardeşiz.” deyip yatıştırsınlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâniyen: Mübareklerin pehlivanı hem Abdurrahman, hem Lütfü hem Büyük Hâfız Ali manalarını taşıyan büyük ruhlu Küçük Ali kardeşimiz bir sual soruyor. Halbuki o sualin cevabı Risale-i Nur’da yüz yerde var. “Risale-i Nur’un erkân-ı imaniye hakkında bu derece kesretli tahşidatı ne içindir? Bir ümmi mü’minin imanı büyük bir velinin imanı gibidir, diye eski hocalar bize ders vermişler.” diyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elcevap: Başta Âyetü’l-Kübra meratib-i imaniye bahislerinde ve âhire yakın müceddid-i elf-i sânî İmam-ı Rabbanî beyanı ve hükmü ki: “Bütün tarîkatların müntehası ve en büyük maksatları, hakaik-i imaniyenin inkişafıdır. Ve bir mesele-i imaniyenin kat’iyetle vuzuhu, bin kerametlerden ve keşfiyatlardan daha iyidir.” ve Âyetü’l-Kübra’nın en âhirdeki ve Lâhika’dan alınan o mektubun parçası ve tamamının beyanatı cevap olduğu gibi Meyve Risalesi’nin tekrarat-ı Kur’aniye hakkında Onuncu Meselesi, tevhid ve iman rükünleri hakkında tekrarlı ve kesretli tahşidat-ı Kur’aniyenin hikmeti, aynen bitamamiha onun hakiki tefsiri olan Risale-i Nur’da cereyan etmesi de cevaptır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem imanın tahkikî ve taklidî ve icmalî ve tafsilî ve imanın bütün tehacümata ve vesvese ve şüphelere karşı dayanıp sarsılmamasını beyan eden Risale-i Nur parçalarının izahatı, büyük ruhlu Küçük Ali’nin mektubuna öyle bir cevaptır ki bize hiçbir ihtiyaç bırakmıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Cihet: İman, yalnız icmalî ve taklidî bir tasdike münhasır değil. Bir çekirdekten tâ büyük hurma ağacına kadar ve eldeki âyinede görünen misalî güneşten tâ deniz yüzündeki aksine tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi; imanın o derece kesretli hakikatleri var ki bin bir esma-i İlahiye ve sair erkân-ı imaniyenin kâinat hakikatleriyle alâkadar çok hakikatleri var ki: “Bütün ilimlerin ve marifetlerin ve kemalât-ı insaniyenin en büyüğü imandır ve iman-ı tahkikîden gelen tafsilli ve bürhanlı marifet-i kudsiyedir.” diye ehl-i hakikat ittifak etmişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet iman-ı taklidî, çabuk şüphelere mağlup olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan iman-ı tahkikîde pek çok meratib var. O meratiblerden ilmelyakîn mertebesi, çok bürhanlarının kuvvetleriyle binler şüphelere karşı dayanır. Halbuki taklidî iman bir şüpheye karşı bazen mağlup olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem iman-ı tahkikînin bir mertebesi de aynelyakîn derecesidir ki pek çok mertebeleri var. Belki esma-i İlahiye adedince tezahür dereceleri var. Bütün kâinatı bir Kur’an gibi okuyabilecek derecesine gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bir mertebesi de hakkalyakîndir. Onun da çok mertebeleri var. Böyle imanlı zatlara şübehat orduları hücum da etse bir halt edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve ulema-i ilm-i kelâmın binler cilt kitapları, akla ve mantığa istinaden telif edilip yalnız o marifet-i imaniyenin bürhanlı ve aklî bir yolunu göstermişler. Ve ehl-i hakikatin yüzer kitapları keşfe, zevke istinaden o marifet-i imaniyeyi daha başka bir cihette izhar etmişler. Fakat Kur’an’ın mu’cizekâr cadde-i kübrası, gösterdiği hakaik-i imaniye ve marifet-i kudsiye; o ulema ve evliyanın pek çok fevkinde bir kuvvet ve yüksekliktedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Risale-i Nur, bu câmi’ ve küllî ve yüksek marifet caddesini tefsir edip bin seneden beri Kur’an aleyhine ve İslâmiyet ve insaniyet zararına ve adem âlemleri hesabına tahribatçı küllî cereyanlara karşı Kur’an ve iman namına mukabele ediyor, müdafaa ediyor. Elbette hadsiz tahşidata ihtiyacı vardır ki o hadsiz düşmanlara karşı dayanıp ehl-i imanın imanını muhafazasına Kur’an nuruyla vesile olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hadîs-i şerifte vardır ki: “Bir adam seninle imana gelmesi, sana sahra dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır.” “Bazen bir saat tefekkür, bir sene ibadetten daha hayırlı olur.” Hattâ Nakşîlerin hafî zikre verdiği büyük ehemmiyet, bu nevi tefekküre yetişmek içindir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve dua ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kardeşiniz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Risale-i Nur’un has şakirdlerinden ve ehemmiyetli eski muallimlerden ve imanı kuvvetli olan büyük muallimleri temsil eden Hasan Feyzi’nin Sikke-i Tasdik-i Gaybî’den aldığı bir ilhamla Risale-i Nur hakkında ve o nurun menbaı ve esası olan nur-u Muhammedî (asm) ve hakikat-i Kur’an ve sırr-ı iman tarifinde bu kasideyi yazmış.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يُرٖيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهٖ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ahmed yaratılmış o büyük nur-u Ehad’den&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her zerrede nurdur o, ezelden hem ebedden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir nur ki odur hem yüce hem lâyetenahî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol Fahr-i Cihan Hazret-i Mahbub-u İlahî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Parlattı cihanı bu güzel nur-u Muhammed (asm)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Halk olmasa olmaz idi bir zerre ve bir fert&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol nuru ânın her yeri her zerreyi sarmış&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Baştan başa her dem bu kesif zulmeti yarmış&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir nur ki odur sade ve hem lâyetezelzel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ârî ve berî cümleden üstün ve mükemmel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir nur ki bütün zerrede o nümayan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir nur ki verir kalplere hem aşk ile iman&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir nur ki eğer olmasa ol nur hele bir an&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Baştan başa zulmette kalır hem de bu ekvan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir nur ki değil öyle muhat hem dahi mahsur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir nur ki eder kalbi de pür-nur, çeşmi de pür-nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir lem’adır ândan şu büyük şems ve kamerler&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hep işte o nurdan bu acayip koca âlem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Halk oldu o nurdan yine cennetle cehennem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şek yok ki o nurdur okunan Hazret-i Kur’an&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol nur-u ezel hem sebeb-i hilkat-i insan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her şeye odur mebde ve asıl ve esas hem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ondan görünür nev-i beşer böyle mükerrem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir zerre değil, bahr-i muhit o bahr-i münirden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem nasıl beşer hiç kalıyor hepsi de birden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şek yok ki cihan, katre-i nurundan o nurun&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şek yok ki bu can, zerre-i nurundan o nurun&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sönsün diye üflense o derya gibi kaynar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Söndürmeye hem kimde aceb zerre mecal var&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Söndürmeye kalkmıştı asırlar dolu küffar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kahreyledi her hepsini ol Hazret-i Kahhar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hep sönmüş asırlar, yanıyor sönmeden ol&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tarihe sorun, kimdir o nur hem kim imiş menfur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Alnında yanan nur-u Muhammed’di Halil’in&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yetmezdi gücü, bakmaya her çeşm-i alîlin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Görseydi Resul’ün o güzel nurunu, Nemrut&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yakmazdı o dem, nârını ol kâfir-i matrud&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sivrisinek öldürüyor o şah-ı cihanı (!)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Atmıştı Halil’i ateşe çünkü o cani&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir perde açıp söyledi Hak gizli kelâmdan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol ateşe bahseyledi hem berd ü selâmdan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Dostum ve Resulüm yüce İbrahim’i ey nâr&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
At âdetini, yakma bugün, sen onu zinhar!”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir gizli hitap geldi de ol dem yine Hak’tan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir abd-i mükerrem dahi kurtuldu bıçaktan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol nurdan için Yunus’u hıfzeyledi ol hut&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol nur ile kahreyledi hem kavmini ol Lût&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol hüsn-ü cemal, eyledi âlemleri hayran&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nerden onu bulmuş, acaba Yusuf-u Ken’an&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hikmet nedir, ol dertlere sabreyledi Eyyüb&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sırrı nedir, Yusuf için ağladı Yakub&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öldükçe dirildikçe neden duymadı bir his&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol namlı nebi, şanlı şehit Hazret-i Cercis&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hasretle neden ağladılar Âdem ve Havva&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kimdendi bu yıllarca süren koskoca dava&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem âh, neden terk edilip ravza-i cennet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir dâr-ı karar oldu neden âlem-i mihnet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur şehri olan Tûr’da o dem Hazret-i Musa&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esrar-ı kelâm hep çözülüp buldu tecella&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir parça Zebur’dan okusa Hazret-i Davud&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başlardı hemen sanki büyük mahşer-i mev’ûd&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bilmem ki neden, yel ve sular hep onu dinler&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bilmem ki neden, hep işiten âh, diye inler&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahluku bütün kendine râm etti Süleyman&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nerdendi bu kuvvet, ona kimdendi bu ferman&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yellerle uçan şanlı büyük taht-ı mukaddes&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Esrar-ı ezelden o da duymuş yine bir ses&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol hangi acib sır ki çıkar göklere İsa&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kimdir çekilen çarmıha, kimdir yine Yuda&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur derdi için tahtını terk eyledi Edhem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir başkasının tahtı olur derdine merhem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok şahs-ı veli, nur ile hem etti kanaat&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok şahs-ı denî, nur ile hem buldu keramet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her hepsi de pervanesi, üftadesi nurun&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her hepsi muamma, gücü yetmez bu şuurun&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şakk etti kamer, Fahr-i Beşer, ol yüce Server&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her yerde ve her anda onun nuru muzaffer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’dı kavli, nurdu yolu, ümmeti mutlu&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ümmet olanın kalbi bütün nur ile doldu&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çekmezdi keder, ol sözü cevher, özü kevser&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol Sure-i Kevser, dedi a’dasına “Ebter!”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol Şems-i Ezel’den kaçınan ol kuru başlar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gayya-i cehennemde bütün yakmış ateşler&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bitmişti nefes, çıkmadı ses, bıktı da herkes&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol nura varıp baş eğerek hep dediler pes&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İdraki olan kafile ayrıldı Kureyş’ten&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Feyz almak için doğmuş olan şanlı güneşten&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol kevser-i Ahmed’den içip her biri tas tas&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Olmuştu o gün sanki mücella birer elmas&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol başlara taç, derde ilaç, mürşid-i âlem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eylerdi nazar bunlara nuruyla demâdem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunlardı o a’dayı boğan bir alay arslan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hak uğruna, nur uğruna olmuş çoğu kurban&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunlardan o gün ehl-i nifak cümle kaçardı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müşrik ise ol aklı anın kalmaz uçardı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunlardı o Peygamberin ashabı ve âli&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dünyada ve ukbada da hem şanları âlî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tavsif ediyor bunları hep şöylece Kur’an:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sulh vakti koyun, kavgada kükrek birer arslan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hep yüzleri pâk, sözleri hak, yolları haktı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Merkepleri yeller gibi Düldül’dü, Burak’tı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir cezbe-i “Yâ Hay!” ile seller gibi aktı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
A’daya varıp her biri şimşek gibi çaktı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunlardı o gün halka-i tevhidi kuranlar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunlardı o gün baltalayıp küfrü kıranlar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunlardı mübarek yüce cemiyet-i şûra&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunlardı o nurdan dizilen halka-i kübra&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunlardı alan Suriye, Irak, ülke-i Kisra&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunlarla ziyadar o karanlık koca sahra&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunlardı veren hasta, alîl gözlere bir fer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunlardı o tarihe geçen şanlı gazanfer&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her hepsi de bir zerre-i nuru o Habib’in&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her an görünür gözlere ondan nice yüz bin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur altına girmiş bulunan türlü cemaat&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem buldu beka hem de bütün gördü adalet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Derhal açılıp gökyüzü hem parladı ol nurdan gelen Risalei’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hallak-ı Rahîm eyledi mahlukunu mesrur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zulmet dağılıp başladı bir yepyeni gündüz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir neşe duyup sustu biraz ağlayan o göz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir dem bile düşmezken onun âhı dilinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kurtuldu, yazık dertli beşer derdin elinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol taze güneş, ülkeye serptikçe ışıklar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hep şâd olacak, şevk bulacak kalbi kırıklar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her kalbe sürur, her göze nur doldu bu günden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir müjde verir sanki o bir şanlı düğünden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arz eyleyelim ol yüce Allah’a şükürler&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kalkar bu kahr, cehl ü dalal, şirk ü küfürler&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol nur-u Hüda saldı ziya, kalbe safa hem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gösterdi beka, göçtü fena, buldu vefa hem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çıkmıştı şakî, geldi nakî, gördü adâvet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eylerdi nefiy, oldu hafî nur-u hidayet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fışkırdı Risale-i Nur, ufuktan nur-u risalet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol nur-u risalet verecek emn ü adalet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allah’a şükür, kalkmada hep cümle karanlık&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allah’a şükür, dolmada hep kalbe ferahlık&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allah’a şükür, işte bugün perde açıldı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlemlere artık yine bir neşe saçıldı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Artık bu sönük canlara can üfledi canan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Artık bu gönül derdine ol eyledi derman&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir fasl-ı bahar başladı illerde bu günden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sohbet-i gül başladı dillerde bu günden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benden bana ben gitmek için Risale-i Nur diye koştum&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur derdine düştüm de denizler gibi coştum&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir zerrecik olsun bulayım der de ararken&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Düştüm yine derya gibi bir nura bugün ben&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Verdim ona ben gönlümü baştan başa artık&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maşukum odur şimdi benim, ben ona âşık&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol nur-u ezel hem kararan kalplere lâyık&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol nurdan alır feyzini hem cümle halâyık&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kahreyledi ol zulmeti Risale-i Nur’a akanlar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur kahrına uğrar, ona hasmane bakanlar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Küfrün bütün alayı hücum etse de ey nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Etmez seni dûr, kendi olur belki de makhur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sensin yine hazır, yine sensin bize nâzır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey nur-u Rahîm, ey ebedî bir cilve-i kudret-i Fâtır&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir neşe duyurdun imanla sırr-ı ezelden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir müjde getirdin bize ol namlı güzelden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mademki içirdin bize ol âb-ı hayattan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir zerre kadar kalmadı havf şimdi memattan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hasret yaşadık nuruna yıllarca bütün biz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masum ve alîl, türlü bela çekti sebepsiz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yıllarca akan, kan dolu gözyaşları dinsin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zalim yere batsın, o zulüm bir yere sinsin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yıllarca, asırlarca bu nurun yine yansın&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öksüz ve yetim, dul ve alîl hepsi de kansın&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey nur gülü, nur çehreni öpsem dudağından&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kalp bahçesinin kalbine diksem budağından&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her dem kokarak hem o güzel rayihasından&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çıksam yine ben âlem-i fâni tasasından&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur güllerin açsın, yine miskler gibi tütsün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sinemde bu can bülbülü tevhid ile ötsün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sensin bize bir neşe veren ol gül-ü hâlis&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sensin bize hem cümleden a’lâ, dahi muhlis&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey nur-u risaletten gelen bir bürhan-ı Kur’an&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey sırr-ı Furkan’dan çıkan hüccet-i iman&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sendin bize matlub, yine sendin bize mev’ûd&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sayende bugün herkes olur zinde ve mesud&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her an seni bekler ve sayıklardı bu dünya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hak kendini gösterdi, bugün bitti o rüya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin üç yüz senedir toprağa dönmüş nice milyar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mü’min ve muvahhid seni gözlerdi hep ey yâr&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her hepsi de senden yana söylerdi kelâmı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her hepsi de her an sana eylerdi selâmı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur çehreni açsan, atarak perdeyi yüzden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Söyler bana ruhum yine مَا ازْدَدْتُ يَقٖينًا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vallah, ezelden bunu ben eyledim ezber&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risalei’n-Nur’dur vallah o son müceddid-i ekber&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yüzlerce senet hem nice yüzlerce işaret&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eyler bu mukaddes koca davaya şehadet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
En başta gelen şahid-i adl Hazret-i Kur’an&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Göstermiş ayânen otuz üç yerde o bürhan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يَا مُدْرِكًا nin kalbine gömmüş Esedullah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok sır ki bilenler oluyor hep sana âgâh&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ demiş ol Pîr-i Muazzam&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binlerce veli hem yine yapmış buna bin zam&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mu’cizdir o söz, haktır o öz, görmedi her göz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Artık bu muammaları gel sen bize bir çöz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altıncı Söz’ün aldı bütün fiil ü sıfâtı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Verdim de arındım ona hem zat u hayatı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müflis ve fakir bekliyorum şimdi kapında&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tevhide eriştir beni, gel varını sun da&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben ben diye yazdımsa da sensin yine ol ben&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hiçten ne çıkar hem bana benlik yine senden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Affet beni ey affı büyük, lütfu büyük Risalei’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir dem bile hem eyleme senden beni yâ Rabbenâ mehcur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur aşkına, Hak aşkına, dost aşkına ey nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurunla ve sırrınla bugün kıl bizi mesrur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey nur-u Ezel’den gelen nur-u Muhammed (asm)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey sırr-ı imandan gelen nur-u müebbed&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binlerce yetimin duyulan âhını bir kes&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sarsar o büyük arşı da vallah bu çıkan ses&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vallah cemilsin, yeter artık bu celalin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Göster bize ey nur-u Muhammed, bir kere cemalin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dergâhını aç, et bize ihsan, yine ey nur-u risalet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz dertli kuluz, kıl bize derman, yine ey nur-u hakikat&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Emmare olan nefsimizin emrine uyduk&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ver bizlere sen nur ile îkan, yine ey nur-u Kur’an&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hırs ateşi sönsün de gönül gülşene dönsün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Saç nurunu hem feyzini her an, yine ey nur-u iman&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sen nur-u Bedî’, nur-u Rahîm’sin bize lütfet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hep isteğimiz aşk ile iman, yine ey nur-u İlahî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dinin çekilip dev gibi saldırmada vahşet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rahm et, bizi gark etmeye tufan, yine ey nur-u Rahmanî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pür-nura boyansın bütün âfakı cihanın&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her yerde okunsun da bu Kur’an, yine ey nur-u Sübhanî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahbubuna uyduk, hepimiz ümmeti olduk&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ağlatma yeter, et bizi handan, yine ey nur-u Rabbanî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol ravza-i pâk-i Ahmed’i (asm) göster bize bir dem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Artık olalım hep ona kurban, yine ey nur-u Samedanî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İslâm’a zafer ver, bizi kurtar, bizi güldür&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
A’damızı et hâk ile yeksan, yine ey nur-u Furkanî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her belde-i İslâm ile olsun bu yeşil yurt&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tâ haşre kadar cennet-i canan, yine ey nur-u imanî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ol Fahr-i Cihan, Âl-i Abâ hakkı için hem yâ Rab&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hıfzet bizi âfat u beladan yâ Nure’l-Envar bihakkı ismike’n-Nur!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mübarek Üstadım Efendim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O büyük ve güzel, has nurunun bu fakir ve bîçare talebenize bu vâdide ve bu şekilde olan ihsan ve ikramatını aynen huzur-u irfanınıza sunuyor ve bu vesile ile mübarek ellerinizi ve dâmen-i pâkinizi bir daha öpmek şerefiyle müşerref oluyorum, kabul buyurulmasını Hazretinizden istirham ederim efendim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âciz ve bîçare talebeniz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hasan Feyzi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
رَحِمَهُ اللّٰهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَائِلِ الْمَكْتُوبَةِ و الْمَقْرُوئَةِ اٰمٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yirmi Sekizinci Mektup’tan Yedinci Mesele&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِهٖ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu mesele yedi işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela tahdis-i nimet suretinde birkaç sırr-ı inayetin izharına yedi sebebi beyan ederiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Sebep: Eski Harb-i Umumî’den evvel ve evâilinde, bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki merhum validem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma! Cenab-ı Hakk’ın emridir, o Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o halette iken baktım ki mühim bir zat, bana âmirane diyor ki: “İ’caz-ı Kur’an’ı beyan et.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılabdan sonra, Kur’an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’an’a hücum edilecek, i’cazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’cazın bir nev’i, şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak benim gibi bir adam namzet olacak ve namzet olduğumu anladım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madem i’caz-ı Kur’an’ı bir derece beyan, Sözler’le oldu. Elbette o i’cazın hesabına geçen ve onun reşehatı ve berekâtı nevinden olan hizmetimizdeki inayatı izhar etmek, i’caza yardımdır ve izhar etmek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Sebep: Madem Kur’an-ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imamımızdır, her bir âdabda rehberimizdir. O, kendi kendini medhediyor. Biz de onun dersine ittibaen, onun tefsirini medhedeceğiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem yazılan Sözler onun bir nevi tefsiridir ve o risalelerdeki hakaik ise Kur’an’ın malıdır ve hakikatleridir. Ve madem Kur’an-ı Hakîm ekser surelerde, hususan الٓرٰ larda حٰمٓ lerde kendi kendini kemal-i haşmetle gösteriyor, kemalâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor. Elbette Sözler’e in’ikas etmiş Kur’an-ı Hakîm’in lemaat-ı i’caziyesinden ve o hizmetin makbuliyetine alâmet olan inayat-ı Rabbaniyenin izharına mükellefiz. Çünkü o üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Sebep: Sözler hakkında tevazu suretinde demiyorum, belki bir hakikati beyan etmek için derim ki: Sözler’deki hakaik ve kemalât, benim değil Kur’an’ındır ve Kur’an’dan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur’aniyeden süzülmüş bazı katarattır. Sair risaleler dahi umumen öyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madem ben öyle biliyorum ve madem ben fâniyim, gideceğim; elbette bâki olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve madem ehl-i dalalet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette sema-yı Kur’an’ın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazata ve tenkidata medar olabilen ve sukut edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem örf-i nâsta, bir eserdeki mezaya, o eserin masdarı ve menbaı zannettikleri müellifinin etvarında aranılıyor ve bu örfe göre, o hakaik-i âliyeyi ve o cevahir-i gâliyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsıma mal etmek, hakikate karşı büyük bir haksızlık olduğu için risaleler kendi malım değil, Kur’an’ın malı olarak Kur’an’ın reşehat-ı meziyatına mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Sebep: Bazen tevazu, küfran-ı nimeti istilzam ediyor belki küfran-ı nimet olur. Bazen de tahdis-i nimet, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi ne küfran-ı nimet çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemalâtları ikrar edip fakat temellük etmeyerek, Mün’im-i Hakiki’nin eser-i in’amı olarak göstermektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, nasıl ki murassa ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: “Mâşâallah çok güzelsin, çok güzelleştin.” Eğer sen tevazukârane desen: “Hâşâ!.. Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik?” O vakit küfran-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mahir sanatkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirane desen: “Evet, ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz.” O vakit, mağrurane bir fahirdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: “Evet, ben güzelleştim fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir, benim değildir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun gibi ben de sesim yetişse bütün küre-i arza bağırarak derim ki: Sözler çok güzeldirler, hakikattirler fakat benim değiller, Kur’an-ı Kerîm’in hakaikinden telemmu etmiş şuâlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ مَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتٖى § وَ لٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتٖى بِمُحَمَّدٍ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
düsturuyla derim ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ مَا مَدَحْتُ الْقُرْاٰنَ بِكَلِمَاتٖى § وَ لٰكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَاتٖى بِالْقُرْاٰنِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani “Kur’an’ın hakaik-i i’cazını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur’an’ın güzel hakikatleri, benim tabiratlarımı da güzelleştirdi, ulvileştirdi.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madem böyledir; hakaik-i Kur’an’ın güzelliği namına, Sözler namındaki âyinelerinin güzelliklerini ve o âyinedarlığa terettüp eden inayat-ı İlahiyeyi izhar etmek, makbul bir tahdis-i nimettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci Sebep: Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten işittim ki o zat, eski velilerin gaybî işaretlerinden istihraç etmiş ve kanaati gelmiş ki: “Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid’alar zulümatını dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle ise o kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin ihzar ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madem kendimize ait değil, elbette Sözler namındaki nurlara ait olan inayat-ı İlahiyeyi beyan etmekte medar-ı fahir ve gurur olamaz; belki medar-ı hamd ve şükür ve tahdis-i nimet olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altıncı Sebep: Sözler’in telifi vasıtasıyla Kur’anî olan hizmetimize bir mükâfat-ı âcile ve bir vasıta-i teşvik olan inayat-ı Rabbaniye, bir muvaffakıyettir. Muvaffakıyet ise izhar edilir. Muvaffakıyetten geçse, olsa olsa bir ikram-ı İlahî olur. İkram-ı İlahî ise izharı bir şükr-ü manevîdir. Ondan dahi geçse olsa olsa hiç ihtiyarımız karışmadan bir keramet-i Kur’aniye olur. Biz mazhar olmuşuz. Bu nevi ihtiyarsız ve habersiz gelen bir kerametin izharı, zararsızdır. Eğer âdi keramatın fevkine çıksa o vakit olsa olsa Kur’an’ın i’caz-ı manevîsinin şuleleri olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madem i’caz izhar edilir, elbette i’caza yardım edenin dahi izharı i’caz hesabına geçer; hiç medar-ı fahir ve gurur olamaz, belki medar-ı hamd ve şükrandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yedinci Sebep: Nev-i insanın yüzde sekseni ehl-i tahkik değildir ki hakikate nüfuz etsin ve hakikati hakikat tanıyıp kabul etsin. Belki surete, hüsn-ü zanna binaen, makbul ve mutemed insanlardan işittikleri mesaili takliden kabul ederler. Hattâ kuvvetli bir hakikati, zayıf bir adamın elinde zayıf görür ve kıymetsiz bir meseleyi, kıymettar bir adamın elinde görse kıymettar telakki eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte ona binaen, benim gibi zayıf ve kıymetsiz bir bîçarenin elindeki hakaik-i imaniye ve Kur’aniyenin kıymetini, ekser nâsın nokta-i nazarında düşürmemek için bilmecburiye ilan ediyorum ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtiyarımız ve haberimiz olmadan birisi bizi istihdam ediyor, biz bilmeyerek bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki: Şuurumuz ve ihtiyarımızdan hariç bir kısım inayata ve teshilata mazhar oluyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öyle ise o inayetleri bağırarak ilan etmeye mecburuz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte geçmiş yedi esbaba binaen, küllî birkaç inayet-i Rabbaniyeye işaret edeceğiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci İşaret: Yirmi Sekizinci Mektup’un Sekizinci Mesele’sinin Birinci Nüktesi’nde beyan edilmiştir ki “tevafukat”tır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Mu’cizat-ı Ahmediye Mektubatında, Üçüncü İşaret’inden tâ On Sekizinci İşaret’ine kadar altmış sahife; habersiz, bilmeyerek bir müstensihin nüshasında iki sahife müstesna olmak üzere mütebâki bütün sahifelerde –kemal-i muvazenetle– iki yüzden ziyade “Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm” kelimeleri birbirine bakıyorlar. Kim insaf ile iki sahifeye dikkat etse tesadüf olmadığını tasdik edecek. Halbuki tesadüf, olsa olsa bir sahifede kesretli emsal kelimeler bulunsa yarı yarıya tevafuk olur ancak bir iki sahifede tamamen tevafuk edebilir. O halde böyle umum sahifelerde Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm kelimesi; iki olsun, üç olsun, dört olsun veya daha ziyade olsun, kemal-i mizan ile birbirinin yüzüne baksa elbette tesadüfî olması mümkün değildir. Hem sekiz ayrı ayrı müstensihin bozamadığı bir tevafukat, kuvvetli bir işaret-i gaybiye, içinde olduğunu gösterir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nasıl ki ehl-i belâgatın kitaplarında, belâgatın derecatı bulunduğu halde; Kur’an-ı Hakîm’deki belâgat, derece-i i’caza çıkmış. Kimsenin haddi değil ki ona yetişsin. Öyle de mu’cizat-ı Ahmediyenin bir âyinesi olan On Dokuzuncu Mektup ve mu’cizat-ı Kur’aniyenin bir tercümanı olan Yirmi Beşinci Söz ve Kur’an’ın bir nevi tefsiri olan Risale-i Nur eczalarında tevafukat, umum kitapların fevkinde bir derece-i garabet gösteriyor. Ve ondan anlaşılıyor ki mu’cizat-ı Kur’aniye ve mu’cizat-ı Ahmediyenin bir nevi kerametidir ki o âyinelerde tecelli ve temessül ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci İşaret: Hizmet-i Kur’aniyeye ait inayat-ı Rabbaniyenin ikincisi şudur ki: Cenab-ı Hak; benim gibi kalemsiz, yarım ümmi, diyar-ı gurbette, kimsesiz, ihtilattan men’edilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddi, samimi, gayyur, fedakâr ve kalemleri birer elmas kılınç olan kardeşleri bana muavin ihsan etti. Zayıf ve âciz omuzuma çok ağır gelen vazife-i Kur’aniyeyi, o kuvvetli omuzlara bindirdi. Kemal-i kereminden, yükümü hafifleştirdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O mübarek cemaat ise –Hulusi’nin tabiriyle– telsiz telgrafın âhizeleri hükmünde ve –Sabri’nin tabiriyle– nur fabrikasının elektriklerini yetiştiren makineler hükmünde ayrı ayrı meziyetleri ve kıymettar muhtelif hâsiyetleriyle beraber –yine Sabri’nin tabiriyle– bir tevafukat-ı gaybiye nevinden olarak, şevk ve sa’y ü gayret ve ciddiyette birbirine benzer bir surette esrar-ı Kur’aniyeyi ve envar-ı imaniyeyi etrafa neşretmeleri ve her yere de eriştirmeleri ve şu zamanda yani hurufat değişmiş, matbaa yok, herkes envar-ı imaniyeye muhtaç olduğu bir zamanda hem fütur verecek ve şevki kıracak çok esbab varken, bunların fütursuz, kemal-i şevk ve gayretle bu hizmetleri, doğrudan doğruya bir keramet-i Kur’aniye ve zahir bir inayet-i İlahiyedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, velayetin kerameti olduğu gibi niyet-i hâlisenin dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bâhusus lillah için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde ciddi, samimi tesanüdün çok kerametleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı manevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inayata mazhar olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte ey kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’an’da arkadaşlarım! Bir kaleyi fetheden bir bölüğün çavuşuna bütün şerefi ve bütün ganimeti vermek nasıl zulümdür, bir hatadır. Öyle de şahs-ı manevînizin kuvvetiyle ve kalemleriniz ile hasıl olan fütuhattaki inayatı benim gibi bir bîçareye veremezsiniz. Elbette böyle mübarek bir cemaatte, tevafukat-ı gaybiyeden daha ziyade kuvvetli bir işaret-i gaybiye var ve ben görüyorum fakat herkese ve umuma gösteremiyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü İşaret: Risale-i Nur eczaları, bütün mühim hakaik-i imaniye ve Kur’aniyeyi hattâ en muannide karşı dahi parlak bir surette ispatı, çok kuvvetli bir işaret-i gaybiye ve bir inayet-i İlahiyedir. Çünkü hakaik-i imaniye ve Kur’aniye içinde öyleleri var ki en büyük bir dâhî telakki edilen İbn-i Sina, fehminde aczini itiraf etmiş “Akıl buna yol bulamaz!” demiş. Onuncu Söz Risalesi, o zatın dehasıyla yetişemediği hakaiki; avamlara da çocuklara da bildiriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem mesela, sırr-ı kader ve cüz-i ihtiyarînin halli için koca Sa’d-ı Taftazanî gibi bir allâme; kırk elli sahifede, meşhur Mukaddimat-ı İsna Aşer namıyla Telvih nam kitabında ancak hallettiği ve ancak havassa bildirdiği aynı mesaili, kadere dair olan Yirmi Altıncı Söz’de, İkinci Mebhas’ın ikinci sahifesinde tamamıyla hem herkese bildirecek bir tarzda beyanı, eser-i inayet olmazsa nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bütün ukûlü hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilmemiş ve sırr-ı hilkat-i âlem ve tılsım-ı kâinat denilen ve Kur’an-ı Azîmüşşan’ın i’cazıyla keşfedilen o tılsım-ı müşkül-küşa ve o muamma-yı hayret-nüma, Yirmi Dördüncü Mektup ve Yirmi Dokuzuncu Söz’ün âhirindeki remizli nüktede ve Otuzuncu Söz’ün tahavvülat-ı zerratın altı adet hikmetinde keşfedilmiştir. Kâinattaki faaliyet-i hayret-nümanın tılsımını ve hilkat-i kâinatın ve âkıbetinin muammasını ve tahavvülat-ı zerrattaki harekâtın sırr-ı hikmetini keşif ve beyan etmişlerdir, meydandadır, bakılabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sırr-ı ehadiyet ile şeriksiz vahdet-i rububiyeti hem nihayetsiz kurbiyet-i İlahiye ile nihayetsiz bu’diyetimiz olan hayret-engiz hakikatleri kemal-i vuzuh ile On Altıncı Söz ve Otuz İkinci Söz beyan ettikleri gibi; kudret-i İlahiyeye nisbeten zerrat ve seyyarat müsavi olduğunu ve haşr-i a’zamda umum zîruhun ihyası, bir nefsin ihyası kadar o kudrete kolay olduğunu ve şirkin hilkat-i kâinatta müdahalesi imtina derecesinde akıldan uzak olduğunu kemal-i vuzuh ile gösteren Yirminci Mektup’taki وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ kelimesi beyanında ve üç temsili hâvi onun zeyli, şu azîm sırr-ı vahdeti keşfetmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem hakaik-i imaniye ve Kur’aniyede öyle bir genişlik var ki en büyük zekâ-i beşerî ihata edemediği halde; benim gibi zihni müşevveş, vaziyeti perişan, müracaat edilecek kitap yokken, sıkıntılı ve süratle yazan bir adamda, o hakaikin ekseriyet-i mutlakası dekaikiyle zuhuru; doğrudan doğruya Kur’an-ı Hakîm’in i’caz-ı manevîsinin eseri ve inayet-i Rabbaniyenin bir cilvesi ve kuvvetli bir işaret-i gaybiyedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü İşaret: Elli altmış risaleler –şimdi yüz otuzdur– öyle bir tarzda ihsan edilmiş ki değil benim gibi az düşünen ve zuhurata tebaiyet eden ve tetkike vakit bulamayan bir insanın; belki büyük zekâlardan mürekkeb bir ehl-i tetkikin sa’y ü gayretiyle yapılmayan bir tarzda telifleri, doğrudan doğruya bir eser-i inayet olduklarını gösteriyor. Çünkü bütün bu risalelerde, bütün derin hakaik, temsilat vasıtasıyla, en âmî ve ümmi olanlara kadar ders veriliyor. Halbuki o hakaikin çoğunu büyük âlimler “Tefhim edilmez.” deyip değil avama, belki havassa da bildiremiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte en uzak hakikatleri, en yakın bir tarzda, en âmî bir adama ders verecek derecede; benim gibi Türkçesi az ve sözleri muğlak, çoğu anlaşılmaz ve bazen kısaca mücmel yazdığından zahir hakikatleri dahi müşkülleştiriyor diye eskiden beri iştihar bulmuş ve eski eserleri kısmen o sû-i iştiharı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hârika teshilat ve suhulet-i beyan; elbette bilâ-şüphe bir eser-i inayettir ve onun hüneri olamaz ve Kur’an-ı Kerîm’in i’caz-ı manevîsinin bir cilvesidir ve temsilat-ı Kur’aniyenin bir temessülüdür ve in’ikasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci İşaret: Risaleler umumiyetle pek çok intişar ettiği halde, en büyük âlimden tut, tâ en âmî adama kadar ve ehl-i kalp büyük bir veliden tut, tâ en muannid dinsiz bir feylesofa kadar olan tabakat-ı nâs ve taifeler o risaleleri gördükleri ve okudukları ve bir kısmı tokatlarını yedikleri halde tenkit edilmemesi ve her taife derecesine göre istifade etmesi, doğrudan doğruya bir eser-i inayet-i Rabbaniye ve bir keramet-i Kur’aniye olduğu gibi çok tetkikat ve taharriyatın neticesiyle ancak husul bulan o çeşit risaleler, fevkalâde bir süratle hem idrakimi ve fikrimi müşevveş eden sıkıntılı inkıbaz vakitlerinde yazılması dahi bir eser-i inayet ve bir ikram-ı Rabbanîdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler biliyorlar ki On Dokuzuncu Mektup’un beş parçası, birkaç gün zarfında her gün iki üç saatte ve mecmuu on iki saatte hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması; hattâ en mühim bir parça ve o parçada lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm kelimesinde zahir bir hâtem-i nübüvveti gösteren dördüncü cüz, üç dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış. Ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve dakik bir risale, altı saat içinde bir bağda yazılmış. Ve Yirmi Sekizinci Söz, Süleyman’ın bahçesinde bir, nihayet iki saat içinde yazılması gibi ekser risaleler böyle olması ve eskiden beri sıkıntılı ve münkabız olduğum zaman, en zahir hakikatleri dahi beyan edemediğimi, belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Hususan o sıkıntıya hastalık da ilâve edilse daha ziyade beni dersten, teliften men’etmekle beraber; en mühim Sözler ve risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda en süratli bir tarzda yazılması; doğrudan doğruya bir inayet-i İlahiye ve bir ikram-ı Rabbanî ve bir keramet-i Kur’aniye olmazsa nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem hangi kitap olursa olsun, böyle hakaik-i İlahiyeden ve imaniyeden bahsetmiş ise alâküllihal bir kısım mesaili, bir kısım insanlara zarar verir ve zarar verdikleri için her mesele herkese neşredilmemiş. Halbuki şu risaleler ise şimdiye kadar hiç kimsede –çoklardan sorduğum halde– sû-i tesir ve aksü’l-amel ve tahdiş-i ezhan gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işaret-i gaybiye ve bir inayet-i Rabbaniye olduğu bizce muhakkaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altıncı İşaret: Şimdi bence kat’iyet peyda etmiştir ki ekser hayatım ihtiyar ve iktidarımın, şuur ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garib bir surette ona cereyan verilmiş; tâ Kur’an-ı Hakîm’e hizmet edecek olan bu nevi risaleleri netice versin. Âdeta bütün hayat-ı ilmiyem, mukaddimat-ı ihzariye hükmüne geçmiş. Ve Sözler ile i’caz-ı Kur’an’ın izharı, onun neticesi olacak bir surette olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hattâ şu yedi sene nefyimde ve gurbetimde ve sebepsiz ve arzumun hilafında tecerrüdüm ve meşrebime muhalif yalnız bir köyde imrar-ı hayat etmekliğim ve eskiden beri ülfet ettiğim hayat-ı içtimaiyenin çok rabıtalarından ve kaidelerinden nefret edip terk etmekliğim; doğrudan doğruya bu hizmet-i Kur’aniyeyi hâlis, safi bir surette yaptırmak için bu vaziyet verildiğine şüphem kalmamıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hattâ çok defa bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan tazyikat perdesi altında, bir dest-i inayet tarafından merhametkârane, Kur’an’ın esrarına hasr-ı fikr ettirmek ve nazarı dağıtmamak için yapılmıştır kanaatindeyim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hattâ eskide mütalaaya çok müştak olduğum halde; bütün bütün sair kitapların mütalaasından bir men’, bir mücanebet ruhuma verilmişti. Böyle gurbette medar-ı teselli ve ünsiyet olan mütalaayı bana terk ettiren, anladım ki doğrudan doğruya âyât-ı Kur’aniyenin üstad-ı mutlak olmaları içindir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem yazılan eserler, risaleler –ekseriyet-i mutlakası– hariçten hiçbir sebep gelmeyerek ruhumdan tevellüd eden bir hâcete binaen, âni ve def’î olarak ihsan edilmiş. Sonra bazı dostlarıma gösterdiğim vakit demişler: “Şu zamanın yaralarına devadır.” İntişar ettikten sonra ekser kardeşlerimden anladım ki tam şu zamandaki ihtiyaca muvafık ve derde lâyık bir ilaç hükmüne geçiyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte ihtiyar ve şuurumun dairesi haricinde, mezkûr haletler ve sergüzeşt-i hayatım ve ulûmların envalarındaki hilaf-ı âdet ve ihtiyarsız tetebbuatım; böyle bir netice-i kudsiyeye müncer olmak için kuvvetli bir inayet-i İlahiye ve bir ikram-ı Rabbanî olduğuna bende şüphe bırakmamıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yedinci İşaret: Bu hizmetimiz zamanında, beş altı sene zarfında, bilâ-mübalağa yüz eser-i ikram-ı İlahî ve inayet-i Rabbaniye ve keramet-i Kur’aniyeyi gözümüzle gördük. Bir kısmını, On Altıncı Mektup’ta işaret ettik; bir kısmını, Yirmi Altıncı Mektup’un Dördüncü Mebhası’nın mesail-i müteferrikasında; bir kısmını, Yirmi Sekizinci Mektup’un Üçüncü Mesele’sinde beyan ettik. Benim yakın arkadaşlarım bunu biliyorlar. Daimî arkadaşım Barlalı Süleyman Efendi çoklarını biliyor. Hususan Sözler’in ve risalelerin neşrinde ve tashihatında ve yerlerine yerleştirmekte ve tesvid ve tebyizinde, fevka’l-me’mul kerametkârane bir teshilata mazhar oluyoruz. Keramet-i Kur’aniye olduğuna şüphemiz kalmıyor. Bunun misalleri yüzlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem maişet hususunda o kadar şefkatle besleniyoruz ki en küçük bir arzu-yu kalbimizi, bizi istihdam eden sahib-i inayet tatmin etmek için fevka’l-me’mul bir surette ihsan ediyor ve hâkeza…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hal gayet kuvvetli bir işaret-i gaybiyedir ki biz istihdam olunuyoruz. Hem rıza dairesinde hem inayet altında bize hizmet-i Kur’aniye yaptırılıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَ لِحَقِّهٖ اَدَاءً وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ وَ سَلِّمْ تَسْلٖيمًا كَثٖيرًا اٰمٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَللّٰهُمَّ بِسِرِّ اسْمِكَ الْاَعْظَمِ اِجْعَلْ نَاشِرَ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ مَظْهَرِ عِنَايَتِكَ وَ كَرَامَاتِ فُرْقَانِكَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
MAHREM BİR SUALE CEVAPTIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Şu sırr-ı inayet eskiden mahremce yazılmış, On Dördüncü Söz’ün âhirine ilhak edilmişti. Her nasılsa ekser müstensihler unutup yazmamışlardı. Demek münasip ve lâyık mevkii burası imiş ki gizli kalmış.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benden sual ediyorsun: “Neden senin Kur’an’dan yazdığın Sözler’de öyle bir kuvvet, bir tesir var ki müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nadiren bulunur. Bazen bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitap kadar tesir bulunuyor?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elcevap: –Güzel bir cevaptır– Şeref, i’caz-ı Kur’an’a ait olduğundan ve bana ait olmadığından bilâ-perva derim: Ekseriyet itibarıyla öyledir. Çünkü yazılan Sözler tasavvur değil tasdiktir, teslim değil imandır, marifet değil şehadettir şuhuddur, taklit değil tahkiktir, iltizam değil iz’andır, tasavvuf değil hakikattir, dava değil dava içinde bürhandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu sırrın hikmeti budur ki: Eski zamanda, esasat-ı imaniye mahfuzdu, teslim kavî idi. Teferruatta, âriflerin marifetleri delilsiz de olsa beyanatları makbul idi, kâfi idi. Fakat şu zamanda dalalet-i fenniye, elini esasata ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devayı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zat-ı Zülcelal, Kur’an-ı Kerîm’in en parlak mazhar-ı i’cazından olan temsilatından bir şulesini; acz ve zaafıma, fakr u ihtiyacıma merhameten hizmet-i Kur’an’a ait yazılarıma ihsan etti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Felillahi’l-hamd sırr-ı temsil dürbünüyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sırr-ı temsil cihetü’l-vahdetiyle, en dağınık meseleler toplattırıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaike kolaylıkla yetiştirildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sırr-ı temsil penceresiyle; hakaik-i gaybiyeye, esasat-ı İslâmiyeye şuhuda yakın bir yakîn-i imanî hasıl oldu. Akıl ile beraber vehm ü hayal, hattâ nefis ve heva teslime mecbur olduğu gibi şeytan dahi teslim-i silaha mecbur oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa ancak temsilat-ı Kur’aniyenin lemaatındandır. Benim hissem, yalnız şiddet-i ihtiyacımla taleptir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, deva Kur’an’ındır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela: Geçen mübarek Leyle-i Beratınızı ve gelecek ramazan-ı şerifinizi tebrik ederiz. Bu sene Berat Gecesini Nurcular hakkında çok bereketli ve kerametli olduğuna bir emaresini hayretle gördük. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben Berat Gecesinden az evvel Asâ-yı Musa tashihiyle meşgul iken bir güvercin pencereye geldi, bana baktı. Ben dedim: “Müjde mi getirdin?” İçeriye girdi, güya eskiden dost idik gibi hiç ürkmedi. Asâ-yı Musa üstüne çıktı, üç saat oturdu; ekmek, pirinç verdim, yemedi tâ akşama kaldı, sonra gitti, tekrar geldi. Tâ sabaha kadar yanımda kaldı. Ben yatarken başıma geldi, Allah’a ısmarladık nevinden başımı okşadı, sonra uçtu gitti. İkinci gün, ben teessüf ederken, yine geldi; bir gece daha kaldı. Demek bu mübarek kuş hem Asâ-yı Musa hem Beratımızı tebrik etmek istedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela: Şimdi tam tahakkuk etti ki zelzele, Risalei’n-Nur ile alâkadardır. Hüsrev’in müdafaatımda yazılan dört zelzele meselesini tasdik eden bu geceki şiddetli dört defa zelzele, bana ve Nurlara ve bu memlekete kat’î bir sû-i kasd eseri olarak hükûmet içerisinde hizmetçime bağırarak bana tahkirkârane ihanet ve şetmedip “Git ona söyle!” diyen ve kaymakamın emr-i cebriyle “Hasta da olsa buraya getiriniz!” bekçilere ve jandarmalara emir veren ve Afyon’un perde altındaki büyük memura dayanan Emirdağ Zabıtası hem Nur şakirdlerinin şevklerine hem Nurların burada yazılmasına hem bana ehemmiyetli sıkıntı vermesi aynı vakitte, böyle burada görülmeyen bu şiddetli zelzelenin gelmesi gösteriyor ki Risale-i Nur bir vesile-i def’-i beladır; tatile uğradıkça bela fırsat bulup gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ZEKÂİ’NİN BİR MANZUMESİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nur eser, tefsiridir o semavî kitabın&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İlan eder hakikati, emr-i hakkı bildirir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İsyanlara, zulümlere maruz olan cihanın&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu asırda gözyaşını, nur saçarak dindirir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu eserdir muzdarip gönüllere teselli&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu kararsız âlemin her buhranında nur saçar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu eserdir her zulmette selâmet rehberi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i iman bu sayede bu eserle hür yaşar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masumlara bir öğüttür, gençlerin de rehberi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her mazluma “Ağlama!” der “Güleceksin yarın sen!”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tesellisi çok yücedir, ibretlidir dersleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beli bükük ihtiyara müjde verir derinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu Nur eser, her bilginin, her mü’minin sertâcı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dertlilerin dermanıdır, her münkiri tokatlar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şirklerin hem hēdimidir hem her kaygı ilacı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zındık zalim ilişirse başına volkan patlar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu eserdir insanları dehşetlerden dûr eden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kudret eli hâmisidir, hayret-efza hükmü var&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muannidler teslim olur, hükmüne mağrur iken&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her serseri feylesofu meftun eden nuru var&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey güç yetmez, dehşet veren haletlerden ağlayan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fânilere aldanarak kırıldıkça bağırma&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey zâilden, âcizlerden meded umup bağlanan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gir bu Nur’un âlemine, fânileri çağırma&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ayıl artık, gaflet sarhoşluğundan durma uyan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hevesatın bir ejderhadır kalbini kemirecek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yarın mesud olacaktır yoklukta Hakk’ı bulan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nura ver nakd-i ömrü, yarın sana verilecek&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Huzuruna uhrada ihtişamlar serilecek.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un kusurlu hâdimi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zekâi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âyetinin veraset-i Ahmediye (asm) cihetinde, mana-yı işarî noktasında, bu asırda o Rahmeten li’l-âlemîn’in bir âyinesi ve hakikat-i Kur’aniyenin bir hakiki tefsiri olan Risale-i Nur, o küllî rahmetin bir cilvesi, bir numunesi olmasından hakikat-i Muhammediyenin (asm) bir kısım evsafını, mana-yı mecazî ile cüz’î bir vârisine verilebilir diye bu parlak kasideye ilişmedim. Yalnız hakikat-i Ahmediye (asm) ile âyinesinin farkına işareten bazı kelimeler ilâve edildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Huzur bulur bugün seninle âlem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey bu asırda rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sürur bulur bugün seninle âdem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey bir rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu hasta gönüller çoktan perişan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Varsa sende eğer Lokman’dan nişan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir şifa sun, gel ey mahbub-u zîşan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey cilve-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gelmez mi sonu bu uzun hecenin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Geçmez mi gamı bu yaslı gecenin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zâri arttı, sabrı bitti nicenin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey cilve-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fahr-i Âlem, arştan bu yere indi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şah-ı Velayet gelip Düldül’e bindi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zülfikar’a bugün artık Nur dendi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yolumuz, bu Nur’un bu nurlu yolu&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Olduk hepimiz o Nur’un bir kulu&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur yolunda yürüyen hem ne mutlu&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey numune-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurs’un nur çıkan nurlu dağında&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bülbül öter bahçesinde bağında&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tozu olsak onun pâk ayağında&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey rahmet-i âlem cilvesi Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dertlere dermansın, mahbub-u cansın&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem câmiü’l-esma ve’l-Kur’ansın&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem de Nur-u Hak’tan bize ihsansın&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey bir rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âlemde madde değil, bir özsün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her zerreden bakan bütün bir gözsün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâinatı hayran eden bütün bir yüzsün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey misal-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aslı evvelisin balın, şekerin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Deryasısın cümle ilmin, hünerin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gelmedi cihana böyle eser benzerin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey mir’at-ı rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sen aylardan, güneşlerden üstünsün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nihayetsiz, sonu gelmez bütünsün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur cemalin bütün bütün görünsün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey mazhar-ı rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Boyun büküp acı acı melerdik&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gözyaşını kanlar ile silerdik&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Görsek diye seni Hak’tan dilerdik&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey bir temsil-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü sensin bu asırda Rahmeten li’l-âlemîn’in cilvesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü sensin şimdi Şefîu’l-müznibîn’in vârisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ağisnâ yâ Gıyase’l-Müstagîsîn bir duası&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey şule-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şifa bulsun şimdi biraz yaramız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Revaç bulsun geçmez olan paramız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Saç nurunu, aka dönsün karamız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey ziya-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cürmümüzle külhan gibi pür-nârız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dert elinden hem her gün zâr u zârız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Affet bizi madem sana hep yârız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey nur-u rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Meylimiz yok yalancı bir dünyaya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Son verdik biz bid’alara, riyaya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kapılmayız öyle kuru hülyaya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey bir hakikat-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yok bizde cemiyet kurma hülyası&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yok başka bir yola gitme sevdası&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Olduk ancak Nur’un dertli şeydası&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey dertlilere rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yollarda bıraktık geçtik dervişi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Attık gönüllerden öyle teşvişi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâfi bu parlayan nurun güneşi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey ma’kes-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Geçmişiz hep medihlerden senadan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yüz çevirdik servetlerden gınadan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur isteriz, geçmeden bu fenadan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey bu asırda rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur elinden içeli biz şarabı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çevirmişiz tatlılığa azabı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir mahbubun biz de olduk türabı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey bize rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âşıkların arşa çıkan feryadı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ağlatıyor o pâk ruhlu ecdadı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allah için eyle bize imdadı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey muhtaçlara rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gökler saldı bela, yer verdi bela&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sarstı âfakı bir acı vaveylâ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rahmet et âleme ey Nur-u Mevla&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey cilve-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir yanda sel var, bir yanda kan akar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu bela ateşi âlemi yakar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ağlayan bu beşer hep sana bakar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey numune-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çevrildi ateşle bu koca dünya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir cehennem gibi kaynadı derya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yetiş imdada ey şah-ı evliya&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her yangını senin nurun söndürür&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her bir yeri bir gülşene senin nurun döndürür&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Deccal’ı da bir gün gelir elbette öldürür&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey nur-u rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zındıkaya, küfre karşı saldırdın&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönüllerden kederleri kaldırdın&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizi nurun deryasına daldırdın&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey bîçarelere rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kaldıramaz sana aslâ kimse el&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bağlıyoruz bizler sana candan bel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dünyalara sensin ümit ve emel&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey ziya-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sen ordu kurmazsın erle, uşakla&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Savaşmazsın öyle topla, bıçakla&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur’unla şu asrı tutup kucakla&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey şimdi rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bitsin de bu korkunç tufan-ı şedid&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Açılsın yepyeni bir devr-i mesud&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
On sekiz bin âlem eylesin hep iyd&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey ehl-i Kur’an’a rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Geliyor şu karşıdan gerçi bir zulmet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat sensin bugün atâ-yı rahmet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Boğacaksın onu nurunla elbet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey bir rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kızıl ejder yuvamıza girmesin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zehirli eli yakamıza ermesin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Karşı durup nurun fırsat vermesin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey seyf-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kara duman üstümüzden dağılsın&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kızıl alev sönüp âlem ayılsın&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu zaferin haşre kadar anılsın&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey zülfikar-ı rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O soydandır nice canlar yakanlar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O soydandır evler barklar yıkanlar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O soydandır sana kinle bakanlar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey hüccet-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Masumların kanlarını içerler&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ebu Cehl’i, Nemrutları geçerler&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ölümlerden ölümleri seçerler&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey şimdi bir rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir mikrop ki ciğerleri dişliyor&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kanımızla kendisini besliyor&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Temiz yurdu telvis edip pisliyor&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey bir eczahane-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gazilerin, fatihlerin konağı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Seyyidlerin, serverlerin otağı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vatandır, şehitlerin yatağı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey cilve-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O şehidin ala dönmüş kefeni&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Miskler kokar, güle benzer bedeni&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öper melekler de nurlu naaşını&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey numune-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an diyor ölmemiştir, diridir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her birisi Hakk’ın arslan eridir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Türbeleri yürekleri titretir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey âyine-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Armağansın çünkü asil millete&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Düşmeyelim bir gün bile zillete&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Götür bizi şanlı büyük devlete&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey misal-i rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eyleyeler nurun ile hep savlet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zaferlerle şanlar bulur bu millet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şarka, garba ziya salsın bu devlet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey bizlere rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurdan kanadın hem sağlam kolun var&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurdan senin Hakk’a giden yolun var&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kabul et bir kemter Feyzi kulun var&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey bu asırda rahmet-i âlem Risaletü’n-Nur!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadım, Efendim Hazretleri!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ âyetinin nurlarından, Nur’un sayesinde alabildiğim bir zerreyi bu şekilde yazdım ve huzur-u irfanınıza sundum. Kabulünü rica ederim. Selâmlarımızı sunar ve mübarek ellerinizi öperiz efendimiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bîçare talebeniz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hasan Feyzi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَيْهِ اَبَدًا دَائِمًا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ÜNİVERSİTEDEKİ NUR ŞAKİRDLERİNİN NUR HAKİKATİNİN FEN DAİRESİNDE FEVKALÂDE KIYMETİNİ TAKDİR ETTİKLERİNE BİR NUMUNEDİR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu kâinat semasının gurûbu olmayan manevî güneşi olan Kur’an-ı Kerîm; şu mevcudat kitab-ı kebirinin âyât-ı tekviniyesini okutturmak, mahiyetini göstermek için şuâları hükmünde olan envarını neşrediyor. Ukûl-ü beşeri tenvir ile sırat-ı müstakimi gösteriyor. Beşeriyet âleminde her fert, hilkatindeki makasıdı ve fıtratındaki metalibi ve istikametindeki gayesini, o hidayet güneşinin nuru ile görür, anlar ve bilir. O hidayet nurunun tecellisine mazhar olanlar, kalp kabiliyeti nisbetinde ona âyinedarlık ederek kurbiyet kesbeder. Eşya ve hayatın mahiyeti, o nur ile tezahür ederek ancak o nur ile görülür, anlaşılır ve bilinir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şems-i Ezelî’nin manevî hidayet nurlarını temsil eden Kur’an-ı Kerîm, kalp gözüyle hak ve hakikati görmeyi temin eder. Onun için onun nurundan uzakta kalanlar, zulümatta kalırlar. Zira her şey nur ile görülür, anlaşılır ve bilinir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte şu kitab-ı kebirin manevî ve sermedî güneşi olan Kur’an-ı Kerîm’in nur tecellisine, bu asrımızda “Nur” ismiyle müsemma olan Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi mazhar olmuştur. O Nurlar ki: Zulümattan ayrılmak istemeyen yarasa tabiatlı, gaflet uykusu ile gündüzünü gece yapan sefahet-perest, aklı gözüne inmiş, zulümatta kalarak gözü görmez olanlara ve yolunu şaşıranlara karşı projeksiyon gibi nurlarını iman hakikatlerine tevcih ederek sırat-ı müstakimi büsbütün kör olmayanlara gösteriyor. Nur topuzunu ehl-i küfür ve münkirlerin başına vurup: “Ya aklını başından çıkar at, hayvan ol. Yahut da aklını başına alarak insan ol.” diyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İlim bir nevi nur olduğuna göre, Risale-i Nur’un ilme olan en derin vukufunu gösterecek bir iki deliline kısa işaret ederiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela: Şunu hatırlamalıyız ki Risale-i Nur, başka kitapları değil belki yalnız Kur’an-ı Kerîm’i üstad olarak tanıması ve ona hizmet etmesi itibarıyla, makbuliyeti hakkında bizim bu mevzuda söz söylememize hâcet bırakmıyor. Biz ancak ilim erbabı mabeyninde Risale-i Nur’un değerini tebarüz ettirmek için ilâveten deriz ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur, şimdiye kadar hiçbir ilim adamının tam bir vuzuhla ispat edemediği en muğlak meseleleri gayet basit bir şekilde en âmî avam tabakasından tut tâ en âlî havas tabakasına kadar herkesin istidadı nisbetinde anlayabileceği bir tarzda, şüphesiz ikna edici ve yakînî bir şekilde izah ve ispat etmesidir. Bu hususiyet, hemen hemen hiçbir ilim adamının eserinde yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Bütün Nur eserleri, Kur’an-ı Kerîm’in bir kısım âyetlerinin hakiki tefsiri olup onun manevî i’cazının lem’aları olduğunu her hususta göstermesidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: İnsanların en derin ihtiyaçlarına, kat’î delil ve bürhanlarla ilmî mahiyette cevap vermesidir. Mesela, Vâcibü’l-vücud’un varlığı ve âhiret ve sair iman rükünlerini, bir zerrenin lisan-ı hal ve kāl suretinde tercümanlığını yaparak ispat etmesi, en meşhur İslâm feylesoflarından İbn-i Sina, Farabi, İbn-i Rüşd bu meselelerde bütün mevcudatı delil olarak gösterdikleri halde Risale-i Nur, o hakikatleri aynen bir zerre veya bir çekirdek lisanıyla ispat ediyor. Eğer Risale-i Nur’un ilmî kudretini şimdi onlara göstermek mümkün olsaydı onlar, hemen diz çöküp Risale-i Nur’dan ders alacaklardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: Risale-i Nur, insanın senelerce uğraşarak elde edemeyeceği bilgileri, komprime hülâsalar nevinden kısa bir zamanda temin etmesidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşincisi: Risale-i Nur, ilmin esas gayesi olan rıza-yı İlahîyi tahsile sebep olması ve dünya menfaatine, ilmi hiçbir cihetle âlet etmeyerek tam manasıyla insaniyete hizmet gibi en ulvi vazifeyi temsil etmesidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altıncısı: Risale-i Nur, kuvvetli ve kudsî ve imanî bir tefekkür semeresi olup bütün mevcudatın lisan-ı hal ve kāl suretinde tercümanlığını yapar. Aynı zamanda iman hakikatlerini ilmelyakîn ve aynelyakîn ve hakkalyakîn derecelerinde inkişaf ettirir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yedincisi: Risale-i Nur, bütün ilimleri câmi’ oluşudur. Âdeta ilim iplikleri ile dokunmuş müzeyyen kumaş gibidir. Ve şimdiye kadar hiçbir ilim erbabı tarafından söylenmemiş ve her ilme olan en derin vukufunu tebarüz ettiren vecizeler mecmuasıdır. Misal olarak birkaçını zikrederek heyet-i mecmuası hakkında bir fikir edinmek isteyenlere, Risale-i Nur bahrine müracaat etmesini tavsiye ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o halk etmiştir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bir pirenin midesini tanzim eden, Manzume-i Şemsiye’yi dahi o tanzim etmiştir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bir zerreyi icad etmek için bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Zira şu kitab-ı kebir-i kâinatın her bir harfinin bâhusus zîhayat her bir harfinin, her bir cümlesine müteveccih birer yüzü ve nâzır birer gözü vardır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Tabiat, misalî bir matbaadır, tabi değil. Nakıştır, nakkaş değil. Mistardır, masdar değil. Nizamdır, nâzım değil. Kanundur, kudret değil. Şeriat-ı iradiyedir, hakikat-i hariciye değil.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Sabit, daim, fıtrî kanunlar gibi ruh dahi âlem-i emirden, sıfat-ı iradeden gelmiş ve kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir. Bir seyyale-i latîfeyi, o cevhere sadef etmiştir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve hâkeza binler vecizeler var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üniversite Nurcuları namına, duanıza çok muhtaç&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mustafa Ramazanoğlu&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
HALİL İBRAHİM’İN MANZUMESİDİR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zerremizi fart-ı şefkatinle şems-i envarına düşürdün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cehlimizle enaniyetimizi diyar-ı irfanına düşürdün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maden-i nühasımızı pota-i Furkan’a düşürdün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hayfâ ki o potada zünnar-ı inkârımızı düşürdün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Saray-ı Kâbe-i ulyâya erip tûl-ü emelimizi düşürdün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Makam-ı nur-u tevhide varıp hâb-ı hayalimizi düşürdün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Haremgâh-ı İlahîde süveyda hücresine yükümüzü düşürdün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Heyet-i suretinin derûnundaki manaya gönlümüzü düşürdün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tâ ezel sabahında vahdet nağmesini işittin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Leyla-yı zaman Kays ile bir demde görüştün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dost ikliminin lalesinin bağlarına eriştin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vahdet-i sâki midadını سَقٰيهُمْ kevserine düşürdün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Olmasaydın ey Risale-i Nur bize sen armağan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çâh-ı mâsiva, nefs-i tağutla bel’ ederdi bizi heman&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dalaletten geçemez, küfür benliğinde kalırdık üryan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hamden lillah katremizi bahr-i envarına düşürdün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sendeki esrar-ı Hak سَوْفَ تَرٰينٖى yi söylesem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gül vechindeki lahut benini şerh u beyan eylesem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur-u Hudâ, mü’mine hüdâ, dalalete seyf-i hemta mı desem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zülfikar ve Asâ-yı Musa ile münkirleri girdaba düşürdün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aşina-yı bezm-i Hak’tır Risale-i Nur talebeleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur-u Yezdan, feyz-i Kur’an’dır cümlesinin rehberi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âciz nâtüvan onların bir hakir kemteri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Halil İbrahim’e “hâk-i der-i âl-i abâ” tam düşürdün&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Duanıza çok muhtaç, günahkâr kardeşiniz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâk-i der-i Âl-i Abâ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüve Nüktesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz ve sıddık kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kardeşlerim, لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّٰهُ daki هُوَ lafzında, yalnız maddî cihetinde bir seyahat-i hayaliye-i fikriyede hava sahifesinin mütalaasıyla âni bir surette görünen bir zarif nükte-i tevhidde, meslek-i imaniyenin hadsiz derece kolay ve vücub derecesinde suhuletli bulunmasını ve şirk ve dalaletin mesleğinde hadsiz derecede müşkülatlı, mümteni binler muhal bulunduğunu müşahede ettim. Gayet kısa bir işaretle o geniş ve uzun nükteyi beyan edeceğim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında eğer tabiata, esbaba havale edilse lâzım gelir ki ya o kapta küçük mikyasta yüzer, belki çiçekler adedince manevî makineler, fabrikalar bulunsun veyahut o parçacık topraktaki her bir zerre, bütün o ayrı ayrı çiçekleri, muhtelif hâsiyetleriyle ve hayattar cihazatıyla yapmalarını bilsin; âdeta bir ilah gibi hadsiz ilmi ve nihayetsiz iktidarı bulunsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aynen öyle de emir ve iradenin bir arşı olan havanın, rüzgârın her bir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan هُوَ lafzındaki havada; küçücük mikyasta, bütün dünyada mevcud telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralları, âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir anda yapabilsin. Veyahut o هُوَ deki havanın belki unsur-u havanın her bir parçasının her bir zerresi, bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar manevî şahsiyetleri ve kabiliyetleri bulunsun ve onların umum dillerini bilsin ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, neşretsin. Çünkü bilfiil o vaziyet kısmen görünüyor ve havanın bütün eczasında o kabiliyet var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte ehl-i küfrün ve tabiiyyun ve maddiyyunların mesleklerinde değil bir muhal, belki zerreler adedince muhaller ve imtinalar ve müşkülatlar aşikâre görünüyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer Sâni’-i Zülcelal’e verilse hava bütün zerratıyla onun emirber neferi olur. Bir tek zerrenin muntazam bir tek vazifesi kadar kolayca, hadsiz küllî vazifelerini Hâlık’ının izniyle ve kuvvetiyle ve Hâlık’a intisap ve istinad ile ve Sâni’inin cilve-i kudreti ile bir anda şimşek süratinde ve هُوَ telaffuzu ve havanın temevvücü suhuletinde yapılır. Yani, kalem-i kudretin hadsiz ve hârika ve muntazam yazılarına bir sahife olur ve zerreleri, o kalemin uçları ve zerrelerin vazifeleri dahi kalem-i kaderin noktaları bulunur. Bir tek zerrenin hareketi derecesinde kolay çalışır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte ben لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّٰهُ daki hareket-i fikriye ile seyahatimde hava âlemini temaşa ve o unsurun sahifesini mütalaa ederken bu mücmel hakikati, tam vâzıh ve mufassal aynelyakîn müşahede ettim. Ve هُوَ nin lafzında, havasında böyle parlak bir bürhan, bir lem’a-yı vâhidiyet bulunduğu gibi manasında ve işaretinde gayet nurani bir cilve-i ehadiyet ve çok kuvvetli bir hüccet-i tevhid ve هُوَ zamirinin mutlak ve mübhem işareti hangi zata bakıyor işaretine bir karine-i taayyün o hüccette bulunması içindir ki hem Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan hem ehl-i zikir makam-ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler diye ilmelyakîn ile bildim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet mesela, bir nokta beyaz kâğıtta, iki üç nokta konulsa karıştığı ve bir adam, muhtelif çok vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı ve bir küçük zîhayata, çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği ve bir lisan ve bir kulak, aynı anda müteaddid kelimelerin beraber çıkması ve girmesi intizamını bozup karışacağı halde; aynelyakîn gördüm ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
هُوَ nin anahtarı ile ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim hava unsurunda, her bir parçası hattâ her bir zerresi içine muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler konulduğu veya konulabileceği halde, karışmadığını ve intizamını bozmadığını hem ayrı ayrı pek çok vazifeler yaptığı halde, hiç şaşırmadan yapıldığını ve o parçaya ve zerreye pek çok ağır yükler yüklendiği halde hiç zaaf göstermeyerek, geri kalmayarak intizam ile taşıdığını hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda, manada o küçücük kulak ve lisanlara kemal-i intizamla gelip çıkıp, hiç karışmayarak bozulmayarak o küçücük kulaklara girip, o gayet incecik lisanlardan çıktığı ve o her zerre ve her parçacık, bu acib vazifeleri görmekle beraber kemal-i serbestiyetle cezbedarane hal diliyle ve mezkûr hakikatin şehadeti ve lisanıyla لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ deyip gezer ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar içerisinde intizamını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor ve bir iş diğer bir işe mani olmuyor. Ben aynelyakîn müşahede ettim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek, ya her bir zerre ve her bir parça havada nihayetsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilmi, iradesi ve nihayetsiz bir kuvveti, kudreti ve bütün zerrata hâkim-i mutlak bir hâssaları bulunmak lâzımdır ki bu işlere medar olabilsin. Bu ise zerreler adedince muhal ve bâtıldır. Hiçbir şeytan dahi bunu hatıra getiremez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öyle ise bu sahife-i havanın hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn derecesinde bedahetle Zat-ı Zülcelal’in hadsiz gayr-ı mütenahî ilmi ve hikmetle çalıştırdığı kalem-i kudret ve kaderin mütebeddil sahifesi ve bir levh-i mahfuzun âlem-i tagayyürde ve mütebeddil şuunatında bir “levh-i mahv u ispat” namında yazar bozar tahtası hükmündedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte hava unsurunun yalnız nakl-i asvat vazifesinde mezkûr cilve-i vahdaniyeti ve mezkûr acayibi gösterdiği ve dalaletin hadsiz muhaliyetini izhar ettiği gibi unsur-u havaînin sair ehemmiyetli vazifelerinden biri de elektrik, cazibe, dâfia, ziya gibi sair letaifin naklinde şaşırmadan muntazaman, asvat naklindeki vazifeyi gördüğü aynı zamanda, bu vazifeleri dahi gördüğü aynı zamanında, bütün nebatat ve hayvanata teneffüs ve telkîh gibi hayata lüzumlu bulunan levazımatı kemal-i intizam ile yetiştiriyor. Emir ve irade-i İlahiyenin bir arşı olduğunu kat’î bir surette ispat ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve serseri tesadüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık, hedefsiz esbab ve âciz, camid, cahil maddeler bu sahife-i havaiyenin kitabetine ve vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkânı bulunmadığını aynelyakîn derecesinde ispat ettiğini kat’î kanaat getirdim. Ve her bir zerre ve her bir parça lisan-ı hal ile لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ dediklerini bildim. Ve bu هُوَ anahtarı ile havanın maddî cihetindeki bu acayibi gördüğüm gibi hava unsuru da bir هُوَ olarak âlem-i misal ve âlem-i manaya bir anahtar oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mütebâkisi şimdilik yazdırılmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Umuma binler selâm…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kardeşiniz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
YİRMİ DOKUZUNCU MEKTUBUN BEŞİNCİ RİSALE OLAN BEŞİNCİ KISMI&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ … الخ âyet-i pür-envarının çok envar-ı esrarından bir nurunu, ramazan-ı şerifte bir halet-i ruhaniyede hissettim, hayal meyal gördüm. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üveys-i Karanî’nin&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِلٰهٖى اَنْتَ رَبّٖى وَ اَنَا الْعَبْدُ § وَ اَنْتَ الْخَالِقُ وَ اَنَا الْمَخْلُوقُ § وَ اَنْتَ الرَّزَّاقُ وَ اَنَا الْمَرْزُوقُ § الخ.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
münâcat-ı meşhuresi nevinden, bütün mevcudat-ı zevi’l-hayat, Cenab-ı Hakk’a karşı aynı münâcatı ettiklerini ve on sekiz bin âlemin her birinin ışığı, birer ism-i İlahî olduğunu bana kanaat verecek bir vakıa-i kalbiye-i hayaliyeyi gördüm. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birbirine sarılı çok yapraklı bir gül goncası gibi şu âlem, binler perde perde içinde sarılı, birbiri altında saklı âlemleri bu âlem içinde gördüm. Her bir perde açıldıkça diğer bir âlemi görüyordum. O âlem ise âyet-i Nur’un arkasındaki&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَوْ كَظُلُمَاتٍ فٖى بَحْرٍ لُجِّىٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهٖ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهٖ سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ اِذَٓا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَا وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
âyeti tasvir ettiği gibi; bir zulümat, bir vahşet, bir dehşet karanlığı içinde bana görünüyordu. Birden bir ism-i İlahînin cilvesi, bir nur-u azîm gibi görünüp ışıklandırıyordu. Hangi perde akla karşı açılmışsa hayale karşı başka bir âlem fakat gafletle karanlıklı bir âlem görünürken güneş gibi bir ism-i İlahî tecelli eder, baştan başa o âlemi tenvir eder ve hâkeza… Bu seyr-i kalbî ve seyahat-i hayaliye çok devam etti. Ezcümle:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hayvanat âlemini gördüğüm vakit, hadsiz ihtiyacat ve şiddetli açlıklarıyla beraber zaaf ve aczleri, o âlemi bana çok karanlıklı ve hazîn gösterdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birden Rahman ismi, Rezzak burcunda yani manasında bir şems-i tâbân gibi tulû etti; o âlemi baştan başa rahmet ziyasıyla yaldızladı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra o âlem-i hayvanat içinde, etfal ve yavruların zaaf ve acz ve ihtiyaç içinde çırpındıkları, hazîn ve herkesi rikkate getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birden Rahîm ismi şefkat burcunda tulû etti, o kadar güzel ve şirin bir surette o âlemi ışıklandırdı ki şekva ve rikkat ve hüzünden gelen yaş damlalarımı, ferah ve sürur ve şükrün lezzetinden gelen damlalara çevirdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra sinema perdesi gibi bir perde daha açıldı, âlem-i insanî bana göründü. O âlemi o kadar zulümatlı, o kadar karanlıklı, dehşetli gördüm ki dehşetimden feryat ettim “Eyvah!” dedim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü gördüm ki insanlardaki ebede uzanıp giden arzuları, emelleri ve kâinatı ihata eden tasavvurat ve efkârları ve ebedî beka ve saadet-i ebediyeyi ve cenneti gayet ciddi isteyen himmetleri ve istidatları ve hadsiz makasıda ve metalibe müteveccih fakr u ihtiyaçları ve zaaf ve aczleriyle beraber, hücuma maruz kaldıkları hadsiz musibet ve a’dalarıyla beraber; gayet kısa bir ömür, gayet dağdağalı bir hayat, gayet perişan bir maişet içinde, kalbe en elîm ve en müthiş hâlât olan mütemadî zeval ve firak belası içinde, ehl-i gaflet için zulümat-ı ebedî kapısı suretinde görülen kabre ve mezaristana bakıyorlar, birer birer ve taife taife o zulümat kuyusuna atılıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu âlemi bu zulümat içinde gördüğüm anda, kalp ve ruh ve aklım ile bütün letaif-i insaniyem, belki bütün zerrat-ı vücudum feryat ile ağlamaya hazır iken birden Cenab-ı Hakk’ın Âdil ismi Hakîm burcunda, Rahman ismi Kerîm burcunda, Rahîm ismi Gafur burcunda yani manasında, Bâis ismi Vâris burcunda, Muhyî ismi Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda tulû ettiler. O âlem-i insanî içindeki çok âlemleri tenvir ettiler, ışıklandırdılar ve nurani âhiret âleminden pencereler açıp o karanlıklı insan dünyasına nurlar serptiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra bir muazzam perde daha açıldı, âlem-i arz göründü. Felsefenin karanlıklı kavanin-i ilmiyeleri, hayale dehşetli bir âlem gösterdi. Yetmiş defa top güllesinden daha süratli bir hareketle, yirmi beş bin sene mesafeyi bir senede devreden ve her vakit dağılmaya ve parçalanmaya müstaid ve içi zelzeleli, ihtiyar ve çok yaşlı küre-i arz içinde, âlemin hadsiz fezasında seyahat eden bîçare nev-i insan vaziyeti, bana vahşetli bir karanlık içinde göründü. Başım döndü, gözüm karardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birden Hâlık-ı arz ve semavat’ın Kadîr, Alîm, Rab, Allah ve Rabbü’s-semavati ve’l-arz ve Musahhirü’ş-şemsi ve’l-kamer isimleri; rahmet, azamet, rububiyet burcunda tulû etti. O âlemi öyle nurlandırdılar ki o halette bana küre-i arz gayet muntazam, musahhar, mükemmel, hoş, emniyetli bir seyahat gemisi tenezzüh ve keyif ve ticaret için müheyya edilmiş bir şekilde gördüm.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Bin bir ism-i İlahînin, kâinata müteveccih olan o esmadan her biri bir âlemi ve o âlem içindeki âlemleri tenvir eder bir güneş hükmünde ve sırr-ı ehadiyet cihetiyle, her bir ismin cilvesi içinde sair isimlerin cilveleri dahi bir derece görünüyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra kalp, her zulümat arkasında ayrı bir nuru gördüğü için seyahate iştihası açılıyordu. Hayale binip semaya çıkmak istedi. O vakit, gayet geniş bir perde daha açıldı. Kalp, semavat âlemine girdi, gördüm ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O nurani tebessüm eden suretinde görülen yıldızlar, küre-i arzdan daha büyük ve ondan daha süratli bir surette birbiri içinde geziyorlar, dönüyorlar. Bir dakika birisi yolunu şaşırtsa başkasıyla müsademe edecek, öyle bir patlak verecek ki kâinatın ödü patlayıp âlemi dağıtacak. Nur değil, ateş saçarlar; tebessüm değil, vahşetle bana baktılar. Hadsiz büyük, geniş, hâlî, boş, dehşet, hayret zulümatı içinde semavatı gördüm. Geldiğime bin pişman oldum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birden رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ ۞ رَبُّ الْمَلٰٓئِكَةِ وَ الرُّوحِ un esma-i hüsnası وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابٖيحَ ۞ وَ سَخَّرَ الشَّمْسَ وَ الْقَمَرَ burcunda cilveleriyle zuhur ettiler. O mana cihetiyle, karanlık üstüne çökmüş olan yıldızlar, o envar-ı azîmeden birer lem’a alıp o yıldızlar adedince elektrik lambaları yakılmış gibi o âlem-i semavat nurlandı. O boş ve hâlî tevehhüm edilen semavat dahi melaikelerle, ruhanîlerle doldu, şenlendi. Sultan-ı ezel ve ebed’in hadsiz ordularından bir ordu hükmünde hareket eden güneşler ve yıldızlar, bir manevra-i ulvi yapıyor tarzında, o Sultan-ı Zülcelal’in haşmetini ve şaşaa-i rububiyetini gösteriyor gibi gördüm.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün kuvvetimle ve mümkün olsaydı bütün zerratımla ve beni dinleselerdi bütün mahlukatın lisanlarıyla diyecektim hem umum onların namına dedim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فٖى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖٓىءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِى اللّٰهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَٓاءُ âyetini okudum; döndüm, indim, ayıldım; اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْاٖيمَانِ وَ الْقُرْاٰنِ dedim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Na’büdü Nüktesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu manayı tenvir için kendi başımdan geçmiş nurlu bir hali ve hakikatli bir hayali söylüyorum. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir vakit اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ deki nun-u mütekellim-i maalgayrı düşündüm ve mütekellim-i vahde sîgasından نَعْبُدُ sîgasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden, namazdaki cemaatin fazileti ve sırrı, o nun’dan inkişaf etti. Gördüm ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Namaz kıldığım o Bayezid Camii’ndeki cemaatle iştirakimi ve her biri benim bir nevi şefaatçim hükmüne ve kıraatımda izhar ettiğim hükümlere ve davalara birer şahit ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubudiyetimi, o cemaatin büyük ve kesretli ibadatı içinde dergâh-ı İlahîye takdime cesaret geldi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birden bir perde daha inkişaf etti: Yani İstanbul’un bütün mescidleri ittisal peyda etti. O şehir, o Bayezid Camii hükmüne geçti. Birden, onların dualarına ve tasdiklerine manen bir nevi mazhariyet hissettim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onda dahi rûy-i zemin mescidinde, Kâbe-i Mükerreme etrafında dairevî saflar içinde kendimi gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ dedim. Benim bu kadar şefaatçilerim var; benim namazda söylediğim her bir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar. Madem hayalen bu perde açıldı; Kâbe-i Mükerreme mihrab hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek o safları işhad edip tahiyyatta getirdiğim اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ olan imanın tercümanını mübarek Hacerü’l-Esved’e tevdi edip emanet bırakıyorum derken, birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki: Dâhil olduğum cemaat üç daireye ayrıldı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Daire: Rûy-i zeminde mü’minler ve muvahhidîndeki cemaat-i uzma.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Daire: Baktım, umum mevcudat, bir salât-ı kübrada, bir tesbihat-ı uzmada, her taife kendine mahsus salavat ve tesbihatı ile meşgul bir cemaat içindeyim. “Vezaif-i eşya” tabir edilen hidemat-ı meşhude, onların ubudiyetlerinin unvanlarıdır. O halde “Allahu ekber” deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü bir daire içinde, hayret-engiz zahiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemiyeten büyük, bir küçük âlemi gördüm ki zerrat-ı vücudiyemden tâ havass-ı zahiriyeme kadar, taife taife vazife-i ubudiyetle ve şükraniye ile meşgul bir cemaat gördüm. Bu dairede, kalbimdeki latîfe-i Rabbaniyem اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ o cemaat namına diyor. Nasıl, evvelki iki cemaatte de lisanım, o iki cemaat-i uzmayı niyet ederek demişti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: نَعْبُدُ nun’u, şu üç cemaate işaret ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu halette iken birden Kur’an-ı Hakîm’in tercümanı ve mübelliği olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın, Medine-i Münevvere denilen manevî minberinde, şahsiyet-i maneviyesi, haşmetiyle temessül ederek يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمْ hitabını, manen herkes gibi ben de işitip; o üç cemaatte herkes benim gibi اِيَّاكَ نَعْبُدُ ile mukabele ediyor tahayyül ettim. اِذَا ثَبَتَ الشَّىْءُ ثَبَتَ بِلَوَازِمِهٖ kaidesince, şöyle bir hakikat fikre göründü ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madem bütün âlemlerin Rabb’i, insanları muhatap ittihaz edip umum mevcudatla konuşur ve şu Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, o hitab-ı izzeti, nev-i beşere belki umum zîruha ve zîşuura tebliğ ediyor. Elbette bütün mazi ve müstakbel, zaman-ı hazır hükmüne geçti; bütün nev-i beşer bir mecliste, safları muhtelif bir cemaat şeklinde olarak o hitap, o suretle onlara ediliyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O vakit her bir âyât-ı Kur’aniye; gayet haşmetli ve vüs’atli bir makamdan, gayet kesretli ve muhtelif ve ehemmiyetli muhatabından, nihayetsiz azamet ve celal sahibi Mütekellim-i Ezelî’den ve makam-ı mahbubiyet-i uzma sahibi Tercüman-ı Âlîşanından aldığı bir kuvvet, ulviyet, cezalet ve belâgat içinde; parlak hem pek parlak bir nur-u i’cazı içinde gördüm.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O vakit, değil umum Kur’an; ya bir sure veyahut bir âyet, belki her bir kelimesi birer mu’cize hükmüne geçti: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْاٖيمَانِ وَ الْقُرْاٰنِ dedim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O ayn-ı hakikat olan hayalden نَعْبُدُ nun’una girdiğim gibi çıktım ve anladım ki: Kur’an’ın değil âyetleri, kelimeleri, belki Nun-u Na’büdü gibi bazı harfleri dahi mühim hakikatlerin nurlu anahtarlarıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kalp ve hayal, o Nun-u Na’büdü’den çıktıktan sonra, akıl karşılarına çıktı, dedi: “Ben de hisse isterim. Sizin gibi uçamam. Ayaklarım delildir, hüccettir. Aynı نَعْبُدُ ve نَسْتَعٖينُ de Mabud ve Müstean olan Hâlık’a giden yolu göstermek lâzımdır ki sizinle gelebileyim.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O vakit kalbe şöyle geldi ki: De o mütehayyir akla:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bak kâinattaki bütün mevcudata; zîhayat olsun, camid olsun, kemal-i itaat ve intizam ile vazife suretinde ubudiyetleri var. Bir kısmı şuursuz, hissiz oldukları halde, gayet şuurkârane, intizam-perverane ve ubudiyetkârane vazife görüyorlar. Demek bir Mabud-u Bi’l-hak ve bir Âmir-i Mutlak vardır ki bunları ibadete sevk edip istihdam ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bak, bütün mevcudata, hususan zîhayat olanlara; her birinin gayet kesretli ve gayet mütenevvi ihtiyacatı var ve vücud ve bekasına lâzım pek kesretli, muhtelif matlubları var; en küçüğüne elleri ulaşamaz, kudretleri yetişmez. Halbuki o hadsiz matlabları, ummadığı yerden, vakt-i münasipte, muntazaman onların ellerine veriliyor ve bilmüşahede görünüyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte şu mevcudatın bu hadsiz fakr u ihtiyacatı ve bu fevkalâde ianat-ı gaybiye ve imdadat-ı Rahmaniye bilbedahe gösterir ki: Bir Ganiyy-i Mutlak, Kerîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak olan bir hâmi ve râzıkları vardır ki her şey ve her zîhayat ondan istiane eder, meded bekliyor. Manen وَ اِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O vakit akıl “Âmennâ ve saddaknâ” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
RİSALE-İ NUR NEDİR, BEDÎÜZZAMAN KİMDİR?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her asır başında hadîsçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hâdimleri; emr-i dinde mübtedi değil, müttebi’dirler. Yani kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esasat ve ahkâm-ı diniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (asm) harfiyen ittiba yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenilen ebâtîli ref’ ve iptal ve dine vaki tecavüzleri red ve imha ve evamir-i Rabbaniyeyi ikame ve ahkâm-ı İlahiyenin şerafet ve ulviyetini izhar ve ilan ederler. Ancak tavr-ı esasîyi bozmadan ve ruh-u aslîyi rencide etmeden yeni izah tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni ikna usûlleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilat ile îfa-i vazife ederler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu memurîn-i Rabbaniye, fiiliyatlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salabet-i imaniyelerinin ve ihlaslarının âyinedarlığını bizzat îfa ederler. Mertebe-i imanlarını fiilen izhar ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediyenin (asm) tam âmili ve mişvar-ı Ahmediyenin (asm) ve hilye-i Nebeviyenin hakiki lâbisi olduklarını gösterirler. Hülâsa: Amel ve ahlâk bakımından ve sünnet-i Nebeviyeye (asm) ittiba ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed’e tam bir hüsn-ü misal olurlar ve numune-i iktida teşkil ederler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunların Kitabullah’ın tefsiri ve ahkâm-ı diniyenin izahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilka-i nefislerinin ve kariha-i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba-i vahiy olan Zat-ı Pâk-i Risalet’in manevî ilham ve telkinatıdır. Celcelutiye ve Mesnevî-i Şerif ve Fütuhu’l-Gayb ve emsali âsâr hep bu nevidendir. Bu âsâr-ı kudsiyeye o zevat-ı âlişan ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevat-ı mukaddesenin, o âsâr-ı bergüzidenin tanziminde ve tarz-ı beyanında bir hisseleri vardır; yani bu zevat-ı kudsiye o mananın mazharı, mir’atı ve ma’kesi hükmündedirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur ve Tercümanına Gelince: Bu eser-i âlîşanda şimdiye kadar emsaline rastlanmamış bir feyz-i ulvi ve bir kemal-i nâmütenahî mevcud olduğundan ve hiçbir eserin nâil olmadığı bir şekilde meşale-i İlahiye ve şems-i hidayet ve neyyir-i saadet olan Hazret-i Kur’an’ın füyuzatına vâris olduğu meşhud olduğundan onun esası, nur-u mahz-ı Kur’an olduğu ve evliyaullahın âsârından ziyade feyz-i envar-ı Muhammediyeyi hâmil bulunduğu ve Zat-ı Pâk-i Risalet’in ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf-u kudsîsi evliyaullahın âsârından ziyade olduğu ve onun mazharı ve tercümanı olan manevî zatın mazhariyeti ve kemalâtı ise o nisbette âlî ve emsalsiz olduğu güneş gibi aşikâr bir hakikattir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, o zat daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhirîne ve ledünniyat ve hakaik-i eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlahiyeye vâris kılınmıştır ki şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nâil olmamıştır. Bu hârika-i ilmiyenin eşi aslâ mesbuk değildir. Hiç şüphe edilemez ki Tercüman-ı Nur, bu haliyle baştan başa iffet-i mücesseme ve şecaat-i hârika ve istiğna-yı mutlak teşkil eden hârikulâde metanet-i ahlâkiyesi ile bizzat bir mu’cize-i fıtrattır, tecessüm etmiş bir inayettir ve bir mevhibe-i mutlakadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O zat-ı zîhavârık daha hadd-i büluğa ermeden bir allâme-i bîadîl halinde bütün cihan-ı ilme meydan okumuş, münazara ettiği erbab-ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş, her nerede olursa olsun vaki olan bütün suallere mutlak bir isabetle ve aslâ tereddüt etmeden cevap vermiş, on dört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve mütemadiyen etrafına feyz-i ilim ve nur-u hikmet saçmış, izahlarındaki incelik ve derinlik ve beyanlarındaki ulviyet ve metanet ve tevcihlerindeki derin feraset ve basîret ve nur-u hikmet, erbab-ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyla “Bedîüzzaman” unvan-ı celilini bahşettirmiştir. Mezaya-yı âliye ve fezail-i ilmiyesiyle de din-i Muhammedînin neşrinde ve ispatında bir kemal-i tam halinde rû-nüma olmuş olan böyle bir zat elbette Seyyidü’l-enbiya Hazretlerinin en yüksek iltifatına mazhar ve en âlî himaye ve himmetine nâildir. Ve şüphesiz o Nebiyy-i Akdes’in emir ve fermanı ile yürüyen ve tasarrufuyla hareket eden ve onun envar ve hakaikine vâris ve ma’kes olan bir zat-ı kerîmü’s-sıfattır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Envar-ı Muhammediyeyi ve maarif-i Ahmediyeyi ve füyuzat-ı şem’-i İlahîyi en müşa’şa bir şekilde parlatması ve Kur’anî ve hadîsî olan işarat-ı riyaziyenin kendisinde müntehî olması ve hitabat-ı Nebeviyeyi ifade eden âyât-ı celilenin riyazî beyanlarının kendi üzerinde toplanması delâletleriyle, o zat hizmet-i imaniye noktasında risaletin bir mir’at-ı mücellası ve şecere-i risaletin bir son meyve-i münevveri ve lisan-ı risaletin irsiyet noktasında son dehan-ı hakikati ve şem’-i İlahînin hizmet-i imaniye cihetinde bir son hâmil-i zîsaadeti olduğuna şüphe yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Medrese-i Yusufiyenin El-Hüccetü’z-Zehra ve Zühretü’n-Nur olan tek dersini dinleyen Nur şakirdleri namına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ahmed Feyzi, Ahmed Nazif, Salahaddin, Zübeyr, Ceylan, Sungur, Tabancalı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benim hissemi haddimden yüz derece ziyade vermeleriyle beraber, bu imza sahiplerinin hatırlarını kırmaya cesaret edemedim. Sükût ederek o medhi Risale-i Nur şakirdlerinin şahs-ı manevîsi namına kabul ettim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
MÜELLİFİN VASİYETNAMESİ MÜNASEBETİYLE, HALİL İBRAHİM’İN RİSALE-İ NUR HAKKINDA, NUR ŞAKİRDLERİ NAMINA YAZDIĞI BİR FIKRASININ BİR PARÇASIDIR.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur nurdan bir ibrişimdir ki kâinat ve kâinattaki mevcudatın tesbihatları onda dizilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risalei’n-Nur âhize ve nâkile ile mücehhez bir radyo-yu Kur’aniyedir ki onun tel ve lambaları ve âyine ve bataryaları hükmündeki satırları, kelimeleri, harfleri öyle intizamkârane ve i’cazdarane bast edilmiştir ki yarın her ilim ve fen adamları ve her meşrep ve meslek sahipleri ilim ve iktidarları miktarınca âlem-i gayb ve âlem-i şehadetten ve ruhaniyat âleminden ve kâinattaki cereyan eden her hâdisattan haberdar olabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zira Risalei’n-Nur, menşur-u Kur’an’dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risalei’n-Nur mü’minlere hedâyâ-yı hidayet, vesile-i saadet, mazhar-ı şefaat ve feyyaz-ı Rahman’dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risalei’n-Nur kâinata, nevbaharın feyzini veren bir âb-ı hayat ve ayn-ı rahmet ve mahz-ı hakikat ve bir gülzar-ı gülistandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risalei’n-Nur lütf-u Yezdan, kemal-i iman, işarat-ı Kur’an ve bereket-i ihsandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risalei’n-Nur kâfire hüsran, münkire tokat, dalalete düşmandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risalei’n-Nur bir kenz-i mahfî, bir sandukça-i cevahir ve menba-i envardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risalei’n-Nur hakikat-i Kur’an ve mi’rac-ı imandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risalei’n-Nur sertâc-ı evliya, sultanü’l-eser ve zübdetü’l-meâni ve atâyâ-yı İlahî ve hedâyâ-yı Sübhanîdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risalei’n-Nur bir bahr-i hakaik ve bir sırr-ı dekaik ve kenzü’l-maarif ve bahrü’l-mekârimdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur hastalara şifahane-i hikmet ve mâ-i zemzem, sağlara maişet-i hakikat ve rîh-ı reyhan ve misk-i amberdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur mev’id-i Ahmedî (asm) ve müeyyid-i Haydarî (ra) ve teavün-ü Gavsî (ks) ve tavsiye-i Gazalî (ks) ve ihbar-ı Farukîdir (ks).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risalei’n-Nur Şems-i Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın elvan-ı seb’ası, Risalei’n-Nur’un menşur-u hakikatinde tam tecelli ettiğinden hem bir kitab-ı şeriat hem bir kitab-ı dua hem bir kitab-ı hikmet hem bir kitab-ı ubudiyet hem bir kitab-ı emir ve davet hem bir kitab-ı zikir hem bir kitab-ı fikir hem bir kitab-ı ledünniyat hem bir kitab-ı tasavvuf hem bir kitab-ı mantık hem bir kitab-ı ilmü’l-kelâm hem bir kitab-ı ilm-i İlahiyat hem bir kitab-ı teşvik-i sanat hem bir kitab-ı belâgat hem bir kitab-ı ispat-ı vahdaniyet ve muarızlarına bir kitab-ı ilzam ve iskâttır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur eczaları bir sema-i maneviyenin güneşleri ve ayları ve yıldızlarıdır. Nasıl ki zahiren, perde-i esbab olan güneşten, kamerden ve kevakibden bütün kâinat tenevvür ve tezeyyün ve bütün eşya neşv ü nema ve hayat buluyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Risale-i Nur dahi bu asırda bütün âlem-i beşeriyete hayat-ı câvidan ve âdeme kâmil-i insan ve kulûbe neşe-i iman ve ukûle yakîn-i itminan ve efkâra inkişaf ve nüfusa teslim-i rıza ve can şuâlarını Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan alıp saçmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O sema-yı maneviyeyi bazen ve zahiren bihasebi’l-hikmeti âfakî bir bulut kütlesi kaplar. O celalli semadan öyle bir baran-ı feyz ve rahmet takattur eder ki istidatlar; tohumlar, çekirdekler, habbeler gibi o sıkıcı ve o dar âlemde gerçi biraz muzdarip olurlar fakat tâ o sıkılmaktan üzerlerindeki kışırları çatlar ve yırtılır; o anda bulutlar da ufuklara çekilip nöbetçi vaziyetinde beklemesi, bir imtihan-ı Rabbanî ve bir inkişaf-ı feyezanî ve bir rahmet-i nuranidir ki evvelce bir habbe, bir çekirdek yeniden taze bir hayata atılır, iştiyakla ve neşe-i inkişafla meyvedar koca bir ağaç suretini alır ve يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar olurlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, yirmi senedir devam eden şu mevsim-i şita, inşâallahu teâlâ nihayet bulmuş ola. Dünyaya yeni ve feyizli bir fasl-ı nevbahar gele ve âlemin yüzü nur ile güle.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risalei’n-Nur Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın taht-ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan ve ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Umum Nur şakirdleri namına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Halil İbrahim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medresetü’z-Zehranın erkanları namına biz de iştirak ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Osman, Rüşdü, Re’fet, Hüsrev, Said, Hilmi, Muhammed, Halil İbrahim, Mehmed Nuri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
MEDİNE-İ MÜNEVVERE’DE BULUNAN VE NUR’UN HAKİKATİNİ TAM ANLAYAN VE İSLÂMİYET’E HİZMET EDEN BİR ÂLİMİN MEKTUBUDUR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gönüller fatihi pek muhterem ve mükerrem Üstadımız Hazretleri!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mübarek ellerinizden öper, bütün aziz ve sadakatli talebelerinizle beraber sıhhat ve selâmette daim olmanızı bârgâh-ı Kibriya’dan niyaz eylerim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müslümanlar için en büyük bir bayram diye ancak vasıflandırılabilen beraetiniz, bütün Nurcuları şâd u handan eylediği gibi bendenizi de dünyalar kadar memnun ve mesrur eylemiştir. Nasıl memnun etmesin ki sizin eserlerinizle birlikte beraetiniz demek; ruhun maddiyata, nurun zulmete, imanın küfre, hakkın bâtıla, tevhidin şirke ve irfanın cehle galip gelmesi demektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yıllardan beri önüne sıradağlar gibi engeller, korkunç uçurumlar gibi maniler konulan Nur çağlayanı; en sonunda mu’cizevî bir şekilde bütün setleri yıkmış, manileri aşmış, nur ile bütün zulmetleri târumar eylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Mu’cizevî hârikalarla doğan İlahî tecellilerin vasfında kalemler kırılır, fikirler gürülder, ilhamlar yanar kül olur.” derlerdi. Hakikaten bendeniz, şimdi bu müstesna zaferin karşısında aynı aczi bütün varlığımla hissediyorum. Zira tefekkür ve ilhamıma nihayetsiz bir ufuk açılıyor. Cihan, muhteşem bir Nur mabedini andırıyor. Civarımdaki her şey, her yer derin vecd ve istiğraklarla gaşyolmuş bir halde. Her zerrede وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ sırr-ı Sübhanîsi tecelli ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh bilmiyorum, bu mesud hâdiseyi; şanlı bir zafer, şahane bir fetih, İlahî bir kurtuluş, cihan-şümul bir bayram diye mi vasıflandırayım? Zira kudsî davanın kazanmış olduğu bu İlahî zafer, bütün İslâm ve insanlık dünyasındaki mücahidlerin azimlerine kuvvet, ruhlarına can, imanlarına hız ve heyecan vermiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, azim ve imanları, aşk ve emelleri henüz kemale ermemiş olan birçok Müslümanlar; maalesef acıklı bir yeis içinde idiler. Böyle bir zaferin tahakkukunu, hayal ve muhal görüyorlardı. Fakat bütün feyiz ve nurunu insanlığı tenvir ve irşad için İlahî bir güneş halinde arş-ı a’zamın pür-nur ufuklarından inen Kur’an-ı Kerîm’den alan Nur neşriyatı, durgun gölleri andıran gönülleri deryalar gibi coşturmuş, kasvet ve hicran yıllarının ümit ve emellere vurduğu müthiş zincirleri kırmıştır. O nur kaynağından fışkıran o serâpa feyiz ve hikmetler saçan eserler; hislerin, fikirlerin ve bilhassa alevler içinde yanan ruh ve vicdanların ezelî ve ebedî ihtiyaçlarına cevap verdiği gibi; onları dalga dalga boğucu karanlıklar muhitinden, tertemiz ve pırıl pırıl nur ufuklarına çıkarmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yıllarca devam eden uzun bir sükût, derin bir gaflet ve boğucu bir zulmetten sonra İlahî bir güneş halinde parlayan bu kudsî zafer, nur için yol aramakta olan perişan beşeriyetin yakın bir gelecekte uyanacağını müjdelemektedir. Çünkü din ihtiyacı; sırf Müslümanların değil, bilumum insanların ezelî ve ebedî ihtiyacıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bugün bedbaht insanlık, din nimetinden mahrum olmanın sürekli hicran ve felaketlerini bağrı yanarak çekmektedir. Bu acıklı buhranın korkunç neticesidir ki çeyrek asır zarfında iki büyük harbe girmiş ve üçüncüsünün de kapısını çalmak çılgınlığını göstermektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Artık bütün insanları kardeş yaparak yemyeşil cennetlerin nurlu ufuklarından esen refah ve saadet, huzur ve asayiş rüzgârıyla dalgalanan âlem-şümul bir bayrak altında toplayacak olan yegâne kuvvet, İslâm’dır. Zira beşeriyetin bugünkü hali, tıpkı İslâm’dan evvelki insan cemiyetlerinin acıklı halidir. Bunun için insanlığı o günkü ebedî felaketten kurtaran İslâm, bugün de kurtarabilir…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet milyonların, milyarların kalbinde asırlardan beri kanamakta olan o derin yarayı saracak yegâne müşfik el; İslâm’dır. Her ne kadar ufuklarda zaman zaman bazı uydurma ışıklar görülüyorsa da müstakbel, bütün nur ve feyzini güneşlerden değil, bizzat Rabbü’l-âlemîn’den alan ezelî ve ebedî “Yıldız”ındır. O yıldız, dünyalar durdukça duracak ve onu söndürmek isteyenleri yerden yere vuracaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cihan-kıymet Üstadım!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malûm-u fazılaneleridir ki son günlerde mukaddes davaya hizmet eden bazı tenvir ve irşad hareketleri doğmuş fakat maalesef hiçbirisi Risale-i Nur Külliyatı’nın gördüğü mühim işi görememiş ve ihraz ettiği İlahî zaferi kazanamamıştır. Zira bu yol; peygamberlerin, velilerin, âriflerin, salihlerin ve bilhassa canını canana seve seve feda eden ve sayısı milyonlara sığmayan kahraman şehitlerin mukaddes yoludur. Artık bu çetin yolda yürümek isteyenler, her an karşılarına dikilecek olan müthiş maniaları daima göz önünde tutmaları lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, bu yolda yürüyecek olanların; sizdeki sarsılmak bilmeyen imanla, yüksek ve İlahî irfanla ve bilhassa hârikulâde ihlas ve feragatle mücehhez olmaları gerektir. Çünkü bu mühim vâdide Nur davasının takip ettiği tebliğ, tenvir ve irşad usûlü, bambaşka hususiyetler taşımaktadır. Artık insanın his ve fikrine, ruh ve vicdanına bambaşka ufuklar açacak olan bu derin bahsi, dua buyurun da müstakil ve mufassal bir eserde aziz din ve gönüldaşlarımıza arz etmek şerefine nâil olayım. Çünkü bu nurlu bahis o kadar derin ve o derece mühimdir ki böyle birkaç sahifelik mektup ve makalelerle aslâ ifade edilemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İman ve Kur’an nuru ile tertemiz gönlünü fethettiğiniz gençlik, İlahî zaferinizin en parlak delilini teşkil eden en mühim varlık ve en kıymetli cevherdir. “Nurdan Sesler”in hemen her mısraında, asil ve şuurlu ruhuna hitap ettiğim tertemiz gençlik, işte bu hak ve hakikatin bağrı yanık âşığı olan gençliktir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurlu davanın kazanmış olduğu bu son zaferin verdiği vecdle dolu bir ilhamla yazdığım şu manzumeyi (*&amp;lt;ref&amp;gt;“Gönüller Fatihi Büyük Üstada” başlıklı olan bu manzume, Mektubat’ın ve İhlas Risaleleri’nin âhirindedir.&amp;lt;/ref&amp;gt;) takdim ediyorum. Kabulünü rica ve istirham eylerim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tekrar tekrar ellerinizden öper, kıymetli dualarınızı beklerim, pek muhterem Üstadım Hazretleri.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Manevî evlatlarınızdan&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ali Ulvi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:8. Lem&#039;a (Sikke)|Sekizinci Lem&#039;a]] &amp;amp;larr; [[Risale:Sikke-i Tasdik-i Gaybi|Sikke-i Tasdik-i Gaybi]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Dua (Sikke)|Dua]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:8._Lem%27a_(Sikke)&amp;diff=1829</id>
		<title>Risale:8. Lem&#039;a (Sikke)</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:8._Lem%27a_(Sikke)&amp;diff=1829"/>
		<updated>2016-10-29T08:04:13Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:Sikke-i Tasdik-i Gaybi]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:28. Lem&#039;a (Sikke)|Yirmi Sekizinci Lem&#039;a]] &amp;amp;larr; [[Risale:Sikke-i Tasdik-i Gaybi|Sikke-i Tasdik-i Gaybi]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-2|Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-2]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=Sekizinci Lem’a=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
GAVS-I A’ZAM’IN HİZBÜ’L-KUR’AN’A DAİR KERAMET-İ GAYBİYESİDİR. (HÂŞİYE&amp;lt;ref&amp;gt;Üstadımızın şahsına sarîhan işaret eden bu gibi gaybî keramet ve işaratın neşrini Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri arzu etmiyor. Fakat bizler düşündük ki bu gibi delâlet derecesinde olan gaybî işaretlerin ehl-i imanca bilinmesine, bu zamanda kat’î lüzum ve ihtiyaç var. Buna binaen neşrediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nâşirler&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu risale içindeki imzalar ile gösterildiği gibi hizmet-i Kur’aniyedeki arkadaşlarıma iştirakim var. Bir kısmı benim imzam iledir. Bir kısmı onların tasvip ve istihracıyla ve tasdikleriyle olduğundan, bana ait haddimden fazla hisseyi onların hatırı için sükût ile kabul ettim. Yoksa bu risalenin başında söylediğim gibi bunda öyle bir hisse-i şerefe hakkım yoktur. On sene mukaddem, o kaside-i gaybiyeyi gördükçe bana manevî bir ihtar gibi “Dikkat et!” diye kalbime geliyordu. O hatırayı iki cihetle dinlemiyordum:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Benim gibi ehemmiyetli ömrü şan ve şeref perdesi altında hubb-u câh zehiriyle zehirlenip öldüğü için yeniden bu suretle nefs-i emmareye diğer bir şeref kapısı açmak istememekti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci cihet: Bu muannid zamanda, bedihî davaları ve zahirî hüccetleri kabul etmeyenlere karşı, böyle işarat-ı gaybiye nevinden hodfüruşane bir tarzda izhar etmek hoşuma gitmemekti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
En nihayet esaretimin sekizinci senesinde, en işkenceli ve en sıkıntılı bir zamanda gayet kuvvetli bir teselli ve teşvike muhtaç olduğumuzdan bana ihtar edildi ki: “Bunu, tahdis-i nimet ve bir şükr-ü manevî nevinden izhar et. Hem korkma, kanaat verecek derecede kuvvetlidir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu izharda en mühim maksadım, esrar-ı Kur’aniyeye ait olan risalelerin makbuliyetine Gavs-ı A’zam’ın imza basması nevinden olduğudur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci maksadım; o kudsî üstadımın kerametini izhar etmekle, keramat-ı evliyayı inkâr eden mülhidleri iskât edip hizmet-i Kur’aniyeye fütur verecek çok esbaba maruz ve çok avâika hedef olan arkadaşlarımın kuvve-i maneviyesini takviye ve şevklerini tezyid ve füturlarını izale etmek idi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benim için bir nevi hodfüruşluk nevinden olduğu için ehemmiyetli zarardır. Fakat o zararımı, o kudsî üstadım ve arkadaşlarım hatırı için kabul ettim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu “Keramet-i Gavsiye Risalesi” tedricen istihraç edildiği için birkaç parça ve tetimmelere inkısam etti. Gittikçe birbirini tenvir ve teyid ettikçe vuzuh peyda ediyor. İşaretin bazısında zaaf varsa da sair arkadaşlarının ittifakından aldığı kuvvet, o zaafı izale eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ŞÂYAN-I HAYRET BİR TEFE’ÜL VE MÜHİM BİR İHBAR-I GAYBÎ==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sabri, Süleyman, Bekir, Galib ve Tevfik’in fıkrasıdır. Hem Hüsrev, Hâfız Ali ve Re’fet ve Âsım’ın ve Kuleönü’nden Mustafaların fıkrasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Latîf ve müjdeli bir tefe’ül: Üstad, Galib ve Süleyman, Ümmi Sinan divanında mesleğimize ve Sözler’e dair tefe’ül edildi, şu beyitler çıktı. Baktık “Sözler” lafzı, bütün divanında yalnız bu kafiyelerde görünüyor. Demek Sözler “hak söz” hem “nur söz” oluyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Derim ki yardımcım Allah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şefaatçim Resulullah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ki bürhanım Kitabullah&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Budur bendeki hak söz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Senin kapında kul çoktur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hesabı, haddi hiç yoktur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Velâkin bir dahi yoktur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sinan-ı Ümmi gibi nur söz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==MÜHİM BİR İHBAR-I GAYBÎ==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Şeyh-i Geylanî’nin kendinden sekiz yüz sene sonra, gayb-aşina gözüyle haber verdiği bir hâdise-i Kur’aniyedir.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın hizmetindeki kudsiyete, kerametkârane sekiz yüz küsur sene evvel “Gavs-ı A’zam” unvanıyla bihakkın iştihar eden Kutb-u A’zam Şeyh-i Geylanî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
نَظَرْتُ بِعَيْنِ الْفِكْرِ فٖى حَانِ حَضْرَتٖى .. حَبٖيبًا تَجَلّٰى لِلْقُلُوبِ فَجَنَّتِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
fıkrasıyla başlayan kasidesinin âhirinde “Mecmuatü’l-Ahzab”ın birinci cildinin beş yüz altmış ikinci sahifesinde, beş satırla şu zamanda hizmet-i Kur’aniyedeki heyete ve başında bulunan Üstadımıza beş vecihle bakıyor ve gösteriyor. İşte o beş satır şudur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
تَوَسَّلْ بِنَا فٖى كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ ۞ اَغٖيثُكَ فِى الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَنَا لِمُرٖيدٖى حَافِظًا مَا يَخَافُهُ ۞ وَاَحْرُسُهُ فٖى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مُرٖيدٖى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا ۞ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فٖى اَىِّ بَلْدَةٍ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَيَا مُنْشِدًا نَظْمٖى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ ۞ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ۞ تَعٖيشُ سَعٖيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci satırdan sonra gelen hâtime-i kaside:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ جَدّٖى رَسُولُ اللّٰهِ اَعْنٖى مُحَمَّدًا ۞ اَنَا عَبْدُ الْقَادِرِ دَامَ عِزّٖى وَ رِفْعَتٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte evvelki beş satırda, beş vecihle ve beş tevafukla şimdi hizmet-i Kur’aniyenin başında bulunanı gösteriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci vecih: Âhirdeki satırda تَعٖيشُ سَعٖيدًا ismini sarahatle haber vermekle beraber, maişet hususunda izzet ve saadetle geçineceğini haber veriyor. Evet hocamız, küçüklüğünden beri fakr-ı haliyle istiğna-yı tam ile beraber, maişet hususunda en mesud bir zattır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci vecih: Aynı satırın başında وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ fıkrasıyla o müridine diyor ki: “Vaktin Abdülkadirîsi ol.” Bu قَادِرٖى kelimatı, hesab-ı ebcedî ile üç yüz yirmi beş (325) eder. Üstadımızın lakabı “Nursî” olduğu cihetle “Nursî”nin makam-ı ebcedîsi üç yüz yirmi altı (326) ediyor. Bir tek fark var. O tek eliftir. Bin manasında “elf”e remzeder. Demek bin üç yüz yirmi beşte (1325) Şeyh-i Geylanî’ye mensup bir zat, Şeyh-i Geylanî tarzında hakikat-i Kur’aniyeyi müdafaa etmeye çalışacak. Hakikaten Üstadımız, bin üç yüz yirmi altı (1326) senesinde –Hürriyet’in ikinci senesi– mücahede-i maneviyeye atılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü vecih: Onun iki ismi var: “Said” “Bedîüzzaman.” Bu iki ismin mecmuunun makam-ı ebcedîsi “Ez-zaman”daki şedde sayılmazsa üç yüz yirmi dokuz (329) ediyor. İki “dal” bir sayılsa üç yüz yirmi beş (325). Aynen كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ deki muhatap o olmasına işaret ediyor belki delâlet ediyor. Eğer الزَّمَانْ daki okunmayan elif-lâm sayılsa kaideten قَادِرٖى ye dahi bir elif-lâm dâhil olmak lâzım gelir. Çünkü tarif için muzafünileyh kalktıktan sonra elif-lâm lâzım gelir, o halde dahi müsavi olurlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü vecih: Bu beş satırda Hazret-i Şeyh, istikbalde bir müridine teminat veriyor. قُلْ وَلَا تَخَفْ “Korkma, Sözlerini söyle!” diyor. “Sen şark ve garba gideceksin, çok fitnelere ve şerlere girip umumunda esbab-ı âdiyenin fevkinde bir tarz ile kurtularak mahfuz kalacaksın.” Evet, bu hizmet-i Kur’aniye içindeki zat, hakikaten esaretle şarka gitti. Ve yine acib bir esaretle Asya’nın garbında on dokuz sene kaldı. Hazret-i Şeyh’in dediği gibi çok şehirleri gezdi. Mücahedesi Sözler’ledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
قُلْ وَلَا تَخَفْ hükmüyle, çekinmeyerek Hazret-i Şeyh’in dediği gibi yapmış. Yirmi sene zarfında yirmi fitne ve mehalik-i azîmeye düştüğü halde, bir hıfz-ı gaybî ile Hazret-i Şeyh’in dediği gibi mahfuz kalmış. Hem fevka’l-me’mul, bir gurbet diyarında fevkalâde inayete mazhariyeti o dereceye gelmiş ki bir risale sırf o inayatın ta’dadında yazılmıştır. Hazret-i Gavs’ın dediği gibi biz onun etrafında مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ fıkrasının mealini gözümüzle görüyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci vecih: Üstadımız kendisi söylüyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben sekiz dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî tarîkatında ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namıyla bir zattan istimdad ederken ben, akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî!” derdim. Çocukluk itibarıyla elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa “Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur.” Acibdir ve yemin ediyorum ki bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fatiha ve ezkâr ne kadar okumuş isem, Zat-ı Risalet’ten (asm) sonra Şeyh-i Geylanî’ye hediye ediliyordu. Ben üç dört cihetle Nakşî iken Kādirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarîkatla iştigale, ilmin meşguliyeti mani oluyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra bir inayet-i İlahiye imdadıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyh’in “Fütuhu’l-Gayb” namındaki kitabı hüsn-ü tesadüfle elime geçmiş. Yirmi Sekizinci Mektup’ta beyan edildiği gibi Hazret-i Şeyh’in himmet ve irşadıyla Eski Said (ra) Yeni Said’e inkılab etmiş. O Fütuhu’l-Gayb’ın tefe’ülünde en evvel şu fıkra çıktı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَنْتَ فٖى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبٖيبًا يُدَاوٖى قَلْبَكَ Yani “Ey bîçare! Sen Dârülhikmeti’l-İslâmiyede bir aza olmak cihetiyle güya bir hekimsin, ehl-i İslâm’ın manevî hastalıklarını tedavi ediyorsun. Halbuki en ziyade hasta sensin. Sen evvel kendine tabip ara, şifa bul; sonra başkasının şifasına çalış.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte o vakit, o tefe’ül sırrıyla, maddî hastalığım gibi manevî hastalığımı da kat’iyen anladım. O Şeyhime dedim: “Sen tabibim ol.” Elhak, o tabibim oldu. Fakat pek şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. “Fütuhu’l-Gayb” kitabında “Yâ gulam!” tabir ettiği bir talebesine pek müthiş ameliyat-ı cerrahiye yapıyor. Ben kendimi o gulam yerine vaz’ettim. Fakat pek şiddetli hitap ediyordu. “Eyyühe’l-münafık!” “Ey dinini dünyaya satan riyakâr!” diye diye yarısını ancak okuyabildim. Sonra o risaleyi terk ettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyat-ı cerrahiyenin arkasından bir lezzet geldi; iştiyak ile o mübarek eseri acı tiryak gibi veya sulfato gibi içtim. Elhamdülillah kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir derece kırıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hocamızın sözü bitti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte hocamızın bu macera-yı hayatiyesi gösteriyor ki Hazret-i Şeyh’in müteveccih olduğu ve ehemmiyetle bahsettiği ve istikbalde gelecek müridi bu olmak için kuvvetli bir ihtimaldir. Hazret-i Şeyh’in vefatından sonra hayatta oldukları gibi tasarrufu ehl-i velayetçe kabul edilen üç evliya-yı azîmenin en a’zamı, o Hazret-i Gavs-ı Geylanî’dir. Ve demiş:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَفَلَتْ شُمُوسُ الْاَوَّلٖينَ وَ شَمْسُنَا اَبَدًا عَلٰى فَلَكِ الْعُلٰى لَا تَغْرُبُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
fıkrasıyla ba’de’l-memat dua ve himmetiyle müridlerinin arkasında ve önünde bulunmasıyla, böyle hârika keramet-i acibe ile meşhur bir zat, elbette böyle bir zamanda kıymettar bir hizmet-i Kur’aniye bir müridinin vasıtasıyla olacağını onun görmesi ve göstermesi şe’nindendir. Hazret-i Şeyh’in bahsettiği ehemmiyetli müridi ve talebesi ve himaye-gerdesi olan şahıs; binden sonra, on dördüncü asırda geleceğine bir îmadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Süleyman, Sabri, Zekâi, Âsım, Re’fet, Ali, Ahmed Hüsrev, Mustafa Efendi, Rüşdü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed Galib, Zühdü, Bekir Bey, Lütfü, Mustafa, Mustafa, Mesud, Mustafa Çavuş, Hâfız Ahmed, Hacı Hâfız, Mehmed Efendi, Ali Rıza (r. aleyhim)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ŞEYH-İ GEYLANÎ’NİN FIKRASIYLA KERAMETKÂRANE VERDİĞİ HABER-İ GAYBÎNİN TETİMMESİDİR==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَنَا لِمُرٖيدٖى fıkrasında مُرٖيدٖى “Molla Said” kelimesine tam tevafuk ediyor. Yalnız bir elif fark var. Elif ise kaide-i sarfiyece “elfün” okunur. Elfün ise bindir. Demek bin iki yüz doksan dörtte (1294) dünyaya gelecek bir müridi, bu مُرٖيدٖى lafzında muraddır. Çünkü لِمُرٖيدٖى de lâm sayılsa iki yüz doksan dört (294) eder ki bir tek fark ile Said’in tarih-i veladetine tevafuk eder. Esas Arabî sayılsa fark yoktur. Lâmsız مُرٖيدٖى ise iki yüz altmış dört (264) eder. “Molla Said” dahi iki yüz altmış beş (265) eder. “Molla”daki elif, bine işaret olduğu için mütebâkisi iki yüz altmış dört (264) kalır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Şu zamanda dellâl-ı Kur’an ve hâdim-i Furkan olan o adamın iki ismi ve iki lakabı var. “El-Kürdî” lakabı ile “Molla Said” ismi اَنَا لِمُرٖيدٖى fıkrasında zahir görünüyor. “Nursî” lakabıyla “Bedîüzzaman Said” ismiكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ fıkrasında aşikâr görünüyor. Hattâ hizmet-i Kur’aniyede en mühim bir arkadaşı ve hâlis bir talebesi olan Hulusi Bey’e لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَعٖيشُ سَعٖيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتٖى fıkrasında işaret olduğu gibi diğer bir kısım talebelerine işaretler var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur talebeleri namına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rüşdü, Hüsrev&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==SAİD KENDİ SÖYLÜYOR==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Şeyh-i Geylanî, hizmet-i Kur’aniyeye nazar-ı dikkati celbetmek ve o hizmet-i Kur’aniye âhir zamanda dağ gibi büyük bir hâdise olduğuna işaret için kerametkârane şu hizmette istidat ve liyakatimin pek fevkinde bulunması ve fedakâr, çalışkan kardeşlerimle çalıştığımıza fazilet noktasından değil belki sebkatiyet noktasından ismimi bir derece göstermesi beni epey zamandır düşündürüyordu. Acaba bunun izharında manevî bir zarar bana terettüp eder, bir gurur, bir hodfüruşluk getirir diye sekiz on senedir tevakkuf ettim. Bugünlerde izhara bir ihtar hissettim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem kalbime geldi ki: Hazret-i Şeyh bana bir pâye vermedi. Belki Said isminde bir müridim mühim bir hizmette bulunacak, fitne ve belalardan izn-i İlahî ile ve Şeyh’in duasıyla ve himmetiyle mahfuz kalacak.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem uzak yerde taşlar görünmez, dağlar görünür. Demek sekiz yüz sene bir mesafede görünen, hizmet-i Kur’aniyenin şâhikasıdır; yoksa Said gibi karıncalar değil. Madem bu keramet-i Gavsiyeyi ilan ve izharından, Kur’an şakirdlerinin ve hizmetkârlarının şevki artıyor, elbette arkalarında Şeyh-i Geylanî gibi kahramanlar kahramanı zatlar himmet ve dualarıyla ve izn-i İlahî ile himaye ettiklerini bilseler şevk ve gayretleri daha artar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Bunu, kardeşlerimi fazla şevke ve ziyade gayrete getirmek için izhar ettim. Eğer kusur etmiş isem Cenab-ı Hak affetsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَيَا مُنْشِدًا نَظْمٖى fıkrasında dahi Hazret-i Şeyh’in (ra) muhatabı şüphesiz Bedîüzzaman Molla Said’dir (ra).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Şu acib kasidesinin âhirindeki şu beş beyitte beş kelime, medar-ı nazar-ı Şeyh ve mahall-i hitab-ı Gavsîdir. Ve o beş kelime ise لِمُرٖيدٖى ve مُرٖيدٖى ve مُنْشِدًا ve قَادِرٖى ve سَعٖيدًا lafızlarıdır. Said’in dahi iki lakabı olan Nursî, El-Kürdî; iki ismi Molla Said, Bedîüzzaman bu beş kelimede bulunur. Hazret-i Gavs’ın medar-ı teveccüh ve hitabı olan şu beş kelimesinde, aşikâr bir surette, mezkûr iki isim ve lakap, ilm-i cifir kaidesinde makam-ı ebced ile görünmesi şüphe bırakmıyor ki Hazret-i Şeyh, kasidesinin âhirinde onunla konuşuyor, ona teselli verip teşci ediyor. وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقٖينَ sırrıyla muvaffakıyetine teminat veriyor. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ ۞ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَيَا مُنْشِدًا نَظْمٖى fıkrasında نَظْمٖى kelimesi, makam-ı ebcedîsi bin (1000) olup رِسَالَةُ النُّورِ iki farkla, رَسَائِلُ كِتَابِ النُّورِ un (iki medde sayılmazsa ve şedde de lâm sayılsa) makam-ı ebcedîsi yine bindir. Demek فَيَا مُنْشِدًا نَظْمٖى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ fıkrasının meal-i gaybîsi şudur ki: يَا مُؤَلِّفَ رِسَالَةِ النُّورِ جَاهِدْ بِهَا فَقُلْ وَلَا تَخَفْ Yani “Korkma, Sözlerini söyle, neşrine çalış!” وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Amma فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ fıkrasında şâyan-ı hayret bir tevafuk var ki: İlm-i cifir kaidesiyle makam-ı ebcedîsi bin üç yüz otuz iki (1332) eder. Şu halde يَا مُنْشِدًا نَظْمٖى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ meal-i gaybîsi “Yâ Risaletü’n-Nur ve Sözler sahibi! Bana bak. Gafil davranma! Bin üç yüz otuz ikide mücahedeye başla; Sözleri korkma yaz, söyle!” Filhakika Said (ra) Hürriyet’ten sonra az bir zamanda mücahedesinde tevakkuf etmiş ise bin üç yüz otuz ikide İşaratü’l-İ’caz’ı telif ile beraber Eski Said’den sıyrılmak niyet edip Yeni Said suretinde bütün kuvvetiyle mücahede-i maneviyeye başlayıp iki üç sene sonra da Dârülhikmeti’l-İslâmiyede bir iki sene Hazret-i Gavs-ı Geylanî’nin şu vasiyetini ve emrini imtisal ederek envar-ı Kur’aniyeyi neşretmiş. Lillahi’l-hamd, şimdiye kadar devam ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu şâyan-ı hayret fıkrada cây-ı dikkat şu nokta var ki Hazret-i Gavs, doğrudan doğruya altıncı asırdan şu asrımıza bakıyor. O altıncı asrın âhirlerinde Hülâgu felaketi gibi feci, dehşetli, meşhur fitnenin çok elîm ve feci ve kuburdaki emvatı ağlattıracak derecede dehşetli bir nev’i, şu on dördüncü asırda bulunuyor. Bu iki asır birbirine tevafuk ediyor ki Hazret-i Şeyh ondan buna bakıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur talebeleri namına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Re’fet, Hüsrev, Hâfız Ali, Sabri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ŞU KERAMET-İ GAVSİYE MÜNASEBETİYLE ÜÇ NOKTA BEYAN EDİLECEK==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nokta: Hazret-i Gavs’ın kasidesinin başında bu beş satırdan evvel; acib, pek garib, çok beliğ, nazdarane tahdis-i nimet suretinde bir dava-yı iftiharkârane ifade eden iki sahifelik kasidesindeki hârika davasına delil olarak bir keramet-i bâhireyi âdeta mu’cizeye yakın bir hârikayı göstermek lâzım geliyordu. İşte o akılları hayrette bırakan mertebeye lâyık olduğunu gösterir bir keramet izhar etti ki sekiz yüz sene bir mesafede Cenab-ı Hakk’ın izniyle, i’lamıyla zamanımızı tafsilatıyla görür tarzında, bizim gibi âciz, zayıf talebelerine ders verip teşvik eder. İşte Hazret-i Gavs’ın davasına bu ihbar-ı gaybîsi en bâhir bürhan olduğu gibi Risale-i Nur’un eczalarının hakkaniyet ve ulviyetine bir hüccet-i kātıa hükmündedir. Evet Hazret-i Şeyh, bu kasidesiyle Sözler’in hakkaniyetini imza ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nokta: Ehl-i tarîkat ve hakikatçe müttefekun aleyh bir esas var ki: Tarîk-ı Hak’ta sülûk eden bir insan, nefs-i emmaresinin enaniyetini ve serkeşliğini kırmak için lâzım gelir ki nazarını nefsinden kaldırıp şeyhine hasr-ı nazar ede ede tâ fena fi’ş-şeyh hükmüne gelir. “Ben” dediği vakit, şeyhinin hissiyatıyla konuşur ve hâkeza… Tâ fena fi’r-resul, fena fillaha kadar gider.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, nasıl ki gayet fedakâr ve sadık bir hizmetkâr, bir yaver, efendisinin hissiyatıyla güya kendisi kendisinin efendisidir ve padişahıdır gibi konuşur. “Ben böyle istiyorum.” der; yani “Benim seyyidim, üstadım, sultanım böyle istiyor.” Çünkü kendini unutmuş, yalnız onu düşünüyor. “Böyle emrediyor.” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öyle de Gavs-ı Geylanî, o hârika kasidesinin tazammun ettiği ezvak-ı fevkalâde, Hazret-i Şeyh’in sırr-ı azîm-i Ehl-i Beyt’in irsiyetiyle Âl-i Beyt’in şahs-ı manevîsinin makamı noktasında ve Zat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâmın verasetiyle hakikat-i Muhammediyesinde (asm) kendini gördüğü gibi fena-yı mutlak ile Cenab-ı Hakk’ın tecelli-i zatîsine mazhariyet noktasında, kasidesinde o sözleri söylemiş. Onun gibi olmayan ve o makama yetişmeyen onu söyleyemez, söylese mes’uldür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Şeyh veraset-i mutlaka noktasında, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın kadem-i mübareğini omuzunda gördüğü için kendi kademini evliyanın omuzuna o sırdan bırakıyor. Kasidesinde zahir görünen temeddüh ve iftihar değil belki tahdis-i nimet ve âlî bir şükürdür. Yalnız bu kadar var ki muhibbiyet makamı olan makam-ı niyazdan, mahbubiyet makamı olan nazdarlık makamına çıkmış. Yani tarîk-ı acz ve fakrdan, meşreb-i aşk ve istiğraka girmiş. Ve kendine olan niam-ı azîme-i İlahiyeyi yâd edip bihakkın müftehirane şükretmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nokta: Keramet, mu’cize gibi Cenab-ı Hakk’ın fiilidir, hediyesidir, ihsanıdır ve ikramıdır; beşerin fiili değildir. O keramete mazhar olan zat ise bazen biliyor, bazen bilmiyor; vukuundan sonra bilir. Keramete mazhariyetini kable’l-vuku bilen ve ikram-ı İlahîye ihtiyarıyla tevfik-i hareket eden kısım, eğer enaniyetten bütün bütün tecerrüd etmiş ise ve Hazret-i Gavs gibi kudsiyet kesbetmiş ise Cenab-ı Hakk’ın izniyle, o kerametin her tarafını bilerek kendisi sahip çıkar, bilir ve bildirir. Fakat bununla beraber, madem o keramet ikramdır; bütün tafsilatıyla keramet sahibine de meşhud olmak lâzım değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sırra binaen Hazret-i Şeyh i’lam-ı Rabbanî ve izn-i İlahî ile bu asrı görmüş ve hizmet-i Kur’aniyenin etrafında bizleri müşahede edip nazar-ı şefkatiyle bakmış. O beş satır, sırf bir keramet ve intak-ı bi’l-hak ve bir ikram-ı İlahî ve veraset-i Nebeviye itibarıyla zuhur ettiğinden mu’cizevari, kudret-i beşer fevkinde bir şekil almış. Sun’î, irade-i Şeyh ile olduğu değildir. Çünkü intaktır. Ruh-u kudsîsi hissetmiş, görmüş. İrade ve ihtiyar yetişemiyor. Akıl ise ruhun harekâtını ihata edemez. Lisan, ne kadar aklın dekaik-ı tasavvuratının tercümesinde âciz ise ihtiyar dahi ruhun dekaik-ı harekâtının derkinde o derece âcizdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Gavs, o derece yüksek bir mertebeye mâlik ve o derece hârika bir keramete mazhardır ki kâfirlerin bir kısmı demiş: “Biz İslâmiyet’i kabul edemiyoruz fakat Abdülkadir-i Geylanî’yi de inkâr edemiyoruz.” Hem evliyayı inkâr eden Vehhabî’nin müfrit kısmı dahi Hazret-i Şeyh’i inkâr edemiyorlar. Evliya onun derece-i celaletine yetişmediği, bütün ehl-i tarîkatça teslim edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte böyle güneş gibi bir mu’cize-i Muhammediye (aleyhissalâtü vesselâm) yüksek ve sönmez bir bârika-i İslâmiyet olan bir zat-ı nuraninin gayb-aşina nazarıyla asrımızı görüp, böyle bir keramet izharıyla teselli verip teşci etmek şe’nindendir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba hiç mümkün müdür ki “Sultanü’l-evliya” makamını ihraz etmiş ve hamiyet-i İslâmiye ile zamanındaki padişahları titretmiş ve kuvve-i kudsiye ile mazi ve müstakbeli hazır gibi izn-i İlahî ile görmüş ve mematında dahi hayatındaki gibi daimî tasarrufu bulunduğu tasdik edilmiş olan bir kahraman-ı velayet, bu asrımıza ve bu asır içindeki kemal-i acz ve zaaf ile Kur’an’ın hizmetinde çalışan ve insafsız düşmanların hücumuna maruz ve teselli ve temine muhtaç bîçare Kur’an’ın hâdimlerine ve talebelerine lâkayt kalabilir mi? Hiç mümkün müdür ki bizimle münasebettar olmasın? Sekiz dokuz belki on beş kuvvetli delilden kat’-ı nazar, edna bir işaret kelâmında bulunsa bize baktığına delâlet eder; hafî bir işaret etse kâfidir. Çünkü makam iktiza ediyor, mutabık-ı mukteza-yı haldir ve münasebet kavîdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey benimle beraber Hazret-i Şeyh’in teveccüh ve duasına mazhar kardeşlerim! Şu üstadımız, bizi istikbalde adem zulümatı içinde düşünüp bizimle meşgul olurken, biz o mazide mevcud ve nur perdeleri içinde Üstadımızı ve Üstadımızın üstadı ve ceddi olan Fahrü’l-âlemîn aleyhissalâtü vesselâm Efendimizin teveccühlerinden gaflet etmek, onlara istinad etmemek lâyık mıdır? Madem onlar bizi düşünüyorlar, biz de bütün kuvvet ve ruhumuzla onlara itimat edip ve emirlerine bilâ-kayd u şart itaat etmeliyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i dünyanın telsiz telgraf ve telefonları şarktan garba gittiği gibi işte ehl-i hakikatin de maziden, dokuz yüz sene mesafe-i azîmeden müstakbele böyle manevî telefonları işleyebilir ve manevî teleskopları görebilir. Malûmdur ki zayıf emareler içtima ettikçe kuvvet bulur, delil hükmüne geçer. İncecik ipler, içtima ettikçe kopmaz halat olur. Küllî umumî kayıtlar, içtima ettikçe hususiyet peyda edip taayyün eder. Bu sırra binaen, Hazret-i Şeyh’in bu beş satırında sekiz dokuz kuvvetli işaretin içtimaında hiç şek ve şüphe bırakmadı ki Hazret-i Şeyh, şimdiki Kur’an-ı Hakîm’in şakirdlerine biiznillah üstadlık ediyor, bihavlillah şefkati altında himaye ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cem’-i kutbiyet ve ferdiyet ve gavsiyet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İle üç sütun üzerine durur&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Râyet-i ulviyet-i şeyh-i hakkanîdir hitab-ı Abdülkadir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İlham-ı Hudâ, kitab-ı Abdülkadir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bâzü’l-eşheb ferd-i ferîd-i deveran&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gavs-ı A’zam Cenab-ı Abdülkadir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==RİSALE-İ NUR ŞAKİRDLERİNİN BİR FIKRASIDIR==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ۞ تَعٖيشُ سَعٖيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İlm-i cifir ile manası: “Ey Said! Sen, zamanın Abdülkadir’i ol, ihlas-ı tammı kazan, fakrınla beraber maişetini düşünme, nâstan minnet alma, ismin Said olduğu gibi maişette de mesud olacaksın! Muhabbetimde sadık olduğundan ve ihlasa çalıştığından, Hulusi gibi muhlis talebeler ve yardımcılar ve Süleyman, Bekir gibi sadık hizmetkârlar ve Sabri gibi tam takdir edici ve ciddi müştak talebeler size verilmiş.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet lillahi’l-hamd, Gavs’ın sarahat derecesinde ihbar ettiği hal vuku bulmuştur. Gavs-ı A’zam “Said” namıyla tesmiye ettiği müridinin tarihçe-i hayatında en mühim noktaları beyan etmekle beraber, ilm-i cifir esrarıyla sekiz dokuz cihette Said’in başına parmağını basıyor. Beyitlerin mana-yı zahirîsi ile maânî-i cifriyesi birbirine çok yakın olmakla, dokuz vecihteki işaretler birbirini teyid ettiğinden sarahat derecesine çıkmış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَنَا لِمُرٖيدٖى حَافِظًا مَا يَخَافُهُ ۞ وَاَحْرُسُهُ فٖى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İlm-i cifir ile manası: “On dördüncü asırda “El-Kürdî” lakabıyla yâd edilen Molla Said, benim müridimdir. O fitne ve bela asrının her şer ve fitnesinden Allah’ın izniyle ve havl ve kuvvetiyle onun muhafızıyım.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Hürriyet’ten yirmi otuz sene sonraya kadar, yirmi fitne-i azîme içinde fevkalâde bir surette Gavs’ın o müridi mahfuz kalmıştır. Korktuğu şer ve mehalikten bir hıfz-ı gaybî ile kurtulmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مُرٖيدٖى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا ۞ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فٖى اَىِّ بَلْدَةٍ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İlm-i cifir ile manası: “O Gavs’ın müridi olan Saidü’l-Kürdî, Rusya’da esaretle Asya’nın şark-ı şimalîsinde ve ehl-i bid’anın eliyle Asya’nın garbına nefyolunarak kaldığı miktarca ve Sibirya taraflarından firar edip fevkalâde çok bilâdı seyr ü seyahat etmeye mecbur olduğu zaman, Allah’ın izniyle, havl ve kuvvet-i Rabbanî ile ona imdat etmişim ve istimdadına yetişmişim.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Hazret-i Gavs’ın müridi unvanıyla irade ettiği Said (ra) üç sene esaretle Asya’nın şark-ı şimalîsinde mehalik içinde mahfuz kalıp üç dört aylık mesafeyi firar suretiyle katederek çok şehirleri gezip Gavs’ın dediği gibi mahfuz kalmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَيَا مُنْشِدًا نَظْمٖى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ ۞ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İlm-i cifirle manası: Bedîüzzaman Molla Said namıyla yâd olunan ve evrad-ı muntazamasını okuyan müridine der ki: “Benim nazmımı, yani meslek ve meşrebimi ve mücahedatımı gösteren makalatımı söyle. Yani nazmımdan murad, senin Risalelerin ve Sözlerin ve Mektubatındır. فَقُلْهُ وَ لَا تَخَفْ Bin üç yüz otuz ikide (1332) o Sözler ile mücahedeye başla. Sen inayet-i İlahiyenin hıfzındasın.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet مُنْشِدًا ilm-i cifirle “Molla Said”i gösterdiği gibi; نَظْمٖى , ظ ile Risaletü’n-Nur’u gösterir ve مٖى ile hem Mektubat’ı hem كَلِمَاتُ سَعٖيدِ الْكُرْدٖى gösterir. “Kelimat” Sözler demektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَقُلْهُ وَ لَا تَخَفْ bin üç yüz otuz ikiyi (1332) gösterir. O tarih, mebde-i cihadıdır. O tarihte İşaratü’l-İ’caz tefsirinin neşriyle mücahedeye başlamış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==KERAMET-İ GAYBİYE-İ GAVSİYE’NİN İŞARATINI TEYİD EDEN ÜÇ REMİZ:==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Remiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَنَا لِمُرٖيدٖى حَافِظًا İlm-i cifir itibarıyla, makam-ı ebcedî hesabıyla bin üç yüz otuz altıyı (1336) gösterir. Demek Hazret-i Gavs, bu tarihte istikbalde gelecek müridini emr-i İlahî ile muhafaza edecek diyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, bu bîçare Said dahi diyor: Nev-i beşere gelen en büyük bir musibet –Harb-i Umumî– hengâmında, çok tehlikelere maruz kaldım. Hazret-i Gavs’ın gösterdiği Arabî tarihte veya az evvel, hârika bir surette kurtuldum. Hattâ bir defa, bir dakikada üç gülle öldürecek yere mukabil bana isabet ettiği halde tesir etmediler. Bitlis’in sukutunda, bir miktar talebelerimle Rus askerlerinin bir taburu içine düştük. Bizi sardılar, her tarafta el ele ateş edildi. Dört tanesi müstesna, bütün arkadaşlarım şehit olduktan sonra taburun dört sıralarını yardık; yine onların içinde bir yere girdik. Onlar üstümüzde, etrafımızda sesimizi, öksürüğümüzü işittikleri halde bizi görmüyordular. Otuz saat, o halde çamur içinde, ben yaralı iken hıfz-ı İlahî ile istirahat-i kalp içinde muhafaza edildim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunun gibi müteaddid tehlikede Hazret-i Gavs’ın gösterdiği tarih-i Arabî itibarıyla, hakikaten bir hıfz-ı İlahî içinde bulunduğumu hissediyordum. Demek Cenab-ı Hak, o kudsî Üstadımı bir melaike-i sıyanet gibi bana muhafız kılmış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu اَنَا لِمُرٖيدٖى حَافِظًا fıkrası, bu fakirin mühim sergüzeştlerine işaret ettiği gibi bu fakirin etrafında hizmet-i Kur’aniye işinde toplanan arkadaşlarından dokuz talebesini “Hâfız” ismiyle işaret ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاَحْرُسُهُ فٖى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ fıkrasında iki hüküm var. Biri şerden, diğeri fitnedendir. Demek ikincisi اَحْرُسُهُ فٖى كُلِّ فِتْنَةٍ ve bu cümle كُلِّ deki şedde sayılmazsa bin üç yüz kırk dört (1344) eder. Evet, bu tarihten şimdiye kadar çok fitne-i mühimmeden, bir himayet-i gaybî ile mahfuz kaldığımı تَحْدٖيثًا لِلنِّعْمَةِ ilan ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Remiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مُرٖيدٖى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا ۞ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فٖى اَىِّ بَلْدَةٍ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
fıkrasında bahsettiği ve konuştuğu müridi ise şarka esareten gittiği tarihi gösterdiği gibi garba nefiy olduğu tarihi de gösterir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu fıkranın hakiki tabiri اِذَا مَا كَانَ مُرٖيدٖى اَسٖيرًا فٖى شَرْقٍ oluyor. Demek zaman-ı esaret مَا كَانَ مُرٖيدٖى اَسٖيرًا فٖى شَرْقٍ de çıkıyor. Ve bin üç yüz otuz yedi (1337) ediyor. İşte bu fakir, o tarih-i Arabîde Rus esaretinde, tek başımla Petrograd’dan bir ay şimal-i şark tarafından firar edip çok enva-ı mehalik varken, Rusça bilmediğim halde, bir muhafaza-i gaybiye altında pek çok bilâdı seyr ü seyahat ettim. Tâ Varşova, Avusturya tarîkiyle İstanbul’a gelip uzun bir daire-i arzda seyahat ettim. Hazret-i Gavs’ın dediği gibi o esaret-i şarkiye ve o seyr-i bilâd-ı kesîre içinde izn-i İlahî ile istigaseme meded görüyordum. Demek izn-i İlahî ile Hazret-i Gavs, melek gibi bu vazifeyi duasıyla yapmış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Amma مَا كَانَ مَغْرِبًا kaydı, tarih-i Arabî olarak bin üç yüz elli bir (1351) meşhur Rumî tarihiyle iki sene fark var. İşte –Hazret-i Gavs’ın dediği gibi– bu fakir, tarih-i Arabî ile bin üç yüz elli birde (1351) şeair-i İslâm içinde mühim tahavvülat zamanında bütün kuvvetimle şeairin muhafazasına hizmetle mükellef olduğum halde, o manevî herc ü mercdeki fırtınalar bizi sarsmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem مَغْرِبًا kelimesi, âhirdeki tenvin ile beraber bin iki yüz doksan iki (1292) eder ki bu fakirin dünyaya gelmesinden bir sene evvel veyahut rahm-ı maderdeki tarihe işaretle beraber كَانَ مَغْرِبًا bin üç yüz on dört (1314) eder. Bin üç yüz on dört senelerinde mevzu-u bahis olan müridi, mühim vartadan kurtulmasına Gavs (ra) işaret ediyor, onun imdadına yetiştim diyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hayatta olan eski talebelerim biliyorlar ki bin üç yüz on dört, bin üç yüz on beş, on altı senelerinde, Van Kalesi ki iki minare yüksekliğinde sırf dağ gibi bir taştan ibarettir, eskiden kalma oda gibi bir in kapısına gidiyorduk. Ayağımdan kunduralar kaydı, iki ayağım birden kaydı. Tehlike yüzde yüz… Başkaca nokta-i istinad kalmadığı halde, büyük bir istinada basmış gibi üç metrelik bir kavisle o mağaranın kapısına atılmışım. Hem ben hem beraberimdeki orada hazır arkadaşlarım, ecel gelmediği için sırf bir hıfz-ı İlahî, hârika bir imdad-ı gaybî telakki ettik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hazret-i Gavs, madem bu kasidesinde sergüzeşt-i hayatımın mühim noktalarına işaret ediyor; elbette bu acib ve en tehlikeli bir sergüzeşt-i hayatıma şu cümlesiyle işaret ediyor denilebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Hazret-i Gavs’ın mezkûr kelimatları, bu fakirin tarih-i hayatımda geçen en mühim noktaları manasıyla ifade ettikleri gibi hesab-ı ebced makamıyla mühim noktaların tarih-i vukularına tevafukları, elbette tesadüfî ve tesadüf işi olamaz. Sair işaratın kuvveti, kat’iyeti, tesadüfü muhal derecesine getirmiştir. Madem bu beş satır kasidesi, bir keramettir; keramet ise mu’cize gibi Cenab-ı Hak tarafındandır, intak-ı bi’l-hak nevindendir, daha beyan etmediğimiz çok esrarı hâvidir, ihtiyar-ı beşer yetişemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==LATÎF BİR TEFE’ÜL==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şeyh Sa’dî-i Şirazî’nin “Bostan”ından Sözler hakkında ben, Hâfız Hâlid, Galib, Süleyman niyet edip açtık. Tefe’ül bu çıktı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
نِگَرْ تَا گُلِسْتَان مَعْنَا شُگُفْت § بَرُو هٖيچْ بُلْبُلْ چُنٖينْ خُوشْ نَگُفْت&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَجَبْ گَرْ بِمٖيرَدْ چُنٖينْ بُلْبُلٖى § كِه اَزْ اُسْتُخٰوانَشْ نَرُويَدْ گُلٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Meali: Yani “Gel, bak, güller bağı şeklinde hakikat gülleri açılmış. Böyle hakikat bahçesinde hiçbir bülbül, böyle şirin, hoş nağme etmemiştir. Nasıl oluyor ki böyle bir bülbül öldükten sonra onun kemiklerinden güller açılmasın.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu meal, maksadımıza o kadar yakındır ki tabire lüzum yoktur. Yalnız gülistanımız; ebedî Kur’an cennetindendir, ondan gelmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mehmed Tevfik, Galib, Süleyman, Hâfız Hâlid, Said (ra)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gavs, meşhur kasidesinde –sarahat derecesinde– bizlerden yani hizbü’l-Kur’an’dan haber verdiği gibi daha birkaç yerde yine işarî bir tarzda haber veriyor. Ezcümle, o kasidenin arkasında “Mecmuatü’l-Ahzab”ın 563’üncü sahifesinde, yine o malûm müridinden bahsediyor ve beytinde diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَمُرٖيدٖى اِذَا دَعَانٖى بِشَرْقٍ اَوْ بِغَرْبٍ اَوْ غَارٍ فٖى بَحْرِ طَامٖى اَغِثْهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Garpta beni çağırdığı vakit, onun imdadına yetişeceğim.” Evet doğrudur. Arabî tarih ile bin üç yüz otuz dokuzda (1339) müthiş bir buhran-ı ruhî ve dehşetli bir heyecan-ı kalbî ve dağdağalı bir teşevvüş-ü fikrî geçirdiğim sıralarda, pek şiddetli bir surette Hazret-i Gavs’tan istimdad eyledim. Bir iki yerde bahsettiğim gibi Fütuhu’l-Gayb kitabı ile ve dua ve himmetiyle imdadıma yetişti ve o buhranı geçirdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte o müridi ise bîçare Saidü’l-Kürdî olduğunu meşhur kasidesinde kat’î gösterdiği gibi bu kasidede de فَمُرٖيدٖى den murad odur. Çünkü دَعَانٖى بِغَرْبٍ ebced hesabıyla bin üç yüz otuz dokuz (1339) eder. O zaman memleketime nisbeten garp sayılan İstanbul’da idim. دَعَانٖى بِغَرْبٍ makam-ı ebcedîsi zaman-ı istimdadıma tevafuk ediyor. Hesapta اِذَا lafzı dâhil olmaz. Çünkü اِذَا zamanı gösteriyor دَعَانٖى بِغَرْبٍ cümlesi o mübhem zamanı tayin ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem ezcümle “Mecmuatü’l-Ahzab”ın ikinci cildinin 379’uncu sahifesinde Hazret-i Gavs’ın “Virdü’l-İşâ” namındaki münâcatında şu fıkra var:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَالْوَاصِلُ ([&amp;lt;ref&amp;gt;فَالْوَاصِلُ kelimesi müteaddî olmak cihetiyle, Sözleriyle selâmete îsal edici demektir.&amp;lt;/ref&amp;gt;]*) اِلٰى سَاحِلِ السَّلَامَةِ هُوَ السَّعٖيدُ الْمُقَرَّبُ ([&amp;lt;ref&amp;gt;اَلْمُقَرَّبُ müşedded “ra” bir sayılsa Üstadımızın lakabı olan النّورسى kelimesinin aynıdır. Yalnız atıf için “vav” var. Tam tevafukla, mukarrebden murad, Nurslu olduğunu gösteriyor. اَلْمُقَرَّبُ de şeddeli “ra” iki sayılsa “Bedîüzzaman Nursî” yâ-i muhaffefle aynıdır. Yalnız iki fark var. İki hemze-i vasl sayılsa tam tamına tevafukla اَلْمُقَرَّبُ doğrudan doğruya ona işaret ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şamlı Tevfik, Süleyman, Ali&amp;lt;/ref&amp;gt;]**) وَذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ وَ الْمُعَذَّبُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Gavs’ın şu fıkrası فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعٖيدٌ âyetinin bir nevi tefsiridir. Şu küllî âyetin bir kısım efradını, altıncı asır ve on dördüncü asırda âyetin külliyetinde dâhil bir kısım efrad-ı mahsusayı irae ettiğine müteaddid emareler var. Âyetin külliyetinde (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Âyetin külliyetinde saadet noktasında mazhariyetine mâsadak olmak için milyarlar dereceden yalnız bir derece murad olduğumuzu anlasak, ebede kadar şükretsek o nimetlerin hakkını eda edemeyiz. Hazret-i Gavs’ın işaretinden anlaşılıyor ki o muhit âyetin denizinden bir katre kadar hissemiz var. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى&lt;br /&gt;
&amp;lt;/ref&amp;gt;) tevafuk sırrıyla فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ kelimesinde bu zamanın en büyük şakîlerinden üçüne cifirce tevafuk etmesi, o küllî âyette bunlar dahi kasden murad olduklarına emaredir belki işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Hazret-i Gavs bu âyetteki bu emareden, bu zamana bakmış. Mezkûr fıkrasını küllî âyete bir nevi hususi tefsir yaparak, kasidesinde kerametkârane bahsettiği fitne-i âhir zaman içindeki şakirdlerini görüp o zamanın şakîlerinin şerrinden muhafaza edildiği ve burada münâcatında dahi o kasidenin mealine bakıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu fıkra-i Gavsiyede bir îma var. Buradaki “Said” lafzında, meşhur kasidesindeki تَعٖيشُ سَعٖيدًا kelimesine hafî bir işaret olduğu gibi ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ fıkrasıyla kendisinden sonra vuku bulan ve ulûm-u İslâmiyeyi mahvetmek niyetiyle kütüphaneleri Dicle ve Fırat nehrine atan Hülâgu felaketini haber vermekle beraber; Hülâgu gibi ulûm-u İslâmiyeye perde çeken şakîleri dahi mezkûr âyete istinaden haber veriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet فَالْوَاصِلُ اِلٰى سَاحِلِ السَّلَامَةِ fıkrasıyla Hizbü’l-Kur’an’a işaret ettiği gibi ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ وَ الْمُعَذَّبُ fıkrasıyla ulûm-u İslâmiyeyi imha niyetiyle Hülâgu ve vüzerası gibi davranan bazı malûm insanların isimleri ilm-i cifirce dahi mezkûr âyetin işaretine istinaden tam tevafuk ediyor, gösteriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malûmdur ki tevafuk, ilm-i cifrin anahtarlarından mühim bir anahtardır. Eğer bir tevafuk ise delâlet denilmez fakat hafî bir îma olur. Eğer iki cihet ile aynı meseleye tevafuk gelse îmadan remiz derecesine çıkar. Eğer iki üç cihetle aynı meseleye gelse işaret olur. Eğer maânî-i elfaz, işarat-ı harfiyeye münasip gelse ve işaretle bahsedilen insanların ahvali o manaya mutabık ve muvafık olsa o işaret o vakit delâlet derecesine çıkar. Eğer altı yedi vecihle tevafukla beraber, mana-yı kelimat işaret-i harfiyeye muvafık gelse ve mukteza-yı hale de mutabık olsa o delâlet, o vakit sarahat derecesine çıkar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu düstura binaen Şeyh-i Geylanî o meşhur kasidesinde sarahat derecesinde Hizbü’l-Kur’an’dan bahsettiği gibi وِرْدُ الْعِشَاءِ münâcatında dahi mezkûr âyete istinaden Hizbü’l-Kur’an’ın bir hâdimini tasrihen ve arkadaşlarını da işaret derecesinde haber veriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gavs-ı A’zam’ın istikbalden haber verdiği nevinden, meşhur Şeyhülislâm Ahmed-i Câmî dahi İmam-ı Rabbanî (ra) olan Ahmed-i Farukî’den haber verdiği gibi Celaleddin-i Rumî, Nakşibendîlerden haber vermiş. Daha bu neviden çok evliyalar, vakıa mutabık haber vermişler. Fakat onların bir kısmı sarahate yakın haber vermişler, diğer bir kısmı haberleri çendan bir derece mübhem, mutlaktır fakat bahsettikleri zatlar makam sahibi ve büyük olduklarından, büyüklükleri ve taayyünleri cihetiyle o mübhem ihbar-ı gaybîyi bi’l-istihkak kendilerine almışlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, Ahmed-i Câmî (ks) demiş ki: “Her dört yüz sene başında mühim bir Ahmed gelir. Bin tarihi başındaki Ahmed en mühimmidir.” Yani o elfin müceddididir. İşte böyle mutlak bir surette söylediği halde, İmam-ı Rabbanî’nin (ks) büyüklüğü ve teşahhusu, o haber-i gaybîyi kat’iyen kendine almış. Hazret-i Mevlana Celaleddin-i Rumî de (ks) Nakşibendî’den mübhem bir surette bahsetmiş fakat Nakşîlerin büyüklüğü ve yüksekliği ve teşahhusları, o haberi de bi’l-istihkak kendilerine almışlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu kerametkârane ihbar-ı gaybî nevinden Gavs-ı A’zam (ks) dahi Hizbü’l-Kur’an’dan –işarî bir surette– haber verdiği gibi; Hizbü’l-Kur’an’ın bir hâdimi olan bu bîçare Said’i (ra) iki yerde sarahaten haber veriyor. Mübhem ve mutlak bırakmadığının sırrı budur ki: Bu bîçare Said, makam sahibi olmamış iken ve büyük değil iken ve mutlak tabiri teşhis edecek bir teşahhus yokken, lütf-u İlahî ile büyük bir makamın hizmetinde bulunmasıdır. Âdeta bir nefer iken müşiriyet makamı hizmetinde bulunmasıdır. İşte küçüklüğü ve ehemmiyetsizliği içindir ki Hazret-i Gavs öteki evliyaya muhalif olarak yalnız işaretle kalmayıp –sarahat derecesinde– parmağını onun başına basıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sergüzeşt-i hayatımda geçen ve çoğunu gizlediğim çok hârika vakıalar vardı. Kendimi hiçbir vecihle keramete lâyık görmediğim için onları bazen tesadüfe, bazen de başka esbaba isnad ediyordum. Şimdi kanaatim geliyor ki o hârikalar, Gavs-ı A’zam’ın bir silsile-i kerametini teşkil ederler. Demek onun duasıyla, himmetiyle, ona kerameten ve bize ikram nevinden, bir nevi inayet-i İlahiyeye mazhar olmuşuz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Ben menfî olarak İstanbul’a getirildiğim vakit, bir zaman Meşihat-ı İslâmiye dairesinde bulunan Dârülhikmeti’l-İslâmiyedeki hizmet-i Kur’aniyeye çalıştığım için o alâkadarlık cihetinde “Meşihat Dairesi ne haldedir?” diye sordum. Eyvah! Öyle bir cevap aldım ki ruhum, kalbim ve fikrim titrediler ve ağladılar. Sorduğum adam dedi ki: “Yüzer sene envar-ı şeriatın mazharı olmuş olan o daire, şimdi büyük kızların lisesi ve mel’abegâhıdır.” İşte o vakit öyle bir halet-i ruhiyeye giriftar oldum ki dünya başıma yıkılmış gibi oldu. Kuvvetim yok, kerametim yok, kemal-i meyusiyetle âh vâh diyerek dergâh-ı İlahiyeye müteveccih oldum. Ve bizim gibi kalpleri yanan çok zatların hararetli âhları, benim âhıma iltihak ettiler. Hatırıma gelmiyor ki acaba Şeyh-i Geylanî’nin duasını ve himmetini, duamıza yardım için istedim mi, istemedim mi bilmiyorum. Fakat her halde o eskiden beri nurlar yeri olmuş bir yeri zulmetten kurtarmak için bizim gibilerin âhlarını ateşlendiren onun duasıdır ve himmetidir. İşte o gece Meşihat kısmen yandı. Herkes vâ-esefâ dedi. Ben ve benim gibi yananlar, elhamdülillah dedik. Zannederim ki bu fakir millete iki yüz milyon zarar veren adliye dairesindeki yangında böyle bir mana var. İnşâallah bu da bir ikaz ve intibahı verecektir. Ateş bazen sudan ziyade temizlik yapar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakikatli bir latîfe: Sultan Süleyman-ı Kanunî, kesretli kırk çeşme sularını İstanbul’a getirdiği vakit, Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi ona demiş: “Hilaf-ı şeriat kanunları Avrupa’dan getirdiğin cihetle, İstanbul’a öyle bir bok sıçtın ki o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse yüz senede temizleyemez.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Gavs-ı A’zam gibi büyük veliler, bazı evkatta, mazi ve müstakbeli hazır gibi müşahede ederler. Neden maziye ait cihette sarahat suretinde haber veriyorlar da istikbalden hafî remizlerle, gizli işaretlerle bahsediyorlar?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elcevap: لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ âyetiyle عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلٰى غَيْبِهٖٓ اَحَدًا اِلَّا مَنِ ارْتَضٰى مِنْ رَسُولٍ âyeti ifade ettikleri kudsî yasağa karşı ubudiyetkârane bir hüsn-ü edep takınmak için tasrihten işaret mesleğine girmişler. Tâ ki işaretler ile remiz ile anlaşılsın ki ihtiyarsız niyetsiz bir surette talim-i İlahî ile olmuştur. Çünkü istikbalî olan gaybiyat, niyet ve ihtiyar ile verilmediği gibi niyet ile de müdahale etmek, o yasağa karşı adem-i itaati işmam ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==HAZRET-İ GAVS’IN KERAMET-İ GAYBİYESİNİ TEYİD EDEN BİR ÂYETİN İŞARATINDAKİ BİR NÜKTE-İ İ’CAZİYEDİR==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’dan tereşşuh eden o Sözler ve risaleler, Kur’an-ı Hakîm’in bir nevi müstakim tefsiri ve hakaik-i imaniyenin istikametli ve kuvvetli delilleri olduğundan; o risaleler ve Sözler’e gelen şeref ve takdir ve tahsin, Kur’an’a ve hakaik-i imana aittir. Madem öyledir, bilâ-perva derim ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ sırrıyla, Kur’an’da elbette bu istikametli tefsirinin istikametine işaret var. Evet, var. Kur’an o tefsirine hususi bakıyor. Çünkü âyât-ı mühimmeden Sure-i Hud’daki (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Hattâ Resul-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) ferman etmiş ki: شَيَّبَتْنٖى سُورَةُ هُودٍ Yani Sure-i Hud’daki فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ âyeti beni ihtiyarlattırdı. Çünkü ehemmiyeti azîmdir. İstikamet-i tammeyi emrediyor.&amp;lt;/ref&amp;gt;) فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعٖيدٌ âyeti bulunan sahifenin karşısında فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ âyeti, fâ-yı atıf hariç olarak اِسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ makam-ı ebcedîsi bin üç yüz ikidir (1302). Demek اِستَقِمْ deki emr-i has içinde bulunan hitab-ı âmmın hadsiz müstakim efradları içinde, o bin üç yüz iki (1302) tarihinde bir ferdin bir cihette istikamet emrinin imtisali bir hususiyet kazanacak. Demek, on dördüncü asırda Kur’an’dan iktibas edip istikametsiz sakîm yollar içinde sırat-ı müstakimi gösterecek âsârı neşreden bir adamı, o hadsiz efrad içinde dâhil ediyor. Hem o istikametin bir hususiyeti var ki tarihiyle işaret ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Halbuki o asırda şahsen istikamette mümtaz bir hususiyet kesbetmek çok uzaktır. Demek, şahsî istikamet değil. Öyle ise o adamın teşebbüsüyle neşredilen esrar-ı Kur’aniye, o asırda istikamette imtiyaz kesbedecek. O adam şahsen gayr-ı müstakim olduğu halde, müstakimler içine idhali, o imtiyaza remzeder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madem hakikat budur, ben kat’î bir surette itiraf ediyorum ki hayatım istikametsiz gitmiş, kalbim sekametten kurtulmamış, o kudsî emrin imtisalinden belki yüz derece uzağım. Fakat وَ اَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ sırrıyla o nimete bir şükür olarak derim ki: O bin üç yüz iki (1302) tarihi ise –Arabî tarih itibarıyla olsa– Kur’an okumaya başladığım aynı tarihe tevafuk eder. Ve Rumî tarihi hesabıyla, ilme başladığım tarihe tevafuk eder. Öyle ise o îma edilen fert olabiliriz. Halbuki şahsen bütün hayatı sakîm ve istikametsiz olan bir ferde istikametle îma edilse ve gayr-ı müstakim iken müstakimler içine idhal edilse elbette o ferdin mazhar olacağı âsârın istikametine îmadır. Ve o âsârın istikameti, o tarihte başlayıp dalalet yolları ve zulümat tarîkleri içinde sırat-ı müstakimi gösterecek اِسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ emrini imtisal edecek demektir. Evet, lillahi’l-hamd Risale-i Nur eczaları; Kur’an’ın bu mu’cizane îma-i gaybîsini bilfiil göstermiş, meydandadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu âyetin gizli îmasını اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ âyeti teyid ediyor. Çünkü اِنَّ deki şeddeli nun bir sayılsa tam evvelki âyete tevafuk ile hizbü’l-Kur’an’ın faaliyetine vasıta olan bir hâdiminin Kur’an okumaya başladığı bin üç yüz iki (1302) tarihine, iki fark ile tevafuk etmekle beraber, şeddeli nun iki nun sayılsa bin üç yüz elli (1350) eder ki bu tarihte Kur’an’dan muktebes olan Risale-i Nur etrafında toplanan, bütün kuvvetleriyle Kur’an’ın hizmetlerine çalışan hizbü’l-Kur’an’ın faaliyeti ve dalalet ve zındıkaya manen galebe ettikleri bir zamana tevafuku ise istikbalde tam galebelerine bir îma-i gaybîdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Sen bu zamanın hâdisatına, fitne-i âhir zaman diyorsun. Halbuki hadîste vârid olmuş ki: “Âhir zamanda Allah Allah denilmeyecek, sonra kıyamet kopacak.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elcevap: Evvela: Fitne-i âhir zamanın müddeti uzundur, biz bir faslındayız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâniyen: Yerde Allah Allah denilmeyecekten murad, Allah’a iman kalkacak demek değildir. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Çünkü hadîste vardır ki لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتٖى ظَاهِرٖينَ عَلَى الْحَقِّ اِلٰى قِيَامِ السَّاعَةِ Bu hadîs, diğer hadîsi takyid ediyor.&amp;lt;/ref&amp;gt;) Belki Allah’ın namını değiştirecekler demektir. Nasıl ki yerde Allah Allah denilmezse kıyamet-i kübra kopacak. Bir memlekette de Allah Allah denilmezse bir nevi kıyamet kopmasına işarettir (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Yedi sene evvel yazılan bu işaret-i gaybiye aynen vukua geldi. Herkes gördü. Evet bu geçen zelzele, kıyametin zelzele-i kübrasından haber verir gibi sarstı fakat akılları başlarına gelmedi.&amp;lt;/ref&amp;gt;).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
تَوَسَّلْ بِنَا فٖى كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ ۞ اَغٖيثُكَ فِى الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İlm-i cifirle manası: “Yâ Said! Âhir zamanın fitnelerine yetişip düştüğün zaman, benim dua ve himmetimi kendine vesile ve şefaatçi yap. İnşâallah senin her şeyinde ve her işinde uzun bir zamanda, yani tufuliyet zamanından tâ ihtiyarlığın vaktinde işkenceli esaretine kadar yani bin iki yüz doksan dörtten (1294) tâ bin üç yüz kırk beş (1345) belki altmış dörde (1364) daha ziyade bir zamana kadar Allah’ın izniyle ve kuvvetiyle senin imdadına yetişeceğim.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:28. Lem&#039;a (Sikke)|Yirmi Sekizinci Lem&#039;a]] &amp;amp;larr; [[Risale:Sikke-i Tasdik-i Gaybi|Sikke-i Tasdik-i Gaybi]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-2|Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-2]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:28._Lem%27a_(Sikke)&amp;diff=1828</id>
		<title>Risale:28. Lem&#039;a (Sikke)</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:28._Lem%27a_(Sikke)&amp;diff=1828"/>
		<updated>2016-10-29T07:35:01Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:Sikke-i Tasdik-i Gaybi]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:18. Lem&#039;a (Sikke)|On Sekizinci Lem&#039;a]] &amp;amp;larr; [[Risale:Sikke-i Tasdik-i Gaybi|Sikke-i Tasdik-i Gaybi]] &amp;amp;rarr; [[Risale:8. Lem&#039;a (Sikke)|Sekizinci Lem&#039;a]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=YİRMİ SEKİZİNCİ LEM’A=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’dan haber veren İkinci Keramet-i Aleviye Risalesi’dir. Tamamı Hatt-ı Kur’an Lem’alar mecmuasında, Keramet-i Aleviye kısmı ise Hatt-ı Kur’an Sikke-i Tasdik-i Gaybî mecmuasında neşredilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:18. Lem&#039;a (Sikke)|On Sekizinci Lem&#039;a]] &amp;amp;larr; [[Risale:Sikke-i Tasdik-i Gaybi|Sikke-i Tasdik-i Gaybi]] &amp;amp;rarr; [[Risale:8. Lem&#039;a (Sikke)|Sekizinci Lem&#039;a]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:18._Lem%27a_(Sikke)&amp;diff=1827</id>
		<title>Risale:18. Lem&#039;a (Sikke)</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:18._Lem%27a_(Sikke)&amp;diff=1827"/>
		<updated>2016-10-29T07:34:19Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:Sikke-i Tasdik-i Gaybi]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:8. Şuâ (Sikke)|Sekizinci Şuâ]] &amp;amp;larr; [[Risale:Sikke-i Tasdik-i Gaybi|Sikke-i Tasdik-i Gaybi]] &amp;amp;rarr; [[Risale:28. Lem&#039;a (Sikke)|Yirmi Sekizinci Lem&#039;a]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=ON SEKİZİNCİ LEM’A=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’dan haber veren Birinci Keramet-i Aleviye Risalesi’dir. Hatt-ı Kur’an Lem’alar ve Hatt-ı Kur’an Sikke-i Tasdik-i Gaybî mecmualarında neşredilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:8. Şuâ (Sikke)|Sekizinci Şuâ]] &amp;amp;larr; [[Risale:Sikke-i Tasdik-i Gaybi|Sikke-i Tasdik-i Gaybi]] &amp;amp;rarr; [[Risale:28. Lem&#039;a (Sikke)|Yirmi Sekizinci Lem&#039;a]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:8._%C5%9Eu%C3%A2_(Sikke)&amp;diff=1826</id>
		<title>Risale:8. Şuâ (Sikke)</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:8._%C5%9Eu%C3%A2_(Sikke)&amp;diff=1826"/>
		<updated>2016-10-29T07:33:36Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:Sikke-i Tasdik-i Gaybi]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Birinci Şuâ (Sikke)|Birinci Şuâ]] &amp;amp;larr; [[Risale:Sikke-i Tasdik-i Gaybi|Sikke-i Tasdik-i Gaybi]] &amp;amp;rarr; [[Risale:18. Lem&#039;a (Sikke)|On Sekizinci Lem&#039;a]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=Sekizinci Şuâ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ÜÇÜNCÜ BİR KERAMET-İ ALEVİYE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir İfade-i Meram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malûm olsun ki ben, Risale-i Nur’un kıymetini ve ehemmiyetini beyan etmekle Kur’an’ın hakikatlerini ve imanın rükünlerini ilan etmek ve zaaf-ı imana düşenleri onlara davet etmek ve onların kuvvetlerini ve hakkaniyetlerini göstermek istiyorum. Yoksa hâşâ kendimi ve hiçbir cihetle beğenmediğim nefs-i emmaremi beğendirmek ve medhetmek değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Risale-i Nur zahiren benim eserim olmak haysiyetiyle sena etmiyorum. Belki yalnız Kur’an’ın bir tefsiri ve Kur’an’dan mülhem bir tercüman-ı hakikisi ve imanın hüccetleri ve dellâlı olmak haysiyetiyle meziyetlerini beyan ediyorum. Hattâ bir kısım risaleleri ihtiyarım haricinde yazdığım gibi Risale-i Nur’un ehemmiyetini zikretmekte ihtiyarsız hükmündeyim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İmam-ı Ali’nin radıyallahu anh Âyetü’l-Kübra namını verdiği Yedinci Şuâ Risalesi’ni yazmakta çok zahmet çektiğime bir mükâfat-ı âcile ve bir alâmet-i makbuliyet ve bir medar-ı teşvik olarak bu keramet-i Celcelutiye, inayet-i İlahiye tarafından verildiğine şüphem kalmamış. Tahdis-i nimet kabîlinden bunu Sekizinci Şuâ olarak yazdım. Yoksa haşre dair mühim bir âyetin mu’cizeli olan bürhanlarını yazacaktım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(İmam-ı Ali’nin radıyallahu anh Risale-i Nur’a dair üçüncü bir kerametidir.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, On Sekizinci ve Yirmi Sekizinci Lem’alarda izah ve ispat edilen iki zahir kerametini teyid ve takviye ederek Kaside-i Celcelutiye’sinde Siracünnur’dan sarahat derecesinde haber verdiği gibi yine o kasidede Siracünnur’un en namdar risalelerine parmak basıyor, âdeta alkışlıyor ve sekiz adet remiz ile meşhur bir kısım risalelerini gösteriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==BİRİNCİSİ==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’a tasrih eden تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً fıkrasından sonra Süryanî lisanıyla esma-i hüsnadan istimdad ve suver-i Kur’aniye ile bir münâcat yapıyor. Tam otuz üç surelerle öyle garib ve manidar bir tarzda zikrediyor ki bir kısım sırları ve gaybî haberleri dahi bildirmek istediği anlaşılıyor. Ben sıkıntılı bir zamanda İmam-ı Ali’nin radıyallahu anh Âyetü’l-Kübra namını verdiği Yedinci Şuâ’yı bitirdiğim aynı vakitte –itikadımca bana acele bir mükâfat ve bir ücret olarak– geceleyin Celcelutiye’yi okudum. Birden bir ihtar-ı gaybî gibi kalbime denildi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İmam-ı Ali radıyallahu anh, Risale-i Nur ile çok meşguldür. Mecmuundan haber verdiği gibi kıymettar risalelerine de işaret derecesinde remzedip îma ediyor. Eğer sarîh bir surette gaybdan haber vermek çok zararları bulunduğundan, hikmete münafî olduğu cihetle hikmet-i İlahiye tarafından yasak olmasa idi tasrih edecekti. Mesela, sureleri ta’dad ederken yirmi beşinciye geldiği vakit diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِحَقِّ تَبَارَكَ ثُمَّ نُونٍ وَ سَائِلٍ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ بِسُورَةِ التَّهْمٖيزِ وَ الشَّمْسُ كُوِّرَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ بِالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا وَ النَّجْمِ اِذَا هَوٰى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ بِاِقْتَرَبَتْ لِىَ الْاُمُورُ تَقَرَّبَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ بِسُوَرِ الْقُرْاٰنِ حِزْبًا وَ اٰيَةً&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَدَدَ مَا قَرَاَ الْقَارٖى وَمَا قَدْ تَنَزَّلَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلَاىَ بِفَضْلِكَ الَّذٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَلٰى كُلِّ مَا اَنْزَلْتَ كُتْبًا تَفَضَّلَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu fıkralarda Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesini hayrette bırakan ve üstünde göz ile görünen bir kerametiyle ve kıyamet ve haşri ispat eden hârika hüccetleriyle iştihar eden Yirmi Dokuzuncu Söz’e Hazret-i İmam-ı Ali radıyallahu anh, zikr ü ta’dad ettiği surelerin yirmi dokuzuncu mertebesinde وَالشَّمْسُ كُوِّرَتْ ile ona işaret eder. Çünkü kıyamet kopmasından gayet dehşetli haber veren اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ suresine tam mutabık bir surette o Yirmi Dokuzuncu Söz, kıyametin ve harab-ı âlemin ve mevt-i dünyanın ve hayat-ı âhiretin ve ihya-yı emvatın kat’î hüccetlerini beyan ederken, bu surenin dehşetli tasvirini zikretmesi hem manada hem yirmi dokuzuncu mertebede tetabukları o işareti ispat eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem tahavvülat-ı zerratta boğulan maddiyyunları susturan ve zerratın tahavvülatı ve harekâtını, vazife ve intizamlarını emsalsiz bir tarzda ispat eden Otuzuncu Söz namındaki Zerrat Risalesi’ne Hazret-i İmam-ı Ali radıyallahu anh, otuzuncu mertebede وَبِالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا kasemiyle ona işaret eder. Evet, bu işarette lafzen ve sureten Sure-i وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا ve Risale-i Zerrat, birbirine müşabehet ile beraber mana cihetiyle dahi münasebet var. Çünkü Sure-i وَالذَّارِيَات ın başında tesadüfî ve intizamsız zannedilen temevvücat-ı havaiye, gayet hikmetli ve vazifedar olarak rububiyetin tekvinî emirlerini etrafa yetiştirir diye ifade ettiği gibi Risale-i Zerrat dahi maddiyyunlar tarafından tesadüfî ve intizamsız telakki edilen harekât-ı zerrat dahi gayet hikmetli ve o zerreler muntazam vazifelerle vazifedar olduklarını gayet kuvvetli ve kat’î bürhanlar ile ispat ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem mi’rac-ı Muhammedî aleyhissalâtü vesselâmı delail-i akliye ile gayet makul ve kat’î bir surette ispat eden ve Otuz Birinci Söz namında ve mertebesinde bulunan Risale-i Mi’rac’a, Hazret-i İmam-ı Ali (ra) otuz birinci mertebede mi’rac-ı Ahmedî (asm) ve Kab-ı Kavseyn’deki müşahede ve mükâlemeyi sarîh bir surette başlayan Sure-i وَ النَّجْمِ اِذَا هَوٰى nın başında bulunan وَ النَّجْمِ اِذَا هَوٰى cümlesi ile sarahate yakın bir tarzda o risaleye işaret eder ve Sure-i وَ الطُّورِ yi bırakarak وَ الذَّارِيَات den sonra وَ النَّجْمِ Suresi’ni zikretmesi bu işareti kuvvetlendirir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem şakk-ı kamer mu’cizesini münkirlere karşı kuvvetli deliller ile ispat eden Mi’rac Risalesi’nin zeyli bulunan Şakk-ı Kamer Risalesi namında otuz birinci mertebenin âhirinde olan o risaleye, Hazret-i İmam-ı Ali (ra) şakk-ı kameri nass-ı sarîh ile zikreden Sure-i اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ den iktibas ederek otuz birinci mertebenin akabinde zikredilen وَ بِاِقْتَرَبَتْ لِىَ الْاُمُورُ تَقَرَّبَتْ fıkrasıyla sarahate yakın işaret eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malûmdur ki Risale-i Nur başta otuz üç adet Sözlerdir ve Sözler namıyla yâd edilir. Fakat Otuz Üçüncü Söz müstakil değil belki otuz üç adet Mektubattan ibarettir ve Mektubat namıyla zikredilir. Sonra Otuz Birinci Mektup dahi müstakil değil belki otuz bir adet Lem’alardan mürekkebdir ve Lem’alar adı ile müştehirdir. Sonra Otuz Birinci Lem’a dahi müstakil olmamış, o da inşâallah otuz bir adet Şuâlardan mürekkeb olacak. El-Âyetü’l-Kübra Yedinci ve bu risale Sekizinci Şuâlarıdır. Demek Sözler’in hâtimesi Otuz İkinci Söz’dür. Hem Risale-i Nur’un yıldızları içinde bir güneş hükmünde şakirdlerince telakki edilen Otuz İkinci Söz namındaki üç mevkıflı risale-i hârika ve câmia ve Sözler’in bir cihette hâtimesi ve cem’iyetli neticesi olan o risaleye Hazret-i İmam-ı Ali (ra) onun fevkalâde ehemmiyetini ve câmiiyetini göstermek için Kur’an’ın çok sureleriyle birden Otuz İkinci Mertebe’de وَ بِسُوَرِ الْقُرْاٰنِ حِزْبًا وَ اٰيَةً kasemiyle Otuz İkinci Mertebe’de bulunan o câmi’ risaleye işaret eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un Otuz Üçüncü Söz’ü ise bundan evvel beyan ettiğimiz gibi otuz üç adet mektuplardan ibaret ve Mektubat namında otuz üç kitap ve yüzden ziyade risalelerdir. İşte Hazret-i İmam-ı Ali (ra) otuz üçüncü mertebede ve kaseminde Otuz Üçüncü Söz’ün eczaları olan o yüz on kitap ve mektubata birden işaret etmek için yüz on semavî suhuf namında yüz on muhtasar kitaplar ve o büyük mukaddes kitaplardan istimdad manasında olan şu:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلَاىَ بِفَضْلِكَ الَّذٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَلٰى كُلِّ مَا اَنْزَلْتَ كُتْبًا تَفَضَّلَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
kelâmıyla işaret eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malûmdur ki ilm-i belâgatta ve fenn-i beyanda uzak ve gizli manalara delâlet etmek için karine tabir ettikleri emarelerden ve münasebetlerden birisi bulunsa uzak bir mana ve gizli ve işarî olan bir mefhum, karinenin kuvvetine göre sarîh ve zahir manası gibi kabul edilir. İşte bu kaideye binaen, bu işarî manaların her birisine müteaddid karineler, emareler bulunduğu gibi sair arkadaşları da ona karineler olur. Risale-i Nur’un mecmuundan haber veren sarîh fıkralar dahi her birisine kuvvetli bir karinedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İKİNCİ REMİZ==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’ın El-Âyetü’l-Kübra’sı olan تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَ مَنْ فٖيهِنَّ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ nin hakikat-i kübrasını ve tefsir-i ekberini gösteren ve ramazan-ı şerifin ilhamî bir hediyesi bulunan Yedinci Şuâ Risalesi’ne Hazret-i İmam-ı Ali (ra) Mektubat’a işaretten sonra Lem’alar’a işaret içinde Şuâlar’a bakarak وَ بِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّٖى مِنَ الْفَجَتْ (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;İmam-ı Ali bu fıkra ile işaret eder ki Âyetü’l-Kübra Risalesi yüzünden şakirdleri bir musibete düşecekler ve onun kerameti ve bereketiyle emniyete ve selâmete çıkacaklar. Evet, bu keramet-i Aleviye tam tamına çıktı ki o risale için hapse düşüp ve onun kuvvetli hakikatleri ile kurtuldular.&amp;lt;/ref&amp;gt;) deyip ilm-i belâgatça “müstetbeatü’t-terakib” ve “maârîzu’l-kelâm” denilen mana-yı zahirînin tebaiyetiyle ve perdesinin arkasıyla müteaddid karinelerin kuvvetine göre işaret eder. Ve o acib ve yüksek ve tevhidin hüccetü’l-kübrası ve El-Âyetü’l-Kübra’nın bir alâmet-i kübrası ve bir tefsir-i a’zamı olan risaleye “Âyetü’l-Kübra” namını veriyor. Ve o namla hem menbaı olan Âyetü’l-Kübra’nın azametini hem bu Yedinci Şuâ olan vahdaniyetin ve tevhidin bürhan-ı a’zamının fevkalâde kuvvetini ilan eder, haber verir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i İmam-ı Ali’nin (ra) bu büyük iltifatına, bu risalenin liyakatine her kimin bir şüphesi varsa gelsin bir defa o risaleyi okusun. Eğer evet lâyıktır, demezse bana tuh desin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Kur’an’ın aleyhinde bin seneden beri müntakimane hazırlanan dinsizlerin itirazlarını ve kâfir feylesofların teraküm edip şimdi yol bularak intişar eden şüphelerini ve Kur’an’ın dehşetli darbelerinden intikam besleyen muannid Yahudilerin ve mağrur bir kısım Hristiyanların hücumlarını def’edip mukabele eden ve her asırda Kur’an’ın pek çok kahramanları ve manevî kaleleri vardı. Şimdi ihtiyaç bir ikiden, yüze çıkmış. Ve müdafiler yüzden, iki üçe inmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem hakaik-i imaniyeyi, ilm-i kelâmdan ve medreseden öğrenmek çok zamana muhtaç bulunduğundan bu zamanda o kapı dahi kapandı. Hem çabuk hem herkes anlayacak bir tarzda en derin hakikatleri talim eden Risale-i Nur, elbette İmam-ı Ali radıyallahu anhın bu iltifatına lâyıktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem İmam-ı Ali (ra) onuncu mertebe-i ta’dadında onuncu sure olarak ve kıyamet ve Leyle-i Berata bakan وَبِسُورَةِ الدُّخَانِ فٖيهَا سِرًّا قَدْ اُحْكِمَتْ deyip mana-yı işarîsiyle Onuncu Söz namında ve mertebesinde olan Haşir Risalesi’ne işaretle beraber o risalenin fevkalâde ehemmiyetini ve gayet muhkem olduğunu ve o zamanın dumanlı karanlıklarını izale eden bir Leyle-i Beratın bir kandili hükmünde bulunmasına ve haşir ve kıyametin bir alâmeti olan duhan hem Leyle-i Beratın senevî olarak hikmetli tefrik ve taksim-i umûr noktalarıyla ve başka karineler ile îmaen ve remzen haber veriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Onuncu Söz, çok ehemmiyetli bir belayı def’etti. Hürriyet-i efkâr serbestiyeti ve Harb-i Umumî sarsıntısı vaktinde haşri inkâr eden münafıklar, fırsat bulup çok yerlerde zehirli fikirlerini izhara başladıkları bir zamanda, Onuncu Söz çıktı ve tabedildi. Bin nüshası etrafa yayıldı. Onu gören herkes kemal-i iştiyak ve merakla okudu. Zındıkların kâfirane fikirlerini tam kırdı ve onları susturdu. İmam-ı Ali radıyallahu anhın bu takdirine liyakatini ispat etti. Kimin şüphesi varsa gelsin onu dikkatle okusun, haşrin ne kadar kuvvetli bir bürhanı olduğunu görsün.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Hazret-i İmam-ı Ali radıyallahu anh on dokuzuncu sure olarak Suretü’n-Nur’u&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسِرِّ حَوَامٖيمِ الْكِتَابِ جَمٖيعِهَا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَلَيْكَ بِفَضْلِ النُّورِ يَا نُورُ اُقْسِمَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
fıkrasıyla zikrederek pek muhtasar olan On Dokuzuncu Söz’e ve pek mükemmel bulunan On Dokuzuncu Mektup’a işaret için nur lafzını tekrar etmekle mektupların mertebesi, yani On Dördüncü Mektup noksan kalmasına îmaen Sure-i Nur’u on beşincide yine zikretmesiyle gayet latîf ve müdakkikane haber veriyor. Ve o iki risaleleri Risale-i Nur’un büyük nurları olduklarını bildiriyor. Evet, risalet-i Muhammediye aleyhissalâtü vesselâma dair olan On Dokuzuncu Söz hem üç cihetle kerametli ve hârika olan On Dokuzuncu Mektup elhak Risale-i Nur’un en parlak birer nurudurlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve Âişe-i Sıddıka radıyallahu anhânın beraeti münasebetiyle, âyet-i Nur’un مَثَلُ نُورِهٖ kelimesindeki zamir, üç vecihten birisi ile Muhammed aleyhissalâtü vesselâma râci olmak haysiyetiyle Sure-i Nur Zat-ı Muhammediye aleyhissalâtü vesselâm ile ziyade alâkadar bulunduğundan, o sure ile risalet-i Muhammediye aleyhissalâtü vesselâmı ispat eden o iki risaleye iki nur lafzıyla belki üç nur kelimeleriyle yine aynen risalet-i Ahmediye aleyhissalâtü vesselâmı ispat eden Mi’rac Risalesi’ne dahi işaret etmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben itiraf ediyorum ki: On Dördüncü Mektup noksan kaldığını unutmuştum. Hazret-i İmam-ı Ali (ra) aynı sureyi iki defa tekrar etmesiyle tahattur ettim ve işaratındaki dikkatine hayran oldum. Fakat o tekrar yalnız On Dokuzuncu Söz ve Mektup için sayılır, ondan sonrakilere nisbeten sayılmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ÜÇÜNCÜ REMİZ==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yirmi Sekizinci Lem’a’da izah ve ispat edilen&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ۞ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَ شَرَنْطَخٍ ۞ بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
fıkralarıyla Risale-i Nur’un üç ehemmiyetli vaziyetini haber veriyor. Bu fıkraların sarahate yakın bir surette hem cifir hem mana cihetiyle Risale-i Nur’a işaretini On Sekizinci Lem’a’da izahına binaen, burada ise orada zikredilmeyen ve İmam-ı Ali radıyallahu anhın nazar-ı dikkatini celbeden yalnız üç sırrı beyan edilecek:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: İslâmlar içinde, dellâllar elinde teşhir suretinde gezdirmeye lâyık olan Risale-i Nur, maatteessüf gayet gizli perde altında intişar ve istitara mecbur olmasına işareten İmam-ı Ali radıyallahu anh, iki defa سِرًّا بَيَانَةً ve سِرًّا تَنَوَّرَتْ kelimeleriyle سِرًّا yani yalnız gizli intişar edebilir. Müteaccibane haber veriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Risale-i Nur, ism-i a’zam cilvesiyle ve ism-i Rahîm ve Hakîm’in tecellisiyle zuhur ettiğinden imtiyazlı hâssası اَللّٰهُ اَكْبَرُ‌ den iktibasen celal ve kibriya ve بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ den istifazaten merhamet ve şefkat وَ هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ den istifadeten hikmet ve intizamın esasları üzerine gidiyor. Onun ruhu ve hayatı onlardır. Sair meşreplerdeki aşk yerinde, Risale-i Nur’un meşrebinde müştakane şefkattir ve re’fetkârane muhabbettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nasıl ki Hazret-i İmam-ı Ali (ra) sarîh bir surette Siracünnur’un tarih-i telifini ve tekemmül zamanını ve meşhur ismini تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasıyla haber vermiş. Öyle de بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَ شَرَنْطَخٍ … اِلٰى اٰخِرِ fıkrasıyla da Siracünnur’un esaslarından haber veriyor. Çünkü جَلَالٍ بَازِخٍ izzet, azamet ve celal ve kibriyadır. شَرَنْطَخٍ Süryanîce Rauf ve بَرْكُوتٍ Rahîm’dir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek, Hazret-i İmam-ı Ali radıyallahu anh Siracünnur’u tarif ediyor. Hayatını ve nurunu, kibriya ve azamet ve re’fet ve rahîmiyetten alıyor diye mümtaz hâsiyetini beyan eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Hazret-i İmam-ı Ali radıyallahu anh, bu fıkrada بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ cümlesiyle diyor ki: Bin üç yüz elli dörtte (1354) Siracünnur –yani Risale-i Nur’un nuru– ile dalaletin tecavüz eden nârı inşâallah sönecek. Yani fitne-i diniye ateşini ya tahribattan vazgeçirecek veya ileri tecavüzatını kıracak.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer hicrî tarihi olsa bundan iki sene evvel, dini dünyadan tefrik fırsatından istifade ile dinin ve Kur’an’ın zararına olarak ilerleyen dehşetli tasavvuratın tecavüzatı tevakkuf etmesi, elbette karşılarında kuvvetli bir seddin bulunmasındandır. O set ise bu zamanda çok intişar eden Risale-i Nur’un keskin hüccetleri ve kuvvetli bürhanları olduğu, çok emareler ile hissediliyor. Ve bu ikinci ihtimaldeki işaret-i Aleviye dahi onu teyid ediyor. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Hem de “İnna A’tayna”nın sırrı kısmen tahakkuk etmiş. Çünkü Süfyaniyetin dört rüknünden en kuvvetlisi ve dehşetlisi bütün bütün çekildi. Kabir altında azap çekiyor. Ve en büyüğü dahi alâkası bilfiil çekilmiş. Mason komitesinin mahkûmu ve âleti olup azabıyla meşguldür. Yalnız onun gölgesi hükmediyor. İleri tecavüz etmemekle beraber kısmen geriliyor. Bâki kalan iki şahıs ise ellerinden gelse tamire çalışacaklar.&amp;lt;/ref&amp;gt;) Evet, cifirce بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ : خ altı yüz, ت dört yüz, ر iki yüz, şeddeli ن yüz, م kırk, د ve üç elif yedi, بِهِ deki ب iki, ه beş, yekûnü bin üç yüz elli dört (1354) eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Lillahi’l-hamd Siracünnur’un El-Âyetü’l-Kübra’sı gibi çok risaleleri var. Her biri kuvvetli birer lamba hükmünde sırat-ı müstakimi gösterip İmam-ı Ali radıyallahu anhın haberini tasdik ettiriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu üçüncü sırrın münasebetiyle aynen بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ gibi bin üç yüz elli dört (1354) tarihine makam-ı cifrîsiyle bakan ve Said’in (ra) iki maruf lakabına remzen ve ismen îma eden ve “Kendini muhafaza et!” emrini veren ve o tarihte herkesten ziyade müteaddid tehlikelere maruz bulunacağını telvih eden “Ercuze”nin âhirlerindeki&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاسْئَلْ لِمَوْلَاكَ الْعَظٖيمِ الشَّانِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاَنْ يَقٖيكَ شَرَّ تِلْكَ الْفِتْنَةِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ شَرَّ كُلِّ كُرْبَةٍ وَ مِحْنَةٍ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
fıkrasıyla diyor: “Yâ Saide’l-Kürdî! Bin üç yüz elli dört (1354) tarihine yetişirsen Mevla-yı Azîminden, o zamanın ve o asrın fitne ve şerlerinden muhafazanı iste ve yalvar.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, On Sekizinci Lem’a’da Birinci Keramet-i Aleviye’nin izahında, Kaside-i Ercuziye’nin Risale-i Nur ve müellifine dair işarat-ı gaybiyesi beyan edilmiş. İsm-i a’zam ve sekine tabir ettiği esma-i sitte-i meşhure ile daima meşgul olan bir şakirdiyle konuştuğu ve teselli verdiği ve çok emareler ve karinelerle o şakird, Said olduğu ispat edilmiş. Ve orada o şakirdine demiş:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطٖيرًا بِتَّ بِهَا الْاَمٖيرُ وَالْفَقٖيرَا Yani ecnebi hurufları bin üç yüz kırk sekizde (1348) tamim edilecek, çoluk çocuk, emirler ve fakirler icbar suretinde gece dersleriyle öğrenmeye çalışacaklar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet سُطِّرَتْ تَسْطٖيرًا cümlesi tam tamına; iki ت sekiz yüz, iki س yüz yirmi, iki ر dört yüz, iki ط on sekiz, bir ى on, mecmuu bin üç yüz kırk sekizdir. Aynı tarihte Latinî huruflarına gece dersleriyle cebren çalıştırıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra İmam-ı Ali (ra) Sekine ile meşgul olan Said’e (ra) bakar, konuşur. Akabinde يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ der. İki üç yerde kuvvetli işaret ile Said (ra) ismini verdiği şakirdine hitaben “Kendini Sekine ile dua edip muhafazaya çalış!” Yâ-i nidaîden sonra müteaddid karineler ve emareler ile Said var. Demek يَا سَعٖيدُ مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ olur. Bu fıkra nasıl ki مُدْرِكًا kelimesiyle “El-Kürdî” lakabına hem lafzen hem cifren bakar. Çünkü mimsiz دركًا Kürd kalbidir. (*&amp;lt;ref&amp;gt;) Mim ise “lâm” ve “ye”ye tam muvafıktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öyle de diğer bir ismi olan Bedîüzzaman lakabına dahi “ez-zaman” kelimesiyle îma etmekle beraber bin üç yüz elli dört (1354) veya bin üç yüz elli beş (1355) makam-ı cifrîsiyle Said’in (ra) hakikat-i halini ve hilaf-ı âdet vaziyetini ve hıfz ve vikaye için kesretli duasını ve halvet ve inzivasını tamamıyla tabir ve ifade ettiğinden sarahate yakın bir surette parmağını onun başına o kasidede teselli için basıyor. Burada da بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ sırrına mazhar olan Risale-i Nur’u alkışlıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malûm olsun ki Celcelutiye’nin esası ve ruhu olan اَلْقَسَمُ الْجَامِعُ وَالدَّعْوَةُ الشَّرٖيفَةُ وَالْاِسْمُ الْاَعْظَمُ İmam-ı Ali radıyallahu anhın en mühim ve en müdakkik Üveysî bir şakirdi ve İslâmiyet’in en meşhur ve parlak bir hücceti olan İmam-ı Gazalî (ra) Hüccetü’l-İslâm diyor ki: “Onlar vahiy ile Peygamber’e (asm) nâzil olduğu vakit İmam-ı Ali’ye (ra) emretti: Yaz! O da yazdı. Sonra nazmetti.” İmam-ı Gazalî (ra) diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنَّ هٰذِهِ الدَّعْوَةَ الشَّرٖيفَةَ وَ الْوِفْقَ الْعَظٖيمَ وَ الْقَسَمَ الْجَامِعَ وَ الْاِسْمَ الْاَعْظَمَ وَ السِّرَّ الْمَكْنُونَ الْمُعَظَّمَ بِلَا شَكٍّ كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الدُّنْيَا وَ الْاٰخِرَةِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İmam-ı Gazalî, İmam-ı Nureddin’den ders alarak bu Celcelutiye’nin hem Süryanî kelimelerini hem kıymetini ve hâsiyetini şerh etmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==DÖRDÜNCÜ REMİZ==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İmam-ı Ali (ra) Siracünnur’dan haber verdikten sonra yine otuz üç ve bir cihetle otuz iki adet Süryanîce esmayı ta’dad ederken Risale-i Nur’un en kuvvetli en kıymettar olan Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi’ne ve Otuz İkinci Söz’e kuvvetli işaret ettiği gibi sair risalelere de remzen veya îmaen veya telvihen bakar. Evet, Hazret-i İmam-ı Ali (ra) Risale-i Nur’a bakarak Süryanî isimleri dercederek diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً § تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَ شَرَنْطَخٍ § بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِيَاهٍ وَيَا يُوهٍ نَمُوهٍ اَصَالِيًا § بِطَمْطَامٍ مِهْرَاشٍ لِنَارِ الْعِدَاسَمَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِهَالٍ اَهٖيلٍ شَلْعٍ شَلْعُوبٍ شَالِعٍ § طَهِىٍّ طَهُوبٍ طَيْطَهُوبٍ طَيَطَّهَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَنُوخٍ بِيَمْلُوخٍ وَ اَبْرُوخٍ اُقْسِمَتْ § بِتَمْلٖيخِ اٰيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَبَاذٖيخَ بَيْذُوخٍ وَ ذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا § خَمَارُوخٍ يَشْرُوخٍ بِشَرْخٍ تَشَمَّخَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِبَلْخٍ وَ سِمْيَانٍ وَ بَازُوخٍ بَعْدَهَا(&amp;lt;ref&amp;gt;Haşre dair meşhur Yirmi Dokuzuncu Söz’e, sonra Mi’rac ve zeyli şakk-ı kamere bakar.&amp;lt;/ref&amp;gt;*)§ بِذَيْمُوخٍ اَشْمُوخٍ بِهِ الْكَوْنُ عُمِّرَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِشَلْمَخَتٍ اِقْبَلْ دُعَائٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
diye dua ile hatmeder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i İmam-ı Ali (ra) başta sarahat ile haber verdiği Risale-i Nur’u, Siracünnur ve Siracüssürc namıyla birinci mertebede aşikâr onu gösterip ta’dad ederken tâ yirmi beşe geldiği vakit بِتَمْلٖيخِ اٰيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْ der. Âyât-ı Kur’aniyenin i’cazlarını beyan ve Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu yedi adet küllî vecihlerde ispat eden Risale-i Nur’un en meşhur ve parlak risalesi olan Yirmi Beşinci Söz namındaki Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi’ne işaret eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü başta Siracünnur’un birinci mertebede sayılması hem بِتَمْلٖيخِ اٰيَاتٍ fıkrasında اٰيَاتٍ kelimesinin bulunması hem yirmi beşinci mertebede zikretmesi, kuvvetli bir karinedir ki pek çok âyetleri zikredip i’cazları ve sırları beyan eden Yirmi Beşinci Söz’e mana-yı mecazî ile bakar. Ve surelerin ta’dadında dahi yine yirmi beşinci mertebede ibareyi değiştirip baştan başlar gibi بِحَقِّ تَبَارَكَ diyerek Risale-i Nur’un en mübarek ve bereketli olan Yirmi Beşinci Söz’ün ehemmiyetini gösteriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra yirmi altı ve yedide اَبَاذٖيخَ بَيْذُوخٍ وَ ذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا der. Sonra otuz ve otuz birincide بِبَلْخٍ وَ سِمْيَانٍ وَ بَازُوخٍ بَعْدَهَا deyip yine ibareyi değiştirip بَعْدَهَا kelimesini zikreder. Gayet zahir ve kuvvetli bir karine ile içtihada dair Yirmi Yedinci Söz’ün sahabeler hakkındaki çok mühim ve kıymettar zeylini ve mi’raca dair Otuz Birinci Söz’ün şakk-ı kamere dair ve ona çok ihtiyaç bulunan ehemmiyetli zeylini بَعْدَهَا kelimesiyle gösterir gibi kuvvetli işaret eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben itiraf ediyorum ki ben bu zeylleri unutmuştum, İmam-ı Ali’nin (ra) bu ihtarı ile tahattur ettim. Şakk-ı kameri sâbıkan yazdım. Şimdi bu anda sahabeler hakkındaki zeyli hatırladım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte madem ilm-i belâgat ve fenn-i beyanda bir tek karine ile mecazî bir mana murad olunabilir ve bir tek münasebetle, bir mefhuma işaret bulunsa o mefhum bir mana-yı işarî olarak kabul edilir. Elbette zahir ve çok karinelerden ve emarelerden kat’-ı nazar, yalnız bu iki yerde tam zeyllerin bulunduğu aynı makamda ve zeyl manasında olan بَعْدَهَا kelimesini tekrar suretinde ifadeyi değiştirerek söylemesi, tam bir karinedir ki Hazret-i İmam-ı Ali (ra) mana-yı hakikisinden başka bir mana-yı mecazî ve işarîyi dahi ifade etmek istiyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra yirmi dokuzuncu mertebede, heybetli bir tarzda خَمَارُوخٍ يَشْرُوخٍ بِشَرْخٍ تَشَمَّخَتْ der. Yirmi beşte geçen ve sırları bilmek manasında olan تَشَمَّخَتْ kelimesini tekrar ile sâbıkan beyan ettiğimiz hârikalı Yirmi Dokuzuncu Söz’e kuvvetli bir karine ile işaret eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra otuz ikinci mertebede surelerin ta’dadında ehemmiyetle işaret ettiği risale-i câmia olan Otuz İkinci Söz’e yine nazar-ı dikkati kuvvetli celbetmek için ذَيْمُوخٍ اَشْمُوخٍ بِهِ الْكَوْنُ عُمِّرَتْ ve bir nüshada بِهِ الْكَوْنُ عُطِّرَتْ yani ism-i Adl ve ism-i Hakem’in tecellisiyle ve adalet ve mizanıyla ve intizam ve hikmetiyle dünya tamir edilir, tahripten kurtulur. İkinci nüsha ile o iki ismin rayiha-i tayyibesiyle ve çok hoş kokularıyla, dünya güzel kokular alır. Attar dükkânı gibi rayiha-i tayyibe verir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte ism-i Adl ve ism-i Hakem’in parlak bir âyineleri ve bir tefsirleri hükmünde olan Otuz İkinci Söz’e parmak basıyor ve mana-yı mecazî suretinde ifade eder. ذَيْمُوخٍ kelimesinin tekrarıyla Sözler otuz üç iken bir mertebesi mektuplardan ibaret olduğuna ve Otuz İkinci Söz son mertebesi bulunduğuna îma eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben Süryanî kelimelerinin manalarını tamamıyla bilemediğimden ve İmam-ı Gazalî (ra) dahi tamamıyla izah etmediğinden Hazret-i İmam-ı Ali’nin (ra) o kelimeler ile sair risalelere işaratını şimdilik bırakıyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==BEŞİNCİ REMİZ==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madem Celcelutiye vahiy ile Peygamber aleyhissalâtü vesselâma nâzil olmuş. Ve Allâmü’l-guyub’un ilmiyle ifade-i mana eder. Hem madem Celcelutiye اَقِدْ كَوْكَبٖى ve تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkralarında mana-yı mecazî ile o kasidenin hakikatini ispat eden Risale-i Nur’a sarîhan ve onun on üç ehemmiyetli risalelerine işareten haber vermekle beraber, فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذٖى جَلَّ قَدْرُهُ de dahi o kasidenin bir esası olan اَلْاِسْمُ الْمُعَظَّمُ ile çok iştigal ve istimdad eden Risale-i Nur müellifine ve bunun on üç ehemmiyetli vakıat-ı hayatına îmaen, remzen, işareten mana-yı mecazî ile haber veriyor. Hem madem mana-yı mecazî ile ve mefhum-u işarînin murad olmasına bir zayıf karine ve bir gizli emare ve bir tek münasebet kâfi geliyor. Hem madem Risale-i Nur ve risalelerine ve müellifi ve ahvaline olan işaretler birbirine karine olur. Belki meselenin vahdeti itibarıyla umum işaretler, karineleriyle beraber her birisine kuvvetli bir karine ve kavî bir emare hükmündedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elbette diyebiliriz ki Hazret-i İmam-ı Ali (ra) nasıl ki başta&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوحٖى بِهِ اهْتَدَتْ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
yani “Hazine-i esrar olan Bismillahirrahmanirrahîm ile başladım. Ruhum, onun ile o hazineyi keşfetti.” diyerek sair işaratın karinesiyle bir mana-yı işarî ve bir medlûl-ü mecazî suretinde Risale-i Nur’un Bismillah’ı hükmünde ve fatihası ve besmelesi ve “Bismillah”taki büyük sırrın hakikatini beyan eden ve kısa ve gayet kuvvetli Birinci Söz namında olan Bismillah Risalesi’ne îma, belki remiz, belki işaret ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aynen öyle de sair işaratın karine ve münasebetiyle ve huruf-u Kur’aniyenin esrarından bahseden ve Rumuzat-ı Semaniye namında bulunan sekiz küçük risalelerin mahiyetlerini andırır bir tarzda, ibareyi değiştirerek hurufların esrarıyla istimdad etmeye başlaması karine-i latîfesiyle muazzam dua ve münâcat ve câmi’ kasem-i istimdadînin âhirlerinde ve Sözler’e ve Mektuplar’a işaretten sonra بِوَاحِ الْوَحَا بِالْفَتْحِ وَالنَّصْرِ اَسْرَعَتْ fıkrasıyla Yirmi Dokuzuncu Mektup’un bir kısım esrar-ı huruf-u Kur’aniyeyi beyan eden Rumuzat-ı Semaniye namında sekiz küçük risalelerin en mühimleri ve feth-i Mekke ve feth-i Şam ve feth-i Kudüs ve feth-i İstanbul gibi çok fütuhat-ı İslâmiyeden gaybî haber veren Sure-i اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَ الْفَتْحُ nun esrarını beyan ile fütuhat-ı İslâmiyenin pehlivanı olan Hazret-i İmam-ı Ali’nin (ra) nazar-ı dikkatini celbeden Fetih ve Nasr Risalesi’ne hem Sure-i Feth’in en mühim ve en âhir âyetin beş vecih ile i’cazını beyan ve ispat ile kahraman-ı İslâm Hazret-i İmam-ı Ali’nin (ra) nazar-ı dikkatini celbeden gayet kıymetli olan Âyet-i Fetih Risalesi namındaki küçük bir risaleye îma belki işaret eder, itikadındayım. Böyle itikada iştirak edilmezse de itiraz edilmemeli.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ALTINCI REMİZ==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madem Hazret-i İmam-ı Ali (ra) üstad-ı kudsîsinden aldığı derse binaen, Kur’an’a taalluk eden gelecek hâdisattan haber veriyor. Ve “Benden sorunuz!” diye müteaddid ve doğru haberleri verip bir şah-ı velayet olduğunu öyle kerametlerle ispat etmiş. Ve madem bu asırda Avrupa dinsizleri ve ehl-i dalalet münafıkları, dehşetli bir surette Kur’an’a hücumu hengâmında Risale-i Nur o seyl-i dalalete karşı mukavemet edip Kur’an’ın tılsımlarını keşfederek hakikatini muhafaza ediyor. Ve madem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَقِدْ كَوْكَبٖى بِالْاِسْمِ نُورًا وَ بَهْجَةً مَدَى الدَّهْرِ وَ الْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
fıkrasıyla Yirmi Sekizinci Lem’a’da ispat edildiği gibi sarahate yakın bir surette Risale-i Nur’a işaret etmekle beraber Sure-i Nur’daki Âyetü’n-Nur’un Risale-i Nur’a işaretine işaret eder. Ve madem اَقِدْ كَوْكَبٖى بِالْاِسْمِ نُورًا mana ve cifirce tam tamına Risale-i Nur’a tevafuk ediyor. Elbette diyebiliriz ki bu fıkranın akabinde:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاٰجٍ اَهُوجٍ جَلْمَهُوجٍ جَلَالَةٍ ۞ جَلٖيلٍ جَلْجَلَيُّوتٍ جَمَاهٍ تَمَهْرَجَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِتَعْدَادِ اَبْرُومٍ وَ سِمْرَازِ اَبْرَمٍ ۞ وَ بَهْرَةِ تِبْرٖيزٍ وَ اُمٍّ تَبَرَّكَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
fıkrasıyla Risale-i Nur’un bidayette On İki Söz namında iştihar ve intişar eden on iki küçük risalelerine اَقِدْ كَوْكَبٖى karinesiyle, bu fıkradaki on iki Süryanî kelimeler onlara birer işarettir. Gerçi elimde bulunan Celcelutiye nüshası en sahih ve en mutemeddir. İmam-ı Gazalî (ra) gibi çok imamlar Celcelutiye’yi şerh etmişler. Fakat bu Süryanî kelimelerin manasını tam bilmediğimden ve nüshalarda ihtilaf bulunduğundan, her birisinin vech-i işaretini ve münasebetini şimdilik bilmediğimden bırakıyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Hazret-i İmam-ı Ali (ra) bir defa اَقِدْ كَوْكَبٖى fıkrasıyla, âhir zamanda Risale-i Nur’u dua ile Allah’tan niyaz eder, ister ve bidayette on iki risaleden ibaret bulunduğundan yalnız on iki risalesine işaret ediyor. İkinci defada تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasıyla daha sarîh bir surette Risale-i Nur’u medh ü sena ile göstererek tekemmülüne işareten, umum Sözleri ve Mektupları ve Lem’aları remzen haber verir. Hem On İki Söz namı ile çok intişar eden o küçücük risaleler, bu fıkradaki kelimeler gibi birbirine ismen ve sureten benzedikleri gibi bedî’ manasında olan Celcelutiye kelimesine mutabık olarak her biri gayet bedî’ bir tarzda, güzel bir temsil ile büyük ve derin bir hakikat-i Kur’aniyeyi tefsir ve ispat eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer bir muannid tarafından denilse: Hazret-i İmam-ı Ali (ra) bu umum mecazî manaları irade etmemiş?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz de deriz ki: Faraza Hazret-i İmam-ı Ali (ra) irade etmezse fakat kelâm delâlet eder ve karinelerin kuvvetiyle işarî ve zımnî delâletle manaları içine dâhil eder. Hem madem o mecazî manalar ve işarî mefhumlar haktır, doğrudur ve vakıa mutabıktır ve bu iltifata lâyıktırlar ve karineleri kuvvetlidir. Elbette Hazret-i İmam-ı Ali’nin (ra) böyle bütün işarî manaları irade edecek küllî bir teveccühü faraza bulunmazsa –Celcelutiye vahiy olmak cihetiyle– hakiki sahibi Hazret-i İmam-ı Ali’nin (ra) üstadı olan Peygamber-i Zîşan’ın (asm) küllî teveccühü ve Üstadının Üstad-ı Zülcelalinin ihatalı ilmi onlara bakar, irade dairesine alır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu hususta benim hususi ve kat’î ve yakîn derecesindeki kanaatimin bir sebebi şudur ki: Müşkülat-ı azîme içinde, El-Âyetü’l-Kübra’nın tefsir-i ekberi olan Yedinci Şuâ’yı yazmakta çok zahmet çektiğimden, bir kudsî teselli ve teşvike cidden çok muhtaç idim. Şimdiye kadar mükerrer tecrübeler ile bu gibi haletlerimde, inayet-i İlahiye imdadıma yetişiyordu. Risaleyi bitirdiğim aynı vakitte –hiç hatırıma gelmediği halde– birden bu keramet-i Aleviyenin zuhuru, bende hiçbir şüphe bırakmadı ki bu dahi benim imdadıma gelen sair inayet-i İlahiye gibi Rabb-i Rahîm’in bir inayetidir. İnayet ise aldatmaz, hakikatsiz olmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==YEDİNCİ REMİZ==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i İmam-ı Ali (ra) nasıl ki&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ بِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّٖى مِنَ الْفَجَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ بِحَقِّ فَقَجٍ مَعَ مَخْمَةٍ يَا اِلٰهَنَا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْنٖى مِنَ الشَّتَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ اسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
diye birinci fıkrasıyla Yedinci Şuâ’ya işaret etmiş. Öyle de aynı fıkra ile âlî bir tefekkürname ve tevhide dair yüksek bir marifetname namında olan Yirmi Dokuzuncu Arabî Lem’a’ya dahi işaret eder. İkinci fıkrasıyla ism-i a’zam ve Sekine denilen esma-i sitte-i meşhurenin hakikatlerini gayet âlî bir tarzda beyan ve ispat eden ve Yirmi Dokuzuncu Lem’a’yı takip eyleyen Otuzuncu Lem’a namında Altı Nükte-i Esma Risalesi’ne بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْنٖى مِنَ الشَّتَتْ cümlesiyle işaret ettiğinden sonra akabinde Risale-i Esma’yı takip eden Otuz Birinci Lem’a’nın Birinci Şuâ’ı olarak, otuz üç âyet-i Kur’aniyenin Risale-i Nur’a işaratını kaydedip hesab-ı cifrî münasebetiyle, baştan başa ilm-i huruf risalesi gibi görünen ve bir mu’cize-i Kur’aniye hükmünde bulunan risaleye حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ kelimesiyle işaret edip der-akab وَ اسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ kelâmıyla dahi risale-i hurufiyeyi takip eden ve El-Âyetü’l-Kübra’dan ve başka Resail-i Nuriye’den terekküp eden ve Asâ-yı Musa namını alan ve asâ-yı Musa gibi dalaletin ve şirkin sihirlerini iptal eden Risale-i Nur’un şimdilik en son ve âhir risalesine Asâ-yı Musa namını vererek işaretle beraber, manevî karanlıkları dağıtacağını müjde ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet وَ بِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى kelimesiyle Yedinci Şuâ’ya işareti, kuvvetli karineler ile ispat edildiği gibi aynı kelime, diğer bir mana ile elhak Risale-i Nur’un Âyetü’l-Kübrası hükmünde ve ekser risalelerin ruhlarını cem’eden ve Arabî bulunan Yirmi Dokuzuncu Lem’a’ya bu kelâm “müstetbeatü’t-terakib” kaidesiyle ona bakıyor, efradına dâhil ediyor. Öyle ise Hazret-i İmam-ı Ali (ra) dahi bu fıkradan ona bakıp işaret eder diyebiliriz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sair işaratın karinesiyle hem Mektubat’tan sonra Lem’alar’a başka bir tarz-ı ibare ile îma ederek Lem’aların en parlağının telifi, dehşetli bir zamanda ve hapis ve idamdan kurtulmak ve emniyet ve selâmet bulmak için mana-yı mecazî ve mefhum-u işarî ile Hazret-i Ali (ra) kendi lisanını, büyük tehlikelerde bulunan müellifin hesabına istimal ederek وَ بِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّٖى مِنَ الْفَجَتْ yani “Yâ Rab! Beni kurtar, eman ve emniyet ver.” diye dua etmesiyle, tam tamına Eskişehir Hapishanesinde idam ve uzun hapis tehlikesi içinde telif edilen Yirmi Dokuzuncu Lem’a’nın ve sahibinin vaziyetine tevafuk karinesiyle, kelâm zımnî ve işarî delâlet ettiğinden diyebiliriz ki Hazret-i İmam-ı Ali (ra) dahi bundan, ona işaret eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Otuzuncu Lem’a namında ve altı nükte olan risale-i esmaya bakarak وَ بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى deyip sair işaratın karinesiyle hem Yirmi Dokuzuncu Lem’a’ya takip karinesiyle hem ikisinin isimde ve esma lafzında tevafuk karinesiyle hem teşettüt-ü hale ve sıkıntılı bir gurbete ve perişaniyete düşen müellifi, onun telifi bereketiyle teselli ve tahammül bulmasına ve mana-yı mecazî cihetinde, Hazret-i İmam-ı Ali’nin (ra) lisanıyla kendine dua olan وَ بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْنٖى مِنَ الشَّتَتْ yani “İsm-i a’zam olan o Esma Risalesi’nin bereketiyle beni teşettütten, perişaniyetten hıfzeyle yâ Rabbi!” meali, tam tamına o risale ve sahibinin vaziyetine tevafuk karinesiyle kelâm mecazî delâlet ve İmam-ı Ali (ra) ise gaybî işaret eder diyebiliriz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem Celcelutiye’nin aslı vahiydir ve esrarlıdır ve gelecek zamana bakıyor ve gaybî umûr-u istikbaliyeden haber veriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve madem Kur’an itibarıyla bu asır dehşetlidir ve Kur’an hesabıyla Risale-i Nur, bu karanlık asırda ehemmiyetli bir hâdisedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve madem sarahat derecesinde çok karine ve emarelerle; Risale-i Nur Celcelutiye’nin içine girmiş, en mühim yerinde yerleşmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve madem Risale-i Nur ve eczaları bu mevkiye lâyıktırlar ve Hazret-i İmam-ı Ali’nin (ra) nazar-ı takdirine ve tahsinine ve onlardan haber vermesine liyakatleri ve kıymetleri var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve madem Hazret-i İmam-ı Ali (ra) Siracünnur’dan zahir bir surette haber verdikten sonra ikinci derecede perdeli bir tarzda Sözlerden, sonra Mektuplardan, sonra Lem’alardan, risalelerdeki gibi aynı tertip, aynı makam, aynı numara tahtında, kuvvetli karinelerin sevkiyle kelâm delâlet ve Hazret-i İmam-ı Ali’nin (ra) işaret ettiğini ispat eylemiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve madem başta بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوحٖى بِهِ اهْتَدَتْ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ risalelerin başı ve Birinci Söz olan Bismillah Risalesi’ne baktığı gibi kasem-i câmi-i muazzamın âhirinde, risalelerin kısm-ı âhirleri olan son Lem’alara ve Şuâlara, hususan bir âyetü’l-kübra-yı tevhid olan Yirmi Dokuzuncu Lem’a-i hârika-i Arabiye ve Risale-i Esma-i Sitte ve Risale-i İşarat-ı Huruf-u Kur’aniye ve bilhassa şimdilik en âhir Şuâ ve asâ-yı Musa gibi dalaletlerin bütün manevî sihirlerini iptal edebilen bir mahiyette bulunan ve bir manada Âyetü’l-Kübra namını alan risale-i hârikaya bakıyor gibi bir tarz-ı ifade görünüyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve madem bir tek meselede bulunan emareler ve karineler, meselenin vahdeti haysiyetiyle, emareler birbirine kuvvet verir, zayıf bir münasebetle bir tereşşuh dahi menbaına ilhak edilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elbette bu yedi adet esaslara istinaden deriz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i İmam-ı Ali (ra) nasıl ki meşhur Sözlere tertipleri üzerine işaret etmiş ve Mektubattan bir kısmına ve Lem’alardan en mühimlerine tertiple bakmış; öyle de بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْنٖى مِنَ الشَّتَتْ cümlesiyle Otuzuncu Lem’a’ya, yani müstakil Lem’alardan en son olan Esma-i Sitte Risalesi’ne tahsin ederek bakıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ kelâmıyla dahi Otuzuncu Lem’a’yı takip eden İşarat-ı Huruf-u Kur’aniye Risalesi’ni takdir edip işaretle tasdik ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ اسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ kelimesiyle dahi şimdilik en âhir risale ve tevhid ve imanın elinde asâ-yı Musa gibi hârikalı, en kuvvetli bürhan olan mecmua risalesini senakârane remzen gösteriyor gibi bir tarz-ı ifadeden bilâ-perva hükmediyoruz ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i İmam-ı Ali (ra) hem Risale-i Nur’dan hem çok ehemmiyetli risalelerinden mana-yı hakiki ve mecazî ile; işarî ve remzî ve îmaî ve telvihî bir surette haber veriyor. Kimin şüphesi varsa işaret olunan risalelere bir kere dikkatle baksın. İnsafı varsa şüphesi kalmaz zannediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buradaki mana-yı işarî ve medlûl-ü mecazîlere, karinelerin en güzeli ve latîfi; aynı tertibi muhafaza ile verilen isimlerin münasebetidir. Mesela yirmi dokuz, otuz ve otuz bir ve otuz iki mertebe-i ta’dadda, Yirmi Dokuz ve Otuz ve Otuz Bir ve Otuz İkinci Sözlere gayet münasip isimler ile ve başta, Sözlerin başı olan Birinci Söz’e, aynı Besmele sırrıyla ve âhirde, şimdilik risalelerin âhirine mahiyetini gösterir lâyık birer isim vererek işaret etmesi gerçi gizli ise de fakat çok güzeldir ve letafetlidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben itiraf ediyorum ki: Böyle makbul bir eserin mazharı olmak, hiçbir vecihle o makama liyakatim yoktur. Fakat küçük ehemmiyetsiz bir çekirdekten, koca dağ gibi bir ağacı halk etmek; kudret-i İlahiyenin şe’nindendir ve âdetidir ve azametine delildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben kasemle temin ederim ki: Risale-i Nur’u senadan maksadım, Kur’an’ın hakikatlerini ve imanın rükünlerini teyid ve ispat ve neşirdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâlık-ı Rahîm’ime yüz binler şükrolsun ki kendimi kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıplarını ve kusurlarını bana göstermiş ve o nefs-i emmareyi, başkalara beğendirmek arzusu kalmamış. Kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fâni dünyaya riyakârane bakması, acınacak bir hamakattir ve dehşetli bir hasarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu halet-i ruhiye ile yalnız hakaik-i imaniyenin tercümanı olan Risale-i Nur’un doğru ve hak olduğuna latîf bir münasebet söyleyeceğim. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Celcelutiye, Süryanîce bedî’ demektir ve bedî’ manasındadır. İbareleri bedî’ olan Risale-i Nur, Celcelutiye’de mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereşşuhatı göründüğünden kasidenin ismi ona bakıyor gibi verilmiş. Hem şimdi anlıyorum ki eskiden beri benim liyakatim olmadığı halde bana verilen Bedîüzzaman lakabı benim değildi, belki Risale-i Nur’un manevî bir ismi idi. Zahir bir tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. Şimdi o emanet isim, hakiki sahibine iade edilmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek, Süryanîce bedî’ manasında ve kasidede tekerrürüne binaen kasideye verilen Celcelutiye ismi işarî bir tarzda, bid’at zamanında çıkan bedîü’l-beyan ve bedîü’z-zaman olan Risale-i Nur’un hem ibare hem mana hem isim noktalarıyla bedî’liğine münasebettarlığını ihsas etmesine ve bu isim bir parça ona da bakmasına ve bu ismin müsemmasında, Risale-i Nur çok yer işgal ettiği için hak kazanmış olmasına tahmin ediyorum. رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==SEKİZİNCİ REMİZ==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu remzin beyanından evvel en mühim iki suale cevap yazılacak.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Sual: Bütün kıymettar kitaplar içinde Risale-i Nur, Kur’an’ın işaretine ve iltifatına ve Hazret-i İmam-ı Ali’nin (ra) takdir ve tahsinine ve Gavs-ı A’zam’ın teveccüh ve tebşirine vech-i ihtisası nedir? O iki zatın kerametle Risale-i Nur’a bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermenin hikmeti nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elcevap: Malûmdur ki bazı vakit olur bir dakika, bir saat ve belki bir gün belki seneler kadar ve bir saat, bir sene belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur. Mesela, bir dakikada şehit olan bir adam, bir velayet kazanır ve soğuğun şiddetinden incimad etmek zamanında ve düşmanın dehşet-i hücumunda bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte aynen öyle de Risale-i Nur’a verilen ehemmiyet dahi zamanın ehemmiyetinden hem bu asrın şeriat-ı Muhammediyeye (asm) ve şeair-i Ahmediyeye (asm) ettiği tahribatın dehşetinden hem bu âhir zamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiaze etmesi cihetinden hem o fitnelerin savletinden mü’minlerin imanlarını kurtarması noktasından Risale-i Nur öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki Kur’an, ona kuvvetli işaretle iltifat etmiş ve Hazret-i İmam-ı Ali (ra) üç kerametle ona beşaret vermiş ve Gavs-ı A’zam (ra) kerametkârane ondan haber verip tercümanını teşci etmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, bu asrın dehşetine karşı, taklidî olan itikadın istinad kaleleri sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan her mü’min, tek başıyla dalaletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur bu vazifeyi, en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda; hakaik-i Kur’aniye ve imaniyenin en derin ve en gizlilerini, gayet kuvvetli bürhanlar ile ispat ederek o iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirdleri dahi bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde –hizmet-i imaniye itibarıyla– âdeta birer gizli kutub gibi mü’minlerin manevî birer nokta-i istinadı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i maneviye-i itikadları cesur birer zabit gibi kuvve-i maneviyeyi ehl-i imanın kalplerine verip mü’minlere manen mukavemet ve cesaret veriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Sual: Keramet izhar edilmezse daha evlâ olduğu halde, neden sen ilan edersin?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elcevap: Bu, bana ait bir keramet değildir. Belki Kur’an’ın i’caz-ı manevîsinden tereşşuh ederek has bir tefsirinden keramet suretinde bizlere ve ehl-i imana bir ikram-ı Rabbanî ve in’am-ı İlahîdir. Elbette mu’cize-i Kur’aniye ve onun lem’aları izhar edilir. Ve nimet ise şükür niyetiyle ilan etmek, bir tahdis-i nimettir. وَ اَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ âyeti izharına emreder. Benim için medar-ı fahir ve gurur olacak bir liyakatim ve istihkakım olmadığını kasemle itiraf ediyorum. Ben çekirdek gibi çürüdüm ve kurudum. Bütün kıymet ve hayat ve şeref o çekirdekten çıkan şecere-i Risale-i Nur ve mu’cize-i maneviye-i Kur’aniyeye geçmiş biliyorum. Ve öyle itikad ettiğimden i’caz-ı Kur’anî hesabına izhar ederim. Bütün kıymet bir mu’cize-i Kur’aniye olan Risale-i Nur’dadır. Hattâ eskiden beri taşıdığım Bedîüzzaman ismi onun imiş, yine ona iade edildi. Risale-i Nur ise Kur’an’ın malıdır ve manasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu remizde hususi kanaatimi teyid eden ve kendime mahsus çok emare ve karineler var. Fakat başkalara ispat edemediğimden yazamıyorum. Yalnız iki üçüne işaret etmeye münasebet gelmiş:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Ben Celcelutiye’yi okuduğum vakit, sair münâcatlara muhalif olarak kendim bizzat hissiyatımla münâcat ediyorum diye hissederdim. Ve başkasının lisanıyla taklitkârane olmuyordu. Benim için gayet fıtrî ve dertlerime alâkadar ve tefekkürat-ı ruhiyeme hoş bir zemin oluyordu. Birkaç sene sonra kerametini ve Risale-i Nur ile münasebetini gördüm ve anladım ki o halet, bu münasebetten ileri gelmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Hazret-i İmam-ı Ali (ra) başta رُوحٖى بِهِ اهْتَدَتْ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ ve ortalarında وَاَمْنِحْنٖى يَا ذَا الْجَلَالِ كَرَامَةً ۞ بِاَسْرَارِ عِلْمٍ يَا حَلٖيمُ بِكَ انْجَلَتْ ve âhirde مَقَالُ عَلِىٍّ وَ ابْنِ عَمِّ مُحَمَّدٍ ۞ وَ سِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلَائِقِ جُمِّعَتْ bir hazine-i ulûm olarak gösteriyor. Halbuki zahirinde yalnız bir münâcattır. Hattâ İmam-ı Ali’nin (ra) hakikat-feşan sair kasideleri ve ilmî başka münâcatları gibi esrar-ı ilmiye ile tam münasebeti görünmüyor. Benim hususi kanaatim şudur ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Celcelutiye, madem Risale-i Nur’u içine almış ve sinesine basıp manevî veled gibi kabul etmiş, elbette وَ سِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلَائِقِ جُمِّعَتْ fıkrası ile kendi hazinesinin bir kısım pırlantalarını âhir zamanda neşreden Risale-i Nur’u şahit gösterip Celcelutiye’yi bir hazine-i ulûm ve bir define-i ilmiyedir diye bihakkın medh ü sena edebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Malûmdur ki bazen gayet küçük bir emare, bazı şerait dâhilinde gayet kuvvetli bir delil hükmüne geçer, yakîn derecesinde kanaat verir. Bana böyle kanaat veren çok misallerinden yalnız sâbık beyan ettiğim bir tek misal bana kâfi geliyor. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i İmam-ı Ali (ra) تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasıyla Risale-i Nur’u tarihiyle ve ismiyle ve mahiyetiyle ve esaslarıyla ve hizmetiyle ve vazifesiyle gösterdikten sonra, Süryanîce isimleri ta’dad ederek münâcat eder. Otuz iki veya otuz üç adet isimlerde iki defa بَعْدَهَا kelimesini tekrar eder. Biri, yirmi yedincide وَ ذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا; diğeri, otuz birde وَ بَازُوخٍ بَعْدَهَا der. İşte Risale-i Nur’un Sözler’i otuz üç ve bir cihette otuz iki ve Mektubat namındaki risalelerin dahi bir cihette otuz iki ve bir cihette otuz üç olup bu münâcatla mutabık olması ve yalnız risale şeklinde iki adet zeylleri bulunması ve o zeyllerin birisi Yirmi Yedinci Söz’ün ehemmiyetli zeyli ve diğeri Otuz Birinci Söz’ün kıymettar zeyli olması ve o iki zeyl risalesinin müstakil mertebe ve numaraları bulunmaması ve بَعْدَهَا kelimesi dahi aynı yerde, aynı manada tevafuk etmesi bana iki kere iki dört eder derecesinde kanaat veriyor ki Hazret-i İmam-ı Ali (ra) tebeî bir mana ile ve işarî bir mefhum ile Risale-i Nur’a, hattâ zeyllerine bakmak için öyle yapmış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Daha çok karineler ve birer Söz’e işaret eden münasebetler var. Fakat gizli ve ince olduklarından zikredilmedi. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Mesela, yirmi sekizinci mertebede وَ بِسُورَةِ التَّهْمٖيزِ kelimesiyle Yirmi Sekizinci Söz’ün âhiri olan cehennem meselesinin çok kuvvetli bir bürhanına işaret edip baştaki cennet meselesinin yalnız iki üç sual ve cevaba dair bahsi ise başka yerde işaret ettiğinden münasebet gizlenmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem mesela, ikinci mertebede يٰسٓ kelimesiyle hem İkinci Söz’e hem İkinci Mektup’a hem İkinci Lem’a’ya hem İkinci Şuâ’ya baktığından münasebet genişlendiğinden gizlenmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem mesela وَ كَافٍ وَ هَا يَاءٍ وَ عَيْنٍ وَ صَادِهَا yani كٓهٰيٰعٓصٓ beşinci mertebede bulunması hem Beşinci Söz’e hem Beşinci Mektup’a hem Beşinci Lem’a’ya ve Dördüncü Şuâ olan Âyet-i Hasbiye Risalesi’ne hem Üçüncü Şuâ olan Münâcat’a baktığı cihetle münasebet genişlenmiş, gizlenmiş. Buna başkaları kıyas edilsin.&lt;br /&gt;
&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ ۞ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ مِنْ خَطَائٖى وَخَطٖيئَاتٖى وَ مِنْ سَهْوٖى وَغَلَطَاتٖى وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْاٖيمَانِ وَ الْقُرْاٰنِ بِعَدَدِ حَاصِلِ ضَرْبِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَ الْمَكْتُوبَةِ وَ الْمُتَمَثِّلَةِ فِى الْهَوَاءِ فٖى عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ حَيَاتٖى فِى الدُّنْيَا وَ الْبَرْزَخِ وَ الْاٰخِرَةِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ اَصْحَابِهٖ بِعَدَدِهَا وَارْحَمْنَا وَ ارْحَمْ طَلَبَةَ رَسَائِلِ النُّورِ بِعَدَدِهَا اٰمٖينَ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==OTUZ BİRİNCİ MEKTUP’UN OTUZ BİRİNCİ LEM’A’SININ OTUZ BİR MESELESİNDEN BİR MESELEDİR==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir tek cümle olan kısacık bir hadîsin beş lem’a-i i’caziyesine dair bir nüktedir. Buraya bir münasebetle girmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْخِلَافَةُ بَعْدٖى ثَلَاثُونَ سَنَةً hadîs-i şerifin ihbar-ı gaybî nevinden tarihçe musaddak beş lem’a-i i’caziyesi vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Hulefa-yı Raşidîn’in hilafetleri ile Hazret-i Hasan radıyallahu anhın altı aylık hilafetinin müddeti, otuz sene olacağını ihbardır. Aynen çıkmış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Otuz senelik halifeleri olan Hazret-i Ebubekir radıyallahu anh, Hazret-i Ömer radıyallahu anh, Hazret-i Osman radıyallahu anh ve Hazret-i Ali radıyallahu anhın ebcedî ve cifrî hesapları bin üç yüz yirmi altı (1326) eder ki o tarihten sonra şerait-i hilafet daha takarrur etmedi. Hilafet-i Aliyye-i Osmaniye bitti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: ثَلَاثُونَ kelimesi, cifir hesabı bin seksen yedi (1087) eder ki tarihçe hilafet-i Abbasiye’nin inkırazıyla hilafet-i Osmaniye’nin takarruruna kadar olan zaman-ı fetret tayyedilse bin seksen küsur kalır. Eğer nâkıs hilafetler sayılsa ثَلَاثُونَ سَنَةً deki “sene” lafzı ilâve olur. O halde bin iki yüz iki (1202) eder ki “Rumuzat-ı Semaniye-i Kur’aniye Risaleleri”nde hem اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ hem Fatiha hem Sure-i Nasr hem Sure-i Alak gibi çok yerlerde aynen hilafetle beraber Devlet-i İslâmiyenin hem terakki hem galibiyet devresi olan bin iki yüz iki (1202) tarihini gösterir. Hem nâkıs hilafetle beraber bütün müddet-i hilafet-i İslâmiye bin iki yüz ikidir ki tam tamına tevafukla haber verir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ اِنِ اسْتَقَامَتْ اُمَّتٖى فَلَهَا يَوْمٌ وَ اِلَّا فَنِصْفُ يَوْمٍ Hadîsinin mu’cizane ihbar-ı gaybîsini izah eder. Yani bu hadîs kıyametten değil belki galibane hâkimiyet-i İslâmiyeden haber verir. On Sekizinci Lem’a’da ve başka yerde bu hadîsin üç lem’a-i i’caziyesini beyan ettiğimden burada kısa kesiyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْدٖى … اِلٰى اٰخِرِ şeddeli اِنَّ yüz bir, الْخِلَافَة bin yüz kırk bir, بَعْدٖى seksen altı eder. Yekûnü: Arabîce bin üç yüz yirmi sekiz (1328) olur ve Rumîce bin üç yüz yirmi altıdır (1326) ki Hulefa-yı Raşidîn’in isimleri ikinci vecihte gösterdiği aynı tarihe ve Hürriyet’in üçüncü senesindeki inkıta-i hilafetin tarihine tam tamına tevafuku, elbette o lisanü’l-gayb olan zatın lisanında tesadüfî olamaz belki onu da görmüş, ona da işaret etmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşincisi: اِنَّ الْخِلَافَة şeddeli nun bir nun sayılsa bin yüz doksan iki (1192) eder ki aynen ثَلَاثُونَ سَنَةً cümlesinin gösterdiği gibi bin iki yüz iki (1202) tarihine on farkla tam tevafuk ederek tam ve nâkıs bütün müddet-i hilafeti göstermesi ve yalnız “hilafet” kelimesi bin yüz on bir (1111) edip tam hilafetin müddetine tam tevafukla beraber o müddete işaret eder. ثَلَاثُون kelimesinin cifrî hesabı olan bin seksen yedi (1087) adedine, yirmi dört gibi cüz’î bir farkla muvafakat etmesi, elbette ve her halde o Muhbir-i Gaybî’nin bir işaret-i gaybiyesidir ve bir nevi mu’cizat-ı gaybiyesinin bir lem’asıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu kısacık hadîsin câmiiyetine, sair cevamiü’l-kelim olan hadîsler kıyas edilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Birinci Şuâ (Sikke)|Birinci Şuâ]] &amp;amp;larr; [[Risale:Sikke-i Tasdik-i Gaybi|Sikke-i Tasdik-i Gaybi]] &amp;amp;rarr; [[Risale:18. Lem&#039;a (Sikke)|On Sekizinci Lem&#039;a]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:1._%C5%9Eu%C3%A2_(Sikke)&amp;diff=1825</id>
		<title>Risale:1. Şuâ (Sikke)</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:1._%C5%9Eu%C3%A2_(Sikke)&amp;diff=1825"/>
		<updated>2016-10-29T07:24:32Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:Sikke-i Tasdik-i Gaybi]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-1|Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-1]] &amp;amp;larr; [[Risale:Sikke-i Tasdik-i Gaybi|Sikke-i Tasdik-i Gaybi]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Sekizinci Şuâ (Sikke)|Sekizinci Şuâ]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=Birinci Şuâ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ بِهٖ نَسْتَعٖينُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İKİ ACİB SUALE KARŞI DEF’ATEN HATIRA GELEN GARİB CEVAPTIR.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Sual: Denildi ki: “Fatiha ve Yâsin ve hatm-i Kur’anî gibi okunan virdler, kudsî şeyler, bazen hadsiz ölmüş ve sağ insanlara bağışlanıyor. Halbuki böyle cüz’î bir tek hediye, ân-ı vâhidde hadsiz zatlara yetişmek ve her birisine aynı hediye düşmek, tavr-ı aklın haricindedir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elcevap: Fâtır-ı Hakîm nasıl ki unsur-u havayı kelimelerin berk gibi intişarlarına ve tekessürlerine bir mezraa ve bir vasıta yapmış ve radyo vasıtasıyla bir minarede okunan ezan-ı Muhammedî (asm) umum yerlerde ve umum insanlara aynı anda yetiştirmek gibi öyle de okunan bir Fatiha dahi mesela umum ehl-i iman emvatına aynı anda yetiştirmek için hadsiz kudret ve nihayetsiz hikmetiyle manevî âlemde, manevî havada çok manevî elektrikleri, manevî radyoları sermiş, serpmiş; fıtrî telsiz telefonlarda istihdam ediyor, çalıştırıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem nasıl ki bir lamba yansa mukabilindeki binler âyineye, her birine tam bir lamba girer. Aynen öyle de bir Yâsin-i Şerif okunsa milyonlar ruhlara hediye edilse her birine tam bir Yâsin-i Şerif düşer.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Sual: Şiddetle ve âmirane denildi ki: “Sen Risale-i Nur’un makbuliyetine dair Hazret-i Ali (ra) ve Gavs-ı A’zam (ra) gibi zatların kasidelerinden şahitler gösteriyorsun. Halbuki asıl söz sahibi Kur’an’dır. Risale-i Nur, Kur’an’ın hakiki bir tefsiri ve hakikatinin bir tercümanı ve meselelerinin bürhanıdır. Kur’an ise sair kelâmlar gibi kışırlı, kemikli ve şuuru hususi ve cüz’î değildir. Belki Kur’an, umum işaratıyla ve eczasıyla ayn-ı şuurdur, kışırsızdır; fuzulî, lüzumsuz maddeleri yoktur. Âlem-i gaybın tercümanıdır. Sözler hakkında söz onundur, görelim o ne diyor?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elcevap: Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur’an’ın bâhir bir bürhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem’a-i i’caz-ı manevîsi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuâı ve o maden-i ilm-i hakikatten mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i maneviyesi olduğundan onun kıymetini ve ehemmiyetini beyan etmek, Kur’an’ın şerefine ve hesabına ve senasına geçtiğinden, elbette Risale-i Nur’un meziyetini beyan etmekliği, hak iktiza eder ve hakikat ister, Kur’an izin verir. Benim gibi bir tercümanın hissesi yalnız şükürdür. Hiçbir cihetle fahre, temeddühe, gurura hakkı yoktur ve olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gelecek âyetlerin işaratına bu nokta-i nazarla bakmak gerektir. Yoksa beni hodbinlik ile ittiham edenlere hakkımı helâl etmem.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu çok ehemmiyetli suale karşı iki üç saat zarfında birden Kur’an’ın âyât-ı meşhuresinden, Sözler adedince otuz üç âyetin hem manasıyla hem cifir ile Risale-i Nur’a işaretleri uzaktan uzağa icmalen görüldü. Ayrı ayrı tarzlarda otuz üç âyet müttefikan Risale-i Nur’u remizleriyle gösterdiği hayal meyal görüldü.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: En evvel yirmi dördüncü âyetin başında zikredilen ihtara dikkat etmek lâzımdır. O ihtarın yeri başta idi. Fakat orada hatıra geldi, oraya girdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci bir ihtar: Tevafukla işaretler eğer münasebet-i maneviyeye istinad etmezse ehemmiyeti azdır. Eğer münasebet-i maneviyesi kuvvetli ise bu, onun bir ferdi, bir mâsadakı hükmünde olsa ve müstesna bir liyakati bulunsa o vakit tevafuk ehemmiyetlidir. Ve o kelâmdan bunun iradesine bir emare olur. Ve ondan o ferdin hususi bir surette dâhil olduğuna ya remiz ya işaret ya delâlet hükmünde onu gösterir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte gelecek âyât-ı Kur’aniyenin Risale-i Nur’a işaretleri ve tevafukları ekseriyet ile kuvvetli bir münasebet-i maneviyeye istinad ederler. Evet, bu gelecek âyât-ı meşhure müttefikan on üçüncü asrın âhirine ve on dördüncü asrın evveline cifirce bakıyorlar ve Kur’an ve iman hesabına bir hakikate işaret ediyorlar. Ve medar-ı teselli bir “Nur”dan haber veriyorlar. Ve o zamanın dalalet fitnesinden gelen şübehatı izale edecek, Kur’anî bir bürhanı müjde veriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve o işaretlere ve remizlere tam mazhar ve o vazifeleri bihakkın görecek, Risale-i Nur gibi bir tefsir-i Kur’anî olacak. Halbuki Risale-i Nur bu mezkûr noktada ileri olduğu, onu okuyanlarca şüphesiz olmasıyla delâlet eder ki o âyetler bilhassa Risale-i Nur’a bakıp ona işaret ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==BİRİNCİSİ==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sure-i Nur’dan Âyetü’n-Nur’dur ki Risale-i Nur’un Resaili’n-Nur ve Risalei’n-Nur ve Risaletü’n-Nur namlarıyla sebeb-i tesmiyesinin on altı sebebinden bir sebep olduğundan, birinci olarak onu beyan etmek gerektir. Bu Âyetü’n-Nur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فٖى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖٓىءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِى اللّٰهُ لِنُورِهٖ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلٖيمٌ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu Âyet-i Nuriye’nin manaca çok tabakatı ve vücuh-u kesîresi vardır. Ve o tabakalardan ve vecihlerden işarî ve remzî bir vechi manaca ve cifirce nurlu bir tefsiri olan Risalei’n-Nur ve Risaletü’n-Nur’a dört beş cümlesiyle on cihetten bakıyor. Ve o tabakalardan ve o vecihlerden bir tabaka ve bir perde dahi mu’cizane elektrikten haber veriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’a Bakan Birinci Cümlesi: مَثَلُ نُورِهٖ كَمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌ dur. Yani nur-u İlahînin veya nur-u Kur’anînin veya nur-u Muhammedînin (asm) misali, şuمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌ dur. Makam-ı cifrîsi dokuz yüz doksan sekiz (998) olarak aynen Risaletü’n-Nur –şeddeli nun iki nun sayılmak cihetiyle– tam tamına tevafukla ona işaret eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Cümlesi: اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ dur. Yirmi Sekizinci Lem’a’da tafsilen beyan edildiği gibi İmam-ı Ali (ra) Kaside-i Celcelutiye’sinde sarahat derecesinde Risalei’n-Nur’a bakarak ve ona işaret ederek demiş: اَقِدْ كَوْكَبٖى بِالْاِسْمِ نُورًا Ben tahmin ediyorum ki İmam-ı Ali’nin (ra) bu işareti, bu cümle-i Nuriyenin remzinden mülhemdir. Bu cümle-i âyetin makamı, beş yüz kırk altı (546) edip Risale-i Nur’un adedi olan beş yüz kırk sekize (548) gayet cüz’î ve sırlı iki fark ile tevafuk noktasından işaret ettiği gibi remzî bir manasıyla tam bakıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Cümlesi: مِنْ شَجَرَةٍ dir. Eğer مِنْ شَجَرَةٍ deki ة vakıflarda gibi ه sayılsa beş yüz doksan sekiz (598) ederek tam tamına Resaili’n-Nur ve Risalei’n-Nur adedi olan beş yüz doksan sekize tevafukla beraber مِنْ فُرْقَانٍ حَكٖيمٍ in adedine yine sırlı bir tek farkla tevafuk-u remzî ile hem Resaili’n-Nur’u efradına dâhil eder hem yine Risalei’n-Nur’un şecere-i mübareği Furkan-ı Hakîm olduğunu gösterir. Eğer مِنْ شَجَرَةٍ deki ة , ت kalsa o vakit makam-ı cifrîsi dokuz yüz doksan üç (993) eder, tevafuka zarar vermeyen cüz’î ve sırlı beş farkla Risaletü’n-Nur adedi olan dokuz yüz doksan sekize (998) tevafukla manasının dahi muvafakatına binaen ona işaret eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Cümlesi: نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِى اللّٰهُ لِنُورِهٖ dir ki dokuz yüz doksan dokuz (999) ederek sırlı bir tek farkla Risaletü’n-Nur adedi olan dokuz yüz doksan sekize (998) tevafukla manasının kuvvetli münasebetine binaen işaret derecesinde remzeder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci Cümlesi: مَنْ يَشَٓاءُ cümlesi gayet cüz’î bir farkla Risaletü’n-Nur müellifinin ismiyle meşhur bir lakabına tevafukla manası baktığı gibi bakıyor. Eğer يَشَٓاءُ daki mukadder zamir izhar edilirse مَنْ يَشَٓائُهُ olur. Tam tamına tevafuk eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyet nasıl ki Risalei’n-Nur’a ismiyle bakıyor, öyle de tarih-i telifine ve tekemmülüne tam tamına tevafukla remzen bakıyor: كَمِشْكٰوةٍ فٖيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فٖى زُجَاجَةٍ cümlesi كَمِشْكٰوةٍ deki tenvin vakıf yeri olmadığından nun sayılmak ve فٖى زُجَاجَةٍ vakıf yeri olduğundan ة , ه olmak cihetiyle bin üç yüz kırk dokuz (1349) ederek, Resaili’n-Nur’un en nurani cüzlerinin telifi hengâmı ve tekemmül zamanı olan bin üç yüz kırk dokuz tarihine tam tamına tevafukla işaret eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem اَلْمِصْبَاحُ فٖى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ cümlesi bin üç yüz kırk beş (1345) ederek Resaili’n-Nur’un intişarı ve iştiharı ve parlaması tarihine tam tamına tevafuk eder. Çünkü şeddeli ر iki ر , şeddeli ن iki ن , şeddeli ز aslı itibarıyla bir ل bir ز ve birinci زُجَاجَة vakıf cihetiyle ه ; ikinci, vakıf olmadığından ت sayılır. Eğer şeddeli ز iki ز sayılsa o vakit bin üç yüz yirmi iki (1322) eder ki yine Risalei’n-Nur müellifi, mukaddimat-ı Nuriyeye başladığı aynı tarihe tam tamına tevafuk eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ cümlesi; ta-i evvel ت , ikinci ت ise vakıf yeri olduğundan ه olmak ve شَجَرَةٍ deki tenvin ن sayılmak cihetiyle bin üç yüz on bir (1311) eder ki o tarihte Resaili’n-Nur müellifi Risaletü’n-Nur’un mübarek şecere-i kudsiyesi olan Kur’an’ın basamakları olan ulûm-u Arabiyeyi tedrise başladığı aynı tarihe tam tamına tevafuk ederek remzen bakar. İşte bu kadar manidar ve müteaddid tevafukat-ı Kur’aniyenin ittifakı yalnız bir emare, bir işaret değil belki kuvvetli bir delâlettir. Belki elektrik ile beraber Resaili’n-Nur’a münasebet-i maneviyesiyle bir tasrihtir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin münasebet-i maneviyesinin letafetlerinden bir letafeti şudur ki: İhbar-ı gayb nevinden mu’cizane hem elektriğe hem Risalei’n-Nur’a işaret ettiği gibi ikisinin zuhurlarına ve zaman-ı zuhurlarından sonraki tekemmül zamanlarına ve hilaf-ı âdet vaziyetlerini çok güzel gösteriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَ لَا غَرْبِيَّةٍ cümlesi der: “Nasıl ki elektriğin kıymettar metaı, ne şarktan ne de garptan celbedilmiş bir mal değildir. Belki yukarıda, cevv-i havada rahmet hazinesinden, semavat tarafından iniyor. Her yerin malıdır. Başka yerden aramaya lüzum yoktur.” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öyle de manevî bir elektrik olan Resaili’n-Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur’an’ın şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem mesela يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖٓىءُ وَ لَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ cümlesi, mana-yı remziyle diyor ki: On üçüncü ve on dördüncü asırda semavî lambalar ateşsiz yanarlar, ateş dokunmadan parlarlar. Onun zamanı yakındır yani bin iki yüz seksen (1280) tarihine yakındır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu cümle ile nasıl ki elektriğin hilaf-ı âdet keyfiyetini ve geleceğini remzen beyan eder. Aynen öyle de manevî bir elektrik olan Resaili’n-Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, külfet-i tahsile ve derse çalışmaya ve başka üstadlardan taallüm edilmeye ve müderrisînin ağzından iktibas olmaya muhtaç olmadan herkes derecesine göre o ulûm-u âliyeyi, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder, muhakkik bir âlim olabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem işaret eder ki Resaili’n-Nur müellifi dahi ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, bu cümlenin bu mu’cizane üç işaratı elektrik ve Resaili’n-Nur hakkında hak olduğu gibi müellif hakkında dahi ayn-ı hakikattir. Tarihçe-i hayatını okuyanlar ve hemşehrileri bilirler ki “İzhar” kitabından sonraki medrese usûlünce on beş sene ders almakla okunan kitapları, Resaili’n-Nur müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem nasıl ki bu cümlenin manevî münasebet cihetinde kuvvetli ve letafetli işareti var, öyle de cifrî ve ebcedî tevafukuyla hem elektriğin zaman-ı zuhurunun kurbiyetini hem Resaili’n-Nur’un meydana çıkması hem de müellifinin veladetini remzen haber veriyor. Bir lem’a-i i’caz daha gösterir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٖٓىءُ nun makamı, bin iki yüz yetmiş dokuz (1279) olup وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ kısmı ise iki tenvin iki “nun” sayılmak cihetiyle bin iki yüz seksen dört (1284) ederek hem elektriğin taammümünün kurbiyetini hem Resaili’n-Nur’un yakınlığını hem on dört sene sonra müellifinin veladetini يَكَادُ kelime-i kudsiyesiyle manen işaret ettiği gibi cifir ile de tam tamına aynı tarihe tevafukla işaret eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malûmdur ki zayıf ve ince ipler içtima ettikçe kuvvetleşir, kopmaz bir halat olur. Bu sırra binaen, bu âyetin bu işaretleri birbirine kuvvet verir, teyid eder. Tevafuk tam olmazsa da tam hükmünde olur ve işareti, delâlet derecesine çıkar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tenbih: Ben bu âyet-i nuriyenin işaretlerini elektrik ve Resaili’n-Nur’un hatırı için beyan etmedim. Belki bu âyetin i’caz-ı manevîsinin bir şubesinden bir lem’asını göstermek istedim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Bu âyet-i kudsiye sarîh manasıyla nur-u İlahî ve nur-u Kur’anî ve nur-u Muhammedîyi (asm) ders verdiği gibi mana-yı işarîsiyle de her asra baktığı gibi on üçüncü asrın âhirine ve on dördüncü asrın evveline dahi bakar ve dikkatle baktırır. Ve bu iki asrın âhir ve evvellerinde en ziyade nazara çarpan ve en ziyade münasebet-i maneviyesi bulunan ve bu âyetin umum cümlelerinin muvafakatlarını ve mutabakatlarını en ziyade kazanan elektrik ile Resaili’n-Nur olduğundan doğrudan doğruya mana-yı remziyle bakar diye bana kanaat-i kat’iye verdiğinden çekinmeyerek kanaatimi yazdım. Hata etmiş isem Erhamü’r-Râhimîn’den rahmetiyle affetmesini niyaz ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Resaili’n-Nur’un bu âyetin iltifatına liyakatini anlamak isteyen zatlar, hangi risaleye dikkatle baksalar anlarlar. Hiç olmazsa Eskişehir Hapishanesinin bir meyvesi olan Otuzuncu Lem’a namındaki altı esma-i İlahiyeye dair Altı Nükte Risalesi’ne, hiç olmazsa o Lem’a’dan ism-i Hay ve Kayyum’a dair Beşinci ve Altıncı Nüktelere dikkatle baksa elbette tasdik eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==RESAİLİ’N-NUR’A İŞARET EDEN İKİNCİ ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ âyet-i meşhuresidir ki شَيَّبَتْنٖى سُورَةُ هُودٍ hadîsinin vürûduna sebep olmuş. اِسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَnin işareti Sekizinci Lem’a’da tafsilen beyan edildiği gibi Sure-i Hud’da فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعٖيدٌ ilâ âhirihî âyetinin iki kuvvetli işaret veren sahifesinin mukabilindeki gayet meşhur bir âyetidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Makam-ı cifrîsi bin üç yüz üç (1303) ederek hem Sure-i Şûra’nın ikinci sahifesinde وَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ ise bin üç yüz dokuz (1309) ederek o tarihte umum muhatapları içinde birisine hususan Kur’an hesabına iltifat edip istikametle emreder ki birinci tarih ise Resaili’n-Nur müellifinin Risale-i Nur’u netice veren ulûmun tahsiline başladığı tarihtir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve ikinci âyetin tarihi ise o müellifin hârika bir surette pek az bir zamanda ilimce tekemmül etmesi, tahsilden tedrise başladığı ve üç ayda ve bir kış içinde on beş senede medresece okunan yüz kitaptan ziyade okuduğu ve o zamanın o muhitte en meşhur ulemasının yanında o üç ayın mahsulü on beş senesinin mahsulü kadar netice verdiği çok mükerrer imtihanlarla (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Bu beyanat-ı medhiye Said’e ait değildir. Belki Kur’an’ın bir tilmizini, bir hâdimini Said (ra) lisanıyla ve haliyle tarif eder. Tâ hizmetine itimat edilsin.&amp;lt;/ref&amp;gt;) ve hangi ilimden olursa olsun sorulan her suale karşı cevab-ı savab vermekle ispat ettiği aynı tarihe, tam tamına tevafukla remzen Risale-i Nur’un istikametine bir işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ÜÇÜNCÜ ÂYET-İ MEŞHURE==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَالَّذٖينَ جَاهَدُوا فٖينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا âyeti kuvvetli münasebet-i maneviyesiyle beraber cifirce bin üç yüz kırk dört (1344) eder ki o tarihte Risale-i Nur’un şakirdleri gibi bu âyetin manasına daha ziyade mazhar olanlar zahiren görülmüyor. Demek bu âyet, manasının müteaddid tabakalarından işarî bir tabakadan ve remzî bir perdeden Kur’an’ın parlak bir tefsiri olan Risale-i Nur’a bakıyor ve en evvel nâzil olan Sure-i Alak’ta اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى âyeti gibi manasıyla ve makam-ı cifriyle ifade ediyor ki bin üç yüz kırk dörtte nev-i insan içinde firavunane emsalsiz bir tuğyan, bir inkâr çıkacak. وَالَّذٖينَ جَاهَدُوا فٖينَا âyeti ise o tuğyana karşı mücahede edenleri sena ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Harb-i Umumî neticelerinden hem âlem-i insaniyet hem âlem-i İslâmiyet çok zarar gördüler. Nev-i insanın hususan Avrupa’nın mağrur ve cebbarları, bilhassa birisi, kuvvet ve gınaya ve paraya istinad ederek firavunane bir tuğyana girdiklerinden o hususi insanlar nev-i beşeri mes’ul ediyor diye insan ism-i umumîsiyle tabir edilmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer لَنَهْدِيَنَّهُمْ deki şeddeli “nun” bir “nun” sayılsa bin iki yüz doksan dört (1294) eder ki Risaletü’n-Nur müellifinin besmele-i hayatıdır ve tarih-i veladetinin birinci senesidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer şeddeli “lâm” iki “lâm” ve “nun” bir sayılsa o vakit bin üç yüz yirmi dörtte (1324) hürriyetin ilanı hengâmında mücahede-i maneviye ile tezahür eden Risalei’n-Nur müellifinin görünmesi tarihidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==DÖRDÜNCÜ ÂYET-İ MEŞHURE==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانٖى âyetidir. Şu cümle Kur’an-ı Azîmüşşan’ı ve Fatiha Suresi’ni müsenna senasıyla ifade ettiği gibi Kur’an’ın müsenna vasfına lâyık bir bürhanı ve altı erkân-ı imaniye ile beraber hakikat-i İslâmiyet olan yedi esası, Kur’an’ın seb’a-i meşhuresini parlak bir surette ispat eden ve سَبْعَ الْمَثَانٖى nuruna mazhar bir âyinesi olan Risalei’n-Nur’a cifirce dahi işaret eder. Çünkü اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانٖى makam-ı ebcedîsi bin üç yüz otuz beş (1335) adediyle Risalei’n-Nur’un Fatihası olan İşaratü’l-İ’caz tefsirinin Fatiha Suresi’yle El-Bakara Suresi’nin başına ait kısmı basmakla intişar tarihi olan bin üç yüz otuz beş veya altıya tevafukla remzî bir perdeden ona baktığına bir emaredir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==BEŞİNCİ ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشٖى بِهٖ فِى النَّاسِ dir. Bu âyetin remzi latîftir. Çünkü hem kuvvetli münasebet-i maneviye ile hem cifirle efrad-ı kesîresi içinde hususi bir surette Risalei’n-Nur ve müellifine bakıyor. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مَيْتًا kelimesi tenvin “nun” sayılmak cihetiyle beş yüz (500) ederek “Saidü’n-Nursî” adedi olan beş yüze tevafukla işaret ediyor ki “Saidü’n-Nursî dahi meyyit hükmünde idi. Risaletü’n-Nur ile ihya edildi, onunla hayat buldu.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا deki iki tenvin “nun”durlar. Bin üç yüz otuz dört (1334) eder ki o aynı zamanda (Arabî tarihle) Said umumî harpte maddî ve dehşetli bir mevtten dahi hârika bir tarzda kurtulması ve felsefe ve gafletten gelen manevî ve şiddetli bir ölümden necat bulması ve Kur’an’ın âb-ı hayatıyla taze bir hayata girmesi tarihidir. Bu tevafuk-u manevî ve muvafakat-ı cifriye delâlet derecesinde bir işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشٖى بِهٖ فِى النَّاسِ de tenvin “nun” ve şeddeli “nun” iki “nun” ve بِهٖ de telaffuz edilen ى sayılmak cihetiyle bin iki yüz doksan dört (1294) eder ki veladetinin ve hayatının birinci senesidir. Demek, bu cümle ile hayat-ı maddiyesine, evvelki cümle ile de hayat-ı maneviyesine işaret eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Bu âyet müteaddid ve çok tabakalarından bir işarî tabakadan hem Risaletü’n-Nur’a hem müellifine hem bu on dördüncü asrın iptidasına hem iptidasındaki Risaletü’n-Nur’un mebdeine, remzen belki işareten belki delâleten bakar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا ÂYETİNİN TETİMMESİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشٖى بِهٖ فِى النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
âyetinin kuvvetli işaretini hem teyid hem letafetlendiren üç münasebet birden ramazanda kalbime geldi. Kat’î bir kanaat verdi ki مَيْتًا kelimesine tam münasip Said’dir. Bu âyet Risale-i Nur tercümanı olan Said’i “meyyit” unvanıyla göstermesinin bir hikmeti budur ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mevtin muammasını ve tılsımını Risale-i Nur ile o açmış, o dehşetli yüzün altında ehl-i imana çok ünsiyetli, sürurlu, nurlu bir hakikat keşfedip ispat etmiş. Ve mevt-âlûd hayat-ı fâniyede boğulan ehl-i ilhada karşı, bâkiyane hayat-âlûd muvakkat bir mevt-i zahirî ile galibane mukabele eder. كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ sırrına mazhar olan ehl-i ilhad, gayr-ı meşru müştehiyatının ibahesiyle süslendirmesine mukabil Risale-i Nur, mevti o aldatıcı, fâni hayata karşı çıkarıp lezzet ve ziynetini zîr ü zeber eder. Ve der ve ispat eder ki: “Mevt ehl-i dalalet için idam-ı ebedîdir ve o dehşetli darağacından kurtaran ve mevti mübarek bir terhis tezkeresine çeviren yalnız Kur’an ve imandır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun içindir ki bu hakikat-i muazzama-i mevtiye Risale-i Nur’da gayet mühim ve geniş bir mevki almış; hattâ ekser hücumunda mevti elinde tutup ehl-i dalaletin başına vurur, aklını başına getirmeye çalışır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Ehl-i tarîkatın ve bilhassa Nakşîlerin dört esasından biri ve en müessiri olan rabıta-i mevt Eski Said’i Yeni Said’e (ra) çevirmiş ve daima hareket-i fikriyede Yeni Said’e yoldaş olmuş. Başta İhtiyarlar Risalesi olarak, risalelerde o rabıta keşfiyatı göstere göstere tâ ehl-i iman hakkında mevtin nurani ve hayattar ve güzel hakikatini görüp gösterdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Bu âyet cifir ve ebced hesabıyla her tarafta Said’e hücum eden üç çeşit mevtin temas zamanını ve tarihini aynen gösterip tevafuk eder. Demek, âyetteki “meyyit” kelimesinin efradından medar-ı nazar bir ferdi ve cifirce onun ismi “meyyit” adedine tam tevafukla hususi işarete mazhar bir mâsadak “Saidü’n-Nursî”dir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Sabri’nin sadakatinin bir kerametidir.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben namazdan sonra bu tetimmeyi yazarken Sıddık Süleyman’ın halefi Emin, Sabri’nin اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا âyetine dair parçayı aldığını ve ramazanın feyzinden onun izahı gibi nurlar istediğini gördüm. Ne yazdığımı Emin’e gösterdim, hayretle dedi: “Bu hem Sabri’nin hem Risale-i Nur’un bir kerametidir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetteki esrarlı muvazene-i Kur’aniyeyi düşünürken Sure-i Hud’daki فَاَمَّا الَّذٖينَ شَقُوا fıkrasına karşı وَاَمَّا الَّذٖينَ سُعِدُوا فَفِى الْجَنَّةِ deki muvazene hatıra geldi ve bildirdi ki: Nasıl ki bu ikinci âyet ve birinci fıkra Risale-i Nur’un mesleğine, şakirdlerine tam tamına manen ve cifirce bakıyor. Öyle de فَاَمَّا الَّذٖينَ شَقُوا فَفِى النَّارِ لَهُمْ فٖيهَا زَفٖيرٌ وَ شَهٖيقٌ âyeti dahi Risale-i Nur’un muarızlarına ve düşmanlarına ve onların cereyanlarının mebdeine ve faaliyet devresine ve müntehasına cifir ile tevafuk ile işaret eder. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يُرٖيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ gibi âyetlerin bahsinde Birinci Şuâ’da yedi sekiz âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri bin üç yüz on altı ve yedi (1316-1317) tarihi ki Kur’an’a karşı olan sû-i kasdın mebdeidir. فَاَمَّا الَّذٖينَ شَقُوا cifirce aynı tarihi gösteriyor. Eğer şeddeli “mim” iki “mim” sayılsa bin üç yüz elli yedi (1357), eğer şeddeli “lâm” iki “lâm” sayılsa bin üç yüz kırk yedi (1347) ki bu asrın tâğiyane faaliyet tarihidir. Her iki şeddeli ikişer sayılsa bin üç yüz seksen yedi (1387) ki لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ dehşetli bir cereyanın müntehası tarihi olmak ihtimali var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَفِى النَّارِ لَهُمْ فٖيهَا زَفٖيرٌ وَ شَهٖيقٌ ise bin üç yüz altmış bir (1361), eğer فَفِى النَّارِ deki okunmayan ى sayılmazsa bin üç yüz elli bir (1351) tarihini, eğer şeddeli “nun” asıl itibarıyla bir “lâm” bir “nun” sayılsa yine bin üç yüz otuz bir (1331) tarihini ve Harb-i Umumî ateşinin feryad u fîzar içindeki yangınını göstererek cehennem ateşinde zefir ve şehîk eden ehl-i şakavetin azabını haber verip ehl-i imanı fitnelere düşüren şakîlerin hem dünyada hem âhirette cezalarına işaret eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aynen öyle de bu asra da zahiren bakan, esrarlı olan Sure-i وَ السَّمَٓاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ den şu âyetin اِنَّ الَّذٖينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرٖيقِ ifadesi gibi hem İstanbul’un iki harîk-ı kebiri hem Harb-i Umumî’nin dehşetli yangınını cehennem azabı gibi o fitnenin bir cezasıdır diye işaret eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Bu âyet her asra baktığı gibi bu asra daha ziyade nazar-ı dikkati celbetmek için cifirce bu asrın üç dört devresinin tarihlerine ve hâdiselerine işaret ve manasının suretiyle ve tarz-ı ifadesiyle iki cereyanın keyfiyetlerine ve vaziyetlerine îma eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sabri’nin mektubu yolda iken ve gelmeden evvel o mektubun manevî tesiri ile bu âyeti ve اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا âyetiyle beraber düşünürken hatırıma geldi. Risale-i Nur bu derece kuvvetli işarat-ı Kur’aniyeye ve şakirdleri bu kadar kıymetli beşaret-i Furkaniyeye ve aktabların iltifatına mazhariyetin sırrı ve hikmeti, musibetin azameti ve dehşetidir ki hiçbir eserin mazhar olmadığı bir kudsî takdir ve tahsin almış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek, ehemmiyet onun fevkalâde büyüklüğünden değil belki musibetin fevkalâde dehşetine ve tahribatına karşı mücahedesi cüz’î ve az olduğu halde gayet büyük öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki bu âyette işaret ve beşaret-i Kur’aniyede ifade eder ki Risale-i Nur dairesi içine girenler tehlikede olan imanlarını kurtarıyorlar ve imanla kabre giriyorlar ve cennete gidecekler diye müjde veriyorlar. Evet, bazı vakit olur ki bir nefer gördüğü hizmet için bir müşirin fevkine çıkar, binler derece kıymet alır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Geçmiş ve gelecek âyetlerin işaretleri yalnız tevafukla değil belki her bir âyetin mana-yı küllîsindeki cüz’iyat-ı kesîresinden bir cüz’î ferdi Risale-i Nur olduğuna îmaen, münasebet-i maneviyeye göre cifrî ve ebcedî bir tevafukla o münasebeti teyiden ve ona binaen hususi ona bakar demektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ALTINCI ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sure-i Hadîd’de وَ يَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهٖ yani “Karanlıklar içinde size bir nur ihsan edeceğim ki o nur ile doğru yolu bulup onda gidesiniz.” Lillahi’l-hamd Risale-i Nur bu kudsî ve küllî manasının parlak bir ferdi olduğu gibi نُورًا daki tenvin “nun” sayılmak cihetiyle bin üç yüz on sekiz (1318) adediyle Resaili’n-Nur müellifi tedristen, telif vazifesine ve mücahidane seyahate başladığı zamanın beş sene evvelki zamanına ve çok âyetlerin işaret ettikleri bin üç yüz on altı (1316) tarihindeki mühim bir inkılab-ı fikrîden iki sene sonraki zamana tevafuk eder ki o zaman istihzarat-ı Nuriyeye başladığı aynı tarihtir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte şu nurlu âyet hem manaca hem cifirce tevafuku ise umum vücuhu ayn-ı şuur olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’da elbette ittifakî ve tesadüfî olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==YEDİNCİ ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ يُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهٖ şu âyet-i meşhurenin küllî manasının bu zamanda zahir bir mâsadakı Risaletü’n-Nur olduğu gibi lafzullahtaki şeddeli “lâm” bir “lâm” ve بِكَلِمَاتِهٖ deki melfuz “ya” sayılmak şartıyla dokuz yüz doksan sekiz (998) adediyle Risaletü’n-Nur’un dokuz yüz doksan sekiz adedine tam tamına tevafukla, münasebet-i maneviyeye binaen remzen ona bakar. Ve bu remzi latîfleştiren ve kuvvet veren münasebetlerin birisi şudur ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risaletü’n-Nur’un eczaları Sözler namıyla iştihar etmişler. Sözler ise Arapça “kelimat”tır. Ve o kelimat ile Kur’an’ın hakaikini o derece mahz-ı hak ve ayn-ı hakikat olduğunu ispat etmiş ki bu zamanın dinsiz feylesoflarını tam susturuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==SEKİZİNCİ ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
قُلْ اِنَّنٖى هَدٰينٖى رَبّٖٓى اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ dir. Şu âyet-i meşhure küllî manasının bu asırda muvafık ve münasip bir ferdi Risaletü’n-Nur olduğu gibi cifirle صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ kelimesi صِرَاطٍ deki tenvin “nun” sayılmak cihetiyle Risaletü’n-Nur adedi olan dokuz yüz doksan sekize (998) yine iki sırlı (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Yani mertebesine işaret için iki fark var. Risale-i Nur vahiy değil, ilham ve istihraçtır.&amp;lt;/ref&amp;gt;) fark ile baktığı gibi هَدٰينٖى رَبّٖٓى اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ cümlesinin makam-ı ebcedîsi ile bin üç yüz on altı (1316) ederek Risale-i Nur müellifinin tedrisiyle istihzarat-ı Nuriyede bulunduğu en hararetli tarihi olan bin üç yüz on altı adedine tam tamına tevafuk eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==DOKUZUNCU ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem “El-Bakara” suresinde hem “Lokman” suresinde فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى cümlesidir. Yani “Allah’a iman eden hiç kopmayacak bir zincir-i nuraniye yapışır, temessük eder.” Risale-i Nur ise iman-ı billahın Kur’anî bürhanlarından bu zamanda en nuranisi ve en kuvvetlisi olduğu tahakkuk ettiğinden bu بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى külliyetinde hususi dâhil olduğuna teyiden makam-ı cifrîsi bin üç yüz kırk yedi (1347) ederek Risaletü’n-Nur intişarının fevkalâde parlaması tarihine tam tamına tevafukla bakar. Ve bu on dördüncü asırda Kur’an’ın i’caz-ı manevîsinden neş’et eden bir urvetü’l-vüska ve zulümattan nura çıkaracak bir vesile-i nuraniye Risalei’n-Nur olduğunu remzen bildirir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ONUNCU ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يُؤْتِى الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَٓاءُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ON BİRİNCİ ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ يُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَ الْحِكْمَةَ وَ يُزَكّٖيهِمْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ON İKİNCİ ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ يُزَكّٖيكُمْ وَ يُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَ الْحِكْمَةَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
âyetleridir. Meal-i icmalîleri der ki: “Kur’an hikmet-i kudsiyeyi size bildiriyor. Sizi manevî kirlerden temizlendiriyor.” Bu üç âyetin küllî ve umumî manalarında Risale-i Nur kasdî bir surette dâhil olduğuna iki kuvvetli emare var:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birisi şudur ki: Risale-i Nur’un müstesna bir hâssası, ism-i Hakem ve Hakîm’in mazharı olup bütün safahatında, mebahisinde nizam ve intizam-ı kâinatın âyinesinde ism-i Hakem ve Hakîm’in cilveleri olan hikmet-i kudsiyeyi ve hikemiyat-ı Kur’aniyeyi ders veriyor. Mevzuu ve neticesi, hikmet-i Kur’aniyedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Emare: Birinci âyet bin üç yüz yirmi iki (1322) ederek makam-ı ebcedî ile Risalei’n-Nur müellifinin doğrudan doğruya ulûm-u âliyeden (اٰلِيَه ) başını kaldırıp hikmet-i Kur’aniyeye müteveccih olarak hâdimü’l-Kur’an vaziyetini aldığı tarihtir ki bir sene sonra İstanbul’a gitmiş manevî mücahedesine başlamış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci âyet ise: Makam-ı cifrîsi bin üç yüz iki (1302) ederek Risale-i Nur müellifinin Kur’an dersini aldığı tarihe tam tamına tevafuk ile remzen Kur’an’ın bâhir bir bürhanı olan Resaili’n-Nur’a bakar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü âyet ise: Bin üç yüz otuz sekiz (1338) olduğundan hikmet-i Kur’aniyeyi Avrupa hükemasına karşı parlak bir surette gösterebilen ve gösteren Risalei’n-Nur müellifi “Dârülhikmeti’l-İslâmiye”de hikmet-i Kur’aniyeyi müdafaa etmekle, hattâ İngiliz’in Başpapazı sual ettiği ve altı yüz kelime ile cevap istediği altı sualine altı kelime ile cevap vermekle beraber inzivaya girip bütün gayretiyle Kur’an’ın ilhamatından Risale-i Nur’un meselelerini iktibasa başladığı aynı tarihe tam tamına tevafukla remzen bakar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ON ÜÇÜNCÜ ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sure-i Âl-i İmran’da وَمَا يَعْلَمُ تَاْوٖيلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ON DÖRDÜNCÜ ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sure-i Nisa’da لٰكِنِ الرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ مِنْهُمْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu iki âyet bu asra da hususi bakarlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisinin meali gösteriyor ki: Ehl-i dalalet müteşabihat-ı Kur’aniyeyi yanlış tevilat ile tahrifine ve şüpheleri çoğaltmasına çalıştığı bir zamanda, ilimde rüsuhu bulunan bir taife o müteşabihat-ı Kur’aniyenin hakiki tevillerini beyan edip ve iman ederek o şübehatı izale eder. Bu küllî mananın her asırda mâsadakları ve cüz’iyatları var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Harb-i Umumî vasıtasıyla, bin seneden beri Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa itirazları ve evhamları âlem-i İslâm içinde yol bulup yayıldılar. O şübehatın bir kısmı fennî şeklini giydi, ortaya çıktı. Bu şübehatı ve itirazları bu zamanda def’eden başta Risalei’n-Nur ve şakirdleri göründüğünden, bu âyet bu asra da baktığından Risalei’n-Nur ve şakirdlerine remzen bakmakla beraber ulema-i müteahhirînin mezhebine göre اِلَّا اللّٰهُ da vakfedilmez. O halde makam-ı cifrîsi aynen اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى nın makamı gibi bin üç yüz kırk dört (1344) ederek Resaili’n-Nur ve şakirdlerinin meydan-ı mücahede-i maneviyeye atılmaları tarihine tam tamına tevafukla onları da bu âyetin harîm-i kudsîsinin içine alıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem haşrin en kuvvetli ve parlak bir bürhanı olan Onuncu Söz’ün etrafa yayılması tarihine ve Kur’an’ın kırk vecihle mu’cize olduğunu beyan eden Yirmi Beşinci Söz’ün iştiharı hengâmına hem اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى adedine tam tamına tevafukla bakar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer mezheb-i selef gibi اِلَّا اللّٰهُ da vakfolsa o halde اَلرَّاسِخُونَ deki şeddeli ر iki ر sayılsa bin üç yüz altmış (1360) küsur ederek Risaletü’n-Nur şakirdlerinin bundan on beş yirmi sene sonraki râsihane ve muhakkikane olan ilimlerine ve imanlarına remzen baktığı gibi şeddeli ر asıl itibarıyla bir “lâm” bir ر sayılsa bin iki yüz on iki (1212) ederek bundan bir buçuk asır evvel Mevlana Hâlid Zülcenaheyn’in Hindistan’dan getirdiği parlak bir ilm-i hakikat rüsuhuyla o zamanda meydan alan tevilat-ı fâsideyi ve şübehatı dağıtarak yüz senede elli milyondan ziyade insanları daire-i irşadına aldığı ve tenvir ettiği zamanın tarihine tam tamına tevafukla bakar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci âyet olan اَلرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ مِنْهُمْ şeddeli ر aslına nazaran bir “lâm” bir ر sayılmak cihetiyle makam-ı ebcedîsi bin üç yüz kırk dört (1344) etmekle her asra baktığı gibi bu asra da hususi remzen bakar. Ve ilm-i hakikatte râsihane çalışan ve kuvvetli iman eden bir taifeye işaret eder. Ve çok âyetlerin ehemmiyetle gösterdikleri bu bin üç yüz kırk dörtte Risaletü’n-Nur ve şakirdlerinden daha ziyade bu vazifeyi müşkül şerait içinde sebatkârane yapan zahirde görülmüyor. Demek, bu âyet onları dahi daire-i harîmine hususi dâhil ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ON BEŞİNCİ ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبٖينًا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu âyet bu zamana dahi hitap eder. Çünkü tamam –مُبٖينًا hariç kalsa– bin üç yüz altmış (1360) küsur eder. Eğer قَدْ جَٓاءَكُمْ den sonraki olsa بُرْهَانٌ ve نُورًا kelimelerindeki tenvinler “nun” sayılsa bin üç yüz on (1310) eder. Demek bu asra da hitap eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ cümlesi yalnız dört farkla فرقان adedine tevafukla sarîhan baktığı gibi o kudsî bürhan-ı İlahînin bu zamanda parlak ve kuvvetli bir bürhanı olan Resaili’n-Nur’a dahi ikinci cümlesi olan اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبٖينًا adedi, iki tenvin vakıfta iki “elif” sayılmak cihetiyle beş yüz doksan sekiz (598) ederek aynen tam tamına Resaili’n-Nur’a ve Risalei’n-Nur adedine tevafuk ile o semavî bürhan-ı kudsînin yerde bir bürhanı Resaili’n-Nur olduğunu remzen haber veriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Sözler’in üç ismi olan Risalei’n-Nur veya Resaili’n-Nur veya Risaleti’n-Nur’daki şeddeli “nun” iki “nun” sayılmak, cifirce ağlebî bir kaidedir. Şeddeli harf bazen bir, bazen iki sayılabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ON ALTINCI ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا هُدًى وَ شِفَٓاءٌ dür. Şu şifalı âyet çok zamandır benim dertlerimin şifası ve ilacı olduğu gibi eczahane-i kübra-yı İlahiye olan Kur’an-ı Hakîm’in tiryakî ilaçlarından, Risalei’n-Nur eczalarının kavanozlarından alarak belki bin manevî dertlerime bin kudsî şifayı buldum ve Resaili’n-Nur şakirdleri dahi buldular. Ve fenden ve felsefenin bataklığından çıkan ve tedavisi çok müşkül olan ve zındıka hastalığına müptela olanlardan çokları onunla şifalarını buldular.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte her derde şifa olan Kur’an’ın ilaçlarının bu zamanda bir kısım kavanozları hükmünde bulunan Resaili’n-Nur dahi bu şifadar âyetin bir medar-ı nazarı olduğuna kuvvetli bir emare şudur ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin makam-ı cifrîsi olan bin üç yüz kırk altı (1346) adedi Resaili’n-Nur’un bin üç yüz kırk altıda şifadarane etrafa intişarının tarihine ve Mu’cizat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm namında olan risale-i hârikanın zaman-ı telifine tam tamına tevafukudur. Şu tevafuk hem münasebet-i maneviyeyi teyid ve onunla teeyyüd eder hem remizden işaret derecesine çıkarıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ON YEDİNCİ ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ deki قُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ nün makam-ı cifrîsi şeddeli “lâm”lar birer “lâm” ve şeddeli “kâf” bir “kâf” sayılmak cihetiyle bin üç yüz yirmi dokuz (1329) ederek, Harb-i Umumî’nin başlangıcı zamanında Resaili’n-Nur’un başlangıcı olan İşaratü’l-İ’caz tefsirinin tarih-i telifine tam tamına tevafukla beraber, şeddeli “kâf” iki “kâf” sayılmak cihetiyle bin üç yüz kırk dokuz (1349) ederek Harb-i Umumî’nin verdiği sarsıntılar zamanında Resaili’n-Nur’un ‌حَسْبِىَ اللّٰهُ‌ diyerek ehl-i dünyadan hiçbir yerde himaye görmeden belki tehacüme hedef olmakla beraber çekinmeyerek yalnız başlarıyla müşkülat içinde envar-ı Kur’aniyeyi neşrettikleri aynı tarihe tam tamına tevafuku ise her cihetiyle ayn-ı şuur olan âyâtta elbette tesadüfî olamaz. Belki bu gibi âyetler, en müşkül zaman olan bu asra dahi hususi bakarlar ve o âyâtı kendilerine rehber ittihaz eden bir kısım şakirdlerine hususi iltifat edip iltifatlarıyla teşci ederler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyet, sâbık âyetler gibi münasebet-i maneviyesi gerçi zahiren görünmüyor fakat bir cihetle Resaili’n-Nur ile bir nevi münasebeti vardır. Şöyle ki: On üç senedir (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Telif tarihine göredir.&amp;lt;/ref&amp;gt;) bu âyet Risaletü’n-Nur müellifinin ve sonra has şakirdlerinin mağribden sonra bir vird-i hususileridir. Hem bu âyetin manasına bu zamanda tam mazhar ve herkes onlardan çekinmesinden fütur getirmeyerek ‌حَسْبِىَ اللّٰهُ‌ deyip mütevekkilane müşkülat-ı azîme içinde envar-ı imaniyeyi ve esrar-ı Kur’aniyeyi neşreden, ehl-i imanı meyusiyetten kurtaran başta Risaletü’n-Nur ve şakirdleridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ON SEKİZİNCİ ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ dir. Bu âyet mealiyle hizbullahın zahirî mağlubiyetinden gelen meyusiyeti izale için kudsî bir teselli verir ve hizbullah olan hizb-i Kur’anînin hakikatte ve âkıbette galebesini haber verir. Ve bu asırda hizb-i Kur’anînin hadsiz efradından Resaili’n-Nur şakirdleri tezahür ettiklerinden bu âyetin küllî manasında hususi dâhil olmalarına bir emare olarak makam-ı cifrîsi olan bin üç yüz elli (1350) adedi ile Resaili’n-Nur şakirdlerinin zahirî mağlubiyetleri ve bir sene sonra mahpusiyetleri içinde manevî galebeleri ve metanetleri ve haklarında yapılan müthiş imha planını akîm bırakan ihlasları ve kuvve-i maneviyeleri tezahür etmesinin Rumî tarihi olan bin üç yüz elli ve elli bir ve elli iki (1350-1351-1352) adedine tam tamına tevafuku elbette şefkatkârane, teselliyettarane bir remz-i Kur’anîdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ON DOKUZUNCU ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ الَّذٖينَ اٰمَنُوا مَعَهُ نُورُهُمْ يَسْعٰى بَيْنَ اَيْدٖيهِمْ وَ بِاَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَ اغْفِرْلَنَا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu âyetin umum manasındaki tabakalarından bir tabaka-i işariyesi bu asra dahi bakıyor. Çünkü يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا hem manaca kuvvetli münasebeti var hem cifirce bin üç yüz yirmi altı (1326) ederek o tarihteki hürriyet inkılabından neş’et eden fırtınaların hengâmında her şeyi sarsan o fırtınaların ve harplerin zulümatından kurtulmak için nur arayan mü’minler içinde, Resaili’n-Nur şakirdleri az bir zaman sonra tezahür ettiklerinden bu âyetin efrad-ı kesîresinden bu asırda bir mâsadakı onlar olduğuna bir emaredir. وَاغْفِرْلَنَا cümlesi bin üç yüz altmışa (1360) bakıyor. Demek, bundan beş altı sene sonra istiğfar devresidir. Resaili’n-Nur şakirdleri o zamanda istiğfar dersini vereceğini remzen bir îmadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==YİRMİNCİ ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ نُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَ رَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu âyet-i azîme sarîhan asr-ı saadette nüzul-ü Kur’an’a baktığı gibi sair asırlara dahi mana-yı işarîsiyle bakar. Ve Kur’an’ın semasından ilhamî bir surette gelen şifadar nurlara işaret eder. İşte doğrudan doğruya tabib-i kulûb olan Kur’an-ı Hakîm’in feyzinden ve ziyasından iktibas olunan Risaletü’n-Nur, benim çok tecrübelerimle umum manevî dertlerime şifa olduğu gibi Resaili’n-Nur şakirdleri dahi tecrübeleriyle beni tasdik ediyorlar. Demek Resaili’n-Nur, bu âyetin bir mana-yı işarîsinde dâhildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu duhûlüne bir emare olarak مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَ رَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنٖينَ nin makam-ı cifrîsi bin üç yüz otuz dokuz (1339) ederek aynı tarihte Kur’an’dan ilham olunan Resaili’n-Nur bu asrın manevî ve müthiş hastalıklarına şifa olmakla meydana çıkmaya başlamasından bu âyet, ona hususi remzettiğine bana kanaat veriyor. Ben kendi kanaatimi yazdım, kanaate itiraz edilmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==YİRMİ BİRİNCİ ÂYET VEYA ÂYETLER==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
قُلْ اِنَّنٖى هَدٰينٖى رَبّٖٓى اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ ۞ وَ هَدٰيهُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sekiz dokuz âyetlerde “sırat-ı müstakim”e nazarı çeviriyorlar. Ve bu doğru, istikametli yolu bulmak için daima Kur’an’ın nurundan her asırda o asrın zulmetlerini dağıtacak ve istikamet yolunu tenvir edecek Kur’an’dan gelen nurlar olmakla ve bu dehşetli ve fırtınalı asırda o doğru yolu şaşırtmayacak bir surette gösteren başta şimdilik Risaletü’n-Nur tezahür ettiğinden hem bu “sırat-ı müstakim” kelimesinin makam-ı cifrîsi –tenvin “nun” sayılmak cihetiyle– bin (1000) eder. Medde olmazsa dokuz yüz doksan dokuz (999) ederek yalnız bir veya iki farkla (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Yani Risaletü’n-Nur’un mertebesi ikinci ve üçüncüde olduğuna işarettir. Vahiy değil ve olamaz. Belki ilham ve istihraçtır.&amp;lt;/ref&amp;gt;) Risaletü’n-Nur adedi olan dokuz yüz doksan sekize (998) tevafukla, sekiz dokuz âyetlerde “sırat-ı müstakim” kelimeleri bu mezkûr iki âyet gibi Risaletü’n-Nur’u “sırat-ı müstakim”in efradına hususi idhal edip remzen ona baktırır ve istikametine işaret eder. Eğer صِرَاطٍ deki tenvin sayılmazsa اَلنُّورِ deki şeddeli “nun” bir “nun” sayılır, yine tevafuk eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem nasıl ki bu âyet Risalei’n-Nur’a ismiyle bakıyor, öyle de onun istihzarat zamanına da bakar. Çünkü هَدٰينٖى رَبّٖٓى اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ in makam-ı cifrîsi bin üç yüz on altı (1316) ederek Risaletü’n-Nur müellifinin ihtiyarsız olarak istihzarat-ı Nuriyede bulunduğu ve umum malûmatını Kur’an’ın fehmine basamaklar yaptığı en hararetli tarihi olan bin üç yüz on altı adedine tam tamına tevafuku elbette evvelki işaratı teyid ve onunla teeyyüd ederek Risaletü’n-Nur’u daire-i harîmine remzen belki işareten dâhil ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cây-ı dikkat ve ehemmiyetli bir tevafuktur ki Risaletü’n-Nur müellifi bin üç yüz on altı (1316) sıralarında mühim bir inkılab-ı fikrî geçirdi. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O tarihe kadar ulûm-u mütenevviayı, yalnız ilimle tenevvür için merak ederdi, okurdu, okuturdu. Fakat birden o tarihte merhum vali Tahir Paşa vasıtasıyla Avrupa’nın Kur’an’a karşı müthiş bir sû-i kasdları var olduğunu bildi. Hattâ bir gazetede İngiliz’in bir müstemlekat nâzırı demiş:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bu Kur’an, İslâm elinde varken biz onlara hakiki hâkim olamayız. Bunun sukutuna çalışmalıyız.” dediğini işitti, gayrete geldi. Birden makam-ı cifrîsi bin üç yüz on altı (1316) olan فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ fermanını manen dinleyerek bir inkılab-ı fikrî ile merakını değiştirdi. Bütün bildiği ulûm-u mütenevviayı Kur’an’ın fehmine ve hakikatlerinin ispatına basamaklar yaparak hedefini ve gaye-i ilmiyesini ve netice-i hayatını, yalnız Kur’an’ı bildi. Ve Kur’an’ın i’caz-ı manevîsi, ona rehber ve mürşid ve üstad oldu. Fakat maatteessüf o gençlik zamanında çok aldatıcı arızalar yüzünden bilfiil o vazifenin başına geçmedi. Bir zaman sonra Harb-i Umumî’nin tarraka ve gürültüsü ile uyandı. O sabit fikir canlandı, bi’l-kuvveden bilfiile çıkmaya başladı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte hem ona hem Risaletü’n-Nur’a çok alâkası bulunan bu bin üç yüz on altı (1316) tarihine çok âyetler müttefikan bakarlar. Mesela, nasıl ki هَدٰينٖى رَبّٖٓى اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ âyeti tam tamına tevafukla işaret eder. Aynen öyle de bir âyet-i meşhure olan اِنَّ رَبّٖى عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ makam-ı cifrîsi şeddeli “nun” bir “nun” sayılsa ve tenvin sayılmazsa bin üç yüz on altı ederek aynen tam tamına o tarihe işaret eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem nasıl ki yedi sekiz surelerde gelen âyetler ve o âyetlerde gelen “sırat-ı müstakim” cümleleri Risaletü’n-Nur ismine tevafukla beraber, bu mezkûr iki âyet gibi bir kısmı Risaletü’n-Nur telifinin tarihini de gösterir. Aynen öyle de yedi adet surelerin başlarında yedi defa تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ cümle-i kudsiyesi makam-ı cifrîsi olan bin üç yüz on altı veya yedi (1316-1317) ederek aynen tam tamına o bin üç yüz on altı tarihine tevafukla işaret ettiği gibi طٰسٓ تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ âyeti dahi aynen bin üç yüz on altı ederek o bin üç yüz on altı tarihine tevafukla işaret eder. Güya nasıl ki asr-ı saadette Kur’an’daki iman hakikatlerine alâmetler, deliller ve o Kitab-ı Mübin’in davalarına bürhanları ve hüccetleri gözlere de göstermek manasında tekrar ile تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ ۞ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ ۞ تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ fermanlarıyla Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan ilanat yapıyor. Öyle de bu dehşetli asırda dahi bir mana-yı işarîsiyle o âyât-ı Furkaniyenin bürhanları ve hakkaniyetinin alâmetleri ve hakikatlerinin hüccetleri ve hak kelâmullah olduğuna delilleri olan Resaili’n-Nur’a mana-yı işarîsiyle alâmet ve bürhan ve emare ve delil manasıyla âyâtın âyetleri diye tekrar ile تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ ferman ederek nazar-ı dikkati Kur’an hesabına bu asra ve bu asırdaki Resaili’n-Nur’a çeviriyor itikad ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, her bir cihet ile ayn-ı şuur olan âyât-ı Kur’aniyenin böyle yirmi vecihle ve yirmi parmakla aynı şeye müttefikan işaretleri tasrih derecesinde bana kanaat veriyor. Benim kanaatime iştirak etmeyen bu ittifaka ne diyecek ve ne diyebilir? Hangi kuvvet bu ittifakı bozar?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Resaili’n-Nur bu asra gelen işarat-ı Kur’aniyeye hususi bir medar-ı nazar olduğuna kimin şüphesi varsa Kur’an’ın kırk vecihle mu’cizesini ispat eden Mu’cizat-ı Kur’aniye namındaki Yirmi Beşinci Söz ve Yirminci Söz’ün ikinci makamına ve haşre dair Onuncu Söz ve Yirmi Dokuzuncu Sözlere baksın, şüphesi izale olmazsa gelsin parmağını gözüme soksun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==YİRMİ İKİNCİ ÂYET VE ÂYETLER==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Yunus hem Yusuf hem Ra’d hem Hicr hem Şuara hem Kasas hem Lokman Surelerinin başlarında bulunan تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ ilan-ı kudsîsidir. Yirmi Birinci âyetin hâtimesinde bunun münasebet-i maneviyesi bir derece beyan edilmiş. Cifrîsi ise bu âyette üç ت bin iki yüz eder ve iki ك iki ل yüz eder, yekûnü bin üç yüz. Bir ى bir ب dört veya beş ا mecmuu bin üç yüz on altı veya on yedi (1316-1317) ederek Resaili’n-Nur müellifi bir inkılab-ı fikrî ile ulûm-u mütenevviayı Kur’an’ın hakaikine çıkmak için basamaklar yaptığı bir tarihe tam tamına tevafuku münasebet-i maneviyesinin kuvvetine istinaden deriz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O tevafuk remzeder ki: Bu asırda Resaili’n-Nur denilen otuz üç adet Söz ve otuz üç adet Mektup ve otuz bir adet Lem’alar, bu zamanda, Kitab-ı Mübin’deki âyetlerin âyetleridir. Yani hakaikinin alâmetleridir ve hak ve hakikat olduğunun bürhanlarıdır. Ve o âyetlerdeki hakaik-i imaniyenin gayet kuvvetli hüccetleridir. Ve تِلْكَ kelime-i kudsiyesinin işaret-i hissiyesiyle gözlere dahi görünecek derecede zahir olduğunu ifade eden böyle işarete lâyık delilleridir diye remzen Resaili’n-Nur’u bir işarî manasının küllî dairesine hususi ve medar-ı nazar bir ferdi olarak dâhil ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Nasıl ki bu âyette bulunan işarî mana yedi surede yedi işaret hükmünde olup delâlet belki sarahat derecesine çıkıyor. Aynen öyle de صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ deki remiz dahi yedi sekiz surelerde bulunmakla yedi sekiz remiz hükmünde olarak o remzi işaret belki delâlet belki sarahat derecesine çıkarıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Külfetsiz olmak üzere birden hatıra gelen işarat kaydedildi. Tekellüfe girmemek için işaretli otuz üç âyetin çok işaratı kaydedilmedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==YİRMİ ÜÇÜNCÜ ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَسٰى رَبُّنَٓا اَنْ يُبْدِلَنَا خَيْرًا Şu âyet her asra baktığı gibi bu asra da bakıyor ve bu asırda kâbuslu bir rüya gibi musibetlere düşen ve Rabb-i Rahîm’inden onu hayra tebdil etmesini rica edenler içinde Resaili’n-Nur şakirdlerine hususi remzettiğine bir emaresi şudur ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin makam-ı cifrîsi olan bin üç yüz kırk beşte (1345) ehemmiyetli risaleler telif ile beraber, fevkalâde hâdiseler vukua gelmeye hazırlandılar. Ve o Resaili’n-Nur’un merkez-i intişarı olan Barla karyesinde ziyade sıkıntı müellifine verildi. Ve hususi küçük mescidine ilişildiği zaman Resaili’n-Nur şakirdleri kuvvetli bir rica ile dergâh-ı İlahiyeye iltica edip “Yâ Rab! Bu müthiş rüyayı hayra tebdil eyle!” deyip yalvardılar. Herkesin meyusiyetlerine mukabil pek kuvvetli bir ümit ve rica ile Müslümanların kuvve-i maneviyelerini takviye ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin birden külfetsiz hatıra geleni bu kadardır. Yoksa esrarı çoktur. Tekellüf olmasın diye kısa kestim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==YİRMİ DÖRDÜNCÜ ÂYET VE ÂYETLER==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Sure-i Zümer hem Sure-i Câsiye hem Sure-i Ahkaf’ın başlarında bulunan تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزٖيزِ الْحَكٖيمِ âyât-ı azîmeleridir. Şu âyetler dahi yirmi ikincideki âyetler gibi Risaletü’n-Nur’un ismine ve zatına hem telif ve intişarına bir mana-yı remziyle bakıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İZAHTAN EVVEL MÜHİM BİR İHTAR==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Lüzumlu dört beş nokta beyan edilecek.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nokta: Hadîste vârid olduğu gibi “Her bir âyetin mana mertebelerinde bir zahiri, bir bâtını, bir haddi, bir muttala’ı vardır. Bu dört tabakadan her birisinin (hadîsçe “şücûn ve gusûn” tabir edilen) füruatı, işaratı, dal ve budakları vardır.” mealindeki hadîsin hükmüyle, Kur’an hakkında nâzil olan bu âyet-i kudsiye, fer’î bir tabakadan ve bir mana-yı işarîsiyle de Kur’an ile münasebeti çok kuvvetli bir tefsirine bakmak, şe’nine bir nakîse değil. Belki o lisanü’l-gaybdaki i’caz-ı manevîsinin muktezasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nokta: Bir tabakanın mana-yı işarîsinin külliyetindeki efradının bu asırda tezahür eden ve münasebeti pek kuvvetli bir ferdi Risaletü’n-Nur olduğunu, onu okuyan herkes tasdik eder. Evet ben, Risaletü’n-Nur’un has şakirdlerini işhad ederek derim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risaletü’n-Nur sair telifat gibi ulûm ve fünundan ve başka kitaplardan alınmamış. Kur’an’dan başka me’hazi yok, Kur’an’dan başka üstadı yok, Kur’an’dan başka mercii yoktur. Telif olduğu vakit hiçbir kitap müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur’an’ın feyzinden mülhemdir ve sema-i Kur’anîden ve âyâtının nücumundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nokta: Resaili’n-Nur baştan başa ism-i Hakîm ve Rahîm’in mazharı olduğundan bu üç âyetin âhirleri ism-i Hakîm ile ve gelecek yirmi beşinci dahi Rahman ve Rahîm ile bağlamaları münasebet-i maneviyeyi cidden kuvvetlendiriyor. İşte bu kuvvetli münasebet-i maneviyeye binaen deriz ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ cümlesinin sarîh bir manası asr-ı saadette vahiy suretiyle Kitab-ı Mübin’in nüzulü olduğu gibi mana-yı işarîsiyle de her asırda o Kitab-ı Mübin’in mertebe-i arşiyesinden ve mu’cize-i maneviyesinden feyiz ve ilham tarîkıyla onun gizli hakikatleri ve hakikatlerinin bürhanları iniyor, nüzul ediyor diyerek şu asırda bir şakirdini ve bir lem’asını cenah-ı himayetine ve daire-i harîmine bir hususi iltifatla alıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Nokta: İşte bu risalede mezkûr otuz üç âyet-i meşhurenin bi’l-ittifak tekellüfsüz, manaca ve cifirce Resaili’n-Nur’un başına parmak basmaları ve başta Âyeti’n-Nur on parmakla ona işaret etmesi ve eskiden beri ulema ortasında ve edibler mabeyninde meşhur bir düstur ve hakikatli bir medar-ı istihracat ve hattâ hususi tarihlerde ve mezar taşlarında ediblerin istimal ettikleri maruf bir kanun-u ilmî iledir. Eğer o kanuna tasannu karışmazsa işaret-i gaybiye olabilir. Eğer sun’î ve kasdî yapılsa yalnız bir letafet, bir zarafet, bir cezalet olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, edibler hususi ve şahsî tarihlerde onun taklidini yapmakla kelâmlarını güzelleştirdikleri hem cifir ilminin en esaslı bir kaidesi ve mühim bir anahtarı olan makam-ı ebcedî ile işaret ise her cihetle ayn-ı şuur ve nefs-i ilim ve mahz-ı irade ve tesadüfî halleri olmayan ve lüzumsuz maddeleri bulunmayan Kur’an’ın bu kadar âyât-ı meşhuresi icma ile ve ittifakla Risalei’n-Nur’a işaret ve tevafukları sarahat derecesinde onun makbuliyetine bir şehadettir ve hak olduğuna bir imzadır ve şakirdlerine bir beşarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci Nokta: Bu hesab-ı ebcedî, makbul ve umumî bir düstur-u ilmî ve bir kanun-u edebî olduğuna deliller pek çoktur. Burada yalnız dört beş tanesini numune için beyan edeceğiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Bir zaman Benî-İsrail âlimlerinden bir kısmı huzur-u Peygamberîde surelerin başlarındaki الٓمٓ ۞ كٓهٰيٰعٓصٓ gibi mukattaat-ı hurufiyeyi işittikleri vakit, hesab-ı cifrî ile dediler: “Yâ Muhammed! Senin ümmetinin müddeti azdır.” Onlara mukabil dedi: “Az değil.” Sair surelerin başlarındaki mukattaatı okudu ve ferman etti: “Daha var.” Onlar sustular.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Hazret-i Ali radıyallahu anhın en meşhur Kaside-i Celcelutiye’si, baştan nihayete kadar bir nevi hesab-ı ebcedî ve cifir ile telif edilmiş ve öyle de matbaalarda basılmış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Cafer-i Sadık radıyallahu anh ve Muhyiddin-i Arabî (ra) gibi esrar-ı gaybiye ile uğraşan zatlar ve esrar-ı huruf ilmine çalışanlar, bu hesab-ı ebcedîyi gaybî bir düstur ve bir anahtar kabul etmişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: Yüksek edibler bu hesabı, edebî bir kanun-u letafet kabul edip eski zamandan beri onu istimal etmişler. Hattâ letafetin hatırı için, iradî ve sun’î ve taklidî olmamak lâzım gelirken sun’î ve kasdî bir surette o gaybî anahtarların taklidini yapıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşincisi: Ulûm-u riyaziye ulemasının münasebet-i adediye içinde en latîf düsturları ve avamca hârika görünen kanunları, bu hesab-ı tevafukînin cinsindendirler. Hattâ fıtrat-ı eşyada Fâtır-ı Hakîm bu tevafuk-u hesabîyi bir düstur-u nizam ve bir kanun-u vahdet ve insicam ve bir medar-ı tenasüp ve ittifak ve bir namus-u hüsün ve ittisak yapmış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, nasıl ki iki elin ve iki ayağın parmakları, âsabları, kemikleri hattâ hüceyratları, mesamatları hesapça birbirine tevafuk ederler. Öyle de bu ağaç, bu baharda ve geçen bahardaki çiçek, yaprak, meyvece tevafuk ettiği gibi bu baharda dahi az bir farkla geçen bahara tevafuk ve istikbal baharları dahi mazi baharlarına ihtiyar ve irade-i İlahiyeyi gösteren sırlı ve az farkla muvafakatları, Sâni’-i Hakîm-i Zülcemal’in vahdetini gösteren kuvvetli bir şahid-i vahdaniyettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte madem bu tevafuk-u cifrî ve ebcedî, bir kanun-u ilmî ve bir düstur-u riyazî ve bir namus-u fıtrî ve bir usûl-ü edebî ve bir anahtar-ı gaybî oluyor. Elbette menba-ı ulûm ve maden-i esrar ve fıtratın tercüman-ı âyât-ı tekviniyesi ve edebiyatın mu’cize-i kübrası ve lisanü’l-gayb olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, o kanun-u tevafukîyi işaratında istihdam, istimal etmesi i’cazının muktezasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar bitti, şimdi sadede geliyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sure-i Zümer, Câsiye, Ahkaf’ın başlarındaki تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزٖيزِ الْحَكٖيمِ olan âyetler, sâbık ihtarın ikinci noktasında, münasebet-i maneviyesi beyan edildiğinden burada yalnız cifrî remzini beyan edeceğiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şöyle ki: İki ت sekiz yüz, iki ن yüz, iki م seksen, iki ك kırk, üç ز yirmi bir, üç ى otuz, bir ب bir ح on “lafzullah” altmış yedi, bir ع yetmiş, dört ل dört ا yüz yirmi dört olup yekûnü bin üç yüz kırk iki (1342) ederek bu asrın şu tarihine nazar-ı dikkati celbetmekle beraber, Kur’an’ın tenziliyle çok alâkadar bir Nur’a parmak basıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve o tarihten az sonra Mu’cizat-ı Ahmediye (asm) Risalesi ve Yirminci ve Yirmi Dördüncü Mektuplar gibi Risaletü’n-Nur’un en nurani cüzleri meydan-ı intişara çıkmaları ve Kur’an’ın kırk vecihle i’cazını ispat eden Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi’yle haşre dair Onuncu Söz’ün ikisinin kırk ikide intişarları ve kırk altıda fevkalâde iştiharları aynı tarihte olması bir kuvvetli emaredir ki bu âyet ona hususi bir iltifatı var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem nasıl ki bu âyetler telif ve intişarına işaret ederler, öyle de yalnız تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ kelimesi Risaletü’n-Nur’un ismine –şeddeli “nun” bir “nun” sayılmak cihetiyle– gayet cüz’î bir farkla tevafuk edip remzen bakar, kendine kabul eder. Çünkü تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ kelimesi dokuz yüz elli bir (951) ederek Risaletü’n-Nur’un makamı olan dokuz yüz kırk sekize (948) sırlı üç farkla tevafuk noktasından bakar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birden hatıra geldi ki: Bu üç farkın sırrı ise Risaletü’n-Nur’un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil belki ekseriyetle Kur’an’ın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünuhat ve istihracat-ı Kur’aniyedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cây-ı dikkattir ki birinci حٰمٓ olan Sure-i Mü’min’de تَنْزٖيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزٖيزِ الْعَلٖيمِ makam-ı cifrîsi, bazı mühim âyetler gibi bin üç yüz yetmişe (1370) bakıyor. Acaba on beş yirmi sene sonra başka bir nur-u Kur’an zuhur mu edecek, yahut Resaili’n-Nur’un bir inkişaf-ı fevkalâde ile bir fütuhatı mı olacak bilmediğimden o kapıyı açamıyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==YİRMİ BEŞİNCİ ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
حٰمٓ ۞ تَنْزٖيلٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ âyet-i kudsiyesidir. Bu âyetin mana-yı işarîsi, Resaili’n-Nur ile münasebeti çok kuvvetlidir. Bir ciheti şudur ki Risaletü’n-Nur’un ve şakirdlerinin mesleği, dört esas üzerine gidiyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi tefekkürdür, Hakîm ismine bakıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biri de şefkattir, hadsiz olan fakrını hissetmektir ki Rahman ve Rahîm isimlerine bakıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem şu âyet nasıl ki Resaili’n-Nur’un telif ve tekemmül tarihine tevafukla parmak basıyor, öyle de تَنْزٖيلٌ kelimesiyle –vakıf mahalli olmadığından tenvin “nun” sayılmak cihetiyle– makamı beş yüz kırk yedi (547) olarak Sözler’in ikinci ve üçüncü ismi olan Resaili’n-Nur ve Risale-i Nur’un adedi olan beş yüz kırk sekiz veya kırk dokuza (548-549) şeddeli “nun” bir “nun” sayılmak cihetiyle pek cüz’î ve sırlı bir veya iki farkla tevafuk ederek remzen ona bakar, dairesine alır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem حٰمٓ ۞ تَنْزٖيلٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ in makam-ı cifrîsi, bir vecihle, yani tenvin “nun” sayılsa ve şeddeli iki “ra”daki lâm-ı aslî hesap edilse حٰمٓ , حَامٖيمْ telaffuzda olduğu gibi olsa bin üç yüz elli dört veya beş (1354-1355) eder. Ve diğer bir vecihte, yani tenvin sayılmazsa bin üç yüz dört (1304) eder. Üçüncü vecihte, yani telaffuzda bulunmayan iki “lâm” hesaba girmezse bin iki yüz doksan dört (1294) eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci vecihte, tam tamına Resaili’n-Nur’un telifçe bir derece tekemmülü ve fevkalâde ehemmiyet kesbetmesi ve fırtınalara tutulması ve şakirdleri kudsî bir teselliye muhtaç oldukları Arabî tarihiyle şu bin üç yüz elli beş ve elli dört tarihine, hem otuz bir adet Lem’alardan ibaret olan Otuz Birinci Mektup’un telif zamanına, hem o mektubun Otuz Birinci Lem’a’sının vakt-i zuhuruna ve o Lem’a’dan Birinci Şuâ’nın telifine ve o Şuâ’nın yirmi dokuz makamında otuz üç adet âyâtın Risale-i Nur’a işaretleri istihraç edildiği hengâmına ve yirmi beşinci âyetin Risale-i Nur’a îmaları yazıldığı şu zamana, şu dakikaya, şu hale tam tamına tevafuku ise Kur’an’ın i’caz-ı manevîsine yakışıyor. Gayet latîf ve müjdeli bir tevafuktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci vecihte, yani bin üç yüz dört (1304) makamıyla Risale-i Nur’un tercümanı, Risale-i Nur’un basamakları olan mebâdi-i ulûma besmele-keş olduğu ve fütuhat-ı Nuriyede besmelesini çektiği ve fatiha-i hayat-ı ilmiyede “Bismillahirrahmanirrahîm” okuduğu zamanına tam tamına tevafukla parmak basıyor, arkasını sıvatıyor “Haydi git, selâmetle çalış!” remzen diyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü vecihte, yani bin iki yüz doksan üç veya dört (1293-1294) olan makam-ı cifrîsiyle o tercümanın besmele-i hayat-ı dünyeviyesinin iptidasına tam tamına tevafuk sırrıyla îma eder ki onun hayatı çok dehşetli dağdağaları ve fırtınaları görmek ve çekmekle beraber daima Rahman ve Rahîm isimlerinin mazharı olarak rahmetle muhafaza ve şefkatle terbiye edileceğini remzen mün’imane haber veriyor. Bu suretle Kur’an’ın manevî i’cazından ihbar-ı gaybî nevinin bir şuâını gösteriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==YİRMİ ALTINCI ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sure-i Hud’da فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعٖيدٌ âyetinin iki satır sonra gelen وَاَمَّا الَّذٖينَ سُعِدُوا فَفِى الْجَنَّةِ âyetidir. Şu âyetin şeddeli “mim” ve şeddeli “lâm” ve şeddeli “nun” ikişer sayılmak ve اَلْجَنَّةِ deki ة vakıfta olduğundan ه olmak cihetiyle makam-ı cifrîsi bin üç yüz elli iki (1352) olmakla tam tamına Resaili’n-Nur şakirdlerinin en meyusiyetli ve musibetli zamanları olan bin üç yüz elli iki tarihine tam tamına tevafukla o acınacak hallerinde kudsî ve semavî bir teselli, bir beşarettir. Ve âyetin münasebet-i maneviyesi bir iki risalede, yani Keramat-ı Aleviye’de ve Gavsiye’de beyan edilmiştir. وَاَمَّا الَّذٖينَ سُعِدُوا deki سُعِدُوا kelimesi فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعٖيدٌ deki سَعٖيدٌ kelimesine Kur’an sahifesinde tam muvazi ve mukabil gelmesi, bu tevafuka bir letafet daha katar. Bu âyetin küllî ve çok geniş mana-yı kudsîsinin cüz’iyatından Risale-i Nur şakirdleri gibi teselliye çok muhtaç bir cüz’îsi bu asırda bin üç yüz elli ikide bulunduğuna tam tamına tevafukla işaret ederek başına parmak basıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer فَفِى الْجَنَّةِ kelimesinde vakfedilmezse ve خَالِدٖينَ kelimesiyle rabtedilse o vakit ة , ه olmaz. Fakat daha latîf tesellikâr bir tevafuk olur. Çünkü وَاَمَّا الَّذٖينَ سُعِدُوا kaide-i nahviyece mübtedadır. فَفِى الْجَنَّةِ خَالِدٖينَ onun haberidir. Bu haber ise makam-ı cifrîsi olan bin üç yüz kırk dokuz (1349) adediyle, bin üç yüz kırk dokuz tarihinden beşaretle remzen haber verir. Ve o tarihte bulunan Kur’an hizmetkârlarından bir taifenin ashab-ı cennet ve ehl-i saadet olduğunu mana-yı işarîsiyle ve tevafuk-u cifrî ile ihbar eder. Ve bu tarihte Risale-i Nur şakirdleri Kur’an hesabına fevkalâde hizmetleri ve tenevvürleri ve çok mühim risalelerin telifleri ve başlarına gelen şimdiki musibetin, düşmanları tarafından ihzaratı tezahür ettiğinden elbette bu tarihe müteveccih ve işarî, tesellikâr bir beşaret-i Kur’aniye en evvel onlara baktığını gösterir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet فَفِى الْجَنَّةِ خَالِدٖينَ de şeddeli “nun” bir “nun” sayılmak cihetiyle ت dört yüz, خ altı yüz, bin eder. İki ن yüz, bir ى iki ف bir ل iki yüz; diğer ل otuz, ikinci ى on, iki elif iki, bir ج üç, bir د dört, kırk dokuz eder ki yekûnü bin üç yüz kırk dokuz (1349) eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu müjde-i Kur’aniyenin binden bir vechi bize teması, bin hazineden ziyade kıymettardır. Bu müjdenin bir müjdecisi bir sene evvel görülmüş bir rüya-yı sadıkadır. Şöyle ki: Isparta’da başımıza gelen bu hâdiseden bir ay evvel bir zata rüyada (ona) deniliyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Resaili’n-Nur şakirdleri, iman ile kabre girecekler, imansız vefat etmezler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz o vakit o rüyaya çok sevindik. Demek o müjde, bu müjde-i Kur’aniyenin bir müjdecisi imiş. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Cihan saltanatından daha ziyade kıymettar bir müjde-i Kur’aniye, bir beşaret-i semaviye bu sahifede vardır.&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==YİRMİ YEDİNCİ ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sure-i Saf’ta يُرٖيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهٖ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ dur. Bu âyetteki نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهٖ cümlesinin makam-ı cifrîsi, bin üç yüz on altı veya yedidir (1316-1317). Ve bu tarih ise sâbıkan yirmi birinci âyetin hâtimesinde zikredilen inkılab-ı fikrî sadedinde; Avrupa’nın bir müstemlekat nâzırı, Kur’an’ın nurunu söndürmesine çalışması tarihine ve Resaili’n-Nur müellifi dahi ona karşı o inkılab-ı fikrî sayesinde o nuru parlatmaya çalışması aynı tarihe hem yedi surede yedi defa تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ aynı tarihe hem طٰسٓ تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ dahi aynı tarihe hem هَدٰينٖى رَبّٖٓى اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ dahi aynı tarihe hem اِنَّ رَبّٖى عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ dahi şeddeli “nun” bir “nun” sayılmak ve tenvin sayılmamak cihetiyle aynı tarihe hem فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ fermanı dahi aynı tarihe hem نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهٖ dahi aynı tarihe bi’l-ittifak muvafakatları elbette remizden, işaretten, delâletten ziyade bir sarahattir ki Risale-i Nur o Nur-u İlahînin bir lem’ası olacağını ve düşmanları tarafından gelen şübehat zulümatını dağıtacağını mana-yı işarîsiyle müjdeliyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bu cifrî ve müteaddid ve manidar tevafuklar ise kuvvetli bir münasebet-i maneviyeye istinad ederler. Evet, Resaili’n-Nur’un yüz yirmi dokuz risaleleri, yüz yirmi dokuz elektrik lambalarının şişeleri misillü Kur’an nur-u a’zamından uzanan tellerin başlarına takılıp o nuru neşrettikleri meydandadır. Risale-i Nur’un yarı ismi iki defa bu cümle-i âyette bulunmasıyla o münasebeti letafetlendiriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==YİRMİ SEKİZİNCİ ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sure-i Tevbe’de يُرٖيدُونَ اَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَاْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ âyetindeki نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَاْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ cümlesi, kuvvetli ve letafetli münasebet-i maneviyesiyle beraber şeddeli “lâmlar” birer “lâm” ve şeddeli “mim” asıl kelimeden olduğundan iki “mim” sayılmak cihetiyle bin üç yüz yirmi dört (1324) ederek, Avrupa zalimleri devlet-i İslâmiyenin nurunu söndürmek niyetiyle müthiş bir sû-i kasd planı yaptıkları ve ona karşı Türkiye hamiyet-perverleri, hürriyeti yirmi dörtte ilanıyla o planı akîm bırakmaya çalıştıkları halde, maatteessüf altı yedi sene sonra, Harb-i Umumî neticesinde yine o sû-i kasd niyetiyle Sevr Muahede’sinde Kur’an’ın zararına gayet ağır şeraitle kâfirane fikirlerini yine icra etmek olan planlarını akîm bırakmak için Türk milliyet-perverleri cumhuriyeti ilanla mukabeleye çalıştıkları tarihi olan bin üç yüz yirmi dörde, tâ otuz dörde, tâ elli dörde tam tamına tevafukla, o herc ü merc içinde Kur’an’ın nurunu muhafazaya çalışanlar içinde Resaili’n-Nur müellifi yirmi dörtte (1324) ve Resaili’n-Nur’un mukaddimatı otuz dörtte (1334) ve Resaili’n-Nur’un nurani cüzleri ve fedakâr şakirdleri elli dörtte (1354) mukabeleye çalışmaları göze çarpıyor. Hattâ hakikat-i hali bilmeyen bir kısım ehl-i siyaseti telaşa sevk ettiler ve bu itfa sû-i kasdına karşı tenvir vazifesini tam îfa ettiklerinden bu âyetin mana-yı işarîsi cihetinde bir medar-ı nazarı olduklarına kuvvetli bir emaredir. Şimdi İslâmlar içinde Nur-u Kur’an’a muhalif haletlerin ekserisi, o sû-i kasdların ve Sevr Muahedesi gibi gaddarane muahedelerin vahim neticeleridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer şeddeli “mim” dahi şeddeli “lâmlar” gibi bir sayılsa o vakit bin iki yüz seksen dört (1284) eder. O tarihte Avrupa kâfirleri devlet-i İslâmiyenin nurunu söndürmeye niyet ederek on sene sonra Rusları tahrik edip Rus’un doksan üç (1293) muharebe-i meş’umesiyle âlem-i İslâm’ın parlak nuruna muvakkat bir bulut perde ettiler. Fakat bunda Resaili’n-Nur şakirdleri yerinde Mevlana Hâlid’in (ks) şakirdleri o bulut zulümatını dağıttıklarından bu âyet bu cihette onların başlarına remzen parmak basıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hatıra geldi ki eğer şeddeli “lâmlar” ve “mim” ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise Hazret-i Mehdi’nin şakirdleri olabilir. Her ne ise… Bu nurlu âyetin çok nurani nükteleri var. اَلْقَطْرَةُ تَدُلُّ عَلَى الْبَحْرِ sırrıyla kısa kestik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==YİRMİ DOKUZUNCU ÂYET==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sure-i İbrahim’in başında الٓرٰ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى صِرَاطِ الْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِ âyetidir. Şu âyetin dört beş cümlesinde dört beş îma var. Mecmuu bir işaret hükmüne geçer.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ cümlesi ifade eder ki: “Kitab-ı Mübin vasıtasıyla, on dördüncü asırdaki zulümattan, insanlar biiznillah Kur’an’dan gelen bir nura çıkarlar.” Bu meal ve hususan nur lafzı, Resaili’n-Nur’a mutabık olduğu gibi makam-ı cifrîsi şeddeli “nun” iki “nun” olmak üzere bin üç yüz otuz sekiz veya dokuz (1338-1339) ederek Harb-i Umumî zulümatında telif edilen Resaili’n-Nur’un fatihası olan İşaratü’l-İ’caz tefsiri, o zulmetler içindeki zuhuru tarihine tam tamına tevafuku ve âyetteki Nur kelimesi Risale-i Nur’daki Nur lafzına îma ile bakıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: اِلٰى صِرَاطِ الْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِ cümlesi evvelki cümledeki Nur’u tarif ederek der: O Nur Cenab-ı Hakk’ın izzet ve mahmudiyetini gösteren yoldur. Bu cümlenin makam-ı ebcedîsi beş yüz kırk sekiz veya elli (548-550) olarak Resaili’n-Nur’un şeddeli “nun” bir “nun” olmak üzere adedi olan beş yüz kırk sekize tam tamına tevafuk eder. Eğer okunmayan iki “elif” sayılsa mertebesine işaret eden iki farkla yine tam tamına tevafuk eder. Bu îmayı teyid eden hem letafetlendiren bir münasebet var. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm için en dehşetli asır altıncı asır ile Hülâgu fitnesi ve on üçüncü asrın âhiri ve on dördüncü asır ile Harb-i Umumî fitneleri ve neticeleri olduğu münasebetiyle bu cümle makam-ı ebcediyle altıncı asra ve evvelki cümle gibi اَلْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِ kelimeleri ile bu asra, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine îma eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem sâbık âyetlerde ise Resaili’n-Nur’un ikinci ismine tevafukla işaret eden umum o âyetler, dehşetli asır olan Hülâgu ve Cengiz asrına dahi îma ederler. Hattâ o âyetlerin hem o asra hem bu asra îmaları içindir ki Hazret-i Ali (ra) Ercuze’sinde ve Gavs-ı A’zam (ra) Kaside’sinde Resaili’n-Nur’a kerametkârane işaret ettikleri vakit hem o asra hem şu asra bakıp hiddetle işaret etmişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: مِنَ الظُّلُمَاتِ kelimesindeki الظُّلُمَاتِ ın adedi bin üç yüz yetmiş iki (1372) ederek bu asrın zulümleri, zulmetleri ne vakte kadar devam edeceğini, o zulmetlerin içinde bir Nur daima tenvire çalışacağına îma ile Risale-i Nur’un tenvirine remzen bakar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: لِتُخْرِجَ النَّاسَ cümlesi diyor ki: “Bin üç yüz kırk beşte (1345) Kur’an’dan gelen bir Nur ile insanlar karanlıklardan ışıklara çıkarılacak.” Bu meal ise bin üç yüz kırk beşte fevkalâde tenvire başlayan Resaili’n-Nur’a tam tamına cifirce hem mealce muvafık ve mutabık olmakla Risale-i Nur’un makbuliyetine îma belki remzediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşincisi: الٓرٰ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ deki اِلَيْكَ kelimesi Kur’an’a has baktığı için hariç kalmak üzere, الٓرٰ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ cümlesinin makamı Risaletü’n-Nur’un birinci ismine tam tamına tevafuk etmesi Risaletü’n-Nur’un, Kitab-ı Münzel’in tam bir tefsiri ve manası olduğunu ve ondan yabani olmadığını remzen ifade eder. Çünkü الٓرٰ üç yüz sekseniki, كِتَابٌ dört yüz yirmi üç, اَنْزَلْنَاهُ yüz kırk dört, yekûnü dokuz yüz kırk dokuz (949); eğer tenvin “nun” sayılsa dokuz yüz doksan dokuz (999) ederek Risaletü’n-Nur’un –eğer şeddeli “nun” bir “nun” sayılsa– adedi olan dokuz yüz kırk sekize (948), eğer şeddeli “nun” iki “nun” olsa dokuz yüz doksan sekize (998) sırlı (yani vahiy olmadığını ifade için) bir tek farkla tevafuk edip ona îma eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Bu bir tek âyette mezkûr beş cümlenin münasebet-i maneviyeyi gözeterek beş adet îmaları bir kuvvetli işaret belki bir delâlet hükmüne geçebilir kanaati, bana bunu yazdırdı. Hata etmişsem Kitab-ı Mübin’i şefaatçi edip Erhamü’r-Râhimîn’den kusurumun affını niyaz ederim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==YİRMİ DOKUZUNCU ÂYETİN SEHVİNE DAİR TAFSİLAT==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Küçük bir sehivden kuvvetli bir işaret-i gaybiye gördüm. Ondan bildim ki o sehiv bunun içinmiş. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Şuâ olan İşarat-ı Kur’aniyenin yirmi dokuzuncu âyet Sure-i İbrahim’in başında, الٓرٰ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ içinde اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ cümlesine, makam-ı cifrîsi sehven bin üç yüz otuz dört (1334) ederek Risale-i Nur’un fatihası olan İşaratü’l-İ’caz tefsirinin zuhuru ve tabı tarihine tevafukla bakar denilmiş. Halbuki melfuz harflerinin makamı, bin üç yüz otuz dokuz (1339) olup o tefsirin fevkalâde iştiharı ve Dârülhikmet tarafından ekser müftülere gönderilen nüshalar, müteaddid ve maddî ve manevî inkılabların sarsıntılarından vikaye noktasında –çok emareler ve müftülerin itirafıyla– birer kale ve ekser müftülerin ellerinde birer elmas kılınç hükmüne geçmeleri tarihine tevafukla takdirkârane bakar. Okunmayan iki “elif” sayılsa bin üç yüz kırk bir (1341) edip Risale-i Nur’un mebde-i zuhuruna tam tamına tevafukla bakar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu küçük sehiv şöyle bir manayı birden kuvvetli ihtar etti ki: O Sure-i İbrahim’in (as) başındaki âyetin Risale-i Nur’a remzen bakan yalnız onun dört cümlesi değil belki o birinci sahife âhirine kadar münasebat-ı maneviye cihetinde bir mana-yı remziyle –efrad-ı kesîresi içinde– Risale-i Nur’a gizli bir hususiyet ile îma eder, remzen bakar. Ben şimdilik o hakikat-i remziyeyi beyan edemem. Yalnız kısa bir işaret edilecek.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’un mayası ve meşrebi tefekkür ve şefkat olduğu cihetle, Hazret-i İbrahim’in (as) hususi meşrebi olan tefekkür ve şefkat noktasında tam tevafuk etmek sırrıyla şu surede daha ziyade Risale-i Nur’u kucağına alıyor. Baştaki âyet, dört cümle ile en karanlık bir asrın kara kara içinde, zulmet zulmet içinde insanları nura çıkaran ve Kur’an’dan çıkan bir nura parmak bastığı gibi en karanlık içinde bulunan ve Risale-i Nur’un cereyanına muhalif gidenleri tarif eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Âyet: اَلَّذٖينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا اُولٰٓئِكَ فٖى ضَلَالٍ بَعٖيدٍ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu dahi üç cümlesiyle bazı münasebat-ı maneviye ve muvafakat-ı mefhumiye cihetinde ve hem Risale-i Nur’un mesleğine hem mülhidlerin mesleğine îmaen bakar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve birinci cümlesiyle der ki: “O bedbahtlar, bazı ehl-i imanın –imanları beraber olduğu halde– ve bir kısım ehl-i ilmin –âhireti tam bildikleri halde– onlara iltihak delâletiyle, bilerek ve severek hayat-ı dünyeviyeyi dine ve âhirete, yani elması tanıdığı ve bulduğu halde beş paralık şişeyi ona tercih etmek gibi; sefahet-i hayatı, dinî hissiyata muannidane tercih edip dinsizlik ile iftihar ederler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümlenin bu asra bir hususiyeti var. Çünkü hiçbir asır böyle bir tarzı göstermemiş. Sair asırlarda o ehl-i dalalet âhireti bilmiyor ve inkâr ediyor. Elması elmas bilmiyor, dünyayı tercih ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve ikinci cümlesi olan وَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ ile der ki: “O bedbahtların dalaleti, muhabbet-i hayattan ve temerrüdden neş’et ettiği için kendi halleri ile durmuyorlar, tecavüz ediyorlar. Bildikleri ve onun ile ecdadları bağlı olan dine adâvetkârane, menbalarını kurutmak ve esasatını bozmak ve kapılarını ve yollarını kapatmak istiyorlar.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve üçüncü cümlesi olan وَ يَبْغُونَهَا عِوَجًا ile der ki: “Onların dalaleti fenden, felsefeden geldiği için acib bir gurur ve garib bir firavunluk ve dehşetli bir enaniyet onlara verip nefislerini öyle şımartmış ki kâinatı idare eden İlahî kanunların şuâlarını ve insan âleminde o hakaikin düsturlarını süflî hevesatlarına ve müştehiyatlarına müsait görmediklerinden (hâşâ! hâşâ!) eğri, yanlış, noksan bulmak istiyorlar.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu âyet, üç cümlesiyle manen bu asırda acib bir taife-i dâlleye tam bir tevafuk-u manevî ile mana-yı işarîsiyle çok efradı içinde hususi baktığı gibi tevafuk-u cifrîsiyle dahi başlarına parmak basıyor. Evet, evvelki cümle olan اَلَّذٖينَ يَسْتَحِبُّونَ nin makamı bin üç yüz yirmi yedi (1327); eğer şeddeli “lâm” ve “be” ikişer sayılsa Arabî tarihiyle bin üç yüz elli dokuz (1359) edip o tuğyanlı taifenin savletli zamanını göstererek tam tevafukla bakar. وَ يَبْغُونَهَا عِوَجًا in makamı, tenvin “nun” olmak cihetiyle bin iki yüz dokuz (1209) ederek şeriat-ı İslâmiyeye sû-i kasd olarak ecnebi kanunlarını adliyeye sokmak fikri ve teşebbüsü tarihine tam tamına tevafukla bakar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu emareler gibi çok îmalar ile baştaki âyetin kuvvetli işaret ettiği Risale-i Nur’un muarızlarına zahir bir surette baktığı gibi mefhum-u muhalifi delâletiyle dahi Risale-i Nur’a tam bakar. Hattâ dördüncü âyette Risale-i Nur’un Türkçe olmasını tahsin eder ve beşincide Arabî ve Türkçeyi tam bilmeyen ve mürşidleri ve âlimleri perişan olan vilayat-ı şarkiyede Risale-i Nur imdatlarına ve her taifeden ziyade başlarına gelen hâdiseler ve âyette بِاَيَّامِ اللّٰهِ tabir edilen elîm vakıaları hatırlarına getirmekle ikaz ve irşad etmelerine bir mana-yı işarî ve remzî ile emrediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âhirki ehemmiyetli işareti beyan etmeme şimdilik izin olmadığından yalnız her birinin bir tek remzi gayet kısa beyan edilecek. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Âyetin وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهٖ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ cümlesi makam-ı cifrîsiyle ve baştaki âyetin işaretleri karinesiyle ve risalet ve nübüvvetin her asırda veraset noktasında nâibleri, vekilleri bulunmak kaidesiyle, bir mana-yı remzî cihetinde vazife-i irsiyeti tam yapan Risale-i Nur’u efradı içine hususi bir iltifatla dâhil edip lisan-ı Kur’an olan Arabî olmayarak Türkçe olmasını takdir ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, bunun makamı رَسُولٍ deki tenvin “nun” sayılmak ve şeddeli “lâm” bir sayılsa bin üç yüz otuz sekiz (1338) ve şeddeli “lâm” iki sayılsa ve şeddeli “ye” bir sayılsa bin üç yüz elli sekiz (1358), her ikisi birer sayılsa bin üç yüz yirmi sekiz (1328); şeddeliler iki sayılsa tenvin sayılmazsa bin üç yüz on sekiz (1318) hem tenvin hem şeddeliler sayılsa bin üç yüz altmış sekiz (1368) ederek Risale-i Nur’un beş devresine ve beş vaziyetine remzen ve îmaen bakar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci Âyette: اَنْ اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِ cümlesinde makam-ı cifrîsi, şeddeliler birer sayılmak cihetinde bin üç yüz elli bir (1351) ederek Risale-i Nur’un şimdilik beyanına iznim olmayan ehemmiyetli vazifesinin ve bu evamir-i Kur’aniyeyi imtisalinin tarihine tam tamına tevafuk-u cifrî ve muvafakat-ı maneviye karinesiyle ve kıssadan hisse almak münasebat-ı mefhumiye remzi ile Risale-i Nur’a îmaen bakar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Daha yazılacak çok gaybî işaretler var fakat izin verilmedi, şimdilik kaldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-1|Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-1]] &amp;amp;larr; [[Risale:Sikke-i Tasdik-i Gaybi|Sikke-i Tasdik-i Gaybi]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Sekizinci Şuâ (Sikke)|Sekizinci Şuâ]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Parlak_F%C4%B1kralar_ve_G%C3%BCzel_Mektuplar-1&amp;diff=1824</id>
		<title>Risale:Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-1</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Parlak_F%C4%B1kralar_ve_G%C3%BCzel_Mektuplar-1&amp;diff=1824"/>
		<updated>2016-10-29T07:13:39Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:Sikke-i Tasdik-i Gaybi]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;[[Risale:Sikke-i Tasdik-i Gaybi|Sikke-i Tasdik-i Gaybi]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Birinci Şuâ (Sikke)|Birinci Şuâ]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu Sikke-i Gaybiye’yi mahrem tutardık, yalnız has kardeşlerime mahsustu. Ben vefat ettikten sonra neşredilsin demiştim. Fakat zabıta geldi, adliye hesabına onu sakladığımız yerden çıkardılar. İki sene ellerinde kaldı. Üç mahkeme tetkikinden sonra iade edildi. Bize muhalif gayet nâmahremler dahi beraber okudular. Bize çok yabani insanlar gördüler. Bu iki defadır Isparta Adliyesinin eline başka risalelerle beraber girmiş, hiçbir itiraz edilmeden geri verilmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madem umumun nazarına istemediğimiz halde gösterilmiş ve madem Risale-i Nur’un ehemmiyetini ispat edip şakirdlerini şevke getiriyor, kuvve-i maneviyelerini ziyadeleştiriyor; elbette Medresetü’z-Zehra erkânlarının neşrine karar vermelerine iştirak ederim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’dan Parlak Fıkralar ve Bir Kısım Güzel Mektuplar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
LEYLE-İ KADİRDE İHTAR EDİLEN BİR MESELE-İ MÜHİMME&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela: Leyle-i Kadirde kalbe gelen pek uzun ve geniş bir hakikate pek kısaca bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nev-i beşer bu son harb-i umumînin eşedd-i zulüm ve istibdat ile ve merhametsiz tahribat ile ve bir düşmanın yüzünden yüzer masumu perişan etmesiyle ve mağlupların dehşetli meyusiyetleriyle ve galiblerin dehşetli telaş ve hâkimiyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azaplarıyla ve dünya hayatının bütün bütün fâni ve muvakkat olması ve medeniyet fanteziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olması umuma görünmesiyle ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek istidadatın, mahiyet-i insaniyesinin umumî bir surette dehşetli yaralanmasıyla ve ebed-perest hissiyat-ı bâkiye ve fıtrî aşk-ı insaniyenin heyecan içinde uyanmasıyla ve gaflet ve dalaletin, en sert, sağır olan tabiatın, Kur’an’ın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla ve gaflet ve dalaletin en boğucu, aldatıcı en geniş perdesi olan siyasetin rûy-i zeminde pek çirkin, pek gaddarane hakiki sureti görünmesiyle elbette ve elbette hiçbir şüphe yok ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimal’de, Garp’ta, Amerika’da emareleri göründüğüne binaen nev-i beşerin maşuk-u mecazîsi olan hayat-ı dünyeviye böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtraten beşerin hakiki sevdiği ve aradığı hayat-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak. Ve elbette hiç şüphe yok ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin üç yüz altmış senede, her asırda üç yüz elli milyon şakirdi bulunan ve her hükmüne ve davasına milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyet ile bulunup lisanlarıyla beşere ders veren ve hiçbir kitapta emsali bulunmayan bir tarzda, beşer için hayat-ı bâkiyeyi ve saadet-i ebediyeyi müjde verip bütün beşerin yaralarını tedavi eden Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla belki sarîhan ve işareten on binler defa dava edip, haber verip sarsılmaz kat’î delillerle, şüphe getirmez hadsiz hüccetlerle hayat-ı bâkiyeyi kat’iyetle müjde ve saadet-i ebediyeyi ders vermesi, elbette nev-i beşer, bütün bütün aklını kaybetmezse ve maddî ve manevî bir kıyamet başlarında kopmazsa İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’an’ın kabulüne çalışan meşhur hatipleri ve din-i hakkı arayan Amerika’nın çok ehemmiyetli cemiyeti gibi rûy-i zeminin kıtaları ve hükûmetleri Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında kat’iyen Kur’an’ın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mu’cize-i ekberin yerini tutamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâniyen: Madem Risale-i Nur o mu’cize-i kübranın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve en muannid düşmanları teslime mecbur etmiş. Hem kalbi hem ruhu, hattâ hissiyatı tam tenvir edecek ve ilaçlarını verecek bir tarzda hazine-i Kur’aniyenin dellâllığını yapan ve ondan başka me’haz ve mercii olmayan bir mu’cize-i maneviyesi bulunan Risale-i Nur o vazifeyi yapıyor ve aleyhinde dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış ve dalaletin en sert ve kuvvetli kalesi olan tabiatı “Tabiat Risalesi”yle parça parça etmiş ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş daire-i âfakında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ-yı Musa’daki Meyve’nin Altıncı Meselesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü ve Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur-u tevhidi göstermiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elbette bizlere lâzım ve millete elzemdir ki şimdi resmen izin verilen din tedrisatı için hususi dershaneler açılmasına ve izin verilmesine binaen, Nur şakirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük dershane-i Nuriye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder fakat herkes her bir meselesini tam anlamaz. Hem iman hakikatlerinin izahı olduğu için hem ilim (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Şayet biri biliyor, taallüm etmeye muhtaç değilse ibadete muhtaç veya marifete müştak veya huzur ister. Onun için herkese lüzumlu bir derstir.&amp;lt;/ref&amp;gt;) hem marifet hem ibadettir. Eski medreselerde beş on seneye mukabil, inşâallah Nur medreseleri beş on haftada aynı neticeyi temin edecek ve yirmi senedir ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve hem hükûmet ve millet ve vatan hem hayat-ı dünyeviyesine ve siyasiyesine ve uhreviyesine pek çok faydası bulunan bu Kur’an lemaatlarına ve dellâlı bulunan Risale-i Nur’a değil ilişmek, tamamıyla terviç ve neşrine çalışmaları elzemdir ki geçen dehşetli günahlara keffaret ve gelecek müthiş belalara ve anarşistliğe bir set olabilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâlisen: Bu ramazan-ı şerifte, Kur’an’ı zevk ve şevk ile okumak, benim çok ihtiyacım vardı. Halbuki elemli hastalık, maddî manevî sıkıntılar, yorgunluk ve meşgalelerin tesiriyle telaş ettim. Birden Hüsrev’in şirin kalemiyle mu’cizatlı yazılan mu’cizatlı cüzler ve Hâfız Ali ve Tahirî’ye pek çok sevap kazandıran parlak ve kerametli Hizbü’l-Ekber-i Kur’aniye’yi birbiri arkasından okumaya başlarken öyle bir zevk ve şevk verdi ki bütün o yorgunlukları hiçe indirdi. Hiçbir vesveseye meydan vermeyerek pek parlak bir surette ders-i Kur’aniyeyi onlardan dinlerken bütün ruh u canımla arzu ettim ve kasd u azmettim ki mümkün olduğu derecede aynı Hizbü’l-Ekber-i Kur’aniye gibi fotoğrafla mu’cizatlı Kur’an’ımızı tabedeceğiz, inşâallah.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kardeşiniz Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela: Nur’un fevkalâde has şakirdleri; Sikke-i Gaybiye müştemilatıyla, o evliya-yı meşhureden, kırk günde bir defa ekmek yeyip kırk gün yemeyen Osman-ı Hâlidî’nin sarîh ihbarı ve evlatlarına vasiyeti ile ve Isparta’nın meşhur ehl-i kalp âlimlerinden Topal Şükrü’nün zahir haber vermesiyle çok ehemmiyetli bir hakikati dava edip fakat iki iltibas içinde bu bîçare, ehemmiyetsiz kardeşleri Said’e bin derece ziyade hisse vermişler. On seneden beri kanaatlerini ta’dile çalıştığım halde, o bahadır kardeşler kanaatlerinde ileri gidiyorlar. Evet onlar, On Sekizinci Mektup’taki iki ehl-i kalp çobanın macerası gibi hak bir hakikati görmüşler fakat tabire muhtaçtır. O hakikat de şudur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ümmetin beklediği, âhir zamanda gelecek zatın üç vazifesinden en mühimmi ve en büyüğü ve en kıymettarı olan iman-ı tahkikîyi neşir ve ehl-i imanı dalaletten kurtarmak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazifeyi aynen bitamamiha Risale-i Nur’da görmüşler. İmam-ı Ali ve Gavs-ı A’zam ve Osman-ı Hâlidî gibi zatlar, bu nokta içindir ki o gelecek zatın makamını Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsinde keşfen görmüşler gibi işaret etmişler. Bazen de o şahs-ı manevîyi bir hâdimine vermişler, o hâdime mültefitane bakmışlar. Bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek o mübarek zat, Risale-i Nur’u bir programı olarak neşir ve tatbik edecek.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir. Birinci vazife, maddî kuvvetle değil belki kuvvetli itikad ve ihlas ve sadakatle olduğu halde; bu ikinci vazife, gayet büyük maddî bir kuvvet ve hâkimiyet lâzım ki o ikinci vazife tatbik edilebilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O zatın üçüncü vazifesi; hilafet-i İslâmiyeyi ittihad-ı İslâm’a bina ederek, İsevî ruhanîleriyle ittifak edip din-i İslâm’a hizmet etmektir. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakârlarla tatbik edilebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci vazife, o iki vazifeden üç dört derece daha ziyade kıymettardır fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şaşaalı bir tarzda olduğundan umumun ve avamın nazarında daha ehemmiyetli görünüyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte o has Nurcular ve bir kısmı evliya olan o kardeşlerimizin tabire ve tevile muhtaç fikirlerini ortaya atmak, ehl-i dünyayı ve ehl-i siyaseti telaşa verir ve vermiş; hücumlarına vesile olur. Çünkü birinci vazifenin hakikatini ve kıymetini göremiyorlar, öteki cihetlere hamlederler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kardeşlerimin ikinci iltibası: Fâni ve çürütülebilir bir şahsiyeti, bazı cihetlerle birinci vazifede pişdarlık eden Nur şakirdlerinin şahs-ı manevîsini temsil eden o âciz kardeşine veriyorlar. Halbuki bu iki iltibas da Risale-i Nur’un hakiki ihlasına ve hiçbir şeye, hattâ manevî ve uhrevî makamata dahi âlet olmamasına bir cihette zarar verdiği gibi ehl-i siyaseti de evhama düşürüp Risale-i Nur’un neşrine zarar gelir. Bu zaman, şahs-ı manevî zamanı olduğu için böyle büyük ve bâki hakikatler, fâni ve âciz ve sukut edebilir şahsiyetlere bina edilmez!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: O gelecek zatın ismini vermek, üç vazifesi birden hatıra geliyor, yanlış olur. Hem hiçbir şeye âlet olmayan Nur’daki ihlas zedelenir. Avam-ı mü’minîn nazarında hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşır, yakîniyet-i bürhaniye dahi kazayâ-yı makbuledeki zann-ı galibe inkılab eder. Daha muannid dalalete ve mütemerrid zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehl-i imanda görünmemeye başlar. Ehl-i siyaset evhama ve bir kısım hocalar itiraza başlar. Onun için Nurlara o ismi vermek münasip görülmüyor. Belki müceddiddir, onun pişdarıdır, denilebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Umum kardeşlerimize binler selâm…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kardeşiniz Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık, sarsılmaz, sebatkâr, fedakâr, vefadar kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bilirsiniz ki Ankara ehl-i vukufu Risale-i Nur’a ait kerametleri ve işaret-i gaybiyeleri inkâr edememişler. Yalnız, yanlış olarak o kerametlerde hissedar zannedip itiraz ederek “Böyle şeyler kitapta yazılmamalı idi, keramet izhar edilmez.” diye hafif bir tenkide mukabil müdafaatımda onlara cevaben demiştim ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onlar bana ait değil ve o kerametlere sahip olmak benim haddim değil. Belki Kur’an’ın mu’cize-i maneviyesinin tereşşuhatı ve lem’alarıdır ki hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nur’da kerametler şeklini alarak (şakirdlerinin kuvve-i maneviyelerini takviye etmek için) ikramat-ı İlahiye nevindendir. İkram ise izharı bir şükürdür, caizdir hem makbuldür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi ehemmiyetli bir sebebe binaen bu cevabı bir parça izah edeceğim. Ve “Ne için izhar ediyorum ve ne için bu noktada bu kadar tahşidat yapıyorum ve ne için birkaç aydır bu mevzuda çok ileri gidiyorum. Ekser mektuplar o keramete bakıyor?” diye sual edildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elcevap: Risale-i Nur’un hizmet-i imaniyede bu zamanda binler tahribatçılara mukabil yüz binler tamiratçı lâzım gelirken hem benimle lâekall yüzer kâtip ve yardımcı bulunmak ihtiyaç varken değil çekinmek ve temas etmemek, belki millet ve ehl-i idare takdir ile ve teşvik ile yardım ve temas etmek zarurî iken ve o hizmet-i imaniye hayat-ı bâkiyeye baktığı için hayat-ı fâniyenin meşgalelerine ve faydalarına tercih etmek, ehl-i imana vâcib iken kendimi misal alarak derim ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beni her şeyden ve temastan ve yardımcılardan men’etmek ile beraber aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve-i maneviyelerini kırmak ve benden ve Risale-i Nur’dan soğutmak ve benim gibi ihtiyar, hasta, zayıf, garib, kimsesiz bir bîçareye, binler adamın göreceği vazifeyi başına yüklemek ve bu tecrit ve tazyiklerde maddî bir hastalık nevinde insanlar ile temas ve ihtilattan çekilmeye mecbur olmak hem o derece tesirli bir tarzda halkları ürküttürmek ile kuvve-i maneviyeyi kırmak cihetleriyle ve sebepleriyle, ihtiyarım haricinde ve bütün o manilere karşı Risale-i Nur şakirdlerinin kuvve-i maneviyelerinin takviyesine medar ikramat-ı İlahiyeyi beyan ederek Risale-i Nur etrafında manevî bir tahşidat yaptırmak ve Risale-i Nur kendi kendine, tek başıyla başkalarına muhtaç olmayarak bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle bu çeşit şeyler bana yazdırılmış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yoksa hâşâ kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek ve hodfüruşluk etmek ise Risale-i Nur’un ehemmiyetli bir esası olan ihlas sırrını bozmaktır. İnşâallah Risale-i Nur kendi kendine hem kendini müdafaa ettiği hem kıymetini tam gösterdiği gibi bizi de manen müdafaa edip kusurlarımızı affettirmeye vesile olacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Umum kardeşlerimin ve hemşirelerimin hâssaten duaları makbul mübarek masumlar taifesi ve muhterem ihtiyarlar cemaatinden her birerlerine binler selâm ve dua ederek ramazan-ı şeriflerini tebrik ederiz, dualarını rica ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hasta kardeşiniz Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
RİSALE-İ NUR’UN MAKBULİYETİNE İMZA BASAN VE GAYBÎ İŞARETLERLE ONDAN HABER VEREN SEKİZ PARÇADAN BİRİNCİ PARÇADIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aynı meseleye bu birinci risalede yirmi dokuz işaret var. Sair parçalarla beraber bine yakın işaretler, remizler, îmalar, emareler aynı meseleye, aynı davaya ittifakla bakmaları sarahat derecesindedir. Vahdet-i mesele cihetiyle, o emareler birbirine kuvvet verir, teyid eder. O sekizden üç tanesi, İmam-ı Ali’nin radıyallahu anh üç keramet-i gaybiyesiyle Risale-i Nur’dan haber vermiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sekiz parçayı Ankara Ehl-i Vukufu tetkik etmiş, itiraz etmemişler. Yalnız demişler: “Bu yazılmamalı idi. Keramet sahibi, kerametini yazamaz.” Ben de onlara cevap verdim ki: Bu benim değil, Risale-i Nur’un kerametidir. Risale-i Nur ise Kur’an’ın malıdır ve tefsiridir dedim. Onlar sustular, demek kabul ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gerçi bu çeşit ikramlar yazılmasaydı daha münasip olurdu fakat bu kadar hadsiz muarızlar ve çok kuvvetli ve kesretli düşmanlar karşısında az ve zayıf olan bizlere kuvve-i maneviye ve gaybî imdat ve teşci ve sebat ve metanet vermek için mecburiyet-i kat’iye oldu, ben de yazdım. Benim benliğime bir hodfüruşluk verip sukutuma sebep olsa da ehemmiyeti yok. Bu hizmete yani ehl-i imanı dalalet-i mutlakadan kurtarmaya, lüzum olsa dünyevî hayat gibi uhrevî hayatımı da feda etmek bir saadet bilirim; binler dostlarım ve kardeşlerimin cennete girmeleri için cehennemi kabul ederim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İŞARAT-I KUR’ANİYE VE ÜÇ KERAMET-İ ALEVİYE VE KERAMET-İ GAVSİYE HAKKINDA BİR TENBİH VE İHTARDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu gayet mahrem risaleler, nasılsa muannid bir nâmahremin eline bu risalelerden birisi geçmiş. Gayet sathî ve inat nazarıyla bir iki yerine haksız bir itiraz ile ehemmiyetli bir hâdiseye sebebiyet verdiğinden; bu mecmua, Risale-i Nur’un has talebelerine belki ehass-ı havassa mahsus olduğu halde ve benim vefatımdan sonra intişarına müsaade olmasıyla beraber, şimdi mezkûr hâdisenin sebebiyle herkese değil belki ehl-i insaf ve Risale-i Nur’la alâkadar ve talebelerinden bulunanlara ve haslardan birkaç şakirdin tensibiyle gösterilebilir fikriyle yazdık. Şimdi ise iki sene iki mahkeme tetkikden sonra bize iade edilmesinden neşrine mecbur olduk.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nokta: Bu risale baştan aşağıya kadar bir tek neticeye bakıyor. Bine yakın emarelerle, Risale-i Nur’un makbuliyetine bir imza basıldığını ispat ediyor. Böyle bir tek davaya bu derece kesretli ve ayrı ayrı cihetlerde binler emareler ve îmalar onu göstermesi ilmelyakîn değil belki aynelyakîn, belki hakkalyakîn derecesinde o davayı ispat eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nokta: Bu risaleyi mütalaa eden zatlar, inceden inceye, hususan cifrî hesabatına meşgul olmaya lüzum yok; bir kısmı anlaşılmasa da zararı yok. Hem umumunu okumak da lâzım değil. Hem Keramet-i Gavsiye’nin âhirinde, Şamlı Hâfız Tevfik’in fıkrasından başlayıp âhire kadar mütalaadan sonra ve baştaki mukaddimeyi okuduktan sonra (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Kitabın birinci ve yedinci kısımlarını okuduktan sonra.&amp;lt;/ref&amp;gt;) istediği parçayı okusun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ŞAMLI HÂFIZ TEVFİK’İN FIKRASI&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mukaddime: Malûm olsun ki: “Zübdetü’r-Resail Umdetü’l-Vesail” namında kutbü’l-ârifîn Ziyaeddin Mevlana Şeyh Hâlid kuddise sırruhunun mektubat ve resail-i şerifelerinden muktebes nasayih-i kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi on üç sene mukaddem, Bursa’da Hoca Hasan Efendi’den almıştım. Nasılsa mütalaasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde kitaplarımın içerisinde bir şey ararken elime geçti. Dedim: “Bu Hazret-i Mevlana Hâlid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem İmam-ı Rabbanî’den sonra tarîk-i Nakşînin en mühim kahramanıdır. Hem tarîk-i Hâlidiye-i Nakşiyenin pîridir.” Risaleyi mütalaa ederken Hazret-i Mevlana’nın tercüme-i halinde şu fıkrayı gördüm:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den İmam-ı Hâkim Müstedrek’inde ve Ebu Davud Kitab-ı Sünen’inde, Beyhakî Şuab-ı İman’da tahric buyurdukları:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دٖينَهَا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
yani “Her yüz senede Cenab-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor.” hadîs-i şerifine mazhar ve mâsadak ve muzhir-i tam olan Mevlana eş-şehîr kutbü’l-ârifîn, gavsü’l-vâsılîn, vâris-i Muhammedî, kâmilü’t-tarîkatü’l-aliyyeti ve’l-müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenaheyn kuddise sırruhu ilh.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra tarihçe-i hayatında gördüm ki tevellüdü 1193 tarihindedir. Sonra gördüm ki 1224 tarihinde saltanat-ı Hint’in payitahtı olan Cihanabad’a dâhil olmuş. Tarîk-ı Nakşî silsilesine girip müceddidiyete başlamış. Sonra 1238’de, ehl-i siyasetin nazar-ı dikkatini celbedip vatanını terk ederek diyar-ı Şam’a hicretle gitmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem içinde gördüm ki Hazret-i Mevlana’nın (ks) nesli, Hazret-i Osman bin Affan radıyallahu anha mensuptur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra gördüm ki tercüme-i halinde istidad-ı fıtrî ve kabiliyet-i hârika ile sinni yirmiye bâliğ olmadan evvel a’lem-i ulema-i asr ve allâme-i vakit olmuş. Süleymaniye kasabasında tedris-i ulûm ile iştigal eylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra Üstadımın tarihçe-i hayatını düşündüm. Baktım, dört mühim noktada tevafuk ediyorlar:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Hazret-i Mevlana 1193’te dünyaya gelmiş. Üstadım ise Arabî 1293’te, tam Mevlana Hâlid’in yüz senesi hitam bulduktan sonra dünyaya gelmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Hazret-i Mevlana’nın (ks) tecdid-i din mücahedesine başlangıcı ve mukaddimesi, Hindistan’ın payitahtına 1224’te girmiş. Üstad ise aynen yüz sene sonra, 1324’te Osmanlı saltanatının payitahtına girmiş, mücahede-i maneviyesine hazırlanmış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Ehl-i siyaset, Hazret-i Mevlana’nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek diyar-ı Şam’a naklettirilmesi 1238’de vaki olmuştur. Üstad ise aynen yüz sene sonra 1338’de Ankara’ya gidip onlarla uyuşamayıp; onları reddederek, küserek tekrar Van’a gidip bir dağda inziva ederken 1338 senesini müteakip, Şeyh Said Hâdisesi’nin vukuu münasebetiyle ehl-i siyasetin vehmine dokunmuş, ondan korkarak Burdur ve Isparta, Kastamonu, Afyon vilayetlerinde sekizer sene, yirmi beş sene ikamet ettirilmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: Hazret-i Mevlana, yaşı yirmiye bâliğ olmadan evvel allâme-i zaman hükmünde, fuhûl-ü ulemanın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstad ise tarihçe-i hayatını görenlere ve bilenlere malûmdur ki on dört yaşında icazet alıp a’lem-i ulema-i zamana karşı muarazaya girişmiş, on dört yaşında iken, icazet almaya yakın talebeleri tedris etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Hazret-i Mevlana, neslen Osmanlı olduğu ve sünnet-i seniyeye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi Üstadım Kur’an-ı Hakîm’e hizmet noktasında, meşreben Hazret-i Osman-ı Zinnureyn’in arkasında gidip Hazret-i Mevlana (ks) gibi Risale-i Nur eczalarıyla –bütün kuvvetiyle– sünnet-i seniyenin ihyasına çalıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu dört noktadaki tevafukat, tam yüz sene fâsıla ile Risale-i Nur’un takviye-i din hususundaki tesiratı; Hazret-i Mevlana’nın (ks) tarîk-ı Nakşiye vasıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Hazret-i Mevlana (ks) milyonlar etbalarının ittifakıyla müceddiddir ve baştaki hadîs-i şerifin bir mâsadakıdır. Ve madem tam yüz sene sonra, dört mühim cihetle tevafukla beraber Risale-i Nur aynı vazifeyi görüyor. Demek, nass-ı hadîs ile Risale-i Nur eczaları tecdid ve takviye-i din vazifesini görüyorlar.&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadım kendine ait medh ü senayı kabul etmiyor. Fakat Risale-i Nur Kur’an’a ait olup medh ü sena Kur’an’ın esrarına aittir. Yalnız Üstadımla Hazret-i Mevlana’nın birkaç farkı var:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Hazret-i Mevlana, zülcenaheyndir. Yani hem Kādirî hem Nakşî tarîkat sahibi iken, Nakşîlik tarîkatı onda daha galiptir. Üstadım bilakis Kādirî meşrebi ve Şazelî mesleği onda daha ziyade hükmediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben Üstadımdan işittim ki: Hazret-i Mevlana (ks) Hindistan’dan tarîk-ı Nakşîyi getirdiği vakit, Bağdat dairesi Şah-ı Geylanî’nin (ks) ba’de’l-memat, hayatta olduğu gibi tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlana’nın (ks) manen tasarrufu cây-ı kabul göremedi. Şah-ı Nakşibend’le (ks) İmam-ı Rabbanî’nin (ks) ruhaniyetleri Bağdat’a gelip Şah-ı Geylanî’nin ziyaretine giderek rica etmişler ki: “Mevlana Hâlid (ks) senin evladındır, kabul et!” Şah-ı Geylanî (ks), onların iltimasını kabul ederek Mevlana Hâlid’i kabul etmiş. Ondan sonra birden Mevlana Hâlid (ks) parlamış. Bu vakıa, ehl-i keşifçe vaki ve meşhud olmuştur. O hâdise-i ruhaniyeyi, o zaman ehl-i velayetin bir kısmı müşahede etmiş, bazı da rüya ile görmüşler. (Üstadımın sözü burada tamam oldu.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci fark şudur ki: Üstadım kendi şahsiyetini merciiyetten azlediyor. Yalnız Risale-i Nur’u merci gösteriyor. Hazret-i Mevlana’nın (ks) şahsiyeti ise kutbü’l-irşad, merciü’l-has ve’l-âmm olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü fark: Hazret-i Mevlana (ks) zü’l-ecnihadır. Fakat zamanın muktezasıyla sünnet-i seniyeye çok kuvvet vermekle beraber –ilm-i tarîkatı esas tutmak cihetiyle– tarîkatı daha ziyade tutmuş, o noktada sarf-ı himmet etmiş. Üstadım ise şu dehşetli zamanın muktezasıyla, ilm-i hakikati ve hakaik-i imaniye cihetini iltizam ederek, tarîkata üçüncü derecede bakmışlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Baştaki hadîs-i şerifin “Her yüz sene başında dini tecdid edecek bir müceddid gönderiyor.” vaad-i İlahîsine binaen Hazret-i Mevlana Hâlid, ekser ehl-i hakikatçe bin iki yüz senesinin yani on ikinci asrın müceddididir. Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüştür. Kanaat verir ki –nass-ı hadîsle– Risale-i Nur tecdid-i din hususunda bir müceddid hükmündedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Benim Üstadım daima diyor ki: “Ben bir neferim fakat müşir hizmetini görüyorum. Yani kıymet bende değil. Belki Kur’an-ı Hakîm’in feyzinden tereşşuh eden Risale-i Nur eczaları, bir müşiriyet-i maneviye hizmetini görüyor.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımı kızdırmamak için şahsını sena etmiyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şamlı Hâfız Tevfik&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
RE’FET BEY VE HÜSREV VE RÜŞDÜ GİBİ RİSALE-İ NUR ŞAKİRDLERİNİN RİSALE-İ NUR BEREKETİNE İŞARET EDEN BULDUKLARI BİR TEVAFUK-U LATÎFTİR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un Isparta’ya ne derece rahmet olduğuna delâlet eden bir tevafukat-ı acibe:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un mazhar olduğu inayatın külliyetinden mühim bir ferdi de şudur ki: Isparta vilayeti sekiz seneden beri Risale-i Nur’un müellifini sinesinde saklamıştı ve Barla gibi şirin bir nahiyesinde –Cenab-ı Hakk’ın lütf u keremiyle– muhafaza etmişti. Bu müddet zarfında yavaş yavaş intişar eden Risale-i Nur’dan binler adam Isparta’da imanlarını takviye ettiler. Bilhassa gençler pek çok istifade ve istifaza etti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vaktâ ki Üstadımızın Barla gibi latîf ve şirin bir mahaldeki sıkıntılı ve pek acıklı ve en katı kalpleri ağlatan işkenceli esareti bitti. Risale-i Nur’un müellifi olan Üstadımızın nazarı Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle Isparta’ya müteveccih oldu. Evhama düşen bazı zalim ehl-i dünyanın teşebbüskârane harekât-ı zahiriyesi bir sebeb-i âdi olarak, Üstadımız Isparta’ya getirildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat Üstadımızın teşrif ettiği zaman, yaz mevsiminin en hararetli zamanı idi. Yağmurlar kesilmiş, Isparta’yı iska eden sular azalmış, bir kısm-ı mühimminin menbaı kesilmiş; ağaçlar sararmaya, otlar kurumaya, çiçekler buruşmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un en ziyade intişar ettiği mahal Isparta vilayeti olduğu için Risale-i Nur hakkındaki inayat-ı Rabbaniyeyi pek yakında temaşa eden Risale-i Nur’un şakirdleri olan bizler, acib bir vakıaya daha şahit olduk.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu hâdise ise: Risale-i Nur müellifinin Isparta’ya teşrifini müteakip bir asır içinde bir veya iki defa vukua gelen, bu yaz mevsimindeki yağmurun kesretle yağması olmuştur. Pek hârika bir surette yağan bu yağmur Isparta’nın her tarafını tamamen iska etmiş, nebatata yeniden hayat bahşedilmiş; bağlar, bahçeler başka bir letafet kesbetmiş; ekserisi hemen hemen ziraatla iştigal eden halkın yüzleri –Risale-i Nur’un nâil olduğu inayetten ve bereketinden olan bu yağmurdan istifade ederek– gülmüş, ruhları inbisat etmişti. Cenab-ı Hak kemal-i rahmetiyle, bu yaz mevsiminin bu şiddetli ve hararetli vaziyetini, baharın en letafetli, en şirin ve en hoş vaziyetine tebdil etti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Güya Risale-i Nur yüz on dokuz parçasıyla, müellifi olan Üstadımıza bir taraftan hoşâmedî etmek ve mahzun olan kalbine teselli vermek ve gamnâk ruhunu tatyib etmek ve diğer taraftan da sekiz seneden beri yaşadığı Barla’yı unutturmak ve o muhteşem çınar ağacını ve dostlarını ve alâkadar olduğu şeylerden gelen firak hüznünü hatırlatmamak için Cenab-ı Hak’tan yüz on dokuz risalenin eliyle, yüz on dokuz bin kelimeleri diliyle dua etti, yağmur istedi. Cenab-ı Hak, öyle bereketli bir yağmur ihsan etti ki bir misli doksan üç tarihinde yağdığını ihtiyarlarımızdan işitiyoruz ki bu tarih, Üstadımızın tarih-i veladetine tesadüf etmekle beraber, bu umumî hâdise-i rahmet olan kesretli yağmur, hususi bir surette Risale-i Nur’a baktığına bir delili de şudur ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un neşrine vasıta olan Üstadımız geldiği gün, Isparta’yı gayet hararetli ve yağmursuzluktan toz toprak içinde görmüş. Barla gibi bir yayladan gelip böyle bir yerde dayanamayacağım diye telaş ediyordu. Üçüncü ve dördüncü günü bahçeleri kısmen gezdiği vakit, sebze ve ot ve çiçeklerin susuzluktan buruştuklarını görerek gayet müteessirane su istiyor, yağmur talep ediyordu. Arkadaşımız olan Bekir Bey’den –değirmenleri çeviren suyu göstererek– “Isparta’nın suyu bu kadar mıdır?” diye sormuştu. Bekir Bey cevap verdi: “Gölcük’ün suyu kesilmiş, gelmiyor. Isparta’nın dörtte birini sulayan bu sudan başka yoktur.” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımızın Isparta’da çok talebeleri bulunduğundan ruhen yağmurun gelmesini istiyordu. Aynı günde öyle bir yağmur geldi ki elli seneden beri Isparta böyle hâdiseyi görmemiş. O yağmur yüzde doksan dokuz menfaat vermiştir. Bundan anlaşılıyor ki o tevafuk tesadüfî değil; bu rahmet, Isparta’ya rahmet olan Risale-i Nur’a bakıyor. Lillahi’l-hamd bu kerem-i İlahî neticesi olarak Üstadımız “Bana Barla’yı unutturdu. Unutamayacağım bir şey varsa o da –her yerde olduğu gibi– Barla’da bulunan ciddi dost ve talebelerimdir.” diyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mustafa, Lütfü, Rüşdü, Hüsrev, Bekir Bey, Re’fet (r. aleyhim)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
RİSALE-İ NUR BEREKETİNE AİT YAĞMUR HÂDİSESİNİ TEYİD EDEN MUHACİR HÂFIZ AHMED, SÜLEYMAN, MUSTAFA ÇAVUŞ VE BEKİR BEY VE ŞEM’Î’NİN (R. ALEYHİM) BİR FIKRASIDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Isparta’daki kardeşlerinin fıkrasındaki davayı ispat eden kuvvetli iki delili gösteriyor.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Re’fet Bey ve Hüsrev gibi kardeşlerimizin hârika bir surette yağan umumî yağmur içinde Risale-i Nur bereketine hususi baktığına, kanaatimiz geliyor. Çünkü gözümüzle yağmur hâdisesinin hususi bir şekilde hizmet-i Kur’an ve Risale-i Nur’a baktığını iki suretle gördük.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Suret: Risale-i Nur’un vasıta-i neşri olan Üstadımızın camii seddedildi. Risale-i Nur’u yazacak hariçteki talebelerinin yanına gelmeleri men’edildiği hengâmda kuraklık başladı. Yağmura ihtiyac-ı şedit oldu. Sonra yağmur başladı, her tarafta yağdı. Yalnız Karaca Ahmed Sultan’dan itibaren, bir daire içinde kalan Barla mıntıkasına yağmur gelmedi. Üstadımız bundan pek müteessir olarak dua ediyordu. Sonra dedi ki: “Kur’an’ın hizmetine set çekildi, bu köydeki mescidimiz kapandı. Bunda bir eser-i itab var ki yağmur gelmiyor. Öyle ise madem Kur’an’ın itabı var. Yâsin Suresi’ni şefaatçi yapıp Kur’an’ın feyzini ve bereketini isteyeceğiz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız, Muhacir Hâfız Ahmed Efendi’ye dedi ki: “Sen kırk bir Yâsin-i Şerif oku.” Muhacir Hâfız Ahmed Efendi (rh) bir kamışa okudu. O kamışı suya koydular. Daha yağmur alâmeti görünmezken, ikindi namazı vaktinde, Üstadımız daima itimat ettiği bir hatırasına binaen Muhacir Hâfız Ahmed Efendi’ye (rh) söyledi ki: “Yâsinler tılsımı açtı, yağmur gelecek.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aynı gecede evvelce yağmadığı Barla dairesi içine öyle yağdı ki Üstadımızın odasının altındaki Çoban Ahmed’in bahçesindeki duvar yağmurdan yıkıldı. Halbuki Karaca Ahmed Sultan’ın arkasında ve deniz kenarında balık avlamakla meşgul olan Şem’î ile arkadaşları bir damla yağmur görmediler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu hâdise kat’iyen delâlet ediyor ki o yağmur, hizmet-i Kur’an ile münasebettardır. O rahmet-i âmme içinde bir hususiyet var. Sure-i Yâsin anahtar ve şefaatçi oldu ve yağmur kâfi miktarda yağdı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Suret: Kuraklık zamanında, yirmi otuz gün içinde yağmur Barla’ya yağmamışken, Yokuşbaşı Çeşmesi yapıldığı bir zamanda menbaına yakın Üstadımız ve biz (yani Süleyman, Mustafa Çavuş, Ahmed Çavuş, Abbas Mehmed… filan) beraber cemaatle namaz kıldık. Tesbihattan sonra dua için elimizi kaldırdık, Üstadımız yağmur duası etti. Kur’an’ı şefaatçi yaptı. Birden o güneş altında, her birimizin ellerine yedi sekiz damla yağmur düştü. Elimizi indirdik, yağmur kesildi. Cümlemiz bu hale hayret ettik. O vakte kadar yirmi otuz gündür yağmur gelmemişti. Yalnız o yağmur duası anında dua eden her ele, yedi sekiz damla düşmesi gösteriyor ki bunda bir sır var. Üstadımız dedi ki: “Bu bir işaret-i İlahiyedir. Cenab-ı Hak manen diyor ki: Ben duayı kabul ediyorum fakat şimdi yağmur vermiyorum.” Demek sonra Sure-i Yâsin şefaat edecek. Ve nitekim de öyle olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Isparta’daki kardeşlerimizin umumî rahmet içindeki Risale-i Nur’un bereketine dair dava ettikleri hususiyeti, şu iki kuvvetli delil ile tasdik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şem’î, Mustafa Çavuş, Bekir Bey, Muhacir Hâfız Ahmed, Süleyman (r. aleyhim)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
SADAKATTE MEŞHUR OLAN BARLALI SÜLEYMAN’IN VAZİFE-İ SADAKATİNİ TAMAMIYLA YAPAN ISPARTA SÜLEYMAN’I RÜŞDÜ’NÜN BİR FIKRASIDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz Üstadım!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kardeşlerimin Yirmi Yedinci Mektup’a giren fıkralarını, kendi fikrime ve hissiyatıma muvafık bulduğumdan, onlar bu nokta-i nazardan kendi fıkralarımdır diye başka fıkra yazmaya lüzum görmedim. Fakat bu âhirlerde Risale-i Nur’un kerametine temas eden bazı hâdiseler benimle de münasebettar olarak vücuda geldiğinden, ondan bir ihtar hükmünde idi ki onlar münasebetiyle benim de bir hususi fıkram kardeşlerimin hususi fıkraları içine girsin diye o hâdiselerden bazı latîf tevafukatı ve bazı rüya-yı sadıkayı ve birkaç hâdiseyi yazıyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu rüyalar, birbirine yakın ve birkaç gün zarfında görülmüş ve Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm içinde bulunduğu cihetle, rüya-yı sadıkadır. Çünkü hadîsçe sabittir ki Peygamber aleyhissalâtü vesselâm görülen rüyada şeytan o rüyaya karışamıyor. Bu rüya-yı sadıkadan her biri –gerçi rüyadır, delil ve hüccet olamaz– fakat her birinin aynı mealde ittifakları, bir müjde veriyor ve Risale-i Nur’un makbuliyetine ve Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın daire-i rızasında bulunduğuna bizlere kanaat veriyor. Ezcümle:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Risale-i Nur şakirdlerinden Rıza görüyor: Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, camide Hazret-i Ebubekiri’s-Sıddık’a (ra) emrediyor: “Çık hutbe oku!” Ebubekiri’s-Sıddık koşarak minberin en yukarı basamağına kadar çıkar, hutbe okur. Hutbe içinde cemaate der ki: “Bu söylediğim hakikatlerin izahatı Yirmi Dokuzuncu Söz’dedir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Risale-i Nur’un şakirdlerinden Osman Nuri diyor ki: Rüyamda, şemail-i şerife muvafık, gayet nurani bir surette Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmı oturduğu yere dayanmış bir vaziyette gördüm. Bu anda bir sadâ geldi ki Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın bir yaveri geliyor. Kapılar birdenbire kendi kendine açıldı. Risale-i Nur nâşirlerinin Üstadı olan zat içeriye girdi. Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, Üstadımıza şefkatkârane bir iltifat göstererek dayandığı vaziyetten doğruldu. Ben de ağlayarak uyandım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Risale-i Nur şakirdlerine köşkünü tahsis eden Şükrü Efendi’dir. Rüyada ona diyorlar ki: “Senin o köşküne Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm gelmiş.” O da koşarak gidip Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmı çok nurani ve sürurlu bir halde bulup ziyaret etmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: Risale-i Nur şakirdlerinden Nazmi’dir. Rüyasında ona diyorlar ki: “Risale-i Nur şakirdleri imansız ölmezler, kabre iman ile girerler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu rüyalar Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm ile münasebettar olmak cihetiyle, o rüyalar zamanında “Mu’cizat-ı Ahmediye Risalesi” münasebetiyle latîf ve küçük bir iki tevafukun letaifini zikredeceğim. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur eczalarından birkaç vecihle kerameti görülen, mu’cizat-ı Ahmediyeye dair On Dokuzuncu Mektup’un tashihi zamanında, yedi mu’cizat-ı Ahmediyeye (asm) mazhar yedi çocuğun bahsine geldiği vakitte, Meliha isminde yedi yaşındaki kızım, umulmadık bir vakitte hanemden çıkıp Üstadımın oturduğu köşke geldi, o yedi çocuk bahsini masumane çocukçasına dinlemeye başladı. Çay içmesini çok sevdiği halde kendine verildi, çocukların bahsi bitinceye kadar içmedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O saatten on dakika evvel hem On Dokuzuncu Mektup hem Mi’rac Risalesi ayrı ayrı tashih ediliyordu. On Dokuzuncu Mektup’un yüz elli sahifesi içinde bir tek sahifede kuru direğin ağlamasından bahis var. Mi’rac Risalesi’nde altı yüz satırdan bir tek satır ondan bahseder. Muhtelif tarzlarda, muhtelif vakitte, muhtelif adamlar, muhtelif kitaplarda birden bir tek sözü söylediklerini ben işittim. O da kuru direğin ağlaması idi. Her biri iki kişiden ibaret iki kısım tashihçiler, aynı kelime üstündedirler, o kelimeyi söylüyorlardı. Ben hayret ile dedim: “İki taraf da bir kelimeyi söylüyorsunuz.” Sonra baktık. Mi’racın tashihi aynı kelimeye geldiği gibi On Dokuzuncu Mektup’un tashihi de aynı kelime üzerindedir. Biz hazır olanlar şüphemiz kalmadı ki yedi yaşında Meliha’nın yedi çocuk bahsine tevafuku ve bu iki kısım musahhihlerin aynı kelimede ittifakları, o Mu’cizat-ı Ahmediye bahsinin bir kerametinin bir şuâıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın mektubuyla münasebettar üçüncü bir tevafuk: Milas’tan gelen ve oraya gönderilen kitapların listesini bir sebebe binaen saklamak lâzım gelmişti. Üstadım, bu listeyi saklamak için bana verdiğini biliyormuş. Bir gün o listeye lüzum olacağını düşünerek, benden isteyecekti. Fakat istememişti. O gece kalkar, o listeyi seccadesinin yanında görür, hayret eder. Bu saklandığı yerden çıkıp nasıl burada bulunsun? Sabahleyin benden soruyor. “Ben getirmedim, haberim yok.” dedim. Zaten gece yanına çıkmamıştım. Bunda bir mana var. Biz düşündük, aynı gün Milas’tan listeye göre kitap istemeye bir hak kazanmak için Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın Mısır Azizi Mukavkis’e yazdığı mektup, eski Mısırlılara ait kitaplar içinde bulunarak İstanbul’a gönderilmiş. Bu mektubun fotoğrafla alınan aynının bir sureti, o gecenin gündüzünde bize geldi, o geceki liste hâdisesine tevafuk etti. Bunda şüphemiz kalmadı ki saklı olan o listenin kendi kendine orada bulunması, bu mektub-u Nebeviyenin gelmesine bir istikbal ve bir işaret idi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte o günlerde Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm rüyada Risale-i Nur’la münasebettar görülmesi ve mektup da aynı vakitte gelmesi, o günlerde telif edilen hastalara ait yirmi beş deva-yı maneviyeyi beyan eden Yirmi Beşinci Lem’a ve iktisada ait On Dokuzuncu Lem’a ve onların akabinde ihtiyarlara ait yirmi altı ricayı beyan eden Yirmi Altıncı Lem’a’nın telif zamanlarına tevafuk etmesi şüphe bırakmıyor ki bu üç risale, Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın makbuliyetine mazhar olmuş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine Risale-i Nur’la münasebeti tahakkuk eden hâdiselerden birisi de şudur ki: Risale-i Nur’un Isparta’ya medar-ı bereket olduğunu çok emarelerle gördük ve görüyoruz. Ezcümle:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şükrü Efendi hem kendi köşkünü hem merhum kardeşi Nuri Efendi’nin köşkünü Risale-i Nur’un ders ve telifine verdiği bir zamanda, onun şehirdeki evine muttasıl büyük bir haliçe binası ateş aldı. Bütün o büyük bina yandığı halde, Şükrü Efendi’nin evine sirayet etmedi, hattâ yanan haliçe binasının müştemilatından olup haliçe binası ile Şükrü Efendi’nin hanesine bitişik olan ahşap odunluk dahi yanmadı. Bu vaziyeti gören herkes hayret içinde kaldı. Fakat Risale-i Nur ile alâkaları olanların şüpheleri kalmadı ki Şükrü Efendi Risale-i Nur’un telifine bu iki köşkü verdiği için onun bereketiyle hârika bir surette hem kendi hanesi hem merhum kardeşinin hanesi, o müthiş yangından kurtuldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Risale-i Nur yazın nasıl ki büyük bir yağmur ve rahmete sebep olduğu delillerle beyan edilip Gavs-ı Geylanî’nin (ks) kerametine dair risalede kaydedilen hâdise, Risale-i Nur’un bir kerameti olduğu gibi; bu seneki kışta Risale-i Nur’un merkez-i faaliyeti, Barla’dan Isparta’nın bağlarına nakledilmiş idi. Bağlarda soğuk ve fırtına, şehirden çok şiddetli oluyordu. Bu şiddetli kışta Risale-i Nur’un dersi tatil olmamak ve nâşiri de dayanabilmek için bir eser-i rahmet olarak bu senenin kışı gayet mutedil geçti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, herkes biliyor ki şimdiye kadar böyle mutedil ve bazı günleri yaza benzer tarzda bir kış, bu yakın zamanlarda görülmemişti. İşte bugün, yeni mart on iki, eski şubat yirmi yedidir. Sitte-i Sevr denilen fırtınalı altı meşhur günün üçüncü günü olan bugün, Nevruz günü gibi açıktır, güzeldir. Nasıl ki Risale-i Nur’un bereketi yüzünden rahmet-i İlahiye yaz ortasında bir bahar getirdiğini kanaat verecek emareler ile görmüştük; öyle de bu kış ortasında Risale-i Nur’un bereketi yüzünden bir güz mevsimi olmasına bir vesile olduğuna kanaat ettik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Risale-i Nur eczasından İktisat Risalesi’nin telifine çok yakın bir zamanda, Üstadımın maişetindeki iktisadı ifrat derecesine girmişti. Ben ve Hüsrev ve daha diğer arkadaşlarımız bütün biliyoruz ki: Üstadımızın hasta olmadığı halde bütün ramazanda yediği gıdayı hesap ettik, bir tek francala ekmeği, yarım okka kese yoğurdu, yüz elli dirhem pirinç idi. Biz tahmin ettik ki yirmi dört saatte üç hurma tanesi kadar gıda ile külfetsiz idare etti. Fazlaya iştihası olmadığı için yemiyordu. Bu hal, ramazandan sonra ona yazdırılacak olan İktisat Risalesi’nin bereketine ve mübarekiyetine ve kerametine bir işaret idi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bir de Risale-i Nur’un takviye-i din hakkında hizmetine işaret eden bir diğer hâdise şudur ki: Isparta’nın mühim bir âliminin, takriben otuz kırk sene evvel yazdığı istikbale dair kasidesinin fıkraları, Risale-i Nur’a tam tevafuk ediyor ve Risale-i Nur’u gösteriyor. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allah rahmet etsin ve kabri pür-nur olsun, Topal Şükrü Efendi namında ehl-i kalp ve Isparta’nın bir medar-ı fahri olan zatın kerametkârane buraca meşhur bir şiirini gördüm, getirip arkadaşlarıma gösterdim. Dedim: Bu zat bu dalaletli zamanımızdan bahsettiği gibi bir fıkrası da Harb-i Umumî’den bahsediyor gibi görünüyor. Çünkü bu şiirinde diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Âferin çarha ki çattırdı kuduzu kuduza.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani bütün dünya kâfirlerini birbirine musallat ettirdi. Ve iki satır sonra yine diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Sûk-i asr içre bütün dâd ü sited, küfr ü dalal&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müşteri kalmadı, din indi ucuzdan ucuza.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani o asrın çarşısında alışveriş dinsizlik elinde olacak, dinsizlik hükmedecek, din gayet ucuza düşecek ve İslâm’ın şeairi gizlenecek. Sonra diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Şükriyâ bilmezem esrar-ı gaybdan amma&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ya ileri ya geri, takrib ederim üç otuza.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kendi tefsir ediyor, yani otuz üçe. Şiddetli kafiyesini müraat için otuz üç yerine “üç otuz” demiştir. Hem Harb-i Umumî’ye işaret ettiği fıkrasıyla “Dinsizlik düsturları, kanunları, o asır çarşısında hükmettiği…” fıkrasının ortasında şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Eriş ey avn-i şeriat (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Şeriat cifirle dokuz yüz seksen (980) eder. Risaletü’n-Nur dahi اَلنُّور daki ل aslî lâm olsa cifirle dokuz yüz yetmiş sekiz (978) edip iki farkla tevafuk eder.&amp;lt;/ref&amp;gt;) eriş ey muhyiddin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elem-i rîş-i (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Rîş: Ceriha, yara demektir.&amp;lt;/ref&amp;gt;) cefa sineden erişti öze.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi benim kanaatim geliyor ki bu zat, otuz üç senesinden sonra Risale-i Nur’u Isparta’nın imdadına çağırıyor. “Ey avn-i Şeriat! Ey Muhyiddin yetiş!” diyor. Yani vefatından takriben otuz üç sene sonra şeriata ve dinin şeairine, Isparta’ya yetişecek bir nuru çağırıyor. Cenab-ı Hak duasını kabul etmiş ki vefatından otuz kırk sene sonra Risale-i Nur o vazifeyi görmüş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Talebeniz ve hizmetkârınız&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Süleyman Rüşdü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
RİSALE-İ NUR’UN MÜSADERE HÂDİSESİ MÜNASEBETİYLE ISPARTA SÜLEYMAN’I RÜŞDÜ’NÜN, EVVELKİ FIKRASINA ZEYL OLARAK YAZDIĞI BİR FIKRASIDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur şakirdlerinin merkezi olan Şükrü Efendi’nin köşkünün komşusu seksen yaşında muhterem Alîl Osman Çavuş namında bir zat, Risale-i Nur nâşirlerine hücum zamanından bir gün sonra rüyasında görüyor ki: Güneş ile kamer, beraber olarak köşkün içine girip parlıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Diğer bir rüyada Keçeci Mustafa Efendi’nin hafidi Bekir yine hâdise-i elîmeden bir iki gün sonra görüyor ki: Güneş kıble tarafından çıkıyor. Şuâatı içinde güneş yüzünde Risale-i Nur nâşirinin sureti temessül edip aynen güneşin kursunda görünüyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem mütedeyyin bir kadın, yine hâdiseden sonra görüyor ki: Semavattan mübarek kâğıtlar yağıyor. Soruyorlar: “Bu nedir?” Rüyada demişler: “Risale-i Nur’un sahifeleridir.” Yani tabirce Risale-i Nur, Kur’an’ın tefsiri olduğu cihetle, vahy-i semavî olan Kur’an’ın semavî ve ilhamî bir tefsiridir. Hem yağmur gibi insanlara kesretli bir rahmettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâdisenin vukuundan evvel, Risale-i Nur şakirdlerinin her biri bir cesedin azaları gibi bir cihette o cesede gelen müessir bir arızayı bütün azanın hissetmesi nevinden; bu hâdiseyi Risale-i Nur’un dört şakirdi, vukuundan bir iki gün evvel şöyle gördüler: Üçü, yani Mehmed Zühdü, Halil Ruhi, Mehmed Niyazi, Risale-i Nur nâşirlerinin üstadını vefat etmiş görüyorlar ki vefat ise tabirce Risale-i Nur’un tatilini haber veriyor. Dördüncüsü, Fâzıl Bey görüyor ki –Hâdiseden bir gün evvel– rafta kitapları karıştırır, bazı kitapları düşürür. Üstad bana hiddet ediyor, ben de diyorum: “Re’fet düşürdü.” Birden haneye polisler doluyorlar, her şeyi alıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bundan yedi buçuk ay evvel Risale-i Nur nâşirlerine gelen elîm polishaneye çağırma meselesinde Risale-i Nur’un şakirdlerinin dört tanesi (aynı hâdiseyi bir ikisi, yani Rüşdü ile Lütfü aynen görüyorlar, ikisi de az bir tabirle) aynı hâdiseyi görmeleri ve bu defaki hâdiseyi, yine dört tane şakirdler aynen görmesi gösteriyor ki Risale-i Nur şakirdleri, bir cesedin azaları gibidirler ki Risale-i Nur’a gelen hâdiseyi, bir cesedin azaları gibi hissediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Risale-i Nur şakirdlerinden Bekir’e o musibet gününden bir gün evvel biri demiş: “Üstadın seni çağırıyor!” Bir hiss-i kable’l-vuku ile ikinci gün Üstadının başına gelen ve rahmet-i İlahiye ile hafif geçen müthiş musibeti, düşmanların planları derecesinde büyük, ağır hissetmiş tarzında, ağlayarak gayet korkaklık ve halecan ile koşup geldi. O halecan ve ağlamasına hiç sebeb-i zahirî yokken yine heyecanını, ağlamasını teskin edemiyordu. Demek Risale-i Nur’a gelen musibet, şakirdlerini kerametkârane ikaz ediyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem musibetin aynı gününde Üstadımız gezmekten dönerken –Hüsrev ve Mehmed’in ihbarıyla– birdenbire sebepsiz ehl-i dünyaya karşı hiddete başlamış. Yirmi beş sene evvel Divan-ı Harb-i Örfîde kendi idam kararını beklerken sebepsiz, kalpsiz, rütbeli iki adam, mahpus olduğu koğuşa tahkir için geldikleri zaman gayet acib bir surette söylediği o hale mahsus meşhur bir şetmi üç defa zalim ve garazkâr ehl-i dünyaya karşı sarf ediyor. “Benden ne istiyorsunuz?” diye bağırarak tekrar ediyor. Sonra susuyor. Aynı dakikada zabıta, köşkü basmak için yedi sekiz polis köşkün etrafına girdikleri zamana tevafuk ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Medar-ı ibret bir hâdise: Risale-i Nur nâşirlerinin tazyiki yüzünden âmirlerinin yanında yüz bulmak niyetiyle Risale-i Nur nâşirlerine ilişenlerin aks-i maksadıyla tokat yediklerinin yüz hâdiseden bir hâdisesi şudur ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sebepsiz, sırf bazı garazkârların keyfi için Risale-i Nur nâşirlerine bir kulp takıp mahkemelerde süründürmek ve belki mahvetmek için sureten kendini dost gösterip gayet hainane bir riyakârlıkla dairemize sokulup birtakım yalanlarla âmirlerini iğfal edip Risale-i Nur nâşirlerine müthiş darbe gelmesine vesile olan bir adam, teveccüh ve makam kazanmak değil, bilakis öyle bir tokat yedi ki dünyada kaldıkça vicdanı varsa vicdan azabı çektirecek. Hem o kolay vazifesinden müşkül bir vazifeye tahvil ettiler ve hem de ona yalancı nazarıyla baktılar. Ve hem nefret-i âmmeyi kazandı. Ve hem taharri hâdisesinden iki gün sonra bir ihtiyar adamı hanesinden çıkarıp yolda getirirken o ihtiyar zat, füc’eten, vefat edip hem mes’uliyet-i maddiyeye ve maneviyeye maruz kalmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Risale-i Nur’a hücum edenler, vaktiyle kefenini boynuna takınmalı ve rezalete bürünmeli ve manevî cehenneme dünyada girmeyi göze almalı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem o musibet hâdisesinden iki gün evvel, Risale-i Nur şakirdlerinden olmayan ve hiç bizimle zihnen meşgul olmayan biri rüyada görüyor ki: Isparta’nın altındaki ovada çok ormanlar bulunuyor. Kuvvetli bir sel geliyor, bu ormanın çok ağaçlarını deviriyor. Birdenbire bir zelzele-i arz oluyor, Risale-i Nur nâşiri, elbisesiyle heybetli bir surette yer yarılıp çıkıyor. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Demek bu geçen seneki zelzele yani İzmir zelzelesi, Risale-i Nur’un dirilmesine ve meydana çıkmasına bir emaredir ve o rüyayı tabir ediyor. Evet o zelzeleden evvel Risale-i Nur defnolunmuş gibi gayet gizli perde altında intişar ediyordu. Zelzele başladıktan sonra eski elbise-i fâhiresiyle meydan-ı zuhura çıktı.&amp;lt;/ref&amp;gt;) O da korkusundan uyanıyor. İki gün sonra Risale-i Nur’u tatil ve manen toprağa defnetmek niyetiyle küre-i arzı titretecek derecede bir hata ile Risale-i Nur’un eczalarını evrak-ı muzırra nevinden taharri edip, toplayıp merkez-i hükûmete tâ dâhiliye vekaletine gönderir. Hiçbir daire, kanunca mûcib-i muaheze ve mes’uliyet bir şey Risale-i Nur’da bulamadığından o manevî zelzele içinde öldürdük, defnettik zannettikleri Risale-i Nur dirilip, yer yarılıp meydana çıktığı gibi; yine o rüya işaret ediyor ki bir zelzele-i azîme ve bir sel içinde Risale-i Nur bu vatan ve millete bir halâskâr, bir müncî suretinde musibetzedelerin imdadına yetişecek.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur şakirdlerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Yıldırım) Süleyman Rüşdü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yirmi Yedinci Mektup’un Lâhikasından Alınmış Mühim Parçalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
BİRİNCİ MESELE&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Şuâ’da bir iki âyetin işaretinde, Risale-i Nur’un sadık talebeleri iman ile kabre gireceklerini ve ehl-i cennet olacaklarını, kudsî bir müjde ve kuvvetli bir beşaret bulunduğu gösterilmiştir. Fakat bu pek büyük meseleye ve çok kıymettar işarata tam kuvvet verecek bir delil ister diye beklerdim. Çoktan beri muntazırdım. Lillahi’l-hamd iki emare birden kalbime geldi:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Emare: İman-ı tahkikî ilmelyakînden hakkalyakîne yakınlaştıkça daha selbedilmeyeceğine ehl-i keşif ve tahkik hükmetmişler. Demişler ki: Sekerat vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir. Bu nevi iman-ı tahkikî ise yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe hem ruha hem sırra hem öyle letaife sirayet ediyor, kökleşiyor ki şeytanın eli o yerlere yetişemiyor; öylelerin imanı zevalden mahfuz kalıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu iman-ı tahkikînin vusulüne vesile olan bir yolu, velayet-i kâmile ile keşif ve şuhud ile hakikate yetişmektir. Bu yol ehass-ı havassa mahsustur, iman-ı şuhudîdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Yol: İman-ı bilgayb cihetinde sırr-ı vahyin feyziyle bürhanî ve Kur’anî bir tarzda, akıl ve kalbin imtizacıyla hakkalyakîn derecesinde bir kuvvet ile zaruret ve bedahet derecesine gelen bir ilmelyakîn ile hakaik-i imaniyeyi tasdik etmektir. Bu ikinci yol; Risale-i Nur’un esası, mâyesi, temeli, ruhu, hakikati olduğunu has talebeleri görüyorlar. Başkaları dahi insafla baksalar Risale-i Nur’un hakaik-i imaniyeye muhalif olan yolları gayr-ı mümkün ve muhal ve mümteni derecesinde gösterdiğini görecekler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Emare: Risale-i Nur’un sadık şakirdlerinin hüsn-ü âkıbetlerine ve iman-ı kâmil kazanmalarına o derece kesretli ve makbul ve samimi dualar oluyor ki o duaların içinde hiçbiri kabul olmamasına akıl imkân veremiyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Risale-i Nur’un bir hâdimi ve bir tek şakirdi, yirmi dört saatte lâekall Risale-i Nur talebelerinin hüsn-ü âkıbetlerine ve saadet-i ebediyeye mazhar olmalarına, yüz defa Risale-i Nur talebelerine ettiği duaları içinde hiç olmazsa yirmi otuz defa selâmet-i imanlarına ve hususi hüsn-ü âkıbetlerine ve iman ile kabre girmelerine aynı duayı en ziyade kabule medar olan şerait içinde ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Risale-i Nur talebeleri bu zamanda her cihetten ziyade hücuma maruz iman hususunda birbirine selâmet-i iman hakkındaki samimi, masum lisanlarıyla dualarının yekûnü öyle bir kuvvettedir ki rahmet ve hikmet onun reddine müsaade etmez. Faraza mecmuu itibarıyla reddedilse de tek bir tane onların içinde kabul olunsa yine her biri selâmet-i iman ile kabre gireceğine kâfi geliyor. Çünkü her bir dua umuma bakar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
RİSALE-İ NUR’UN KERAMETİNİN BU HAVALİDE ZUHUR EDEN ÇOK TEREŞŞUHATINDAN BİR İKİ HÂDİSE BEYAN EDİYORUM&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Hatip Mehmed namında ciddi bir ihtiyar talebe, İhtiyarlar Risalesi’ni yazıyordu. Tâ On Birinci Rica’nın âhirlerinde merhum Abdurrahman’ın vefatının tam mukabilinde, kalemi ‌‌لَا اِلٰهَ اِلَّاهُوَ yazıp ve lisanı dahi ‌لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek hüsn-ü hâtimenin hâtemiyle sahife-i hayatını mühürleyip Risaletü’n-Nur talebelerinin iman ile kabre gireceklerine dair olan işarî beşaret-i Kur’aniyeyi vefatıyla imza etmiş. Rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsiaten, âmin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Sizin telifiniz olan Fihriste’nin tashihinde, bir müstensihin noksan bıraktığı bir sahifeyi, Tahsin’e dedim: “Yaz!” O da yazmaya başladı. Simsiyah mürekkepten ve temiz kalemle birden, yazdığınız ikinci cilt Fihriste’nin makbuliyetine hüccet olarak o siyah mürekkep güzel bir kırmızı suretini aldı. Tâ yarım sahife kadar biz bu garib hâdiseye taaccüb ederek bakarken o mürekkep simsiyaha döndü. Sahifenin öteki yarısı, aynı kalem, aynı hokka tam siyah yazıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir zaman Barla’da, bağlardaki köşkte, Şamlı Hâfız ve Mesud ve Süleyman’ın müşahedesiyle aynı hâdiseyi başka şekilde gördük. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben, sevmediğim için siyah bir mürekkebi kısmen döktüm; birden mütebâkisi çok beğendiğim güzel bir kırmızıya tahavvül etti. Risale-i Nur kâtiplerini şevklendirdi. Gözümüze silsile-i kerametin bir ucunu ve tereşşuhunu gösterdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
BUGÜNLERDE, MANEVÎ BİR MUHAVEREDE BİR SUAL VE CEVABI DİNLEDİM. SİZE BİR KISA HÜLÂSASINI BEYAN EDEYİM&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biri dedi: Risale-i Nur’un iman ve tevhid için büyük tahşidatları ve küllî teçhizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derece hararetle daha yeni tahşidat yapıyor?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ona cevaben dediler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyet’i içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususi bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’an’ın i’cazıyla ve geniş yaralarını Kur’an’ın ve imanın ilaçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilaçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki bu zamanda Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın i’caz-ı manevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır; diye uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim, hadsiz şükrettim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
BU HÂDİSE MÜNASEBETİYLE YİNE BUGÜNLERDE HATIRIMA GELEN BİR VAKIAYI BEYAN EDİYORUM:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben namaz tesbihatının âhirinde, otuz üç defa kelime-i tevhid zikrederken, birden kalbime geldi ki: Hadîs-i şerifte “Bazen bir saat tefekkür, bir sene ibadet hükmüne geçer.” Risaletü’n-Nur’da o saat var; çalış, o saati bul, ihtar edildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âdeta ihtiyarsız bir surette, Kur’an’ın âyetü’l-kübrasının iki tefsiri olan iki Âyetü’l-Kübra Risalelerinden mülahhas tefekkürî bir tekellüm, tam bir saat devam etti. Baktım; size gönderdiğim Âyetü’l-Kübra Risalesi’nin Birinci Makamı’nın hülâsasından müntehab güzel bir sırrını hülâsa ile Yirmi Dokuzuncu Lem’a-i Arabiye’den müstahrec nurlu, tatlı fıkralardan terekküp ediyor. Ben, kemal-i lezzetle, her gün tefekkürle okumaya başladım. Birkaç gün sonra hatırıma geldi ki: Madem Risale-i Nur bu zamanın bir mürşididir, talebelerine bir vird-i ekber olabilir diye kaleme aldım. Ve bütün risalelerin hususi menbaları, madenleri olan binden ziyade âyât-ı Kur’aniyeyi, kendi Kur’an’ımda evvelce işaretler koyup bir Hizb-i A’zam-ı Kur’anî yapmak niyet ettim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu hizb-i a’zam ve bu vird-i ekber, Risale-i Nur mensuplarına bazı eyyam-ı mübarekede okunması için bir zaman size de göndermek hakkınız var. İnşâallah bir zaman sonra size gönderilecek. Bazı kelimelerini tercüme ve bir kısım kayıtlarını tefhim için vakit bulsam gayet kısa hâşiye gibi bir şey yazacağım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Umum kardeşlerime ve hizmet-i Kur’aniyede bütün arkadaşlarıma hasret ve iştiyakla binler selâm…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EMİN VE TAHSİN VE HİLMİ’NİN BİR FIKRASIDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
YİRMİ YEDİNCİ MEKTUP’UN FIKRALARI İÇİNE GİRMEYE MÜNASİP GÖRÜLDÜ.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bugünlerde ziyade bir hassasiyetle risalelere bakıldığından, inayetin himayeti dahi bir nevi hassasiyetle ikramını gösterdi. Gayet cüz’î bir numunesi şudur ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur şakirdlerine, maişet cihetinde bir ikram-ı İlahî ve küçük fakat şâyan-ı hayret ve gayet latîf bir tevafuk, bir vakıadır. Risaletü’n-Nur hizmetinin şüphesiz bir kerametidir. Evet, Risale-i Nur’un bir silsile-i kerametinin menbaı olan tevafuk, bu vakıada o cinsten altı adet tevafukatın ittifakı ise tesadüf ihtimalini köküyle keser diye hükmettik. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birkaç günden beri Üstadımızın ziyaretine gitmediğimizden, kardeşim Emin ile beraber Üstadımızın ziyaretine gittik. İkindi vakti beraber namaz kıldıktan sonra bize emretti ki: “Size yemek yedireceğim, burada tayininiz var.” Mükerreren “Yemezseniz bana dokuz zarar olur.” dedi. “Çünkü yiyeceğinize karşı Cenab-ı Hak gönderecek.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yemek yemekten affımızı rica etmiş isek de emretti: “Rızkınızı yiyin, bana gelir.” Emrini kırmamak için lütuf buyurduğu tereyağı ve kabak tatlısını ekmekle yemeye başladık. Daha sofrada iken ümit edilmeyen bir vakitte ve bir tarzda ve aynı miktarda; bir adam geldi, elinde yediğimiz kadar taze ekmek, aynı yediğimiz miktarda (fındık kadar) tereyağı ve diğer elinde bize verilenin tam bir misli kabak tatlısı olarak kapıyı açtı. Artık taaccüb edilecek, hiçbir cihette tesadüfe mahal kalmayarak, Risaletü’n-Nur şakirdlerinin rızkındaki bereket-i Rabbaniyeyi gözümüzle gördük.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üstadımız emretti: “İhsan on misli olacak. Halbuki bu ikram tamı tamına mislidir. Demek, tayin ciheti galebe etti. Tayin temini ise mizan ile olur.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra aynı akşamda, sadaka ciheti dahi hükmünü gösterdi. Biz gördük ki ekmek on misli, tereyağı tatlısı o da on misli ve kabak tatlısı çok sevmediği için kabak, patlıcan turşusu on misli; me’mul hilafında, Risaletü’n-Nur’dan İkinci Şuâ’nın bir hafta mütalaasına mukabil bir manevî ücret olarak geldi, gözümüzle gördük. Demek, kabak tatlısının tatlılığı, tereyağın un helvasına girdi, kendisi turşuda kaldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur şakirdlerinin hüsn-ü hizmetine acele bir mükâfat gördükleri gibi; hizmette kusur edenler dahi tokat yediklerini –Isparta’da olduğu gibi– burada dahi gözümüzle gördük. Pek çok vukuatından beş altısını beyan ediyoruz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Ben –yani Tahsin– bir gün, yeni açtığımız dükkân meşgalesiyle bana emrolunan vazife-i Nuriyeyi tembellik edip yapamadım. Aynı vakitte şefkatli bir tokat yedim. Dükkânda otururken birisi bana geldi, tebdil edilmek için emanet olmak üzere yüz lira verdi. Bu paranın sahibine, Allah için bir hizmet yapmak üzere tebdil için maliye sandığına gittim. Bu parayı sayarken aralarında bir kalp lira bulundu. Bu yüzden ifadeye, sual ve cevap ve muahezeye maruz kaldığım gibi evimizi de taharri etmek icab etti. Beni mahkemeye verdiler. Fakat terbiye ve şefkat tokadı olmak cihetiyle, yine Risaletü’n-Nur kerametini gösterdi, zararsız kurtulduk.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Üstadımıza ve Risaletü’n-Nur’a dört beş sene hizmet eden ve okutturan ve cidden taraftar bulunan bir zat, elinde dine ait bir gazete ile geldi. Risale-i Nur’un mesleğine muhalif bir cereyanın sahiplerine taraftarane bir tavır gösterdiği zaman, Üstadımın canı çok sıkıldı. Bir iki gün sonra şiddetli fakat şefkatli bir tokat yedi. Bir doktor ona dedi ki: “Eğer ameliyat yaptırmazsan yüzde yüz ölüm var.” O da bilmecburiye ameliyat yaptırdı. Fakat şefkat ciheti imdada yetişerek çabuk kurtuldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Bir memur, Risaletü’n-Nur’u kemal-i iştiyakla okurdu. Hem Üstad ile görüşmeye ve tam ders almaya çalışıyordu. Birden bir komiser tarafından ona evham verildi. O da görüşmeyi ve okumayı bırakıp başka şehre giderken birden sebepsiz bir tarzda bir ayağı kırıldı, bir ay çekti. Yine şefkat yâr oldu ki şimdi tekrar okumaya şevk ile başladı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: Ehemmiyetli bir zat Risaletü’n-Nur’u kemal-i takdir ile okur, yazardı. Birden sebatsızlık gösterdi, şefkatsiz bir tokat yedi. Gayet meftun olduğu refikası vefatla ve iki oğlu da başka yere gitmesiyle acınacak bir hale girdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşincisi: Dört senedir Üstadın çarşı işinde hizmetine bakan bir zat, birden sadakatini bırakıp mesleğini değiştirdi. Birden şefkatsiz bir tokat yedi. Bir senedir daha çekiyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altıncısı: Bir hocaya ait bir hâdisedir. Belki helâl etmez. Biz de onu görmüyoruz. Tokadı şimdilik kaldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vukuat nevinden hem çok var hem Risale-i Nur’a karşı kusura binaen tokat olduğundan kat’iyen şüphemiz kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur şakirdlerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Emin, Tahsin, Hilmi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, tasdik ediyorum&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Risalei’n-Nur’un suhuletle intişarının bir kerametini, bu mektubu yazdığımız zamanda ve yemekteki keramet dakikasında gözümüzle gördük. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehemmiyetli yedi sekiz risale ve İşarat-ı Kur’aniye Şuâı’nı mühim bir mektupla beraber bir torbada ehemmiyetli bir kardeşimize bir şehre göndermiştik. Şoför o paketi düşürmüştü. Böyle bir zamanda böyle eserleri münafıklar, casuslar haber almadan emin bir el ile beş gün sonra elimize geçti. Kanaatimiz geldi ki bir inayet bizi himaye ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Risalei’n-Nur’un hakkında inayet-i Rabbaniyenin latîf bir himayeti şudur ki: Karanlık bir vaziyette, korkutan bir zamanda, casusların ve taharri memurlarının tecessüsleri Üstadımızın menzilini sarması dakikasında, bir fare Üstadımızın bir çorabını aldı. Ne kadar aradık, hiçbir yerde bulamadık. O farenin yuvasını gördük. Kabil değil çorap oraya giremez. İki gün sonra gördük ki o hayvan o çorabı getirmiş öyle yere ki saklanmış, muhteviyatı unutulmuş olan mahrem mektupların ve evrakların tam yanında bırakılmış. Halbuki iki defa oraya bakmıştık, görememiştik. Hem o çorabı o yere getirmek, soba borusuna çıkıp yukarıdan olur. Gayet kurnaz ve zeki adam ancak o işi yapar. Hiçbir cihette tesadüf ihtimali kalmadığından Üstadımız dedi: “Bu mektupları oradan kaldıracağız.” Biz onlara baktık, gerçi siyasetle alâkaları yoktur. Fakat vehham casuslar, aleyhimize habbeyi kubbe yapmaya ehemmiyetli bir vesile olurdu. Biz hem onları hem daha bahaneye medar olabilen başka şeyleri kaldırdık. O heyecanımızdan casuslar haber alıp anladılar ki hazırlandık. Daha hücum etmeden yalnız ikinci gün, Emin elinde bir torba ile menzile girdi. Tam arkasında karakol komiseri gizli, hissettirmeden girdi. Emin’in elinde kitaplar yerinde yoğurdu gördü, tavrını değiştirdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Risaletü’n-Nur’un intişarına karşı gelen düşman ve casuslara mukabil bir tek fare çıktı, planlarını zîr ü zeber etti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Tevfik Evet, Ahmed Evet, Tahsin Evet, Hilmi Evet, Feyzi Evet, Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizinle pek çok alâkadar ve görüşmeye çok müştakım ve vaziyetinizi bu soğuk kışta merak eder, hayalen sizin ile görüşürken bir iki nokta hatıra geldi, beyan ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: On Dokuzuncu Söz’ün âhirinde Kur’an’daki tekrarın ekser hikmetleri, Risale-i Nur’da dahi cereyan eder. Bilhassa ikinci hikmeti tam tamına vardır. O hikmet şudur ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Herkes Kur’an’a muhtaçtır. Fakat herkes, her vakit bütün Kur’an’ı okumaya muktedir olamaz. Fakat bir sureye galiben muktedir olur. Onun için en mühim makasıd-ı Kur’aniye ekser uzun surelerde dercedilerek her bir sure, bir Kur’an hükmüne geçmiş. Demek, hiç kimseyi mahrum etmemek için haşir ve tevhid ve kıssa-i Musa (as) gibi bazı maksatlar tekrar edilmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki bazı defa haberim olmadan, ihtiyarım ve rızam olmadığı halde, ince hakaik-i imaniye ve kuvvetli hüccetler müteaddid risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ediyordum. Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra kat’î bir surette bildim ki: Herkes bu zamanda Risale-i Nur’a muhtaçtır. Fakat umumunu elde edemez. Etse de tam okuyamaz. Fakat küçük bir Risalei’n-Nur hükmüne geçmiş bir risale-i câmiayı elde edebilir. Ve ekser vakitlerde muhtaç olduğu meseleleri ondan okuyabilir ve gıda gibi her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi o da mütalaasını tekrar eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nokta: Âyetü’l-Kübra’dan çıkan “Vird-i Ekber” namındaki Arabî risaleciğin âhirinde, Risale-i Münâcat’ın başındaki âyetin tefsiri diye Arabî kısımları ilâve edilse, beraber okunsa iyidir. Biz de nüshamıza yazdık.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Aziz kardeşlerim! Çok defa kalbime geliyordu “Neden İmam-ı Ali radıyallahu anh, Risaletü’n-Nur’a ve bilhassa Âyetü’l-Kübra Risalesi’ne ziyade ehemmiyet vermiş?” diye sırrını beklerdim. Lillahi’l-hamd o sır ihtar edildi. İnkişaf eden o sırra şimdilik yalnız kısa bir işaret ediyorum. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risaletü’n-Nur’un mümtaz bir hâsiyeti, imanın en son ve en küllî istinad noktasını, kavî ve kat’î beyan edildiğinden bu hâsiyet Âyetü’l-Kübra Risalesi’nde fevkalâde parlak görünüyor. Bu acib asırda mübareze-i küfür ve iman, en son nokta-i istinada sirayet ederek ona dayandırıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, nasıl ki gayet büyük bir meydan muharebesinde ve iki tarafın bütün kuvvetleri toplandığı bir sırada iki tabur çarpışıyorlar. Düşman tarafı, en büyük ordusunun cihazat-ı muharribesini kendi taburuna imdat ve kuvve-i maneviyesini fevkalâde takviye için her vasıtayı istimal ederek ehl-i iman taburunun kuvve-i maneviyesini bozmak ve efradının tesanüdünü kırmak için her vesileyi kullanır. Ehemmiyetli bir istinadgâhı kendine temayül ettirerek ihtiyat kuvvetini dağıtır. Müslüman taburunun her bir neferine karşı, cemiyet ve komitecilik ruhuyla mütesanid bir cemaat gönderir. Bütün bütün kuvve-i maneviyesini mahvetmeye çalıştığı bir hengâmda Hızır gibi biri çıkar, der:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Meyus olma! Senin öyle sarsılmaz bir nokta-i istinadın ve öyle mağlup olmaz muhteşem orduların, tükenmez ihtiyat kuvvetlerin var ki dünya toplansa karşısına çıkamaz, kâinatı dağıtamayan onu dağıtamaz. Şimdilik mağlubiyetin sebebi, bir cemaate ve bir şahs-ı manevîye karşı bir neferi göndermenizdir. Çalış ki her bir neferin, istinad noktaları olan dairelerden manen istifade ettiği kuvvetli kuvve-i maneviye ile bir şahs-ı manevî ve bir cemiyet hükmüne geçsin.” dedi ve tam kanaat verdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aynen öyle de ehl-i imana hücum eden ehl-i dalalet –bu asır cemaat zamanı olduğu cihetle– cemiyet ve komitecilik mâyesiyle bir şahs-ı manevî ve bir ruh-u habîs olmuş, Müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avamın taklidî olan itikadlarını himaye eden İslâmî perde-i ulviyeyi yırtıyor ve hayat-ı imaniyeyi yaşatan, an’ane ile gelen hissiyat-ı mütevâriseyi yandırıyor. Her bir Müslüman tek başıyla bu dehşetli yangından kurtulmaya meyusane çabalarken, Risalei’n-Nur (Risaletü’n-Nur) Hızır gibi imdada yetişti. Kâinatı ihata eden son ordusunu (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Kâinatı dağıtmayan bir kuvvet o orduyu bozamaz.&amp;lt;/ref&amp;gt;) gösterip ve ondan mukavemetsûz maddî ve manevî imdat getirmek hizmetinde hârika bir emirber neferi olarak Âyetü’l-Kübra Risalesi’ni İmam-ı Ali (radıyallahu anh) keşfen görmüş, ehemmiyetle göstermiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Temsildeki sair noktaları tatbik ediniz tâ o sırrın bir hülâsası görünsün.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
EMİN VE FEYZİ’NİN BİR FIKRASIDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(RİSALETÜ’N-NUR’A AİT DÖRT BEŞ KERAMETTEN BAHSEDER.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hizmet-i Kur’aniyede bize sebkat eden sadık ve hâlis, metin ve vefakâr kardeşlerimizden mübarek Hüsrev ve Rüşdü gibi zatlar, Risaletü’n-Nur’un hâdimlerine ve vazifelerinin makbuliyetine bir emare olan ihsan olunan bereket hakkında müteaddid fıkralar yazmışlar. Biz de bu kardeşlerimizin fıkraları gibi bu yakın zamanda beraber tezahür eden, gördüğümüz bazı hâdisatı kaydedeceğiz. Hem numune için yalnız bir kısmını beyan ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Bu yakında Üstadımız ile beraber kıra çıkmıştık. Çay yapılmasını hem ikişer çay, üçer şekerle içilmesini emir buyurdular. Hepimiz, üçer şekerle ikişer çay içtik. Yalnız Emin kardeşimiz bir şeker kendisine noksan olarak içmiş. Akşam üzeri, Risaletü’n-Nur’un menba-ı intişarı olan Üstadımızın odasına geldik. Emin, şeker kutusuna sarf olunan şekerleri koymak istemiş fakat kutu sekiz şekerden fazla almamış. Emin “Fesübhanallah” der, on yedi şeker yerine kutu sekiz şekerle dolsun diye taaccüb ettik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu vakıa, bize şuhud derecesinde kanaat verdi ki şu sırr-ı bereket Risalei’n-Nur hâdimlerine bir inayet-i İlahiye ve bir iltifat-ı Rabbaniyedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Yine aynı günde ben yani Mehmed Feyzi, evvelce yazıp Üstada teslim ettiğim Hücumat-ı Sitte Risalesi’ni bana vermek için sakladığı yerden ararken fevkalâde bir surette bulunmaz. Birden o anda, âdetlerinin hilafına olarak hiç vuku bulmamış bir tarzda, bir hâdise zuhuruyla, gözlüklerini bırakarak merdivene müteveccih olurlar. Aynı vakitte Risale-i Nur’un intişarına ve hizmetine zarar vermek niyetiyle casus bir adamın merdivene doğru, zahiren ziyaret maksadıyla geldiği görülür. Üstadımızın telaşlı olduğunu hisseder. Hem Üstadımız onun nazarını öteki hâdise-i bedeniyeye çevirir, ona der ki: “Görüyorsun ben mazurum, ziyareti başka vakte bırak.” O da döner, gider. Hem Hücumat-ı Sitte hem Mehmed Feyzi hem başka işlerimiz o tecessüsten kurtuldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Hücumat-ı Sitte, saklandığı muayyen yerinde fevkalâde bir surette kaybolması, ehemmiyetli bir hâdisenin önünü aldı. Üstada ârız olan bu hilaf-ı âdet halet ve o risalenin yerinde bulunmaması, kat’iyen tesadüfe hamledilmez. Bir hafta sonra o risaleyi hilaf-ı me’mul bir yerde bulduk. Üstadımızın emriyle Emin kardeşime ehemmiyetli bir surette okudum. Üstadımız izahat veriyordu. O vakte kadar öyle mühim ve tesirli ders almamıştık. Demek, bu iki mühim sırra binaen risale kendini göstermedi. Bu hâdise, Risale-i Nur’un sadık ve ihlaslı şakirdleri daima bir hıfz-ı inayet ve himayet altında olduklarına şüphe bırakmıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Yine bir vak’a-i bereket: Üstadımızın bir okka (yani kilo) peyniri vardı. Ekser günlerde o peynirden hoşuna gittiği için bir iki defa yiyordu ve bize de veriyordu. Hem yemeksiz olduğu ekser vakitlerde ondan yediği halde, altı ay kadar devam ettiğini ve hâlen de yüz dirhem kadar o peynirden bulunduğunu görüp yakînen tasdik ediyoruz. Fakat bu hâdise-i bereketin ifşasından sonra, evvelce görünmeyen dibi görünmeye başladı, noksaniyetini gösterdi. Evet, bereket hususunda şâyan-ı hayret bir hâdisedir. Hem yarım kilo tereyağı, ekser günlerde fazlaca sarf olunduğu halde, elli güne yakın devamıyla anladık ki şüphesiz bir bereket içine girmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem yine aynı Ramazan Bayramında, Üstadın rızası olmadığı halde, Tahsin ve ben –yani Emin– bir kilo kadar ince şeker getirmiştik. Ekser yoğurt ve süt ve tatlı kabağa ve sair şeylere, bazen yirmi otuz dirhemden fazla kattıkları halde beş ay devam etti. Hâlen o şekerden yüz dirhem kadar kalması, elbette bereket sebebiyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bu havalideki şakirdler, herkes cüz’î küllî hissetmiş ve itiraf ediyorlar ki: Risaletü’n-Nur’a çalıştığımız zaman hem rızkımızda bereket ve suhulet hem kalbimizde bir inşirah ve ferah zahiren hissediyoruz. Ezcümle ben kendim –yani Emin– itiraf ediyorum ki: Risaletü’n-Nur dairesine girmezden evvel, bütün sene çalışırdım. Ne vakit Risaletü’n-Nur dairesine girdim; beş seneden beri üç dört ay kadar çalıştığım halde, evvelkinden daha müferrah ve daha mesud bir halde yaşamaklığım, yüzde yüz Risaletü’n-Nur’un hizmetinin berekâtıyla olduğunda hiç şüphem yoktur (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Evet, bütün kuvvetimle tasdik ediyorum ki Emin kardeşimiz, memleketimize geldiği zaman mütemadiyen faal bir surette her ay çalışıyordu. Şimdi ise Risaletü’n-Nur’un dairesine girdikten sonra, üç dört aydan fazla çalıştığını görmüyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Feyzi&amp;lt;/ref&amp;gt;).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem ezcümle, Üstadımız diyor ki: “Benim de kanaat-i kat’iyem çok tecrübelerle gelmiş ki ben Risaletü’n-Nur’un tashihatıyla meşgul olduğum zaman, pek zahir bir tarzda hem rızkımda bereket hem suhulet görüyordum. Ne vakit çalışmazsam o hali göremiyordum.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Üstadımız diyor ve biz de tasdik ediyoruz ki: “Ben son zamanda anladım, şimdiye kadar hem ben hem dostlarım bir hakikatin suretini başka şekilde görmüşüz. Şöyle ki: Hapishanede bir tek ekmek, sekiz ve bazen on gün bana kâfi geldiği gibi burada da aynen o tarzda yaşıyordum. Hem ben hem kardeşlerim, bunu benim az yemek ve iştahsızlığıma veriyorduk. Halbuki çok emarelerle kat’iyen anladık ki o acib hal bereket neticeleri imiş. Birkaç defa sekiz günde bana kâfi gelen bir ekmeği aynı iştiha ile –çalışmadığımdan berekete mazhar olmadığım zaman– iki günde, bazen bir buçuk günde bitiriyordum. Demek bu on altı ve on yedi seneden beri benim mükemmel tayinatım, Risaletü’n-Nur’un hizmetinden gelen bir bereket idi.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, bize de aynelyakîn derecesinde kanaat gelmiş ki bu kesretli hâdisat-ı bereket, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın i’caz-ı manevîsinin bir şuâıdır. Manen der: “Ey Kur’an şakirdleri! Sizi vazife-i mukaddesenizden ekseriyetle geri bırakan, maişet telaşesidir. O ise Kur’an’ın feyziyle, bereket nevinden sizlere veriliyor. Vazifenize bakınız.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اِسْمِكَ الْاَعْظَمِ وَ بِحُرْمَةِ رَسُولِكَ الْاَكْرَمِ يَسِّرْلَنَا خِدْمَةَ الْقُرْاٰنِ بِنَشْرِ رِسَالَةِ النُّورِ بِالدَّوَامِ بَيْنَ الْاَنَامِ فٖى عَالَمِ الْاِسْلَامِ اٰمٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem hâdisat-ı bereketin aynı zamanında, Risaletü’n-Nur’un bir kerameti olarak bir şakirdinin binler lira kıymetinde hanesinin, ona pek yakın dehşetli bir yangından fevka’l-me’mul bir surette Risaletü’n-Nur’un bereketiyle kurtulması ve Risaletü’n-Nur’un tercümanına âhiret cihetinde çok alâkadarlık gösteren bir hanım, o dehşetli yangında hanesinin üçüncü katında bulunan elmas ve mücevherat ve altınlarını kurtarmak için koşup çıktığı vakit, ateş her tarafını sarmış, elmas ve mücevheratını kurtaramadığı gibi kendi nefsini de bütün bütün tehlike-i kat’iyede gördüğü vakitte, Risalei’n-Nur tercümanı, o ateşten talebesinin hanesini kurtarmasını şiddetli dua ederken o bîçare hanım hatırına gelmiş; acaba o yangında o âhiret hemşirem bulunmasın diye ona da Risaletü’n-Nur’u şefaatçi edip dua etmiş. “Yâ Rabbi ona merhamet eyle!” niyaz etmiş. Aynı zamanda, o hanım pencereyi kırmış, kendini iki kat yüksekliğinde avluya atmış, fevkalâde bir surette ne incinmiş ne de bir yeri kırılmış. Hem bakır ve demiri eriten o dehşetli ve şiddetli yangından –bütün konak yandıktan sonra– bütün mücevheratını ve altınını hiçbiri zayi olmayarak bir un onu muhafaza etmiş; bulmuş, almış. Risaletü’n-Nur’un bereketinden hem canını hem malını kurtarmış.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem mezkûr hâdisatın aynı zamanında vuku bulması münasebetiyle, Risaletü’n-Nur’un kerametkârane iki tokadını yiyen, aynı anda, vazifece ehemmiyetli iki mütecaviz ve muacciz iki adamın tecavüz ve taciz anında birisinin kafasına, diğerinin ciğerine vurması (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Evet o mütecavizlerden birisi dehalet etti, ölümden kurtuldu; diğeri bir sene azap çekti hem öldü.&amp;lt;/ref&amp;gt;) bizde hiçbir şüphe bırakmadı ki hizmet-i Kur’aniyedeki inayet-i Rabbaniyenin bir hıfz ve himayet sillesidir. “Artık durunuz, yeter! Tokada müstahak oldunuz!” diye manen söylemesidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risaletü’n-Nur Şakirdlerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Emin ve Feyzi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
MEHMED FEYZİ’NİN YEDİĞİ ŞEFKAT TOKADIDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Üstadım bana Mu’cizat-ı Ahmediye’yi, kardeşim Hüsrev tarzında yaz diyordu. Ben –yani Feyzi– bir parça tembellik ettim. Birden 28’lilerle askere istenildim. Yine Üstadım dedi: “Git Mu’cizat-ı Ahmediye’yi (asm) yaz, seni şimdi vermeyeceğim.” Sonra başladım. O emir bir hafta geri kaldı. Tekrar bir arıza ile nasılsa Mu’cizat-ı Ahmediye’nin (asm) yazılması noksanlaştı. Tekrar askere çağrıldım. Üstadım: “Git yaz!” dedi. Ben gidip kemal-i ciddiyet ve sadakatle Mu’cizat-ı Ahmediye’yi (asm) yazmaya başladım. Fevka’l-me’mul, ikinci defa emir geri kaldı. Tekrar bir mazerete binaen Mu’cizat-ı Ahmediye’yi (asm) yazamadım. Üstadım dedi: “Madem Mu’cizat-ı Ahmediye’yi (asm) yazmakta tekâsül ettin, şimdi senin vazifen, Risaletü’n-Nur hesabına askerliktedir.” Birden emir gelip bir şefkat tokadı yeyip vazifeme gönderildim. Cenab-ı Hakk’a şükürler olsun, mümkün olduğu kadar Risaletü’n-Nur’a çalıştım ve çalıştırıldım. Üstadım bize söylediği gibi altı yedi ay sonra terhis edilip sevgili Üstadıma, Risaletü’n-Nur’un kudsî vazifesine kavuştum. İnşâallah bu kabahatim affolmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem Risaletü’n-Nur’da hem hizmet-i Kur’aniyede bizleri sebkat eden Hüsrev, Rüşdü, Hâfız Ali, Hulusi, Sabri gibi hâlis Kur’an şakirdlerini ve kıymettar kardeşlerimi şefaatçi ederek o kusurumun affını bütün ruhumla Kur’an’dan ve Üstadımdan rica ediyorum. Ben itiraf ediyorum ki tembelliğimin cezası olarak fevka’l-me’mul bir şefkat tokadı yedim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur’un tembel bir şakirdi fakat elmas kalemli kardeşlerinin gayret ve faaliyetiyle iftihar eden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mehmed Feyzi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
RİSALE-İ NUR ŞAKİRDLERİNDEN MEHMED FEYZİ VE EMSALİNE HİTABEN BEYAN EDİLEN BİR HAKİKATTİR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kardeşim Feyzi!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madem sen, Isparta vilayetindeki kahramanlara benzemek istiyorsun, tam onlar gibi olmalısın. Eskişehir Hapishanesinde –Allah rahmet etsin– mühim bir şeyh-i mürşid ve cazibedar bir Nakşî evliyasından bir zat, dört ay mütemadiyen Risaletü’n-Nur’un elli altmış şakirdleri içinde ve celbkârane onların içlerinde sohbet ettiği halde, yalnız bir tek şakirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebâkisi, o cazibedar şeyhe karşı müstağni kaldılar. Risaletü’n-Nur’un yüksek, kıymettar hizmet-i imaniyesi onlara kâfi olarak kanaat veriyordu. O şakirdlerin gayet keskin kalp basîreti şöyle bir hakikati anlamış ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risaletü’n-Nur’a hizmet eden, imanını kurtarıyor; tarîkat ve şeyhlik ise velayet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın imanını kurtarmak, on mü’mini velayet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevaplıdır. Çünkü iman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mü’mine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bâkiyeyi temin eder. Velayet ise mü’minin cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise bir adamın imanını kurtarmak, on adamı veli yapmaktan daha sevaptır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu dakik sırrı, senin Ispartalı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de umumunun keskin kalpleri görmüş ki benim gibi bîçare, günahkâr bir adamın arkadaşlığını evliyalara, belki eğer olsaydı, müçtehidlere dahi tercih ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu hakikate binaen, bu şehre bir kutub, bir gavs-ı a’zam gelse dese: “Seni on günde velayet derecesine çıkaracağım.” Sen, Risale-i Nur’u bırakıp onun yanına gitsen Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Lillahi’l-hamd, bu zamanda sünnet-i seniye dairesinde kemal-i imanı kazanan Risale-i Nur şakirdleri evliyaların, mürşidlerin nazar-ı dikkatini celbedecek vaziyeti aldığından; her zamanda bulunan hakiki mürşidler, her halde bu zamanda Risaletü’n-Nur şakirdlerine müşteri olurlar. Birisini elde etseler yirmi mürid kadar kıymet verirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem zevkli ve cazibedar velayet tereşşuhatı karşısında Risaletü’n-Nur’un hizmetindeki meşakkat, mücahede, külfet bulunduğundan Feyzi’ye hitaben beyan edilen bu hakikat kaleme alındı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
HÜSREV’İN BİR FIKRASIDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz Üstadım!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yüksek ve ciddi irşadlarınızla adım atmayı en büyük bir maksat bilen talebeleriniz, son zamanlarda şâyan-ı şükran bir vaziyete girdiler. Hulusi-i Sânî beş on arkadaşıyla; Hâfız Ali, civarındaki yirmi yirmi beş arkadaşıyla; mübarekler, otuz otuz beş refikleriyle ve bilhassa Hacı Hâfız köyünde Ahmedler ve Mehmedlerin çok hâlis gayretleriyle umumiyet itibarıyla hem hiç mübalağasız bin kalemle, belki daha fazla; en geride kalan Isparta’da ise kahraman Rüşdü’nün ve risaleleri kendine tamamen yazan Mehmed Zühdü’nün ve Küçük Ali’nin ve Osman Nuri gibi faal talebelerin gayret ve himmetleriyle otuz ile kırk arasında, hattâ bir cihette mümtaziyet kazanan Mehmed Zühdü’nün Küçük Hâfız Ali gibi hem Risaletü’n-Nur’u yazarak hem kendi evinde yüz elli kadar çocuğu serbest olarak üç aydan beri okutmasıyla ve civarında diğer köylerde bulunan on beş yirmişer arkadaşlarıyla talebeleriniz, Kur’anî hizmetlerinde gayretli bir surette çalışmaktadırlar. Mübareklerin yazdıkları gibi dört köyde dört ay zarfında elifba okumayan kırk elli adam, Risaletü’n-Nur’u mükemmel yazmaya muvaffak olmaları, hârika bir keramet-i Risaletü’n-Nur olduğuna kanaatimiz geldi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur şakirdlerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsrev&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
HULUSİ BEY’İN BİR FIKRASIDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz Üstadım!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
On Dokuzuncu Mektup’u bir mecliste ve bir cuma gecesi okumak niyetiyle üzerime almıştım. Şiddetli yağmurlu bir gece idi. O mecliste okumak üzere elimi cebime koydum, o mübarek eser yerinde olmadığını hayretle gördüm. Eseri koyduğum cep yırtık ve delik olmadığı gibi ben de başka hiçbir yerde durmadığıma göre bu hale hayret etmemek kabil mi? O geceyi uykusuz geçirdim, müteessir oldum. Hazret-i Gavs’tan bu mübarek eseri istedim. Lillahi’l-hamd ertesi günü, bu eseri dinlemekle namaza başlamış olan bir muallim vasıtasıyla bulundu. Şakır şakır yağmur altında ve çamur içinde bu mübarek eser bulunsa bile artık okunmayacak derece olacağını tahmin edersiniz değil mi? Şâyan-ı hayret ve cây-ı dikkat ve medar-ı ibrettir ki en ufak bir leke bile olmamıştır. Hâfız-ı Hakiki o mübarek eseri, ona manen ve cidden bağlı olanlar gibi muhafaza buyurmuş. Hafîz ve Alîm ve Hakîm isimlerinin zahir bir tecellisi böylece lemean etmiş oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hulusi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahrem olan Sırr-ı İnna A’tayna’da cifir ile istihracım, aynen Münazarat Risalesi’nde “Bir nur çıkacak, göreceğiz.” diye gaybî müjdelerdeki gibi ilhamî ve hak bir hakikati, fikrimle tatbikatımda bir kusur vardı. O kusur, beni bir zaman düşündürüyordu. Münazarat ve Sünuhat gibi risalelerdeki müjde-i nuriyeyi, Risale-i Nur halletti. Daire-i siyasiye yerine, yüksek bir daire-i nuriye ile o kusuru izale ettiği gibi mahrem Sırr-ı İnna A’tayna’da on iki on üç sene sonra “İslâmiyet’e darbe vuranların başlarına öyle müthiş bir patlayış olacak ki kıyamete kadar unutulmayacak.” mealindeki istihrac-ı cifrî çok geniş bir dairede olduğu halde, nur sırrının aksine olarak dar bir dairede ve hususi bir hükûmette tatbik etmek suretiyle fikrim, o geniş daireyi ihata edemeyerek o hakikatin suretini değiştirmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Halbuki o istihracın gösterdiği aynı tarihte, o rejimin müessisi ve başı dünyadan göçtü, darbesini yedi. Ve aynı senede, perde altında bilinmeyen ve küre-i arzın ekserisini ve nev-i beşerin kısm-ı a’zamını istibdadı altına alan bir müthiş cereyanın düğümü ve düğmesi ve manen başı ve en müthiş olan o göçüp giden adam, tokat yediği aynı zamanda, daha sene tamam olmadan, o müthiş cereyanın bütün başları ve taraftarları öyle semavî ve müthiş tokatlara ve şiddetli fırtınalı musibetlere tutulmaya başladılar ki kıyamete kadar azabını çekecekler ve çekiyorlar. Ve edyan-ı semaviye ve İslâmiyet’e ettikleri cinayetlerin cezasını, çok geniş bir dairede gördüler ve görüyorlar. Mimsiz medeniyetin bu istifra ve kusması ile dünyayı mülevves ettikleri için aynı istihracın gösterdiği tarihte, o medeniyetin başına öyle semavî tokat indi ki en karanlık vahşetten daha aşağı indirdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Sırr-ı İnna A’tayna’da çok geniş bir daireyi, dar bir dairede tatbik edilmiş. Nur müjdesi ise dar ve manevî fakat yüksek bir daireyi, geniş ve maddî bir daire suretinde tasvir edilmiş. Cenab-ı Hakk’a yüz bin şükür ediyorum ki bu iki kusurumu يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar eyledi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
HÜSREV’İN BİR FIKRASIDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok kıymettar ve çok sevgili Üstadım Efendim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i İsa aleyhisselâmla Deccal hakkındaki ehadîs-i müteşabiheden bir hadîsin üç cihetle hakiki tevilini beyan ve izah eden Mehmed Feyzi ve Emin kardeşlerimizin mübarek fıkralarını Sabri kardeşim göndermiş; bugün aldım, okudum. Bu hadîs-i şerifin mealine ve hakiki tevillerine o kadar muhtaç imişim ki kızgın kum sahralarında senelerden beri susamışlara âb-ı hayat uzatır gibi ruh ve kalbim bir taze hayat buldu, derinden derine nefes aldım, bütün letaiflerim sürurla doldu, zahirî cesedimden manevî kalbime kadar sirayet etti. Sevgili Üstadımız talebelerini ve Kastamonulu kardeşlerimiz de bizleri lütuflarıyla doyurduklarından Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrettim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Başta sevgili Üstadım, Risaletü’n-Nur’un kerametine ve bu fıkranın feyzine bakan üç ikram ile karşılaştık.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Mektubunu birlikte takdim ettiğim Sabri kardeşimiz, bu âlî fıkra eline vâsıl olacağı anda, bir diğer kardeşine hâdisattan bahsederken bu fıkranın münderecatını anlatması…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Bu hakir talebeniz Hüsrev de bu fıkranın vusulünden bir gün evvel Re’fet Bey’le konuşurken demiştim. “Aziz Re’fet! Biz, Hazret-i İsa aleyhisselâmın nüzulüne intizar ediyoruz. Bu peygamber-i âlîşan, din lehinde hareket eden cereyanın başlarına nüzul etse gerektir ve o millet de Müslüman olacaktır. Sevgili Üstadımızın son mektuplarından böyle anlıyorum. Bu hususta ümidim kuvvetlidir. İnşâallah öyle de olacaktır.” demiştim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Atabeyli kardeşlerimin sevgili Üstadıma yazdıkları mektup ki onu da bu akşam aldım, okudum, çok acib gördüm. O kardeşlerim de Osman-ı Hâlidî’nin bahsettiği müceddid-i din ve o şerefe Cenab-ı Hakk’ın nâil ettiği zatı da sevgili Üstadımız olan Risaletü’n-Nur olduğundan bahsediyorlar. O mektubu da birlikte takdim ettim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet muhterem Üstadım, bugünlerde Risaletü’n-Nur’un fevkalâde faaliyeti içinde çok kerametlerini müşahede ediyoruz. Hattâ şöyle diyebilirim ki: Her bir talebeniz, başlı başına, birer birer belki de kerratla böyle ikrama ve böyle in’ama mazhardırlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Milaslı Mehmed Efendi “Bir karyede bin kalemle Nur’a sarılan kardeşlerimizin köyündeki faaliyeti biraz mübalağalı görmüşler. Ben onun tahkiki için geldim.” dedi. Risaletü’n-Nur’un bir kerameti idi ki bu köyün kıymetli, faal bir talebesi Marangoz Ahmed yanımda idi. Ben dedim: Vakıâ ben bu köye gitmedim, kardeşlerimden soruyorum, onlar da diyordu: “Kadın erkek, çoluk çocuk, Risaletü’n-Nur’u yazan bin kalem vardır.” Sonra Marangoz Ahmed dedi ki: “Bizim köyümüz, üç yüz elli hanedir. İki hoca, bir hacı üç adamdan başka bütün evlerimize Risaletü’n-Nur girmiştir. Kadınlara, kız çocuklarına varıncaya kadar yazıyorlar. Hattâ ümmilerden –kırk yaşından yukarı– yazı yazan on kadar kardeşimiz vardır.” cevabında bulundu. Milaslı Mehmed Efendi bu faaliyete hayran oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Talebeniz Hüsrev&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
RİSALE-İ NUR’UN BEŞ TALEBESİNİN BİR FIKRASIDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Isparta’nın saf menabi-i ilmiyesinden bir zat ki tarîkat-ı Aliyye-i Nakşiye rüesasından ve bin iki yüz doksan iki (1292) veya bin iki yüz doksan üç (1293) arasında dâr-ı bekaya teşrif buyuran Beşkazalızade Osman-ı Hâlidî Hazretleri, meslek-i ilmiye ve ameliyesiyle alâkadarane keşfiyat ve hâdisatını bir hüccet-i kātıa gibi vârislerine vasiyet ve mahz-ı tebşiratlarını şöylece tevarüs eylemiştir. Hattâ Üstad-ı muhteremimizin tevellüdüne tam isabetli olarak tarih-i mezkûrda “İmanı kurtaran bir müceddid çıkacak, o da bu sene tevellüd etmiş.” demiş. Bundan başka dört evladından birisinin o zat ile müşerref ve mülâki olacağını ilâve etmiştir. Bu beyanat-ı hakikiye şöylece cereyan etmiştir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bin üç yüz yirmi yedi (1327) Rumî senesi Atabey’de sünnet ve hıfz cemiyetlerinden birinde müşarün-ileyh Osman-ı Hâlidî Hazretlerinin evlatlarından sonuncusu Ahmed Efendi merhumdan “Müceddid, müceddid diyorsunuz, nerede ve kimdir?” Îrad olunan suale cevaben: “Evet, şimdi mevcuddur ve hem otuz beş yaşlarındadır.” demiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâniyen: Isparta’nın Yenice Mahallesi’nden ve kardeşlerimizden Nuri tarafından merhum mumaileyh Ahmed Efendi’den “Pederiniz, benim evladımdan birisi o müceddidle mükâleme ve musafahada olacaktır demiş, nasıldır?” diye sorulmuş. Cevaben Ahmed Efendi merhumun “Evet doğrudur, ben onunla görüştüm.” cevabında bulunması, işbu keşfiyat ve beyanata medar olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müşarün-ileyh Osman-ı Hâlidî Hazretlerinin müstesna tesbihat ve tahmidatının biri وَ اَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى âyet-i kerîmesinin fazl u tevfikine sığınarak Isparta’nın cenubunda, dağda Sidre nam mevkide erbaîn eyyam-ı mübarekesini tes’id ve hasr-ı tesbihata niyetle kırk günlük iaşeye tahsis ettiği ki her bir gün için elli dirhem miktarında bir bezdirme ekmeğinden kırk tane olan bir tahsisatı bir iki günde yer ve kırk günde daha yemek yemeden o mevki-i mahsusada imrar-ı evkat ve tesbihatta bulunurlar. İkmalinde, geri avdetlerinde mübarek dudakları birbirine yapışır, bıçakla tekrar açarlar. Biraz ileride şu asr-ı hazırın uğradığı ve uğrayacağı kaviyyen me’mul ve melhuz olan sefahet ve atalete rağmen düstur-u şüyuhatını tahdid ve ancak anâsır-ı mecruha cerrahını unutmayıp ve ihmal dahi etmeyerek şehadet-i kat’iyesini gösterip sahife-i hayatını bin iki yüz doksan ikide (1292) imzalamıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Van’da tesisine başlanan Medrese-i Zehranın tehiri “Doktor hastaya elzemdir.” fehvasıyla, on dokuz bin altın tahsisat ve arkasında Sultan Reşad, daha beride iki yüz mebustan yüz altmış küsurun inzimam-ı reyi yüz elli bin banknot kabul ettikleri halde, maddeten mevki-i fiile îsal edilememiş. Herhalde Hakîm-i Mutlak, Kadîr-i Mutlak, daha ahsen suretini dilemiş ki o Sultan-ı Ezelî’nin lütfuyla, maddiyata minnet etmeden –Hâzâ min fazlı rabbî, Elhamdülillah– Isparta’da Risale-i Nur’un telifine menba olması ve manevî Medresetü’z-Zehra hükmüne geçmesi, pâyansız kusurlarımızın belki de setrine inşâallah vesile olmasını Cenab-ı Erhamü’r-Râhimîn’den dileyerek, işbu destgâh-ı manevîyi tahkimen Osman-ı Hâlidî’nin kıymettar ve manidar, sadık ve meşhur ihbaratının hedef ve masruf-u lehi günden daha aşikâr bir halde zuhur etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu mütevali vekayi-i müsbete biz âciz hizmetçilere vazife-i aslîmizde ayrıca nazar-ı dikkati celbettiğine muttali olduktan sonra, bin hamd ü sena ile huzur-u Üstada birer birer vücud-u manevîmizle arz-ı endam eder ve mübarek ellerini öperiz. Aynı gayeye yardıma koşan ve aynı destgâhın alâkadarları olan Küçük Hüsrev Feyzi, Nazif, Emin, Tahsin, Tevfik, Hilmi gibi kardeşlerimize arz ederiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur Şakirdlerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hasan, Osman, Tahirî, Abdullah, Hulusi-i Sânî Sabri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bugünlerde Tefsir’in ve Onuncu Söz’ün tevafukatına baktım. Kendi kendime dedim ki: Bu ziyade tafsilat israftır, ehemmiyetli meseleler çoktur, vakit zayi olmasın. Birden ihtar edildi ki: O tevafuk altında çok ehemmiyetli meseleler vardır. Hem madem tevafukta bir inayet-i hâssa ve bir iltifat-ı Rahmanî Risaletü’n-Nur’a karşı tezahür etmiş. O iltifata karşı hiss-i şükran ve memnuniyet ve müteşekkirane sevinç, ne kadar ifratkârane de olsa israf olamaz. Bu ihtar mücmelini iki cihetle izah edeceğim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Her şeyde –ne kadar cüz’î olsa da– bir kasd ve iradenin cilvesi bulunmasıdır; tesadüf, hakiki olarak bulunmamasıdır. Evet, kesretin en dağınık ve en ziyade tesadüfe verilen, kelimattaki hurufatın vaziyetleridir. Hususan kitabette, madem hiç münasebeti olmayan ve ihtiyar-ı beşer karışmayan hurufatın vaziyetlerinde bir tenasüp, bir nizam bulunuyor; elbette bir irade-i gaybî tahtında vaziyetler veriliyor. Hiçbir şey daire-i ilim ve kudretinden hariç olmadığı gibi daire-i irade ve meşietten dahi hariç değildir ki böyle cüz’î ve dağınık şeylerde dahi bir tenasüp gözetiliyor ve tanzim ediliyor. Ve o tanzim içinde irade-i âmme cilvesinden, inayet-i hâssa suretinde, Risaletü’n-Nur’a bir imtiyaz nevinden, hususi bir teveccüh görülmüş. Ben bu derin meseleyi tam görmek için İşaratü’l-İ’caz’ın tevafukatına dikkat ettim ve kat’î bir kanaat ile o sırrı bildim ve hissettim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Nasıl ki çok mübarek ve kudsî büyük bir zat, gayet fakir ve muhtaç bir adama, ümit edilmediği bir tarzda, iltifatkârane, bir kapta bazı kâğıtlara sarılı bir hediye ihsan etse; elbette o bîçare adam, o pek büyük zata karşı, hediyesinin binler mislinden fazla teşekkür etmek ister. Ve bin o hediye kadar kıymetli bulunan, o hediye ile gösterilen iltifata karşı, ne kadar teşekkürde israf ve ifrat da etse makbuldür. Ve o çok mübarek zatın hediyesine sardığı kâğıtları da teberrük deyip şeker gibi yese hattâ o hediye içindeki cevizlerin kabuklarını da teberrük deyip ekmek gibi yese, başına koysa israf olmadığı gibi; Risaletü’n-Nur yüzünde, irade-i âmmede inayet-i hâssa iltifatı tevafuk zarfıyla ihsan edilmiş. Elbette tevafuka dair tafsilat, tasvirat fiilî teşekküratın bir nev’idir ve sevincin ve minnettarlığın heyecanlı bir tereşşuhatıdır. Evet, böyle bir zatın iltifatını gösteren maddî kırk para ihsanına karşı kırk bin liraya değer iltifatına karşı ne kadar teşekkür eylese israf değil.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz, sıddık kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sizin fevkalâde sadakat ve ulüvv-ü himmetinizden tereşşuh eden bir hafta evvelki mektubunuza karşı hüsn-ü zannınızı bir derece cerh eden benim cevabımın hikmeti şudur ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyanlar var ki her şeyi kendi hesabına aldığı için faraza hakiki beklenilen o zat dahi bu zamanda gelse harekâtını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset âlemindeki vaziyetten feragat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem üç mesele var: Biri hayat, biri şeriat, biri imandır. Hakikat noktasında en mühimmi ve en a’zamı, iman meselesidir. Fakat şimdi umumun nazarında ve hal-i âlem ilcaatında en mühim mesele, hayat ve şeriat göründüğünden o zat şimdi olsa da üç meseleyi birden umum rûy-i zeminde vaziyetlerini değiştirmek nev-i beşerdeki cari olan âdetullaha muvafık gelmediğinden, her halde en a’zam meseleyi esas yapıp öteki meseleleri esas yapmayacak. Tâ ki iman hizmeti safvetini umumun nazarında bozmasın ve avamın çabuk iğfal olunabilen akıllarında, o hizmet başka maksatlara âlet olmadığı tahakkuk etsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem de yirmi seneden beri tahripkâr eşedd-i zulüm altında o derece ahlâk bozulmuş, o derece metanet ve sadakat kaybolmuş ki ondan belki yirmiden birisine itimat edilmez. Bu acib hâlâta karşı, çok fevkalâde sebat ve metanet ve hamiyet-i İslâmiye lâzımdır; yoksa akîm kalır, zarar verir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek en hâlis ve en selâmetli ve en mühim ve en muvaffakıyetli hizmet, Risaletü’n-Nur şakirdlerinin çalıştıkları daire içindeki kudsî hizmettir. Her ne ise… Şimdilik bu meseleye bu kadar yeter.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
HÜSREV’İN MEKTUBUNDAN BİR FIKRADIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Üstadım, gözümüzle görüyoruz ki: Ehl-i tarîkat, bid’alara dayanamamışlar hem girmişler, içinden çıkamıyorlar hem sâlikleri ondan bir ikiye inmiş. Hem onlar da itiraf ediyorlar ki zevklerinden, cezbedici güzelliklerinden ellerinde çok şeyleri kalmamış. Cenab-ı Hakk’ın sırf bir ihsanı olarak Risaletü’n-Nur’un parlak, nurani nâsiyesini müşahede ediyoruz ki in’ikas eden lemaat-ı nuriyesi, bütün ihtiyacımıza kâfi ve vâfi geliyor, herkesi hayrette bırakıyor. Hem ehl-i bid’ayı serfürû ettiriyor. Öylelerin lisanlarından, nedamet ve teessüfü ifade eden “Bilmemişiz!” kelimeleri dökülüyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhitimizde, Risaletü’n-Nur’a karşı cazibedar ve çok âlî hakikatlerinden başka ehl-i bid’a lisanları susmuş; güya karanlıklı girdaplara sokulmuşlar, konuşmuyorlar. Konuşsalar da tesirleri kalmamıştır. Cazibedar ve i’cazkâr lisanıyla ancak Risaletü’n-Nur konuşuyor. Bid’a ve dalalet zulmetlerine karşı ancak onun talebeleri, kuvvet-i imanla çelikten bir kale gibi duruyorlar. Hem öyle fevkalâde fütuhat yapıyor ve öyle hârikulâde bir surette emir ve nehy-i Kur’anîyi temessük ettiriyor ki pek çok müşahedatımızdan yalnız birisini bin kalemli kardeşimiz söylüyorlar ki… Sükût.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüsrev&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
KÂTİP OSMAN’IN RÜYASINA AİT BİR FIKRASIDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şaban-ı şerifin on beşinci cumartesi Leyle-i Berat gecesi rüyamda; büyük, berrak, küçük bir deniz olan bir göl sahilinde İngiliz veyahut Almanla, biz yani Türk hükûmeti harp ediyormuş. Harp esnasında semadan bir karaltı zuhur etmeye başladı. “Acaba bu semadan inen nedir?” diye hepimizin nazar-ı dikkatini celbetti. Yakınlaştıkça bir insan ve sonra üzeri ihramlı, yüzü bir parça esmer, başı beyaz ve büyük tülbent ile sarılı bir kadın şeklini alarak, gölün ortasında hemen ineceği zaman derhal oraya bir mermerden minber yapılarak minberin üzerine indi. Sonra, zat-ı âlînizden gelen umum mektupları okumaya başladı. Her iki tarafta sükûnet hasıl oldu. Okuduğu mektupları herkes can kulağıyla dinledi. Sonra nihayetinde “Evet, Hazret-i Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ahkâm-ı şer’iyesince amel ederseniz, yakayı kurtarırsınız. Eğer Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ahkâm-ı şer’iyesine riayet etmezseniz, hepiniz mahv u perişan olacaksınız.” diye söyledi. Sonra evime geldim. Bizim Re’fet Bey’le Rüşdü Efendi bizim eve geldiler, bendenize dediler: “Bu sırrı sen mi ifşa ettin? Bu mektuplar minber üzerinde okundu?” Bendeniz de cevaben: “Hayır kardeşlerim, bu sırrı siz anlamadınız mı? Bu gelen zat, semadan geliyor, bu mektupları oradan getiriyor. Ben kim oluyorum ki o havadisi oraya çıkarayım?” diye onlara söyledim. Sonra bunlara bir hediye ikram edeyim diye baktım, evimizin deliğinde dört top helva gördüm. Birisini birine, diğerini öbürüne ve iki tanesini de kendim yedim. Ağzım tatlı olarak uyandım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnşâallah Leyle-i Berat hürmetine ve duanız berekâtıyla hakkımızda mübarektir, lütfen tabirini beklemekteyiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Talebeniz&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâtip Osman&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
KARADAĞ’IN BİR MEYVESİ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu defa mektup yerinde bu meyveyi gönderiyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir âyetin mana-yı işarîsinin külliyetinden bir ferdi, Hürriyet’ten bu ana kadardır. Teşrin-i sânî otuzuncu gün 1358’de Karadağ başına çıkıyordum. “İnsanların, hususan Müslümanların bu teselsül eden helâketleri ve hasaretleri ne vakitten başladı ne vakte kadar…” hatıra geldi. Birden, her müşkülümü halleden Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, Sure-i Ve’l-Asrı’yı karşıma çıkardı. “Bak!” dedi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Baktım. Her asra hitap ettiği gibi bu asrımıza da daha ziyade bakan وَ الْعَصْرِ ۞ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفٖى خُسْرٍ âyetindeki اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفٖى خُسْرٍ makam-ı cifrîsi bin üç yüz yirmi dört (1324) edip Hürriyet İnkılabı’yla başlayan tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalya Harpleri ve Birinci Harb-i Umumî mağlubiyetleri ve muahedeleri ve şeair-i İslâmiyenin sarsılmaları ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları ve İkinci Harb-i Umumî’nin zemin yüzünde fırtınaları gibi semavî ve arzî musibetlerle hasaret-i insaniye ile اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفٖى خُسْرٍ âyetinin bu asra dahi bir hakikati, maddeten aynı tarihiyle gösterip bir lem’a-i i’cazını gösteriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِلَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ise makam-ı cifrîsi (âhirdeki ت , ه sayılır, şedde sayılmaz) bin üç yüz elli sekiz (1358) olan bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihini göstermekle o hasaretlerden bâhusus manevî hasaretlerden kurtulmanın çare-i yegânesi, iman ve a’mal-i saliha olduğu gibi ve mefhum-u muhalifiyle, o hasaretin de sebeb-i yegânesi küfür ve küfran, şükürsüzlük yani imansızlık, fısk ve sefahet olduğunu gösterdi. Sure-i وَ الْعَصْرِ in azamet ve kudsiyetini ve kısalığıyla beraber gayet geniş ve uzun hakaikin hazinesi olduğunu tasdik ederek, Cenab-ı Hakk’a şükrettik.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet âlem-i İslâm, bu asrın hasareti olan bu dehşetli İkinci Harb-i Umumî’den kurtulmasının sebebi, Kur’an’dan gelen iman ve a’mal-i saliha olduğu gibi; fakirlere gelen acı açlık ve kahtın sebebi, orucun tatlı açlığını çekmedikleri ve zenginlere gelen hasarat ve zayiatın sebebi de zekât yerinde ihtikâr etmeleridir. Ve Anadolu’nun bir meydan-ı harp olmamasının sebebi اِلَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا kelime-i kudsiyesinin hakikatini fevkalâde bir surette yüz bin insanların kalplerine tahkikî bir tarzda ders veren Risalei’n-Nur olduğunu, pek çok emarelerle ve şakirdlerinden binler ehl-i hakikat ve dikkatin kanaatleri ispat eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Emarelerden biri, Risale-i Nur’a sıkıntı veren veyahut hizmetinden çekilen pek çok adamların tokat yemeleri gibi; bu sene, bu memleketin etrafında umumî bir tarzda Risale-i Nur’un intişarına sıkıntı verip şimdiki bir nevi tevakkuf devresi vermek hatasıyla, şimdiki umumî sıkıntının bir sebebi olduğunu göstermesidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
SURE-İ VE’L-ASR’IN DAĞ MEYVESİ NAMINDA NÜKTESİNE BİR HÂŞİYEDİR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلصَّالِحَاتِ daki ت , âhirdeki “ta”lar ekseriyetçe vakfa rast gelmesiyle cifirce ه sayılabilir. Bu noktada اِلَّا beraberdir, bu zamanımızı gösterir (1358). Ve telaffuzca ه okunmadığından ت kalabilir. Bu noktadan, şeddeler sayılmazsa ve اِلَّا beraber değil, iki yüz küsur zamana kadar iman ve amel-i salih ile beraber bir taife-i azîme, hasaret-i azîmeye karşı mücahedeye devam edeceğine işaret edip Fatiha’nın âhirinde صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ gösterdiği zamana hem&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتٖى ظَاهِرٖينَ عَلَى الْحَقِّ حَتّٰى يَاْتِىَ اللّٰهُ بِاَمْرِهٖ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
birinci cümle, bin beş yüz (1500) makamıyla âhir zamanda bir taife-i mücahidenin son zamanlarına ve ikinci cümle, bin beş yüz altı (1506) makamıyla, galibane mücahedenin tarihine ve üçüncü cümle, bin beş yüz kırk beş (1545) makamıyla pek az bir farkla hem Fatiha’nın hem Ve’l-Asrı Suresi’nin ikinci cümlesinin gaybî işaretlerine işaret edip tevafuk eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek bu hadîs-i şerifin üç cümlesinden her birisi, bin beş yüz tarihine ve mücahedenin ne kadar devam edeceğine dair işaretlerine, aynen bu اَلَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ bin beş yüz altmış bir (1561) makamıyla hem وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ bin beş yüz altmış (1560) makamıyla iştirak edip o taife-i azîmenin mücahedatları ne kadar devam edeceğini mana-yı işarî ve cifrî ile gösterirler. Ve Fatiha ve hadîsin irae ettikleri tarihe, makam-ı ebcedleriyle takarrub edip farklı bir derece tevafuk ederler ve manalarıyla da tam tetabuk ederek, parlak bir lem’a-i i’caz-ı gaybiyeyi gösteriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
BİRDENBİRE KALBE GELEN BİR NÜKTE-İ İ’CAZİYEDİR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’a ait en cüz’î, en küçük bir nükte de kıymeti büyük olduğundan; işarat-ı Kur’aniyenin bu zamanımıza tevafuk eden küçük bir şuâı bugün Sure-i Ve’l-Asrı nükte-i i’caziyesi münasebetiyle, Sure-i Fil’den mana-yı işarî tabakasından tevafuk düsturuna istinaden bir nüktesini beyan etmem ihtar edildi. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sure-i اَلَمْ تَرَ كَيْفَ meşhur ve tarihî bir hâdise-i cüz’iyeyi beyan ile gelen ve her asırda efradı bulunan o gibi ve ona benzeyen hâdiseleri ihtar ve tabakat-ı işariyeden her bir tabakaya göre bir manayı ifade etmek, umum asırlarda umum nev-i beşerle konuşan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın belâgatının muktezası olmasından bu kudsî sure bu asrımıza da bakıyor, ders veriyor, fenaları tokatlıyor. Mana-yı işarî tabakasında, bu asrın en büyük hâdisesini haber vermekle beraber; dünyayı her cihetle dine tercih etmek ve dalalette gitmenin cezası olarak cifir ve hesab-ı ebced ile üç cümlesi, aynı hâdisenin zamanına tetabuk edip işaret ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci cümlesi: Kâbe-i Muazzama’ya hücum eden Ebrehe askerlerinin başlarına ebabil tayyareleriyle semavî bombalar yağdırmasını ifade eden تَرْمٖيهِمْ بِحِجَارَةٍ cümle-i kudsiyesi, bin üç yüz elli dokuz (1359) edip dünyayı dine tercih eden ve nev-i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semavî bombalar ve taşlar yağdırmasına tevafukla işaret ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci cümlesi: اَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فٖى تَضْلٖيلٍ kelime-i kudsiyesi, eski zaman hâdisesindeki Kâbe’nin nurunu söndürmek için hileler ile hücum edenlerin kendileri yokluk, zulümat, dalalette aksü’l-amel ile aleyhlerine dönmesiyle tokat yedikleri gibi; bu asrın aynen hileler ile desiseler ile edyan-ı semaviye Kâbesini, kıblegâhını dalalet hesabına tahribe çalışan cebbar, mağrur ehl-i dalaletin tadlil ve idlâllerine semavî bombalar tokadıyla cezalanmasına, aynı tarihi فٖى تَضْلٖيلٍ kelime-i kudsiyesi bin üç yüz altmış (1360) makam-ı cifrîsiyle tevafuk edip işaret ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْفٖيلِ cümle-i kudsiyesi Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma hitaben: “Senin mübarek vatanın ve kıblegâhın olan Mekke-i Mükerreme’yi ve Kâbe-i Muazzama’yı hârikulâde bir surette düşmanlardan kurtarmasını ve o düşmanları nasıl bir tokat yediklerini görmüyor musun?” diye mana-yı sarîhiyle ifade ettiği gibi bu asra dahi hitap eden o cümle-i kudsiye mana-yı işarîsiyle der ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Senin dinin ve İslâmiyet’in ve Kur’an’ın ve ehl-i hak ve hakikatin cebbar düşmanları olan dünya-perest ve dünyanın menfaati için mukaddesatı çiğneyen o ashab-ı dünyaya senin Rabb’in nasıl tokatlarla cezalarını verdiğini görmüyor musun? Gör, bak!” diye mana-yı işarîsiyle, bu cümle aynen makam-ı cifrîsiyle tam bin üç yüz elli dokuz (1359) tarihiyle aynen âfat-ı semaviye nevinde semavî tokatlarla İslâmiyet’e ihanet cezası olarak diye mana-yı işarî ifade ediyor. Yalnız “ashabi’l-fil” yerinde “ashabi’d-dünya” gelir. “Fil” kalkar “dünya” gelir. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Bu “Fil” lafzı kalkmasının sırrı: Eski zamanda dehşetli Fil-i Mahmudî azametine, heybetine dayanmış, hücum etmişler. Şimdi ise dünya servetine ve malına ve o servetle havada ve denizde filolar teşkil edip o fil gibi filolarla nev-i beşeri esaret altına almış. Ve Avrupa medeniyetçileri medeniyetin mehasiniyle, iyilikleriyle, menfaatleriyle değil belki medeniyetin seyyiatıyla ve sefahetiyle ve dinsizliğiyle üç yüz elli milyon Müslümanların her tarafta hâkimiyetlerini imha edip istibdadına serfürû etmiş ve bu musibet-i semaviyeye sebebiyet vermiş. Ve dünya-perest gaddar zalimlere, zulümlerine ceza olarak tokatlar gelmeye ve fakir ve masumlar ve mazlumlara, fâni mallarını ve hayatlarını âhiretlerine çevirmek ve kıymettar eylemek ve dünyadaki günahlarına keffaretü’z-zünub etmeye kader-i İlahîye fetva verdiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi yedi senedir dünya-perestlerin bu musibette vaziyetlerini ve safahatlarını ve Harb-i Umumî sahifelerini kat’iyen bilemiyorum. Fakat iki sene evvelki vaziyetleri, bu sure-i kudsiyenin mana-yı işarî tabakasından gelen tokatlar, tamı tamına onların başlarına iniyorlar ve surenin bir mana-yı işarîsini tam tefsir ediyor.&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tahlil: تَرْمٖيهِمْ بِحِجَارَةٍ : İki ت sekiz yüz. İki ر dört yüz. İki م , bir ب , bir ح , bir ى yüz. Tenvin vakıf olmadığından ن dur, elli. Bir ه , bir ج , bir elif dokuz. Mecmuu, bin üç yüz elli dokuz (1359).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فٖى تَضْلٖيلٍ : ض sekiz yüz. ت dört yüz. ف seksen. İki ى yirmi. İki ل altmış. Tenvin vakfa rast gelmiş, sayılmaz. Yekûnü, bin üç yüz altmış (1360).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْفٖيلِ : İki ر , bir ت sekiz yüz. İki ف , iki ك iki yüz. İki ل , bir م yüz. Bir ع , bir ص yüz altmış. Dört ب , üç elif, bir ى , bir ح yirmi dokuz. الْفٖيلِ yerine gelen الدُّنْيَا daki iki د , bir elif dokuz. Bir ن elli. Bir ى , bir elif. Bu yekûn, bin üç yüz elli dokuz (1359), okunmayan elif sayılmazsa bin üç yüz elli sekiz (1358) eder. Hem Arabî hem Rumî tarihiyle bu semavî tokatların ayrı ayrı çeşitlerinin zamanlarına tevafukla parmak basıyor. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Evet bu tokattan, pür-şer beşer şirkten şükre girmezse ve Kur’an’a tarziye vermezse melaike elleriyle de ahcar-ı semaviye başlarına yağacağını bu sure bir mana-yı işariyle tehdit ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kardeşiniz Said Nursî&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
KÜÇÜK HÜSREV FEYZİ’NİN BİR İSTİHRACIDIR&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(OTUZ ÜÇÜNCÜ ÂYET’TEN HÂFIZ ALİ’NİN İSTİHRACININ BİR ZEYLİ VE LÂHİKASIDIR.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sure-i Zümer’de اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهٖ âyet-i azîmenin mana-yı sarîhinden başka bir mana-yı işarî tabakasının külliyetinde dâhil bir ferdi Risale-i Nur ve tercümanı olduğuna kuvvetli bir delil buldum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ cümlesi, hesab-ı cifrî ve ebcedî ve riyazî ile bin üç yüz yirmi dokuz (1329) veya sekiz (1328) eder. Demek مَنْ külliyetinde ve فَهُوَ işaretinde dâhil ve medar-ı nazar bir ferdi, inşirah-ı sadr nuruyla başka bir halete girip eski sıkıntıdan kurtulup nurani bir mesleğe giren bir şahıs, eski ve yeni Harb-i Umumî’nin gelmeye hazırlanmaları olan o dehşetli tarihe ve o ferdin vaziyetine remzen bakar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهٖ deki نُورٍ مِنْ رَبِّهٖ kelimesi, Risale-i Nur ismine ve manasına hem cifri hem sureti hem manası tevafuk ettiği gibi اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ cümlesinin de makam-ı cifrîsi gösterdiği tarihte Risale-i Nur tercümanı olan Üstadımın (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Bu şerh-i sadırla münasebettar bir tevafuktur. Üstadımdan anladım, yirmi beş senedir daima ve en mühim duası اَللّٰهُمَّ اشْرَحْ صَدْرٖى لِلْاٖيمَانِ وَ الْاِسْلَامِ münâcatı olmuş.&amp;lt;/ref&amp;gt;) –tahkikatımla– aynen vaziyetine tevafuk ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü o zamanda Harb-i Umumî’nin mebdelerinde, Üstadım eski âdetini ve sair ulûm-u felsefeyi ve ulûm-u âliye (اٰليه) ve âliyeyi(عاليه) bırakıp tam bir inşirah-ı sadırla Risale-i Nur’un fatihası ve birinci mertebesi olan İşaratü’l-İ’caz tefsirine başlıyor, bütün himmetini, efkârını Kur’an’a sarf etmeye başladığına tevafuku kavî bir emaredir ki bu asırda o küllî mana-yı işarîde medar-ı nazar bir ferdi, Risale-i Nur’un tercümanı ve şakirdlerinin şahs-ı manevîsini temsil eden mümessilidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, madem Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan her asırda her ferde hitap eder ve bir ilm-i muhit ve bir irade-i şâmile ile her şeye bakabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve madem ulema-i İslâm’ın ittifakıyla, âyetlerin mana-yı sarîhinden başka işarî ve remzî ve zımnî müteaddid tabakalarda manaları vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve madem يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا gibi hitaplarda her asır gibi bu asırdaki ehl-i iman, asr-ı saadetteki mü’minler gibi dâhildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve madem İslâmiyet noktasında bu asır, gayet ehemmiyetli ve dehşetlidir. Ve Kur’an ve hadîs ihbar-ı gaybî ile ehl-i imanı onun fitnesinden sakınmak için şiddetli haber vermiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve madem hesab-ı cifrî ve ebcedî ve riyazî, eskiden beri sağlam bir düsturdur ve kuvvetli bir emare olabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve madem Risale-i Nur ve tercümanı ve şakirdleri, iman ve Kur’an hizmetinde parlak ve tesirli vazifeleri gayet ehemmiyet kesbetmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve madem bu büyük âyet, hesab-ı cifirle bu asırda ve iki harb-i umumîye bakar. Eski Harb’in patlamasına ve Risale-i Nur’un zuhuruna tevafuk ettiğini, manen de gösterir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elbette mezkûr hakikatlere ve kuvvetli karinelere binaen bilâ-tereddüt hükmederiz ki: Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi ve tercümanı, bu âyet-i azîmenin mana-yı işarî tabakasının külliyetinde dâhil ve medar-ı nazar bir ferdidir. Ve bu âyet ona işaret eder. Ve mana-yı remziyle ondan haber verir. Ve ihbar-ı gayb nevinden bir lem’a-i i’caziyeyi gösterir, denilebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tahlil: Bir ش , iki ر yedi yüz. ف , م , ن , ل iki yüz. ص , د , ه , ا yüz. س , م yüz. İsm-i Celal اللّه altmış yedi. İki ل altmış. فَهُوَ doksan bir. لِلْاِسْلَامِ daki iki veya üç elif, iki veya üç. ح sekiz. نُورٍ مِنْ رَبِّهٖ “Risale-i Nur” Her ikisinde نُور var. “Risale” de ر , رَبِّهٖ deki ر ya mukabildir. Eğer نُورٍ deki tenvin sayılsa النُّور da dahi şeddeli ن sayılır, yine ittihat ederler. نُورٍ den başka مِنْ به doksan yedi ederek Risale-i Nur’da kalan ه , ل , س iki elif dahi doksan yedi ederek tam tevafuk eder. Türkçe telaffuzda Risale-i Nur hemze ile okunması zarar vermez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sure-i Maide’nin on beşinci âyeti قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُبٖينٌ يَهْدٖى بِهِ اللّٰهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sure-i Nisa’nın âhirinde يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ نُورًا مُبٖينًا âyeti gibi Risale-i Nur’a mana ve cifir cihetiyle, mana-yı işarî efradından olduğuna kuvvetli bir karine buldum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci âyet olan Sure-i Nisa’nın âyeti; Birinci Şuâ olan İşarat-ı Kur’aniye’de, Üstadım işaretini beyan etmiş. Birinci âyet olan Sure-i Maide’nin on beşinci âyeti hem bunun işaretini teyid ediyor hem de اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ âyetinin işaretini tasdik ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, bu asırda mana-yı işarî tabakasından tam şu âyetin kudsî mefhumuna bir fert, Risale-i Nur olduğuna kim insaf ile baksa tasdik edecek.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur bir ferdi olduğuna manevî münasebet kavîdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madem bu âyetin makam-ı cifrîsi bin üç yüz altmış altıdır (1366). Eğer meddeler, okunmayan hemzeler sayılmazsa altmış ikidir (1362).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve madem Risale-i Nur, Kur’an-ı Mübin nurunu ve hidayetini neşreden bir kitab-ı mübindir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve madem zahiren ondan daha ileri, o vazifeyi ağır şerait altında yapanları görmüyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve madem âyetler, sair kelâmlar gibi cüz’î bir manaya münhasır olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve madem delâlet-i zımnî ve işarî ile kaideten mefhum-u kelâmda dâhil oluyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve madem Necmeddin-i Kübra ve Muhyiddin-i Arap gibi çok ehl-i velayet, mana-yı zahirîden başka bâtınî ve işarî manalar ile ekser âyâtı tefsir etmişler; hattâ tefsirlerinde Musa (as) ve Firavun’dan murad, kalp ve nefistir dedikleri halde ümmet onlara ilişmemiş; büyük ulemadan çokları onları tasdik etmişler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elbette âyetin delâlet-i zımnî ile Risale-i Nur’a kuvvetli karinelerle işareti kat’îdir, şüphe edilmemek gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tahlil: قَدْ جَٓاءَكُمْ yüz altmış dokuz. مِنَ اللّٰهِ yüz elli yedi. نُورٌ tenvin ile beraber üç yüz altı. Ve وَ كِتَابٌ مُبٖينٌ altı yüz otuz bir. يَهْدٖى بِهِ اللّٰهُ yüz üç . Yekûnü, bin üç yüz altmış altı. Eğer meddeler, okunmayan hemzeler sayılmazsa bu seneki muharrem tarihine yani bin üç yüz altmış ikiye (1362) tamam tevafuk eder. Eğer مُبٖينٌ deki tenvinde vakfedilse bin üç yüz on altıdır (1316) ki hem Risale-i Nur’un mukaddimatına hem tenvin ile tekemmülüne ve Birinci Şuâ’da beyan edildiği gibi çok âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri aynı meşhur tarihe tevafuk eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben, senin içtihadında hata var diyenlere ve ispat edenlere teşekkür edip ruh u canla minnettarım. Fakat şimdiye kadar o içtihadımı tamamıyla kanaatle tam tasdik edenler, binler ehl-i iman ve onlardan çokları ehl-i ilim tasdik ettikleri ve ben de dehşetli bir zamanda kudsî bir teselliye muhtaç olduğum bir hengâmda, sırf ehl-i imanın imanını Risale-i Nur ile muhafaza niyet-i hâlisasıyla ve Necmeddin-i Kübra, Muhyiddin-i Arap gibi binler ehl-i işarat gibi cifrî ve riyazî hesabıyla beyan edilen bir müjde-i işariye-i Kur’aniyeyi kendine gelen bir kanaat-i tamme ile hem mahrem tutulmak şartıyla beyan ettiğim ve o içtihadımda en muannid dinsizlere de ispat etmeye hazırım, dediğim halde beni gıybet etmek, dünyada buna hangi mezheple fetva verilebilir, hangi fetvayı buluyorlar?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben her şeyden vazgeçerim fakat adalet-i İlahiyenin huzurunda bu dehşetli gıybete karşı hakkımı helâl etmem! Titresin!.. Bütün sâdatın ceddi olan Fahr-i Âlem aleyhissalâtü vesselâmın sünnet-i seniyesini muhafaza için hayatını ve her şeyini feda eden bir mazlumun şekvası, elbette cevapsız kalmayacak!..&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İllâ bir şart ile helâl edebilirim ki: Bu ramazan-ı şerifte bana ve hâlis kardeşlerime verdiği endişe ve telaşı, hakperestlik damarıyla, büyüklere lâyık ulüvv-ü cenabla, enaniyet-i taassupkâranesini hakikate ve insafa feda edip tamire çalışmasıdır. Müşfik ve munsif bir hoca tavrıyla, kusurumuz varsa bize lütufkârane ihtar ve ikazdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cenab-ı Hak Settaru’l-Uyûb’dur, hasenat seyyiata mukabil gelse affeder. İman hizmetinde yüz binler insanın imanını tahkikî yapmak hasenesine karşı, benim gibi bir bîçarenin hüsn-ü niyetle, kuvvetli emarelerle inayet-i İlahiyeden tasavvur ettiği bir müjde-i Kur’aniyenin tefehhümünde bir yanlış, belki yüz yanlış varsa da o hasenata karşı gelemez, setr-i uyûb perdesini yırtamaz! Her ne ise…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu mesele yalnız şahsıma taalluk etseydi ben, cidden nefs-i emmaremi tam kırmak için ona minnettar olurdum. Mesleğimiz, bu zamanda hakka hizmet, bütün bütün terk-i enaniyetle olabileceğini kat’î kanaatimiz olduğu gibi; yirmi senedir nefs-i emmarem ister istemez o mesleğe itaate mecbur olmuş. Risale-i Nur ve mukaddimatları, buna bir hüccet-i kātıadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat garaz ve inat ve bir nevi taassub-u meslekiyeyi ihsas eden ve esrar-ı mestûreyi işaa suretinde gelen itiraz ve ayıplara karşı Eski Said (ra) lisanıyla derim: İşte meydan! En mutaassıp ulemadan ve en büyük veliden tut tâ en dinsiz feylesoflara ve müdakkik hükemalara, Risale-i Nur’daki davaları ispat etmeye hazırım ve hem de ispat etmişim ki benim mahvıma ve idamıma mütemadiyen çalışan zındık feylesoflar ve mülhidler, o davaları cerh edemiyorlar ve edememişler!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bütün hayatımda delilsiz davaları zikretmediğim, sizin gibi eski ve yeni arkadaşlarım biliyorlar. Bâhusus Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan aldığım bir kuvvetle, Avrupa feylesoflarına Risale-i Nur meydan okur. Risale-i Nur bu zamanda medar-ı nazar bir hâdise-i Kur’aniye olduğundan, bir iki işaret değil belki benimle beraber Risale-i Nur şakirdleri tarafından istihraç edilen beş risalede yazılan işaretler, bir cihette bine yaklaşıyor. Bin incecik saçlar dahi toplansa kuvvetli bir ip olduğu gibi sarahate yakın bir delâlet oluyor. Vahdet-i mesele cihetiyle o işaretler birbirine kuvvet verir. Bazı işaratı zayıf görmekle onu inkâr etmek, insafa, hakperestliğe muvafık olamaz. İnkâr eden mazur olamaz. Hususan lüzumsuz ve zararlı ve müfritane bir gıybet olsa bu zamanda ehl-i ilim ortasında ehl-i hakikati ağlattıracak bir hâdise-i elîmedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kardeşlerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’ın bir tek âyetinin bir tek işareti, ihbar-ı gayb nevinden bir lem’a-i i’caziyeyi tevafuk suretiyle gösterdiğini manevî bir ihtarla gördüm. اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖيهِ مَيْتًا Şu âyet-i kerîmenin makam-ı cifrîsi –şedde ve tenvin sayılmazsa– bin üç yüz elli birdir.مَيْتًا aslı مَيِّتًا olmasından bin üç yüz altmış bir (1361) ederek bu tarihte, umûr-u azîmeden bir dehşetli gıybeti, şu âyetin mana-yı işarî külliyetinde dâhil ediyor. Ve umûr-u azîmeden böyle acib bir gıybet aynı tarihte, aynı senede vukua geldi. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
On sekiz sene (şimdi yirmiden geçti) müddetinde sünnet-i seniyeyi muhafaza için başına şapka koymadığından ve on sekiz senedir haps-i münferid hükmünde ihtilattan men’ ve yalnız bir odada hayatını geçirmeye mecbur edilen ve hususi ibadetgâhında ezan-ı Muhammedî (asm) okuyup اَللّٰهُ اَكْبَرُ dediğinden ve ‌لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hakikatini güneş gibi gösterdiğinden, yüz arkadaşıyla taht-ı tevkife alınan bir adam, yüzer emare ve karinelere istinaden inayet-i İlahiyeden geldiğinden kat’î bir kanaati ile işarat-ı Kur’aniyeden bir müjdeyi hem kendine hem musibetzede arkadaşlarına teselli niyetiyle beyan ettiği için gıybet ve fena tabiratla teşhir etmek ve onun dersleriyle imanlarını kurtaran masum şakirdlerini ondan tenfir edip şüpheler vermek; güya ortalıkta medar-ı inkâr bir şey yok ve hiçbir münkeratı ve cinayeti görmüyor gibi yalnız o bîçarenin mevhum bir hatasını, sekiz senede seksen müdakkiklerin nazarında saklanan ve sathî ve inadî nazarına göre bir içtihadî yanlışını görüyor zannıyla zemmetmek; elbette bu asırda, bu memlekette Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın kasden işaretine medar olabilir azîm bir hâdisedir. Bence, Kur’an’ın nasıl ki her sure ve bazen bir âyet ve bazen bir kelime bir mu’cize olur; öyle de bu âyetin tek bir işareti, ihbar-ı gayb nevinden bir lem’a-i i’caziyedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin bu işareti, bu asırda, Risale-i Nur şakirdlerinin hakkındaki gıybete baktığına üç emare var:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Birinci Şuâ olan İşarat-ı Kur’aniye Risalesi’nde, Risale-i Nur’a ve tercümanına işaret eden beşinci âyet olan اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشٖى بِهٖ فِى النَّاسِ gayet kuvvetli karinelerle مَيْتًا kelime-i kudsiyesi cifir ve ebced hesabıyla ve üç cihet-i manasıyla Saidü’n-Nursî’ye tevafuk etmesidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci emare: اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ … الخ âyetinin makam-ı cifrîsi ve riyazîsi bin üç yüz altmış bir (1361) etmesidir; aynı tarihte, o acib hâdise oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü emare: O muhterem ihtiyar zatı unutmak, belki şahsıma karşı tezyifatını ihtiyarlığına ve çok cihetlerle mabeynimizdeki uhuvvete hürmeten helâl etmeye karar verdiğim ve biz hizmetkâr olduğumuz Kur’an’a havale edip bıraktığım hengâmda, birden ihtiyarım haricinde, beş vecihle zemmi zemmeden, mu’cizane gıybetten altı cihetle zecreden اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖيهِ مَيْتًا âyeti karşımda kendini gösterip temessül eyledi. Manen “Bana bak!” dedi. Ben de baktım, birden tesbihat içinde gördüm ki: bin üç yüz elli birden (1351) tâ bin üç yüz altmış bir (1361) tarihini gösterdi. Halimize baktım; perde altında elli birden (51) tâ altmış bire (61) kadar Risale-i Nur meded beklediği İstanbul âfakında, bir nevi taarruz bulunmuş ve 61’de birden patlamasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tahlil: ت dört yüz, خ altı yüz = bin. م , م , ى , ى yüz. ل , ل , ك , ك yüz. Üçüncü ى , ن , م yüz. ح , ح , ح , ب , د otuz. Dördüncü ى on. Beş elif, bir ه ile beraber on. Âhirdeki tenvin vakfen elif olduğu için yekûnü bin üç yüz elli bir. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Bu âyet bizi şiddetle gıybetten men’ettiğinden bu hâdiseyi unutmalıyız, medar-ı gıybet etmemeliyiz. İnşâallah daha tekerrür etmeyecek.&amp;lt;/ref&amp;gt;) مَيْتًا aslı yâ-i müşeddede olduğundan bin üç yüz altmış bir eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âciz kardeşiniz hem o itiraz eden o eski dost zata hem ehl-i dikkate ve sizlere beyan ediyorum ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın feyziyle Yeni Said (ra) hakaik-i imaniyeye dair o derece mantıkça ve hakikatçe bürhanlar zikrediyor ki değil Müslüman uleması, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslime mecbur ediyor ve etmektedir. Amma Risale-i Nur’un kıymet ve ehemmiyetine işarî ve remzî bir tarzda Hazret-i Ali (ra) ve Gavs-ı A’zam’ın (ra) ihbaratı nevinden, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan dahi bu zamanda bir mu’cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur’a nazar-ı dikkati celbetmesine mana-yı işarî tabakasından rumuz ve îmaları, i’cazının şe’nindendir ve o lisan-ı gaybın belâgat-ı mu’cizekâranesinin muktezasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Eskişehir Hapishanesinde dehşetli bir zamanda ve kudsî bir teselliye pek çok muhtaç olduğumuz hengâmda, manevî bir ihtarla: “Risale-i Nur’un makbuliyetine eski evliyalardan şahit getiriyorsun. Halbuki وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ sırrıyla en ziyade bu meselede söz sahibi Kur’an’dır. Acaba Risale-i Nur’u Kur’an kabul eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?” denildi. O acib sual karşısında bulundum. Ben de Kur’an’dan istimdad eyledim. Birden otuz üç âyetin mana-yı sarîhinin teferruatı nevindeki tabakattan mana-yı işarî tabakasından ve o mana-yı işarî külliyetinde dâhil bir ferdi Risale-i Nur olduğunu ve duhûlüne ve medar-ı imtiyazına birer kuvvetli karine bulunmasını bir saat zarfında hissettim. Ve bir kısmı bir derece izahlı ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanaatime hiçbir şek ve şüphe ve vehim ve vesvese kalmadı. Ve ben de ehl-i imanın imanını Risale-i Nur ile takviye etmek niyetiyle o kat’î kanaatimi yazdım ve has kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve o risalede biz demiyoruz ki âyetin mana-yı sarîhi budur tâ hocalar فٖيهِ نَظَرٌ desin. Hem dememişiz ki mana-yı işarînin külliyeti budur. Belki diyoruz ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mana-yı sarîhinin tahtında müteaddid tabakalar var. Bir tabakası da mana-yı işarî ve remzîdir. Ve o mana-yı işarî de bir küllîdir, her asırda cüz’iyatları var. Ve Risale-i Nur dahi bu asırda o mana-yı işarî tabakasının külliyetinde bir ferttir. Ve o ferdin kasden bir medar-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine, eskiden beri ulema beyninde bir düstur-u cifrî ve riyazî ile karineler, belki hüccetler gösterilmiş iken Kur’an’ın âyetine veya sarahatine değil incitmek, belki i’caz ve belâgatına hizmet ediyor. Bu nevi işarat-ı gaybiyeye itiraz edilmez. Ehl-i hakikatin nihayetsiz işarat-ı Kur’aniyeden hadd ü hesaba gelmeyen istihraçlarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Amma benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhur etmesini istiğrab ve istib’ad edip böyle itiraz eden zat, eğer buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halkeylemek azamet ve kudret-i İlahiyeye delil olduğunu düşünse; elbette bizim gibi acz-i mutlak ve fakr-ı mutlakta, böyle ihtiyac-ı şedit zamanında böyle bir eserin zuhuru, vüs’at-i rahmet-i İlahiyeye delildir demeye mecbur olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben sizi ve muterizleri Risale-i Nur’un şeref ve haysiyetiyle temin ediyorum ki: Bu işaretler ve evliyanın îmalı haberleri, remizleri, beni daima şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfara sevk etmiş. Hiçbir vakitte hiçbir dakika nefs-i emmareme medar-ı fahir ve gurur olacak bir enaniyet ve benlik vermediğini, size bu yirmi sene hayatımın gözünüz önünde tereşşuhatıyla ispat ediyorum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, bu hakikatle beraber insan kusurdan, nisyandan hâlî değil. Benim bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim karışmış, risalelerde bazı hatalar olmuş. Fakat Kur’an’ın hurufat-ı kudsiyesinin yerine beşerin tercümesini ikame perdesi altında, noksan huruflarla yeni hat altında tahrifkârane ehl-i dalaletin tevilat-ı fâsideleri âyâtın sarahatini incitmelerine bakmıyor gibi; bîçare mazlum bir adamın kardeşlerinin imanını kuvvetlendirmek için bir nükte-i i’caziyeyi beyan ettiği için hizmet-i imaniyesine fütur verecek derecede itiraz, elbette değil ehl-i hakikat zatlar, belki zerre miktar insafı bulunan itiraz edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunu da ilâveten beyan ediyorum:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatli milyonlarla fedakârları bulunan meşrepler, meslekler, tarîkatlar; bu dehşetli dalalet hücumuna karşı zahiren mağlubiyete düştükleri halde; benim gibi yarım ümmi ve kimsesiz ve mütemadiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müthiş, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfir etmek vaziyetinde bulunan bir adam, o mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risale-i Nur’a sahip değildir. Ve o eser onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur’an-ı Hakîm’in bu zamanda bir nevi mu’cize-i maneviyesi olarak rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilmiştir. O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur’aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi ona düşmüş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur’da öyle parçalar var ki bazısı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemin ile temin ediyorum ki Eski Said’in (ra) (Hâşiyecik&amp;lt;ref&amp;gt;Bazı müstensihler bu bîçare Said hakkında (ra) kelimesini bir dua niyetiyle yazmışlar. Ben bozmak istedim, hatıra geldi ki Allah razı olsun mânasında bir duadır, ilişme. Ben de bozmadım.&amp;lt;/ref&amp;gt;) kuvve-i hâfızası da beraber olmak şartıyla o on dakika işi on saatte fikrim ile yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla, zihnimle yapamıyorum. Ve o bir günde altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz’ü ne ben ve ne de en müdakkik dindar feylesoflar altı günde o tahkikatı yapamazlar ve hâkeza…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek biz müflis olduğumuz halde, gayet zengin bir mücevherat dükkânının dellâlı ve bir hizmetçisi olmuşuz. Cenab-ı Hak fazl u keremiyle, şu hizmette hâlisane, muhlisane bizi ve umum Risale-i Nur talebelerini daim ve muvaffak eylesin, âmin bihürmeti Seyyidi’l-mürselîn…&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok aziz, çok sıddık ve sadık kardeşlerim ve Risale-i Nur cihetinde emin ve hâlis vârislerim!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çok manidar ve kuvvetli bir tevafuk ve şakirdlerin sadakatlerine delil, bir zahir keramet-i Nuriyeyi beyan etmeme bir ihtar aldım. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ben vasiyetnamemi yazdığım aynı zamanda, gizli münafıklar; benim itimat ettiğim hizmetçilerimi zabıta tarafından yanıma gelmekten men’ettikleri aynı vakitte, fırsat bulup tanımadığım birisiyle, sâbık dokuz defadan daha tesirli bir zehir bana yutturdular.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem aynı zamanda, Tunuslu ve âlim kardeşlerimizden ve buraya kadar geçen sene beni görmek için gelip görüşmeden giden Hoca Haşmet, Yozgat’tan buraya yazıyor ki: “Said vefat etmiş, Risale-i Nur’un yüz otuz risalesi muhafaza edilsin. Tâ ki ileride tabedeceğiz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem aynı zamanda Halil İbrahim’in vefatım hakkında bir hazîn mersiye hükmündeki parlak mektubu, şakirdleri ağlattırdı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bu zamana pek çok yakın, Hüsrev’in, kendi âdetine muhalif benim vefatıma dair bir iki mektubunda, iki üç gün ömür gibi tabirlerle ecelime işaretleri, bir parça beni müteessir etti. “Acaba ben gidiyorum?” diye endişe ettim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem aynı bu hengâmlarda, en ziyade hayat-ı dünyeviyedeki vazifemi düşünüp vefatımdan sonra şakirdler bu dehşetli zamanda benim bedelime de o vazifeyi yapacaklar mı diye çok merak ederken birden Denizli, Milas, Isparta, İnebolu, ümidimin yüz derece fevkinde öyle sahabetkârane ve iltizam-perverane o vazifeye koşup başkaları da ve muallim ve âlimleri koşturdular ki beni hayret hayret içinde bıraktılar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Elhasıl: Bu beş cihetteki tevafuk, zahir bir keramet-i Nuriyedir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kardeşlerim! Merak etmeyiniz, Cevşen ve Evrad-ı Bahaiye bu defa dahi o dehşetli zehirin tehlikesine galebe etti; tehlike devresi geçti fakat hastalık devam ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve selâmetlerine dua edip şüphesiz makbul olan dualarını isterim. Ve İnebolu’da ve civarında hem çok hanımların hem küçücük yavrularının Risale-i Nur’u yazmaya başlamalarını ve Kur’an dersini çok masumların almasını bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْبَاقٖى هُوَ الْبَاقٖى&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;[[Risale:Sikke-i Tasdik-i Gaybi|Sikke-i Tasdik-i Gaybi]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Birinci Şuâ (Sikke)|Birinci Şuâ]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Fihrist_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1715</id>
		<title>Risale:Fihrist (İşarat-ül İ&#039;caz)</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Fihrist_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1715"/>
		<updated>2016-10-26T21:04:09Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Dua (İşarat)|Dua]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=Fihrist=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tenbih&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
İfade-i Meram&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Kur’an’ın Tarifi&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Kur’an’ın Makasıd-ı Erbaası&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Fatiha Suresi&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Bakara Suresi&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Tekrarat-ı Kur’aniye&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Huruf-u Mukattaa&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Belâgatın Esasları&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
İman&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Namaz&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Zekat ve Sadaka&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Ehl-i Kitabı İmana Teşvik&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Hâtemü’l-enbiya&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Haşrin İspatı&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Hidayet&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Felâh ve Necat&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Celalî ve Cemalî Tecelliler&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Mahiyet-i Küfür&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Ehl-i İtizal, Ehl-i Cebir, Ehl-i Sünnet&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Kalplerin Mühürlenmesi&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Kâfirin Cezası&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Münafıklar Hakkında&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
1. Huda’ ve Hileleri&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
2. Fitne ve İfsadları&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
3. Temerrüd ve Tesfihleri&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
4. İstihza ve İstihfafları&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Münafıkların Hasaretleri&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Münafıkların Dehşetli Vaziyetlerinin Temsili&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
İbadet ve Takva, Tevhidin Delilleri&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Nübüvvetin Tahkiki&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Kur’an’ın Vücuh-u İ’cazı&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Ahiret, Kıyamet ve Saadet-i ebediye&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Nüket-i İ’caziye&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Hayat ve Beka&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Semavat ve Arz&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Melaike ve Halife-i Arz&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Talim-i Esma&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Mütercimin İ’tizarı&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Ecnebi Feylesofların Kur’an’a Dair Beyanatları&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Mehmed Kayalar’ın bir Müdafaası&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
Hz. Üstadın Nâşirlere Duası&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Dua (İşarat)|Dua]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Fihrist_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1714</id>
		<title>Risale:Fihrist (İşarat-ül İ&#039;caz)</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Fihrist_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1714"/>
		<updated>2016-10-26T21:02:42Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Dua (İşarat)|Dua]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=Fihrist=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tenbih&lt;br /&gt;
İfade-i Meram&lt;br /&gt;
Kur’an’ın Tarifi&lt;br /&gt;
Kur’an’ın Makasıd-ı Erbaası&lt;br /&gt;
Fatiha Suresi&lt;br /&gt;
Bakara Suresi&lt;br /&gt;
Tekrarat-ı Kur’aniye&lt;br /&gt;
Huruf-u Mukattaa&lt;br /&gt;
Belâgatın Esasları&lt;br /&gt;
İman&lt;br /&gt;
Namaz&lt;br /&gt;
Zekat ve Sadaka&lt;br /&gt;
Ehl-i Kitabı İmana Teşvik&lt;br /&gt;
Hâtemü’l-enbiya&lt;br /&gt;
Haşrin İspatı&lt;br /&gt;
Hidayet&lt;br /&gt;
Felâh ve Necat&lt;br /&gt;
Celalî ve Cemalî Tecelliler&lt;br /&gt;
Mahiyet-i Küfür&lt;br /&gt;
Ehl-i İtizal, Ehl-i Cebir, Ehl-i Sünnet&lt;br /&gt;
Kalplerin Mühürlenmesi&lt;br /&gt;
Kâfirin Cezası&lt;br /&gt;
Münafıklar Hakkında&lt;br /&gt;
1. Huda’ ve Hileleri&lt;br /&gt;
2. Fitne ve İfsadları&lt;br /&gt;
3. Temerrüd ve Tesfihleri&lt;br /&gt;
4. İstihza ve İstihfafları&lt;br /&gt;
Münafıkların Hasaretleri&lt;br /&gt;
Münafıkların Dehşetli Vaziyetlerinin Temsili&lt;br /&gt;
İbadet ve Takva, Tevhidin Delilleri&lt;br /&gt;
Nübüvvetin Tahkiki&lt;br /&gt;
Kur’an’ın Vücuh-u İ’cazı&lt;br /&gt;
Ahiret, Kıyamet ve Saadet-i ebediye&lt;br /&gt;
Nüket-i İ’caziye&lt;br /&gt;
Hayat ve Beka&lt;br /&gt;
Semavat ve Arz&lt;br /&gt;
Melaike ve Halife-i Arz&lt;br /&gt;
Talim-i Esma&lt;br /&gt;
Mütercimin İ’tizarı&lt;br /&gt;
Ecnebi Feylesofların Kur’an’a Dair Beyanatları&lt;br /&gt;
Mehmed Kayalar’ın bir Müdafaası&lt;br /&gt;
Hz. Üstadın Nâşirlere Duası&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Dua (İşarat)|Dua]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Dua_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1713</id>
		<title>Risale:Dua (İşarat-ül İ&#039;caz)</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Dua_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1713"/>
		<updated>2016-10-26T21:02:03Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Mehmed Kayalar’ın Bir Müdafaası|Mehmed Kayalar’ın Bir Müdafaası]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Fihrist (İşarat)|Fihrist]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=يَا اَللّٰهُ يَا رَحْمٰنُ يَارَحٖيمُ يَا فَرْدُ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ يَا حَكَمُ يَا عَدْلُ يَا قُدُّوسُ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İsm-i a’zamın hakkına ve Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın hürmetine ve Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın şerefine, bu “İşaratü’l-İ’caz”ı bastıranları ve mübarek yardımcılarını ve Risale-i Nur talebelerini cennetü’l-firdevste saadet-i ebediyeye mazhar eyle, âmin! Ve hizmet-i imaniye ve Kur’aniyede daima muvaffak eyle, âmin! Ve defter-i hasenatlarına bu İşaratü’l-İ’caz’ın her bir harfine mukabil bin hasene yazdır, âmin! Ve Nurların neşrinde sebat ve devam ve ihlas ihsan eyle… Âmin, âmin, âmin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yâ Erhame’r-râhimîn! Umum Risale-i Nur şakirdlerini iki cihanda mesud eyle, âmin! İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhafaza eyle, âmin! Ve bu âciz ve bîçare Said’in kusuratını affeyle… Âmin, âmin, âmin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Umum Nur şakirdleri namına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Mehmed Kayalar’ın Bir Müdafaası|Mehmed Kayalar’ın Bir Müdafaası]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Fihrist (İşarat)|Fihrist]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Dua_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1712</id>
		<title>Risale:Dua (İşarat-ül İ&#039;caz)</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Dua_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1712"/>
		<updated>2016-10-26T21:01:16Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Mehmed Kayalar’ın Bir Müdafaası|Mehmed Kayalar’ın Bir Müdafaası]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Fihrist (İşarat)|Fihrist]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يَا اَللّٰهُ يَا رَحْمٰنُ يَارَحٖيمُ يَا فَرْدُ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ يَا حَكَمُ يَا عَدْلُ يَا قُدُّوسُ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İsm-i a’zamın hakkına ve Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın hürmetine ve Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın şerefine, bu “İşaratü’l-İ’caz”ı bastıranları ve mübarek yardımcılarını ve Risale-i Nur talebelerini cennetü’l-firdevste saadet-i ebediyeye mazhar eyle, âmin! Ve hizmet-i imaniye ve Kur’aniyede daima muvaffak eyle, âmin! Ve defter-i hasenatlarına bu İşaratü’l-İ’caz’ın her bir harfine mukabil bin hasene yazdır, âmin! Ve Nurların neşrinde sebat ve devam ve ihlas ihsan eyle… Âmin, âmin, âmin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yâ Erhame’r-râhimîn! Umum Risale-i Nur şakirdlerini iki cihanda mesud eyle, âmin! İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhafaza eyle, âmin! Ve bu âciz ve bîçare Said’in kusuratını affeyle… Âmin, âmin, âmin!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Umum Nur şakirdleri namına&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Mehmed Kayalar’ın Bir Müdafaası|Mehmed Kayalar’ın Bir Müdafaası]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Fihrist (İşarat)|Fihrist]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Mehmed_Kayalar%E2%80%99%C4%B1n_Bir_M%C3%BCdafaas%C4%B1&amp;diff=1711</id>
		<title>Risale:Mehmed Kayalar’ın Bir Müdafaası</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Mehmed_Kayalar%E2%80%99%C4%B1n_Bir_M%C3%BCdafaas%C4%B1&amp;diff=1711"/>
		<updated>2016-10-26T21:00:18Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Ecnebi Feylesofların Kur’an Hakkındaki Beyanatları|Ecnebi Feylesofların Kur’an Hakkındaki Beyanatları]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Dua (İşarat)|Dua]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=BİRKAÇ DEFA BERAET KAZANAN RİSALE-İ NUR’UN BİRKAÇ VİLAYETTE HAKSIZ MÜSADERESİNE DAİR, NUR’UN YÜKSEK BİR TALEBESİNİN MAHKEMESİNDEKİ MÜDAFAASINDAN BİR PARÇADIR=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu müdafaa, bir takriz olarak buraya ilhakı münasip görülerek dercedilmiştir.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Diyarbakır Sulh Ceza Mahkemesi yüksek makamına,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mahkeme-i âdilenizin huzuruna çıkmaktan fevkalâde memnunum. Âdil mahkemeler; kâinat Hâlıkı’nın Hak isminin, Âdil isminin ve daha çok esma-i İlahiyenin tecelligâhıdır. Hak namına hükmeden, Âdil-i Mutlak hesabına adalet eden ve hakiki, İslâmî bir adalet olan kürsî-i muallâ ne yüksektir ne mübecceldir… Hak tanımaz mağrur zalimleri huzurunda serfürû ettiren, haksızları hakkı teslime icbar eden âdil mahkemeler, en yüksek tebcile ve en âlî ihtirama sezadırlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zulüm ve gadir ile hukuku ihlâl edilmiş, haysiyet ve şerefi pâyimal edilmiş mazlumların, huzurunda ahz-ı mevki ile tazallüm-ü hal eden bîçarelerin şu dünya-yı fânide ihkak-ı hak için mesned-i re’sleri, mahkemelerdir. Şu halde ne şeref-bahş bir taht-ı âlîdir ki mazlumlara melce ve penah, zalimlere de hüsran ve tebah oluyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnsanların ebrarını da eşrarını da cem’eden huzur-u mehâkim, öyle korkulacak bir yer değildir. Belki muhabbete, hürmete lâyıktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sultanlarla köleleri, asilzadelerle âhâd-ı nâsı müsavi tutan şu makam, saltanattan da mübecceldir. Hususuyla bütün âlem-i insaniyete devirlerin, asırların akışı boyunca adalet dersini veren İslâm mahkemeleri; akvam-ı sairenin engizisyonlarına mukabil, adalet nurunu bîçare beşerin kara sahifesine haşmetle aksettirmiştir. Adliye ve adalet tarihimiz, bunun binlerle misaline şahittir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle bu mübarek, adaletli mahkemenin huzurunda iftiharla arz etmek isterim ki meşhur İslâm seyyahı ve tarihçisi Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde diyor ki: “İlk İstanbul kadısı (hâkimi) olan Hızır Bey Çelebi’nin huzurunda, haşmetli padişah Fatih ile bir Rum mimarı arasında şöyle bir muhakeme cereyan eder:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Büyük bir abidenin inşasında kullanılacak iki mermer sütunu, Fatih bir Rum mimarına teslim eder. Mimar da Fatih’in arzusunun hilafına olarak bu sütunları üçer arşın kesip kısaltır. Fatih cezaen Rum mimarının elini kestirir. Rum mimarı da Fatih aleyhine dava açar. Bunun üzerine mahkemeye celbedilen büyük padişah, baş köşeye geçmek istemiş. Birdenbire hâkimin şu ihtarıyla karşılaşmış:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
— Oturma beyim! Hasmınla mürafaa-i şer’î olacaksın, ayakta beraber dur!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hızır Bey Çelebi; bu koca şanlı padişah-ı maznuna, haksız el kestirdiği için kendisinin de kısasa tabi olduğunu ve elinin kesileceğini bildirir. Fakat mimar kısası istemediği için büyük Fatih günde on altın tazminata mahkûm olur ve hattâ kısastan kurtulduğu için bu tazminatı kendiliğinden yirmi altına çıkarır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İslâm mahkemesinin adaletinin şanlı misallerinden biri olan şu misal, bize en haşmetli hükümdarlarla en âciz fertlerin, huzur-u mehâkimde müsavi olduğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte ben de bugün, Fatih kadar şanlı, kahraman İslâm hâkimi Hızır Bey Çelebi’nin makamının mümessili olan ve hakiki adalet-i Kur’aniyeyi esas tutan bir makamın yerinde bulunan bir mahkemenin huzurunda bulunuyorum. Bütün kalbimi huzur ve sürura kalbeden memnuniyetim budur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kahraman ecdadımızın bu kadar ulviyetinin sırrı; kalplerinde Allah korkusunun mevcudiyetiyle, Kur’an nurunun ve nihayetsiz feyzinin ruhlarında yerleşmiş olması ve kudsî hakaike karşı sonsuz ve nihayetsiz derecede merbutiyetleridir. O mübarek ecdaddan bize tevarüs eden, Allah ve Kur’an için akıttıkları kudsî kanlarının hâlen eserleri bulunan bu yurtta ve aziz canlarını feda ettikleri şu memlekette: “Kur’an’ın kudsî hakikatlerine hizmet ediyor, Kur’an’ın tefsirini okuyor, evinde bulunduruyor.” kaydıyla mahkemenin huzuruna sevk edildim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, muhakememiz şahsımla alâkadar olmaktan ziyade, Risale-i Nur’un muhakemesidir. Risale-i Nur ise Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın semavî ve kudsî hakaikinin tereşşuhatı olmak hasebiyle, o yüksek eserlerdeki kıymet, doğrudan doğruya Kur’an’a aittir. Şu halde muhakeme de Kur’an’ın muhakemesidir. Ehl-i tevhidin kitabı olan kelâmullah bütün âyât ve beyyinatıyla Hâlık-ı kâinat’ın vahdaniyetini ve ehadiyetini ilan ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’ın ehl-i ukûlü hayrette bırakan i’cazı, belâgat ve fesahati, nihayet derecedeki yüksek üslubu, selaset-i beyanı, elhasıl sonsuz bedayi’ ve câmiiyeti ile ins ve cinnin kıyamete kadar gelecek ihtiyacatına ekmeliyetle kâfi gelmesi, dünya ve âhiret saadetinin rehberi bulunması ve bütün asırlardaki tabakat-ı beşere hitap etmesi ve kâinat Hâlık’ının marziyatını kullarına bildirecek âyât ve beyyinatı tefsir ve izah edecek mütehassıs ehl-i ilmin bulunması zaruretine binaen her asırda gelen binler müdakkik ehl-i ilim, yüz binlerle Kur’an tefsirlerini meydana getirmişler; bütün asırları Kur’an’ın nuruyla ışıklandırmışlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Risale-i Nur da bu asırda Kur’an’ın feyziyle vücud bulan, beşerin tekemmülatına uygun olarak Kur’an’ın gösterdiği mu’cizeli hakikatlerin, bu tekâmül ile saha-yı fiile konulduğunu bildiren ve asrın idrakine hitap eden gayet kudsî bir tefsirdir. Kur’an baştan başa tevhid-i İlahîyi ilan ediyor. Risale-i Nur da iman-ı billahı gösteren ve hakaik-i imaniyeyi ders veren âyetleri tefsir ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte muhakemenin asıl mevzuu budur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Otuz seneden beri gizli din düşmanlarının, komünistlerin ve masonların tahrikatıyla, Risale-i Nur şakirdleri birçok mahkemelere sevk edilmişler. Âdil mahkemeler de o hain, gizli din ve Kur’an düşmanlarının ettikleri iftiraları inceden inceye tetkik etmişler “Bunlarda bir suç yok, kitaplar ise faydalı kitaplardır.” diyerek çok mahkemeler beraetle neticelenmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Temyiz Mahkemesi de üç defa mahkemelerin beraet kararını tasdik etmiş. Hüküm kaziye-i muhkeme haline geldiği halde, memleketi umumî bir dinsizliğe sürüklemek için perde arkasındaki din düşmanları; faaliyetlerini mütemadiyen tazelemişler, sükûn ve asayişe pek çok muhtaç olan memleketimizi bu cihetten zaafa uğratmak için adliyeleri, mahkemeleri daima hainane tertiplerle meşgul etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvelce şifahen dahi arz ettiğim vecihle; selef-i salihînin bıraktığı kudsî tefsirler iki kısımdır: Bir kısmı, ahkâma dair tefsirlerdir. Diğer bir kısmı da âyât-ı Kur’aniyenin hikmetlerini ve iman hakikatlerini tefsir ve izah ederler. Selef-i salihînin bu türlü tefsirleri çoktur. Hususan Gavs-ı A’zam Şah-ı Geylanî, İmam-ı Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, İmam-ı Rabbanî gibi zevat-ı kiramın eserleri, bu kısım tefsirlerdir. Bilhassa Mevlana Celaleddin-i Rumî Hazretlerinin Mesnevî-i Şerif’i de bu tarz bir nevi manevî tefsirdir. İşte Risale-i Nur, bu tarz tefsirlerin en yükseği, en mümtazı ve en müstesnasıdır. İşte madem bu tarz tefsirler mütedavildir, kimse ilişmiyor, Risale-i Nur’a da ilişmemek lâzımdır. İlişenler, Kur’an’a ve ecdada düşmanlıklarından ilişirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur, erkân-ı imaniyeyi ve âyât-ı Kur’aniyeyi tefsir ederek öyle bir tarzda beyan eder ki hiçbir münkir, hiçbir dinsiz, o hakikatleri inkâr edemez. Hem riyazî bir kat’iyetle ispat eder, göze gösterir, aklı doyurur, letaifi kandırır; artık hiçbir imanî ve Kur’anî hakikati inkâra mecal kalmaz. Bundan dolayıdır ki dinsizler, komünistler, bu memlekette Risale-i Nur varken mel’unane fikirlerini saha-yı tatbike koyamadıklarından ve bir manevî bekçi gibi Risale-i Nur daima karşılarına çıktığından, Risale-i Nur’un her vecihle neşrine set çekmeyi gaye edinmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur, tahkikî iman dersleri verir. Şakirdlerini her türlü fenalıktan alıkoyar. Kalplere doğruluk aşılar. Onu hakkıyla anlayan, artık fenalık yapamaz. Onun içindir ki bugün memleketin her tarafındaki Risale-i Nur talebeleri, asayişin manevî muhafızı hükmündedirler. Şimdiye kadar hiçbir hakiki Nur talebesinde asayişe münafî bir hareket görülmemiş, âdeta Nur talebeleri zabıtanın manevî yardımcısı olmuşlardır. Risale-i Nur talebelerinin rıza-i İlahîden başka, a’mal-i uhreviyeye müteveccih olmaktan gayrı düşünceleri yoktur. Şu halde Risale-i Nur’a garazkâr tertipler hazırlayanlar, perde arkasındaki malûm din düşmanlarından başka kimse değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yukarıdaki maruzatımızda birçok mahkemelerin beraet kararlarının mevcudiyetini arz etmiştim. Elde edebildiğim tarih ve numaralarını beyan ederek, o âdil ve yüksek mahkemelere milyonlar Nur şakirdleri namına minnettarlığımızı bildirmek isterim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Umum Risalelerin beraet ve iadesi hakkında Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin 15 Haziran 1944 tarihli beraet kararıyla, İstanbul Eminönü Ağır Ceza Mahkemesinin 1953 tarih ve 1951/137 esas ve 1952/27 kararıyla ki geçen celsede Sebilürreşad gazetesinin takdim ettiğim nüshasında bildirilen beraet kararıdır. Ayrıca mahkeme-i âlînize suret-i mahsusada arz ve takdim ettiğim Asâ-yı Musa dâhil umum Risale-i Nur Külliyatı’nın Mersin Ağır Ceza Mahkemesinin 1954/17 esas 1954/421 karar ve 9/4/954 tarihli beraet kararının mevcudiyetleri, mahkemelerin temininde olarak hiçbir elin Risale-i Nur’a ilişmemesini tazammun ettiği halde, mestûr düşmanların hainane faaliyetleriyle bu sefer de tahsisen Asâ-yı Musa kasdedilerek âdil ve yüksek mahkemeye gelmiş bulunuyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur, iman-ı billah ile tevhidi en yüksek derecede, aynelyakîn ve hakkalyakîn bir surette göze gösterip bütün letaifi a’zamî derecede doyurmasıyla imanı taklitten kurtarıp derece-i tahkike yükseltir. Asâ-yı Musa’da ise bu ulvi ve kudsî iman dersi, en parlak bir surette hem görülmemiş ihtişam ile ispat edildiğinden, yüz otuz cilde yaklaşan Risale-i Nur tefsirinin âdeta hülâsası hükmündedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün semavî kitapların ve bütün peygamberlerin en büyük davası Hâlık-ı kâinat’ın uluhiyet ve vahdaniyetini ilandır. Kur’an baştan başa tevhidi gösterir. İşte Asâ-yı Musa da Müslümanlara ve umum beşeriyete Cenab-ı Hakk’ın birliğini ve delail-i vahdaniyetini güneş gibi göstermesinden, en büyük bir mütefekkir ile bir dinsizi ve bir feylesofu hakaik-i imaniyeyi tasdike mecbur ettiği gibi; en âmî bir adamın da en yüksek hakikatleri, en büyük bir suhuletle anlamasını temin eden, tevhidi gösteren, âyât-ı Kur’aniyenin en kudsî bir tefsiridir. Aynen ismi gibidir. Nasıl ki Musa aleyhisselâm elindeki asâsıyla kara taşlardan, çorak vâdilerden, ateş fışkıran çöllerden âb-ı hayatı fışkırttığı gibi Asâ-yı Musa da vahdaniyet-i İlahiyeyi ispat etmesiyle dünya ve âhiret âlemlerini ziyadar edecek tevhid nurlarını fışkırtıyor; taş gibi kalpleri, mum gibi eritiyor; şevki ile gönülleri teshir ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem madem mahkemelerin beraeti mevcud ve vicdan hürriyeti var ve hiçbir memlekette ilim ile iştigal edenlere ilişilmiyor; şu halde ulûm-u evvelîn ve âhirîni câmi’ olan Risale-i Nur’a da ilişilmemek lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur yurdun asayişine, sükûn ve selâmetine hizmet ettiğine delil: Milyonlar talebelerinin hiçbirisinde bir vak’anın görülmemiş olmasıyla beraber, hepsinin de namuskârane faaliyetleriyle müstakim görülmeleridir. Risale-i Nur Külliyatı, Asâ-yı Musa ile birlikte kütüphane-i mesaimin harîminden alınması ile her türlü suç unsurunun mevcudiyetini bizzat ref’eder. Zira her münevver adam, kütüphanesinde her nevi kitabı bulundurur, okur, tetkik eder. Mel’unane fikirleri neşreden ve anarşistliği telkin eden kitaplar bile kütüphanelerde açıkça tetkike tabidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Risale-i Nur, Kur’an’ın bu asırda en yüksek ve en kudsî bir tefsiridir. Hakikatleri semavîdir, Kur’anî’dir. O halde Kur’an okundukça o da okunacaktır. Risale-i Nur, mücevherat-ı Kur’aniye hakikatlerinin sergisidir, pazarıdır. Bu ulvi pazarda herkes istediği gibi ticaret yapar. Uhrevî, manevî zenginliklere mazhariyeti temin eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu kadar maruzatımızla ifade etmek istedim ki: Maksadımız; imanımızı kurtarmaktır, imana hizmettir, Kur’an’a hizmettir. Âhirete müteveccih olan bir hal ise hiçbir gûna suç mevzuu olamaz. Mütemadiyen şikayette bulunduğumuz o gizli din düşmanları, türlü türlü entrikalarla, tertiplerle, iz’açlarla bizleri bu kudsî vazifeden men’etmeye uğraşmaktadırlar. Bizler ise bu kudsî yolda Kur’an ve iman için her şeyimizi fedaya seve seve hazırız. Değil dünyevî ızdıraplar, cehennemî azaplar da verilse bıçaklarla da doğransak, en müthiş ölümlere de maruz bırakılsak, asırlar boyunca milyonlar mübarek ecdadımızın feda-yı can ettikleri bu kudsî hakikate, bizim canımız da feda olsun. Bir değil, bin ruhum da olsa Kur’an için iman için hepsini feda etmeye her zaman hazırım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu aziz vatanın taşları, toprakları, abideleri, kubbeleri, camileri, minareleri, mezar taşları, türbeleri; Kur’an’ın tebliğ ettiği zemzeme-i tevhidi haykırıyorlar. İman ve Kur’an’ın ezelî nurunu, atom zerratına kadar nüfuz edip ilan ettiği tevhid hakikatini, hiçbir kuvvet bu vatanın ve bu milletin sine-i pâkinden silemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem mahkemenizden, yüksek adaletinizden; hakaik-i Kur’aniyeyi ve vahdaniyet-i İlahiyeyi haşmetle ilan eden ve tevhidi a’zamî derecede gösteren Risale-i Nur Külliyatı’nın iadesine ve beraetine karar vermenizi rica ederim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Risale-i Nur, Kur’an’ın malıdır. Arşı ferşe bağlayan kelâmullah ile mazi canibindeki milyarlar ehl-i iman, evliya ve enbiya alâkadar oldukları gibi Risale-i Nur mahkemesiyle de manen alâkadardırlar. Çok ihtiyarlamış arzın, dört yüz milyon Müslüman sekenesi, Risale-i Nur’un beraetine ve serbestiyetine ve intişarına muntazırdırlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mazi tarafından perde-i gayb arkasına çekilen mübarek ecdadımızın nurani kafileleri, ulvi makamlarından Risale-i Nur mahkemesine manen nâzırdırlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müstakbel cephesinin feyizkâr nesilleri, beraet (Hâşiye) kararını bekliyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Emekli Yüzbaşı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mehmed Kayalar&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Hâşiye): Bu müdafaanın serdedildiği muhakeme, beraetle neticelenmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
 &lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Ecnebi Feylesofların Kur’an Hakkındaki Beyanatları|Ecnebi Feylesofların Kur’an Hakkındaki Beyanatları]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Dua (İşarat)|Dua]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Ecnebi_Feylesoflar%C4%B1n_Kur%E2%80%99an_Hakk%C4%B1ndaki_Beyanatlar%C4%B1&amp;diff=1710</id>
		<title>Risale:Ecnebi Feylesofların Kur’an Hakkındaki Beyanatları</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Ecnebi_Feylesoflar%C4%B1n_Kur%E2%80%99an_Hakk%C4%B1ndaki_Beyanatlar%C4%B1&amp;diff=1710"/>
		<updated>2016-10-26T20:58:56Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 31-33. âyetler|Bakara Suresi 31-33. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Mehmed Kayalar’ın Bir Müdafaası|Mehmed Kayalar’ın Bir Müdafaası]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=Ecnebi Feylesofların Kur’an’ı Tasdiklerine Dair Şehadetleri=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
(Bu feylesofların Kur’an hakkındaki senalarının bir hülâsası Küçük Tarihçe-i Hayat’ta ve Nur Çeşmesi mecmuasında yazılmıştır.)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Prens Bismarck’ın Beyanatı==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sana muasır bir vücud olamadığımdan müteessirim ey Muhammed (asm)!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için taraf-ı lahutîden geldiği iddia olunan bütün münzel semavî kitapları tam ve etrafıyla tetkik ettimse de tahrif olundukları için hiçbirisinde aradığım hikmet ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cemiyet, bir hane halkının saadetini bile temin edecek mahiyetten pek uzaktır. Lâkin Muhammedîlerin Kur’an’ı, bu kayıttan âzadedir. Ben Kur’an’ı her cihetten tetkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Muhammedîlerin düşmanları, bu kitap Muhammed’in (asm) zâde-i tabı olduğunu iddia ediyorlarsa da en mükemmel hattâ en mütekâmil bir dimağdan böyle hârikanın zuhurunu iddia etmek, hakikatlere göz kapayarak kin ve garaza âlet olmak manasını ifade eder ki bu da ilim ve hikmetle kabil-i telif değildir. Ben şunu iddia ediyorum ki Muhammed (asm) mümtaz bir kuvvettir. Destgâh-ı kudretin böyle ikinci bir vücudu imkân sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sana muasır bir vücud olamadığımdan dolayı müteessirim ey Muhammed (asm)! Muallimi ve nâşiri olduğun bu kitap, senin değildir; o lahutîdir. Bu kitabın lahutî olduğunu inkâr etmek, mevzu ilimlerin butlanını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben, huzur-u mehabetinde kemal-i hürmetle eğilirim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Prens Bismarck&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;*&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==En temiz ve en doğru din müslümanlıktır==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Meşhur muharrir, müsteşrik, Edebiyat-ı Arabiye mütehassısı ve Kur’an-ı Kerîm’in mütercimi Doktor Maurice (Moris) şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bizans Hristiyanlarını, içine düştükleri bâtıl itikadlar girîvesinden ancak Arabistan’ın Hira Dağı’nda yükselen ses kurtarabilmiştir. İlahî kelimeyi en ulvi makama yükselten ses, bu ses idi. Fakat Rumlar bu sesi dinleyememişlerdi. Bu ses, insanlara en temiz ve en doğru dini talim ediyordu. O yüksek din ki onun hakkında, Godfrey Higgins gibi muhakkik bir fâzıl, şu sözleri pek haklı olarak söylüyor: “Bu dinde mukaddes sular, şâyan-ı teberrük eşya, esnam ve azizler yahut a’mal-i salihadan mücerred imanı müfid tanıyan akideler yahut sekerat-ı mevt esnasında nedametin bir fayda vereceğini ifade eden sözler yahut başkaları tarafından vuku bulacak dua ve niyazların günahkârları kurtaracağına dair ifadeleri yoktur. Çünkü bu gibi akideler, onları kabul edenleri alçaltmıştır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;*&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Zamanlar geçtikçe Kur’an’ın ulvi sırları inkişaf ediyor==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doktor Maurice (Moris), Le Parler Française Roman (Löparle Franses Roman) unvanlı gazetede Kur’an’ın Fransızca mütercimlerinden Selman Runah [Salomon Reinach]ın tenkidatına verdiği cevapta diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an nedir? Her tenkidin fevkinde bir fesahat ve belâgat mu’cizesidir. Kur’an’ın, üç yüz elli milyon Müslüman’ın göğsünü haklı bir gururla kabartan meziyeti, onun her manayı hüsn-ü ifade etmesi itibarıyla, münzel kitapların en mükemmeli ve ezelî olmasıdır. Hayır, daha ileri gidebiliriz: Kur’an, kudret-i ezeliyenin, inayet ile insana bahşettiği kütüb-ü semaviyenin en güzelidir. Beşeriyetin refahı nokta-i nazarından Kur’an’ın beyanatı, Yunan felsefesinin ifadatından pek ziyade ulvidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an, arz ve semanın Hâlık’ına hamd ve şükranla doludur. Kur’an’ın her kelimesi, her şeyi yaratan ve her şeyi haiz olduğu kabiliyete göre sevk ve irşad eden Zat-ı Kibriya’nın azametinde mündemicdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Edebiyat ile alâkadar olanlar için Kur’an, bir kitab-ı edeptir. Lisan mütehassısları için Kur’an, bir elfaz hazinesidir. Şairler için Kur’an, bir ahenk menbaıdır. Bundan başka bu kitap, ahkâm ve fıkıh namına bir muhit-i maariftir. Davud’un (as) zamanından, Jan Talmus’un devrine kadar gönderilen kitapların hiçbiri, Kur’an-ı Kerîm’in âyetleriyle muvaffakıyetli bir şekilde rekabet edememiştir. Bundan dolayıdır ki Müslümanların yüksek sınıfları, hayatın hakikatini kavramak nokta-i nazarından ne kadar tenevvür ederlerse o derece Kur’an ile alâkadar oluyorlar ve ona o kadar tazim ve hürmet gösteriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müslümanların Kur’an’a hürmetleri daima tezayüd etmektedir. İslâm muharrirleri, Kur’an âyetlerini iktibas ile yazılarını süslerler ve o yazılar o âyetlerden mülhem olurlar. Müslümanlar, tahsil ve terbiye itibarıyla yükseldikçe fikirlerini o nisbette Kur’an’a istinad ettiriyorlar. Müslümanlar, kitaplarına âşıktırlar ve onu kalplerinin bütün samimiyetiyle mukaddes tanırlar. Halbuki kütüb-ü İlahiyeye nâil olan diğer milletler, ne kitaplarına ehemmiyet verirler ve ne de onlara hürmet gösterirler. Müslümanların Kur’an’a hürmetlerinin sebebi; bu kitap pâyidar oldukça, başka bir dinî rehbere arz-ı ihtiyaç etmeyeceklerini anlamalarıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Filhakika Kur’an’ın fesahat, belâgat ve nezahet itibarıyla mümtaziyeti, Müslümanları başka belâgat aramaktan vâreste kılmaktadır. Edebî dehaların ve yüksek şairlerin, Kur’an huzurunda eğildikleri bir vakıadır. Kur’an’ın her gün daha fazla tecelli etmekte olan güzellikleri, her gün daha fazla anlaşılan fakat bitmeyen esrarı, şiir ve nesirde üstad olan Müslümanları, üslubunun nezahet ve ulviyeti huzurunda diz çökmeye mecbur etmektedir. Müslümanlar, Kur’an’ı tâ rûz-i haşre kadar pâyidar kalacak kıymet biçilmez bir hazine addeylerler ve onunla pek haklı olarak iftihar ederler. Müslümanlar, Kur’an’ı en fasih sözlerle, en rakik manalarla coşan bir nehre benzetirler. Şayet Monsieur Renaud (Mösyö Reno), İslâm âlemiyle temas etmek fırsatını elde edecek olursa münevver ve terbiyeli Müslümanların, Kur’an’a karşı en yüksek hürmeti perverde ettiklerini ve onun evamir-i ahlâkiyesine fevkalâde riayetkâr olduklarını ve bunun haricine çıkmamaya gayret ettiklerini görürdü. Yeni nesiller ve asrî mekteplerin mezunları da Kur’an’a ve Müslümanlığa karşı müstehziyane bir cümlenin sarfına tahammül etmemektedirler. Çünkü Kur’an, iki sıfatla bu ehliyeti haizdir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunların birincisi: Bugün ellerde tedavül eden Kur’an’ın Hazret-i Muhammed’e (asm) vahiy olunan kitabın aynı olmasıdır. Halbuki İncil ile Tevrat hakkında birçok şüpheler ileri sürülmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Müslümanlar, Kur’an’ı Arapçanın en kuvvetli muhafızı ve esasat-ı diniyenin amelî bir mahiyet almasının en kuvvetli menbaı telakki ederler. Binaenaleyh Monsieur Renaud (Mösyö Reno) eserini tashih edecek olursa bu tercümesiyle, insanları tenvir hususunda insanlığa büyük bir muavenette bulunur ve bâtıl itikadların hudutlarını târumar etmeye hâdim olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doktor Maurice&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;*&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==(Nur Çeşmesi’nde ve Risale-i Nur’da yazılan bu nevi feylesoflardan kırk altıncısıdır.)==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zat-ı Kibriya hakkındaki âyetlerin ulviyeti ve Kur’an’ın kudsî nezaheti&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mister John Davenport “Hazret-i Muhammed (asm) ve Kur’an-ı Kerîm” unvanlı eserinde Kur’an-ı Kerîm’den bahsederken şu sözleri söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’ın sayısız hususiyetleri içinde bilhassa ikisi fevkalâde mühimdir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Zat-ı Kibriya’yı ifade eden âyâtın ahengindeki ulviyettir. Kur’an-ı Kerîm, beşerî zaaflardan herhangi birisini Zat-ı Kibriya’ya isnaddan münezzehtir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Kur’an, başından sonuna kadar gayr-ı beliğ, gayr-ı ahlâkî yahut terbiyeye muhalif fikirlerden, cümlelerden ve hikâyelerden tamamen münezzehtir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Halbuki bütün bu nakîseler, Hristiyanların ellerindeki muharref kitab-ı mukaddeste mebzuliyetle vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
John Davenport&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;*&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kur’an serâpa samimiyet ve hakkaniyetle doludur==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Carlyle (Karlayl) şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’ı bir kere dikkatle okursanız onun hususiyetlerini izhara başladığını görürsünüz. Kur’an’ın güzelliği, diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kabil-i temyizdir. Kur’an’ın başlıca hususiyetlerinden biri, onun asliyetidir. Benim fikir ve kanaatime göre Kur’an, serâpa samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hazret-i Muhammed’in (asm) cihana tebliğ ettiği davet, hak ve hakikattir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Carlyle&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;*&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Müslümanlık, tecessüd ve teslis akidesini reddeder==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İngiltere’nin en meşhur ve en büyük müverrihlerinden Edward Gibbon (Edvord Gibin) “Roma İmparatorluğunun İnhitat ve Sukutu” adlı eserinde şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ganj Nehri ile Bahr-i Muhit-i Atlasî (Atlas Okyanusu) arasındaki memleketler, Kur’an’ı bir kanun-u esasî ve teşriî hayatın ruhu olarak tanımışlardır. Kur’an’ın nazarında, satvetli bir hükümdarla, zavallı bir fakir arasında fark yoktur. Kur’an bu gibi esaslar üzerinde öyle bir teşri vücuda getirmiştir ki dünyada bir naziri yoktur. Müslümanlığın esasatı, teslisiyet ve Allah’ın tecessüdiyetini ve vahdet-i vücud akidesini reddetmektedir. Bu mutasavvıfane akideler üç kuvvetli uluhiyetin mevcudiyetini ve Mesih’in Allah’ın oğlu –hâşâ– olduğunu öğretmektedir. Fakat bu akideler ancak mutaassıp Hristiyanları tatmin edebilir. Halbuki Kur’an bu gibi karışıklıklardan, ibhamlardan âzadedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an, Allah’ın birliğine en kuvvetli delildir. Feylesofane bir dimağa mâlik olan bir muvahhid, İslâmiyet’in nokta-i nazarını kabul etmekte hiç tereddüt etmez. Müslümanlık belki bugünkü inkişaf-ı fikrîmizin seviyesinden daha yüksek bir dindir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Edward Gibbon&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;*&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Hâlık’ın hukukuyla mahlukatın hukukunu en mükemmel surette ancak Müslümanlık tarif etmiştir==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’ın telkin ve Hazret-i Muhammed’in (asm) tebliğ ettiği esasattan mükemmel bir ahlâk mecellesi vücud bulur. Esasat-ı Kur’aniyenin muhtelif memleketlerde insanlığa ettiği iyiliği ve ettikten sonra da Allah’a takarrub etmek isteyen insanları Cenab-ı Hakk’a rabtettiğini inkâr etmek mümkün değildir. Hâlık’ın hukuku ile mahlukun hukuku ancak Müslümanlık tarafından mükemmel bir surette tarif olunmuştur. Bunu yalnız Müslümanlar değil, Hristiyanlar da Musevîler de itiraf ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Marmaduke Pickthall&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;*&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kur’an ile kavanin-i tabiiye arasında tam bir ahenk vardır==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yeni keşfiyatın veyahut ilim ve irfanın yardımıyla hallolunan yahut halline uğraşılan mesail arasında bir mesele yoktur ki İslâmiyet’in esasatıyla taâruz etsin. Bizim, Hristiyanlığı kavanin-i tabiiye ile telif için sarf ettiğimiz mesaiye mukabil, Kur’an-ı Kerîm ve Kur’an’ın talimiyle kavanin-i tabiiye arasında tam bir ahenk görülmektedir. Kur’an, her hürmete şâyan olan eserdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Levazaune&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;*&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kur’an, bütün iyilik ve fazilet esaslarını muhtevidir. İnsanı her türlü dalaletlerden korur.==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an, insanlara hukukullahı tanıtmış, mahlukatın Hâlık’tan ne bekleyeceğini, mahlukatın Hâlık’la münasebatını en sarîh şekilde öğretmiştir. Kur’an ahlâk ve felsefenin bütün esasatını câmi’dir. Fazilet ve rezilet, hayır ve şer, eşyanın mahiyet-i hakikiyesi, hülâsa her mevzu Kur’an’da ifade olunmuştur. Hikmet ve felsefenin esası olan adalet ve müsavatı öğreten ve başkalarına iyilik etmeyi, faziletkâr olmayı talim eden esaslar; bunların hepsi Kur’an’da vardır. Kur’an, insanı iktisat ve itidale sevk eder, dalaletten korur, ahlâkî zaafların karanlığından çıkarır, teali-i ahlâk nuruna ulaştırır; insanın kusurlarını, hatalarını i’tilâ ve kemale kalbeyler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müsteşrik Sedillot&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;*&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kur’an öyle bir Peygamber sesidir ki onu bütün dünya dinleyebilir. Bu sesin aksi saraylarda, çöllerde, şehirlerde, devletlerde çınlar!==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an şiir midir? Değildir fakat onun şiir olup olmadığını tefrik etmek müşküldür. Kur’an şiirden daha yüksek bir şeydir. Maamafih Kur’an ne tarihtir ne tercüme-i haldir, ne de İsa’nın (as) dağda îrad ettiği mev’ize gibi bir mecmua-i eş’ardır. Hattâ Kur’an, ne Buda’nın telkinatı gibi bir mâba’de’t-tabiiye yahut mantık kitabı ne de Eflatun’un herkese îrad ettiği nasihatler gibidir. Bu bir Peygamberin sesidir. Öyle bir ses ki onu bütün dünya dinleyebilir. Bu sesin aksi saraylarda, çöllerde, şehirlerde, devletlerde çınlar! Bu sesin tebliğ ettiği din, evvela nâşirlerini bulmuş, sonra teceddüd-perver ve imar edici bir kuvvet şeklinde tecelli etmiştir. Bu sayededir ki Yunanistan ile Asya’nın birleşen ışığı, Avrupa’nın zulümat-âbâd olan karanlıklarını yarmış ve bu hâdise Hristiyanlığın en karanlık devirlerini yaşadığı zaman vuku bulmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dr. Johnson&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;*&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kur’an’ın cihan-şümul hakikati: Kur’an, Allah’ın birliğine inanmak hakikat-i kübrasını ilan eder==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İngilizce-Arapça, Arapça-İngilizce lügatların muharriri Doktor Steingass, Kur’an hakkında şu sözleri söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an, insanların yed-i istifadesine geçen eserlerin en büyüklerinden biridir. Kur’an’da büyük bir insanın hayal ve seciyesi, en vâzıh şekilde görülmektedir. Carlyle “Kur’an’ın ulviyeti, onun cihan-şümul hakikatindedir.” dediği zaman, şüphesiz doğru söylemişti. Muhammed’in (asm) doğruluğu, faaliyeti, hakikati taharride samimiyeti, sarsılmayan azmi, imanı, kendisini dinlemek istemeyenlere ezelî hakikati dinletmek yolundaki sebatı; bana kalırsa onun o cesur ve azimkâr Peygamberin hâtem-i risalet olduğunun en kat’î ve en emin delilleridir. Kur’an akaid ve ahlâkın, insanlara hidayet ve hayatta muvaffakıyet temin eden esasatın mükemmel mecellesidir. Bütün bu esasatın üssü’l-esası, âlemin bütün mukadderatını yed-i kudretinde tutan Zat-ı Kibriya’ya imandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allah’ın birliğine iman etmek hakikat-i kübrasını ilan ediyorken Kur’an, lisan-ı belâgatın en yükseğine ve nezahetin şâhikasına varır. Kur’an, Allah’ın iradesine itaati, Allah’a isyanın neticelerini izah ederken, insanların muhayyilesini elektrikleyen en seyyal lisanı kullanır. Resul-i Kibriya’ya teselli vermek ve onu teşvik etmek yahut halkı sair peygamberlerin ahvaliyle, milletlerinin âkıbetiyle korkutmak icab ettiği zaman, Kur’an’ın lisanı en kat’î ciddiyeti almaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mademki Kur’an’ın birbirine düşman kabileleri, yekdiğeriyle mücadele eden unsurları derli toplu bir millet haline getirdiğini, onları eski fikirlerinden daha ileri bir seviyeye yükselttiğini görüyoruz; o halde belâgat-ı Kur’aniyenin mükemmeliyetine hükmetmeliyiz. Çünkü Kur’an’ın bu belâgatı, vahşi kabileleri medeni bir millet haline getirmiş; dünyanın eski tarihine yeni bir kuvvet ilâve etmiştir. Zaman ve mekân itibarıyla birbirinden çok uzak oldukları gibi fikrî inkişaf itibarıyla da birbirinden çok farklı insanlara hârikulâde bir hassasiyet ilham eden ve muhalefeti hayrete ve istihsana kalbeden Kur’an, en şâyan-ı hayret eser tanınmaya lâyıktır. Kur’an, beşerin mukadderatıyla meşgul âlimler için tetebbua şâyan en faydalı mevzu sayılır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Doktor Steingass&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;*&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kur’an’ın lisanı, nezahet ve belâgat itibarıyla nazirsizdir. Kur’an bizatihî muhteşem bir mu’cizedir==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’ın mutaassıp münekkidi ve mütercimi George Sale diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an, Arapçanın en mükemmel ve pek mevsuk bir eseridir. Müslümanların itikadı vechile bir insan kalemi, bu i’cazkâr eseri vücuda getiremez. Kur’an bizatihî daimî bir mu’cizedir hem öyle bir mu’cize ki ölüleri diriltmekten daha yüksektir. Bu mukaddes kitabın ta kendisi, menşeinin semavî olduğunu ispata kâfidir. Muhammed (asm) bu mu’cizeye istinaden, bir peygamber olarak tanınmasını istemiştir. Arabistan’ın çıplak ve kısır çöllerini aydınlatan, şair ve hatiplere meydan okuyan Kur’an, bir âyetine bir nazire istemiş; hiçbir kimse bu tahaddîye karşı gelememişti. Burada yalnız bir misal îrad ederek bütün büyük adamların, Kur’an’ın belâgatına baş eğdiklerini göstermek isterim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Muhammed’in (asm) zamanında, Arabistan şairlerinin şehriyarı Şair Lebid idi. Lebid, muallakattan birinin nâzımıdır. O zaman putperest olan Lebid; Kur’an’ın belâgatı karşısında lâl kalmış, bu belâgatı en güzel sözlerle ifade etmişti. Kur’an’ın belâgatı karşısında hayran kalan Lebid, Müslümanlığı kabul etmiş, Kur’an’ın ancak bir peygamber lisanından duyulacağını söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’ın lisanı beliğ ve hârikulâde seyyaldir. Cenab-ı Hakk’ın şan ve celaletini, azamet sıfatlarını ifade eden âyetlerin ekserisi, müstesna bir güzelliği haizdir. Kur’an’ı bîtarafane tercümeye gayret ettim ise de kārilerim, Kur’an’ın metnini sadakatkârane bir ifadeye muvaffak olamadığımı göreceklerdir. Bu kusuruma rağmen kāriler tercümemde bahis mevzuu ettiğim muhteşem âyetlerin birçoklarını okuyacaklardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
George Sale&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;*&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kur’an, beşeriyete İlahî bir lütuftur. Kur’an, muzaffer cumhuriyetler meydana getirmiştir==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an âyetlerini nüzul tarihine göre tercüme ve tertip eden İngiltere’nin en mutaassıp papazlarından Rodwell (Radvel), şu hakikatleri itiraf ediyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an Arabistan’ın basit bedevîlerini öyle bir istihaleye uğratmıştır ki bunların âdeta meshur olduklarını zannedersiniz. Hristiyanların telakkisine göre Kur’an’ın nâzil olmuş bir kitap olduğunu söyleyecek olsak bile Kur’an putperestliği imha; Allah’ın vahdaniyet akidesini tesis; cinlere, perilere, taşlara ibadeti ilga; çocukları diri diri gömmek gibi vahşi âdetleri izale; bütün hurafeleri istîsal; taaddüd-ü zevcatı tahdid ile bütün Araplar için İlahî lütuf ve nimet olmuştur. Kur’an bütün kâinatı yaratan, gizli ve aşikâr her şeyi bilen Kādir-i Mutlak sıfatıyla Zat-ı Kibriya’yı takdis ve tebcil ettiğinden her sitayişe şâyandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’ın ifadesi veciz ve mücmel olmakla beraber; en derin hakikati, en kuvvetli ve mülhem hikmeti takrir eden elfaz ile söylemiştir. Kur’an, devamlı memleketler değilse de muzaffer cumhuriyetler vücuda getirmeye hâdim olacak esasları muhtevi olduğunu ispat etmiştir. Kur’an’ın esaslarıyladır ki fakr u sefaletleri ancak cehaletleriyle kabil-i kıyas olan, susuz ve çıplak bir yarımadanın sekenesi, yeni bir dinin, hararetli ve samimi sâlikleri olmuşlar, devletler kurmuşlar, şehirler inşa etmişlerdir. Filhakika Müslümanların heybetidir ki Fustât, Bağdat, Kurtuba, Delhi bütün Hristiyan Avrupa’yı titreten bir azamet ve haşmet ihraz etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rodwell&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;*&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Müslümanlık, dünyanın kıvamı olan bir dindir; cihan medeniyetinin istinad ettiği temelleri muhtevidir==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fransa’nın en maruf müsteşriklerinden Gaston Care (Carmen) 1913 senesinde Figaro gazetesinde, yeryüzünden Müslümanlık kalkacak olursa müsalemetin muhafazasına imkân olup olmadığı hakkında makaleler silsilesi yazmış ve o zaman bu makaleler Şark gazeteleri tarafından tercüme olunmuştu. Fransız müsteşriki diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Yüz milyonlarca insanın dini olan Müslümanlık, bütün sâliklerine nazaran, dünyanın kıvamı olan bir dindir. Bu aklî dinin menbaı ve düsturu olan Kur’an, cihan medeniyetinin istinad ettiği temelleri muhtevidir. O kadar ki bu medeniyetin, İslâmiyet tarafından neşrolunan esasların imtizacından vücud bulduğunu söyleyebiliriz. Filhakika bu âlî din; Avrupa’ya, dünyanın imarkârane inkişafı için lâzım olan en esaslı kaynakları temin etmiştir. İslâmiyet’in bu faikiyetini teslim ederek, ona medyun olduğumuz şükranı tanımıyorsak da hakikatin bu merkezde olduğunda şek ve şüphe yoktur.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fransız muharriri, daha sonra Kur’an’ın umumî müsalemeti muhafaza hususundaki hizmetini bahis mevzuu ederek diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“İslâmiyet, yeryüzünden kalkacak ve bu suretle hiçbir Müslüman kalmayacak olursa barışı devam ettirmeye imkân kalır mı? Hayır, buna imkân yoktur!”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gaston Care&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;*&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kur’an bütün dinî kitaplara faiktir==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Alman âlimlerinden ve müsteşriklerinden Jochahim Du Rulph (Yoahim Dü Raf) Kur’an’ın sıhhate verdiği ehemmiyetten bahsederken şu sözleri söylüyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İslâmiyet’in şimdiye kadar Avrupa muharrirlerinden hiçbirinin nazar-ı dikkatini celbetmeyen bir safhasını bahis mevzuu etmek istiyorum. İslâmiyet’in bu safhası, onun sıhhati muhafaza için vuku bulan emirleridir. Evvela şunu itiraf etmek lâzımdır: Kur’an, bu nokta-i nazardan bütün dinî kitaplara faiktir. Kur’an’ın tarif ettiği basit fakat mükemmel sıhhî kaideleri nazar-ı dikkate alırsak bu mukaddes kitap sayesinde bütün dünyanın bazı kısımlarıyla, haşerat mahşeri olan Asya’nın, müthiş bir tehlike olmaktan kurtulduğunu görürüz. Müslümanlık nezafeti, temizliği, nezaheti bütün sâliklerine farz etmekle, birçok tahripkâr mikropları imha etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Jochahim&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;*&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kur’an âyetleri İslâmiyet’in muhteşem bünyesinde altın bir kordon gibi işlenmiştir==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Chambers Encyclopedia namıyla intişar eden İngilizce muhitü’l-maarifte, Müslümanlıktan şu suretle bahsolunmaktadır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İslâm Peygamberinin seciyesini aydınlatan Kur’an âyetleri, son derece mükemmel ve son derece müessirdir. Bu kısım âyetler, Müslümanlığın ahlâkî kaidelerini ifade eder. Fakat bu kaideler, bir iki sureye münhasır değildir. Bu âyetler, İslâmiyet’in muhteşem bünyanında, altından bir kordon gibi işlenmiştir. İnsafsızlık, yalancılık, hırs, israf, fuhuş, hıyanet, gıybet; bunların hepsi Kur’an tarafından en şiddetli surette takbih olunmuş ve bunlar, reziletin ta kendisi tanınmıştı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Diğer taraftan hüsn-ü niyet sahibi olmak, başkalarına iyilik etmek, iffet, hayâ, müsamaha, sabır ve tahammül, iktisat, doğruluk, istikamet, sulh-perverlik, hakperestlik, her şeyden fazla Cenab-ı Hakk’a itimat ve tevekkül, Allah’a itaat… Müslümanlık nazarında hakiki iman esasları ve hakiki bir mü’minin başlıca sıfatları olarak gösterilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;*&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Resul-i Ekrem idrak ve şuur timsalidir==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Profesör Edouard Montet “Hristiyanlığın İntişarı ve Hasmı Olan Müslümanlar” unvanlı eserinin 17 ve 18’inci sahifelerinde diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Rasyonalizm, yani akliye kelimesinin müfâdını ve tarihî ehemmiyetini tevsi edebilirsek, Müslümanlığın aklî bir din olduğunu söyleyebiliriz. Akıl ve mantık mısdâkıyla akaid-i diniyeyi muhakeme eden mektep, rasyonalizm kelimesinin İslâmiyet’e tamamıyla mutabık olduğunu teslim etmekte tereddüt etmez. Resul-i Ekrem şuur ve idrak timsali olduğu, dimağının iman ışıkları ve kâmil bir yakîn ile pür-nur olduğu muhakkaktır. Resul-i Ekrem muasırlarını aynı heyecanla alevlemiş, bu sıfatlarla teçhiz etmiştir. Hazret-i Muhammed (asm) başarmak istediği ıslahatı, İlahî bir vahiy olarak takdim etmiştir. Bu, İlahî bir vahiydir. Hazret-i Muhammed’in (asm) dini ise akıl kaidelerinin ilhamlarına tamamıyla muvafıktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i İslâm’a göre İslâmiyet’in esas akaidi, şu suretle hülâsa olunabilir: Allah birdir, Muhammed (asm) onun peygamberidir. Filhakika İslâmiyet’in esaslarını sükûnetle ve derin bir teemmül ile tetkik ettiğimiz zaman, bunların Allah’ın birliğine ve Muhammed’in (asm) risaletine, sonra haşir ve neşre itikada müntehî olduklarını görürüz. Bizzat dinin esasları tanınan bu iki akide, bütün dindar insanlarca akıl ve mantığa müstenid telakki olunmakta ve bunlar Kur’an’ın akidelerinin hülâsası bulunmaktadır. Kur’an’ın ifadesindeki sadelik ve berraklık, Müslümanlığın intişar ve i’tilâsını bilâ-tevakkuf temadi ettiren sâik kuvvet olmuştur. Resul-i İslâm tarafından tebliğ olunan mukaddes talimatın cihan-şümul terakkisine rağmen, Müslümanların ilham kaynağı ve en kuvvetli ilticagâhı Kur’an olmuştur. En takdiskâr ve kanaat-bahş bir lisanla, başka bir kitab-ı münzelin tefevvuk edemeyeceği bir ifade ile takrir eden kitap, Kur’an’dır. Bu kadar mükemmel ve esrarengiz, her insanın tetkikine bu kadar açık olan bir din; muhakkak insanları kendisine meclub eden i’cazkâr kudreti haizdir. Müslümanlığın bu kudreti haiz olduğunda şüphe yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Edouard Montet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 31-33. âyetler|Bakara Suresi 31-33. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Mehmed Kayalar’ın Bir Müdafaası|Mehmed Kayalar’ın Bir Müdafaası]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_31-33._%C3%A2yetler&amp;diff=1709</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 31-33. âyetler</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_31-33._%C3%A2yetler&amp;diff=1709"/>
		<updated>2016-10-26T20:53:44Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 30. âyet|Bakara Suresi 30. âyet]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Ecnebi Feylesofların Kur’an Hakkındaki Beyanatları|Ecnebi Feylesofların Kur’an Hakkındaki Beyanatları]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِئُونٖى بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُلَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ ۞ قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ ۞ قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّٖٓى اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cenab-ı Hak, bütün eşyanın isimlerini Âdem’e (as) öğretti. Sonra o eşyayı melaikeye göstererek dedi ki: “Eğer iddianızda sadık iseniz bunların isimlerini bana söyleyiniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Melaike dediler ki: “Seni her nekaisten tenzih ve bütün sıfât-ı kemaliye ile muttasıf olduğunu ikrar ederiz. Senin bize öğrettiğin ilimden başka bir ilmimiz yoktur, her şeyi bilici ve her kimseye liyakatine göre ilim ve irfan ihsan edici sensin.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cenab-ı Hak dedi ki: “Yâ Âdem! Bunların isimlerini onlara söyle.” Vaktâ ki Âdem, isimlerini onlara söyledi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cenab-ı Hak dedi ki: “Size demedim mi semavat ve arzın gaybını bilirim ve sizin Âdem hakkında lisanla izhar ettiğinizi ve kalben gizlediğinizi bilirim.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mukaddime&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu talim-i esma meselesi ya Hazret-i Âdem aleyhisselâmın melaikenin inkârlarına karşı mu’cizesi olup melaikeyi inkârdan ikrara icbar etmiştir yahut melaikenin, hilafetine itiraz ettikleri nev-i beşerin hilafete liyakatini melaikeye kabul ettirmek için izhar ettiği bir mu’cizedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Her şeyin Kitab-ı Mübin’de mevcud olduğunu tasrih eden وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ âyet-i kerîmesinin hükmüne göre: Kur’an-ı Kerîm zahiren ve bâtınen, nassen ve delâleten, remzen ve işareten her zamanda vücuda gelmiş veya gelecek her şeyi ifade ediyor. Buna binaen gerek enbiyanın kıssa ve hikâyeleri gerek mu’cizeleri hakkında Kur’an-ı Kerîm’in işaratından fehmettiğime göre (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Eğer müellifin, Tenzil’in nazmından çıkardığı letaifte şüphen varsa ben derim ki: İbnü’l-Fârıd kitabından tefe’ül ederken şu beyit çıktı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
كَاَنَّ كِرَامَ الْكَاتِبٖينَ تَنَزَّلُوا عَلٰى قَلْبِهٖ وَحْيًا بِمَا فٖى صَحٖيفَةٍ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Habib&amp;lt;/ref&amp;gt;) mu’cizat-ı enbiyadan iki gaye ve hikmet takip edilmiştir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Nübüvvetlerini halka tasdik ve kabul ettirmektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Terakkiyat-ı maddiye için lâzım olan örnekleri nev-i beşere göstererek, o mu’cizelerin benzerlerini meydana getirmek için nev-i beşeri teşvik ve teşci etmektir. Sanki Kur’an-ı Kerîm, enbiyanın kıssa ve hikâyeleriyle terakkiyatın esaslarına, temellerine parmakla işaret ederek: “Ey beşer! Şu gördüğün mu’cizeler, birtakım örnek ve numunelerdir. Telahuk-u efkârınızla, çalışmalarınızla şu örneklerin emsalini yapacaksınız.” diye ihtar etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet mazi, istikbalin âyinesidir; istikbalde vücuda gelecek icadlar, mazide kurulan esas ve temeller üzerine bina edilir. Evet şu terakkiyat-ı hazıra, tamamıyla dinlerden alınan işaretlerden, vecizelerden hasıl olan ilhamlar üzerine vücuda gelmişlerdir. Evet:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- İlk saat ve sefine, mu’cize eliyle beşere verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Kâinatın ihtiva ettiği bütün nevilerin isimlerini, sıfatlarını, hâssalarını beyan zımnında; beşerin telahuk-u efkârıyla meydana gelen binlerce fünun sayesinde وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا âyetiyle işaret edilen Hazret-i Âdem’in mu’cizesine mazhar olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Bütün sanatların medarı olan demirin yumuşatılıp kullanılması sayesinde icad edilen bu kadar terakkiyatla nev-i insan وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدٖيدَ âyetiyle işaret edilen Hazret-i Davud’un mu’cizesine mazhardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Yine telahuk-u efkâr ile tayyare gibi icad edilen terakkiyat-ı havaiye sayesinde nev-i beşer غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ âyetiyle sürati beyan edilen Hazret-i Süleyman’ın mu’cizesine yaklaşıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Kıraç ve kumlu yerlerden suları çıkartan santrifüj âleti اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ âyetiyle işaret edilen Hazret-i Musa’nın (as) asâsından ders almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- Tecrübeler sayesinde ve telahuk-u efkâr ile husule gelen terakkiyat-ı tıbbiye, Hazret-i İsa’nın (as) mu’cizesinin ilhamatındandır. Hakikaten şu mu’cizeler ile bu terakkiyat arasında pek büyük münasebet ve muvafakat vardır. Evet dikkat eden adam, bilâ-tereddüt o mu’cizeler bu terakkiyata birer mikyas ve numunelerdir diye hükmeder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza يَا نَارُ كُونٖى بَرْدًا وَسَلَامًا âyet-i kerîmesinin delâletine göre Hazret-i İbrahim ateşe atıldığı zaman, ateşin harareti bürudete inkılab etmesi; beşerin keşfettiği yakıcı olmayan mertebe-i nâriyeye örnek ve me’hazdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
7- لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّهٖ âyet-i kerîmesinin –bir kavle göre– işaret ettiği gibi Hazret-i Yusuf’un (as) Ken’an’da bulunan babasının timsalini görür görmez Zeliha’dan geri çekilmesi ve kervanları Mısır’dan avdet ettiğinde Hazret-i Yakub’un اِنّٖى لَاَجِدُ رٖيحَ يُوسُفَ yani “Ben Yusuf’un kokusunu alıyorum.” demesi ve bir ifritin Hazret-i Süleyman’a “Gözünü açıp yummazdan evvel Belkıs’ın tahtını getiririm.” demesine işaret eden اَنَا اٰتٖيكَ بِهٖ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ âyet-i kerîmesi; pek uzak mesafelerden celb-i savt, suret vesaire gibi beşerin keşfettiği veya edeceği icadata numune ve me’hazdirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
8- “Hazret-i Süleyman’a kuş dilini öğrettik.” manasında عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ olan âyet-i kerîme; beşerin keşfiyatından radyo, papağan, güvercin gibi âlât ve hayvanların konuşmalarına ve mühim işlerde kullanılmasına me’hazdir. Ve hâkeza beşerin henüz keşfedemediği çok mu’cizeler vardır, istikbalde yavaş yavaş keşfine muvaffak olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin nazmında dahi emsali gibi üç vecih vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Vecih: Evvelki âyetle irtibatıdır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- İnsanın hilkati hakkında melaikenin itirazlarına, evvelki âyette umumî, fehmi kolay, ikna edici bir cevap verilmiştir. Bu âyetle, avam ve havassı ikna eden tafsilatlı bir cevap verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Evvelki âyette, beşerin hilafet meselesi tasrih edilmiştir; bu âyette ise nev-i beşerin melaikeye karşı gösterdiği mu’cize ile dava-yı hilafeti ispat edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Evvelki âyette, beşerin melaikeye tereccuh etmesine işaret edilmiştir; bu âyette, tereccuhunun illetine işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Beşerin arzda hilafet-i kübraya mazhar olmasına evvelki âyetle delâlet edilmiştir, burada ise bütün tecelliyata mazhar bir nüsha-i câmia olarak gösterilmiştir. Bu da ayrı ayrı istidatlara mâlik ve ilim ve istifadelerinin yolları çok olduğundandır. Evet, beşer, zahir ve bâtın havas ve duygularıyla bilhassa derinliğine nihayet olmayan vicdanıyla kâinatı ihata etmiş bir kabiliyettedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Vecih: Cümlelerin birbiriyle irtibatlarıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şöyle ki: وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ cümlesi اِنّٖٓى اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ cümlesinin mazmununu tahkik ve icmalini tafsil ve ibhamını tefsirdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza Cenab-ı Hakk’ın arzında beşerin halife olması, Allah’ın hükümlerini icra ve kanunlarını tatbik etmesi içindir. Bu ise tam bir ilme mütevakkıftır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza birinci âyette kelâmın sevkiyatı iktizasınca şöyle bir takdir olacaktır: Âdem’i halk etti, tesviye etti, cesedine nefh-i ruh etti, terbiye etti, sonra esmayı talim etti ve hilafete namzet kıldı. Sonra vaktâ ki Âdem’i melaikeye tercih etmekle rüçhan meselesinde ve hilafet istihkakında ilm-i esma ile mümtaz kıldı; makamın iktizası üzerine, eşyayı melaikeye arz ve onlardan muarazayı talep etti; sonra melaike aczlerini hissetmekle Cenab-ı Hakk’ın hikmetini ikrar ettiler. Kur’an-ı Kerîm buna işareten ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُنٖى بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُلَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ dedikten sonra, قَالُوا evvelce iblisin enaniyet ve kibrine kanarak yaptıkları istifsardan pişman olarak سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ dediler. Sonra vaktâ ki istidatlarının adem-i câmiiyetinden dolayı melaikenin aczi zahir oldu, makamın iktizası üzerine Âdem’in iktidarının beyanı icab etti ki muaraza tamam olsun. Bunun için قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْ hitabıyla Âdem’e ferman etti. Sonra vaktâ ki mesele tebeyyün etti ve hikmetin sırrı zahir oldu, geçen cevab-ı icmalînin bu tafsilata netice kılınması makamın iktizasından olduğuna binaen قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّٖٓى اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ yani “Sizin ketmettiğiniz şeyi bilirim.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu mukavele ve mükâlemeden anlaşılıyor ki iblisin enaniyeti, kibri, melaikeye sirayet etmiştir ve yaptıkları istifsara, bir taifenin itirazı da karışmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Vecih: Cümlelerin heyet ve nükteleri:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا : Yani Cenab-ı Hak Âdem’i (as) bütün kemalâtın mebâdisini tazammun eden âlî bir fıtratla tasvir etmiştir ve bütün maâlînin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir istidat ile halk etmiştir ve mevcudatı ihata eden ulvi bir vicdan ve ihatalı on duygu ile teçhiz etmiştir ve bu üç meziyet sayesinde, bütün hakaik-i eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmayı kendisine öğretmiştir. Demek, bu cümlenin evvelindeki و şu mukadder olan üç cümleye işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَلَّمَ : Bu kelimenin ihtiyar edilmesi, ilmin ulüvv-ü kadrine ve kadrinin yüksek derecesine ve hilafete mihver olduğuna işarettir. Ve keza esmanın tevkifine yani Şâri’ tarafından bildirilmiş olduğuna remizdir. Zaten esma ile müsemmeyat arasında takip edilen münasebat-ı vaz’iye, bunu teyid ediyor. Ve keza mu’cizenin vasıtasız Allah’ın fiili olduğuna îmadır. Fakat felasifeye göre hârikalar, ervah-ı hârikanın fiilidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اٰدَمَ : Hilafeti irade edilen ve Âdem ismiyle tesmiye edilen küre-i arzın sahibi şahs-ı ma’huddur. İsminin tasrihi, teşrif ve teşhiri içindir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
الْاَسْمَٓاءَ : İsim ve sıfat ve hâsiyet gibi eşyayı birbirinden ayırıp temyiz ve tayin eden alâmet ve nişanlardır yahut insanlar arasında münkasım olan lügatlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَرَضَهُمْ : Arz edilen eşya olduğu halde zamirin esmaya rücûundan ismin, ayn-ı müsemma olduğuna kail olan Ehl-i Sünnet’in mezhebine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
كُلَّهَا : Âdem’in melaikeden cihet-i imtiyazı ve melaikenin muarazadan sebep ve medar-ı aczi, esmanın heyet-i mecmuası olduğuna işarettir. Yoksa esmanın bir kısmını, belki kısm-ı a’zamını melekler de bilirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِئُونٖى بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤلَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ثُمَّ : Terahi ve bu’d-u mesafeyi ifade ettiği cihetle, şöyle bir takdire işarettir: هُوَ اَكْرَمُ مِنْكُمْ وَاَحَقُّ بِالْخِلَافَةِ Yani “Âdem, sizden daha kerîm ve hilafete daha müstahak ve lâyıktır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَرَضَهُمْ : Müşterilere gösterilmek üzere kumaş toplarının açılıp arz edildiği gibi eşyanın envaı da bast edilerek enzar-ı melaikeye gösterilmiştir. Bu tabirden şöyle bir işaret çıkıyor ki: Mevcudat, müdrik ve âlimin malıdır. İlim ile alır, isimle ahzeder, suretlerinin temessülüyle temellük eder. هُمْ müzekker ve âkıllar cemaatinden kinayedir. Burada müzekkerin müennese ve âkılın gayr-ı âkıla tağlib ve teşmiliyle, mecazen enva-ı eşyaya ircâ edilmiştir. Bu itibarla هُمْ kelimesinde bir mecaz, iki tağlib vardır. Bu mecaz ile o tağlibleri icbar eden esbab عَرَضَ kelimesinin işaret ettiği üsluptur. Çünkü melaikeye enva-ı eşyanın arzı, manevî bir resmigeçit manzarasını andırıyor. Malûm ya, resmigeçitleri yapan, müzekker ve âkıl insanlardır. Bunun için burada iki tağlibe ve dolayısıyla bir mecaza mecburiyet hasıl olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَلٰى : Arz edilenin levh-i a’lâda nakşedilen suretler olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ &amp;lt;ref&amp;gt;İntihabım olmayarak ihtiyarsız bir tarzda, âdeta umum Sözlerin ve Mektupların âhirlerinde şu âyet سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ bana söylettirilmiş. Şimdi anladım ki tefsirim de şu âyet ile hitam buluyor. Demek inşâallah bütün Sözler, hakiki bir tefsir ve şu âyetin bahrinden birer cetveldir. En-nihayet yine o denize dökülüyorlar. Şu tefsirin hitamında, güya her Söz manen şu âyetten başlıyor. Demek o zamandan beri yirmi senedir daha şu âyeti tefsir ediyorum, bitiremedim ki tefsirin ikinci cildini yazayım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allah’ın avn ü inayetiyle ümidimin, iktidarımın fevkinde şu tercümeyi iyi kötü yaptım; noksanları çoktur, müellifçe ıslahları lâzımdır. Zaten onun himmetiyle bu kadarını ancak yapabildim. Yoksa nazm-ı Kur’an’daki îcazlı olan i’cazı, kısa ve veciz olarak beyan eden bu tefsiri sönük, kör bir fikirle tercüme etmek, Abdülmecid’in işi değildir. Yine onun fart-ı şefkatinden himmeti yetişti, ikmaline muvaffak oldum.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müellifin küçük kardeşi ve Nur talebesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abdülmecid&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 30. âyet|Bakara Suresi 30. âyet]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Ecnebi Feylesofların Kur’an Hakkındaki Beyanatları|Ecnebi Feylesofların Kur’an Hakkındaki Beyanatları]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_30._%C3%A2yet&amp;diff=1708</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 30. âyet</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_30._%C3%A2yet&amp;diff=1708"/>
		<updated>2016-10-26T20:45:21Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 29. âyet|Bakara Suresi 29. âyet]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 31-33. âyetler|Bakara Suresi 31-33. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=وَ اِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّٖى جَاعِلٌ فِى الْاَرْضِ خَلٖيفَةً قَالُٓوا اَتَجْعَلُ فٖيهَا مَنْ يُفْسِدُ فٖيهَا وَ يَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ وَ نَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَ نُقَدِّسُ لَكَ قَالَ اِنّٖٓى اَعْلَمُ مَالَا تَعْلَمُونَ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani: “Düşün o zamanı ki Rabb’in melaikeye hitaben: ‘Ben yerde bir halifeyi yaratacağım.’ dedi. Melaike de: ‘Yerde fesat yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın? Halbuki biz, hamdinle seni tesbih ve takdis ediyoruz.’ dediler. Rabb’in de: ‘Sizin bilmediğinizi ben biliyorum.’ diye onlara cevap verdi.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Melaikenin vücudunu tasdik ve kabul etmek imanın rükünlerinden biridir. Birkaç makamda bu rüknü ispat ve izah edeceğiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Makam: Arzın ecram-ı ulviyeye nisbeten pek küçük ve süflî olduğu halde canlı mahlukatla dolu olduğunu görüp âlemin de nizam ve intizamına dikkat eden insan, ecram-ı ulviyenin de o yüksek burçlarında, hayatlı sakinleri olduğuna kat’î bir şekilde hükmeder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, o burçlarda melaikenin vücudunu kabul etmeyen adamın meseli şöyle bir adamın meseline benzer: O adam, büyük bir şehre giderken şehrin bir kenarında pek küçük bir binaya tesadüf eder. Bakar ki insanlarla doludur. Ve arsalarına bakar ki canlı mahlukatla dolu. Ve gıdalarına bakar ki nebatat, balık vesaire gibi hayat şartları yerindedir. Sonra bakar ki pek uzakta milyonlarca apartmanlar, köşkler var. Aralarında, uzun uzun meydanlar, tenezzühgâhlar bulunur. Fakat o küçük binadaki insanların hayat şartları, o büyük binalarda bulunmadığından o yüksek, müzeyyen sarayları; sakinlerden boş, hâlî olduğunu itikad eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Melaikenin vücudunu tasdik eden adamın meseli ise şöyle bir şahsın meseli gibidir: O adam, o küçük hanenin insanlar ile dolu olduğunu görür görmez, bilâ-tereddüt o yüksek kasırların da hayat yeri ve onlarda da onlara münasip sakinler bulunduğuna hükmeder. Ve o yüksek kasırlara mahsus ve münasip hayat şartları vardır. Fakat oraların sakinleri pek uzak olduklarından görünmemeleri, yok olduklarına delâlet etmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh arzın zevi’l-hayatla dolu olmasından kat’iyetle anlaşılıyor ki bu geniş boşlukta durmakta olan semalarda, yıldızlarda, burçlarda ve çok kısımlara münkasım ve müştemil semavatta, şeriatın “melaike” ile tesmiye ettiği zîhayatlar mevcuddur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Makam: Bundan evvel ispat ve izah edildiği gibi hayat, mevcudatın keşşafıdır, belki mevcudatın neticesidir. Binaenaleyh bu geniş fezanın sakinlerden ve şu yüksek semavatın şenliklerden hâlî olduklarının imkânı var mıdır? Evet, bütün ukalâ-i akıl ve nakil, manevî bir icma ve ittifakla melaikenin mana ve hakikatlerine hükmetmişlerdir fakat tabirleri çeşit çeşittir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela meşaiyyun, “enva-ı mevcudatı idare eden ruhanî mahiyet-i mücerrede ile”; işrakiyyun ise “ukûl ve erbabü’l-enva” ile; dinler dahi “melekü’l-cibal, melekü’l-bihar, melekü’l-emtar” gibi tabirlerle tabir etmişlerdir. Hattâ akılları kör gözlerinde bulunan maddiyyun taifesi de melaikenin manasını inkâr etmeye mecal bulamadıklarından, fıtratın namuslarına nüfuz eden kuva-yı sâriye ile tabir etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kâinatın irtibatını, hayatını temin için hilkatte cereyan eden namuslar, kanunlar kâfi gelmez mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Senin dediğin o sâri kanunlar, namuslar; itibarî ve vehmî emirlerdir. Muayyen vücudları, müşahhas hüviyetleri ancak onları temsil eden ve onların ma’kesi bulunan ve onların yularlarını ele alan melaike ile sabit olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza teşekkül-ü ervaha münasebeti olmayan şu camid âlem-i şehadete vücudun münhasır olmadığına, akıl ve nakil müttefikan hükmetmişlerdir. Binaenaleyh ervaha münasip ve muvafık çok âlemlere müştemil olan âlem-i gayb, melaike ile dolu ve âlem-i şehadetin hayatına mazhardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Melaikenin mana-yı hakikati, bu izah edilen emirlerden tebarüz etti. Binaenaleyh melaikenin suretleri, eşkâlleri arasında, ukûl-ü selimenin kabul ettiği vecihle, şeriatın izah ve beyan ettiği şekildir ki: Melekler mükerrem abddirler, emirlere muhalefetleri yoktur ve muhtelif kısımlara münkasım ve latîf ve nurani cisimlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Makam: Arkadaş! Melaike meselesi öyle meselelerdendir ki bir cüzün sübutuyla, küll sabit olur; bir ferdin vücuduyla, nevi tahakkuk eder. Zira inkâr eden küllünü inkâr eder. Binaenaleyh zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar bütün din adamları her asırda icma ve ittifakla melaikenin vücuduna ve aralarında muhaverenin sübutuna ve müşahedelerinin tahakkukuna ve onlardan edilen rivayetlerin nakline hükmettikleri halde melaikenin hiçbirisinin insanlara görünmediği veya vücudları hissedilmediği elbette muhaldir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kezalik beşerin akaidine karışıp hiçbir zamanda, hiçbir inkılabda itirazlara maruz kalmayarak devam eden melaike itikadının bir hakikate, bir asla dayanmaması ve mebâdi-i zaruriyeden tevellüd etmemesi muhaldir. Her halde beşerin bu umumî itikadı, mebâdi-i zaruriyeden neş’et eden ve müşahedat-ı vakıadan hasıl olan ve muhtelif emarelerden tevellüd eden hadsî bir hükmün neticesidir. Evet, bu itikad-ı umumînin sebebi; kat’î bir surette manevî bir tevatür kuvvetini veren, pek çok defalar vukua gelen melaikenin müşahedelerinden hasıl olan zarurî ve kat’î delil ve emarelerdir. Çünkü melaike meselesi, beşerin malûmat-ı yakîniyesindendir. Eğer bunda şüphe olursa beşerin yakîniyatında emniyet kalmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Ruhanîlerden bir ferdin bir zamanda vücudu tahakkuk etse bu nev’in vücudu tahakkuk eder. Nev’in vücudu tahakkuk etse herhalde şeriatın beyan ettiği gibi olacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin, sâbık âyetle dört vecihle irtibatı vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Vecih: Bu âyetler, beşere verilen büyük nimetleri ta’dad ediyor. Birinci âyetle en büyük nimete işaret edilmiştir ki beşer, hilkatin neticesidir ve arzın müştemilatı ona teshir edilmiştir, istediği gibi tasarruf eder. Bu âyet ile de beşerin arza hâkim ve halife kılınmış olduğuna işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Vecih: …&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Vecih: Evvelki âyetle, canlı mahlukatın meskenleri olan arz ve semavata işaret edilmiştir. Bu âyet ile de o meskenlerin sakinleri olan beşer ve melaikeye işaret edilmiştir. Ve keza o âyet, hilkatin silsilesine; bu âyet ise zevi’l-ervahın silsilesine işaret etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Vecih: Evvelki âyette hilkatten maksat beşer olduğu ve Hâlık’ın yanında beşerin bir mevki sahibi bulunduğu tasrih edildiğinde sâmi’in zihnine geldi ki: “Bu kadar fesat, şürur ve kötülüğü yapan beşere bu kadar kıymet neden verildi? Cenab-ı Hakk’a ibadet ve takdis için şu fesatçı beşerin vücuduna hikmetin iktizası ve rızası var mıdır?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâmi’in bu vesvesesini def’ için şöyle bir işarette bulundu ki: Beşerin o şürur ve fesatları, onda vedia bırakılan sırra mukabele edemez, affolur. Ve Cenab-ı Hak, onun ibadetine muhtaç değildir. Ancak Allâmü’l-guyub’un ilmindeki bir hikmet içindir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cümlelerin arasındaki irtibata geldik:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاِذْ : Bu kelime وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلٖيمٌ cümlesine atıftır. Halbuki aralarında münasebet olmadığı gibi اِذْ diğer bir اِذْ i iktiza eder. Binaenaleyh böyle bir takdire lüzum vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِذْ خَلَقَ مَا خَلَقَ مُنْتَظَمًا وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ … الخ Bu takdirde, ikinci اِذْ birincisine atıf olur ve her iki cümle arasında da münasebet bulunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنّٖى جَاعِلٌ فِى الْاَرْضِ خَلٖيفَةً : Cenab-ı Hak müşavere yolunu öğretmek ile beşerin hilafetindeki hikmetin sırrını melaikeye istifsar ettirmek üzere bu cümleyi söyledi. Sâmi’in zihni, üç noktayı nazara alarak harekete geçti:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Melaike ne dediler?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Taaccüble hikmeti sordular.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Cinlere halife olmakla beraber, beşerde de kuvve-i gazabiye ve şeheviye halk edilmiştir. Bunlar, cinlerden daha ziyade fesat yapacaklardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Kur’an-ı Kerîm قَالُٓوا اَتَجْعَلُ فٖيهَا مَنْ يُفْسِدُ فٖيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ cümlesiyle o üç noktaya işaret etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Melaikenin sual-i taaccüb ve istifsarları bittikten sonra sâmi’, Cenab-ı Hak’tan verilecek cevabı beklerken Kur’an-ı Kerîm قَالَ اِنّٖٓى اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ cümlesiyle cevap vermiştir. Yani “Eşya ve ahkâm, sizin malûmatınıza münhasır değildir. Adem-i ilminiz, onların vücuda gelmeyeceklerine sebep olamaz. Benim, beşerin hilkati hakkında bir hikmetim vardır; o hikmetin hatırası için fesatlarını nazara almam.” ferman etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cümlelerin heyet ve nüktelerine geldik:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ … الخ : Atfı ifade eden bu و münasebet-i atfiyenin iktizasına binaen وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ … الخ cümlesine matufun aleyh olmak üzere اِذْ خَلَقَ مَا خَلَقَ مُنْتَظَمًا cümlesinin takdirine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza اِذْ zaman-ı maziyi ifade ettiği cihetle, sanki zihinleri geçmiş zamanların silsilesine götürür veya o silsileyi bu zamana getirir, ihzar eder ki zihinler, o zamanlarda vukua gelmiş olan hâdiseleri görsünler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
رَبُّكَ : Bu tabir, melaikenin aleyhine bir hüccet ve bir delildir. Yani “Allah seni terbiye etmiştir, hadd-i kemale eriştirmiştir ve seni beşere mürşid kılmıştır ki fesatlarını izale edesin. Demek, nev-i beşerin en büyük hasenesi sensin ki onların mefsedetlerini setrediyorsun.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لِلْمَلٰٓئِكَةِ : Cenab-ı Hakk’ın müşavere şeklinde melaike ile yaptığı muhavere, melaikenin beşer ile fazla bir irtibat ve alâka ve münasebetleri olduğuna işarettir. Çünkü melaikenin bir kısmı insanları hıfzediyor, bir kısmı kitabet işlerini görüyor. Demek, insanlarla alâkaları ziyade olduğundan insanların ahvaline ehemmiyet veriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنّٖى : Melaikenin اَتَجْعَلُ ile yaptıkları istifhamdan anlaşılan tereddütlerini reddetmekle, meselenin azamet ve ehemmiyetine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنّٖى : Burada ى mütekellim-i vahde ile وَاِذْ قُلْنَا da mütekellim-i maalgayr zamirinin zikirlerinden şöyle bir işaret çıkıyor ki: Cenab-ı Hakk’ın halk ve icad fiilinde vasıtanın bulunmadığına, kelâm ve hitabında vasıtaların bulunduğuna işarettir. Bu nükteye delâlet eden başka âyetler de vardır. Ezcümle:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ âyet-i kerîmesinde azamete delâlet eden نَا zamir-i cem’i, vahiyde vasıtanın bulunduğuna işaret olduğu gibi بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ de müfred hükmünde olan lafza-i Celal, manaları ilham etmekte vasıtanın bulunmadığına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
جَاعِلٌ kelimesinin خَالِقٌ kelimesine tercihen zikri: Melaikenin medar-ı şüphe ve mûcib-i istifsarları, halk ve icad fiili değildir. Zira vücud hayr-ı mahzdır, halk Allah’ın fiilidir, Allah’ın fiili lâyüs’eldir. Ancak melaikeyi şüpheye davet eden ve istifsarlarına mûcib olan جَعل dir. Yani Cenab-ı Hakk’ın beşeri arzın tamirine tahsis etmesidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فِى الْاَرْضِ daki فٖى nin عَلٰى ya tercihi: Beşerin yer üstünde olduğu عَلٰى kelimesinin manasına muvafık ve münasip iken tercihen فٖى nin zikredilmesi, beşerin bir ruh gibi arzın cesedine nefh ve nüfuz ettiğine ve beşerin ölüp inkıraz etmesiyle arzın yıkılmasına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
خَلٖيفَةً : Bu tabir, arzın insanların hayatına elverişli şeraiti haiz olmazdan evvel arzda idrakli bir mahlukun bulunmuş olduğuna ve o mahlukun hayatına o zamandaki arzın evvelki vaziyetleri muvafık ve müsait bulunduğuna işarettir. خَلٖيفَةٌ tabirinin bu manaya delâleti, mukteza-yı hikmettir. Amma meşhur olan manaya nazaran o idrakli mahluk, cinlerden bir nevi imiş; yaptıkları fesattan dolayı insanlar ile mübadele edilmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
قَالُٓوا اَتَجْعَلُ فٖيهَا مَنْ يُفْسِدُ فٖيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ : Bu cümle müste’nifedir. Bu istînaftan anlaşılıyor ki Cenab-ı Hakk’ın melaike ile olan hitabı, sâmi’i şöyle bir suale mecbur etmiştir ki: “Acaba melaikeler komşuluklarına gelecek insanları nasıl karşılayacaklardır? Hem onlar ile beraber olmaya ve komşu olmaya rızaları var mıdır? Hem fikirleri nedir?” Kur’an-ı Kerîm قَالُٓوا اَتَجْعَلُ cümlesiyle o suali cevaplandırmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: قَالُٓوا اَتَجْعَلُ … الخ cümlesi اِذْ قَالَ cümlesine ceza olduğuna nazaran, aralarında lüzum lâzımdır. Halbuki lüzum görünmüyor?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Melaike arzın müekkelleri bulundukları cihetle arz, onların idaresinde olur. Bu itibarla insanların arza halife kılınması hakkında melaikenin fikirlerini izhar etmek lüzumu vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
قَالَ – قَالُوا tabirleri, mukavele ve muhavere şeklinde müşavere üslubunu insanlara öğretmek içindir. Yoksa Cenab-ı Hak müşavereden münezzehtir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Melaikenin اَتَجْعَلُ ile yaptıkları istifhamdan maksat; جَعْل e itiraz, جَعْل i inkâr etmek değildir. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın fiillerine itiraz etmeye ismetleri manidir. Ancak جَعْل in sebebi mahfî olduğundan taaccüble sebep ve hikmetini sormuşlardır. جَعْل tabirinden anlaşılıyor ki insanın ahvali, vaziyetleri ne tabiatın iktizasıdır ve ne de fıtratın icabıdır ancak bir câilin ca’li iledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: فٖيهَا : Mesafe pek kısa olduğu halde, ikinci فٖيهَا nin zikrine ne ihtiyaç vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Birinci فٖيهَا ile beşerin bir ruh gibi arza nüfuz etmesiyle arzı ihya etmesine, ikinci فٖيهَا ise beşerin fesadı dahi Azrail gibi arzın kalbine kadar pençesini sokup arzı imatesine işarettir. Demek beşer, bir taraftan arzın şifası için bir ilaç iken, diğer taraftan ölümünü intac eden bir zehirdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مَنْ : Beşerden kinayedir. Kinayenin tasrihe sebeb-i tercihi: Melaikenin maksadı, beşerin şahsiyeti olmayıp ancak kendilerine sakîl, ağır gelen bir mahlukun Allah’a isyan etmesine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يُفْسِدُ : Fesadın “isyan”a bedel zikri, isyanlarının nizam-ı âlemin fesadına sebep olacağına işarettir. Devam ile teceddüdü ifade eden muzari sîgasıyla fesadın zikredilmesi, melaikenin asıl istemedikleri ve inkâr ettikleri ancak isyanlarının devam ve istimrar ile vukua geleceğine ait olduğuna işarettir. Melaike beşerin isyanlarının devam ve istimrarını ya Cenab-ı Hakk’ın i’lamıyla bilmişlerdir veya Levh-i Mahfuz’a bakıp ondan almışlardır veyahut insanlardaki kuvve-i gazabiye ve şeheviyeden anlamışlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فٖيهَا : Kuvve-i şeheviye ile arzda fesat hasıl olur, kuvve-i gazabiyenin tecavüzüyle katl ve kıtale mahal olur. Halbuki arz, takva üzerine tesis edilmiş bir mescid hükmündedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
و ise fesat ile sefk gibi iki rezileyi birbirine atıf ve cem’eder. Çünkü fesat, sefk-i dimâya sebeptir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يَسْفِكُونَ nin يَقْتُلُونَ ye tercihen zikrinden anlaşılıyor ki sefk, zulmen yapılan katldir. Bu ise fesada daha münasiptir. Çünkü katlin ifade ettiği mana, katlin mubah kısmına da şâmildir. Cihadda veya bir cemaati kurtarmak için yapılan katller gibi ki bu katl, fesada münasip olmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلدِّمَٓاءَ : Sefk kelimesinin delâlet ettiği irâka-i demdeki demi tekiddir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ : Beşerin ca’lindeki hikmeti soran melaikeye, sanki şöyle bir itiraz vârid olmuştur: “Beşerin Allah’a yapacağı ibadet ve takdis, onun ca’line sebeb-i kâfi gelmez mi ki ca’linin hikmetini soruyorsunuz?” İşte “vav-ı haliye” ile zikredilen وَنَحْنُ نُسَبِّحُ … الخ cümlesi, güya o itirazı def’etmeye işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
نَحْنُ : Maâsiden masum melaikenin cemaatlerinden kinayedir. Cümlenin cümle-i ismiye şeklinde zikredilmesi, tesbihin melaikeye bir seciye olduğuna ve melaikenin tesbihata mülazım ve müdavim olduklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ : “Bizler, bütün ibadetlerin sana mahsus olduğunu kâinata ilan ve Cenab-ı Uluhiyet’ine lâyık olmayan şeylerden münezzeh olduğuna iman ve bütün evsaf-ı azamet ve celal ile muttasıf olduğuna itikad ediyoruz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَنُقَدِّسُ لَكَ : Bu ل ya sıladır, bir manayı ifade etmez veya ta’lil ve sebebiyet içindir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci ihtimale göre نُقَدِّسُكَ takdirinde olur. Yani “Seni takdis ve tathir ediyoruz.” demektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci ihtimale nazaran نُقَدِّسُ لِاَجْلِكَ takdirinde olur. Yani “Biz nefislerimizi, fiillerimizi günahlardan temizlemekle beraber, kalplerimizi mâsivandan çeviriyoruz.” demektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu و ise iki rezileyi cem’ ve birbirine atfeden يَسْفِكُ deki و ın aksine ve inadına olarak, biri takdis diğeri tesbih iki fazileti cem’ ve birbirine atfediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
قَالَ اِنّٖٓى اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ : Bu cümle, melaikenin istifsarından sonra “Acaba Cenab-ı Hak, istifsarlarına nasıl cevap verdi ve taaccüblerini ne ile izale etti ve beşerin onlara tercihindeki hikmet nedir?” diye sâmi’in kalbine gelen suale icmalî bir cevaptır, tafsili sonra gelecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنّٖٓى اَعْلَمُ deki اِنَّ tahkiki ifade etmekle tereddüt ve şüpheyi def’etmek içindir. Bu ise müsellem olmayan nazarî hükümlerde olur. Halbuki burada Allah’ın halkın bilmediklerini bilmesi müsellem ve bedihî bir hükümdür, hâşâ melaikenin bu hükümde tereddütleri yoktur. Binaenaleyh burada bu اِنَّ Kur’an-ı Kerîm’in îcaz için ihtisaren icmal ettiği birkaç cümleye işarettir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Beşerdeki maslahatlar ve beşerin hayr-ı kesîre nisbeten mefsedetleri, şerr-i kalildir. Şerr-i kalil için hayr-ı kesîri terk etmek, hikmete muhaliftir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Beşerin hilafete olan sırr-ı liyakati, melaikece meçhul, Hâlıkça malûmdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Beşerin onlara tercih hakkını veren hikmet, melaikece meçhuldür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- اِنَّ nin ifade ettiği tahkik, bazen sarîh hükme değil, cümlenin bir kaydından istifade edilen zımnî bir hükme râci olur. Burada اِنَّ nin tahkiki لَا تَعْلَمُونَ kaydından istifade edilen hükm-ü zımnîye râcidir. Yani “Sizler muhakkak bilmiyorsunuz ve keza Allah’ın ilmi lâzım, beşerin vücudu melzumdur.” Bu cümlede ilm-i İlahînin vücuduna delâlet eden اَعْلَمُ den, beşerin vücuda geleceği tebarüz eder. Çünkü اَعْلَمُ nün delâletine göre, ilm-i İlahî taalluk ve tahakkuk etmiştir. Öyle ise beşerin vücudu herhalde olacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Melaikeye verilen o icmalî cevabın tahkiki hakkında اِنَّ اللّٰهَ عَلٖيمٌ حَكٖيمٌ âyetinden şöyle bir izahat alınabilir ki: Cenab-ı Hakk’ın ef’ali hikmetlerden, maslahatlardan hâlî değildir. Öyle ise mevcudat, halkın malûmatında münhasır değildir. Öyle ise melaikenin adem-i ilimleri, beşerin adem-i vücuduna delil olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza Cenab-ı Hak hayr-ı mahz olarak melaikeyi yaratmıştır, şerr-i mahz olarak da şeytanı yaratmıştır, hayır ve şerden mahrum olarak behaim ve hayvanatı halk etmiştir. Hikmetin iktizasına göre, hayır ve şerre kādir ve câmi’ olarak dördüncü kısmı teşkil eden beşerin yaratılması da lâzımdır ki beşerin şeheviye ve gazabiye kuvvetleri kuvve-i akliyesine münkad ve mağlup olursa beşer, mücahedesinden dolayı melaikeye tefevvuk eder. Aksi halde hayvanattan daha aşağı olur çünkü özrü yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 29. âyet|Bakara Suresi 29. âyet]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 31-33. âyetler|Bakara Suresi 31-33. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_29._%C3%A2yet&amp;diff=1707</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 29. âyet</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_29._%C3%A2yet&amp;diff=1707"/>
		<updated>2016-10-26T20:43:23Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 28. âyet|Bakara Suresi 28. âyet]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 30. âyet|Bakara Suresi 30. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=هُوَ الَّذٖى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى الْاَرْضِ جَمٖيعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلٖيمٌ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin sâbık âyetle cihet-i irtibatı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvelki âyette küfür ile küfran, delail-i enfüsiye ile inkâr edilmiştir. Bu âyette, delail-i âfakıyeye işaret edilmiştir. Ve keza evvelki âyette vücud ve hayat nimetlerine işaret edilmiş, bu âyette beka nimetine işaret edilmiştir. Ve keza evvelki âyette, Sâni’in vücuduna delil olmakla haşre bir mukaddime olduğuna işaret edilmiş; bu âyette ise âhiretin tahkikiyle şüphelerin izalesine işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, sanki onlar diyorlar ki: “İnsana bu kadar kıymet ve ehemmiyet verilmesi nereden ve neye binaendir? Ve Allah’ın yanında mevkii nedir ki onun için kıyameti koparıyor?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onlara cevaben Kuran-ı Kerîm, bu âyetin işaretiyle diyor ki: “İnsanın pek yüksek bir kıymeti olmasaydı semavat ve arz onun istifadesine mutî ve musahhar olmazdı. Ve keza insan ehemmiyetsiz olsaydı mahlukat onun için halk edilmezdi. Eğer insan ehemmiyetsiz ve kıymetsiz olsa idi o vakit insan mahlukat için halk olunacaktı. Ve keza insanın Hâlık’ı yanında mevkii pek büyük olduğu içindir ki âlem-i dünyayı kendisi için değil, beşer için; beşeri de ibadeti için halk etmiştir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: İnsan mümtaz ve müstesnadır, hayvanlar gibi değildir. Onun için insan وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ cevherine bir sadef olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetteki cümlelerin nüktelerine geçiyoruz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Birinci cümlede جَمٖيعًا, ikinci cümlede ثُمَّ, üçüncü cümlede سَبْعَ kelimeleri için bir tahkikat lâzımdır. O tahkikatı, altı noktada izah edeceğiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nokta: Aşağıda beyan edildiği gibi hayatın öyle bir hâsiyeti vardır ki hayat cüzü küll, cüz’îyi küllî, ferdi nevi, mukayyedi mutlak, bir şahsı bir âlem gibi kılar. Binaenaleyh tek bir insan “Dünya benim evimdir. Dünyadaki enva benim kavmimdir ve benim aşiretimdir ve bütün eşya ile muarefem ve münasebetim vardır.” diyebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nokta: Bilirsin ki âlemde sabit bir nizam vardır, muhkem bir irtibat vardır ve daimî düsturlar, esaslı kanunlar vardır. Bu itibarla âlem, bir saat veya muntazam bir makine gibidir. Her bir çarkın, her bir vidanın, her bir çivinin; makinenin nizam ve intizamında bir hissesi ve makinenin netice ve faydalarında bir tesiri olduğu gibi ehl-i hayat için ve bilhassa beşer için de bir faydası var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nokta: Aşağıda işiteceğin gibi istifadede müzahamet ve münakaşa yoktur. Nasıl ki Zeyd diyebilir ki: “Şems benim lambamdır, dünya benim evimdir.” Amr da öyle diyebilir ve aralarında münakaşa da olmaz. Evet Zeyd mesela, dünyada tek farz edilirse istifadesi nasılsa bütün insanlar içinde iken istifadesi yine öyledir, ne fazla olur ne noksan. Yalnız gareyne ait olan kısım müstesnadır. Zira yiyecek, içecek vesaire şeylerde münakaşa olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Nokta: Âlem için tek bir yüz, bir cihet değil, pek çok umumî ve muhtelif vecihler vardır. Ve faydaları temin eden, kesretle umumî ve mütedâhil yani birbiri içinde cihetler vardır. Ve istifade yollarının da envaen türlü türlü tarîkleri vardır. Mesela, senin güzel bir bahçen vardır. O bahçe, bir cihetten senin istifadene tahsis edildiği gibi diğer bir cihetten de halkı faydalandırır. Mesela o bahçenin hüsnüne, güzelliğine her bakan bir zevk alır, bir inşirah peyda eder; bunda bir mani yoktur. Kezalik insanın beş zahirî, beş bâtınî olmak üzere on tane hâssesi ve duygusu vardır. İnsan bu duygularıyla ve keza cismiyle, ruhuyla, kalbiyle dünyanın her bir cüzünden istifade edebilir; mani yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci Nokta: Bu âyetle diğer bazı âyetlerden anlaşılıyor ki bu büyük dünya, insan için yaratılmıştır. Ve yaratılışında, insanın istifadesi ille-i gaiye olarak nazara alınmıştır. Halbuki arzdan pek büyük olan Zühal’in mesela, beşeri faydalandıran, yalnız ziyneti ve zayıf bir ziyasıdır. Bu cüz’î fayda için ne suretle beşer ona ille-i gaiye olur?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Bir faydayı takip eden adam, bütün fikrini, hayalini o faydaya hasreder ve ondan maada bir şeye bakmaz ve her şeye kendi hesabına bakar, kimseyi nazara almaz, hattâ kendisini ille-i gaiye zanneder. Binaenaleyh bu gibi adama karşı makam-ı imtinanda söylenilen o gibi kelâmlarda mübalağa yoktur. Evet, binlerce hikmetler için yaratılan Zühal’in her bir hikmetinde binlerce cihetler ve her bir cihetinde binlerce istifade edenler bulunduğu halde “Hilkatinde o adamın istifadesi, ille-i gaiyeden bir cüz olarak düşünülmüştür.” denilirse ne manii var? Çünkü ille-i gaiye, daima basit bir şeyden ibaret değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altıncı Nokta: İmam-ı Ali’nin وَتَزْعُمُ اَنَّكَ جِرْمٌ صَغٖيرٌ § وَفٖيكَ انْطَوَى الْعَالَمُ الْاَكْبَرُ emrettiği gibi insan küçük bir cisim ise de büyük âlemi içine alacak kadar büyüktür. Öyle ise cüz’î istifadesi küllî olur, öyle ise abesiyet yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İKİNCİ MESELE: ثُمَّ hakkındadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Bu âyet, arzın semadan evvel yaratılmış olduğuna delâlet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَا âyeti de semavatın arzdan evvel halk edildiğine dâlldir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا âyeti ise ikisinin bir maddeden beraber halk edilmiş ve sonra birbirinden ayırt edilmiş olduklarını gösteriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şeriatın nakliyatına nazaran: Cenab-ı Hak bir cevhereyi, bir maddeyi yaratmıştır. Sonra o maddeye tecelli etmekle bir kısmını buhar, bir kısmını da mayi kılmıştır. Sonra mayi kısmı da tecellisiyle tekâsüf edip zebed (köpük) kesilmiştir. Sonra arz veya yedi küre-i arziyeyi o köpükten halk etmiştir. Bu itibarla her bir arz için hava-i nesîmîden bir sema hasıl olmuştur. Sonra o madde-i buhariyeyi bast etmekle yedi kat semavatı tesviye edip yıldızları içine zer’etmiştir ve o yıldızlar tohumuna müştemil olan semavat in’ikad etmiş, vücuda gelmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hikmet-i cedidenin nazariyatı ise şu merkezdedir ki: Görmekte olduğumuz manzume-i şemsiye ile tabir edilen güneşle ona bağlı yıldızlar cemaati, basit bir cevhere imiş. Sonra bir nevi buhara inkılab etmiştir. Sonra o buhardan, mayi-i nârî hasıl olmuştur. Sonra o mayi-i nârî bürudet ile tasallüb etmiş yani katılaşmış. Sonra şiddet-i hareketiyle bazı büyük parçaları fırlatmıştır. O parçalar tekâsüf ederek seyyarat olmuşlardır. Şu arz da onlardan biridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu izahata tevfikan, şu iki meslek arasında mutabakat hasıl olabilir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik.” manasında olan كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا nın ifadesine nazaran, manzume-i şemsiye ile arz, dest-i kudretin madde-i esîriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde-i esîriye, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir. وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ âyeti, şu madde-i esîriyeye işarettir ki Cenab-ı Hakk’ın arşı, su hükmünde olan şu esîr maddesi üzerinde imiş. Esîr maddesi yaratıldıktan sonra, Sâni’in ilk icadlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani esîri halk ettikten sonra, cevahir-i ferde kalbetmiştir. Sonra bir kısmını kesif kılmıştır ve bu kesif kısımdan, meskûn olmak üzere yedi küre yaratmıştır. Arz, bunlardandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte arzın –hepsinden evvel tekâsüf ve tasallüb etmekle acele kabuk bağlayarak uzun zamanlardan beri menşe-i hayat olması itibarıyla– hilkat-i teşekkülü semavattan evveldir. Fakat arzın bast edilmesiyle nev-i beşerin taayyüşüne elverişli bir vaziyete geldiği, semavatın tesviye ve tanziminden sonra olduğu cihetle, hilkati semavattan sonra başlarsa da bidayette, mebdede ikisi beraber imişler. Binaenalâhâzâ o üç âyetin aralarında bulunan zahirî muhalefet, bu üç cihetle mutabakata inkılab eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci bir cevap: Ey arkadaş! Kur’an-ı Kerîm tarih, coğrafya muallimi değildir. Ancak âlemin nizam ve intizamından bahisle, Sâni’in marifet ve azametini cumhur-u nâsa ders veren mürşid bir kitaptır. Binaenaleyh bunda iki makam vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Makam: Nimetleri, ihsanları, merhametleri göstermekle delail-i zahiriyeyi beyan etmekten ibarettir. Bu itibarla arz, semavattan evveldir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Makam: Azamet, izzet, kudret delillerini gösterir bir makamdır. Bu cihetle semavat, arzdan evveldir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ثُمَّ mâba’dinin mâkablinden bir zaman sonra vücuda geldiğine delâlet eder ki buna “terahi” denilir. Demek burada arz ile semavat arasında bir uzaklık vardır. Bu uzaklık, arzın semavattan evvel halk edildiğine göre zatîdir. Aksi halde rütebî ve tefekkürîdir. Yani semavatın hilkati birinci ise de tefekkürce rütbesi ikincidir, arzın hilkati ikinci ise de tefekkürü birincidir. Yani evvela arzın tefekkürü, sonra semavatın tefekkürü lâzımdır. Buna göre ثُمَّ ile اِسْتَوٰى arasında اِعْلَمُٓوا وَ تَفَكَّرُوا mukadderdir. Takdir-i kelâm: ثُمَّ اِعْلَمُٓوا وَ تَفَكَّرُوا اَنَّهُ اسْتَوٰى ilâ âhirdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ÜÇÜNCÜ MESELE: سَبْعَ kelimesi hakkındadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Semavatın dokuz tabakadan ibaret olduğu, eski hikmetin hurafelerinden biridir. Onların o hurafevari fikirleri, efkâr-ı âmmeyi istila etmişti. Hattâ bazı müfessirler, bazı âyetlerin zahirini onların mezheplerine meylettirmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hikmet-i cedide ise feza denilen şu boşlukta yalnız yıldızların muallak bir vaziyette durmakta olduklarına kaildir. Bunların mezhebinden, semavatın inkârı çıkıyor. Ve bu iki hikmetin birisi ifrata varmışsa da ötekisi tefritte kalmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şeriat ise Cenab-ı Hakk’ın yedi tabakadan ibaret semavatı halk etmiş olduğuna hâkimdir ve yıldızların da balık gibi o semalar denizlerinde yüzmekte olduklarına kaildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hadîs ise semanın مَوْجٌ مَكْفُوفٌ den ibaret bulunduğunu emrediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu hak olan mezhebin, altı mukaddime ile tahkikatını yapacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Mukaddime: Şu geniş boşluğun esîr ile dolu olduğu, fennen ve hikmeten sabittir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Mukaddime: Ecram-ı ulviyenin kanunlarını rabteden ve ziya ve hararetin emsalini neşir ve nakleden fezayı doldurmuş bir madde mevcuddur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Mukaddime: Madde-i esîriyenin yine esîr olarak kalmak şartıyla, sair maddeler gibi muhtelif teşekkülatı ve ayrı ayrı nevileri vardır. Buhar ile su ve buzun teşekkülatları gibi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Mukaddime: Ecram-ı ulviyeye dikkat edilirse tabakaları arasında muhalefet görünür. Evet, yeni teşekküle ve in’ikada başlamış milyarlarca yıldızlardan ibaret Kehkeşan ile anılan tabaka-i esîriye, sabit yıldızların tabakasına muhaliftir. Bu da manzume-i şemsiyenin tabakasına ve hâkeza yedi tabakaya kadar birbirine muhalif tabakalar vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci Mukaddime: Araştırmalar neticesinde sabit olmuştur ki bir maddede teşkil, tanzim, tesviyeler vaki olursa birbirine muhalif tabakalar husule gelir. Bir madenden kül, kömür, elmas meydana gelir; ateşten alev, duman husule gelir. Müvellidü’l-mâ ile müvellidü’l-humuzanın imtizacından su, buz, buhar tevellüd eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altıncı Mukaddime: Şu müteaddid emarelerden anlaşıldı ki semavat müteaddiddir, şeriat sahibi de yedidir demiştir, öyle ise yedidir. Maahâzâ yedi, yetmiş, yedi yüz sayıları Arap üsluplarında kesret için kullanılır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Pek geniş bulunan Kur’an-ı Kerîm’in hitaplarına, manalarına, işaretlerine dikkat edilmekle bir âmîden tut bir veliye kadar bütün tabakat-ı nâsa ve umum efkâr-ı âmmeye olan müraatları, okşamaları fevkalâde hayrete, taaccübe mûcibdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela سَبْعَ سَمٰوَاتٍ kelimesinden bazı insanlar hava-i nesîmiyenin tabakalarını fehmetmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öbür bazı da arzımız ile arkadaşları olan hayattar küreleri ihata eden nesîmî küreleri fehmetmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir kısım da seyyarat-ı seb’ayı fehmetmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir kısmı da manzume-i şemsiye içinde esîrin yedi tabakasını fehmetmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir kısım da şu bildiğimiz manzume-i şemsiye ile beraber altı tane daha manzume-i şemsiyeyi fehmetmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir kısım da esîrin teşekkülatı yedi tabakaya inkısam ettiğini fehmetmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Her bir kısım insanlar, istidatlarına göre feyz-i Kur’an’dan hisselerini almışlardır. Evet Kur’an-ı Kerîm, bütün şu mefhumlara şâmildir diyebiliriz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Cümle: هُوَ الَّذٖى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى الْاَرْضِ جَمٖيعًا : Bu cümlenin beş vecihle mâkabliyle irtibatı vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Vecih: Evvelki âyet, vücud ve hayat nimetlerine işarettir. Bu âyet, beka ve bekanın esbab ve levazımatına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Vecih: Kur’an-ı Kerîm vaktâ ki evvelki âyetle beşer için mertebelerin en yükseği olan rücûu ispat etti, sâmi’in zihnine şöyle bir sual geldi: “Şu zelil insanların bu yüksek mertebeye liyakatleri nereden gelmiştir?” Kur’an-ı Kerîm bu cümle ile o suali şöylece cevaplandırmıştır: “Bütün dünya dest-i itaat ve teshirine verilen insanın, elbette Hâlık’ının yanında büyük bir mevkii vardır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Vecih: Evvelki âyet beşer için haşir ve kıyametin vücuduna işaret etmesi, sâmi’ce güya “Beşerin ne kıymeti vardır ki onun saadeti için kıyamet kopacak?” diye vârid olan sual, bu âyetle: “Arz bütün müştemilatıyla istifadesi için yaratılan ve bütün enva itaat ve emrine verilen insan, netice-i hilkattir. Elbette ve elbette onun saadeti için kıyamet kopacaktır.” diye cevaplandırılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Vecih: Evvelki âyet, kıyamette esbab ve vesaitin ortadan kalkmasıyla, insanın mercii yalnız Cenab-ı Hakk’a münhasır kalacağına işaret etmiştir. Bu âyet ise dünyada da insanın merci-i hakikisi Cenab-ı Hakk’a münhasır olduğunu söylüyor. Zira esbab ve vesaitin arkasında, kudretin şuâı görünür; tesir onundur, esbab ise perdedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci Vecih: Evvelki âyet, saadet-i ebediyeye işarettir. Bu âyet de saadet-i ebediyenin insana verilmesini iktiza eden ve sebep olan Cenab-ı Hak’tan sebkat etmiş fazl ve in’ama işarettir ki kendisine arzın müştemilatı ihsan edilmiş insanın elbette saadet-i ebediyeye liyakati vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ : Bunun mâkabliyle cihet-i irtibatı dörttür:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Cihet: Arz ve sema “tev’em” yani ikizdirler, birbirinden ayrılmazlar; zikirde, fikirde daima beraber dolaşıyorlar. Bu cümleden evvelki cümlede arz zikredildiği gibi bu cümlede de sema zikredilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Cihet: Beşerin arzdan istifadesini ikmal ve itmam eden ancak semavatın tanzimidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Cihet: Evvelki âyet, ihsan ve fazl delillerine işaret etmiştir. Bu âyet de kudret ve azamete işaret ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Cihet: Bu cümle, beşerin istifadesi yalnız arza münhasır olmadığına, sema dahi onun istifadesine teshir edildiğine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ : Bu cümlenin mâkabliyle irtibatı, üç çeşittir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- كُنْ ile فَيَكُونُ arasındaki irtibat gibidir. Nasıl ki memurun husulü كُنْ emrine bağlıdır, semavatın tesviyesi de اِسْتَوٰى ya bağlıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Kudretin taallukuyla iradenin taalluku arasındaki irtibat gibidir. Yani اِسْتَوٰى iradenin taallukuna “tesviye” de kudretin taallukuna benzer bir irtibattır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Netice ile mukaddime arasında bulunan irtibat gibidir. Çünkü semavatın tesviyesi, mukaddimesi olan اِسْتَوٰى ya terettüp eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلٖيمٌ : Bu cümle mâkabliyle iki vecihle merbuttur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Vecih: Bu cümledeki ilm-i küllî, semavatın tanzim ve tesviyesine delil olduğu gibi tanzim ve tesviyenin vücudu da ilm-i küllînin vücuduna delildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Vecih ise: Evvelki cümle kudret-i kâmileye, bu cümle ise küllî ve şümullü ilme delâlet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cümlelerin nüktelerini beyan edeceğiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
هُوَ الَّذٖى … الخ Bu cümle mâkabliyle bağlı değildir. Ancak müste’nife olup beş sual ile cevaplarına işarettir ki bundan önce beyan edildiğinden tekrarına lüzum yoktur. هُوَ الَّذٖى deki هُوَ mübtedadır, اَلَّذٖى sılasıyla beraber haberdir. Bu cümlede mübteda ile haberin tarifleri tevhide işaret olduğu gibi hasra da delâlet eder. Yani müştemilat-ı arziyenin halkı Cenab-ı Hakk’a münhasır olduğu gibi Hâlık’ı da yalnız Cenab-ı Hak’tır. Bu hasr ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ cümlesinde اِلَيْهِ nin takdimiyle hasıl olan hasra delildir. Yani müştemilat-ı arziyenin halkı Cenab-ı Hakk’a münhasır olduğu için kıyamette merciiyet de Cenab-ı Hakk’a münhasırdır. اَلَّذٖى sılasıyla beraber haberdir. Haberin aslı ve müstahakkı, nekre olmaktır. Burada marife olarak gelmesi, hükmün zahir ve malûm olduğuna işarettir. Yani “Cenab-ı Hakk’ın müştemilat-ı arziyenin Hâlık’ı olduğu malûm ve zahirdir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Menfaat için kullanılan لَكُمْ deki ل eşyanın hilkaten mubah, helâl, menfaatli olarak yaratılıp bazı arızalardan dolayı haram olmuş olduklarına işarettir. Mesela ağyarın malı, ismet-i şer’iye için haram olmuştur. İnsanın eti, hürmet ve keramet için; zehir, zarar için; laşe eti, necaset için haram olmuşlardır. Ve keza her bir şeyde bir fayda, bir menfaat olduğuna remizdir. Ve keza beşer için her şeyde bir menfaati bulunduğuna remizdir. Evet, hangi şey olursa olsun, beşere bir cihetten bir istifadeyi temin eder, velev ibret almak için olsun. Ve keza arzın karnında istikbal insanlarını intizar eden pek çok rahmetin hazine ve definelerinin bulunduğuna remizdir. لَكُمْ câr ve mecrurunun مَا فِى الْاَرْضِ üzerine takdimi, beşere ait istifadelerin her gayeden evvel ve evlâ olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Umumu ifade eden مَا her şeyde menfaatleri aramaya insanları tergib ve teşvik içindir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فِى الْاَرْضِ daki فٖى nin عَلٰى ya tercihi, en çok menfaatlerin arzın karnında olduğuna ve arzın karnındaki eşyanın taharrisine insanları teşci ettiğine işarettir. Ve keza arzın içindeki maden ve maddelerin istifade-i beşer için yaratılışı, arzın içinde henüz keşfedilemiyen anâsır ve maddelerden –tekâlif-i hayatın zahmetlerinden müstakbelin insanlarını kurtaracak– bazı gıdaî vesaire maddelerin vücudu mümkün olduğuna delâlet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
جَمٖيعًا : Arzdaki bazı eşyanın abes ve faydasız olduklarına ait evhamı def’etmek içindir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ثُمَّ اسْتَوٰى daki ثُمَّ arzın hilkatiyle semavatın tesviyesi arasındaki Cenab-ı Hakk’ın ef’al ve şuunatının silsilesine işarettir. Ve keza beşere menfaat hususunda, semavatın tesviyesi arzın hilkatinden rütbece uzak olduğuna delâlet eder. Îcaz ve ihtisar için اَرَادَ اَنْ يُسَوّٖى yerinde اِسْتَوٰى denilmiştir. اِسْتَوٰى kelimesinin istimali, burada mecazdır. Yani hedefe kasdını hasredip sağa sola bakmayanlar gibi semavatın tesviyesini irade etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِلَى السَّمَٓاءِ : Bu semadan maksat, semavatın maddesi olan buhardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَسَوّٰيهُنَّ deki ف tefrîi ifade ettiğine nazaran, tesviyenin istivaya bağlanması; فَيَكُونُ nün كُنْ emrine veya kudretin taalluku iradenin taallukuna veya kazanın kadere olan terettüblerine benziyor ve takibi ifade ettiğine göre, mukadder bazı fiillere îmadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Takdir-i kelâm: نَوَّعَهَا وَنَظَّمَهَا وَدَبَّرَ الْاَمْرَ بَيْنَهَا فَسَوّٰيهُنَّ…الخ den ibarettir. Yani “Nevilere ayırdı, tanzim etti, aralarında lâzım gelen emirleri, tedbirleri yaptı; sonra yedi tabakaya tesviye etti.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
سَوّٰى : Yani “Muntazam, müstevî; envaı, eczaları mütesavi olarak yarattı.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
هُنَّ : Bu zamirin cem’i, semavat olacak maddenin nevilere münkasım olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
سَبْعَ tabiri, semavat tabakalarının kesretine işarettir ve bu tabakaların teşekkülat-ı arziyenin edvar-ı seb’asıyla sıfât-ı seb’aya münasebettar olduğuna îmadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
سَمٰوَاتٍ : Bu semaların bir kısmı, seyyarat balıklarına denizdir; bir kısmı da sabit yıldızlara mezraadır; bir kısmı da sema çiçekleri hükmünde olan “derârî” yıldızlara bahçe ve bostandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلٖيمٌ : Bu و atıf içindir. Halbuki burada atfın tarafeyni arasında münasebet yoktur. Öyle ise bu münasebeti bulmak için takdire ihtiyaç vardır. Şöyle ki: وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ “Öyle ise bu büyük ecramın Hâlık’ı odur.” وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلٖيمٌ “Öyle ise o ecramdaki sanatı tanzim, tahkim eden odur.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İlsakı ifade eden بِكُلِّ kelimesindeki ب ilmin, malûmdan infikâk ve infisalinin mümkün olmadığına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
كُلِّ tamimi ifade eden bir edattır. Burada ifade ettiği tamimden hiçbir şeyin, hiçbir ferdin tahsisi ve daire-i şümulünden ihracı yoktur. Bu itibarla مَا مِنْ عَامٍ اِلَّا وَقَدْ خُصَّ مِنْهُ الْبَعْضُ olan kaide-i külliyeyi tahsis ediyor. Çünkü kendisi bu kaidenin şümulünden hariç kalmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
شَىْءٍ : Bu kelime; vâcib, mümkin, mümteniye şâmildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَلٖيمٌ : Yani zatı ile ilim arasında zarurî, lüzumî bir sübut vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 28. âyet|Bakara Suresi 28. âyet]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 30. âyet|Bakara Suresi 30. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_28._%C3%A2yet&amp;diff=1706</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 28. âyet</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_28._%C3%A2yet&amp;diff=1706"/>
		<updated>2016-10-26T20:42:12Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 26-27. âyetler|Bakara Suresi 26-27. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 29. âyet|Bakara Suresi 29. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمٖيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيٖيكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani “Ne suretle Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Halbuki sizin hayatınız yoktu, o size hayatı verdi; sonra sizi öldürecektir, sonra yine hayat verecektir, sonra ona rücû edip gideceksiniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âyetlerin nazmına ait üç vecih, bu âyette de caridir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin mâkabliyle irtibatı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Kur’an-ı Kerîm, vaktâ ki insanları ibadete ve Allah’a iman etmeye davet etti. Ve imanın itikad edilecek esaslarıyla yapılacak hükümlerini icmalen, delillerine işareten zikretti. Evvelce mücmelen işaret edilen delilleri tazammun eden nimetlerin ta’dadıyla, bu âyette de zikretmeye avdet etti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet bu âyetle, en büyük nimet olan hayata işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci âyetle, beka nimetine işaret edilmiştir. Evet, semavat ve arzın tanzimatı, hayatın kemal ve saadetini temin eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü âyetle, beşerin kâinat üzerine tafdil ve tekrimine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü âyetle, beşere talim-i ilim nimetine işaret yapılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nimetlerin suretine, yani nimet oldukları cihete bakılırsa; inayet-i İlahiyeye delil oldukları gibi ibadete de delildirler. Çünkü nimetleri verene şükür, vâcibdir; küfran-ı nimet, aklen de haramdır. Eğer o nimetlerin hakikatlerine bakılırsa mebde ve meâdi ispat eden delillerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bu âyet, geçen kâfir ve münafıkların bahsine de nâzırdır. Onun için taaccübü ifade etmekle inkârı tazammun eden كَيْفَ ile yapılan istifham, onların tehditlerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu cümlelerin aralarındaki irtibat ve münasebetlerden bahsedeceğiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Kur’an-ı Kerîm, evvelce gaibane yaptığı hikâyeden sonra, burada hitaba başladı. Bu da belâgatça malûm bir nükte içindir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnsan, bir adamın fenalığından, ayıplarından bahsederken hiddeti, gazabı o kadar galebe eder ki hayalen, hayalî bir ihzar ile hitap suretiyle kendisine tevcih-i kelâm etmeye başlar. Veya iyiliklerinden bahsederken şevki ve aşkı galeyana gelir, hemen hayalinin karşısına getirir, kendisine hitap ile konuşmaya başlar. Bu “iltifat” ile tesmiye edilen bir kaidedir. Bu kaidenin lisan-ı Arap’ta büyük bir mevkii vardır. İşte Kur’an-ı Kerîm bu kaideyi takiben كَيْفَ تَكْفُرُونَ diyerek, sîga-i hitap ile onlara tevcih-i kelâm etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra vaktâ ki bu makamda takip edilen maksat; iman, ibadet etmek ve küfran-ı nimet etmemek, küfrü reddetmek gibi geçen usûl ve esasları ispat için lâzım olan delilleri zikretmektir ve delillerin en vâzıhı, ahval-i beşer silsilesinden istifade edilen delillerdir ve nimetlerin en büyüğü, o silsilenin ukde ve düğümlerindedir. Kur’an-ı Kerîm وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمٖيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيٖيكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ olan âyet-i kerîme ile beş düğümlü, müretteb o silsile-i acibeye işaret etmiştir. Biz de o beş düğümü, beş meselede hall ve beyan edeceğiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Mesele: كُنْتُمْ اَمْوَاتًا ukdesini, düğümünü açıyor. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnsanın cesedini teşkil eden zerreler, âlemin zerratı içinde camid, dağınık bir şekilde iken bakarsın ki mahsus bir kanun ile muayyen bir nizam ile intizam altına alınarak âlem-i anâsıra gönderilir. Âlem-i anâsırda sâkit, sakin, gizli bir vaziyette iken birdenbire kafile kafile, muayyen bir düstur ile yevmî bir intizam ile bir kasd ve hikmet altında âlem-i mevalide intikal eder. Âlem-i mevalidde de sükût içinde iken birdenbire acib, garib bir tarz ile nutfeye inkılab eder. Sonra müteselsil inkılablar ile alaka olur; sonra mudga olur, sonra et, kemik olur. Bu inkılabların her birisi, evvelkisine nisbeten daha mükemmel ise de lâhikine göre mevattır yani hayatsızdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Mevt, hayatın zevalidir. Halbuki o zerrelerde hayat yoktur ki zevali mevt olsun?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Mevtin o zerrelere ıtlak edilmesi, mecazdır. Sebebi ise üçüncü, dördüncü düğümleri zihne kabul ettirmek üzere, zihin için bir hazırlamadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Mesele: فَاَحْيَاكُمْ düğümünü açıyor. Evet hayat, kudret-i ezeliyenin en büyük ve en ince ve en acib bir mu’cizesidir ve bütün nimetlerden üstündür ve mebde ve meâdin bürhanlarından en zahir bürhandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, hayat nevilerinin en ednası nebat hayatıdır. Hayat-ı nebatiyenin başlangıcı, çekirdekte veya habbede hayat düğümünün uyanıp açılmasıdır. Bunun keyfiyeti o kadar zahir, o kadar umumî, o kadar me’luf iken zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar hikmet-i beşerden ve felsefesinden gizli kalmıştır. İşte hayatın ne derece ince olduğu anlaşıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza hayatı olmayan bir cisim, en büyük bir dağ da olsa tektir, yetimdir, mekânından başka bir şeyle münasebeti yoktur. Lâkin bal arısı gibi küçük bir cisim, hayata mazhar olduğu zaman, bütün kâinatla münasebettar olur ve her şeyle alışveriş yapar; hattâ diyebilir ki: “Kâinat benim mülkümdür, benim yerimdir.” Kâinatın her tarafına gider, havassıyla tasarruf eder, bütün eşya ile kesb-i muarefe eder. Bilhassa hayat-ı insaniye tabakasına çıkan hayat, aklın nuruyla âlemleri gezmiş olur. Âlem-i cismanîde tasarruf ettiği gibi âlem-i ruhanîde gezer, âlem-i misale seyahat eder; kendisi o âlemleri ziyarete gittiği gibi o âlemler de onun ruhunun âyinesinde temessül etmekle iade-i ziyaret etmiş gibi olurlar. Hattâ insan “Âlem, Allah’ın fazlıyla benim için halk olunmuştur.” diyebilir. Hayat-ı insaniye; her birisi çok tabakalara şâmil olarak hayat-ı maddiye, hayat-ı ruhaniye, hayat-ı maneviye, hayat-ı cismaniye gibi nevilere ayrılır, inbisat eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek ziya, renk ve cisimlerin görünmesine sebep olduğu gibi; hayat da mevcudatın kâşifi ve sebeb-i zuhurudur. Evet hayat, bir zerreyi bir küre gibi yapar; ashab-ı hayatın her birisi, âlem benimdir diyebilir. Aralarında müzahame ve münakaşa da olmaz, müzahame ve münakaşa yalnız nev-i beşerde olur. İşte hayatın ne büyük bir nimet olduğu anlaşıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza camid, dağınık bazı zerrelerin birdenbire bir vaziyetten çıkıp makul bir sebep olmadığı halde diğer bir vaziyete girmesi, Sâni’in vücuduna zahir bir delildir. Hattâ hayat; hakikatlerin en eşrefi, en temizidir; hiçbir cihetle hısseti yoktur, çirkin bir lekesi yok. Hayatın dışı da içi de her iki yüzü de latîftir. Hattâ en küçük ve hasis bir hayvanın hayatı bile yüksektir. Bunun içindir ki hayat ile kudret arasında zahirî bir sebep tavassut etmiyor. Hayata bizzat kudretin mübaşereti, izzete münafî değildir. Halbuki umûr-u hasiseye kudretin zahiren mübaşereti görünmemek için esbab-ı zahire vaz’edilmiştir. Demek hayatta hısset yoktur. İşte bundan anlaşıldı ki hayat, Sâni’in vücuduna en zahir bir delildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza en basit bir cismin geçirmiş olduğu inkılabat ve tahavvülata dikkatle bakılırsa görülür ki âlem-i zerrattaki zerreler, âlem-i anâsıra intikal edince başka suretlere girerler, âlem-i mevalidde başka suretlere dönerler, nutfede başka vaziyet alırlar, sonra alaka olur, sonra mudga olur, sonra bir insan suretini giyer, ortaya çıkarlar. Bu kadar inkılabat-ı acibe esnasında, zerreler öyle muntazam harekât ve muayyen düsturlar üzerine cereyan ederler ki sanki bir zerre, mesela, âlem-i zerratta iken vazifelendirilmiş ve Abdülmecid’in gözünde yer alıp vazife görmek üzere yola çıkarılmıştır. Bu hali, bu vaziyeti, bu intizamı gören bir zihin, bilâ-tereddüt hükmeder ki o zerreler, bir kasd ile ve bir hikmet altında gönderilir. İşte zerratın hayata mazhariyeti için geçirdiği bu kadar acib ve garib tavırlar, insana ikinci bir hayatın bu hayattan daha kolay ve daha sehil olduğuna da bir kanaat getirir. İşte hayatın mebde ve meâde delil olduğu bu hakikatlerden anlaşıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاَحْيَاكُمْ cümlesi ثُمَّ يُمٖيتُكُمْ cümlesine bir delil gibidir. Hepsi de birlikte كَيْفَ den istifade edilen inkâra delildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Mesele: ثُمَّ يُمٖيتُكُمْ ukdesini açar. Evet, mevtin de hayat gibi mahluk olduğuna, mevtin idam ve adem-i mahz olmadığına delâlet eder. Mevt ancak ruhun ceset kafesinden çıkmasıyla tebdil-i mekân etmesinden ibarettir. Ve keza nev-i beşerde mevcud emarat ve işarat-ı kesîreden kat’iyetle anlaşılır ki insan öldükten sonra bir şeyi bâki kalır, o şeyi de ancak ruhtur. Demek ruhun bekası, hâsse-i zatiyedir. Bu hâsse-i zatiyenin bir fertte mevcud olması, nev’in tamamında mevcud olmasını istilzam etmekle; mûcibe-i cüz’iyenin mûcibe-i külliye hükmünde olduğuna bir misal teşkil ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh mevt, hayat gibi bir mu’cize-i kudrettir. Yoksa hayat şartları bulunmadığından ademin dairesine girmiş değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Ölüm nasıl nimet olur ve ne suretle nimetlerin sırasına dâhil edilmiştir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evvela: Ölüm, saadet-i ebediyeye mukaddimedir; bu itibarla nimet sayılabilir. Çünkü nimetin mukaddimesi de nimettir. Nitekim vâcibin mukaddimesi, vâcib; haramın mukaddimesi, haramdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâniyen: Ölüm, muzır hayvanlarla dolu bir hapisten geniş bir sahraya çıkmak gibidir. Binaenaleyh ruh, ceset kafesinden çıkarsa necat bulur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâlisen: Ölüm olmasaydı küre-i arz, nev-i beşeri istiab edemezdi ve nev-i beşer müthiş perişaniyetlere maruz kalırdı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Râbian: İhtiyarlık yüzünden öyle bir dereceye gelenler var ki tekâlif-i hayatiyeye kādir olamaz, daima ölümünü isterler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunun için ölüm nimettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Mesele: ثُمَّ يُحْيٖيكُمْ ukdesinin beyanındadır. Evet bu hayat, ikinci hayattır ki ölümden sonra haşirden evvel vukua gelir. Demek, hayat-ı uhreviye bu ikinci hayatla başlar. Binaenaleyh bu يُحْيٖيكُمْ deki hitap, yalnız insanlara ait değildir, bi’l-cümle kâinata râcidir. Çünkü bu hayat-ı uhreviye, bütün kâinatın neticesidir. Eğer bu hayat olmasa kâinatta hakikat denilen her şey, zıddına inkılab eder. Mesela nimet nıkmet olur, akıl bela olur, şefkat yılan olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci Mesele: ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ un ukdesi hakkındadır. Evet Cenab-ı Hak, âlem-i kevn ü fesat denilen şu âlemde hüsün kubuh, nef’ zarar gibi zıtları, çok hikmetlere binaen karışık bir tarzda yaratmıştır. Hem de izhar-ı izzet için vesait ve esbabı vaz’etmiştir. Haşir ve kıyamette kâinat tasfiye ameliyatını gördüğü zaman, zıtlar birbirinden ayrılır ve esbab ile vesait de ortadan kalkar; ortadaki perde ve hicab kalktıktan sonra herkes Sâni’ini görür ve hakiki Mâlik’ini bilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tetimme: Mezkûr âyetteki cümlelerin arasındaki irtibatın hülâsasına bir zeyldir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cenab-ı Hak, vaktâ ki onların küfrünü, istifham ifade eden كَيْفَ ile reddetti ve halkı da taaccübe davet etti ve ondan sonra gelen dört büyük inkılabı gösteren dört cümle ile bürhan getirerek ispat etti; o inkılabların her birisi çok tavırlara, vaziyetlere ve mertebelere şâmil olduğu gibi kendinden sonra gelen inkılabları hazırlayıcı birer mukaddime oldu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci inkılaba وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا cümlesiyle işaret edilmiştir. Yani bir insanın cesedini teşkil eden zerrelerin âlem-i zerratta geçirmiş olduğu vaziyetlerden son vaziyetine işarettir ki فَاَحْيَاكُمْ cümlesiyle işaret edilen ikinci inkılaba mukaddime olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hakaik-i kevniyenin en acibi olan şu ikinci inkılab da çok mertebelere, çok tavırlara şâmildir ki son tavrı, vaziyeti ثُمَّ يُمٖيتُكُمْ cümlesiyle işaret edilen üçüncü inkılaba mukaddime olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu inkılab dahi pek çok berzahî tavırlara şâmil olup son vaziyeti ثُمَّ يُحْيٖيكُمْ cümlesiyle işaret edilen dördüncü inkılabda tamamlanır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu dördüncü inkılab dahi birçok kabrî ve haşrî vaziyetlere şâmil olup en son vaziyeti ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ cümlesiyle hitam bulur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek bir zîhayatın cesedi, birinci inkılabın birinci vaziyetinden başlamak üzere daima teceddüd eder, tazelenir. Yani bir libastan, bir kıyafetten çıkar, daha güzel bir libasa bir kıyafete girer. Ve hâkeza böylece saadet-i ebediyeye mazhar oluncaya kadar devam eder. Binaenalâhâzâ bir zîhayatın şu müteselsil vaziyetlerine bakan bir adam, nasıl inkâra cesaret edebilir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi mezkûr âyetteki cümlelerin heyetlerinden bahsedeceğiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Cümle: كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ Bu cümle ile yapılan istifham, o kâfirlerin zihinlerini, gözlerini; yaptıkları kötülüğe, fenalığa çevirtir. Tâ ki bizzat şakavetlerini görsünler belki insafa gelip ikrar ederler. تَكْفُرُونَ deki hitap, Cenab-ı Hakk’ın şiddet-i gazabına işarettir. Çünkü gaybetten hitaba yapılan iltifat ya şiddet-i hiddete veya kesret-i muhabbete işarettir. تَكْفُرُونَ ye bedel لَا تُؤْمِنُونَ nin zikredilmemesi, onların şiddet-i inatlarına işarettir. Çünkü onlar, hakkaniyeti delail ile sabit olan imanı terk ve butlanı bürhanlar ile sabit olan küfrü kabul ettiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا : Bu cümledeki و , vav-ı haliyedir yani mâba’dinin mâkabline hal olduğuna delâlet eder. Demek كُنْتُمْ اَمْوَاتًا , تَكْفُرُونَ nin fâiline haldir. Halin, zevi’l-halin âmili ile beraber olması şarttır. Halbuki burada dört cümle vardır. Bunlardan ikisi mazi, ikisi müstakbel olduklarından zevi’l-halin âmili olan تَكْفُرُونَ ile zamanca mukarin değildirler. Binaenaleyh و ın haliyeti, bir mukaddere işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Takdir-i kelâm: وَتَعْلَمُونَ اِنْ كُنْتُمْ اَمْوَاتًا Bu itibarla تَكْفُرُونَ nin fâiline تَعْلَمُونَ cümlesi hal olur. Öteki cümleler اِنْ e haber olurlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Onlar, birinci ölüm ile bir hayatı bilirlerse de Allah’tan olduğunu bilmezler, inkâr ederler. İkinci hayat ile Allah’a rücûu zaten inkâr ederler?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Cehli izale edecek deliller zahir iken o vechile cehil denilmemesi, belâgatın kaidelerinden biridir. Buna binaen birinci mevt ile birinci hayatın etvar ve ahvaline yapılan dikkat, Sâni’i ikrar ve tasdik etmeye icbar eder ve aynı zamanda evvelki hayat ve mematın Allah’tan olduğunu bilmek, ikinci bir hayatın olacağına da zihni ikna ve icbar eder. Hal böyle iken, cahil telakki ettiğin o kâfirler, âlimler sırasına dâhildirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
كُنْتُمْ deki hitaptan, onların âlem-i zerratta dahi bir nevi vücud ve taayyünleri olduğu anlaşılıyor. Yoksa o zerrat, tesadüf ile rastgele muayyen cisimleri teşkil edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَمْوَاتًا tabiri لَمْ يَكُنْ شَيْئًا مَذْكُورًا nin mealine îmadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاَحْيَاكُمْ : Bu ف takip ve ittisali ifade eder. Yani mâkabliyle mâba’dinin arasında mesafe olmayacaktır. Halbuki burada, mevt ile hayat arasında uzun bir mesafe vardır. Evet fakat bu ف Sâni’i ispat eden delillerin menşeine işarettir ki o zerratın hiçbir vasıta ve esbab olmaksızın cemadiyetten hayvaniyete def’aten intikal etmesi, zihni Sâni’i ikrar etmeye mecbur eder. Ve keza o zerrat, mevat halinde iken vaziyetleri sabit olmadığından şe’nleri ve iktizaları, fâsılasız takiptir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: اَحْيَاكُمْ ün yerine ne için صِرْتُمْ اَحْيَٓاءً denilmemiştir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: اَحْيَاكُمْ hayatın Cenab-ı Hak tarafından i’ta edildiğine sarahaten delâlet eder. صِرْتُمْ اَحْيَٓاءً de o delâlet yoktur. Yalnız “Hayat sahibi oldunuz.” manasına delâlet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ثُمَّ يُمٖيتُكُمْ : Bunun yerine تَمُوتُونَ zikredilmemesi; mevtin, kaderin takdiriyle kudretin büyük bir tasarrufu olduğuna işarettir. Evet, ömr-ü tabiîsini bitirip sonra ölenler pek azdır. Kısm-ı a’zamı, ömr-ü tabiîsi esnasında ölürler. Demek mevt, tabiî bir netice değildir ancak cesedin inhilaliyle dağılmasından ibarettir, yoksa ruhun fenasıyla değildir. Mevt ile ceset dağılır, ruh bâki kalır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ثُمَّ يُحْيٖيكُمْ : Mâkabliyle mâba’di arasında bu’d-u mesafeyi ifade eden ثُمَّ imate ile ikinci ihya arasında kocaman âlem-i berzahın fâsıla olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ : Bu ثُمَّ ise ikinci ihya ile rücû arasında mevcud büyük bir perde ve hicabın bulunduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
تُرْجَعُونَ Yani “Esbab perdesinin keşfiyle, vesaitin tardıyla Allah’a rücû edeceksiniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Allah’a rücû etmek, Allah’tan gelmeyi iktiza eder. Bunun için bir kısım insanlar, Allah ile insan arasında ittisali tevehhüm etmişlerdir ve bazı sofiler de şüpheye düşmüşlerdir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Dünyada insanın vücud ve bekası olduğu gibi âhirette de vücud ve bekası vardır. Dünyadaki vücud, vasıtasız dest-i kudretten çıkar. Dünyada terkip, tahlil, tasarruf, tahavvül ile karışık beka meselesi sâbıkan zikredilen hikmet üzerine esbab, vesait, ilel, meseleye müdahale edip araya girerler. Âhirette ise vücud ve beka, her ikisi de levazımatıyla, terkibatıyla bizzat dest-i kudretten çıkarlar ve herkes hakiki Mâlik’ini bilir. İşte bunu anlayan, rücûun ne demek olduğunu anlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 26-27. âyetler|Bakara Suresi 26-27. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 29. âyet|Bakara Suresi 29. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_26-27._%C3%A2yetler&amp;diff=1705</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 26-27. âyetler</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_26-27._%C3%A2yetler&amp;diff=1705"/>
		<updated>2016-10-26T20:40:15Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 25. âyet|Bakara Suresi 25. âyet]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 28. âyet|Bakara Suresi 28. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْيٖٓى اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا فَاَمَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَ اَمَّا الَّذٖينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًا يُضِلُّ بِهٖ كَثٖيرًا وَ يَهْدٖى بِهٖ كَثٖيرًا وَمَا يُضِلُّ بِهٖٓ اِلَّا الْفَاسِقٖينَ ۞ اَلَّذٖينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مٖيثَاقِهٖ وَ يَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِهٖٓ اَنْ يُوصَلَ وَ يُفْسِدُونَ فِى الْاَرْضِ اُولٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gayet kısacık bir meali: Yani “Cenab-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi hakir, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlukla misal getirmeyi, kâfirlerin keyfi için terk etmez. İmanı olanlar, onun Rablerinden hak olduğunu bilirler. Amma kâfirler, Allah bu gibi hakir misallerden neyi irade etmiştir diyorlar. Allah onun ile çoklarını dalalete atar ve çoklarını da hidayete götürür. Fakat fâsıklardan maada dalalete attığı yoktur. Fâsıklar da ol adamlardır ki Allah’ın taatinden huruçla, misak-ı ezelîden sonra ahidlerini bozarlar ve Allah’ın akrabalar arasında veya mü’minler beyninde emrettiği hatt-ı muvasalayı keserler, yeryüzünde işleri ifsaddır, dünya ve âhirette zarar ve hüsrana maruz kalan ancak onlardır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin de sair arkadaşları gibi mevzu-u bahis olacak vücuh-u irtibatı ve cihat-ı nazmiyesi üçtür. Maahâzâ bu âyetin meali hem mâkabline hem mâba’dine hem Kur’an’ın tamamına bakıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mâba’dine olan vech-i irtibatı: Evet, vaktâ ki Kur’an-ı Azîmüşşan sinekten ankebuttan misal getirdi, karınca ile bal arısından bahsetti; müşrikler, münafıklar, Yahudiler itiraz için fırsat bularak ahmakane dediler ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Allah azametiyle beraber, böyle hasis, hakir şeylerden bahsetmeye tenezzül eder mi? Halbuki ashab-ı kemal, bu gibi kıymetsiz şeylerden bahsetmeye tenezzül etmezler, hayâ ederler.” Kur’an-ı Kerîm bu âyetle ağızlarına vurarak kapattı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mâkabline cihet-i nazım ve irtibatı: Evet, Kur’an’ın ihtiva ettiği sıfât ve mezayanın hiçbir kelâmda, hiçbir kitapta, hiçbir şahısta bulunmadığı sure başında ispat edildiği gibi Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın nübüvveti de Kur’an’ın i’cazıyla ispat edildi. Kur’an’ın i’cazı dahi tahaddi ile yani muhalifleri muaraza, mübareze meydanına davet etmekle ispat edildi. Çünkü muarazaya yapılan davet, sükût ile cevaplandırıldı. Böyle cihan-şümul bir inkılabı söndürmek için yapılan davet üzerine mübareze meydanına gitmeyip sükût etmek, elbette eser-i aczdir. Kur’an-ı Kerîm’in bu ispatlarına karşı kâfirler habt olup ağızlarını açamadıkları gibi nabızları bile felce uğradı. Yalnız Kur’an, her hususta hadd-i kemale bâliğ olduğundan uzaktan uzağa bazı ufak itiraz taşlarını atmışlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: “ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا ve اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ gibi âdi, kıymetsiz misallerden Kur’an’ın getirdiği temsiller, yüksek kelâmların kemaline yakışmaz. Bu gibi temsiller, beyne’n-nâs yapılan mükâlemelere, konuşmalara benziyorlar.” diye mugalata ile halt etmişlerdir. Kur’an-ı Kerîm onların o haltlarını bu âyetle başlarına vurmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Acele etme, burada bir parça durmak icab eder. Onların pek vâhî ve zayıf şüpheleri vardır. Bu şüpheler, müteselsil bazı vehimlerden neş’et etmiştir. O vehimler de bazı mugalatalardan husule gelmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onların Kur’an’ın kemalini tenzil etmek için Kur’an’ın temsillerini insanların temsillerine kıyas etmeleri kıyas-ı maalfârıktır, aralarında dünyalar kadar fark vardır. Onları mugalata ile bu kıyasa sevk eden noktalar:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Onlar her şeye, me’luflarına baktıkları nazar ile bakıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Onlar insanın zihninin, fikrinin, lisanının, sem’inin cüz’î olduklarını ve cüz’î olduklarından kasden ve bizzat iki şeye beraber taalluk edemediklerini nazara almışlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Himmetin yüksek ve alçak kısımlarını tefrik eden mikyasın, iştigal ve ihtimamdan ibaret olduğunu düşünmüşlerdir. Yani yüksek şeylere ihtimam edenin himmeti yüksektir, alçak işlerde iştigal edenin himmeti alçaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Kıymet ve azametin, himmet nisbetinde olduğunu zannetmişlerdir. Hattâ küçük veya alçak bir şeyi, yüksek ve büyük şahıslara isnad etmezler. Güya azîm insanlar, kıymeti olmayan şeylere tenezzül etmezler ve zayıf, küçük bir şey, o büyük himmet ve azameti tahammül edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte o boş kafalılar, bu noktalara istinaden Cenab-ı Hakk’ı da insanlara kıyas ederek diyorlar ki: “Allah celal ve azametiyle insanların konuştukları gibi nasıl insanlar ile tekellüm etmeye tenezzül eder? Ve bu cüz’î ve hakir şeylerden nasıl bahseder? Azametine yakışır mı?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba o süfeha takımı; Allah’ın iradesi, ilmi, kudreti gibi sair sıfatlarının da küllî, umumî, şâmil, muhit olduklarını bilmezler mi? Ve yine bilmezler mi ki Cenab-ı Hakk’ın azametine mikyas ancak mecmu âsârıdır, yalnız bir eser mikyas olamaz! Ve yine bilmezler mi ki Cenab-ı Hakk’ın tecellisine mizan olacak, kâffe-i kelimatıdır ki eşcar kalem, denizler mürekkep olsa o kelimatı yazıp bitiremezler. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Bu mealdeki âyette bir mübalağa, bir müzayede görünür. Fakat hakikate, vakıa bakılırsa ziyadelik yoktur. Çünkü “kelime” bir manayı ifade eden şeye denir. Amma nahvîlerin lafız ile takyid ve tahsis ettikleri, onlara mahsus bir ıstılahtır. Evet biri kāl, diğeri hal olmak üzere iki lisan vardır. Lisan-ı kālin kelimatı elfaz ise lisan-ı halin kelimatı da ahvaldir. Binaenaleyh kudsî şairin وَفٖى كُلِّ شَىْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ dediği gibi; kitab-ı kebir-i kâinatta yaratılan herhangi bir şey, Hâlık’ın azametine delâlet eden bir kelime-i haliyedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşcar ile denizler, kâinat kitabında mevcud kelimat-ı haliyelerin yazılmasına kâfi geldiği takdirde, o denizlerin katreleri, o ağaçların zerreleri birer halî kelime olduğundan, onların da yazılması için mürekkep, kalem lâzımdır. Öyle ise onlar için de onlar kadar başka eşcar ve denizler lâzımdır. Ve hâkeza her bir birincinin katreleri ve kelimatı yazıldıktan sonra, ona da onun kadar ikinci bir takım eşcar ve denizler lâzımdır. Hal böylece ilâ gayrı’n-nihaye teselsül eder gider. Cenab-ı Hakk’ın kelimatı, yani Cenab-ı Hakk’ın azametine delâlet eden kelimat-ı haliyesi bitmez. Demek hakikatte اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّٖى وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهٖ مَدَدًا âyetinin ifade ettiği manada hiçbir cihetle mübalağa, müzayede yoktur belki tenakus vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mütercim Abdülmecid&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela şems; âkıl, ihtiyar ve irade sahibi farz edilse ziyasını bütün âleme neşrettiği bir sırada pis, mülevves bir zerre de onun ziyasından istifade ettiği vakit, şemse karşı “Ne için bu pis, bu mülevves zerre ile meşgul oldu ve ne için ona ziyasını verdi?” diye itiraz edilebilir mi? Hâşâ! Şemsin azametine bir nakîse gelir mi? Yok.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh gayet büyük olan bu âlemi, büyük bir sanat ile ve büyük bir ihtimamla halk ettiği gibi cevher-i fert ile tabir edilen zerre de onun destgâh-ı kudretinden çıkan bir eser-i sanatıdır. Çünkü o büyük kudretin nazarında cevahir-i fert, yani zerrelerle nücum-u seyyare, yani gezici yıldızlar müsavidirler. Zira o büyük Allah’ın kudreti, ilmi, iradesi, kelâmı, zatî sıfatlarıdır. Zat-ı Akdes’e lâzımdırlar. Onlarda teceddüd yok, ziyade ve noksan olmaya kabiliyet yok, tagayyürleri yok ki mertebeleri olsun. Maahâzâ acz bu sıfatların zıddı olduğundan onların içine girip oturamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh kudret-i İlahiyede zerre ile şems arasında fark yoktur. Mesela, terazinin her iki gözünde iki güneş veya iki zerre bulunduğu farz edilse aralarında müsavat ve muvazene bulunduğundan hariçten bir kuvvet bir gözüne basarsa öteki göz havaya kalkar. İster o gözde zerre olsun, ister güneş olsun, o kuvvete göre farkları yoktur; ikisi de birdir. Kezalik mümkin olan bir şeyin tarafeyni yani vücud ve ademi arasında, terazinin gözleri gibi müsavat olduğundan kudret-i ezeliye hangi tarafa basarsa öteki taraf heba gibi havaya kalkar. Güneş, sinek, zerre bu hususta hepsi de birdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Zerre gibi küçük şeyler veya âdi fiiller, Hâlık’ın halkıyla vücuda geldikleri için onun daire-i ilminde dâhil oldukları bedihîdir. Bu itibarla onlardan bahsetmekte bilbedahe müşahat (münakaşa etmek) yoktur. Kur’an-ı Kerîm اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطٖيفُ الْخَبٖيرُ âyetiyle bu sırra işaret etmiştir. Yani halk eden Hâlık, mahlukunu bilmez mi ve bilmemesinin imkânı var mı? Öyle ise mahlukundan ne için bahsetmesin, ne için mahlukuyla konuşmasın?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Mugalata: Onlar “Kur’an’ın üslupları ve şivesi altında bir insanın timsali görünür.” diyorlar. Çünkü Kur’an’da bahsedilen âdi işler ve hakir şeyler, insanların arasında yapılan muhavere ve konuşmalar gibidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cahil herifler bilmezler mi ki söylenilen bir kelâm, bir cihetten mütekellimine bakarsa birkaç cihetten de muhatabına bakar. Çünkü muhatabın ahvalini nazara almak lâzımdır ki söylenilen söz o ahvalin iktizası üzerine söylensin. Binaenaleyh Kur’an’ın muhatabı beşerdir. Kur’an’ın maksadı da tefhimdir. Yani beşerin bilmediği şeyleri bildirmektir. Buna binaendir ki belâgatın iktizası üzerine Kur’an, beşerin hissiyatıyla memzuç olan üsluplarını giyer ve şivesiyle söyler ki beşerin fehmi söylenilen sözden tevahhuş edip ürkmesin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, yüksek bir insan, bir çocukla konuştuğu zaman çocukların şivesiyle konuşursa çocuğun zihnini okşamış olur. Çocuğun fehmi, onun çat pat söylediği sözler ile ünsiyet peyda eder; söylediklerini dinler ve anlar. Aksi halde o insan ile o çocuk arasında bir malûmat alışverişi olamaz. Allah ile beşer arasındaki ahz u i’talar da böyledir. Eğer Cenab-ı Hak beşere i’ta edeceği malûmatı beşerin terazisiyle tartıp vermezse beşer kat’iyen ne bakar ve ne de alır. Çünkü beşer ancak alışmış olduğu terazisinin dilinden anlar, bu fennî terazilerin dilinden anlamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Hakikaten eşyanın hakareti, hısseti; kudretin azametine, kelâmın nezahet ve nezaketine münafîdir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Bazı şeylerde veya işlerde görünen hakaret, çirkinlik eşyanın mülk cihetine aittir. Yani dış yüzüne nâzırdır ve bizim nazarımızda öyle görünür. Ve bunun için eşya ile yed-i kudret arasına perde olarak esbab-ı zahiriye vaz’edilmiştir ki sathî nazarımızda yed-i kudretin o gibi eşya ile mübaşereti görünmesin. Fakat melekût ciheti yani içyüzü ise şeffaf ve yüksektir. Kudretin taalluk ettiği bu cihette, hiçbir şey kudretin taallukundan hariç değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, azamet-i İlahiye esbab-ı zahiriyenin vaz’ını iktiza ettiği gibi vahdet ve izzet-i İlahiye de kudretin bütün eşyaya şümulünü ve kelâmın her şeye ihatasını iktiza ederler. Maahâzâ bir zerre üstünde zerreler ile yazılan bir Kur’an, sahife-i semada yıldızlar ile yazılacak Kur’an’dan hüsün ve güzellikte aşağı değildir. Ve keza (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Sivrisineğin başında mızrak gibi bir hortum vardır. Filin başına konar, hortumunu filin hortumuna batırır, fil kaçmaya başlar, hiçbir suretle elinden kurtulamaz. Demek Cenab-ı Hak, sivrisineği file galip ve hâkim kılmıştır. Binaenaleyh hilkatçe dûn ise de cesaret hususunda faiktir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mütercim Abdülmecid&amp;lt;/ref&amp;gt;) bir sivrisineğin yaratılışı, sanatça filin hilkatinden dûn değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kelâm sıfatı da aynen kudret sıfatı gibidir. Bir çocukla konuşup söz anlatmak, bir feylesofla konuşmaktan aşağı değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Şu temsillerde görünen hakaret-i zahiriye neye aittir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: O gibi haller temsil getirene ait değildir ancak mümessel-i lehe aittir. Yani kime ve ne şeye temsil getirilmişse ona aittir. Zaten kelâmın güzelliği, belâgatı; mümessel-i lehe mutabakatı nisbetindedir. Evet, bir padişah bir çobana, çobanlara mahsus bir abâ, bir palto ve kelbine de bir kemik verirse “Padişah iyi yapmadı.” diye kimse itiraz edemez. Çünkü her şeyi lâyıkına vermiştir. Binaenaleyh mümessel-i leh ne kadar hakir olursa temsili de o kadar hakir olur ve ne kadar büyük olursa temsili de o kadar büyük olur. Evet sanemler pek âdi, hakir olduklarından Cenab-ı Hak, sineği (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Bir a’rabînin taptığı bir sanemi varmış. Bir gün ibadete gitmiş. Bakmış ki bir tilki sanemin başına bevletmiş. Bu hali görünce اَرَبٌّ يَبُولُ الثَّعْلَبَانُ بِرَاْسِهٖ demekle sanemi kırmış atmış. Demek sanemlerin hakaretinden yalnız sinekler değil, tilkiler de başlarına çıkar, telvis eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mütercim Abdülmecid&amp;lt;/ref&amp;gt;) onlara musallat kılmıştır; ve ibadetleri de o kadar çirkindir ki نَسْجُ الْعَنْكَبُوتِ ile yani örümceğin ağıyla tabir edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Mugalata: Onlar diyorlar ki: “Hakikati izhar etmekte aczi îma eden bu gibi temsilata ne ihtiyaç vardır?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Kur’an’ı inzal etmekten maksat, cumhur-u nâsı irşad etmektir. Cumhur ise avamdır. Avam-ı nâs, çıplak olan hakaiki göremez; ülfet peyda etmedikleri akliyat-ı mahzayı ve mücerredatı fehimleri alamaz. Bunun için Cenab-ı Hak, lütuf ve ihsanıyla hakikatleri onların ülfet ettikleri bir libas ile bir şive ile göstermiştir ki tevahhuş edip ürkmesinler. Bu bahis, müteşabihat bahsinde geçmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin cümleleri arasındaki irtibata gelelim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْيٖٓى اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا cümlesi onların îrad ettikleri aşağıdaki müteselsil itirazları reddediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Allah’ın beşer ile konuşmasında ve onlara kahr ve itab etmekte ve onlardan şikayet etmekte ne hikmet vardır? Halbuki bu gibi şeylerden anlaşılır ki âlemde insanın da başka bir tasarrufu, bir tesiri vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- İnsanlar arasında cereyan eden konuşmalar gibi temsillerin getirilmesi… Zira bu Kur’an’ın beşer kelâmı olduğuna alâmettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Kelâmın arkasında, üslupların arasında insanın timsali görünür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Hakaik, temsilatla tasvir ediliyor. Bu ise hakikati izhar etmekten âciz olduğuna delâlet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Getirilen temsiller âdi temsillerdir. Bu ise mütekellimin zihni inhisar altında olduğuna emaredir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- Hakir ve kıymetsiz şeylerden temsiller getiriliyor. Bu da mütekellimin zayıf olduğuna delildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
7- Getirilen temsillere mecburiyet olmadığından terki zikrinden evlâdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
8- Bilhassa ehl-i izzetin hayâ ederek tenezzül etmedikleri şeylerden temsil getirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerîm bu itiraz silsilesini اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْيٖٓى اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا … الخ cümlesiyle bir darbede kırmış ve yıkmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Eşyanın içyüzleri yüksek ve şeffaf olduğundan, bu yüzlerden bahsetmek azamet ve celale münafî olmadığı gibi uluhiyetin iktizası üzerine dış yüzleri çirkin görünenlerin bahsedilmekten, zikredilmekten hariç tutulmaları, uluhiyet kanununa muhaliftir. Çünkü bir hâkim, tebaasından Çingeneleri hukuk-u medeniyeden ihraç etmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Belâgat ve hikmetin iktizası üzerine, hakir manaları ifade için hakir temsillerin zikrinde bir muhalefet yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Âdi temsillerde bir beis yoktur, terbiye ve irşad öyle ister.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- İnayet-i İlahiyenin iktizası üzerine, hakaik temsilatla tasvir edilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Rububiyet ve terbiyenin iktizasına binaen, insanları kendi aralarında cereyan eden muhavereleri, üslupları, şiveleriyle irşad etmek lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- Hikmet ve nizamın iktizası üzerine, Cenab-ı Hakk’ın insanlar ile konuşması zarurîdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Cenab-ı Hak insanlara cüz-i ihtiyarî vermekle, onları âlem-i ef’ale masdar yaptı. O âlem-i ef’ali bir nizam altına almak üzere kelâmını, yani Kur’an’ını da o âlem-i ef’ale gönderdi. Binaenaleyh tanzif ve tanzim için yapılan İlahî bir program, itirazlara mahal olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاَمَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümleyi evvelki cümle ile bağlayan alâkaya gelince: Evvelki cümledeki hükmü ispat için bu cümle, bir delilin yolunu gösteriyor ve zihne gelen vehimleri de def’ediyor. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Her kim inayet-i ezeliye ile rububiyet-i İlahiyeyi göz önüne getirip Allah canibinden, kudretin azameti altında bakarsa بَعُوضَةً ve emsaliyle getirilen temsillerin, belâgat kanunlarına muvafık ve Cenab-ı Hak’tan hak olduğunu tasdik eder. Fakat her kim nefsinin emri altında mümkinatı nazara alarak bakarsa şüphesiz vehimler onu havalandırır, dalaletin bataklığına atar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu iki taife insanların meseli, şöyle iki şahsın meseline benzer ki: Onlardan birisi yukarıya, diğeri aşağıya gider. Her ikisi de pek çok su arklarını görürler. Yukarıya giden şahıs, doğru çeşmenin başına gider, suyun menbaını bulur; tatlı, temiz bir su olduğunu anlar. Sonra o çeşmeden teşaub edip dağılan bütün arkların temiz ve tatlı olduklarına hükmeder ve hangi arka tesadüf ederse tatlı ve temiz olduğunda tereddüt etmez. İşte bu itibarla, kendisine vehimler tasallut etmezler. Aşağıya giden öteki şahıs ise arklara bakar, suyun menbaını göremediğinden her rast geldiği ark suyunun tatlı olup olmadığını anlamak için delilleri, emareleri aramaya mecbur olur. Bundan dolayı vehimlere maruz kalır. Edna bir vehim, o kafasızı yoldan çıkarır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yahut o iki taifenin misali, ellerinde bir âyine bulunan iki şahsın misaline benzer ki birisi âyinenin şeffaf yüzüne bakar, içinde kendisini gördüğü gibi çok şeyleri de görebilir. Öteki adam ise âyinenin renkli yüzüne bakar, bir şey anlayamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Allah’ın sun’una, ef’aline, kelâmına, temsilatına, üsluplarına; inayet ve rububiyetini mülahaza etmekle beraber Allah’ın canibinden bakmak lâzımdır. Bu bakış da ancak nur-u imanla olur. Bu itibarla vehimler olsa bile ancak örümcek ağının kıymet ve kuvvetinde olur. Eğer mümkinat cihetinden cüz’î fikriyle, müşteri nazarıyla bakarsa zayıf bir vehim bile onun nazarında bir dağ gibi olur. Cûdi Dağı’nı gözün rü’yetinden men’eden sineğin kanadı gibi; zayıf, küçük bir vehim de hakikati onun gözünün görmesinden setreder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاَمَّا الَّذٖينَ كَفَرُوا Bu cümlenin evvelki cümle ile cihet-i irtibatı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, temsilat-ı Kur’aniyedeki hikmeti fehmetmek için Allah canibinden nur-u imanla bakmak lâzım olduğuna evvelki cümle ile işaret edilmiştir. Bu cümlede ise mezkûr temsilattaki hikmetin adem-i fehmini intac eden ve aynı zamanda evham ve bahaneler yuvasına giden yol gösterilmiştir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Alçak nefis tarafından her şeyi karanlıklı gösteren küfür zulmetiyle temsilat-ı Kur’aniyeye bakan olursa; tabiî o temsilatın hikmetini anlayamaz, evhama kapılır. Kalbindeki marazın yardımıyla, her vehim onun nazarında bir dev kesilir, tarîk-i hakkı kaybeder, tereddütlere maruz kalır. Sonra istifhama, yani sorup sual etmeye başlar; içinden çıkamaz, en nihayet iş inkâra dayanır, inkârın içinde kalır. Kur’an-ı Kerîm ihtisar ve kinaye tarîkıyla onların inkârı tazammun eden istifhamlarına مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًا cümlesiyle işaret etmiştir. Ve bu işaret içindir ki evvelki cümlede mezkûr olan يَعْلَمُونَ ye mutabakat için burada لَا يَعْلَمُونَ nin zikri lâzım iken مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًا denilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يُضِلُّ بِهٖ كَثٖيرًا وَيَهْدٖى بِهٖ كَثٖيرًا : Bu cümle, onların temsilatının sebebini, ille-i gaiyesini anlamak üzere مَاذَا ile yaptıkları istifhama cevaptır. Fakat Kur’an-ı Kerîm usûl ittihaz ettiği îcaz ve ihtisara binaen, temsilatın âkıbetini yani temsilata terettüp eden dalalet ve hidayeti, ille-i gaiye menzilesinde göstermiştir. Evet dalalet ve hidayet, temsilata illet olamaz. Eğer illet olsa cebir olur. Ancak temsilatın sebep ve ille-i gaiyesi, cumhur-u avamı ikaz ve irşaddır. Sanki onlar “Ne için böyle oldu? Ne için i’caz bedihî olmadı? Ne için Allah’ın kelâmı olduğu zarurî olmadı? Ne için bu temsilat yüzünden vehimlere meydan verildi?” diye birçok sualleri ortaya çıkardılar. Kur’an-ı Kerîm يُضِلُّ بِهٖ كَثٖيرًا وَيَهْدٖى بِهٖ كَثٖيرًا cümlesiyle o sual kümesini dağıttı. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O temsilatı nur-u iman ile tefekkür edenin nur-u imanı inkişaf eder, kuvvet bulur. Küfür zulmetiyle ve tenkit hırsıyla bakanın da zulmeti ziyadeleşir ve gözü kör olur. Çünkü nazarîdir, bedihî değildir. Evet bu temsilat, temiz ve yüksek ruhları, mülevves ve alçak ruhlardan tefrik içindir. Bu da yüksek istidatları neşv ü nemalandırmakla pis istidatlardan temyiz içindir. Bu dahi sağlam fıtratları, mücahede ile bozuk ve hasta fıtratlardan ayırmak içindir. Bunu da imtihan-ı beşer istilzam ediyor. Bunu dahi sırr-ı teklif iktiza etmiştir. Teklif ise saadet-i beşer içindir. Saadet ise tekemmülden sonradır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Diyorsun ki “Teklif, saadet içindir.” Halbuki ekser-i nâsın şakavetine sebep, tekliftir. Teklif olmasaydı bu kadar tefavüt-ü şakavet de olmazdı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Cenab-ı Hak, verdiği cüz-i ihtiyarî ile ef’al-i ihtiyariye âlemini kesbiyle teşkil etmeye insanı mükellef kıldığı gibi ruh-u beşerde vedia olarak ekilen gayr-ı mütenahî tohumları sulamak ve neşv ü nemalandırmak için de beşeri teklif ile mükellef kılmıştır. Eğer teklif olmasaydı, ruhlardaki o tohumlar neşv ü nema bulamazdı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, nev-i beşerin ahvaline dikkatle bakılırsa görülür ki ruhun manen terakkisini, vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve terakkisini telkîh eden yani aşılayan, şeriatlardır; vücud veren, tekliftir; hayat veren, peygamberlerin gönderilmesidir; ilham eden, dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve insandaki bu kadar kemalât-ı vicdaniye ve ahlâk-ı hasene tamamen yok olurlardı. Fakat insanların bir kısmı, arzu ve ihtiyarıyla teklifi kabul etmiştir. Bu kısım, saadet-i şahsiyeyi elde ettiği gibi nev’in saadetine de sebep olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Amma insanların büyük bir kısmı, ihtiyarı ile küfrü kabul ve tekâlif-i İlahiyeyi reddetmişlerse de teklifin bazı nevilerinden süzülen terbiyevî, ahlâkî vesaire güzel şeyleri aldıklarından, teklifin o nevilerini zımnen ve ıztıraren kabul etmiş bulunurlar. İşte bu itibarla, kâfirin her sıfatı ve her hali kâfir değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: İnsanlardan büyük bir kısmın şakaveti meydanda iken yalnız küçük bir kısmın saadeti nasıl nev’in saadetine sebep olur ki “Şeriat rahmettir.” diyorsunuz. Halbuki nev’in saadeti ya bütün efradın veya kısm-ı ekserisinin saadetiyle olabilir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Altına yüz yumurta bırakılan tavuk, o yumurtadan yirmisini civciv çıkarıp seksenini ifsad etse bu tavuk, yumurta nevine hizmet etmiş olur. Çünkü bir civciv, bin yumurtanın annesi olabilir. Veya yüz tane çekirdek toprağa ekilse ve su ile sulanıp bilâhare yirmisi neşv ü nema bulup hurma ağacı olsa ve sekseni çürüyüp mahvolsa yirmi çekirdeğin sümbüllenip ağaç olmasına sebep olan su, elbette çekirdek nevine hizmet etmiş olur. Veyahut bir maden ateşte eritilse beşte biri altın, mütebâkisi toprak çıksa; elbette ateş, o madenin kemaline, saadetine sebep olur. Binaenaleyh teklif de insanların beşte birini kurtarsa o beşte birin saadet-i neviyeye sebep ve âmil olduğuna kat’iyetle hükmedilebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maahâzâ yüksek hissiyat ile güzel ahlâkın neşv ü neması ancak mücahede ve içtihadla olur. Evet sağ el, daima çalıştığı için sol elden daha kuvvetlidir. Ve bir hükûmet, mücahede ettikçe cesareti artar, terk ettiği zaman cesareti azalır ve bi’n-netice cesaret de hükûmet de söner, mahvolur. Ve keza her şeyin ve her işin tekâmülü, zıtlarının mukabele ve rekabet etmeleriyle olur. Mesela, hidayetin tekâmülüne dalalet yardım ettiği gibi imanın tekâmülüne de küfür yardım eder. Çünkü küfür ve dalaletin ne derece pis ve zararlı olduklarını gören bir mü’minin imanı ve hidayeti, birden bine çıkar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu iki cihet, teklifin eser ve semeresidir. Ve bu iki cihet itibarıyla teklif, saadet-i neviyenin yegâne âmilidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَمَا يُضِلُّ بِهٖٓ اِلَّا الْفَاسِقٖينَ : Bu cümlenin mâkabliyle münasebeti: Evet, Kur’an-ı Kerîm يُضِلُّ بِهٖ كَثٖيرًا cümlesinde dalalete atılanlar kimler olduğunu beyan etmeyip mübhem bıraktığından sâmi’ korktu. “Acaba o dalalete atılanlar kimlerdir? Sebep nedir? Kur’an’ın nurundan zulmet nasıl geliyor?” diye sorduğu bu üç sual, şu cümle ile cevaplandırılmıştır ki: “Onlar, fâsıklardır. Dalalete atılmaları, fısklarının cezasıdır. Fısk sebebiyle, fâsıklar hakkında nur nâra, ziya zulmete inkılab eder.” Evet, şemsin ziyasıyla pis maddeler taaffün eder, kokar, berbat olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلَّذٖينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مٖيثَاقِهٖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِهٖٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِى الْاَرْضِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümlenin evvelki cümle ile vech-i nazmı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet bu cümle ile fısk, şerh ve beyan edilmiştir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fısk; haktan udûl, ayrılmak, hadden tecavüz, hayat-ı ebediyeden çıkıp terk etmektir. Fıskın menşei; kuvve-i akliye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i şeheviye denilen üç kuvvetin ifrat ve tefritinden neş’et eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet ifrat veya tefrit, delillere karşı bir isyandır. Yani sahife-i âlemde yaratılan delail, uhûd-u İlahiye hükmündedir. O delaile muhalefet eden, Cenab-ı Hak’la fıtraten yapmış olduğu ahdini bozmuş olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza ifrat ve tefrit hayat-ı nefsiye ve ruhiyenin maraz ve hastalığını intac eden esbabdandır. Buna fıskın birinci sıfatı olan يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ cümlesiyle işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza ifrat ve tefrit, hayat-ı içtimaiyeye karşı isyan ateşini yakan iki âmildir. Evet, bu âmiller hayat-ı içtimaiyeyi nizam ve intizam altına alan rabıtaları, kanunları keser atar. Evet, şehvet veya gazap haddini aşarsa ırz ve namuslar pâyimal olur, masumlar mahvolur. Buna da fıskın ikinci sıfatı olan وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِهٖٓ اَنْ يُوصَلَ cümlesiyle işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza dünya nizamının bozulmasını intac edip fesat ve ihtilale sebebiyet veren iki ihtilalcidirler. Buna dahi fıskın üçüncü sıfatı olan وَيُفْسِدُونَ فِى الْاَرْضِ cümlesiyle işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, fâsık olan kimsenin kuvve-i akliye ve fikriyesi itidali kaybedip safsatalara düşerse itikadata ait rabıtaları kesmekle, hayat-ı ebediyesini yırtar atar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza kuvve-i gazabiyesi hadd-i vasatı tecavüz ederse hayat-ı içtimaiyenin hem yüzünü hem astarını yırtar, altüst eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza kuvve-i şeheviyesi haddi aşarsa heva-i nefse tabi olur, kalbinden şefkat-i cinsiye zâil olur, kendisi berbat olacağı gibi başkalarını da berbat edecektir. Bu itibarla fâsıklar hem nevinin zararına hem arzın fesadına çalışmış olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اُولٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ : Bu cümle, evvelki cümlenin neticesi ve aynı zamanda tekididir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvelki cümlede ahdi bozmak, sıla-i rahmi kesmek, arzda fesat yapmak gibi fâsıkın cinayetlerini korkunç bir şekilde söyledikten sonra, bu cümlede evvelki tehdit ve korkuyu tekid için fâsıkın cinayetlerinin netice ve cezasını şöyle beyan etmiştir: “O fâsıklar, âhiretlerini verip dünyayı aldıkları gibi hidayeti dalaletle tebdil eden kafasız adamlardır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi üçüncü vazifeye geldik. Yani bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin heyetlerinden bahsedeceğiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela bunu bilmek lâzımdır ki Kur’an-ı Kerîm’in âyetleri ve âyetlerin cümleleri ve cümlelerin heyetleri; saniye, dakika, saatleri sayan saatin milleri gibidirler. Millerin her ikincisi birincisine yardım ettiği gibi bir âyet bir maksadı takip ettiği zaman, cümleleri de o maksadın etrafında dolaşırlar; cümlelerin heyetleri dahi cümlelerin izini takip ediyorlar. Vaziyetleri öyle bir noktaya gelir ki halleri, lisan-ı hal ile şu beyti okuyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ وَكُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُشٖيرُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani “Söylediğimiz sözler ayrı ayrı ise de senin hüsnün birdir. Bütün sözlerimiz, o hüsn-ü cemale işaret ediyorlar.” Bunun içindir ki Kur’an-ı Kerîm’in selaseti ve yüksek belâgatı ve nakşındaki inceliği tabaka-i i’caza vâsıl olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْيٖٓى اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümledeki kelimelerin nüktelerinden bahsedeceğiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنَّ kelimesi hem hükmün hakikate bağlı olduğuna hem hükümde vaki olan tereddüt ve inkârların def’ine delâlet eder. Öyle ise bu اِنَّ âyetin başında zikredilen müteselsil tereddütlere işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَللّٰهَ kelimesi, bundan önce zikredilen Cenab-ı Hak ile mümkinat arasında yaptıkları kıyastaki hatayı, zihnin gözüne sokuyor. Yani “Nasıl Allah diyorsunuz ve nasıl Allah’ı mümkinata kıyas ediyorsunuz, Allah unvanını taşıyan zat, mümkinata kıyas edilebilir mi?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: لَا يَسْتَحْيٖى Hayâ, nefsin sıkılmasıyla yüzde peyda olan kızartıdan ibaret olduğundan, Cenab-ı Hak hakkında bu kelimenin kullanılması muhaldir; muhali nefyetmekte fayda yoktur. Binaenaleyh لَا يَسْتَحْيٖى yerinde لَايَتْرُكُ denilmiş olsaydı muhaliyete mahal kalmazdı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: بَعُوضَةً ile yapılan temsili iktiza eden ve hüsnünü takdir eden hikmet, belâgat vesaire gibi esbaba karşı temsili terk etmek isteyen, hayâdan maada tek bir esbab yoktur. Hayâ da Cenab-ı Hak hakkında muhaldir. Öyle ise o temsili terk etmeye aslâ sebep bulunmadığına işareten لَا يَسْتَحْيٖى kelimesi لَايَتْرُكُ kelimesine tercih edilmiştir. Çünkü لَايَتْرُكُ kelimesi, bu manayı ifade edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yahut يَسْتَحْيٖى nin zikri, onların ahmakçasına söyledikleri اَمَا يَسْتَحْيٖى رَبُّ مُحَمَّدٍ اَنْ يُمَثِّلَ بِهٰذِهِ الْمُحَقَّرَاتِ yani “Muhammed’in Rabb’i bu hakir şeylerden temsil getirmeye hayâ etmez mi?” diye söyledikleri sözlerindeki يَسْتَحْيٖى kelimesine müşakelet ve müşabehet içindir. Kur’an-ı Kerîm belâgatça kıymetli olan مُشَاكَلَةً فِى الصُّحْبَةِ üslubuna binaen, onların kullandıkları يَسْتَحْيٖى kelimesini aynen kullanmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onların bu sözlerine müşakelet ve müşabehet nokta-i nazarından اَنْ يَضْرِبَ yerinde مِنَ الْمَثَلِ الْحَقٖيرِ denilmesi, müşabeheti saklamak için daha münasip olurdu. Fakat bu münasebetin nazara alınmaması, latîf bir üsluba işarettir ki: Temsiller, mühür veya imzalar gibi tasdik ve ispat içindir. Nasıl ki yazılan bir şey mühürlenmekle tasdik edilmiş olur, aynen bunun gibi söylenilen bir söz de bir misal ile tasdik ve ispat edilmiş olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yahut اَنْ يَضْرِبَ ile paranın darbına îma edilmiştir. Yani temsillerin darbı ve darb-ı meseller, sikkenin darbı kadar kelâma kıymet veriyor. Yani nasıl ki sikke; gümüş ve altına kıymet veriyor, darb-ı meseller de kelâmlara o nisbette kıymet ve itibar veriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bu işaretle, vehimleri def’etmek için temsillerin güzel bir vasıta olduklarına ve temsillerin bid’a olmayıp belâgat sahasında işlek ve güzel bir cadde olduğuna îma edilmiştir. Evet durub-u emsal, malûm kaidelerdendir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Daha kısa ve muhtasar olan ضَرْبٌ masdarı üzerine اَنْ يَضْرِبَ nin fiil sîgasıyla tercihen zikredilmesi, itirazlarının menşei bizzat temsil olmayıp بَعُوضَةً nin hakareti olduğuna işarettir. Çünkü temsiller haddizatında kıymetli olup itirazlara mahal değildirler. Zira اَنْ يَضْرِبَ fiildir. Fiil, müstakil ve sabit olmadığından sanki latîftir. Mütekellimin kasdı onda durmuyor, mef’ule geçiyor. Masdar olan ضَرْبٌ ise isimdir. İsim, müstakil ve sabit olduğu için sanki kesiftir. Mütekellimin kasdını cezbedip mef’ule vermemesi ihtimali vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْيٖى ضَرْبَ الْبَعُوضَةِ مَثَلًا denilmiş olsaydı استحيا mahalli ضَرْبٌ olurdu. Halbuki istihyanın mahalli بَعُوضَةً dir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مَثَلًا : Bundan murad, temsilin hâsiyeti olan aklî bir şeyi, hissî bir şeyle ve aslı olmayan mevhum bir şeyi muhakkak ve mevcud olan bir şeyle ve gaib olan bir şeyi, hazır bir şeyle tasvir etmektir. مَثَلًا deki tenkirden anlaşılır ki burada medar-ı nazar, bizzat meselin zatıdır, sıfatları değildir. Sıfatları ise makamın iktizasına veya mümessel-i lehin haline havale edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مَا tamimi ifade ettiğinden, kaidenin umumî olduğuna işarettir ki cevap yalnız onların itiraz ettikleri şeye münhasır kalmasın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بَعُوضَةً : Pek çok küçük ve hakir şeyler ve hayvanlar bulunduğu halde بَعُوضَةً nin tahsisi, inde’l-bülega temsil için istimali çok olduğuna binaendir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَمَا فَوْقَهَا : Yani kıymet ve belâgatça baûdanın (sinek) mâfevki veya küçüklükte baûdanın mâdûnu veyahut hem kıymette hem küçüklükte baûdanın mâdûnu olan şeyler. Fakat مَا فَوْقَهَا tabiri, küçük şeyin belâgatça daha garib, hilkatçe daha acib olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاَمَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَاَمَّا الَّذٖينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümlenin evvelki cümleden teferru ve teşaub ettiğini ifade eden ف bu cümleyi her iki şıkkıyla intac eden zımnî ve gizli bir delile işarettir. Tasviri şöyle olsa gerektir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cenab-ı Hak, temsili terk etmez. Zira belâgatın iktiza ettiği bir temsildir. Belâgatın iktiza ettiği şey terk edilmez. Öyle ise Cenab-ı Hak bu temsili terk etmez. Binaenaleyh insafı olan, o temsilin beliğ, hak ve Allah’tan olduğunu bilir. İnat ile bakan adam ise hikmetini bilmez, tereddüde düşer, sorar, sual eder, en nihayet istihkar ile inkâra girer.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Mü’min, insaflı olduğu için Allah’tan olduğunu tasdik eder. Kâfir olan adam inatçı olduğundan “Bunda ne fayda var?” der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَمَّا : Bu اَمَّا şart edatıdır. Dâhil olduğu her iki cümleyi birincisi melzum, ikincisi lâzım; veya evvelkisi şart, ötekisi meşrut olmak üzere, ikincisini birinci ile bağlar. Evet, bu اَمَّا iki cümle arasında lüzumu tesis etmek için vaz’edilmiştir. Binaenaleyh burada فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ cümlesinin اَلَّذٖينَ اٰمَنُوا cümlesine lâzım ve zarurî olduğuna delâlet eder. Yani imanı olanın şe’ni, onun hak olduğunu bilmektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kendisinden daha kısa olan اَلْمُؤْمِنُونَ kelimesine bedel اَلَّذٖينَ اٰمَنُوا denilmesi, onun hak olduğunu bilmek “iman sebebiyle olduğuna” ve keza onun hak olduğunu bilmek “iman olduğuna” işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Belâgat nokta-i nazarından makama daha münasip olan اَنَّهُ الْبَلٖيغُ cümlesine tercihen اَنَّهُ الْحَقُّ denilmesi, onların itirazlarından kasdettikleri son neticeye işarettir. Çünkü onların maksatları, Allah’tan olduğunu nefyetmektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَنَّهُ الْحَقُّ hakkaniyetin o temsile hasredilmesinden anlaşılır ki takbih edilmeyip istihsan edilen yalnız بَعُوضَةً temsilidir. بَعُوضَةً nin gayrısı ve بَعُوضَةً den daha iyisi, ayıplardan hâlî olsa bile, belâgatça بَعُوضَةً nin yerini tutamaz. Çünkü yalnız ayıplardan selâmet, kemale delil olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنْ رَبِّهِمْ : O temsilin, Rablerinden nâzil olduğunu ifade eden bu kayıt, onlar itirazlarına hedef ittihaz ettikleri, o temsilin nüzulü olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاَمَّا الَّذٖينَ كَفَرُوا : Bu اَمَّا evvelki اَمَّا gibi mâkabllerindeki icmali tafsil etmekle, tahkik ve tekidi ifade ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلَّذٖينَ كَفَرُوا nun اَلْكَافِرُونَ kelimesine tercihen zikredilmesi, onların bu inkârı, kalplerinde rüsuh peyda eden küfürden neş’et ettiğine ve onun için onları yine küfre götürdüğüne işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvelki cümledeki يَعْلَمُونَ nin mutabakatı için burada فَلَا يَعْلَمُونَ denmesi münasip iken, onun yerine zikredilen فَيَقُولُونَ îcaz ve ihtisar için mukadder olan hallerden kinayedir. Takdir-i kelâm: “Küfrü olan adam, hakikati bilmez, tereddüde düşer, inkâra girer, istifham şeklinde istihkar eder, hakir görür.” Ve keza kendileri dalalette oldukları gibi ağızlarıyla halkı da dalalete sürüklediklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يُضِلُّ بِهٖ كَثٖيرًا وَيَهْدٖى بِهٖ كَثٖيرًا : Bu cümleden evvelki cümlede اَلَّذٖينَ اٰمَنُوا mukaddem olduğuna nazaran, burada ona münasip olan يَهْدٖى بِهٖ nin takdimi lâzım iken يُضِلُّ بِهٖ takdim edilmiştir. Çünkü bu kelâmdan maksat, inkâr edenlerin itirazlarını reddetmektir. Buna binaen يُضِلُّ بِهٖ kesb-i ehemmiyet ettiğinden takdim hakkını kazanmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Dalalet yerine يُضِلُّ, hidayet yerine يَهْدٖى yani masdardan fiile olan udûlden maksat nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Fiil-i muzari teceddüd ve istimrara delâlet ettiğinden; yirmi üç sene devam eden nüzul-ü Kur’an’ın parça parça teceddüdü nisbetinde, onların zulmet-i küfriyelerine kat kat zulmetlerin ilâvesine sebebiyet verdiğine, mü’minlerin de nüzulün teceddüdü nisbetinde nur-u imanlarının derece derece yükselmesine bâis olduğuna işarettir. Ve keza bu cümle مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ … الخ cümlesiyle işaret edilen istifhama cevap olduğu için her iki fırkanın vaziyetlerini beyan etmek icab etmiştir. Ve bu icaba binaen, masdara tercihen fiil zikredilmiştir. Yani bir fırkanın vaziyeti dalalet, ötekisinin de hidayettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
كَثٖيرًا : Evvelki كَثٖيرًا den kemiyet ve adetçe çokluk irade edilmiştir. İkinci كَثٖيرًا den keyfiyet ve kıymetçe çokluk kasdedilmiştir. Ve aynı zamanda, Kur’an’ın nev-i beşere rahmet olduğunun sırrına işarettir. Evet, insanların az bir kısmının fazilet ve hidayetlerini çok görmek ve göstermek, Kur’an’ın beşere karşı merhametli ve lütufkâr olduğunu gösterir. Ve keza bir fazilet sahibi, bin faziletsize mukabildir. Bu itibarla fazileti taşıyan az olsa da çok görünür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَمَا يُضِلُّ بِهٖٓ اِلَّا الْفَاسِقٖينَ : Evvelki cümlede mutlak ve mübhem olarak zikredilen كَثٖيرًا den hasıl olan vesveseleri, korkuları, tereddütleri bu cümle ile şöyle def’etmiştir ki: “Dalalete gidenler, fâsıklardır. Dalaletlerinin menşei de fısktır. Fıskın sebebi ise kesbleridir. Suç onlarda olup Kur’an’da değildir. Dalaleti halk etmek, yaptıklarının cezası içindir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine bilinmesi lâzımdır ki bu cümlelerin her birisi mâkablini şerh ve beyan eder; mâba’di de onu tefsir eder. Demek her cümle, mâkabline delil, mâba’dine neticedir. İki silsile ile bunu izah edeceğiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Allah, o temsilden hayâ etmez. Çünkü o temsili terk etmez. Hem o temsil, beliğdir. Hem o temsil haktır. Hem o temsil, Allah’ın kelâmıdır. Bunu da mü’min olan kimseler bilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Allah münkirlerin dedikleri gibi o temsilden hayâ etmez. O münkirler “O temsilin terki lâzımdır.” diyorlar. Zira o temsilin hikmetini bilmezler hem “Bunda ne fayda var?” derler. Hem inkâr ediyorlar, zira hakir görüyorlar. Hem işitmeleriyle dalalete girdiler, zira Kur’an onları dalalete attı. Hem onlar fıskla kabuklarından çıktılar hem Allah’a olan ahidlerini bozdular hem sıla-i rahmi kestiler hem arzda Allah’ın nizam ve intizamını ifsad ettiler. Binaenaleyh hâsir ve zararlı onlardır. Dünyada vicdan, kalp ve ruhun azabı ile âhirette de Allah’ın gazabıyla ebedî bir azap içinde kalan onlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلَّذٖينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مٖيثَاقِهٖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِهٖٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِى الْاَرْضِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela bilinmesi lâzımdır ki Kur’an-ı Kerîm’in i’caz ve nazmında şek ve şüpheleri îka eden fâsıkların bilhassa bu makamda, bu cümlede mezkûr sıfatlar ile tavsifleri, pek yüksek ve latîf bir münasebeti taşıyor. Evet, sanki Kur’an-ı Kerîm diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Kur’an-ı ekber denilen kâinatın nizamında kudret-i ezeliyenin i’cazını göremeyen veya görmek istemeyen o fâsıkların; Kur’an-ı Kerîm’in de nazım ve i’cazında tereddütleri ve kör gözleriyle i’cazını göremeyip inkâr etmeleri, baîd ve garib değildir. Zira onlar, kâinattaki nizam ve intizamı tesadüfe ve tahavvülat-ı garibeyi ve inkılabat-ı acibeyi abesiyete ve tesadüfe isnad ettiklerinden, bozulmuş olan ruhlarının gözünden o nizam tesettür edip görünmediği gibi pis fıtratlarıyla da Kur’an’ın mu’ciz olan nazmını karışık, mukaddimelerini akîm, semerelerini acı gördüler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يَنْقُضُونَ : “Örülmüş kalın bir şeridi açıp dağıtmak” manasını ifade eden نَقض tabiri, yüksek bir üsluba işarettir. Sanki Cenab-ı Hakk’ın ahdi; meşiet, hikmet, inayetin ipleriyle örülmüş nurani bir şerittir ki ezelden ebede kadar uzanmıştır. Bu nurani şerit, kâinatta nizam-ı umumî şeklinde tecelli ederek silsilelerini kâinatın envaına dağıtır iken, en acib silsilesini nev-i beşere uzatmıştır ve ruh-u beşerde pek çok istidat ve kabiliyetlerin tohumlarını ekmiştir. Fakat o istidatların terbiyesini ve neticesini cüz-i ihtiyarînin eline vermiştir. O cüz-i ihtiyarînin yuları da şeriatın ve delail-i nakliyenin eline verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh Cenab-ı Hakk’ın ahdini bozmamak ve îfa etmek ancak o istidatları lâyık ve münasip yerlerine sarf etmekle olur. Ahdin nakzı ise bozmak ve parçalamaktan ibarettir. Mesela, bazı enbiyaya iman ve tasdik, bazılarını inkâr ve tekzip; bazı hükümleri kabul, bazılarını red; bazı âyetleri tahsin, bazılarını kabih ve çirkin görmek gibi. Zira böylece yapılan nakz-ı ahd; nazmı, nizamı, intizamı ihlâl eder, bozar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِهٖٓ اَنْ يُوصَلَ Bu cümledeki emir, iki kısımdır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birisi, teşriîdir ki sıla-i rahim ile tabir edilen akraba ve mü’minler arasında şer’an emredilen muvasala hattıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Diğeri, emr-i tekvinîdir ki fıtrî kanunlar ile âdetullahın tazammun ettiği emirlerdir. Mesela ilmin i’tası, manen ameli emrediyor; zekânın i’tası, ilmi emrediyor; istidadın bulunması, zekâyı; aklın verilmesi, marifetullahı; kudretin verilmesi, çalışmayı; cesaretin verilmesi, cihadı manen ve tekvinen emrediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte o fâsıklar, bu gibi şeylerin arasında şer’an ve tekvinen tesis edilen muvasala hattını kesiyorlar. Mesela, akılları marifetullaha, zekâları ilme küs olduğu gibi; akrabalara ve mü’minlere dahi dargın olup gidip gelmiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَيُفْسِدُونَ فِى الْاَرْضِ : Evet fıskla bozulan bir adam, bataklığa düşüp çıkamayan bir şahıs gibi çokların da o bataklığa düşmelerini istiyor ki maruz kaldığı o dehşetli halet, bir parça hafif olsun. Çünkü musibet umumî olursa hafif olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bir şahsın kalbinde bir ihtilal, bir fenalık hissi uyanırsa; yüksek hissiyatı, kemalâtı sukut etmeye başlar; kalbinde tahribata, fenalığa bir meyil, bir zevk peyda olur. Yavaş yavaş o meyil kalbinde büyür; sonra o şahıs bütün lezzetini, zevkini tahribatta, fenalıkta bulur. İşte o vakit o şahıs, tam manasıyla arzda yırtıcı bir hayvan, ihtilali çıkarıp büyüten bir bela, fesadı durmayıp karıştıran bir âfet kesilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Bir fâsıkın fıskıyla arzın müteessir olması akıldan uzaktır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Mademki arzda nizam var, muvazene de olmalıdır. Hattâ nizam muvazeneye tabidir. Binaenaleyh bir makinenin dişleri arasına küçük bir şey düşerse makine müteessir olur, belki faaliyeti de durur. Veya faraza iki dağ bir teraziyle tartılır iken, terazi muvazi olduğu vakit bir gözüne bir ceviz ilâve edilirse muvazenesi bozulur. Dünyanın da manevî nizam makinesi böyledir. Mütemerrid bir fâsıkın fıskı, arzın muvazene-i maneviyesinin bozulmasına vesile olabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اُولٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ : اُولٰٓئِكَ üç şeyi ifade ediyor. Birisi ihzar, ikincisi mahsûsiyet, üçüncüsü uzaklıktır. Demek bu اُولٰٓئِكَ gaib olan o fâsıkları ihzar eder, mahsûs bir şekilde gösterir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Onların ihzarını icab eden sebep nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Sâmi’in talep ve isteğidir. Evet, onların pis ahvalini işiten sâmi’, onlara karşı hissettiği hiddet ve nefretini izale için; hüsran ile tecziye ve tavsiflerinde, sanki onları karşısında hazır olarak görmek istiyor tâ “Oh, oh!” demekle kalbi rahat olsun. Müşahedeleri mümkün olmadığı halde اُولٰٓئِكَ ile mahsûs gösterilmeleri; güya pis ahvalleri, habîs sıfatları ve şöhret ve kesretleri öyle bir hadde bâliğdir ki herkesin nazar-ı nefreti önünde onların o hallerini tecessüm ettirerek mahsûs bir şekilde gösterir. Ve bu işaretten, hasarete mahkûm olduklarının sebebi de anlaşılmış olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O fâsıklara râci olan اُولٰٓئِكَ nin ifade ettiği uzaklık ise onların tarîk-i haktan uzaklıkları öyle bir dereceye bâliğdir ki bir daha tarîk-i hakka rücûları mümkün olmayıp bu yüzden zemme, tahkire müstahak olduklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hasrı ifade eden هُمْ hasaretin onlara münhasır olduğuna delâlet eder. Hattâ mü’minlerin bazı dünya lezzetlerinde hasaretleri, hasaret sayılmaz ve yine mü’minlerden ehl-i ticaretin ticaretlerinde vaki olan zararları hasaret değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْخَاسِرُونَ deki harf-i tarif, cinsi ve hakikati ifade eder. Yani “Hüsran görenlerin hakikatini, cinslerini görmek isteyen varsa onlara baksın.” Ve keza onların meslekleri mahz-ı hasarettir, başka hasaretlere benzemiyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْخَاسِرٖين : Hasaretin mutlak bırakılması, yani bir şeyle takyid edilmemesi, hasaretin bütün envaına şâmil olduğuna işarettir. Mesela, vefa-i ahidde nakz ile hasaret ettiler; sıla-i rahimde kat’ ile, ıslahta ifsad ile, imanda küfür ile, saadet-i ebediyede şakavetle yaptıkları hasaretler gibi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 25. âyet|Bakara Suresi 25. âyet]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 28. âyet|Bakara Suresi 28. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_25._%C3%A2yet&amp;diff=1704</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 25. âyet</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_25._%C3%A2yet&amp;diff=1704"/>
		<updated>2016-10-26T20:36:43Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 23-24. âyetler|Bakara Suresi 23-24. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 26-27. âyetler|Bakara Suresi 26-27. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=وَبَشِّرِ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذٖى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِهٖ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ فٖيهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani “İman eden ve iyi işler işleyen mü’minlere beşaret ver ki altında nehirler akan cennetler onlarındır. O cennetlerden bir meyve yedikleri zaman; bu, bundan evvel yediğimiz meyvedir derler. Birbirine benzer bir surette rızıkları getirilip verilir. Ve o cennetlerde onlar için temiz kadınlar vardır. Ve onlar o cennetlerde de daimî bir şekilde kalacaklardır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Bu âyetin evvela mâkabliyle olan irtibatından bahsedeceğiz. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin geçen âyetler ile mütefavit çok irtibatları vardır. Yani mezkûr cümlelere doğru bu âyetten uzanıp giden muhtelif hatlar vardır. Bakınız, Kur’an-ı Kerîm’in bu âyetle işaret ettiği netice, imanla amel-i salihin semeresi, surenin başında mü’minlere yaptığı medh ü senaya bakıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve yine surenin başında, kâfir ve münafıklara yaptığı zem ve tahkirlerden sonra tuttukları yolun onları ebedî bir şakavete sevk edeceğini beyan etmiştir. Bu âyetle tasrih ettiği saadet-i ebediyenin nurunu göstererek, onların bu büyük nimetleri kaybettiklerinden çektikleri hasretleri tezyid ve arttırmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve yine يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا ile emrettiği bir kısım dünya lezzetlerinin terkine bâis olan ibadetten neş’et eden zahmet ve meşakkatlere karşı, bu âyetle cennetin kapısını açarak cennetin lezaizini göstermekle mü’minlerin kalplerini tatmin ve temin etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve yine teklifin esası ve imanın birinci rüknü olan tevhidi, evvelce ispat etmiştir. Bu âyette dahi tevhidin semeresini ve rahmetin unvanını cennet ve saadet-i ebediye ile göstermiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve yine yukarıda nübüvvet-i Muhammediye (asm) اِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ … الخ âyetiyle işaret edilen i’caz ile ispat edilmiştir. Burada da tebşir ve inzar gibi nübüvvet vazifelerine lisan-ı Kur’an ile işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve yine yukarıda îâd ve inzar yani tahvif ve tehditler yapılmıştır. Burada da vaadler, rağbetler, beşaretler yapılmıştır. Bunların arasındaki münasebet, tezadî bir münasebettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve yine nefsi ve vicdanı, aklın hükümlerine itaatlerini devam ettiren tergib ve terhib, yani ümit ve korku hisleri lâzımdır. Bu hislerin vücud bulup devam etmeleri ancak tergib ve terhib yani ümitlendirmek ve korkutmakla olur. Tergib ve terhibin devamı ancak vicdanda mevcud tahrik edici bir âmirin vücuduyla olur. İşte bu âyetle, tergib hissi uyandırılmıştır. Evvelki âyetler ile de terhib hissi tahrik edilmiştir. Bu itibarla aralarında tezadî bir münasebet vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve yine geçen âyetlerde âhiretin bir şıkkına yani cehenneme işaret yapılmıştır. Bu âyette, ikinci şıkkı olan cennetten haber verilmiştir. Bu itibarla âhiretin her iki şıkkı da zikredilmiş bulunuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Cennet ve cehennem, şecere-i hilkatten ebede doğru uzanıp giden iki daldan tezahür eden iki semeredir ve kâinatın teselsülen gelmekte olan silsilelerinin iki neticesidir ve ebede doğru akıp giden kâinat seylinin iki mahzeni ve iki havuzudur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Cenab-ı Hak, gayr-ı mütenahî hikmetler için bu âlemi, imtihana sahne yaptı; yine sonsuz hikmetler için tagayyürata, tahavvülata, inkılablara mahal olmasını irade etti; ve yine sonsuz gayeler için hayır ile şerri, nef’ ile zararı, hüsün ile kubhu, hülâsa iyilikle kötülüğü karışık bir şekilde cennet ve cehenneme tohum olmak üzere kâinatın şu mezraasına serpti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet mademki bu âlem, nev-i beşerin imtihan meydanıdır ve müsabaka yeridir; iyilikle kötülüğün birbirinden tefrik edilemeyecek derecede muhtelit ve karışık olmaları lâzımdır ki insanların dereceleri tezahür etsin. İmtihan ve tecrübe zamanları bittikten sonra kötü insanlar: وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ “Ey mücrimler! Bir tarafa çekiliniz!” diye olan tüy ürpertici, sâıkavari, şiddetli emr-i İlahîye maruz kalacakları gibi; iyi insanlar da فَادْخُلُوهَا خَالِدٖينَ “Daimî kalmak üzere cennete giriniz.” diye olan Cenab-ı Hakk’ın mün’imane, şefikane, lütufkârane emirlerine mazhar olacaklardır. İnsanlar bu iki kısma ayrıldıktan sonra, kâinat da tasfiye ameliyatına uğrayacak. Kötülüğü, şerri, zararı tevlid eden maddelerin bir tarafa çekilmesiyle cehennemin; iyiliği, hayrı, nef’i doğuran maddelerin de diğer tarafa çekilmesiyle cennetin teçhizatları ikmal edilecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Mukaddime==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyet mâkabliyle beraber kıyamete, haşre işaret eder. Binaenaleyh bu meselede nazara alınacak dört nokta vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Âlemin imkân-ı harabiyetiyle ölümüdür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Harabiyetin vukua gelmesidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Tamir ve ihyasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: Tamirinin imkânı ve vukuudur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela: Harabiyet-i âlem imkân dairesinde olup olmadığından bahsedeceğiz. Evet, âlemde tekâmül kanunu vardır. Bu kanuna tabi olan, neşv ü nema kanununa dâhildir. Bu kanuna dâhil olanın bir ömr-ü tabiîsi vardır. Ömr-ü tabiîsi olanın, ecel-i fıtrîsi vardır; ecelin pençesinden kurtulamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kâinatın ihtiva ettiği envaın ve bu envaın ihata ettiği efradın kısm-ı ekserisi bu kanunlara tabidirler. Binaenaleyh âlem-i sağir denilen insan, ölümden ve harabiyetten kurtulamadığı gibi; insan-ı kebir denilen âlemin de ölümden necatı yoktur. Ve keza kâinatın bir ağacı ölümden, dağılmaktan halâs olmadığı gibi şecere-i hilkatten olan kâinat silsilesinin de harabiyetten kurtuluşu yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, eğer kâinat ömr-ü fıtrîsinden evvel haricî bir tahribata veya Sâni’i tarafından bir hedm ve kıyamete maruz kalmasa bile, fennî bir hesap ile kâinatın öyle bir günü gelecektir ki اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ ۞ اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ۞ اِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ gibi âyetlere mâsadak olacaktır ve insan-ı kebir denilen koca kâinat, şu boşluğu sekeratının bağırtılarıyla dolduracaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nokta: Harabiyet-i âlemin vukua geleceğidir. Evet bütün semavî dinler, âlemin harap olacağında müttefiktirler. Hem her bir fıtrat-ı selime, âlemin öleceğine şehadet eder. Ve kâinatta gözle görünen şu kadar nev’î, ferdî, yevmî, şehrî, senevî tagayyürat, tahavvülat, inkılabların yalnız işaretleriyle değil, sarahatleriyle, kıyametin geleceği sabittir. Eğer bu icmal ile kanaat hasıl edemediysen bir parça izahat verelim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Kâinat dediğimiz şu apartman-ı İlahî öyle ulvi, yüksek, derin, ince nizamlara tabi ve öyle acib garib rabıtalara bağlıdır ki eğer bir duvarı veya bir taşı “Yerinden çık!” emrine hedef olsa derhal âlem, ölüm hastalığına düşer, sekerata başlar; yıldızlar arasında müsademeler, ecram arasında muharebeler vukua gelir. Şu gayr-ı mütenahî boşluk; pek şiddetli sayhalar, pek dehşetli sâıkalar, pek korkunç sesler, sadâlar, gürültüler ve gümbürtülerle dolar. Evet insan-ı kebirin ölümü, küçük bir ölüm değildir. Sekerata başladığı zaman, milyarlarca kürelerin çarpışmasından husule gelen fırtınanın ne tasavvuru ve ne tarifi ve ne de görülmesi imkân dairesinde değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu şiddetli ölüm ile hilkat bayılır, kâinat yayılır, hilkatin yağı ayranı birbirinden ayrılır. Cehennem maddesiyle, aşiretiyle bir tarafa çekilir; cennet de letafetiyle, lezaiziyle ve bütün güzel unsurlarıyla tecelli ve incilâ eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kâinat ilk yaratılışında ebede elverişli olarak sabit bir şekilde yaratılsaydı böyle tagayyüratlı, inkılablı, mâil-i inhidam bir surette yaratılıp bilâhare tahripten sonra ebediyete kabil, metin bir şekilde yapılmasından daha iyi ve daha kısa olmaz mıydı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Vaktâ ki Cenab-ı Hak, hikmet-i ezeliye ile inayet-i ezeliyenin iktizasınca, insanların kabiliyetlerinin tezahürünü ve istidatlarının neşv ü nemasını irade etmekle, nev-i beşeri imtihan ve tecrübeye tabi tuttu, zararları menfaatlere kattı, şerleri hayırların içine attı, güzellikleri çirkinliklerle cem’etti; hepsini birbirine karıştırarak kâinatın hamuru ile beraber yaratılış teknesinde yoğurduktan sonra kâinatı tagayyür, tebeddül, tekâmül kanunlarına tabi tuttu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vaktâ ki imtihan perdesi kapanır ve tecrübe zamanı nihayet bulur ve kâinat tarlasının vakt-i hasadı hulûl eder. Sâni’-i Hakîm inayetiyle, birbiriyle karışık yoğurduğu zıtları tasfiye eder, içlerinden tagayyürü doğuran esbabı ayırır ve ihtilaf maddelerini tefrik eder. Sonra cehennem ebede elverişli olarak metin ve kavî bir cisimle teşekkül ederekوَامْتَازُوا hitabına hedef olur. Cennet ise esasatıyla beraber ebedî ve muhkem bir şekilde tecelli eder ve münceli olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, gerek cehennemi gerek cenneti teşkil eden ecza ve maddeler arasında münasebet vardır, zıddiyet yoktur. Münasebet intizamın şartıdır, nizam da devama sebeptir. Ve keza bu iki menzilin halkı da ebedî oldukları için vücudlarını teşkil eden ecza, tagayyüre maruz değildir. Çünkü dünyadaki cisimlerinin terkip ve tahlilleri arasında muvazene yoktur. Yani cisim bünyelerine girenlerin, çıkanların arasında nisbet yoktur. Onun için inhilale yüz tutarlar. Fakat âhiretteki cisimlerin yapılışı öyle değildir. Eczaları arasında tam manasıyla muvazene vardır ki inhilale mahal kalmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü ve Dördüncü Noktalar: Yani dünyanın ikinci tamiriyle haşrin vukuudur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, tevhid ve nübüvvetin ispatları, yalnız delil-i naklî ile sahih değildir. Çünkü devir lâzım gelir. Evet, Kur’an ve hadîsten ibaret olan naklî delillerin sıhhati, nübüvvetin sıhhat ve sıdkına bağlıdır. Eğer nübüvvet de delil-i naklî ile ispat edilirse muhal lâzım gelir. Bunun için Kur’an-ı Kerîm, tevhid ile nübüvveti delail-i akliye ile ispat etmiştir. Amma haşir meselesinin hem aklî hem naklî deliller ile ispatı sahihtir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Delil-i aklî ile ispatı وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ âyet-i kerîmesinin bahsinde beyan edilmiştir. Hülâsası: Vücudlarında şek ve şüphe olmayan nizam, rahmet ve nimet ancak ve ancak haşrin gelmesiyle ve ikinci bir hayatın tahakkuku ile nizam, rahmet, nimet olabilirler. Eğer haşir gelmezse ve ikinci bir hayat tahakkuk etmezse bunları esmaü’l-ezdaddan addetmek lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Delil-i naklî ise: Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan ile bütün enbiya, haşrin geleceğine ittifak etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aklî ve naklî deliller ise: Fahreddinü’r-Râzî’nin tefsirinde bu kabîl delilleri bildiren âyetler beyan edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Bilhassa hayvanat ve nebatatta daima vukua gelen haşirlere dikkat edip teemmül eden adam, elde edeceği müteferrik emarelerle haşrin vukuuna, hads ile yani bir sürat-i intikal ile hükmedecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi bu âyetin cümlelerini birbirine bağlayan münasebetlere gelelim. Evet, bu âyetin cevherlerini nazmeden ve cümlelerinin silsilesine medar-ı bahis olan nokta, “saadet”tir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Saadet-i ebediye iki kısımdır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci ve en birinci kısmı: Allah’ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci kısmı ise: Saadet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saadet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saadeti ikmal ve itmam eden, hulûd ve devamdır. Çünkü saadet devam etmezse zıddına inkılab eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci kısım saadetin aksamı, tafsilden müstağnidir veya gayr-ı kabildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci kısım saadetin aksamı ise: Evet “mesken”in en latîfi, en cazibedar şekli; etraf-ı erbaası türlü türlü gül ve çiçekler ile müzeyyen, bağ ve bahçelerle muhat, altında sular, nehirler akan kasır ve köşklerdir. Evet, camid kalpleri aşk ve şevkle ihya eden, sönmüş olan ruhları şen ve şâd eden, şairlere sermaye olarak şairane teşbihleri, temsilleri, üslupları ilham eden; sular ile hadravat ve nebatattır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Saadetin ikinci esası olan “ekl” ise me’kûlat (yiyecek) kuvvet verdiği cihetle en iyisi, en lezizi, me’luf olan kısımdır. Yani insana garib, vahşi olmayan şeylerdir. Çünkü ülfetle, o nimetin derece-i kıymeti bilinir; lezzet verdiği cihetle de lezzetin en büyük lezzeti, teceddüd ve tebeddülündedir. Ve keza ekl lezzetini ikmal eden esbabdan biri de o rızkın kendi amelinin ücreti olduğunu bilmektir; ikinci bir sebep de o rızkın menbaının daima göz önünde hazır bulunmasıdır ki kalbi mutmain olsun, rızık için telaş etmesin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Saadetin esaslarından “nikâh” ise: Evet, insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcud bulunmasıdır ki her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar. Evet, bir işte mütehayyir kalan veya bir şeye dalarak tefekkür eden adam velev zihnen olsun, ister ki birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalplerin en latîfi, en şefiki; “kısm-ı sânî” ile tabir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile ruhî imtizacı (geçimi) ikmal eden, kalbî ünsiyet ve ülfeti itmam eden, surî ve zahirî olan arkadaşlığı samimileştiren; kadının iffetiyle, ahlâk-ı seyyieden temiz ve pâk bulunması ve çirkin arızalardan hâlî olmasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Yiyecek, içecek şahsî vücudu ibka etmek içindir. Çünkü vücuddan eriyip ayrılan şeylerin yerini doldurup tamir etmek, yemek ve gıda ile olur. Nikâh da nev’in bekası içindir. Halbuki âhirette eşhas ebedî olduğundan, vücudlarında eriyip ayrılan bir şey yoktur ki gıdaya ihtiyaç olsun ve âhirette tenasül yoktur ki nikâha lüzum olsun?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Yemek, içmek ve nikâhın faydaları, yalnız bekaya ve tenasüle münhasır değildir. Evet şu elemli, kederli âlemde onlarda pek büyük lezzet ve faydalar olsun da lezzetler yeri olan âlem-i saadette ne için daha nezih lezzet ve faydaları olmasın?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Bu âlemde lezzet, elemin def’inden hasıl olur. Halbuki âhirette elem yoktur?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Elemin def’i, lezzetin sebeplerinden biridir. Yoksa lezzet, ona münhasır değildir. Ve keza âlem-i ebedînin bu âleme benzetilmesi, kıyas-ı maalfârıktır. Yani aralarında çok farklar bulunduğundan birbirine benzemez. Cennet ile Horhor Bahçesinin (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Horhor, Van’da müellifin medresesinin adıdır.&amp;lt;/ref&amp;gt;) arasında ne nisbet varsa cennetin lezzetleriyle dünyanın lezzetleri arasında da aynı o nisbet vardır. Cennetin Horhor Bahçesi’nden dereceleri ne kadar çok yüksek ise uhrevî lezzetler de dünya lezzetlerine göre öyledir. Her iki âlem arasında bu büyük tefavüte, İbn-i Abbas لَيْسَ فِى الْجَنَّةِ اِلَّا اَسْمَائُهَا cümlesiyle işaret etmiştir. Yani “Cennette, dünya meyvelerinin yalnız isimleri vardır.” Yani isimleri birdir fakat lezzetleri ayrıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cennette lezzetin devamı meselesi ise: Evet, lezzetin hakiki lezzet olması, zeval görmeyip devam etmesindendir. Zira elemin zevali lezzet olduğu gibi lezzetin zevali de elemdir hattâ zevalinin tasavvuru bile elemdir. Evet, bütün mecazî âşıkların enînleri, bağırıp çağırmaları, bu kısım elemdendir ve bütün divanlarıyla yaptıkları ağlamalar, vaveylâlar, hep mahbubların firak ve zevallerinin tasavvurundan neş’et eden elemdendir. Evet, pek çok muvakkat lezzetler var ki zevalleri daimî elemleri intac ettiği gibi; çok elemlerin zevali de leziz lezzetlere bâis olur. Lezzet ve nimet ise devam etmek şartıyla lezzet ve nimet sayılabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: İnsan, ebed için yaratılmıştır. Onun hakiki lezzetleri ancak marifetullah, muhabbetullah, ilim gibi umûr-u ebediyededir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin cümleleri arasındaki rabıtaları gördük.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi cümlelerinin işgal ettikleri yerler ile münasebetlerine bakacağız:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet وَبَشِّرِ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ bu cümlenin, bu mevki ile münasebeti: Evet Cenab-ı Hak, ibadeti teklif etti ve nübüvveti ispat etti ve Peygamberimizi (asm) tebliğ-i umûra memur yaptı ve dünyevî bazı lezzetlere cevaz vermeyen ve meşakkatleri tazammun eden ibadete mü’minlerin imtisallerini temin etmek için mü’minlere vaad buyurulan tebşirleri tebliğ etmeyi Resul-ü Ekrem’e (asm) emretti. Çünkü o Hazret (asm) inzar ve tahvife (korkutma) memur olduğu gibi; Allah’ın rızasını, lütfunu, kurbiyetini ve saadet-i ebediye gibi tebşiratını da tebliğe memurdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى : İnsanın ihtiyacat-ı zaruriyesi içinde en evvel lâzım olan, mekân ve meskendir. Mekânın en güzeli, nebatat ve eşcara müştemil olan yerlerdir. Ve en latîfi, nebatları arasında suların mecrası olan bahçelerdir. Ve en kâmil kısmı, ağaçlarının arasından akan nehirlerinin çoklukla bulunmasıdır. Kur’an-ı Kerîm bu kısma تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesiyle işaret etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Meskenden sonra insanın en fazla muhtaç olduğu; cismanî lezzetlerden yiyecek, içecektir. Bu kısma da جَنَّة , نَهْر kelimeleriyle işaret edilmiştir. Sonra rızkın en ekmeli, me’luf olan kısımdır ki derece-i kıymeti bilinsin. Meyvelerin lezzeti, teceddüd ve tebeddülündedir. Lezzetin en safisi, hazır ve yakın olanıdır ve en lezizi, amelinin ücreti olduğunu bilmektir. Kur’an-ı Kerîm bu kısma da كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذٖى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ cümlesiyle işaret etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنْ قَبْلُ : Yani “Bundan önce yediğimiz meyvelerdir veya dünyada yediğimiz meyvelerdir.” Çünkü cennetin meyveleri birbirine benzediği gibi dünya meyvelerine de zahiren benzerler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاُتُوا بِهٖ مُتَشَابِهًا : Yani “Rızıkları birbirine müteşabih olarak getirilir.” Hadîste de vârid olduğuna göre, cennetin meyveleri renkçe birdir amma tatları, taamları bir değildir. Bu cümlede meçhul sîgasıyla zikredilen اُتُوا kelimesinden anlaşıldığı gibi rızkın insana götürülmesi, büyük bir şeref ve keramete delâlet ettiğinden büyük bir lezzeti intac ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَلَهُمْ فٖيهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ : Mesken ve me’kelden sonra insanın en ziyade muhtaç olduğu, eşidir. Bu ihtiyacının cennette temin edilmiş olduğuna, bu cümle ile işaret edilmiştir. Evet, insan bir refikaya veya bir refike muhtaçtır ki tarafeyn aralarında, hayatlarına lâzım olan şeyleri muavenet suretiyle yapabilsinler ve rahmetten neş’et eden muhabbet iktizasıyla, yekdiğerinin zahmetlerini tahfif etsinler ve gamlı, kederli zamanlarını, ferah ve sürura tebdil edebilsinler. Zaten dünyada insanların tam ünsiyeti ancak refikasıyla olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَهُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ : İnsan bir nimete veya bir lezzete mazhar olduğu zaman, en evvel fikrini bozan, vesvese veren; o nimetin veya o lezzetin devam edip etmeyeceği düşüncesidir. Bu vesveseli düşünceye mahal kalmamak üzere Kur’an-ı Kerîm, bu cümle ile onların ezvacıyla, lezaiziyle beraber cennette ale’d-devam kalacaklarını tebşir etmekle, o kederli düşünceden kurtarmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetteki cümlelerin sadeflerinde bulunan cevherleri göstereceğiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَبَشِّرِ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesinin başında bulunan وَ harf-i atıftır. Atfın her iki tarafı arasında münasebet lâzımdır. Halbuki burada tebşir ile mâkabli arasında münasebet görünmüyor. Ancak mâkablinde inzar vardır. Öyle ise bu tebşir, o mâkablinden tereşşuh eden inzara atıftır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بَشِّرْ : “Beşaret” tabiri; cennetin, Cenab-ı Hakk’ın fazl u kereminden bir hediye-i İlahiye olup amelin ücreti mukabilinde vâcib bir hak olmadığına işarettir. Çünkü hak ve ücretin verilmesi, beşaretle tabir edilemez. Buna binaen yapılan ibadet, cennet için olmamalıdır. Tebşirin sîga-i emir kıyafetiyle zikri, tebliğin takdirine işarettir. Çünkü Resul-ü Ekrem (asm) tebliğe memurdur, tebşire mükellef değildir. Takdir-i kelâm: “Müjdeleyerek tebliğ et.” demektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: اَلَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا Bu sıla ve mevsule tabiri, ism-i fâil sîgası olan اَلْمُؤْمِنٖينَ den daha uzun olduğu halde neye işarettir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Surenin başında, tafsilen zikredilen اَلَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ olan sıla ve mevsule işarettir ki orada yapılan tafsil, burada yapılan icmale beyan olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Surenin başında اَلَّذٖينَ nin sıla denilen dâhil olduğu cümle, muzari sîgasıyla zikredildiği halde, burada mazi sîgasıyla zikredilmiştir. Esbabı nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Orada makam, iman ve amele teşvik ve medih makamıdır. Buna münasip, muzari sîgasıdır. Burada makam, mükâfat ve ücreti vermek makamıdır. Buna da münasip, mazi sîgasıdır. Çünkü ücret, hizmetten sonra verilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَعَمِلُوا : Bu وَ harf-i atıftır. Atfın tarafeyni arasında münasebet lâzım olduğu gibi mugayeret de lâzımdır. Burada aralarında bulunan mugayeret, mezheb-i İtizal’in hilafına, amelin imana dâhil olmadığına ve amelsiz imanın da kâfi gelmediğine delâlet ettiği gibi عَمَلْ tabiri de tebşir edilenin ücret gibi olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلصَّالِحَاتِ : Bu kelime, bir şey ile takyid ve tahsis edilmeyerek mutlak ve mübhem bırakılmıştır. Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abdüh’ün telakkisine göre: “İyi şeyler manasında olan صَالِحَاتِ kelimesi, beyne’n-nâs meşhur ve malûm olduğundan mutlak bırakılmıştır.” Ben de diyorum ki: Surenin başına itimaden burada mübhem bırakılmıştır. Çünkü sure başında zikredilen يُقٖيمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ âyeti, buradaki صَالِحَاتِ yi beyandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ : Bu âyetten maksat, mükâfattan neş’et eden neşeli lezzet ve sürurdur. Bu maksadın takviyesine işaret eden kayıtlar:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- اَنَّ nin tekidi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- ل ın ihtisası.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- لَهُمْ ün takdimi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- “Cennet”in cem’iyle tenkiri.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- “Cereyan”ın zikri.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- تَحْتَ ile beraber مِنْ in zikri.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
7- “Nehir” tabiriyle tarifidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu kayıtların o maksadın tahakkukuna çalıştıklarına bir parça izahat vereceğiz. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Pek büyük bir şey tebşir edildiği zaman, akıl tereddüt eder, inanamaz; inandırmak için tekide ihtiyaç olur. Ve keza neşe ve sürur makamları, evhamdan hâlî olmalıdır. Çünkü edna bir vehimle, sürur zâil olur. Buna binaen burada o büyük tebşirat اَنَّ ile tekid edilmiştir ki hem akıl inansın hem o süruru izale edecek hiçbir evham kalmasın. Ve keza bu tebşiratın yalnız bir vaadden ibaret olmayıp bir hakikat olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtisası ifade eden لَهُمْ deki ل tebşir edilen şeyin onlara mahsus ve onların mülkü ve onların fazlî istihkakları olduğuna delâlet eder ki lezzetleri tamam, sürurları müzdad olsun. Ve illâ bir padişah, bir fakiri misafir ederse madem o misafirlik ve o sohbet ebedî değildir, kıymeti yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لَهُمْ ün takdimi hasrı ifade ettiğinden, beyne’n-nâs cennetin onlara tahsis kılındığına ve dolayısıyla ehl-i nârın da perişan hallerini onların gözleri önüne götürmeye sebep olduğuna delâlet eder. Ve bu itibarla cennetin lezzeti artar ve kıymeti tezahür eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cennetin cem’i, cennetlerin taaddüdüne ve amellere göre cennetin mertebelerine işarettir. Ve keza cennetin her bir cüzü, cennet gibi bir cennet olduğuna ve her bir mü’mine düşen kısım, büyüklüğüne nazaran tam bir cennet gibi göründüğüne işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cennetin tenkiri ise güzelliğinin kabil-i tarif ve tavsif olmadığına veya sâmi’lerin iştiha ve istihsanlarının fevkalâdeliğine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
تَجْرٖى : Bahçelerin en güzeli, içinde suyu bulunanlardır. Bunların da en güzeli, içlerinden suları akanlardır. Bunların da en iyisi, akıntısı devamlı olanlardır. İşte cereyanın sîga-i muzari kıyafetinde zikredilmesi, o cereyanları tasvir etmekle devamlı olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنْ تَحْتِهَا : Hadravat (yeşillik) ve nebatat içinde cereyan eden suların en iyisi; nebean suretiyle bahçenin içinden çıkmakla yüksek köşklerin altından kendine mahsus terennümatıyla geçen, eşcar ve nebatata dağılan sulardır. مِنْ تَحْتِهَا kelimesi, bu kısım sulara işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
الْاَنْهَارُ : Suların çokluğu, bahçelere daha ziyade menfaat, revnak ve güzellik verir. Kezalik küçük küçük arklardan tecemmu eden nehirler, daha güzel manzaraları teşkil eder. Bilhassa suları berrak, zülâl, tatlı, soğuk olursa fevkalâde bir kıymet, bir lezzet veriyor. İşte الْاَنْهَارُ kelimesi cem’iyle, tarifiyle, maddesiyle bu çeşit sulara işaret eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذٖى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ : Bu büyük cümle, çok küçük küçük cümleleri tazammun etmiştir. Evet, bu cümle mâkabliyle bağlı değildir, müste’nifedir; vazifesi mukadder bir suali cevaplandırmaktır. Mukadder sual ise sekiz sualin memzuç ve macunudur. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vaktâ ki iman edenler ve amel-i salih işleyenler, cennet gibi yüksek bir meskenle tebşir edildiler, birdenbire sâmi’in zihnine geldi: “Acaba o meskende rızık olacak bir şey var mıdır? Varsa o rızık nereden hasıl olur ve nereden gelir? O rızıklar o cennetten hasıl olduğu takdirde, nesinden neş’et ediyor? Semeratından meydana gelirlerse dünya semeratına benzerler mi? Benzediği takdirde, birbirine de benzerler mi? Birbirine müşabih olurlarsa tatları bir midir, yoksa ayrı ayrı mıdır? Tatları muhtelif olduğu takdirde, koparıldıkları zaman yerleri boş mu kalır, yoksa derhal dolar mı? Tebeddül ettikleri takdirde, devamlı mıdırlar? Devamlı iseler onları yiyenler sevinirler mi? Sevindikleri zaman ne derler?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Bu sualleri avucuna koy. Ben de bu cümleleri açar, içlerine bakarım. Sen de dikkat et, bakalım mutabık olacak mıdır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
كُلَّمَا kelimesi, devam ve tahkike delâlet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
رُزِقُوا sîga-i mazisiyle vukuunun tahakkukuna delâlet ettiği gibi maddesiyle de dünyadaki rızıklarını ihtar eder. Ve bina-i meçhul sîgasıyla zikri, o rızıkta meşakkatin bulunmamasına ve onların (ağalar ve beyler gibi) rızıkları ayaklarına geldiğine delâlet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ denilmektense مِنْ ثَمَرَاتِهَا denilmiş olsaydı daha muhtasar ve daha güzel olurdu. Fakat mezkûr suallerden iki suale cevap olduğundan مِنْهَا ayrı مِنْ ثَمَرَةٍ ayrı söylemek icab etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنْ ثَمَرَةٍ deki tenkir, tamimi ifade ettiği cihetle, cennetin bütün semereleri rızık olmaya şâyan olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
رِزْقًا kelimesinin tenkiri ise açlığı gidermek için yediğiniz, gördüğünüz rızık olmadığına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
قَالُوا tefaul babının manası olan şirketi andırıyor. Yani “O rızkın acib keyfiyetinden ettikleri taaccüb ve istiğrabı birbirine söylemeye başladılar.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
هٰذَا الَّذٖى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ : Bu cümlede mübhem bırakılıp beyan edilmeyen “rızık” kelimesinin dört manaya ihtimali vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Rızıktan maksat amel-i salihtir. Yani “Bu dâr-ı dünyada rızık olarak bize nasib kılınan amel-i salih, yani şimdi yediğimiz rızıklar, dünyada yaptığımız amel-i salihin neticesidir.” Yani amel ile ceza arasında o kadar ittisal (bağlılık) vardır ki sanki dünyadaki amel, âhirette tecessüm edip sevap kesilmiştir. Onların sevinçleri, bu noktadan hasıl olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Rızıktan maksat, dünyanın taam ve yemekleridir. Yani “Dünyada rızık olarak bize verilen taamlar, bunlardır. Amma zevkleri, tatları arasında dağlar kadar fark vardır.” İşte onların istiğrabları bu noktadandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Bu semereler, biraz evvel yediğimiz semereler gibidir amma suretleri bir, manaları, tatları ayrıdır. Demek sureten, şeklen bir olduklarından ülfet lezzetini veriyor; tatlarının ayrı olmasıyla da teceddüd lezzeti hasıl oluyor. İşte sevinçleri bu noktadandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: Hemen şimdi yediğimiz meyveler, bu dallardaki meyvelerdir. Demek bir meyve koparıldığı zaman yeri boş kalmıyor, derhal yerine bir meyve peyda olur. İşte bundandır ki cennetin meyvelerinde noksaniyet olmuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاُتُوا بِهٖ مُتَشَابِهًا : Bu cümle itiraziyedir. Yani yeni bir hükmü ifade etmek için zikrine lüzum olmadığı halde هٰذَا الَّذٖى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ cümlesindeki hükmü tasdik ve illetini beyan etmek üzere, evvelki cümleye bir zeyl ve bir fezleke olarak zikredilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bina-i meçhul sîgasıyla اُتُوا nün zikredilmesi, ehl-i cennetin işleri, hademeleri tarafından görülmekte olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مُتَشَابِهًا : Yani zahiren ve şeklen bir olduğundan ülfet lezzetini veriyor; bâtınen ve taamen de ayrı olduğu cihetle, teceddüd lezzetini veriyor. Bu itibarla مُتَشَابِهًا kelimesi, her iki lezzeti îma ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَلَهُمْ فٖيهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ : Bu cümle لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى … الخ cümlesine atıftır. Atfın tarafeyni arasında lâzım olan münasebetin iktizasınca takdir-i kelâm şöyle olsa gerektir: “Onlar, kendi cisimleri için bir meskene muhtaç oldukları gibi kadınları için de bir meskene muhtaçtırlar.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لَهُمْ kelimesi ihtisası ifade ettiği cihetle, o ezvacın onların mülkü ve onlara mahsus olduklarına delâlet ettiği gibi dünya kadınlarından başka حُورٌ عٖينٌ ile tabir edilen bir kısım kadınlar da onlar için yaratılmış olduğunu îmaen gösteriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فٖيهَا : Cennet o kadınlara zarf ve mesken olduğundan anlaşılır ki o kadınlar o yüksek cennete lâyıktırlar ve aynı zamanda cennet derecelerinin yüksekliği nisbetinde onların hüsünleri de yükseliyor. Ve keza cennetin de onlar ile müzeyyen olduğuna gizli bir îma vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مُطَهَّرَةٌ tef’il babından ism-i mef’ul olduğundan herhalde tathir edici bir fâil vardır. O fâil de ancak yed-i kudrettir. Binaenaleyh yed-i kudretin tathir ve tenzih ettiği kadınların tavsifleri kabil değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza مُطَهَّرَةٌ kelimesi müteaddî olduğuna nazaran, o kadınların taharetleri kendilerinden olmayıp başkasından onlara sirayet etmiş olduğu anlaşılır. Binaenaleyh dünya kadınları da cennete girdikten sonra bir tetahhur ve tasfiye ve tasaykul ameliyatıyla güzellikte hurilerin derecelerine çıkacaklarına delâlet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَهُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ : Yani “Onlar da ezvacları da cennet de cennetin lezaizi de hep ebedîdirler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 23-24. âyetler|Bakara Suresi 23-24. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 26-27. âyetler|Bakara Suresi 26-27. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_23-24._%C3%A2yetler&amp;diff=1703</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 23-24. âyetler</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_23-24._%C3%A2yetler&amp;diff=1703"/>
		<updated>2016-10-26T20:33:45Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 21-22. âyetler|Bakara Suresi 21-22. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 25. âyet|Bakara Suresi 25. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=Nübüvvet Hakkında=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ ۞ فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتٖى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gayet kısa bir meali: Yani “Abdimiz üzerine inzal ettiğimiz Kur’an’da bir şüpheniz varsa Kur’an’ın mislinden bir sure yapınız hem de Allah’tan başka, işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz şüheda ve muînlerinizi de çağırınız, yardım etsinler. Eğer sözünüzde sadık iseniz hepiniz beraber çalışınız, Kur’an’ın mislinden bir sure getiriniz. Eğer bir misil getiremediğiniz takdirde, zaten getiremezsiniz ya, öyle bir ateşten sakınınız ki odunu, insanlar ile taşlardır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mukaddime&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kitabın evvelinde beyan edildiği gibi Kur’an-ı Kerîm’in takip ettiği esas maksat dörttür. Birinci maksadı olan “tevhid” evvelki âyetle beyan edilmiştir. Bu âyetle de ikinci maksat olan “nübüvvet” beyan ve izah edilmiştir. Yalnız bir şey var ki bu âyet nübüvvet-i Muhammediyenin (asm) ispatı hakkındadır, nübüvvet-i mutlaka hakkında değildir. Halbuki maksat, mutlak nübüvvettir. Fakat küllî, cüz’îde dâhildir. Cüz’înin ispatıyla küllî de ispat edilmiş olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyet, Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın nübüvvetini, en büyük mu’cizesi olan i’caz-ı Kur’an’dan bahisle ispat ediyor. O zatın (asm) nübüvvetine dair delail, başka risalelerimizde beyan edilmiştir. Burada yalnız bir kısmını hülâsaten altı mesele zımnında beyan edeceğiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==BİRİNCİ MESELE:==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Enbiya-i sâlifînde nübüvvete medar ve esas tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muameleleri hakkında –yalnız zaman ve mekânın tesiriyle bazı hususat müstesna olmak şartıyla– yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde, Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmda daha ekmel, daha yükseği bulunmakta olduğu tahakkuk eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh nübüvvet mertebesine nâil olanların heyet-i mecmuası, mu’cizeleriyle vesair ahvalleriyle, lisan-ı hal ve kāl ile nev-i beşerin sinni kemale geldiğinde Üstadü’l-Beşer unvanını taşıyan Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın sıdk-ı nübüvvetine ilan-ı şehadet etmişlerdir. O Hazret de (asm) bütün mu’cizeleriyle Sâni’in vücud ve vahdetini, nurlu bir bürhan olarak âleme ilan etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İKİNCİ MESELE:==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O zatın (asm) evvel ve âhir bütün ahval ve harekâtı nazar-ı dikkatten geçirilirse her bir hareketi, her bir hali hârikulâde değilse de onun sıdkına delâlet eder. Ezcümle: Gār meselesinde, Ebubekiri’s-Sıddık ile beraber halâs ve kurtuluş ümidi tamamıyla kesildiği bir anda لَا تَخَفْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا “Korkma, Allah bizimle beraberdir!” diye Ebubekiri’s-Sıddık’a verdiği teselli ve tavk-ı beşerin fevkinde bir ciddiyetle, bir metanetle, bir şecaatle, havfsız, tereddütsüz gösterdiği vaziyet; elbette sıdkına ve nokta-i istinadı olan Hâlık’ına itimat ettiğine güneş gibi bir bürhandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kezalik saadet-i dâreyn için tesis ettiği esaslarda isabet etmiş olduğu ve izhar ettiği kavaidin hakikatle muttasıl ve hakkaniyetle yapışık olduğu, bütün âlemce mazhar-ı kabul ve tasdik olmuş ve olmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: O zatın (asm) ahval ve harekâtı birer birer, yani tek tek onun sıdk ve hakkaniyetini gösterirse; heyet-i mecmuası, onun sıdk-ı nübüvvetine öyle bir delil olur ki şeytanları bile tasdike mecbur eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ÜÇÜNCÜ MESELE:==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O zatın (asm) sıdk-ı nübüvvetini yazıp tasdik eden birkaç sahife vardır. Şimdi o sahifeleri okuyacağız:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci sahife o hazretin zatıdır. Fakat bu sahifeyi mütalaadan evvel, dört nükteye dikkat lâzımdır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: لَيْسَ الْكَحَلُ كَالتَّكَحُّلِ Yani fıtrî karagözlülük, sun’î (yapma) karagözlülük gibi değildir. Yani yapma ve sun’î olan bir şey, ne kadar güzel ve ne kadar kâmil olursa olsun, fıtrî ve tabiî olan şeylerin mertebesine yetişemez ve onun yerine kaim olamaz. Herhalde sun’îliğin yanlışlıkları onun ahvalinden, etvarından belli olacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Ahlâk-ı âliyeyi ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlâkı daima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır. Eğer sıdk kalkıp araya kizb girerse rüzgârlara oyuncak olan yapraklar gibi o adam da insanlara oyuncak olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Mütenasip olan eşya arasında meyil ve cezbe vardır. Yani birbirine temayül ederler ve yekdiğerini celbederler. Aralarında ittihat olur. Fakat birbirine zıt olan eşyanın aralarında nefret vardır, çekememezlik olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Nükte: Cemaatte olan kuvvet, fertte yoktur. Mesela, çok iplerin heyet-i mecmuasının teşkil ettiği urgandaki kuvvet, ipler birbirinden ayrı olduğu zaman bulunmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nükteler göz önüne getirilmekle o hazretin sahifesi okunmalıdır. Evet, o zatın bütün âsârı, sîretleri, tarihçe-i hayatı vesair ahvali onun pek büyük, azîm ahlâk sahibi olduğuna şehadet ediyorlar. Hattâ düşmanları bile onun ahlâkça pek yüksekliğinden dolayı kendisini Muhammedü’l-Emin ile lakaplandırmışlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malûmdur ki bir zatta içtima eden ahlâk-ı âliyenin imtizacından izzet-i nefis, haysiyet, şeref, vakar gibi; hasis, alçak şeylere tenezzül etmeye müsaade etmeyen yüksek haller husule gelir. Evet melaike, ulüvv-ü şanlarından şeytanları reddeder, kabul etmezler. Kezalik bir zatta içtima eden ahlâk-ı âliye; kizb, hile gibi alçak halleri reddeder. Evet, yalnız şecaatle iştihar eden bir zat, kolay kolay yalana tenezzül etmez. Bütün ahlâk-ı âliyeyi cem’eden bir zat, nasıl yalana ve hileye tenezzül eder; imkânı var mıdır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm kendi kendine güneş gibi bir bürhandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza o zatın (asm) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyaneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o zatın yaratılışında, tabiatında bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı; behemehal gençlik sâikasıyla dışarıya verecekti. Halbuki bütün yaşını, ömrünü kemal-i istikametle, metanetle, iffetle, bir ıttırad ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işaret eden bir halini görmemişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza yaş kırka bâliğ olduğunda iyi olsun kötü olsun ve nasıl bir ahlâk olursa olsun rüsuh peyda eder, meleke haline gelir, daha terki mümkün olmaz. Bu zatın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o inkılab-ı azîmi, âleme kabul ve tasdik ettiren ve âlemi celb ve cezbettiren, o zatın (asm) evvel ve âhir herkesçe malûm olan sıdk ve emaneti idi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek o zatın (asm) sıdk ve emaneti, dava-yı nübüvvetine en büyük bir bürhan olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==DÖRDÜNCÜ MESELE:==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci sahifeyi okuyacağız. Bu sahife, mazi yani zaman-ı saadetten evvelki zamandır. Şu sahifenin hâvi olduğu enbiya-i sâlifînin ahval ve kıssaları, o zatın sıdk-ı nübüvvetine birer bürhandır. Yalnız dört nükteye dikkat lâzımdır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: İnsan bir fennin esaslarını ve o fennin hayatına taalluk eden noktaları bilmekle, yerli yerince kullanmasına vâkıf olduktan sonra davasını o esaslara bina etmesi, o fende mahir ve mütehassıs olduğuna delildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Fıtrat-ı beşeriyenin iktizasındandır ki âdi bir insan da olsa hattâ çocuk da olsa hattâ küçük bir kavim içinde de bulunsa pek kıymetsiz bir dava hususunda cumhura muhalefet edip yalan söylemeye cesaret edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba pek büyük bir haysiyet sahibi, âlem-şümul bir davada, pek inatlı ve kesretli bir kavim içinde, ümmi yani okur yazar sınıfından olmadığı halde, aklın tek başına idrakten âciz olduğu bazı şeylerden bahsedip kemal-i ciddiyetle âleme neşir ve ilan etmesi onun sıdkına delil olduğu gibi o meselenin Allah’tan olduğuna da bir bürhan olmaz mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Malûmdur ki medeni insanlarca malûm ve me’luf pek çok ilimler, sıfatlar, fiiller vardır ki bedevîlerce meçhul olur ve o gibi şeylerden haberleri yoktur. Binaenaleyh bilhassa geçmiş zamanlardaki bedevîlerin ahvalinden bahsetmek isteyen bir adam, hayalen o zamanlara, o çöllere gidip onlar ile görüşmelidir. Zira onların ahvalini ezberden, onları görmeden muhakeme etmekle istediği malûmatı elde edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Nükte: Ümmi bir adam, bir fennin ulemasıyla münakaşaya girişerek, beyne’l-ulema ittifaklı olan meseleleri tasdik ve ihtilaflı olanları da tashih ederse; o adamın bu hârika olan hali, onun pek yüksekliğine ve onun ilminin de vehbî olduğuna delâlet etmez mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu dört nükteyi göz önüne getir, Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâma bak ki: O zat herkesçe müsellem ümmiliğiyle beraber, geçmiş enbiya ile kavimlerinin ahvallerini görmüş ve müşahede etmiş gibi Kur’an’ın lisanıyla söylemiştir. Ve onların ahvalini, sırlarını beyan ederek âleme neşir ve ilan etmiştir. Bilhassa naklettiği onların kıssaları, bütün zekilerin nazar-ı dikkatini celbeden dava-yı nübüvvetini ispat içindir. Ve naklettiği esasları, beyne’l-enbiya ittifaklı olan kısmı tasdik, ihtilaflı olanı da tashih edip davasına mukaddime yapmıştır. Sanki o zat, vahy-i İlahînin ma’kesi olan masum ruhuyla zaman ve mekânı tayyederek, o zamanın en derin derelerine girmiş ve gördüğü gibi söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh o zatın bu hali onun bir mu’cizesi olup nübüvvetine delil olduğu gibi, evvelki enbiyanın da nübüvvet delilleri manevî bir delil hükmünde olup o zatın nübüvvetini ispat eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==BEŞİNCİ MESELE:==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Asr-ı saadete ve bilhassa Ceziretü’l-Arap meselesine dairdir. Bunda da dört nükte vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: Âlemce malûmdur ki az bir kavmin âdetlerinden hakir, ehemmiyetsiz bir âdeti kaldırmak veya zelil, miskin bir taifenin cüz’î, zayıf huylarını ref’etmek; büyük bir hükümdara, uzun bir zamanda bile çok zahmetlere bağlıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba hâkim olmamakla beraber az bir zamanda, nihayet derecede âdetlerine mutaassıp, inatçı ve kesretli bir kavimde rüsuh ve kuvvet peyda etmiş olan âdetleri ref’ ve kalplerde istikrar peyda eden ve zamanlarca devam ve istimrar eden ahlâklarını terk ettiren hem yerlerine gayet yüksek âdetleri, güzel ahlâkları tesis eden bir zat, hârikulâde olmaz mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Yine âlemce malûmdur ki devlet bir şahs-ı manevîdir. Çocuk gibi teşekkülü, büyümesi tedricîdir. Ve keza yeni teşekkül eden bir devletin, bir milletin ruhuna kadar nüfuz eden eski bir devlete galebe etmesi yine tedricîdir, zamana mütevakkıftır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmın bütün esasat-ı âliyeyi hâvi olan ve maddî manevî bütün terakkiyat ve medeniyet-i İslâmiyenin kapısını açan, kısa bir zamanda def’aten teşkil ettiği bir devletle, dünyanın bütün devletlerine galebe edip maddî manevî hâkimiyetini muhafaza ve ibka ettiren, hârikulâdeliği değil midir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Evet, kahr ve cebir ile zahirî bir hâkimiyet, sathî bir tahakküm, kısa bir zamanda ibka edilebilir. Fakat bütün kalplere, fikirlere, ruhlara icra-yı tesir ederek, zahiren ve bâtınen beğendirmek şartıyla vicdanlar üzerine hâkimiyetini muhafaza ve ibka etmek –en büyük hârika olmakla– ancak nübüvvetin hâssalarından olabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Nükte: Evet tehditlerle, korkularla, hilelerle efkâr-ı âmmeyi başka bir mecraya çevirtmek mümkün olur. Fakat tesiri cüz’îdir, sathîdir, muvakkat olur. Muhakeme-i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Amma irşadıyla kalplerin derinliklerine kadar nüfuz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, istidatların inkişafına yol açmak, ahlâk-ı âliyeyi tesis ve alçak huyları imha ve izale etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikati teşhir etmek, hürriyet-i kelâma serbestî vermek ancak şuâ-i hakikatten muktebes hârikulâde bir mu’cizedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, asr-ı saadetten evvelki zamanlarda kalp katılığı ve merhametsizlik öyle bir hadde bâliğ olmuştu ki kocaya vermekten âr ederek kızlarını diri diri toprağa gömerlerdi. Asr-ı saadette İslâmiyet’in doğurduğu merhamet, şefkat, insaniyet sayesinde, evvelce kızlarını gömerlerken müteessir olmayanlar, İslâmiyet dairesine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz oldular. Acaba böyle ruhî, kalbî, vicdanî bir inkılab hiçbir kanuna tatbik edilebilir mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nükteleri ceyb-i kalbine soktuktan sonra, bu noktalara da dikkat et:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Tarih-i âlemin şehadetiyle sabittir ki parmakla gösterilen en büyük bir dâhî ancak umumî bir istidadı ihya ve umumî bir hasleti ikaz ve umumî bir hissi inkişaf ettirebilir. Eğer böyle bir hissi de ikaz edememiş ise sa’yi hep heba olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Tarih bize gösteriyor ki en büyük bir insan; hamiyet-i milliye, hiss-i uhuvvet, hiss-i muhabbet, hiss-i hürriyet gibi hissiyat-ı umumiyeden bir veya iki veyahut üç hissi ikaz etmeye muvaffak olur. Acaba evvelki zamanların cehalet, şakavet, zulüm zulmetleri altında gizli kalan binlerce hissiyat-ı âliyeyi, Ceziretü’l-Arap memleketinde, bedevî ve dağınık bir kavim içinde inkişaf ettirmek hârikulâde değil midir? Evet, şems-i hakikatin ziyasındandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu noktaları aklına sokamayanın, Ceziretü’l-Arab’ı biz gözüne sokarız. Ey muannid! Ceziretü’l-Arab’a git, en büyük feylesoflardan yüz taneyi de intihab et, beraber götür. Onlar da orada ahlâkın ve maneviyatın inkişafı hususunda çalışsınlar. Muhammed-i Arabî’nin o vahşetler zamanında o vahşi bedevîlere verdiği cilâyı, senin o feylesofların şu medeniyet ve terakkiyat devrinde yüzde bir nisbetinde verebilirler mi? Çünkü o zatın yaptığı o cilâ; İlahî, sabit, lâyetegayyer bir cilâdır ve onun büyük mu’cizelerinden biridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bir işte muvaffakıyet isteyen adam, Allah’ın âdetlerine karşı safvet ve muvafakatını muhafaza etsin ve fıtratın kanunlarına kesb-i muarefe etsin ve heyet-i içtimaiye rabıtalarına münasebet peyda etsin. Aksi takdirde fıtrat, adem-i muvafakatla cevap verecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza heyet-i içtimaiyede, umumî cereyana muhalefet etmemek lâzımdır. Muhalefet edildiği takdirde, dolabın üstünden düşer, altında kalır. Binaenaleyh o cereyanlarda, tevfik-i İlahînin müsaadesine mazhariyeti dolayısıyla, o dolabın üstünde Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmın hak ile mütemessik olduğu sabit olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın getirdiği şeriatın hakaiki, fıtratın kanunlarındaki muvazeneyi muhafaza etmiştir. İçtimaiyatın rabıtalarına lâzım gelen münasebetleri ihlâl etmemiştir. Zaman uzadıkça aralarında ittisal peyda olmuştur. Bundan anlaşılır ki İslâmiyet, nev-i beşer için fıtrî bir dindir ve içtimaiyatı tezelzülden vikaye eden yegâne bir âmildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nükteler ile şu noktaları nazara al, Muhammed-i Hâşimî aleyhissalâtü vesselâma bak:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O zat, ümmiliğiyle beraber bir kuvvete mâlik değildi. Ne onun ve ne de ecdadının bir hâkimiyetleri sebkat etmemişti; bir hâkimiyete, bir saltanata meyilleri yoktu. Böyle bir vaziyette iken mühim bir makamda, tehlikeli bir mevkide, kemal-i vüsuk ve itminan ile büyük bir işe teşebbüs etti. Bütün efkâr-ı âmmeye galebe çaldı, bütün ruhlara kendisini sevdirdi, bütün tabiatların üstüne çıktı. Kalplerden bütün vahşet âdetlerini, çirkin ahlâkları kaldırarak, pek yüksek âdât ve güzel ahlâkı tesis etti. Vahşetin çöllerinde sönmüş olan kalplerdeki kasaveti, ince hissiyatla tebdil ettirdi ve cevher-i insaniyeti izhar etti. Onları o vahşet köşelerinden çıkararak, evc-i medeniyete yükseltti ve onları o zamana, o âleme muallim yaptı. Ve onlara öyle bir devlet teşkil etti ki sahirlerin sihirlerini yutan asâ-yı Musa gibi başka zalim devletleri yuttu ve nev-i beşeri istila eden zulüm, fesat, ihtilal, şakavet rabıtalarını yaktı, yıktı ve az bir zamanda, devlet-i İslâmiyeyi şarktan garba kadar tevsi ettirdi. Acaba o zatın şu macerası, onun mesleği hak ve hakikat olduğuna delâlet etmez mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ALTINCI MESELE:==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu mesele, istikbal sahifesine bakar. Bu sahifede dahi dört nükte vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: Bir insan, ne kadar yüksek olursa olsun ancak dört beş fende mütehassıs ve meleke sahibi olabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Bazen olur ki iki adamın söyledikleri bir söz, bir kelâm mütefavit olur. Birisinin cehline, sathîliğine; ötekisinin ilmine, maharetine delâlet eder. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adam düşünmeden gayr-ı muntazam bir surette söyler; ötekisi o sözün evvel ve âhirine bakar, siyak ve sibakını düşünür ve o sözün başka sözler ile münasebetlerini tasavvur eder ve münasip bir mevkide, münbit bir yerde zer’ eder. İşte bu adamın şu tarz-ı hareketinden, derece-i ilim ve marifeti anlaşılır. Kur’an-ı Kerîm’in fenlerden bahsederken aldığı fezlekeler, bu kabîl kelâmlardandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Bu zamanda vesait, âlât ve edevat, sanayiin tekemmülüyle çocukların oyuncakları gibi âdileşmiş olan çok şeyler vardır ki eğer onlar bundan iki üç asır evvel vücuda gelmiş olsaydılar, hârikalardan addedilecekti. Kezalik kelâmlarda, sözlerde de zamanın tesiri vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, bir zamanda kıymetli bir sözün, başka bir zamanda kıymeti kalmaz. Binaenaleyh şu kadar uzun zamanlar, asırlar boyunca gençliğini, güzelliğini, tatlılığını, garabetini muhafaza eden Kur’an, elbette ve elbette hârikadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Nükte: İrşadın tam ve nâfi’ olmasının birinci şartı, cemaatin istidadına göre olması lâzımdır. Cemaat, avamdır. Avam ise hakaiki çıplak olarak göremez ancak onlarca malûm ve me’luf üslup ve elbise altında görebilirler. Bunun içindir ki Kur’an-ı Kerîm yüksek hakaiki, müteşabihat denilen teşbihler, misaller, istiareler ile tasvir edip cumhura yani avam-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza tekemmül etmeyen avam-ı nâsın tehlikeli galatlara düşmemesi için hiss-i zahirî ile gördükleri ve itikad ettikleri güneş, arz gibi meselelerde icmal ve ibham etmiş ise de yine hakikatlere işareten bazı emareler, karineler vaz’etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nükteleri aklına koyduktan sonra, şu gelen fezlekeye dikkat et:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şeriat-ı İslâmiye, aklî bürhanlar üzerine müessestir. Bu şeriat, ulûm-u esasiyenin hayatî noktalarını tamamıyla tazammun etmiş olan ulûm ve fünundan mülahhastır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet tehzibü’r-ruh, riyazetü’l-kalp, terbiyetü’l-vicdan, tedbirü’l-ceset, tedvirü’l-menzil, siyasetü’l-medeniye, nizamatü’l-âlem, hukuk, muamelat, âdab-ı içtimaiye vesaire vesaire gibi ulûm ve fünunun ihtiva ettikleri esasatın fihristesi, şeriat-ı İslâmiyedir. Ve aynı zamanda, lüzum görülen meselelerde, ihtiyaca göre izahatta bulunmuştur. Lüzumlu olmayan yerlerde veya zihinlerin istidadı olmayan meselelerde veyahut zamanın kabiliyeti olmayan noktalarda, bir fezleke ile icmal etmiştir. Yani esasları vaz’etmiş fakat o esaslardan alınacak hükümleri veya esasata bina edilecek füruatı akılların meşveretine havale etmiştir. Böyle bir şeriatın ihtiva ettiği fenlerin üçte biri bile şu zaman-ı terakkide en medeni yerlerde en zeki bir insanda bulunamaz. Binaenaleyh vicdanı insaf ile müzeyyen olan zat, bu şeriatın hakikatinin bütün zamanlarda, bilhassa eski zamanda, tâkat-i beşeriyeden hariç bir hakikat olduğunu tasdik eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, zahiren İslâmiyet dairesine girmeyen düşman feylesofları bile bu hakikati tasdik etmişlerdir. Ezcümle, Amerikalı feylesof Carlyle –Alman edib-i şehîri Goethe’den naklen– Kur’an’ın hakaikine dikkat ettikten sonra “Acaba İslâmiyet içinde âlem-i medeniyetin tekemmülü mümkün müdür?” diye sormuştur. Yine bu suale cevaben demiştir ki: “Evet muhakkikler, şimdi o daireden istifade ediyorlar.” Yine Carlyle demiştir ki: “Hakaik-i Kur’aniye, tulû ettiği zaman ateş gibi bütün dinleri yuttu. Zaten bu onun hakkı idi. Çünkü Nasâra ve Yahudilerin hurafelerinden bir şey çıkmadı.” İşte bu feylesof فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ … فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ … الخ olan âyet-i kerîmenin mealini tasdik etmiştir. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Kırk sene sonra neşrolan Risale-i Nur’da Carlyle, Goethe ve Bismark gibi kırk meşhur feylesofların tasdikleri beyan edilmiş. İnşâallah bu kitabın zeylinde dahi yazılacak.&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Gerek Kur’an-ı Kerîm olsun, gerek tefsiri olan hadîs-i şerif olsun; her fenden her ilimden birer fezleke almışlardır. Bir kitap veya bir şahsın yalnız fezlekeleri ihata etmekle hârika olması lâzım gelmez. Bir şahıs, pek çok fezlekeleri ihata edebilir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Bahsettiğimiz fezleke, sellemehüsselâm fezlekeler değildir. Ancak hüsn-ü isabetle münasip bir mevkide ve münbit bir yerde, işitilmemiş çok işaretleri tazammun etmekle istimal ve zer’ edilen fezlekelerdir. Kur’an veya hadîsin aldıkları fezlekeler, bu kabîl fezlekelerdir. Bu kabîl fezlekeler, tam bir meleke ve ıttıladan sonra hasıl olabilir ki her bir fezleke, me’hazi olan fen veya ilmin hükmünde olur. Bu ise bir şahısta olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz arkadaş! Bu meselelerde yazılan muhakemelerin neticesi olarak şu gelen kaideleri de koynuna koy, sana lâzım olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Bir şahıs, çok fenlerde ihtisas sahibi olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- İki şahıstan sudûr eden bir söz, istidatlarına göre tefavüt eder. Yani birisine göre altın ötekisine nazaran kömür kıymetinde olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Fünun, fikirlerin birleşmesinden hasıl olup zamanın geçmesiyle tekâmül eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Eski zamanda nazarî olup bu zamanda bedihî olmuş olan çok meseleler vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Zaman-ı mazi, bu zamana kıyas edilemez; aralarında çok fark vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- Sahra ve çöl adamları basit ve saf insanlar olduğundan, medenilerin medeniyet perdesi altında gizleyebildikleri hile ve desiseleri bilmezler ve gizleyemezler. Her işleri merdanedir, kalpleri ve lisanları birdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
7- Çok ilim ve fenler vardır ki âdetlerin telkiniyle, vukuatın talimiyle ve zamanla, muhitin yardımıyla husule gelirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
8- Beşerin nazarı istikbale nüfuz edemez, hususi keyfiyat ve ahvali göremez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
9- Beşer için bir ömr-ü tabiî olduğu gibi yaptığı kanunlar için de bir ömr-ü tabiî vardır, onun nihayeti olduğu gibi bunun da nihayeti vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
10- İnsanların sıfatlarında, tabiatlarında, ahvalinde zaman ve mekânın çok tesiri vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
11- Eski zamanlarda hârika addedilen çok şeyler vardır ki mebâdi ve vesaitin tekâmülüyle âdi şeyler hükmüne geçmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
12- Def’aten bir fennin icadına ve ikmal edilmesine, bir zekâ-i hârika olsa bile muktedir olamaz. O fen ancak çocuk gibi tedricen kemale erer.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz kardeşim! Bu kaideleri birer birer sayıp kafana koyduktan sonra, zamanın hayal ve hülyalarından, muhitin evham ve hurafelerinden tecerrüd et, çıplak ol; bu asrın sahilinden dal, Ceziretü’l-Arap yarımadasına çık; o yarımadanın mahsulatından olan insanların kılık ve kıyafetlerine gir, fikirlerini başına tak, pek geniş olan o sahraya bak.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Göreceksin ki: Bir insan tek başına… Ne muîni var ve ne yardım edeni; ne saltanatı var ve ne definesi. Meydana çıkmış, bütün dünyaya karşı mübareze ediyor. Ve umum insanlara hücum etmeye hazırlanmıştır. Ve omuzlarına küre-i arzdan daha büyük bir hakikat almıştır. Elinde de insanların saadetini temin eden bir şeriat tutmuştur ki libasa benzemiyor; cilt ve deri gibi yapışık olup istidad-ı beşerin inkişafı nisbetinde tevessü ve inkişaf etmekle, saadet-i dâreyni intac ve nev-i beşerin ahvalini tanzim eder. O şeriatın kanunları, kaideleri nereden gelmiş ve nereye kadar devam eder, gider diye sorulduğu zaman, yine o şeriat, lisan-ı i’cazıyla cevaben diyecektir ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz Kelâm-ı Ezelî’den ayrıldık, nev-i beşerin fikriyle beraber ebede kadar devam edip gideceğiz. Fakat nev-i beşer dünyadan kat’-ı alâka ettikten sonra, biz de sureten teklif cihetiyle insanlardan ayrılacağız fakat maneviyatımız ve esrarımızla nev-i beşerin arkadaşlığına devam edip onların ruhlarını gıdalandırarak, onlara delil olmaktan ayrılmayacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Bu gördüğün garib, acib sahifenin baştan nihayete kadar ihtiva ettiği haller, inkılablar, vaziyetler فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ deki emr-i tacizîyi, nev-i beşere tekrar tekrar ilan ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz kardeşim! Bir kapı daha açıldı, oraya bakalım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا… الخ olan âyet-i kerîmenin işaret ettiği gibi cemaatin istidadına göre irşadın yapılması lüzumundan ve Şâri’in cumhuru irşad etmekte takip ettiği maksattan gafletleri ve cehilleri dolayısıyla bazı insanlar, Kur’an hakkında çok şek ve şüphelere maruz kalmışlardır. O şek ve şüphelerin menşei üç emirdir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Diyorlar ki: Kur’an’da “müteşabihat ve müşkülat” denilen, hakiki manaları anlaşılmayan bazı şeylerin bulunması, i’cazına münafîdir. Zira Kur’an’ın i’cazı, belâgat üzerine müessestir; belâgat da ancak ifadenin zuhur ve vuzuhuna mebnidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Diyorlar ki: Yaratılışa ait meseleler, mübhem ve mutlak bırakılmıştır. Ve keza kâinata dair fünundan pek az bahsedilmiştir. Bu ise talim ve irşad mesleğine münafîdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Diyorlar ki: Kur’an’ın bazı âyetleri zahiren aklî delillere muhaliftir. Bundan, o âyetlerin hilaf-ı vaki oldukları zihne geliyor. Bu ise Kur’an’ın sıdkına muhaliftir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O heriflerin zu’mlarınca Kur’an’a bir nakîse ve şek ve şüphelere sebep addettikleri şu üç emir, Kur’an-ı Kerîm’e bir nakîse teşkil etmez. Ancak Kur’an’ın i’cazını bir kat daha ispat etmeye ve irşad hususunda Kur’an’ın en beliğ bir ifade ile en yüksek bir üslubu ihtiyar etmesine sadık şahit ve kat’î delildir. Demek kabahat, onların fehimlerindedir, hâşâ Kur’an-ı Kerîm’de değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلًا صَحٖيحًا § وَاٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّقٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şairin dediği gibi fehimleri hasta olduğundan, sağlam sözleri ta’yib ediyorlar veya ayı gibi elleri üzüm salkımına yetişemediğinden, ekşidir diyorlar. Bunların da fehimleri Kur’an’ın o yüksek i’cazına yetişemediğinden, ta’yib ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerîm’de müteşabihat vardır dedikleri birinci şüphelerine cevap:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Kur’an-ı Kerîm, umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev-i beşerdir. Nev-i beşerin ekserisi avamdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tabidir. Yani umumî irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahâzâ avama yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar. Aksi halde avam, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza avam-ı nâs, ülfet ettikleri üsluplardan ve ifadelerin çeşitlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maânî ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatleri ve akliyatı fehmedemezler. Ancak o yüksek hakaikin, onların ülfet ettikleri ifadelerle anlatılması lâzımdır. Fakat Kur’an’ın böyle ifadelerinin hakikat olduğuna itikad etmemelidirler ki cismiyet ve cihetiyet gibi muhal şeylere zâhib olmasınlar. Ancak o gibi ifadelere, hakaike geçmek için bir vesile nazarıyla bakılmalıdır. Mesela, Cenab-ı Hakk’ın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki اِنَّ اللّٰهَ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى da kinaye tarîkı ihtiyar edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hissiyatı bu merkezde olan avam-ı nâsa yapılan irşadlarda, belâgat ve irşadın iktizasınca, avamın fehimlerine müraat, hissiyatına ihtiram, fikirlerine ve akıllarına göre yürümek lâzımdır. Nasıl ki bir çocukla konuşan, kendisini çocuklaştırır ve çocuklar gibi çat pat ederek konuşur ki çocuk anlayabilsin. Avam-ı nâsın fehimlerine göre ifade edilen Kur’an-ı Kerîm’in ince hakikatleri اَلتَّنَزُّلَاتُ الْاِلٰهِيَّةُ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ ile anılmaktadır. Yani insanların fehimlerine göre Cenab-ı Hakk’ın hitabatında yaptığı bu tenezzülat-ı İlahiye, insanların zihinlerini hakaikten tenfir edip kaçırtmamak için İlahî bir okşamadır. Bunun için müteşabihat denilen Kur’an-ı Kerîm’in üslupları, hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için avam-ı nâsın gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür. Bu sırra binaendir ki bülega, büyük bir ölçüde ince hakikatleri tasavvur ve dağınık manaları tasvir ve ifade için istiare ve teşbihlere müracaat ediyorlar. Müteşabihat dahi ince ve müşkül istiarelerin bir kısmıdır. Zira müteşabihat, ince hakikatlere suretlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’da müşkülat vardır dedikleri birinci şüphenin ikinci kısmına cevap:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşkâl dedikleri şey ya üslubun pek yüksek ve muhtasar olmasıyla mananın çok derin ve inceliğinden ileri gelir, Kur’an’ın müşkülatı bu kabîldendir. Veya ibarede karışık ve düğümlü noktaların bulunmasından neş’et eder; Kur’an-ı Kerîm, bu kısım müşkülattan müberra ve münezzehtir. Acaba cumhurun zihninden uzak ve pek derin hakikatleri kolay ve kısa bir suretle avam-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmak ayn-ı belâgat değil midir? Belâgat, mukteza-yı hali müraattan ibaret değil midir? Hey gözlerin kör olsun herif!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yaradılışta ve maddiyata dair meselelerde Kur’an mübhem geçmiştir dedikleri ikinci şüphelerine cevap:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şöyle ki: Şecere-i âlemde, meylü’l-istikmal vardır. Yani kâinatın, bir ağaç gibi bütün zerratı ve eczası kemale meyleder ve kemale doğru yürümektedirler. O umumî meylü’l-istikmalden ayrı olarak, insanda da meylü’t-terakki vardır. Bu meylü’t-terakki çekirdek gibidir, neşv ü neması pek çok tecrübeler vasıtasıyla olur ve çok fikirlerin mahsulü olan neticelerin içtimaıyla teşekkül ve tevessü etmekle fünunu intac eder. Bu fünun da mürettebedir. Yani her ikinci fen, birincisinin neticesidir. Birincisi olmasa o olamaz. Birincisinin ona mukaddime ve ulûm-u mütearife hükmünde olması şarttır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buna binaen bundan on asır evvel gelen insanlara fünun-u hazırayı ders vermek veya garib meselelerden bahsetmek; onların zihinlerini şaşırtmaktan ve o insanları safsatalara atmaktan gayrı bir fayda vermezdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, Kur’an-ı Kerîm “Ey insanlar! Şemsin sükûnuna, arzın hareketine (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Hasta halimde, nevm ile yakaza arasında ihtar edilen bir nüktedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şemsin yerinde mevlevîvari yaptığı semavî hareketi, kuvve-i cazibeyi tevlid etmek içindir. Kuvve-i cazibe de manzume-i şemsiye ile anılan güneşe bağlı yıldızları düşmek tehlikesinden kurtarmak içindir. Demek, şemsin mihverinde dairevari cereyan ve hareketi olmasa yıldızlar düşerler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem müellif, diğer bir risalesinde şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet güneş bir meyvedardır, silkinir tâ düşmesin seyyar olan yemişleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer sükûnuyla sükûnet eylese cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczupları.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mütercim&amp;lt;/ref&amp;gt;) ve bir katre su içinde binlerce hayvanatın bulunduğuna dikkat ediniz ki azamet-i İlahiyeyi anlayasınız.” demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını tekzibe sevk etmiş olurdu. Çünkü hiss-i zahirîye muhaliftir. Maahâzâ on asırdan beri gelip geçen insanları şaşırtmak, yalnız fünun-u cedidenin zuhurundan sonra gelen insanları memnun etmek, makam-ı irşada muhalif olduğu gibi ruh-u belâgatla da kabil-i telif değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: “Keşfiyat-ı fenniye ve fünun-u hazıra eski insanlara meçhul ve gayr-ı me’luf olduğundan, onları onlara ders vermek hatadır.” diyorsun. Bilhassa âhirete ait ahval gibi müstakbeldeki nazariyat da böyle değil midir? Onlar da bize meçhul ve gayr-ı me’lufturlar. Onlardan bahsetmek ne için hata olmuyor?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Müstakbeldeki nazariyat, bilhassa âhirete ait ahvale hiçbir cihetle hiss-i zahirî taalluk etmemiştir ki o hissin hilafını söylemek şaşırtma olsun. Binaenaleyh o gibi şeyler, daire-i imkândadırlar. Öyle ise onlara itikad ve onlar ile itminan peyda etmek mümkündür. Öyle ise o gibi şeylerin hakk-ı sarîhi, onları tasrih etmektir. Lâkin keşfiyat-ı fenniye; eski insanlara göre, imkân ve ihtimal dairesinden çıkıp muhal ve imtina derecesine girmişlerdir. Çünkü gözleriyle gördükleri şeyler, onlarca bedahet derecesine girmekle, onun hilafı onlarca muhaldir. Öyle ise onların hissiyatına hürmeten, o gibi meselelerde belâgatın iktizası, ibham ve ıtlaktır ki onlara bir şaşırtma olmasın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat Kur’an-ı Kerîm, irşadını noksan bırakmamıştır. Bu zamanın fencilerini de istifadeden mahrum etmemek üzere, çok karine ve emarelerin vaz’ıyla, hakikatlere işaretler yapmıştır. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Mu’cizat-ı Kur’aniye risale-i nuriyesi tamamıyla bu hakikati ispat etmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mütercim&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey insafsız! Seni insafa davet ediyorum. Bir kere كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰى قَدَرِ عُقُولِهِمْ olan meşhur düsturu nazara almakla, zamanlarıyla muhitlerinin müsaadesizliğini düşünerek, telahuk eden binlerce efkârın neticelerinden doğan şu keşfiyat-ı fenniyeyi o zamanlardaki insanların kafa mideleri alıp hazmedemediklerine dikkat edersen anlayacaksın ki Kur’an-ı Kerîm’in o gibi meselelerde ihtiyar ettiği ibham ve ıtlak yolu, ayn-ı belâgat olduğu gibi yüksek i’cazını da ispata aşikâr bir delil olduğunu gözün kör değilse göreceksin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’da delail-i akliyeye ve fennin keşfiyatına muhalif bazı âyetler vardır dedikleri üçüncü şüphelerine cevap:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerîm’de takip edilen maksad-ı aslî; ispat-ı Sâni’, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet esaslarına cumhur-u nâsı irşad ve îsal etmektir. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerîm’in kâinattan yaptığı bahis tebeîdir, kasdî değildir. Yani ligayrihîdir, lizatihî değildir. Yani Kur’an-ı Kerîm Cenab-ı Hakk’ın vücud, vahdet ve azametine istidlal suretiyle kâinattan bahsetmiştir. Yoksa kâinatın bizzat keyfiyetini izah etmek için değildir. Çünkü Kur’an-ı Kerîm coğrafya, kozmoğrafya gibi kasden kâinatın keyfiyetinden mana-yı ismiyle bahseden bir fen, bir kitap değildir. Ancak kâinat sahifesinde yazılan sanat-ı İlahiyenin nakışları ve yaratılan kudretin mu’cizeleri ve kozmoğrafyacıları hayrette bırakan nizam ve intizamla, mana-yı harfiyle Sâni’ ve Nazzam-ı Hakiki’ye istidlal keyfiyetini öğretmek için nâzil olan bir kitaptır. Binaenaleyh sanat, kasd, nizam kâinatın her zerresinde bulunur, matlub hasıl olur. Teşekkülü nasıl olursa olsun, bizim matlubumuza taalluku yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fe-binâen alâ zâlik mademki Kur’an’ın kâinattan bahsi istidlal içindir ve delilin de müddeadan evvel malûm olması şarttır ve delilin muhataplarca vuzuhu müstahsendir; bazı âyetlerin onların hissiyatına ve edebî malûmatlarına imale etmesi ve benzetmesi, mukteza-yı belâgat ve irşad olmaz mı? Fakat bu âyetlerin, hissiyatlarına imale etmesi meselesi, o hissiyata kasden delâlet etmek için değildir. Ancak kinaye kabîlinden o hissiyatı okşamak içindir. Maahâzâ hakikate ehl-i tahkiki îsal için karine ve emareler vaz’edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, eğer Kur’an-ı Kerîm, makam-ı istidlalde şöylece demiş olsa idi ki: “Ey insanlar! Güneşin zahirî hareketiyle hakiki sükûnuna ve arzın zahirî sükûnuyla hakiki hareketine ve yıldızlar arasında cazibe-i umumiyenin garibelerine ve elektriğin acibelerine ve yetmiş unsur arasında hasıl olan imtizacata ve bir avuç su içinde binler mikrobun bulunmasına dikkat ediniz ki bu gibi hârika şeylerden Cenab-ı Hakk’ın her şeye kādir olduğunu anlayasınız.” deseydi; delil, müddeadan binlerce derece daha hafî, daha müşkül olurdu. Halbuki delilin müddeadan daha hafî olması, makam-ı istidlale uymaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maahâzâ onların hissiyatına imale edilen âyetler kinaye kabîlinden olup ifade ettikleri zahirî manaları sıdk veya kizbe medar olamaz. Evet, görmüyor musun قَالَ deki ا hiffeti ifade ediyor. Aslı و olsun ى olsun, ne olursa olsun bize taalluk etmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Mademki Kur’an, bütün zamanlardaki bütün insanlara nâzil olmuştur, şu şüphe addettikleri umûr-u selâse Kur’an’a nakîse değil, Kur’an’ın yüksek i’cazına delillerdir. Evet, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ı talim eden Cenab-ı Hakk’a kasem ederim ki o Beşîr ve Nezîr’in (asm) basar ve basîreti, hakikati hayalden tefrik edememekten münezzehtir, celildir, celîdir veya insanları kandırarak mağlatalara düşürtmekten meslek-i âlîleri ganidir, âlîdir, temizdir, tahirdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==YEDİNCİ MESELE:==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın izhar ettiği mahsûs ve zahirî ve insanlarca meşhur ve malûm olan hârika ve mu’cizelerinin ekserisi, tarih ve siyer kitaplarında mezkûrdur ve aynı zamanda, muhakkikîn-i ulema tarafından izah ve beyan edilmişlerdir. Binaenaleyh tafsilatını o kitaplara havale ile yalnız o hârikaların nevilerini icmalen izah edeceğiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın zahirî hârikalarının her birisi âhâdî olup mütevatir değilse de o âhâdîlerin heyet-i mecmuası ve çok nevileri, mütevatir-i bi’l-manadır. Yani lafız ve ibareleri mütevatir değilse de manaları çok insanlar tarafından nakledilmiştir. O hârikaların nevileri üçtür:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: “İrhasat” ile anılmaktadır ki Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın nübüvvetinden evvel zuhur eden hârikalardır. Mecusi milletinin taptığı ateşin sönmesi, Sava Denizi’nin sularının çekilmesi, Kisra Sarayı’nın yıkılması ve gaibden yapılan tebşirler gibi şeylerdir. Sanki o hazretin (asm) zaman-ı veladeti, hassas ve keramet sahibi imiş gibi o zatın kudum ve gelmesini şu gibi hâdiseler ile tebşiratta bulunmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nevi: İhbarat-ı gaybiyedir ki bilâhare vukua gelecek pek çok garib şeylerden bahsetmiştir. Ezcümle, Kisra ve Kayser’in definelerinin İslâm eline geçmesi, Rumların mağlup edilmesi, Mekke’nin fethi, Kostantiniye’nin alınması gibi hâdisattan haber vermiştir. Sanki o zatın cesedinden tecerrüd eden ruhu, zaman ve mekânın kayıtlarını kırarak istikbalin her tarafına uçup gezmiş ve gördüğü vukuatı söylemiştir ve söylediği gibi de vukua gelmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nevi: Hissî hârikalardır ki muaraza zamanlarında kendisinden talep edilen mu’cizelerdir. Taşın konuşması, ağacın yürümesi, ayın iki parçaya bölünmesi, parmaklarından su akması gibi… Tefsir-i Keşşaf’ın müellifi Zemahşerî’nin dediğine göre, o hazretin bu nevi hârikaları bine bâliğ olmuştur. Ve bir kısmı da mütevatir-i bi’l-manadır. Hattâ Kur’an’ı inkâr edenlerden bir kısmı, inşikak-ı kamer manasında tasarruf etmemişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: İnşikak-ı kamer bütün insanlarca kesb-i şöhret etmesi lâzım bir mu’cize iken âlemce o kadar şöhret bulmamıştır. Esbabı nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Matla’ların ihtilafı ve havanın bulutlu olmasının ihtimali ve o zamanda rasathanelerin bulunmaması ve vaktin uyku gibi gaflet zamanı olması ve inşikakın âni olması gibi esbabdan dolayı, herkesçe o vak’anın görünmesi ve malûm olması lâzım gelmez. Maahâzâ Hicaz matlaıyla matla’ları bir olan yerlerde, o gece yollarda bulunan kervan ve kafilelerden naklen, inşikakın vukua geldiği hakkında çok rivayetler vardır. (*&amp;lt;ref&amp;gt;[[Dosya:Iicaz_murekkeb-768x784.png|center]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Diyarbakır’da Van Valisi Cevdet Bey’in evinde 19 Şubat 1330 tarihinde Cuma gecesi bu tefsirin ilk Arabî nüshasını tebyiz ederken şu şekl-i garib, tevafukan vaki olmuştur. Ve o gece vukua gelen Bitlis’in sukutuyla müellif Bedîüzzaman’ın esaretine rast gelir. Sanki şu şekl-i garibin, şu mu’cizeler ve hârikalar bahsinde o gece husule gelmesi, müellifin Ruslara esir düştüğüne ve beraberinde bulunan bazı talebelerinin şehit olarak kanlarının dökülmesine hârika bir işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said’in küçük kardeşi, yirmi senelik talebesi Abdülmecid&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bu nakış, başı kesilmiş bir yılanın kuyruğunu müellif Bedîüzzaman’a sarmış olduğuna ve müellifin yaralı olarak otuz saat ölüme muntazıran su arkının içinde kaldığı yere benziyor ve o vaziyeti andırıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Said’in ehemmiyetli talebesi Hamza&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü nevi mu’cizelerin reisi ve en büyüğü, Kur’an-ı Azîmüşşan’dır ki yedi vecihle mu’cize olduğuna mezkûr âyetle işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Şu meseleleri az çok fehmettin. Şimdi bu âyetin mâkabliyle olan cihet-i irtibatına bakalım:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, İbn-i Abbas’ın (ra) يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا âyetindeki “ibadet”i tevhidle tefsir ettiğine nazaran, evvelki âyet ispat-ı tevhid hakkındadır, bu âyet de ispat-ı nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet-i Muhammediye (asm) ise tevhidin en büyük bir delilidir. Demek ki bu iki âyet arasında cihet-i irtibat, aralarındaki dâlliyet ve medlûliyet alâkasıdır. Yani biri delil, diğeri medlûldür. Nübüvvetin ispatı ancak mu’cizeler ile olur. En büyük mu’cizesi ise Kur’an-ı Kerîm’dir. Evet, Kur’an’ın mu’cize olduğu, âlem-i İslâmca kabul ve tasdik edilmiş bir hakikattir. Amma muhakkikîn-i ulema tarafından, Kur’an’ın vücuh-u i’cazı hakkında ihtilaf vaki olmuştur. Yani i’cazını intac eden cihetler çoktur. Her bir muhakkik, bir ciheti tercih ve ihtiyar etmiştir; aralarında muhalefet, müsademe yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İ’cazın vecihleri:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Gaibden, istikbalden haber vermesi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Âyetlerinde tenakuz, tehalüf, hata bulunmaması.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Nazım ile nesir arasında, ediblerce gayr-ı malûm bir üslubu ihtiyar etmesi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Okur yazar olmayan bir zattan sudûr etmesi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Tâkat-i beşeriye fevkinde ulûm ve hakaiki ihata etmesi gibi pek çok şeylerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Lâkin i’cazının en yüksek vechi, nazmındaki belâgattan doğmuştur. Evet, Kur’an’ın bu nevi i’cazı, beşerin tâkatinden hariç bir derecededir. Bu hakikati tafsilen anlayıp kanaat hasıl etmek isteyen, bu tefsiri ve emsali eserleri ve “Yirmi Beşinci Söz”ü zeylleriyle beraber mütalaa etsin. Fakat icmalî bir malûmatı elde etmek isteyenler de belâgatın imamları bulunan Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkakî, Cahız’ın bu kısım i’caz hakkında –üç tarîk ile– beyan ettikleri malûmattan, miktar-ı kâfi malûmat elde edebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Tarîk: Arap kavmi maarifsiz, bedevî bir millet idi. Muhitleri de onlar gibi bedevî bir muhit idi. Divanları şiir idi. Yani medar-ı iftihar olan hallerini, şiir ile kayıt ve muhafaza ederlerdi. İlimleri belâgat idi. Medar-ı iftiharları fesahat idi. Sair kavimlerden fazla bir zekâya mâlik idiler. Başka insanlara nisbeten cevval fikirleri vardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Arap kavmi böyle bir vaziyette iken ve zihinleri de bahar çiçekleri gibi yeni yeni açılmaya başlarken, birdenbire Kur’an-ı Azîmüşşan yüksek belâgatıyla, hârika fesahatiyle mele-i a’lâdan yeryüzüne indi. Arapların medar-ı iftiharları ve timsal-i belâgatları olan ve bilhassa Kâbe duvarında teşhir edilmek üzere altın suyu ile yazılmış “Muallakat-ı Seb’a” unvanıyla anılan en meşhur ediblerin en beliğ ve en fasih eserlerini iftihar listesinden sildirtti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maahâzâ Hazret-i Muhammed (asm) Kur’an’la muarazaya ve Kur’an’a bir nazire yapılmasına onları şiddetle davet etmekten geri durmuyordu. Damarlarına dokunduruyordu, techil ve terzil ediyordu. O hazretin yaptığı böyle şiddetli hücumlara karşı, o ümera-i belâgat ve hükkâm-ı fesahat unvanıyla anılan Arap edibleri, bir kelime ile dahi mukabelede bulunamadılar. Halbuki kibir ve azametleri, enaniyetleri ve göklere kadar çıkan gururları iktizasınca, gece gündüz çalışıp Kur’an’a bir nazire yapmalı idiler ki âleme karşı rezil ü rüsva olmasınlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek, bu meselenin uhdesinden gelemediklerinden yani Kur’an’ın bir benzerini yapmaktan âciz kaldıklarından, sükûta mecbur olmuşlardır. İşte onların bu ıztırarî sükûtları aczlerini meydana çıkardı. Ve bunların aczlerinden de i’caz-ı Kur’an’ın güneşi tulû etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Tarîk: Kelâmların hâsiyetlerini, kıymetlerini, meziyetlerini bilip altınlarını bakırından tefrik eden bütün ehl-i tahkikten, tetkikten, tenkitten, dost ve düşmanlar tarafından Kur’an-ı Kerîm sure sure, âyet âyet, kelime kelime mihenk taşına vurularak, altından maada bir bakır eseri görülmemiştir. Bu ağır imtihandan sonra, Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ihtiva ettiği mezaya, letaif, hakaikin hiçbir beşer kelâmında bulunmadığına şehadet etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onların sıdk-ı şehadetleri şöylece ispat edilebilir: Kur’an’ın insan âleminde yaptığı büyük inkılab ve tebeddül; ve şark ve garbı içine alan tesis ettiği din, diyanet; ve zamanın geçmesiyle gençlik ve şebabiyetini ve tekerrür ettikçe halâvetini muhafaza etmesi gibi hârika halleri اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحٰى âyetini okuyup ilan ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Tarîk: Belâgat imamlarından meşhur Cahız’ın tahkikatına göre: Arap edib ve beliğlerinin Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın davasını kalem ile iptal etmeye, tarife gelmez derecede ihtiyaçları vardı. Ve o hazrete karşı olan kin, adâvet ve inatlarıyla beraber; en kolay en yakın en selim olan kalem ve yazı ile muarazayı terk ve en uzun, en müşkül, en tehlikeli ve şüpheli seyf ve harp ile mukabeleye mecburen iltica ettiler. Suret-i kat’iyede bundan anlaşıldı ki Kur’an’ın benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır. Zira her iki yolun arasındaki farkı bilmeyenlerden değildiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh birinci yol iptal-i dava için daha müsait iken onu terk edip hem malları hem canları tehlikeye atan başka bir yola sülûk eden ya sefihtir –halbuki Müslüman olduktan sonra siyaset-i âlemi eline alanlara sefih denilemez– veya birinci yola sülûktan kendilerini âciz görmüşlerdir. Onun için kalem yerine seyfe müracaat etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kur’an’a bir nazire yapmak mümkinattan imiş fakat nasılsa yapılmamıştır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Mümkinattan olmuş olsaydı damarlarına dokundurulanlar, behemehal muarazayı arzu ederlerdi. Ve muaraza arzusunda bulunmuş olsaydılar muaraza yapacaklardı. Çünkü iptal-i dava için muarazaya ihtiyaçları pek şedit idi. Muaraza etmiş olsaydılar gizli kalmazdı, tezahür ederdi. Çünkü tezahürüne rağbet çok olduğu gibi esbab dahi çok idi. Tezahür etseydi âlemde şöhret bulurdu. Şöhret bulmuş olsaydı Müseylime’nin hezeyanları gibi behemehal tarihte bulunacaktı. Mademki tarihte bulunmamıştır, demek yapılmamıştır. Madem yapılmamıştır, demek Kur’an mu’cizedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Müseylime füseha-i Arap’tan olduğu halde, sözleri ne için âleme maskara olmuştur?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Çünkü onun sözleri, bin derece fevkinde bulunan sözlere karşı mukabeleye çıktığından çirkin ve gülünç olmuştur. Evet güzel bir adam, Hazret-i Yusuf (as) ile beraber güzellik imtihanına girerse elbette çirkin ve gülünç olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kur’an-ı Kerîm hakkında şek ve şüpheleri olanlar, Kur’an’ın bazı terkip ve kelimeleri güya nahiv ilminin kaidelerine muhalefet etmiş gibi şüphe îka etmişlerdir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Bu gibi heriflerin, ilm-i nahvin kaidelerinden haberleri yoktur. Sekkakî’nin dediği gibi; efsah-ı füseha olan Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, Kur’an-ı Kerîm’i uzun uzun zamanlarda tekrar be-tekrar okuduğu halde o hataların farkında olmamış da bu cahil herifler mi farkında olmuşlardır? Bu, hangi akla girer ve hangi kafaya sığar? Sekkakî “Miftah”ının sonunda, bu gibi cahilleri iyi taşlamıştır. Evet, bir şairin dediği gibi لَوْ كُلُّ كَلْبٍ عَوٰى اَلْقَمْتَهُ حَجَرًا § لَمْ يَبْقَ فٖى هٰذِهِ الْكُرَةِ اَحْجَارُ her üren kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyeti mâkabliyle rabteden ikinci vecih ise: Evvelki âyet vaktâ ki ibadeti emretti, sanki “İbadetin keyfiyeti nasıldır?” diye sâmi’in zihnine bir sual geldi. “Kur’an’ın talim ettiği gibi.” diye cevap verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tekrar, “Kur’an’ın Allah’ın kelâmı olduğunu nasıl bileceğiz?” diye ikinci bir suale daha kapı açıldı. Bu suale cevaben وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا âyetiyle cevap verildi. Demek, her iki âyetin arasındaki cihet-i irtibat, bir sual-cevap ve bir alışveriştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin arasına girelim, bakalım, aralarında ne gibi münasebetler vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا cümlesi, mukadder bir suale cevaptır. Çünkü Kur’an, evvelki âyette ibadeti emrettiği vakit “Acaba ibadete olan bu emrin Allah’ın emri olup olmadığını nasıl anlayacağız ki imtisal edelim?” diye bir sual sâmi’in hatırına geldi. Bu suale cevaben denildi ki: “Eğer Kur’an’ın ve dolayısıyla bu emrin Allah’ın emri olduğunda şüpheniz varsa kendinizi tecrübe ediniz ve şüphenizi izale ediniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve eyzan vaktâ ki Kur’an, surenin evvelinde لَا رَيْبَ فٖيهِ هُدًى لِلْمُتَّقٖينَ cümlesiyle kendisini sena etti, sonra mü’minlerin medhine, sonra kâfir ve münafıkların zemmine intikal etti, sonra ibadet ve tevhidi emrettikten sonra surenin başına dönerek لَا رَيْبَ فٖيهِ cümlesini tekiden وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ … الخ cümlesini zikretti. Yani “Kur’an, şek ve şüphelere mahal değildir. Sizin şüpheleriniz ancak kalplerinizin hastalığından ve tabiatınızın sekametinden neş’et ediyor.” Evet gözleri hasta olan, güneşin ziyasını inkâr eder; ağzı acı olan, tatlı suya acı der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ : Yani “Kur’an’ın mislinden bir sure getiriniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Bu cümleyi وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ cümlesiyle bağlayan اِنْ edat-ı şarttır. Şart edatları daima –hararetle ateş gibi– biri sebep, diğeri müsebbeb iki cümleye dâhil olurlar. İlm-i nahivce birisine fiilü’ş-şart, ikincisine cezaü’ş-şart denir. Bu iki cümle arasında, hararetle ateş arasında olduğu gibi “lüzum” lâzımdır. Halbuki bu iki cümle arasında lüzum görünmüyor. Binaenaleyh âyetin ihtisarı dolayısıyla ortadan kaldırılan cümlelere müracaat lâzımdır. Mukadder cümleler ise تَشَبَّثُوا ، وَجَبَ التَّشَبُّثُ ، تَعَلَّمُوا ، جَرِّبُوا emirleridir. Bunlar sıra ile ikincisi birincisine lâzımdır. Yani ityan (delil getirmek) tecrübeye lâzımdır; tecrübe taallüme, taallüm vücub-u teşebbüse, vücub-u teşebbüs de teşebbüse, teşebbüs de raybe lâzımdır. Demek bu kadar lüzumların takdiri lâzımdır ki “Kur’an’ın bir mislini getiriniz.” ile “Kur’an’da şüpheniz varsa…” arasında lüzum tezahür edebilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ : Bu cümlenin, üç vecihle mâkabliyle irtibatı vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Vecih: “Kur’an’a muaraza etmekten zahir olan aczimiz, bütün insanların aczini istilzam etmez. Biz yapamadık amma başkaları yapabilirler.” diye zihinlerine gelen vesveseyi def’etmek için Kur’an-ı Kerîm bu âyetin lisanıyla “Büyüklerinizi, reislerinizi de çağırınız, size yardım etsinler.” diye onları ilzam etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Vecih: “Eğer biz muaraza teşebbüsünde bulunsak bizi destekleyen, müdafaa eden yoktur.” diye ileri sürdükleri zu’mlarını da reddetmiştir ki “Herhangi bir meslek olursa olsun, mutaassıpları çoktur. Muaraza ettiğiniz takdirde, sizi müdafaa eden çok olur.” diye onları iskât etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Vecih: Kur’an-ı Kerîm sanki onlara istihzaen diyor ki: “Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, bütün insanlara nübüvvetini tasdik ettirmek için Allah’ından yardım istedi. Allah’ı da Kur’an’ına sikke-i i’cazı basarak pek çok insanlara tasdik ettirdi. Sizin âlihelerinizden bir faydanız varsa siz de onları çağırınız, size yardım etsinler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا : Yani “Tecrübeden sonra bakınız. Muarazaya kādir olmadığınız takdirde, acziniz zahir olur ve muarazayı da yapmış olmazsınız.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَلَنْ تَفْعَلُوا : Yani “Mazide yapamadığınız gibi bundan sonra da kat’iyetle yapamayacaksınız.” Binaenaleyh “Bizim mazide yapamamamız, istikbalde beşerin yapamamasını istilzam etmez.” diye izhar ettikleri o bahaneyi de لَنْ تَفْعَلُوا ile def’etmiştir. Ve aynı zamanda üç vecihle i’caza işaret yapmıştır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Vecih: Gaibden haber vermiştir ve ihbar ettiği gibi de muaraza vaki olmamıştır. Bakınız milyonlarca Arabî kitap vardır ve bütün müellifler, dost olsun düşman olsun, Kur’an’ın üslubunu taklit etmeye fevkalâde müştak oldukları halde hiçbir müellif, hiçbir kitabında Kur’an-ı Kerîm’in üslubunu taklit etmeye muvaffak olamamıştır. Sanki Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan نَوْعٌ مُنْحَصِرٌ فِى الشَّخْصِ yani bir şahısta inhisar etmiş bir nevidir. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerîm ya bütün kitapların altındadır –bu gülünç bir sözdür– veya bütün kitapların fevkinde, fevka’l-küll bir nadiredir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Vecih: Böyle büyük bir davada ve müşkül bir makamda, onların âsablarını tahrik, izzet-i nefislerini kırmak suretiyle “Yapamayacaksınız.” diye kat’iyetle verdiği hüküm; onun emin, mutmain, itimatlı olduğuna bir delildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Vecih: Sanki Kur’an-ı Kerîm diyor ki: “Sizler fesahatin ümerası ve herkesten ziyade fesahate muhtaç olduğunuz halde, muarazaya kādir olamadınız. Beşer de Kur’an’ın muarazasına kādir olamaz.” Ve keza Kur’an’ın neticesi olan İslâmiyet’e bir nazirenin yapılmasına zaman-ı mazi kādir olmadığı gibi istikbal zamanı da onun mislinden âciz kalacağına bir işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتٖى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani “Kâfirlere hazırlanan bir ateşten sakınınız ki odunu, insanlar ile taşlardır.” فَاتَّقُوا cümlesi اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümlesine cezaü’ş-şart olduğu cihetle, aralarında lüzumun bulunması lâzımdır. Halbuki muarazanın yapılmaması, ateşten sakınmayı istilzam etmez. Binaenaleyh ihtisar için ortadan kaldırılan cümlelere müracaat etmekle, bu lüzumu arayıp bulacağız. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Muarazanın yapılmamasından Kur’an’ın i’cazı lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Kur’an’ın i’cazından Allah’ın kelâmı olduğu lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Allah’ın kelâmı olduğundan emirlerine imtisal lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Emirlerine imtisalden ibadetin yapılması lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- İbadetin yapılması ateşe girmemeye vesiledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu cümlelerin arasında bulunan lüzumların silsilesinden فَاتَّقُوا ile اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا arasındaki o gizli lüzum tezahür eder. Ve bu yapılan îcaz ve ihtisardan, i’cazın bir şuâı meydana gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلَّتٖى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ : Kur’an-ı Kerîm, onları فَاتَّقُوا النَّارَ cümlesi ile tehdit ettikten sonra نَارْ kelimesinin bu cümle ile vasıflandırılmasıyla da o tehdidi tekid ve teşdid etmiştir. Zira odunu insanlar ile taşlar olan bir ateşin heybeti, dehşeti ve havfı daha şedittir. Ve keza bu cümle ile sanemlere ibadet yapanları zecir ve men’etmeye işaret yapılmıştır. Şöyle ki: “Ey insanlar! Allah’ın emirlerine imtisal etmeyip bilhassa taşlara ve camid şeylere ibadet yaparsanız, muhakkak biliniz ki tapanlar ile taptıkları şeyleri yiyip yutacak bir ateşe gireceksiniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ : Bu cümle فَاتَّقُوا ile اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümleleri arasındaki lüzumu izah eder ve kararlaştırır. Yani şu ateş azabı, Kur’an’a imtisal etmeyen kâfirlere hazırlanmıştır. Hem bu ateş, tufan vesair musibetler gibi iyi kötü bütün insanlara şâmil musibetlerden değildir. Ancak bu musibeti celbeden, küfürdür. Bu beladan kurtuluş çaresi ancak Kur’an-ı Kerîm’e imtisaldir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mazi sîgasıyla zikredilen اُعِدَّتْ kelimesi, cehennemin el-ân mahluk ve mevcud olup Ehl-i İtizal’in bilâhare vücuda geleceğine zehabları gibi olmadığına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Ateş unsuru, kâinatın bütün kısımlarını istila etmiş pek büyük bir unsurdur. Bir damar gibi kâinatın yaratılışından başlayarak her tarafa dal budak salıp gelen şu şecere-i nâriyeye nazar-ı hikmetle dikkat edilirse bu şecerenin başında yani sonunda büyük bir meyvenin bulunduğu anlaşılır. Evet, toprağın içinde büyük ve uzun bir damarı gören adam, o damarın başında kavun gibi bir meyvenin bulunduğunu zannetmesi gibi, âlemin her tarafında damarları bulunan şu şecere-i nâriyenin de cehennem gibi bir meyvesinin bulunduğuna bi’l-hads yani sürat-i intikal ile hükmedebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Cehennem şimdi mevcud olduğu takdirde, yeri nerededir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Biz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat el-ân cehennemin vücuduna itikad ediyoruz amma yerini tayin edemiyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Bazı hadîslerin zahirine göre cehennem, tahte’l-arzdır yani yerin altındadır. Ve keza bir hadîse nazaran, cehennem ateşinin dünya ateşinden iki yüz derece fazla harareti vardır. Bu noktaların izahı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Kürenin tahtı merkezinden ibarettir. Buna binaen arzın tahtı merkezidir. Nazariyat-ı hikemiyece sabit olduğu vecihle, arzın merkezinde harareti iki yüz bin dereceye bâliğ bir ateş vardır. Çünkü her otuz üç zira’ derinliğinde tahminen bir derece hararet artar. Buna binaen merkeze kadar iki yüz bin dereceli bir hararet meydana gelir. İşte bu nazariyeye, mezkûr hadîsin meali mutabık gelir. Buna binaen küre-i arzın merkezinde bulunan iki yüz bin derece hararetli bir ateş, cehenneme bir çekirdek hükmünde olup kıyamette kabuğu hükmünde bulunan tabaka-i türabiyeyi çatlatıp bütün dehşetiyle çıkar, tevessü etmeye başlar ve tam teçhizatıyla cehennem meydana gelir, denilebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bir hadîse nazaran “zemherir” namında, bürudet ile yakan bir ateş vardır. Bu hadîs de o nazariyeye mutabıktır. Zira merkez-i arzdan sathına kadar derece derece artan veya tenakus eden ateş, zemherir de dâhil olmak üzere ateşin bütün mertebelerine şâmildir. Hikmet-i tabiiyede takarrur ettiği gibi ateş bazen öyle bir dereceye gelir ki yakınında bulunan şeylerden hararetleri tamamen celb ve cezb etmekle, onları bürudet ile yakar ve suyu incimad ettirir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Mezkûr hadîse göre cehennem, arzın merkezindedir. Halbuki arz, cehenneme nisbeten bir yumurta kadardır. O kocaman cehennem, arzın karnında nasıl yerleşir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, âlem-i mülk yani âlem-i şehadet yani bu görmekte olduğumuz âleme göre cehennem, arzın içindedir diye cehennemi küçük gösteriyoruz. Amma âlem-i âhirete nazaran, cehennem öyle azamet peyda eder ki binlerce arzları içine alır, doymaz. Bu âlem-i şehadet, bir perde gibi onun tevessüüne mani olmuştur. Binaenaleyh arzın içindeki cehennemden maksat, cehennemin kalbi ve cehennemin çekirdeğidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza cehennemin arzın altında bulunması, arzın karnında veya arz ile muttasıl, yapışık olmasını istilzam etmez. Zira şems, kamer, yıldız, arz gibi küreler, hep şecere-i hilkatin meyveleridir. Malûmdur ki meyvenin altı, bütün dalların aralarına şümulü vardır. Binaenaleyh Allah’ın mülkü pek geniştir. Şecere-i hilkatin dalları da her tarafa uzanıp gitmiştir, cehennem nereye giderse yeri vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bir hadîse göre cehennem matvîdir, yani bükülmüştür, yani tam açık değildir. Demek cehennemin bir yumurta gibi arzın merkezinde mevcud ve bilâhare tezahür edeceği mümkinattandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Cehennemin şimdi mevcud olmadığına Mutezileleri sevk eden bu hadîs olsa gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Bu âyetin cümlelerini yoklayalım, bakalım; o zarflar nasıl sadeflerdir, içlerinde ne gibi cevherler vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا cümlesinin başındaki و harf-i atıftır. Malûm ya bir şeyin diğer bir şeye atfı, aralarında bir münasebetin bulunmasına mütevakkıftır. Halbuki اِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ ile يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا cümleleri arasında münasebet görünmüyor. Bunların aralarındaki münasebet ancak iki sual ve cevabın takdiriyle tezahür eder. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvelki âyette ibadete emredildiğinde “İbadet nasıldır?” diye vârid olan suale cevaben: “Kur’an’ın talim ettiği gibi.” denildi. “Kur’an Allah’ın kelâmı mıdır?” diye edilen ikinci suale cevaben وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ denildi. İşte her iki cümle arasında bu suretle münasebet tezahür eder ve harf-i atfın da muktezası yerine gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: اِنْ şek ve tereddüdü ifade eder. اِذَا ise cezm ve kat’iyete delâlet eder. Onların şek ve raybları, Kur’an hakkında kat’îdir. Binaenaleyh makamın iktizası hilafına اِنْ kelimesinin اِذَا kelimesine tercihen zikrinde ne gibi bir işaret vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, onların şek ve rayblarını izale edecek esbabın zuhurundan dolayı, o gibi şüphelerin vücuduna kat’iyetle hükmedilemiyeceğine ancak o şeklerin vücuduna yine şek ve şüphe ile hükmedilebileceğine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: اِنْ kelimesinin ifade ettiği şek ve tereddüt, üslubun iktizasına göredir. Hâşâ mütekellime ait değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ ile اِنِ ارْتَبْتُمْ cümleleri bir manayı ifade ettikleri ve ikinci cümle, birinci cümleden kısa olması üsluba daha uygun olduğu halde, birinci cümlenin ikinci cümleye tercihen zikri; onların rayblarının menşei, hasta tabiatlarıyla kötü vücudları olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Onlar rayblara zarf ve mahal oldukları halde, onları mazruf, raybı onlara zarf göstermek neye binaendir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, kalplerindeki raybın zulmeti bütün bedenlerine, kalıplarına intişar ve istila etmiş olduğundan, kendilerinin rayb içinde bulundukları sanılmakta olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nekre olarak رَيْبٍ kelimesinin zikri, tamim içindir. Yani hangi raybınız varsa cevap birdir, her bir raybınıza karşı mahsus bir cevap lâzım değildir. Hangi çareye başvurursanız, alacağınız cevap Kur’an’ın i’cazıdır. Evet, bir çeşme başında su içip tatlılığını anlayan bir adam, bütün o çeşmeden teşa’ub eden arkları tecrübe etmeye hakkı yoktur; zira menbaı birdir. Kezalik bir surenin muarazasından âciz kalan adamın, bütün Kur’an’ı tecrübeye hakkı yoktur. Çünkü kâtip birdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِمَّا daki مِنْ beyanı ifade ettiğinden فٖى شَىْءٍ kelimesinin takdirini ister. Takdir-i kelâm وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ فٖى شَىْءٍ مِمَّا نَزَّلْنَا olsa gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
نَزَّلْنَا tabirinden anlaşılır ki onların şüphelerinin menşei nüzul sıfatı olup kat’î cevapları da ispat-ı nüzuldür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tedricen yani âyet âyet, sure sure, hâdiselere göre nüzulü ifade eden tef’il babından نَزَّلْنَا kelimesinin, def’aten nüzule delâlet eden if’al babından اَنْزَلْنَا kelimesine tercihen zikredilmesi; onların davalarında “Ne için Kur’an def’aten nâzil olmamıştır?” diye delil getirdiklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَبْدِنَا : Abd lafzının nebi veya Muhammed (asm) lafızlarına cihet-i tercihi; abd tabiri, Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın azametine ve ibadetin ulüvv-ü derecesine işaret olduğu gibi اُعْبُدُوا emrini tekiddir ve Resul-i Ekrem hakkında vârid olan vehimleri def’etmektir ki o zat, bütün insanlardan ziyade ibadet yapmış ve Kur’an’ı okumuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاْتُوا : Bu emir taciz içindir. Yani emirden maksat, muhataptan bir şey talep değildir. Ancak başlarına vurmakla muarazaya, tecrübeye davet etmektir ki aczleri meydana çıksın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسُورَةٍ ilâ âhir… Bu tabirden anlaşılır ki onların ilzamları, aczleri son hadde bâliğ olmuştur. Zira dokuz dereceye bâliğ olan tahaddinin yani muarazaya davet etmenin tabirleri, tabakaları vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Yüksek nazmıyla, ihbarat-ı gaybiyesiyle, ihtiva ettiği ulûmu ve âlî hakaikiyle beraber tam bir Kur’an’ın mislini, ümmi bir şahıstan getiriniz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Eğer böylece mislini getirmek tâkatinizin fevkinde ise beliğ bir nazımla uydurma şeylerden olsun, getiriniz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Eğer buna da kudretiniz olmazsa on sure kadar bir mislini yapınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Bu da mümkün olmadı ise uzun bir surenin mislini yapınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Eğer bu da size kolay değilse kısa bir surenin misli olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- Eğer ümmi bir şahıstan imkân bulamadı iseniz âlim ve kâtip bir adamdan olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
7- Bu da olmadığı takdirde, birbirinize yardım etmek suretiyle yapınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
8- Buna da imkân bulunamadığı takdirde, bütün ins ve cinlerden yardım isteyiniz ve bütün efkârın neticelerinden istimdad ediniz. Neticeleri, tamamen yanınızda bulunan kütüb-ü Arabiyede mevcuddur. Bütün kütüb-ü Arabiye ile Kur’an arasında bir mukayese yapılırsa Kur’an mukayeseye gelmez. Çünkü hiçbirine benzemiyor. Öyle ise Kur’an ya hepsinden aşağıdır veya hepsinden yukarıdır. Birinci ihtimal bâtıl ve muhaldir. Öyle ise hepsinden yukarı, fevka’l-küll bir kitaptır. On üç asırdan beri misli vücuda gelmemiştir, bundan sonra da vücuda gelemeyecektir, vesselâm.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
9- “Bizim şahitlerimiz yoktur. Eğer muarazaya girişsek bizi destekleyecek kimse yoktur.” diye gösterdikleri o bahaneyi de def’etmek için “Şühedanıza da müsaade edilmiştir. Onları da çağırın, size yardım etsinler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu tabakalara dikkat edilirse muarazanın şu mertebelerine işareten, Kur’an-ı Kerîm’in yaptığı îcaz ile gösterdiği i’caza bir şuâ görünür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Kur’an-ı Kerîm’den en kısa bir sureye muaraza etmekten beşerin aczi, mezkûr izahat ile sabit oldu. Amma i’cazın limmiyet ciheti kaldı. Yani beşerin aczini intac eden illet ve sebep nedir? Evet, Kur’an ile muaraza ve mübarezeye çıkan insanların kuvveti Cenab-ı Hak tarafından körleştirilerek, muarazayı yapabilecek kabiliyetten sukut ettirilmiştir. Fakat Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkakî gibi belâgat imamlarınca beşerin kuvveti Kur’an’ın yüksek üslup ve nazmına yetişemediğinden, aczi tezahür etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir de Sekkakî demiştir ki: “İ’caz zevkîdir, tarif ve tabir edilemez.” مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَدْرِ Yani fikri ile i’cazı zevk etmeyen, tarif ile vâkıf olamaz; bal gibidir. Lâkin Abdülkahir’in iltizam ettiği veche göre, i’cazı tarif ve tabir etmek mümkündür. Biz de bu vechi kabul ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: “Taife”, “necm”, “nevbet” kelimeleri “sure” kelimesinin vazifesini ifa edebilirler. “Sure” kelimesinin onlara tercihen zikrinde ne vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Onları şüphelerinin menşei ile ilzam ve boğmaktır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onları şüpheye düşürten, güya Kur’an’ın def’aten nâzil olmamasıdır. Demek Kur’an, def’aten nâzil olmuş olsaydı Allah’ın kelâmı olduğunda şüpheleri olmazdı. Lâkin parça parça nâzil olduğundan, şüphelerine bâis olmuştur ki “Bu, beşerin kelâmıdır, parça parça yapılışı kolaydır, biz de yapabiliriz.” diye şüpheye düştüler. Kur’an-ı Kerîm de onların kolay zannettikleri yolu, بِسُورَةٍ tabiriyle ihtar ve “Haydi mislini getiriniz de sizin kolay zannettiğiniz parça parça şeklinde olsun.” diye onları kolay addettikleri yolda boğmuştur. Ve keza Zemahşerî’nin beyanı vechiyle, Kur’an-ı Kerîm’in surelere taksim edilmiş bir şekilde nâzil olmasında çok faydalar vardır. Evet, çok garib letaifi hâvi olduğu için şu üslub-u garib ihtiyar edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنْ مِثْلِهٖ deki zamir ya Kur’an’a râcidir yani “Kur’an’ın mislini getiriniz.” veya Hazret-i Muhammed’e (asm) aittir. Yani “Bir sureyi o zatın (asm) misli olan ümmi bir şahıstan getiriniz.” Lâkin birinci ihtimale göre ibarenin hakkı مِثْلِ سُورَةٍ مِنْهُ iken iktizanın hilafına بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ denilmiştir. Bunun esbabı: Çünkü birinci ihtimalde, ikinci ihtimalin de mülahazası ve riayeti lâzımdır. Zira yalnız Kur’an’ın mislini getirmekle mesele bitmiş olmuyor. Ancak ümmi bir şahıstan getirilmesi lâzımdır ve muarazanın tamamiyetine şarttır. İşte bunun için hem مِنْ مِثْلِهٖ deki zamirin Kur’an’a râci olması lâzımdır hem ibarenin tebdili lâzımdır ki her iki ihtimal mer’î olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza muarazanın tamamiyeti, yalnız bir surenin mislini getirmekle olmuyor. Ancak Kur’an’ın tamamına misil olacak bir mecmudan, bir kitaptan alınan bir surenin mislini getirmek şart olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza nüzulde Kur’an’ın emsali olan kütüb-ü semaviyeye zihinleri çevirir ki aralarında yapılacak muvazene ile Kur’an’ın ulviyeti anlaşılsın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَادْعُوا Bu tabirin “istiane” veya “istimdad” kelimelerine cihet-i tercihi “davet” kelimesinin kullanış yerlerinden anlaşıldığı vechile; onları belalardan, zahmetlerden kurtarıp yardım edenler hazır bulunup yalnız çağırmaları lâzımdır, fazla bir zahmete ihtiyaç olmadığına işarettir. “İstiane” ve “istimdad” kelimeleri ise yardımcıların hazır bulunduklarına delâlet etmezler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
شُهَدَٓاءَ Bu tabir, üç manaya tatbik edilebilir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Büyük ediblerdir. Bu manaya göre, onların muaraza manasında “Bizim kuvvetimiz muarazaya kâfi değilse de büyük edib ve hocalarımızın muarazaya kudretleri vardır.” diye söyledikleri yalanı da Kur’an-ı Kerîm وَادْعُوا emriyle kesip atmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Muarazayı destekleyip şehadet edenlerdir. Bu ihtimale nazaran, onların “Biz muarazaya girişsek bizi destekleyen, şehadet eden yoktur.” diye gösterdikleri bahaneyi de Kur’an-ı Kerîm, müsaade vermek suretiyle “Haydi şahitlerinizi de çağırınız, sizi takviye etsinler.” diye o bahaneyi de yalana çıkartmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Âlihe manasınadır. Bu manaya nazaran, sanki Kur’an-ı Kerîm onlara karşı “Yahu bu kadar taptığınız ilahlarınız varken, böyle dar ve sıkıntılı bir vaktinizde ne için onlardan yardım istemiyorsunuz? Onları çağırınız ki bu muaraza belasından sizi kurtarsınlar.” diye bu cümle ile onlara tehekküm etmiş, yüzlerine gülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
شُهَدَٓاءَكُمْ : İhtisası ifade eden şu izafe شُهَدَٓاءَ kelimesinin her üç manasına da bakar. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Mademki büyük edib ve hocalarınız vardır, tabiî aranızda irtibat, hürmet ve muhabbet vardır ve yanınızda hazır olup gaib de değillerdir. Eğer onların bu dehşetli muarazaya kudretleri olsaydı, herhalde yardım edeceklerdi. Demek onlar da sizler gibi âcizdirler, kusurlarına bakmayınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Muarazada sizleri destekleyecek, şehadet edecek her kim olursa olsun kabul ederiz, çağırınız. Amma onlar böyle bedihü’l-butlan bir davada yalan şehadete cesaret edemezler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Mabud ittihaz ettiğiniz âliheleriniz nasıl size yardım etmiyorlar? Onları da çağırınız bakalım. Fakat onlarda can yok, şuurları da olmadığı gibi hiçbir şeye de kādir değillerdir. Onları da mazur görünüz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنْ دُونِ اللّٰهِ : Yani “Allah’tan maada.” Bu kayıt, şühedanın birinci manasına göre tamimi ifade eder. Yani “Allah’tan maada, dünyada ne kadar erbab-ı fesahat varsa çağırınız.” Şühedanın ikinci manasına nazaran, aczlerine işarettir. Çünkü bir meselede âciz ve mağlup olan, yemin eder, şahitleri gösterir. Bu, âcizler için bir usûldür. Şühedanın üçüncü manasına göre, onların Resul-ü Ekrem ile muarazaları, âdeta şirk ile tevhid veya cemadat ile Hâlık-ı arz ve semavat arasında bir muaraza olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ : Bu cümle “Biz istersek Kur’an’ın mislini yaparız.” diye evvelce sarf ettikleri sözlerine işarettir. Ve keza onların yalancı olduklarına bir ta’rizdir. Yani “Sıdk erbabı değilsiniz ancak safsatacı adamlarsınız. Evet, siz hakkı talep ederken rayb, şüphe kuyusuna düşmediniz ancak rayb, şek ve şüphelere koşarken içine düşmüş kafasız adamlarsınız.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ cümlesinin cezaü’ş-şartı, mâkablinin hülâsasıdır. Takdir-i kelâm: اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ تَفْعَلُوا Yani “Sözünüzde sadık olsaydınız yapacaktınız.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ تَفْعَلُوا cümlesi, onların aleyhine bir kıyas-ı istisnaîyi tazammun etmiştir. O kıyasın suret-i teşekkülü: “Eğer sadık olsaydınız yapacaktınız lâkin yapamadınız, öyle ise sadık değilsiniz.” Fakat Kur’an-ı Kerîm, mukaddime-i istisnaiye yerinde yani “Lâkin yapamadığınız”a bedel فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا ilâ âhir… cümlesini, şekki ifade eden اِنْ ile söylemiştir. Bunun esbabı ise onların “Yapacağız.” diye ettikleri zannı bir derece okşamak içindir. Ve keza o kıyasın neticesi olan “Sadık değilsiniz.” yerine de o neticenin üçüncü derecede lâzımının illeti olan فَاتَّقُوا النَّارَ söylemiştir. Takdir-i kelâm: “Eğer sadık olsaydınız yapacaktınız, lâkin yapamadınız. Öyle ise sadık değilsiniz. Öyle ise hasmınız olan Resul-ü Ekrem sadıktır. Öyle ise Kur’an mu’cizdir. Öyle ise iman ve tasdikiniz lâzımdır ki ateşe düşmeyesiniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاتَّقُوا النَّارَ : Bu emr-i İlahî, onlara yapılan tehditleri dehşetlendiriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümlesindeki تَفْعَلُوا kelimesi, fiil-i muzaridir. Bu fiil zaman-ı hal ile istikbal arasında müşterektir. Huruf-u şartiyeden olan اِنْ zaman-ı halden istikbal dağlarına atıyor. Huruf-u câzimeden olan لَمْ istikbalden mazi derelerine fırlatıyor. Zavallı تَفْعَلُوا her iki edatın ellerinde top gibi oyuncak olmuştur. Bu edatların bu vaziyetleri zihinleri hem maziye hem istikbale gönderiyor ki maziyi süslendiren beliğ hitabeleri, altın ile yazılan muallakatları, Kur’an’ın yakınına bile gelemediklerini görsünler. O sahifeyi gördükten sonra, istikbal sahifesini de ona kıyas etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
تَفْعَلُوا nun تَاْتُوا kelimesine tercihinde, iki nükte vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birisi: Kur’an’ın i’cazı, onların aczindendir. Aczleri ise eserden olmayıp fiilden olduğuna işarettir. Yani aczlerinin menşei; Kur’an’ın misli değildir, o misli yapmaktandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi ise: İlm-i sarfta ف ع ل bütün fiillerin terazisi olduğu gibi; üsluplarda da uzun hikâyeleri, işleri, vakıaları, kıssaları bir lafız ile ifade eden bir fezlekedir. Sanki kinaye kabîlinden cümleleri tabir eden bir zamirdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَلَنْ تَفْعَلُوا daki لَنْ huruf-u nâsibeden olup dâhil olduğu fiili istikbale nakleder, müekked veya müebbed olarak istikbalde nefyeder. Demek bu cümlenin kaili, pek büyük bir itminan ve ciddiyet ile şek ve şüphe etmeyerek bu hükmü vermiştir. Bundan anlaşılır ki o zatın işlerinde hile yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: فَاتَّقُوا İttika ile tecennüb, ikisi de bir manayı ifade ederler. İttikanın tecennübe cihet-i tercihi nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet ittika, imana tabidir. Yani ittika, iman olduktan sonra husule gelir. Tecennübde bu tebaiyet yoktur. Binaenaleyh ittika kelimesi imanı andırır ve ittika lafzıyla, imana îma ve işaret edilebilir. Fakat tecennüb kelimesi bu işi göremez. Bunun içindir ki اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا nun hakiki cezası olan اٰمَنُوا nun yerinde تَجَنَّبُوا ya tercihen فَاتَّقُوا ihtiyar ve ikame edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلنَّارَ : Nârın اَلْ ile tarifi, nârın ma’hudiyet ve malûmiyetine işarettir. Çünkü enbiya-i izamdan işitilmek suretiyle, zihinlerde malûmiyeti takarrur etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: اَلَّتٖى esma-i mevsuledendir. “Sıla” dâhil olduğu cümlenin evvelce malûm olduğunu iktiza eder. Halbuki sılası olan وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ evvelce muhataplara malûm değilmiş?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ âyeti bu âyetten evvel nâzil olduğuna nazaran muhataplar ondan kesb-i malûmat ettiklerine binaen, burada اَلنَّارَ ile اَلَّتٖى arasında tavsif muamelesi yapılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ : Bu kayıtlardan maksat, tehdittir. Tehdidlerin tekid ve teşdid edildiğine binaen, burada اَلنَّاسُ kelimesiyle tekid edilmiştir; حِجَارَةٌ lafzıyla da teşdid ve tevbih edilmiştir. Şöyle ki: “Menfaat, necat ümidiyle taştan mamul, mabud ittihaz ettiğiniz sanemler, size tazip âleti yani sizi yandırıp yakan ateşe odun olmuşlardır. Zavallılar! Ne için bunu düşünmüyorsunuz?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ Cümlede makamın iktizası hilafına لَكُمْ yerine لِلْكَافِرٖينَ denilmesi neye binaendir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, Kur’an-ı Kerîm’in takip ettiği usûl, ale’l-ekser âyetlerin sonunda küllî kaideleri, fezlekeleri söylediğine göre Kur’an-ı Kerîm, onların cehennemlik olduklarını ispat eden delilin ikinci mukaddimesine işaret etmek üzere, ism-i zahiri zamir yerine, yani لِلْكَافِرٖينَ cümlesini لَكُمْ yerine ikame ile tamim yapmıştır. Takdir-i kelâm: اُعِدَّتْ لَكُمْ لِاَنَّكُمْ مِنَ الْكَافِرٖينَ وَالنَّارُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ Yani “Siz cehennemliksiniz zira kâfirlerdensiniz. Cehennem de kâfirler içindir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 21-22. âyetler|Bakara Suresi 21-22. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 25. âyet|Bakara Suresi 25. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_23-24._%C3%A2yetler&amp;diff=1702</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 23-24. âyetler</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_23-24._%C3%A2yetler&amp;diff=1702"/>
		<updated>2016-10-26T20:29:58Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 21-22. âyetler|Bakara Suresi 21-22. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 25. âyet|Bakara Suresi 25. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=Nübüvvet Hakkında=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ ۞ فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتٖى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gayet kısa bir meali: Yani “Abdimiz üzerine inzal ettiğimiz Kur’an’da bir şüpheniz varsa Kur’an’ın mislinden bir sure yapınız hem de Allah’tan başka, işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz şüheda ve muînlerinizi de çağırınız, yardım etsinler. Eğer sözünüzde sadık iseniz hepiniz beraber çalışınız, Kur’an’ın mislinden bir sure getiriniz. Eğer bir misil getiremediğiniz takdirde, zaten getiremezsiniz ya, öyle bir ateşten sakınınız ki odunu, insanlar ile taşlardır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mukaddime&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kitabın evvelinde beyan edildiği gibi Kur’an-ı Kerîm’in takip ettiği esas maksat dörttür. Birinci maksadı olan “tevhid” evvelki âyetle beyan edilmiştir. Bu âyetle de ikinci maksat olan “nübüvvet” beyan ve izah edilmiştir. Yalnız bir şey var ki bu âyet nübüvvet-i Muhammediyenin (asm) ispatı hakkındadır, nübüvvet-i mutlaka hakkında değildir. Halbuki maksat, mutlak nübüvvettir. Fakat küllî, cüz’îde dâhildir. Cüz’înin ispatıyla küllî de ispat edilmiş olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyet, Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın nübüvvetini, en büyük mu’cizesi olan i’caz-ı Kur’an’dan bahisle ispat ediyor. O zatın (asm) nübüvvetine dair delail, başka risalelerimizde beyan edilmiştir. Burada yalnız bir kısmını hülâsaten altı mesele zımnında beyan edeceğiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==BİRİNCİ MESELE:== Enbiya-i sâlifînde nübüvvete medar ve esas tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muameleleri hakkında –yalnız zaman ve mekânın tesiriyle bazı hususat müstesna olmak şartıyla– yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde, Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmda daha ekmel, daha yükseği bulunmakta olduğu tahakkuk eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh nübüvvet mertebesine nâil olanların heyet-i mecmuası, mu’cizeleriyle vesair ahvalleriyle, lisan-ı hal ve kāl ile nev-i beşerin sinni kemale geldiğinde Üstadü’l-Beşer unvanını taşıyan Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın sıdk-ı nübüvvetine ilan-ı şehadet etmişlerdir. O Hazret de (asm) bütün mu’cizeleriyle Sâni’in vücud ve vahdetini, nurlu bir bürhan olarak âleme ilan etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İKİNCİ MESELE:== O zatın (asm) evvel ve âhir bütün ahval ve harekâtı nazar-ı dikkatten geçirilirse her bir hareketi, her bir hali hârikulâde değilse de onun sıdkına delâlet eder. Ezcümle: Gār meselesinde, Ebubekiri’s-Sıddık ile beraber halâs ve kurtuluş ümidi tamamıyla kesildiği bir anda لَا تَخَفْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا “Korkma, Allah bizimle beraberdir!” diye Ebubekiri’s-Sıddık’a verdiği teselli ve tavk-ı beşerin fevkinde bir ciddiyetle, bir metanetle, bir şecaatle, havfsız, tereddütsüz gösterdiği vaziyet; elbette sıdkına ve nokta-i istinadı olan Hâlık’ına itimat ettiğine güneş gibi bir bürhandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kezalik saadet-i dâreyn için tesis ettiği esaslarda isabet etmiş olduğu ve izhar ettiği kavaidin hakikatle muttasıl ve hakkaniyetle yapışık olduğu, bütün âlemce mazhar-ı kabul ve tasdik olmuş ve olmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: O zatın (asm) ahval ve harekâtı birer birer, yani tek tek onun sıdk ve hakkaniyetini gösterirse; heyet-i mecmuası, onun sıdk-ı nübüvvetine öyle bir delil olur ki şeytanları bile tasdike mecbur eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ÜÇÜNCÜ MESELE:== O zatın (asm) sıdk-ı nübüvvetini yazıp tasdik eden birkaç sahife vardır. Şimdi o sahifeleri okuyacağız:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci sahife o hazretin zatıdır. Fakat bu sahifeyi mütalaadan evvel, dört nükteye dikkat lâzımdır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: لَيْسَ الْكَحَلُ كَالتَّكَحُّلِ Yani fıtrî karagözlülük, sun’î (yapma) karagözlülük gibi değildir. Yani yapma ve sun’î olan bir şey, ne kadar güzel ve ne kadar kâmil olursa olsun, fıtrî ve tabiî olan şeylerin mertebesine yetişemez ve onun yerine kaim olamaz. Herhalde sun’îliğin yanlışlıkları onun ahvalinden, etvarından belli olacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Ahlâk-ı âliyeyi ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlâkı daima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır. Eğer sıdk kalkıp araya kizb girerse rüzgârlara oyuncak olan yapraklar gibi o adam da insanlara oyuncak olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Mütenasip olan eşya arasında meyil ve cezbe vardır. Yani birbirine temayül ederler ve yekdiğerini celbederler. Aralarında ittihat olur. Fakat birbirine zıt olan eşyanın aralarında nefret vardır, çekememezlik olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Nükte: Cemaatte olan kuvvet, fertte yoktur. Mesela, çok iplerin heyet-i mecmuasının teşkil ettiği urgandaki kuvvet, ipler birbirinden ayrı olduğu zaman bulunmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nükteler göz önüne getirilmekle o hazretin sahifesi okunmalıdır. Evet, o zatın bütün âsârı, sîretleri, tarihçe-i hayatı vesair ahvali onun pek büyük, azîm ahlâk sahibi olduğuna şehadet ediyorlar. Hattâ düşmanları bile onun ahlâkça pek yüksekliğinden dolayı kendisini Muhammedü’l-Emin ile lakaplandırmışlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malûmdur ki bir zatta içtima eden ahlâk-ı âliyenin imtizacından izzet-i nefis, haysiyet, şeref, vakar gibi; hasis, alçak şeylere tenezzül etmeye müsaade etmeyen yüksek haller husule gelir. Evet melaike, ulüvv-ü şanlarından şeytanları reddeder, kabul etmezler. Kezalik bir zatta içtima eden ahlâk-ı âliye; kizb, hile gibi alçak halleri reddeder. Evet, yalnız şecaatle iştihar eden bir zat, kolay kolay yalana tenezzül etmez. Bütün ahlâk-ı âliyeyi cem’eden bir zat, nasıl yalana ve hileye tenezzül eder; imkânı var mıdır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm kendi kendine güneş gibi bir bürhandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza o zatın (asm) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyaneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o zatın yaratılışında, tabiatında bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı; behemehal gençlik sâikasıyla dışarıya verecekti. Halbuki bütün yaşını, ömrünü kemal-i istikametle, metanetle, iffetle, bir ıttırad ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işaret eden bir halini görmemişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza yaş kırka bâliğ olduğunda iyi olsun kötü olsun ve nasıl bir ahlâk olursa olsun rüsuh peyda eder, meleke haline gelir, daha terki mümkün olmaz. Bu zatın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o inkılab-ı azîmi, âleme kabul ve tasdik ettiren ve âlemi celb ve cezbettiren, o zatın (asm) evvel ve âhir herkesçe malûm olan sıdk ve emaneti idi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek o zatın (asm) sıdk ve emaneti, dava-yı nübüvvetine en büyük bir bürhan olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==DÖRDÜNCÜ MESELE:== İkinci sahifeyi okuyacağız. Bu sahife, mazi yani zaman-ı saadetten evvelki zamandır. Şu sahifenin hâvi olduğu enbiya-i sâlifînin ahval ve kıssaları, o zatın sıdk-ı nübüvvetine birer bürhandır. Yalnız dört nükteye dikkat lâzımdır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: İnsan bir fennin esaslarını ve o fennin hayatına taalluk eden noktaları bilmekle, yerli yerince kullanmasına vâkıf olduktan sonra davasını o esaslara bina etmesi, o fende mahir ve mütehassıs olduğuna delildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Fıtrat-ı beşeriyenin iktizasındandır ki âdi bir insan da olsa hattâ çocuk da olsa hattâ küçük bir kavim içinde de bulunsa pek kıymetsiz bir dava hususunda cumhura muhalefet edip yalan söylemeye cesaret edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba pek büyük bir haysiyet sahibi, âlem-şümul bir davada, pek inatlı ve kesretli bir kavim içinde, ümmi yani okur yazar sınıfından olmadığı halde, aklın tek başına idrakten âciz olduğu bazı şeylerden bahsedip kemal-i ciddiyetle âleme neşir ve ilan etmesi onun sıdkına delil olduğu gibi o meselenin Allah’tan olduğuna da bir bürhan olmaz mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Malûmdur ki medeni insanlarca malûm ve me’luf pek çok ilimler, sıfatlar, fiiller vardır ki bedevîlerce meçhul olur ve o gibi şeylerden haberleri yoktur. Binaenaleyh bilhassa geçmiş zamanlardaki bedevîlerin ahvalinden bahsetmek isteyen bir adam, hayalen o zamanlara, o çöllere gidip onlar ile görüşmelidir. Zira onların ahvalini ezberden, onları görmeden muhakeme etmekle istediği malûmatı elde edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Nükte: Ümmi bir adam, bir fennin ulemasıyla münakaşaya girişerek, beyne’l-ulema ittifaklı olan meseleleri tasdik ve ihtilaflı olanları da tashih ederse; o adamın bu hârika olan hali, onun pek yüksekliğine ve onun ilminin de vehbî olduğuna delâlet etmez mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu dört nükteyi göz önüne getir, Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâma bak ki: O zat herkesçe müsellem ümmiliğiyle beraber, geçmiş enbiya ile kavimlerinin ahvallerini görmüş ve müşahede etmiş gibi Kur’an’ın lisanıyla söylemiştir. Ve onların ahvalini, sırlarını beyan ederek âleme neşir ve ilan etmiştir. Bilhassa naklettiği onların kıssaları, bütün zekilerin nazar-ı dikkatini celbeden dava-yı nübüvvetini ispat içindir. Ve naklettiği esasları, beyne’l-enbiya ittifaklı olan kısmı tasdik, ihtilaflı olanı da tashih edip davasına mukaddime yapmıştır. Sanki o zat, vahy-i İlahînin ma’kesi olan masum ruhuyla zaman ve mekânı tayyederek, o zamanın en derin derelerine girmiş ve gördüğü gibi söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh o zatın bu hali onun bir mu’cizesi olup nübüvvetine delil olduğu gibi, evvelki enbiyanın da nübüvvet delilleri manevî bir delil hükmünde olup o zatın nübüvvetini ispat eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==BEŞİNCİ MESELE:== Asr-ı saadete ve bilhassa Ceziretü’l-Arap meselesine dairdir. Bunda da dört nükte vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: Âlemce malûmdur ki az bir kavmin âdetlerinden hakir, ehemmiyetsiz bir âdeti kaldırmak veya zelil, miskin bir taifenin cüz’î, zayıf huylarını ref’etmek; büyük bir hükümdara, uzun bir zamanda bile çok zahmetlere bağlıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba hâkim olmamakla beraber az bir zamanda, nihayet derecede âdetlerine mutaassıp, inatçı ve kesretli bir kavimde rüsuh ve kuvvet peyda etmiş olan âdetleri ref’ ve kalplerde istikrar peyda eden ve zamanlarca devam ve istimrar eden ahlâklarını terk ettiren hem yerlerine gayet yüksek âdetleri, güzel ahlâkları tesis eden bir zat, hârikulâde olmaz mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Yine âlemce malûmdur ki devlet bir şahs-ı manevîdir. Çocuk gibi teşekkülü, büyümesi tedricîdir. Ve keza yeni teşekkül eden bir devletin, bir milletin ruhuna kadar nüfuz eden eski bir devlete galebe etmesi yine tedricîdir, zamana mütevakkıftır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmın bütün esasat-ı âliyeyi hâvi olan ve maddî manevî bütün terakkiyat ve medeniyet-i İslâmiyenin kapısını açan, kısa bir zamanda def’aten teşkil ettiği bir devletle, dünyanın bütün devletlerine galebe edip maddî manevî hâkimiyetini muhafaza ve ibka ettiren, hârikulâdeliği değil midir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Evet, kahr ve cebir ile zahirî bir hâkimiyet, sathî bir tahakküm, kısa bir zamanda ibka edilebilir. Fakat bütün kalplere, fikirlere, ruhlara icra-yı tesir ederek, zahiren ve bâtınen beğendirmek şartıyla vicdanlar üzerine hâkimiyetini muhafaza ve ibka etmek –en büyük hârika olmakla– ancak nübüvvetin hâssalarından olabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Nükte: Evet tehditlerle, korkularla, hilelerle efkâr-ı âmmeyi başka bir mecraya çevirtmek mümkün olur. Fakat tesiri cüz’îdir, sathîdir, muvakkat olur. Muhakeme-i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Amma irşadıyla kalplerin derinliklerine kadar nüfuz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, istidatların inkişafına yol açmak, ahlâk-ı âliyeyi tesis ve alçak huyları imha ve izale etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikati teşhir etmek, hürriyet-i kelâma serbestî vermek ancak şuâ-i hakikatten muktebes hârikulâde bir mu’cizedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, asr-ı saadetten evvelki zamanlarda kalp katılığı ve merhametsizlik öyle bir hadde bâliğ olmuştu ki kocaya vermekten âr ederek kızlarını diri diri toprağa gömerlerdi. Asr-ı saadette İslâmiyet’in doğurduğu merhamet, şefkat, insaniyet sayesinde, evvelce kızlarını gömerlerken müteessir olmayanlar, İslâmiyet dairesine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz oldular. Acaba böyle ruhî, kalbî, vicdanî bir inkılab hiçbir kanuna tatbik edilebilir mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nükteleri ceyb-i kalbine soktuktan sonra, bu noktalara da dikkat et:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Tarih-i âlemin şehadetiyle sabittir ki parmakla gösterilen en büyük bir dâhî ancak umumî bir istidadı ihya ve umumî bir hasleti ikaz ve umumî bir hissi inkişaf ettirebilir. Eğer böyle bir hissi de ikaz edememiş ise sa’yi hep heba olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Tarih bize gösteriyor ki en büyük bir insan; hamiyet-i milliye, hiss-i uhuvvet, hiss-i muhabbet, hiss-i hürriyet gibi hissiyat-ı umumiyeden bir veya iki veyahut üç hissi ikaz etmeye muvaffak olur. Acaba evvelki zamanların cehalet, şakavet, zulüm zulmetleri altında gizli kalan binlerce hissiyat-ı âliyeyi, Ceziretü’l-Arap memleketinde, bedevî ve dağınık bir kavim içinde inkişaf ettirmek hârikulâde değil midir? Evet, şems-i hakikatin ziyasındandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu noktaları aklına sokamayanın, Ceziretü’l-Arab’ı biz gözüne sokarız. Ey muannid! Ceziretü’l-Arab’a git, en büyük feylesoflardan yüz taneyi de intihab et, beraber götür. Onlar da orada ahlâkın ve maneviyatın inkişafı hususunda çalışsınlar. Muhammed-i Arabî’nin o vahşetler zamanında o vahşi bedevîlere verdiği cilâyı, senin o feylesofların şu medeniyet ve terakkiyat devrinde yüzde bir nisbetinde verebilirler mi? Çünkü o zatın yaptığı o cilâ; İlahî, sabit, lâyetegayyer bir cilâdır ve onun büyük mu’cizelerinden biridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bir işte muvaffakıyet isteyen adam, Allah’ın âdetlerine karşı safvet ve muvafakatını muhafaza etsin ve fıtratın kanunlarına kesb-i muarefe etsin ve heyet-i içtimaiye rabıtalarına münasebet peyda etsin. Aksi takdirde fıtrat, adem-i muvafakatla cevap verecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza heyet-i içtimaiyede, umumî cereyana muhalefet etmemek lâzımdır. Muhalefet edildiği takdirde, dolabın üstünden düşer, altında kalır. Binaenaleyh o cereyanlarda, tevfik-i İlahînin müsaadesine mazhariyeti dolayısıyla, o dolabın üstünde Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmın hak ile mütemessik olduğu sabit olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın getirdiği şeriatın hakaiki, fıtratın kanunlarındaki muvazeneyi muhafaza etmiştir. İçtimaiyatın rabıtalarına lâzım gelen münasebetleri ihlâl etmemiştir. Zaman uzadıkça aralarında ittisal peyda olmuştur. Bundan anlaşılır ki İslâmiyet, nev-i beşer için fıtrî bir dindir ve içtimaiyatı tezelzülden vikaye eden yegâne bir âmildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nükteler ile şu noktaları nazara al, Muhammed-i Hâşimî aleyhissalâtü vesselâma bak:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O zat, ümmiliğiyle beraber bir kuvvete mâlik değildi. Ne onun ve ne de ecdadının bir hâkimiyetleri sebkat etmemişti; bir hâkimiyete, bir saltanata meyilleri yoktu. Böyle bir vaziyette iken mühim bir makamda, tehlikeli bir mevkide, kemal-i vüsuk ve itminan ile büyük bir işe teşebbüs etti. Bütün efkâr-ı âmmeye galebe çaldı, bütün ruhlara kendisini sevdirdi, bütün tabiatların üstüne çıktı. Kalplerden bütün vahşet âdetlerini, çirkin ahlâkları kaldırarak, pek yüksek âdât ve güzel ahlâkı tesis etti. Vahşetin çöllerinde sönmüş olan kalplerdeki kasaveti, ince hissiyatla tebdil ettirdi ve cevher-i insaniyeti izhar etti. Onları o vahşet köşelerinden çıkararak, evc-i medeniyete yükseltti ve onları o zamana, o âleme muallim yaptı. Ve onlara öyle bir devlet teşkil etti ki sahirlerin sihirlerini yutan asâ-yı Musa gibi başka zalim devletleri yuttu ve nev-i beşeri istila eden zulüm, fesat, ihtilal, şakavet rabıtalarını yaktı, yıktı ve az bir zamanda, devlet-i İslâmiyeyi şarktan garba kadar tevsi ettirdi. Acaba o zatın şu macerası, onun mesleği hak ve hakikat olduğuna delâlet etmez mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==ALTINCI MESELE:== Bu mesele, istikbal sahifesine bakar. Bu sahifede dahi dört nükte vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: Bir insan, ne kadar yüksek olursa olsun ancak dört beş fende mütehassıs ve meleke sahibi olabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Bazen olur ki iki adamın söyledikleri bir söz, bir kelâm mütefavit olur. Birisinin cehline, sathîliğine; ötekisinin ilmine, maharetine delâlet eder. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adam düşünmeden gayr-ı muntazam bir surette söyler; ötekisi o sözün evvel ve âhirine bakar, siyak ve sibakını düşünür ve o sözün başka sözler ile münasebetlerini tasavvur eder ve münasip bir mevkide, münbit bir yerde zer’ eder. İşte bu adamın şu tarz-ı hareketinden, derece-i ilim ve marifeti anlaşılır. Kur’an-ı Kerîm’in fenlerden bahsederken aldığı fezlekeler, bu kabîl kelâmlardandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Bu zamanda vesait, âlât ve edevat, sanayiin tekemmülüyle çocukların oyuncakları gibi âdileşmiş olan çok şeyler vardır ki eğer onlar bundan iki üç asır evvel vücuda gelmiş olsaydılar, hârikalardan addedilecekti. Kezalik kelâmlarda, sözlerde de zamanın tesiri vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, bir zamanda kıymetli bir sözün, başka bir zamanda kıymeti kalmaz. Binaenaleyh şu kadar uzun zamanlar, asırlar boyunca gençliğini, güzelliğini, tatlılığını, garabetini muhafaza eden Kur’an, elbette ve elbette hârikadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Nükte: İrşadın tam ve nâfi’ olmasının birinci şartı, cemaatin istidadına göre olması lâzımdır. Cemaat, avamdır. Avam ise hakaiki çıplak olarak göremez ancak onlarca malûm ve me’luf üslup ve elbise altında görebilirler. Bunun içindir ki Kur’an-ı Kerîm yüksek hakaiki, müteşabihat denilen teşbihler, misaller, istiareler ile tasvir edip cumhura yani avam-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza tekemmül etmeyen avam-ı nâsın tehlikeli galatlara düşmemesi için hiss-i zahirî ile gördükleri ve itikad ettikleri güneş, arz gibi meselelerde icmal ve ibham etmiş ise de yine hakikatlere işareten bazı emareler, karineler vaz’etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nükteleri aklına koyduktan sonra, şu gelen fezlekeye dikkat et:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şeriat-ı İslâmiye, aklî bürhanlar üzerine müessestir. Bu şeriat, ulûm-u esasiyenin hayatî noktalarını tamamıyla tazammun etmiş olan ulûm ve fünundan mülahhastır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet tehzibü’r-ruh, riyazetü’l-kalp, terbiyetü’l-vicdan, tedbirü’l-ceset, tedvirü’l-menzil, siyasetü’l-medeniye, nizamatü’l-âlem, hukuk, muamelat, âdab-ı içtimaiye vesaire vesaire gibi ulûm ve fünunun ihtiva ettikleri esasatın fihristesi, şeriat-ı İslâmiyedir. Ve aynı zamanda, lüzum görülen meselelerde, ihtiyaca göre izahatta bulunmuştur. Lüzumlu olmayan yerlerde veya zihinlerin istidadı olmayan meselelerde veyahut zamanın kabiliyeti olmayan noktalarda, bir fezleke ile icmal etmiştir. Yani esasları vaz’etmiş fakat o esaslardan alınacak hükümleri veya esasata bina edilecek füruatı akılların meşveretine havale etmiştir. Böyle bir şeriatın ihtiva ettiği fenlerin üçte biri bile şu zaman-ı terakkide en medeni yerlerde en zeki bir insanda bulunamaz. Binaenaleyh vicdanı insaf ile müzeyyen olan zat, bu şeriatın hakikatinin bütün zamanlarda, bilhassa eski zamanda, tâkat-i beşeriyeden hariç bir hakikat olduğunu tasdik eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, zahiren İslâmiyet dairesine girmeyen düşman feylesofları bile bu hakikati tasdik etmişlerdir. Ezcümle, Amerikalı feylesof Carlyle –Alman edib-i şehîri Goethe’den naklen– Kur’an’ın hakaikine dikkat ettikten sonra “Acaba İslâmiyet içinde âlem-i medeniyetin tekemmülü mümkün müdür?” diye sormuştur. Yine bu suale cevaben demiştir ki: “Evet muhakkikler, şimdi o daireden istifade ediyorlar.” Yine Carlyle demiştir ki: “Hakaik-i Kur’aniye, tulû ettiği zaman ateş gibi bütün dinleri yuttu. Zaten bu onun hakkı idi. Çünkü Nasâra ve Yahudilerin hurafelerinden bir şey çıkmadı.” İşte bu feylesof فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ … فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ … الخ olan âyet-i kerîmenin mealini tasdik etmiştir. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Kırk sene sonra neşrolan Risale-i Nur’da Carlyle, Goethe ve Bismark gibi kırk meşhur feylesofların tasdikleri beyan edilmiş. İnşâallah bu kitabın zeylinde dahi yazılacak.&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Gerek Kur’an-ı Kerîm olsun, gerek tefsiri olan hadîs-i şerif olsun; her fenden her ilimden birer fezleke almışlardır. Bir kitap veya bir şahsın yalnız fezlekeleri ihata etmekle hârika olması lâzım gelmez. Bir şahıs, pek çok fezlekeleri ihata edebilir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Bahsettiğimiz fezleke, sellemehüsselâm fezlekeler değildir. Ancak hüsn-ü isabetle münasip bir mevkide ve münbit bir yerde, işitilmemiş çok işaretleri tazammun etmekle istimal ve zer’ edilen fezlekelerdir. Kur’an veya hadîsin aldıkları fezlekeler, bu kabîl fezlekelerdir. Bu kabîl fezlekeler, tam bir meleke ve ıttıladan sonra hasıl olabilir ki her bir fezleke, me’hazi olan fen veya ilmin hükmünde olur. Bu ise bir şahısta olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz arkadaş! Bu meselelerde yazılan muhakemelerin neticesi olarak şu gelen kaideleri de koynuna koy, sana lâzım olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Bir şahıs, çok fenlerde ihtisas sahibi olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- İki şahıstan sudûr eden bir söz, istidatlarına göre tefavüt eder. Yani birisine göre altın ötekisine nazaran kömür kıymetinde olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Fünun, fikirlerin birleşmesinden hasıl olup zamanın geçmesiyle tekâmül eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Eski zamanda nazarî olup bu zamanda bedihî olmuş olan çok meseleler vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Zaman-ı mazi, bu zamana kıyas edilemez; aralarında çok fark vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- Sahra ve çöl adamları basit ve saf insanlar olduğundan, medenilerin medeniyet perdesi altında gizleyebildikleri hile ve desiseleri bilmezler ve gizleyemezler. Her işleri merdanedir, kalpleri ve lisanları birdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
7- Çok ilim ve fenler vardır ki âdetlerin telkiniyle, vukuatın talimiyle ve zamanla, muhitin yardımıyla husule gelirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
8- Beşerin nazarı istikbale nüfuz edemez, hususi keyfiyat ve ahvali göremez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
9- Beşer için bir ömr-ü tabiî olduğu gibi yaptığı kanunlar için de bir ömr-ü tabiî vardır, onun nihayeti olduğu gibi bunun da nihayeti vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
10- İnsanların sıfatlarında, tabiatlarında, ahvalinde zaman ve mekânın çok tesiri vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
11- Eski zamanlarda hârika addedilen çok şeyler vardır ki mebâdi ve vesaitin tekâmülüyle âdi şeyler hükmüne geçmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
12- Def’aten bir fennin icadına ve ikmal edilmesine, bir zekâ-i hârika olsa bile muktedir olamaz. O fen ancak çocuk gibi tedricen kemale erer.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz kardeşim! Bu kaideleri birer birer sayıp kafana koyduktan sonra, zamanın hayal ve hülyalarından, muhitin evham ve hurafelerinden tecerrüd et, çıplak ol; bu asrın sahilinden dal, Ceziretü’l-Arap yarımadasına çık; o yarımadanın mahsulatından olan insanların kılık ve kıyafetlerine gir, fikirlerini başına tak, pek geniş olan o sahraya bak.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Göreceksin ki: Bir insan tek başına… Ne muîni var ve ne yardım edeni; ne saltanatı var ve ne definesi. Meydana çıkmış, bütün dünyaya karşı mübareze ediyor. Ve umum insanlara hücum etmeye hazırlanmıştır. Ve omuzlarına küre-i arzdan daha büyük bir hakikat almıştır. Elinde de insanların saadetini temin eden bir şeriat tutmuştur ki libasa benzemiyor; cilt ve deri gibi yapışık olup istidad-ı beşerin inkişafı nisbetinde tevessü ve inkişaf etmekle, saadet-i dâreyni intac ve nev-i beşerin ahvalini tanzim eder. O şeriatın kanunları, kaideleri nereden gelmiş ve nereye kadar devam eder, gider diye sorulduğu zaman, yine o şeriat, lisan-ı i’cazıyla cevaben diyecektir ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz Kelâm-ı Ezelî’den ayrıldık, nev-i beşerin fikriyle beraber ebede kadar devam edip gideceğiz. Fakat nev-i beşer dünyadan kat’-ı alâka ettikten sonra, biz de sureten teklif cihetiyle insanlardan ayrılacağız fakat maneviyatımız ve esrarımızla nev-i beşerin arkadaşlığına devam edip onların ruhlarını gıdalandırarak, onlara delil olmaktan ayrılmayacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Bu gördüğün garib, acib sahifenin baştan nihayete kadar ihtiva ettiği haller, inkılablar, vaziyetler فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ deki emr-i tacizîyi, nev-i beşere tekrar tekrar ilan ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz kardeşim! Bir kapı daha açıldı, oraya bakalım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا… الخ olan âyet-i kerîmenin işaret ettiği gibi cemaatin istidadına göre irşadın yapılması lüzumundan ve Şâri’in cumhuru irşad etmekte takip ettiği maksattan gafletleri ve cehilleri dolayısıyla bazı insanlar, Kur’an hakkında çok şek ve şüphelere maruz kalmışlardır. O şek ve şüphelerin menşei üç emirdir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Diyorlar ki: Kur’an’da “müteşabihat ve müşkülat” denilen, hakiki manaları anlaşılmayan bazı şeylerin bulunması, i’cazına münafîdir. Zira Kur’an’ın i’cazı, belâgat üzerine müessestir; belâgat da ancak ifadenin zuhur ve vuzuhuna mebnidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Diyorlar ki: Yaratılışa ait meseleler, mübhem ve mutlak bırakılmıştır. Ve keza kâinata dair fünundan pek az bahsedilmiştir. Bu ise talim ve irşad mesleğine münafîdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Diyorlar ki: Kur’an’ın bazı âyetleri zahiren aklî delillere muhaliftir. Bundan, o âyetlerin hilaf-ı vaki oldukları zihne geliyor. Bu ise Kur’an’ın sıdkına muhaliftir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O heriflerin zu’mlarınca Kur’an’a bir nakîse ve şek ve şüphelere sebep addettikleri şu üç emir, Kur’an-ı Kerîm’e bir nakîse teşkil etmez. Ancak Kur’an’ın i’cazını bir kat daha ispat etmeye ve irşad hususunda Kur’an’ın en beliğ bir ifade ile en yüksek bir üslubu ihtiyar etmesine sadık şahit ve kat’î delildir. Demek kabahat, onların fehimlerindedir, hâşâ Kur’an-ı Kerîm’de değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلًا صَحٖيحًا § وَاٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّقٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şairin dediği gibi fehimleri hasta olduğundan, sağlam sözleri ta’yib ediyorlar veya ayı gibi elleri üzüm salkımına yetişemediğinden, ekşidir diyorlar. Bunların da fehimleri Kur’an’ın o yüksek i’cazına yetişemediğinden, ta’yib ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerîm’de müteşabihat vardır dedikleri birinci şüphelerine cevap:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Kur’an-ı Kerîm, umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev-i beşerdir. Nev-i beşerin ekserisi avamdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tabidir. Yani umumî irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahâzâ avama yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar. Aksi halde avam, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza avam-ı nâs, ülfet ettikleri üsluplardan ve ifadelerin çeşitlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maânî ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatleri ve akliyatı fehmedemezler. Ancak o yüksek hakaikin, onların ülfet ettikleri ifadelerle anlatılması lâzımdır. Fakat Kur’an’ın böyle ifadelerinin hakikat olduğuna itikad etmemelidirler ki cismiyet ve cihetiyet gibi muhal şeylere zâhib olmasınlar. Ancak o gibi ifadelere, hakaike geçmek için bir vesile nazarıyla bakılmalıdır. Mesela, Cenab-ı Hakk’ın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki اِنَّ اللّٰهَ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى da kinaye tarîkı ihtiyar edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hissiyatı bu merkezde olan avam-ı nâsa yapılan irşadlarda, belâgat ve irşadın iktizasınca, avamın fehimlerine müraat, hissiyatına ihtiram, fikirlerine ve akıllarına göre yürümek lâzımdır. Nasıl ki bir çocukla konuşan, kendisini çocuklaştırır ve çocuklar gibi çat pat ederek konuşur ki çocuk anlayabilsin. Avam-ı nâsın fehimlerine göre ifade edilen Kur’an-ı Kerîm’in ince hakikatleri اَلتَّنَزُّلَاتُ الْاِلٰهِيَّةُ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ ile anılmaktadır. Yani insanların fehimlerine göre Cenab-ı Hakk’ın hitabatında yaptığı bu tenezzülat-ı İlahiye, insanların zihinlerini hakaikten tenfir edip kaçırtmamak için İlahî bir okşamadır. Bunun için müteşabihat denilen Kur’an-ı Kerîm’in üslupları, hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için avam-ı nâsın gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür. Bu sırra binaendir ki bülega, büyük bir ölçüde ince hakikatleri tasavvur ve dağınık manaları tasvir ve ifade için istiare ve teşbihlere müracaat ediyorlar. Müteşabihat dahi ince ve müşkül istiarelerin bir kısmıdır. Zira müteşabihat, ince hakikatlere suretlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’da müşkülat vardır dedikleri birinci şüphenin ikinci kısmına cevap:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşkâl dedikleri şey ya üslubun pek yüksek ve muhtasar olmasıyla mananın çok derin ve inceliğinden ileri gelir, Kur’an’ın müşkülatı bu kabîldendir. Veya ibarede karışık ve düğümlü noktaların bulunmasından neş’et eder; Kur’an-ı Kerîm, bu kısım müşkülattan müberra ve münezzehtir. Acaba cumhurun zihninden uzak ve pek derin hakikatleri kolay ve kısa bir suretle avam-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmak ayn-ı belâgat değil midir? Belâgat, mukteza-yı hali müraattan ibaret değil midir? Hey gözlerin kör olsun herif!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yaradılışta ve maddiyata dair meselelerde Kur’an mübhem geçmiştir dedikleri ikinci şüphelerine cevap:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şöyle ki: Şecere-i âlemde, meylü’l-istikmal vardır. Yani kâinatın, bir ağaç gibi bütün zerratı ve eczası kemale meyleder ve kemale doğru yürümektedirler. O umumî meylü’l-istikmalden ayrı olarak, insanda da meylü’t-terakki vardır. Bu meylü’t-terakki çekirdek gibidir, neşv ü neması pek çok tecrübeler vasıtasıyla olur ve çok fikirlerin mahsulü olan neticelerin içtimaıyla teşekkül ve tevessü etmekle fünunu intac eder. Bu fünun da mürettebedir. Yani her ikinci fen, birincisinin neticesidir. Birincisi olmasa o olamaz. Birincisinin ona mukaddime ve ulûm-u mütearife hükmünde olması şarttır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buna binaen bundan on asır evvel gelen insanlara fünun-u hazırayı ders vermek veya garib meselelerden bahsetmek; onların zihinlerini şaşırtmaktan ve o insanları safsatalara atmaktan gayrı bir fayda vermezdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, Kur’an-ı Kerîm “Ey insanlar! Şemsin sükûnuna, arzın hareketine (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Hasta halimde, nevm ile yakaza arasında ihtar edilen bir nüktedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şemsin yerinde mevlevîvari yaptığı semavî hareketi, kuvve-i cazibeyi tevlid etmek içindir. Kuvve-i cazibe de manzume-i şemsiye ile anılan güneşe bağlı yıldızları düşmek tehlikesinden kurtarmak içindir. Demek, şemsin mihverinde dairevari cereyan ve hareketi olmasa yıldızlar düşerler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem müellif, diğer bir risalesinde şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet güneş bir meyvedardır, silkinir tâ düşmesin seyyar olan yemişleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer sükûnuyla sükûnet eylese cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczupları.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mütercim&amp;lt;/ref&amp;gt;) ve bir katre su içinde binlerce hayvanatın bulunduğuna dikkat ediniz ki azamet-i İlahiyeyi anlayasınız.” demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını tekzibe sevk etmiş olurdu. Çünkü hiss-i zahirîye muhaliftir. Maahâzâ on asırdan beri gelip geçen insanları şaşırtmak, yalnız fünun-u cedidenin zuhurundan sonra gelen insanları memnun etmek, makam-ı irşada muhalif olduğu gibi ruh-u belâgatla da kabil-i telif değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: “Keşfiyat-ı fenniye ve fünun-u hazıra eski insanlara meçhul ve gayr-ı me’luf olduğundan, onları onlara ders vermek hatadır.” diyorsun. Bilhassa âhirete ait ahval gibi müstakbeldeki nazariyat da böyle değil midir? Onlar da bize meçhul ve gayr-ı me’lufturlar. Onlardan bahsetmek ne için hata olmuyor?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Müstakbeldeki nazariyat, bilhassa âhirete ait ahvale hiçbir cihetle hiss-i zahirî taalluk etmemiştir ki o hissin hilafını söylemek şaşırtma olsun. Binaenaleyh o gibi şeyler, daire-i imkândadırlar. Öyle ise onlara itikad ve onlar ile itminan peyda etmek mümkündür. Öyle ise o gibi şeylerin hakk-ı sarîhi, onları tasrih etmektir. Lâkin keşfiyat-ı fenniye; eski insanlara göre, imkân ve ihtimal dairesinden çıkıp muhal ve imtina derecesine girmişlerdir. Çünkü gözleriyle gördükleri şeyler, onlarca bedahet derecesine girmekle, onun hilafı onlarca muhaldir. Öyle ise onların hissiyatına hürmeten, o gibi meselelerde belâgatın iktizası, ibham ve ıtlaktır ki onlara bir şaşırtma olmasın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat Kur’an-ı Kerîm, irşadını noksan bırakmamıştır. Bu zamanın fencilerini de istifadeden mahrum etmemek üzere, çok karine ve emarelerin vaz’ıyla, hakikatlere işaretler yapmıştır. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Mu’cizat-ı Kur’aniye risale-i nuriyesi tamamıyla bu hakikati ispat etmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mütercim&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey insafsız! Seni insafa davet ediyorum. Bir kere كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰى قَدَرِ عُقُولِهِمْ olan meşhur düsturu nazara almakla, zamanlarıyla muhitlerinin müsaadesizliğini düşünerek, telahuk eden binlerce efkârın neticelerinden doğan şu keşfiyat-ı fenniyeyi o zamanlardaki insanların kafa mideleri alıp hazmedemediklerine dikkat edersen anlayacaksın ki Kur’an-ı Kerîm’in o gibi meselelerde ihtiyar ettiği ibham ve ıtlak yolu, ayn-ı belâgat olduğu gibi yüksek i’cazını da ispata aşikâr bir delil olduğunu gözün kör değilse göreceksin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’da delail-i akliyeye ve fennin keşfiyatına muhalif bazı âyetler vardır dedikleri üçüncü şüphelerine cevap:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerîm’de takip edilen maksad-ı aslî; ispat-ı Sâni’, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet esaslarına cumhur-u nâsı irşad ve îsal etmektir. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerîm’in kâinattan yaptığı bahis tebeîdir, kasdî değildir. Yani ligayrihîdir, lizatihî değildir. Yani Kur’an-ı Kerîm Cenab-ı Hakk’ın vücud, vahdet ve azametine istidlal suretiyle kâinattan bahsetmiştir. Yoksa kâinatın bizzat keyfiyetini izah etmek için değildir. Çünkü Kur’an-ı Kerîm coğrafya, kozmoğrafya gibi kasden kâinatın keyfiyetinden mana-yı ismiyle bahseden bir fen, bir kitap değildir. Ancak kâinat sahifesinde yazılan sanat-ı İlahiyenin nakışları ve yaratılan kudretin mu’cizeleri ve kozmoğrafyacıları hayrette bırakan nizam ve intizamla, mana-yı harfiyle Sâni’ ve Nazzam-ı Hakiki’ye istidlal keyfiyetini öğretmek için nâzil olan bir kitaptır. Binaenaleyh sanat, kasd, nizam kâinatın her zerresinde bulunur, matlub hasıl olur. Teşekkülü nasıl olursa olsun, bizim matlubumuza taalluku yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fe-binâen alâ zâlik mademki Kur’an’ın kâinattan bahsi istidlal içindir ve delilin de müddeadan evvel malûm olması şarttır ve delilin muhataplarca vuzuhu müstahsendir; bazı âyetlerin onların hissiyatına ve edebî malûmatlarına imale etmesi ve benzetmesi, mukteza-yı belâgat ve irşad olmaz mı? Fakat bu âyetlerin, hissiyatlarına imale etmesi meselesi, o hissiyata kasden delâlet etmek için değildir. Ancak kinaye kabîlinden o hissiyatı okşamak içindir. Maahâzâ hakikate ehl-i tahkiki îsal için karine ve emareler vaz’edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, eğer Kur’an-ı Kerîm, makam-ı istidlalde şöylece demiş olsa idi ki: “Ey insanlar! Güneşin zahirî hareketiyle hakiki sükûnuna ve arzın zahirî sükûnuyla hakiki hareketine ve yıldızlar arasında cazibe-i umumiyenin garibelerine ve elektriğin acibelerine ve yetmiş unsur arasında hasıl olan imtizacata ve bir avuç su içinde binler mikrobun bulunmasına dikkat ediniz ki bu gibi hârika şeylerden Cenab-ı Hakk’ın her şeye kādir olduğunu anlayasınız.” deseydi; delil, müddeadan binlerce derece daha hafî, daha müşkül olurdu. Halbuki delilin müddeadan daha hafî olması, makam-ı istidlale uymaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maahâzâ onların hissiyatına imale edilen âyetler kinaye kabîlinden olup ifade ettikleri zahirî manaları sıdk veya kizbe medar olamaz. Evet, görmüyor musun قَالَ deki ا hiffeti ifade ediyor. Aslı و olsun ى olsun, ne olursa olsun bize taalluk etmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Mademki Kur’an, bütün zamanlardaki bütün insanlara nâzil olmuştur, şu şüphe addettikleri umûr-u selâse Kur’an’a nakîse değil, Kur’an’ın yüksek i’cazına delillerdir. Evet, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ı talim eden Cenab-ı Hakk’a kasem ederim ki o Beşîr ve Nezîr’in (asm) basar ve basîreti, hakikati hayalden tefrik edememekten münezzehtir, celildir, celîdir veya insanları kandırarak mağlatalara düşürtmekten meslek-i âlîleri ganidir, âlîdir, temizdir, tahirdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==YEDİNCİ MESELE:== Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın izhar ettiği mahsûs ve zahirî ve insanlarca meşhur ve malûm olan hârika ve mu’cizelerinin ekserisi, tarih ve siyer kitaplarında mezkûrdur ve aynı zamanda, muhakkikîn-i ulema tarafından izah ve beyan edilmişlerdir. Binaenaleyh tafsilatını o kitaplara havale ile yalnız o hârikaların nevilerini icmalen izah edeceğiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın zahirî hârikalarının her birisi âhâdî olup mütevatir değilse de o âhâdîlerin heyet-i mecmuası ve çok nevileri, mütevatir-i bi’l-manadır. Yani lafız ve ibareleri mütevatir değilse de manaları çok insanlar tarafından nakledilmiştir. O hârikaların nevileri üçtür:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: “İrhasat” ile anılmaktadır ki Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın nübüvvetinden evvel zuhur eden hârikalardır. Mecusi milletinin taptığı ateşin sönmesi, Sava Denizi’nin sularının çekilmesi, Kisra Sarayı’nın yıkılması ve gaibden yapılan tebşirler gibi şeylerdir. Sanki o hazretin (asm) zaman-ı veladeti, hassas ve keramet sahibi imiş gibi o zatın kudum ve gelmesini şu gibi hâdiseler ile tebşiratta bulunmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nevi: İhbarat-ı gaybiyedir ki bilâhare vukua gelecek pek çok garib şeylerden bahsetmiştir. Ezcümle, Kisra ve Kayser’in definelerinin İslâm eline geçmesi, Rumların mağlup edilmesi, Mekke’nin fethi, Kostantiniye’nin alınması gibi hâdisattan haber vermiştir. Sanki o zatın cesedinden tecerrüd eden ruhu, zaman ve mekânın kayıtlarını kırarak istikbalin her tarafına uçup gezmiş ve gördüğü vukuatı söylemiştir ve söylediği gibi de vukua gelmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nevi: Hissî hârikalardır ki muaraza zamanlarında kendisinden talep edilen mu’cizelerdir. Taşın konuşması, ağacın yürümesi, ayın iki parçaya bölünmesi, parmaklarından su akması gibi… Tefsir-i Keşşaf’ın müellifi Zemahşerî’nin dediğine göre, o hazretin bu nevi hârikaları bine bâliğ olmuştur. Ve bir kısmı da mütevatir-i bi’l-manadır. Hattâ Kur’an’ı inkâr edenlerden bir kısmı, inşikak-ı kamer manasında tasarruf etmemişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: İnşikak-ı kamer bütün insanlarca kesb-i şöhret etmesi lâzım bir mu’cize iken âlemce o kadar şöhret bulmamıştır. Esbabı nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Matla’ların ihtilafı ve havanın bulutlu olmasının ihtimali ve o zamanda rasathanelerin bulunmaması ve vaktin uyku gibi gaflet zamanı olması ve inşikakın âni olması gibi esbabdan dolayı, herkesçe o vak’anın görünmesi ve malûm olması lâzım gelmez. Maahâzâ Hicaz matlaıyla matla’ları bir olan yerlerde, o gece yollarda bulunan kervan ve kafilelerden naklen, inşikakın vukua geldiği hakkında çok rivayetler vardır. (*&amp;lt;ref&amp;gt;[[Dosya:Iicaz_murekkeb-768x784.png|center]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Diyarbakır’da Van Valisi Cevdet Bey’in evinde 19 Şubat 1330 tarihinde Cuma gecesi bu tefsirin ilk Arabî nüshasını tebyiz ederken şu şekl-i garib, tevafukan vaki olmuştur. Ve o gece vukua gelen Bitlis’in sukutuyla müellif Bedîüzzaman’ın esaretine rast gelir. Sanki şu şekl-i garibin, şu mu’cizeler ve hârikalar bahsinde o gece husule gelmesi, müellifin Ruslara esir düştüğüne ve beraberinde bulunan bazı talebelerinin şehit olarak kanlarının dökülmesine hârika bir işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said’in küçük kardeşi, yirmi senelik talebesi Abdülmecid&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bu nakış, başı kesilmiş bir yılanın kuyruğunu müellif Bedîüzzaman’a sarmış olduğuna ve müellifin yaralı olarak otuz saat ölüme muntazıran su arkının içinde kaldığı yere benziyor ve o vaziyeti andırıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Said’in ehemmiyetli talebesi Hamza&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü nevi mu’cizelerin reisi ve en büyüğü, Kur’an-ı Azîmüşşan’dır ki yedi vecihle mu’cize olduğuna mezkûr âyetle işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Şu meseleleri az çok fehmettin. Şimdi bu âyetin mâkabliyle olan cihet-i irtibatına bakalım:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, İbn-i Abbas’ın (ra) يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا âyetindeki “ibadet”i tevhidle tefsir ettiğine nazaran, evvelki âyet ispat-ı tevhid hakkındadır, bu âyet de ispat-ı nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet-i Muhammediye (asm) ise tevhidin en büyük bir delilidir. Demek ki bu iki âyet arasında cihet-i irtibat, aralarındaki dâlliyet ve medlûliyet alâkasıdır. Yani biri delil, diğeri medlûldür. Nübüvvetin ispatı ancak mu’cizeler ile olur. En büyük mu’cizesi ise Kur’an-ı Kerîm’dir. Evet, Kur’an’ın mu’cize olduğu, âlem-i İslâmca kabul ve tasdik edilmiş bir hakikattir. Amma muhakkikîn-i ulema tarafından, Kur’an’ın vücuh-u i’cazı hakkında ihtilaf vaki olmuştur. Yani i’cazını intac eden cihetler çoktur. Her bir muhakkik, bir ciheti tercih ve ihtiyar etmiştir; aralarında muhalefet, müsademe yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İ’cazın vecihleri:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Gaibden, istikbalden haber vermesi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Âyetlerinde tenakuz, tehalüf, hata bulunmaması.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Nazım ile nesir arasında, ediblerce gayr-ı malûm bir üslubu ihtiyar etmesi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Okur yazar olmayan bir zattan sudûr etmesi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Tâkat-i beşeriye fevkinde ulûm ve hakaiki ihata etmesi gibi pek çok şeylerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Lâkin i’cazının en yüksek vechi, nazmındaki belâgattan doğmuştur. Evet, Kur’an’ın bu nevi i’cazı, beşerin tâkatinden hariç bir derecededir. Bu hakikati tafsilen anlayıp kanaat hasıl etmek isteyen, bu tefsiri ve emsali eserleri ve “Yirmi Beşinci Söz”ü zeylleriyle beraber mütalaa etsin. Fakat icmalî bir malûmatı elde etmek isteyenler de belâgatın imamları bulunan Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkakî, Cahız’ın bu kısım i’caz hakkında –üç tarîk ile– beyan ettikleri malûmattan, miktar-ı kâfi malûmat elde edebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Tarîk: Arap kavmi maarifsiz, bedevî bir millet idi. Muhitleri de onlar gibi bedevî bir muhit idi. Divanları şiir idi. Yani medar-ı iftihar olan hallerini, şiir ile kayıt ve muhafaza ederlerdi. İlimleri belâgat idi. Medar-ı iftiharları fesahat idi. Sair kavimlerden fazla bir zekâya mâlik idiler. Başka insanlara nisbeten cevval fikirleri vardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Arap kavmi böyle bir vaziyette iken ve zihinleri de bahar çiçekleri gibi yeni yeni açılmaya başlarken, birdenbire Kur’an-ı Azîmüşşan yüksek belâgatıyla, hârika fesahatiyle mele-i a’lâdan yeryüzüne indi. Arapların medar-ı iftiharları ve timsal-i belâgatları olan ve bilhassa Kâbe duvarında teşhir edilmek üzere altın suyu ile yazılmış “Muallakat-ı Seb’a” unvanıyla anılan en meşhur ediblerin en beliğ ve en fasih eserlerini iftihar listesinden sildirtti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maahâzâ Hazret-i Muhammed (asm) Kur’an’la muarazaya ve Kur’an’a bir nazire yapılmasına onları şiddetle davet etmekten geri durmuyordu. Damarlarına dokunduruyordu, techil ve terzil ediyordu. O hazretin yaptığı böyle şiddetli hücumlara karşı, o ümera-i belâgat ve hükkâm-ı fesahat unvanıyla anılan Arap edibleri, bir kelime ile dahi mukabelede bulunamadılar. Halbuki kibir ve azametleri, enaniyetleri ve göklere kadar çıkan gururları iktizasınca, gece gündüz çalışıp Kur’an’a bir nazire yapmalı idiler ki âleme karşı rezil ü rüsva olmasınlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek, bu meselenin uhdesinden gelemediklerinden yani Kur’an’ın bir benzerini yapmaktan âciz kaldıklarından, sükûta mecbur olmuşlardır. İşte onların bu ıztırarî sükûtları aczlerini meydana çıkardı. Ve bunların aczlerinden de i’caz-ı Kur’an’ın güneşi tulû etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Tarîk: Kelâmların hâsiyetlerini, kıymetlerini, meziyetlerini bilip altınlarını bakırından tefrik eden bütün ehl-i tahkikten, tetkikten, tenkitten, dost ve düşmanlar tarafından Kur’an-ı Kerîm sure sure, âyet âyet, kelime kelime mihenk taşına vurularak, altından maada bir bakır eseri görülmemiştir. Bu ağır imtihandan sonra, Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ihtiva ettiği mezaya, letaif, hakaikin hiçbir beşer kelâmında bulunmadığına şehadet etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onların sıdk-ı şehadetleri şöylece ispat edilebilir: Kur’an’ın insan âleminde yaptığı büyük inkılab ve tebeddül; ve şark ve garbı içine alan tesis ettiği din, diyanet; ve zamanın geçmesiyle gençlik ve şebabiyetini ve tekerrür ettikçe halâvetini muhafaza etmesi gibi hârika halleri اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحٰى âyetini okuyup ilan ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Tarîk: Belâgat imamlarından meşhur Cahız’ın tahkikatına göre: Arap edib ve beliğlerinin Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın davasını kalem ile iptal etmeye, tarife gelmez derecede ihtiyaçları vardı. Ve o hazrete karşı olan kin, adâvet ve inatlarıyla beraber; en kolay en yakın en selim olan kalem ve yazı ile muarazayı terk ve en uzun, en müşkül, en tehlikeli ve şüpheli seyf ve harp ile mukabeleye mecburen iltica ettiler. Suret-i kat’iyede bundan anlaşıldı ki Kur’an’ın benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır. Zira her iki yolun arasındaki farkı bilmeyenlerden değildiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh birinci yol iptal-i dava için daha müsait iken onu terk edip hem malları hem canları tehlikeye atan başka bir yola sülûk eden ya sefihtir –halbuki Müslüman olduktan sonra siyaset-i âlemi eline alanlara sefih denilemez– veya birinci yola sülûktan kendilerini âciz görmüşlerdir. Onun için kalem yerine seyfe müracaat etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kur’an’a bir nazire yapmak mümkinattan imiş fakat nasılsa yapılmamıştır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Mümkinattan olmuş olsaydı damarlarına dokundurulanlar, behemehal muarazayı arzu ederlerdi. Ve muaraza arzusunda bulunmuş olsaydılar muaraza yapacaklardı. Çünkü iptal-i dava için muarazaya ihtiyaçları pek şedit idi. Muaraza etmiş olsaydılar gizli kalmazdı, tezahür ederdi. Çünkü tezahürüne rağbet çok olduğu gibi esbab dahi çok idi. Tezahür etseydi âlemde şöhret bulurdu. Şöhret bulmuş olsaydı Müseylime’nin hezeyanları gibi behemehal tarihte bulunacaktı. Mademki tarihte bulunmamıştır, demek yapılmamıştır. Madem yapılmamıştır, demek Kur’an mu’cizedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Müseylime füseha-i Arap’tan olduğu halde, sözleri ne için âleme maskara olmuştur?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Çünkü onun sözleri, bin derece fevkinde bulunan sözlere karşı mukabeleye çıktığından çirkin ve gülünç olmuştur. Evet güzel bir adam, Hazret-i Yusuf (as) ile beraber güzellik imtihanına girerse elbette çirkin ve gülünç olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kur’an-ı Kerîm hakkında şek ve şüpheleri olanlar, Kur’an’ın bazı terkip ve kelimeleri güya nahiv ilminin kaidelerine muhalefet etmiş gibi şüphe îka etmişlerdir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Bu gibi heriflerin, ilm-i nahvin kaidelerinden haberleri yoktur. Sekkakî’nin dediği gibi; efsah-ı füseha olan Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, Kur’an-ı Kerîm’i uzun uzun zamanlarda tekrar be-tekrar okuduğu halde o hataların farkında olmamış da bu cahil herifler mi farkında olmuşlardır? Bu, hangi akla girer ve hangi kafaya sığar? Sekkakî “Miftah”ının sonunda, bu gibi cahilleri iyi taşlamıştır. Evet, bir şairin dediği gibi لَوْ كُلُّ كَلْبٍ عَوٰى اَلْقَمْتَهُ حَجَرًا § لَمْ يَبْقَ فٖى هٰذِهِ الْكُرَةِ اَحْجَارُ her üren kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyeti mâkabliyle rabteden ikinci vecih ise: Evvelki âyet vaktâ ki ibadeti emretti, sanki “İbadetin keyfiyeti nasıldır?” diye sâmi’in zihnine bir sual geldi. “Kur’an’ın talim ettiği gibi.” diye cevap verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tekrar, “Kur’an’ın Allah’ın kelâmı olduğunu nasıl bileceğiz?” diye ikinci bir suale daha kapı açıldı. Bu suale cevaben وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا âyetiyle cevap verildi. Demek, her iki âyetin arasındaki cihet-i irtibat, bir sual-cevap ve bir alışveriştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin arasına girelim, bakalım, aralarında ne gibi münasebetler vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا cümlesi, mukadder bir suale cevaptır. Çünkü Kur’an, evvelki âyette ibadeti emrettiği vakit “Acaba ibadete olan bu emrin Allah’ın emri olup olmadığını nasıl anlayacağız ki imtisal edelim?” diye bir sual sâmi’in hatırına geldi. Bu suale cevaben denildi ki: “Eğer Kur’an’ın ve dolayısıyla bu emrin Allah’ın emri olduğunda şüpheniz varsa kendinizi tecrübe ediniz ve şüphenizi izale ediniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve eyzan vaktâ ki Kur’an, surenin evvelinde لَا رَيْبَ فٖيهِ هُدًى لِلْمُتَّقٖينَ cümlesiyle kendisini sena etti, sonra mü’minlerin medhine, sonra kâfir ve münafıkların zemmine intikal etti, sonra ibadet ve tevhidi emrettikten sonra surenin başına dönerek لَا رَيْبَ فٖيهِ cümlesini tekiden وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ … الخ cümlesini zikretti. Yani “Kur’an, şek ve şüphelere mahal değildir. Sizin şüpheleriniz ancak kalplerinizin hastalığından ve tabiatınızın sekametinden neş’et ediyor.” Evet gözleri hasta olan, güneşin ziyasını inkâr eder; ağzı acı olan, tatlı suya acı der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ : Yani “Kur’an’ın mislinden bir sure getiriniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Bu cümleyi وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ cümlesiyle bağlayan اِنْ edat-ı şarttır. Şart edatları daima –hararetle ateş gibi– biri sebep, diğeri müsebbeb iki cümleye dâhil olurlar. İlm-i nahivce birisine fiilü’ş-şart, ikincisine cezaü’ş-şart denir. Bu iki cümle arasında, hararetle ateş arasında olduğu gibi “lüzum” lâzımdır. Halbuki bu iki cümle arasında lüzum görünmüyor. Binaenaleyh âyetin ihtisarı dolayısıyla ortadan kaldırılan cümlelere müracaat lâzımdır. Mukadder cümleler ise تَشَبَّثُوا ، وَجَبَ التَّشَبُّثُ ، تَعَلَّمُوا ، جَرِّبُوا emirleridir. Bunlar sıra ile ikincisi birincisine lâzımdır. Yani ityan (delil getirmek) tecrübeye lâzımdır; tecrübe taallüme, taallüm vücub-u teşebbüse, vücub-u teşebbüs de teşebbüse, teşebbüs de raybe lâzımdır. Demek bu kadar lüzumların takdiri lâzımdır ki “Kur’an’ın bir mislini getiriniz.” ile “Kur’an’da şüpheniz varsa…” arasında lüzum tezahür edebilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ : Bu cümlenin, üç vecihle mâkabliyle irtibatı vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Vecih: “Kur’an’a muaraza etmekten zahir olan aczimiz, bütün insanların aczini istilzam etmez. Biz yapamadık amma başkaları yapabilirler.” diye zihinlerine gelen vesveseyi def’etmek için Kur’an-ı Kerîm bu âyetin lisanıyla “Büyüklerinizi, reislerinizi de çağırınız, size yardım etsinler.” diye onları ilzam etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Vecih: “Eğer biz muaraza teşebbüsünde bulunsak bizi destekleyen, müdafaa eden yoktur.” diye ileri sürdükleri zu’mlarını da reddetmiştir ki “Herhangi bir meslek olursa olsun, mutaassıpları çoktur. Muaraza ettiğiniz takdirde, sizi müdafaa eden çok olur.” diye onları iskât etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Vecih: Kur’an-ı Kerîm sanki onlara istihzaen diyor ki: “Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, bütün insanlara nübüvvetini tasdik ettirmek için Allah’ından yardım istedi. Allah’ı da Kur’an’ına sikke-i i’cazı basarak pek çok insanlara tasdik ettirdi. Sizin âlihelerinizden bir faydanız varsa siz de onları çağırınız, size yardım etsinler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا : Yani “Tecrübeden sonra bakınız. Muarazaya kādir olmadığınız takdirde, acziniz zahir olur ve muarazayı da yapmış olmazsınız.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَلَنْ تَفْعَلُوا : Yani “Mazide yapamadığınız gibi bundan sonra da kat’iyetle yapamayacaksınız.” Binaenaleyh “Bizim mazide yapamamamız, istikbalde beşerin yapamamasını istilzam etmez.” diye izhar ettikleri o bahaneyi de لَنْ تَفْعَلُوا ile def’etmiştir. Ve aynı zamanda üç vecihle i’caza işaret yapmıştır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Vecih: Gaibden haber vermiştir ve ihbar ettiği gibi de muaraza vaki olmamıştır. Bakınız milyonlarca Arabî kitap vardır ve bütün müellifler, dost olsun düşman olsun, Kur’an’ın üslubunu taklit etmeye fevkalâde müştak oldukları halde hiçbir müellif, hiçbir kitabında Kur’an-ı Kerîm’in üslubunu taklit etmeye muvaffak olamamıştır. Sanki Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan نَوْعٌ مُنْحَصِرٌ فِى الشَّخْصِ yani bir şahısta inhisar etmiş bir nevidir. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerîm ya bütün kitapların altındadır –bu gülünç bir sözdür– veya bütün kitapların fevkinde, fevka’l-küll bir nadiredir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Vecih: Böyle büyük bir davada ve müşkül bir makamda, onların âsablarını tahrik, izzet-i nefislerini kırmak suretiyle “Yapamayacaksınız.” diye kat’iyetle verdiği hüküm; onun emin, mutmain, itimatlı olduğuna bir delildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Vecih: Sanki Kur’an-ı Kerîm diyor ki: “Sizler fesahatin ümerası ve herkesten ziyade fesahate muhtaç olduğunuz halde, muarazaya kādir olamadınız. Beşer de Kur’an’ın muarazasına kādir olamaz.” Ve keza Kur’an’ın neticesi olan İslâmiyet’e bir nazirenin yapılmasına zaman-ı mazi kādir olmadığı gibi istikbal zamanı da onun mislinden âciz kalacağına bir işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتٖى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani “Kâfirlere hazırlanan bir ateşten sakınınız ki odunu, insanlar ile taşlardır.” فَاتَّقُوا cümlesi اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümlesine cezaü’ş-şart olduğu cihetle, aralarında lüzumun bulunması lâzımdır. Halbuki muarazanın yapılmaması, ateşten sakınmayı istilzam etmez. Binaenaleyh ihtisar için ortadan kaldırılan cümlelere müracaat etmekle, bu lüzumu arayıp bulacağız. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Muarazanın yapılmamasından Kur’an’ın i’cazı lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Kur’an’ın i’cazından Allah’ın kelâmı olduğu lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Allah’ın kelâmı olduğundan emirlerine imtisal lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Emirlerine imtisalden ibadetin yapılması lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- İbadetin yapılması ateşe girmemeye vesiledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu cümlelerin arasında bulunan lüzumların silsilesinden فَاتَّقُوا ile اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا arasındaki o gizli lüzum tezahür eder. Ve bu yapılan îcaz ve ihtisardan, i’cazın bir şuâı meydana gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلَّتٖى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ : Kur’an-ı Kerîm, onları فَاتَّقُوا النَّارَ cümlesi ile tehdit ettikten sonra نَارْ kelimesinin bu cümle ile vasıflandırılmasıyla da o tehdidi tekid ve teşdid etmiştir. Zira odunu insanlar ile taşlar olan bir ateşin heybeti, dehşeti ve havfı daha şedittir. Ve keza bu cümle ile sanemlere ibadet yapanları zecir ve men’etmeye işaret yapılmıştır. Şöyle ki: “Ey insanlar! Allah’ın emirlerine imtisal etmeyip bilhassa taşlara ve camid şeylere ibadet yaparsanız, muhakkak biliniz ki tapanlar ile taptıkları şeyleri yiyip yutacak bir ateşe gireceksiniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ : Bu cümle فَاتَّقُوا ile اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümleleri arasındaki lüzumu izah eder ve kararlaştırır. Yani şu ateş azabı, Kur’an’a imtisal etmeyen kâfirlere hazırlanmıştır. Hem bu ateş, tufan vesair musibetler gibi iyi kötü bütün insanlara şâmil musibetlerden değildir. Ancak bu musibeti celbeden, küfürdür. Bu beladan kurtuluş çaresi ancak Kur’an-ı Kerîm’e imtisaldir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mazi sîgasıyla zikredilen اُعِدَّتْ kelimesi, cehennemin el-ân mahluk ve mevcud olup Ehl-i İtizal’in bilâhare vücuda geleceğine zehabları gibi olmadığına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Ateş unsuru, kâinatın bütün kısımlarını istila etmiş pek büyük bir unsurdur. Bir damar gibi kâinatın yaratılışından başlayarak her tarafa dal budak salıp gelen şu şecere-i nâriyeye nazar-ı hikmetle dikkat edilirse bu şecerenin başında yani sonunda büyük bir meyvenin bulunduğu anlaşılır. Evet, toprağın içinde büyük ve uzun bir damarı gören adam, o damarın başında kavun gibi bir meyvenin bulunduğunu zannetmesi gibi, âlemin her tarafında damarları bulunan şu şecere-i nâriyenin de cehennem gibi bir meyvesinin bulunduğuna bi’l-hads yani sürat-i intikal ile hükmedebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Cehennem şimdi mevcud olduğu takdirde, yeri nerededir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Biz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat el-ân cehennemin vücuduna itikad ediyoruz amma yerini tayin edemiyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Bazı hadîslerin zahirine göre cehennem, tahte’l-arzdır yani yerin altındadır. Ve keza bir hadîse nazaran, cehennem ateşinin dünya ateşinden iki yüz derece fazla harareti vardır. Bu noktaların izahı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Kürenin tahtı merkezinden ibarettir. Buna binaen arzın tahtı merkezidir. Nazariyat-ı hikemiyece sabit olduğu vecihle, arzın merkezinde harareti iki yüz bin dereceye bâliğ bir ateş vardır. Çünkü her otuz üç zira’ derinliğinde tahminen bir derece hararet artar. Buna binaen merkeze kadar iki yüz bin dereceli bir hararet meydana gelir. İşte bu nazariyeye, mezkûr hadîsin meali mutabık gelir. Buna binaen küre-i arzın merkezinde bulunan iki yüz bin derece hararetli bir ateş, cehenneme bir çekirdek hükmünde olup kıyamette kabuğu hükmünde bulunan tabaka-i türabiyeyi çatlatıp bütün dehşetiyle çıkar, tevessü etmeye başlar ve tam teçhizatıyla cehennem meydana gelir, denilebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bir hadîse nazaran “zemherir” namında, bürudet ile yakan bir ateş vardır. Bu hadîs de o nazariyeye mutabıktır. Zira merkez-i arzdan sathına kadar derece derece artan veya tenakus eden ateş, zemherir de dâhil olmak üzere ateşin bütün mertebelerine şâmildir. Hikmet-i tabiiyede takarrur ettiği gibi ateş bazen öyle bir dereceye gelir ki yakınında bulunan şeylerden hararetleri tamamen celb ve cezb etmekle, onları bürudet ile yakar ve suyu incimad ettirir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Mezkûr hadîse göre cehennem, arzın merkezindedir. Halbuki arz, cehenneme nisbeten bir yumurta kadardır. O kocaman cehennem, arzın karnında nasıl yerleşir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, âlem-i mülk yani âlem-i şehadet yani bu görmekte olduğumuz âleme göre cehennem, arzın içindedir diye cehennemi küçük gösteriyoruz. Amma âlem-i âhirete nazaran, cehennem öyle azamet peyda eder ki binlerce arzları içine alır, doymaz. Bu âlem-i şehadet, bir perde gibi onun tevessüüne mani olmuştur. Binaenaleyh arzın içindeki cehennemden maksat, cehennemin kalbi ve cehennemin çekirdeğidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza cehennemin arzın altında bulunması, arzın karnında veya arz ile muttasıl, yapışık olmasını istilzam etmez. Zira şems, kamer, yıldız, arz gibi küreler, hep şecere-i hilkatin meyveleridir. Malûmdur ki meyvenin altı, bütün dalların aralarına şümulü vardır. Binaenaleyh Allah’ın mülkü pek geniştir. Şecere-i hilkatin dalları da her tarafa uzanıp gitmiştir, cehennem nereye giderse yeri vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bir hadîse göre cehennem matvîdir, yani bükülmüştür, yani tam açık değildir. Demek cehennemin bir yumurta gibi arzın merkezinde mevcud ve bilâhare tezahür edeceği mümkinattandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Cehennemin şimdi mevcud olmadığına Mutezileleri sevk eden bu hadîs olsa gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Bu âyetin cümlelerini yoklayalım, bakalım; o zarflar nasıl sadeflerdir, içlerinde ne gibi cevherler vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا cümlesinin başındaki و harf-i atıftır. Malûm ya bir şeyin diğer bir şeye atfı, aralarında bir münasebetin bulunmasına mütevakkıftır. Halbuki اِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ ile يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا cümleleri arasında münasebet görünmüyor. Bunların aralarındaki münasebet ancak iki sual ve cevabın takdiriyle tezahür eder. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvelki âyette ibadete emredildiğinde “İbadet nasıldır?” diye vârid olan suale cevaben: “Kur’an’ın talim ettiği gibi.” denildi. “Kur’an Allah’ın kelâmı mıdır?” diye edilen ikinci suale cevaben وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ denildi. İşte her iki cümle arasında bu suretle münasebet tezahür eder ve harf-i atfın da muktezası yerine gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: اِنْ şek ve tereddüdü ifade eder. اِذَا ise cezm ve kat’iyete delâlet eder. Onların şek ve raybları, Kur’an hakkında kat’îdir. Binaenaleyh makamın iktizası hilafına اِنْ kelimesinin اِذَا kelimesine tercihen zikrinde ne gibi bir işaret vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, onların şek ve rayblarını izale edecek esbabın zuhurundan dolayı, o gibi şüphelerin vücuduna kat’iyetle hükmedilemiyeceğine ancak o şeklerin vücuduna yine şek ve şüphe ile hükmedilebileceğine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: اِنْ kelimesinin ifade ettiği şek ve tereddüt, üslubun iktizasına göredir. Hâşâ mütekellime ait değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ ile اِنِ ارْتَبْتُمْ cümleleri bir manayı ifade ettikleri ve ikinci cümle, birinci cümleden kısa olması üsluba daha uygun olduğu halde, birinci cümlenin ikinci cümleye tercihen zikri; onların rayblarının menşei, hasta tabiatlarıyla kötü vücudları olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Onlar rayblara zarf ve mahal oldukları halde, onları mazruf, raybı onlara zarf göstermek neye binaendir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, kalplerindeki raybın zulmeti bütün bedenlerine, kalıplarına intişar ve istila etmiş olduğundan, kendilerinin rayb içinde bulundukları sanılmakta olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nekre olarak رَيْبٍ kelimesinin zikri, tamim içindir. Yani hangi raybınız varsa cevap birdir, her bir raybınıza karşı mahsus bir cevap lâzım değildir. Hangi çareye başvurursanız, alacağınız cevap Kur’an’ın i’cazıdır. Evet, bir çeşme başında su içip tatlılığını anlayan bir adam, bütün o çeşmeden teşa’ub eden arkları tecrübe etmeye hakkı yoktur; zira menbaı birdir. Kezalik bir surenin muarazasından âciz kalan adamın, bütün Kur’an’ı tecrübeye hakkı yoktur. Çünkü kâtip birdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِمَّا daki مِنْ beyanı ifade ettiğinden فٖى شَىْءٍ kelimesinin takdirini ister. Takdir-i kelâm وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ فٖى شَىْءٍ مِمَّا نَزَّلْنَا olsa gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
نَزَّلْنَا tabirinden anlaşılır ki onların şüphelerinin menşei nüzul sıfatı olup kat’î cevapları da ispat-ı nüzuldür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tedricen yani âyet âyet, sure sure, hâdiselere göre nüzulü ifade eden tef’il babından نَزَّلْنَا kelimesinin, def’aten nüzule delâlet eden if’al babından اَنْزَلْنَا kelimesine tercihen zikredilmesi; onların davalarında “Ne için Kur’an def’aten nâzil olmamıştır?” diye delil getirdiklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَبْدِنَا : Abd lafzının nebi veya Muhammed (asm) lafızlarına cihet-i tercihi; abd tabiri, Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın azametine ve ibadetin ulüvv-ü derecesine işaret olduğu gibi اُعْبُدُوا emrini tekiddir ve Resul-i Ekrem hakkında vârid olan vehimleri def’etmektir ki o zat, bütün insanlardan ziyade ibadet yapmış ve Kur’an’ı okumuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاْتُوا : Bu emir taciz içindir. Yani emirden maksat, muhataptan bir şey talep değildir. Ancak başlarına vurmakla muarazaya, tecrübeye davet etmektir ki aczleri meydana çıksın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسُورَةٍ ilâ âhir… Bu tabirden anlaşılır ki onların ilzamları, aczleri son hadde bâliğ olmuştur. Zira dokuz dereceye bâliğ olan tahaddinin yani muarazaya davet etmenin tabirleri, tabakaları vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Yüksek nazmıyla, ihbarat-ı gaybiyesiyle, ihtiva ettiği ulûmu ve âlî hakaikiyle beraber tam bir Kur’an’ın mislini, ümmi bir şahıstan getiriniz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Eğer böylece mislini getirmek tâkatinizin fevkinde ise beliğ bir nazımla uydurma şeylerden olsun, getiriniz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Eğer buna da kudretiniz olmazsa on sure kadar bir mislini yapınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Bu da mümkün olmadı ise uzun bir surenin mislini yapınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Eğer bu da size kolay değilse kısa bir surenin misli olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- Eğer ümmi bir şahıstan imkân bulamadı iseniz âlim ve kâtip bir adamdan olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
7- Bu da olmadığı takdirde, birbirinize yardım etmek suretiyle yapınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
8- Buna da imkân bulunamadığı takdirde, bütün ins ve cinlerden yardım isteyiniz ve bütün efkârın neticelerinden istimdad ediniz. Neticeleri, tamamen yanınızda bulunan kütüb-ü Arabiyede mevcuddur. Bütün kütüb-ü Arabiye ile Kur’an arasında bir mukayese yapılırsa Kur’an mukayeseye gelmez. Çünkü hiçbirine benzemiyor. Öyle ise Kur’an ya hepsinden aşağıdır veya hepsinden yukarıdır. Birinci ihtimal bâtıl ve muhaldir. Öyle ise hepsinden yukarı, fevka’l-küll bir kitaptır. On üç asırdan beri misli vücuda gelmemiştir, bundan sonra da vücuda gelemeyecektir, vesselâm.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
9- “Bizim şahitlerimiz yoktur. Eğer muarazaya girişsek bizi destekleyecek kimse yoktur.” diye gösterdikleri o bahaneyi de def’etmek için “Şühedanıza da müsaade edilmiştir. Onları da çağırın, size yardım etsinler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu tabakalara dikkat edilirse muarazanın şu mertebelerine işareten, Kur’an-ı Kerîm’in yaptığı îcaz ile gösterdiği i’caza bir şuâ görünür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Kur’an-ı Kerîm’den en kısa bir sureye muaraza etmekten beşerin aczi, mezkûr izahat ile sabit oldu. Amma i’cazın limmiyet ciheti kaldı. Yani beşerin aczini intac eden illet ve sebep nedir? Evet, Kur’an ile muaraza ve mübarezeye çıkan insanların kuvveti Cenab-ı Hak tarafından körleştirilerek, muarazayı yapabilecek kabiliyetten sukut ettirilmiştir. Fakat Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkakî gibi belâgat imamlarınca beşerin kuvveti Kur’an’ın yüksek üslup ve nazmına yetişemediğinden, aczi tezahür etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir de Sekkakî demiştir ki: “İ’caz zevkîdir, tarif ve tabir edilemez.” مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَدْرِ Yani fikri ile i’cazı zevk etmeyen, tarif ile vâkıf olamaz; bal gibidir. Lâkin Abdülkahir’in iltizam ettiği veche göre, i’cazı tarif ve tabir etmek mümkündür. Biz de bu vechi kabul ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: “Taife”, “necm”, “nevbet” kelimeleri “sure” kelimesinin vazifesini ifa edebilirler. “Sure” kelimesinin onlara tercihen zikrinde ne vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Onları şüphelerinin menşei ile ilzam ve boğmaktır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onları şüpheye düşürten, güya Kur’an’ın def’aten nâzil olmamasıdır. Demek Kur’an, def’aten nâzil olmuş olsaydı Allah’ın kelâmı olduğunda şüpheleri olmazdı. Lâkin parça parça nâzil olduğundan, şüphelerine bâis olmuştur ki “Bu, beşerin kelâmıdır, parça parça yapılışı kolaydır, biz de yapabiliriz.” diye şüpheye düştüler. Kur’an-ı Kerîm de onların kolay zannettikleri yolu, بِسُورَةٍ tabiriyle ihtar ve “Haydi mislini getiriniz de sizin kolay zannettiğiniz parça parça şeklinde olsun.” diye onları kolay addettikleri yolda boğmuştur. Ve keza Zemahşerî’nin beyanı vechiyle, Kur’an-ı Kerîm’in surelere taksim edilmiş bir şekilde nâzil olmasında çok faydalar vardır. Evet, çok garib letaifi hâvi olduğu için şu üslub-u garib ihtiyar edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنْ مِثْلِهٖ deki zamir ya Kur’an’a râcidir yani “Kur’an’ın mislini getiriniz.” veya Hazret-i Muhammed’e (asm) aittir. Yani “Bir sureyi o zatın (asm) misli olan ümmi bir şahıstan getiriniz.” Lâkin birinci ihtimale göre ibarenin hakkı مِثْلِ سُورَةٍ مِنْهُ iken iktizanın hilafına بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ denilmiştir. Bunun esbabı: Çünkü birinci ihtimalde, ikinci ihtimalin de mülahazası ve riayeti lâzımdır. Zira yalnız Kur’an’ın mislini getirmekle mesele bitmiş olmuyor. Ancak ümmi bir şahıstan getirilmesi lâzımdır ve muarazanın tamamiyetine şarttır. İşte bunun için hem مِنْ مِثْلِهٖ deki zamirin Kur’an’a râci olması lâzımdır hem ibarenin tebdili lâzımdır ki her iki ihtimal mer’î olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza muarazanın tamamiyeti, yalnız bir surenin mislini getirmekle olmuyor. Ancak Kur’an’ın tamamına misil olacak bir mecmudan, bir kitaptan alınan bir surenin mislini getirmek şart olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza nüzulde Kur’an’ın emsali olan kütüb-ü semaviyeye zihinleri çevirir ki aralarında yapılacak muvazene ile Kur’an’ın ulviyeti anlaşılsın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَادْعُوا Bu tabirin “istiane” veya “istimdad” kelimelerine cihet-i tercihi “davet” kelimesinin kullanış yerlerinden anlaşıldığı vechile; onları belalardan, zahmetlerden kurtarıp yardım edenler hazır bulunup yalnız çağırmaları lâzımdır, fazla bir zahmete ihtiyaç olmadığına işarettir. “İstiane” ve “istimdad” kelimeleri ise yardımcıların hazır bulunduklarına delâlet etmezler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
شُهَدَٓاءَ Bu tabir, üç manaya tatbik edilebilir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Büyük ediblerdir. Bu manaya göre, onların muaraza manasında “Bizim kuvvetimiz muarazaya kâfi değilse de büyük edib ve hocalarımızın muarazaya kudretleri vardır.” diye söyledikleri yalanı da Kur’an-ı Kerîm وَادْعُوا emriyle kesip atmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Muarazayı destekleyip şehadet edenlerdir. Bu ihtimale nazaran, onların “Biz muarazaya girişsek bizi destekleyen, şehadet eden yoktur.” diye gösterdikleri bahaneyi de Kur’an-ı Kerîm, müsaade vermek suretiyle “Haydi şahitlerinizi de çağırınız, sizi takviye etsinler.” diye o bahaneyi de yalana çıkartmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Âlihe manasınadır. Bu manaya nazaran, sanki Kur’an-ı Kerîm onlara karşı “Yahu bu kadar taptığınız ilahlarınız varken, böyle dar ve sıkıntılı bir vaktinizde ne için onlardan yardım istemiyorsunuz? Onları çağırınız ki bu muaraza belasından sizi kurtarsınlar.” diye bu cümle ile onlara tehekküm etmiş, yüzlerine gülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
شُهَدَٓاءَكُمْ : İhtisası ifade eden şu izafe شُهَدَٓاءَ kelimesinin her üç manasına da bakar. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Mademki büyük edib ve hocalarınız vardır, tabiî aranızda irtibat, hürmet ve muhabbet vardır ve yanınızda hazır olup gaib de değillerdir. Eğer onların bu dehşetli muarazaya kudretleri olsaydı, herhalde yardım edeceklerdi. Demek onlar da sizler gibi âcizdirler, kusurlarına bakmayınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Muarazada sizleri destekleyecek, şehadet edecek her kim olursa olsun kabul ederiz, çağırınız. Amma onlar böyle bedihü’l-butlan bir davada yalan şehadete cesaret edemezler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Mabud ittihaz ettiğiniz âliheleriniz nasıl size yardım etmiyorlar? Onları da çağırınız bakalım. Fakat onlarda can yok, şuurları da olmadığı gibi hiçbir şeye de kādir değillerdir. Onları da mazur görünüz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنْ دُونِ اللّٰهِ : Yani “Allah’tan maada.” Bu kayıt, şühedanın birinci manasına göre tamimi ifade eder. Yani “Allah’tan maada, dünyada ne kadar erbab-ı fesahat varsa çağırınız.” Şühedanın ikinci manasına nazaran, aczlerine işarettir. Çünkü bir meselede âciz ve mağlup olan, yemin eder, şahitleri gösterir. Bu, âcizler için bir usûldür. Şühedanın üçüncü manasına göre, onların Resul-ü Ekrem ile muarazaları, âdeta şirk ile tevhid veya cemadat ile Hâlık-ı arz ve semavat arasında bir muaraza olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ : Bu cümle “Biz istersek Kur’an’ın mislini yaparız.” diye evvelce sarf ettikleri sözlerine işarettir. Ve keza onların yalancı olduklarına bir ta’rizdir. Yani “Sıdk erbabı değilsiniz ancak safsatacı adamlarsınız. Evet, siz hakkı talep ederken rayb, şüphe kuyusuna düşmediniz ancak rayb, şek ve şüphelere koşarken içine düşmüş kafasız adamlarsınız.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ cümlesinin cezaü’ş-şartı, mâkablinin hülâsasıdır. Takdir-i kelâm: اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ تَفْعَلُوا Yani “Sözünüzde sadık olsaydınız yapacaktınız.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ تَفْعَلُوا cümlesi, onların aleyhine bir kıyas-ı istisnaîyi tazammun etmiştir. O kıyasın suret-i teşekkülü: “Eğer sadık olsaydınız yapacaktınız lâkin yapamadınız, öyle ise sadık değilsiniz.” Fakat Kur’an-ı Kerîm, mukaddime-i istisnaiye yerinde yani “Lâkin yapamadığınız”a bedel فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا ilâ âhir… cümlesini, şekki ifade eden اِنْ ile söylemiştir. Bunun esbabı ise onların “Yapacağız.” diye ettikleri zannı bir derece okşamak içindir. Ve keza o kıyasın neticesi olan “Sadık değilsiniz.” yerine de o neticenin üçüncü derecede lâzımının illeti olan فَاتَّقُوا النَّارَ söylemiştir. Takdir-i kelâm: “Eğer sadık olsaydınız yapacaktınız, lâkin yapamadınız. Öyle ise sadık değilsiniz. Öyle ise hasmınız olan Resul-ü Ekrem sadıktır. Öyle ise Kur’an mu’cizdir. Öyle ise iman ve tasdikiniz lâzımdır ki ateşe düşmeyesiniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاتَّقُوا النَّارَ : Bu emr-i İlahî, onlara yapılan tehditleri dehşetlendiriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümlesindeki تَفْعَلُوا kelimesi, fiil-i muzaridir. Bu fiil zaman-ı hal ile istikbal arasında müşterektir. Huruf-u şartiyeden olan اِنْ zaman-ı halden istikbal dağlarına atıyor. Huruf-u câzimeden olan لَمْ istikbalden mazi derelerine fırlatıyor. Zavallı تَفْعَلُوا her iki edatın ellerinde top gibi oyuncak olmuştur. Bu edatların bu vaziyetleri zihinleri hem maziye hem istikbale gönderiyor ki maziyi süslendiren beliğ hitabeleri, altın ile yazılan muallakatları, Kur’an’ın yakınına bile gelemediklerini görsünler. O sahifeyi gördükten sonra, istikbal sahifesini de ona kıyas etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
تَفْعَلُوا nun تَاْتُوا kelimesine tercihinde, iki nükte vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birisi: Kur’an’ın i’cazı, onların aczindendir. Aczleri ise eserden olmayıp fiilden olduğuna işarettir. Yani aczlerinin menşei; Kur’an’ın misli değildir, o misli yapmaktandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi ise: İlm-i sarfta ف ع ل bütün fiillerin terazisi olduğu gibi; üsluplarda da uzun hikâyeleri, işleri, vakıaları, kıssaları bir lafız ile ifade eden bir fezlekedir. Sanki kinaye kabîlinden cümleleri tabir eden bir zamirdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَلَنْ تَفْعَلُوا daki لَنْ huruf-u nâsibeden olup dâhil olduğu fiili istikbale nakleder, müekked veya müebbed olarak istikbalde nefyeder. Demek bu cümlenin kaili, pek büyük bir itminan ve ciddiyet ile şek ve şüphe etmeyerek bu hükmü vermiştir. Bundan anlaşılır ki o zatın işlerinde hile yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: فَاتَّقُوا İttika ile tecennüb, ikisi de bir manayı ifade ederler. İttikanın tecennübe cihet-i tercihi nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet ittika, imana tabidir. Yani ittika, iman olduktan sonra husule gelir. Tecennübde bu tebaiyet yoktur. Binaenaleyh ittika kelimesi imanı andırır ve ittika lafzıyla, imana îma ve işaret edilebilir. Fakat tecennüb kelimesi bu işi göremez. Bunun içindir ki اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا nun hakiki cezası olan اٰمَنُوا nun yerinde تَجَنَّبُوا ya tercihen فَاتَّقُوا ihtiyar ve ikame edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلنَّارَ : Nârın اَلْ ile tarifi, nârın ma’hudiyet ve malûmiyetine işarettir. Çünkü enbiya-i izamdan işitilmek suretiyle, zihinlerde malûmiyeti takarrur etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: اَلَّتٖى esma-i mevsuledendir. “Sıla” dâhil olduğu cümlenin evvelce malûm olduğunu iktiza eder. Halbuki sılası olan وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ evvelce muhataplara malûm değilmiş?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ âyeti bu âyetten evvel nâzil olduğuna nazaran muhataplar ondan kesb-i malûmat ettiklerine binaen, burada اَلنَّارَ ile اَلَّتٖى arasında tavsif muamelesi yapılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ : Bu kayıtlardan maksat, tehdittir. Tehdidlerin tekid ve teşdid edildiğine binaen, burada اَلنَّاسُ kelimesiyle tekid edilmiştir; حِجَارَةٌ lafzıyla da teşdid ve tevbih edilmiştir. Şöyle ki: “Menfaat, necat ümidiyle taştan mamul, mabud ittihaz ettiğiniz sanemler, size tazip âleti yani sizi yandırıp yakan ateşe odun olmuşlardır. Zavallılar! Ne için bunu düşünmüyorsunuz?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ Cümlede makamın iktizası hilafına لَكُمْ yerine لِلْكَافِرٖينَ denilmesi neye binaendir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, Kur’an-ı Kerîm’in takip ettiği usûl, ale’l-ekser âyetlerin sonunda küllî kaideleri, fezlekeleri söylediğine göre Kur’an-ı Kerîm, onların cehennemlik olduklarını ispat eden delilin ikinci mukaddimesine işaret etmek üzere, ism-i zahiri zamir yerine, yani لِلْكَافِرٖينَ cümlesini لَكُمْ yerine ikame ile tamim yapmıştır. Takdir-i kelâm: اُعِدَّتْ لَكُمْ لِاَنَّكُمْ مِنَ الْكَافِرٖينَ وَالنَّارُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ Yani “Siz cehennemliksiniz zira kâfirlerdensiniz. Cehennem de kâfirler içindir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 21-22. âyetler|Bakara Suresi 21-22. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 25. âyet|Bakara Suresi 25. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_23-24._%C3%A2yetler&amp;diff=1701</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 23-24. âyetler</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_23-24._%C3%A2yetler&amp;diff=1701"/>
		<updated>2016-10-26T20:27:38Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 21-22. âyetler|Bakara Suresi 21-22. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 25. âyet|Bakara Suresi 25. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=Nübüvvet Hakkında=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ ۞ فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتٖى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gayet kısa bir meali: Yani “Abdimiz üzerine inzal ettiğimiz Kur’an’da bir şüpheniz varsa Kur’an’ın mislinden bir sure yapınız hem de Allah’tan başka, işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz şüheda ve muînlerinizi de çağırınız, yardım etsinler. Eğer sözünüzde sadık iseniz hepiniz beraber çalışınız, Kur’an’ın mislinden bir sure getiriniz. Eğer bir misil getiremediğiniz takdirde, zaten getiremezsiniz ya, öyle bir ateşten sakınınız ki odunu, insanlar ile taşlardır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mukaddime&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kitabın evvelinde beyan edildiği gibi Kur’an-ı Kerîm’in takip ettiği esas maksat dörttür. Birinci maksadı olan “tevhid” evvelki âyetle beyan edilmiştir. Bu âyetle de ikinci maksat olan “nübüvvet” beyan ve izah edilmiştir. Yalnız bir şey var ki bu âyet nübüvvet-i Muhammediyenin (asm) ispatı hakkındadır, nübüvvet-i mutlaka hakkında değildir. Halbuki maksat, mutlak nübüvvettir. Fakat küllî, cüz’îde dâhildir. Cüz’înin ispatıyla küllî de ispat edilmiş olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyet, Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın nübüvvetini, en büyük mu’cizesi olan i’caz-ı Kur’an’dan bahisle ispat ediyor. O zatın (asm) nübüvvetine dair delail, başka risalelerimizde beyan edilmiştir. Burada yalnız bir kısmını hülâsaten altı mesele zımnında beyan edeceğiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
BİRİNCİ MESELE: Enbiya-i sâlifînde nübüvvete medar ve esas tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muameleleri hakkında –yalnız zaman ve mekânın tesiriyle bazı hususat müstesna olmak şartıyla– yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde, Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmda daha ekmel, daha yükseği bulunmakta olduğu tahakkuk eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh nübüvvet mertebesine nâil olanların heyet-i mecmuası, mu’cizeleriyle vesair ahvalleriyle, lisan-ı hal ve kāl ile nev-i beşerin sinni kemale geldiğinde Üstadü’l-Beşer unvanını taşıyan Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın sıdk-ı nübüvvetine ilan-ı şehadet etmişlerdir. O Hazret de (asm) bütün mu’cizeleriyle Sâni’in vücud ve vahdetini, nurlu bir bürhan olarak âleme ilan etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İKİNCİ MESELE: O zatın (asm) evvel ve âhir bütün ahval ve harekâtı nazar-ı dikkatten geçirilirse her bir hareketi, her bir hali hârikulâde değilse de onun sıdkına delâlet eder. Ezcümle: Gār meselesinde, Ebubekiri’s-Sıddık ile beraber halâs ve kurtuluş ümidi tamamıyla kesildiği bir anda لَا تَخَفْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا “Korkma, Allah bizimle beraberdir!” diye Ebubekiri’s-Sıddık’a verdiği teselli ve tavk-ı beşerin fevkinde bir ciddiyetle, bir metanetle, bir şecaatle, havfsız, tereddütsüz gösterdiği vaziyet; elbette sıdkına ve nokta-i istinadı olan Hâlık’ına itimat ettiğine güneş gibi bir bürhandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kezalik saadet-i dâreyn için tesis ettiği esaslarda isabet etmiş olduğu ve izhar ettiği kavaidin hakikatle muttasıl ve hakkaniyetle yapışık olduğu, bütün âlemce mazhar-ı kabul ve tasdik olmuş ve olmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: O zatın (asm) ahval ve harekâtı birer birer, yani tek tek onun sıdk ve hakkaniyetini gösterirse; heyet-i mecmuası, onun sıdk-ı nübüvvetine öyle bir delil olur ki şeytanları bile tasdike mecbur eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ÜÇÜNCÜ MESELE: O zatın (asm) sıdk-ı nübüvvetini yazıp tasdik eden birkaç sahife vardır. Şimdi o sahifeleri okuyacağız:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci sahife o hazretin zatıdır. Fakat bu sahifeyi mütalaadan evvel, dört nükteye dikkat lâzımdır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: لَيْسَ الْكَحَلُ كَالتَّكَحُّلِ Yani fıtrî karagözlülük, sun’î (yapma) karagözlülük gibi değildir. Yani yapma ve sun’î olan bir şey, ne kadar güzel ve ne kadar kâmil olursa olsun, fıtrî ve tabiî olan şeylerin mertebesine yetişemez ve onun yerine kaim olamaz. Herhalde sun’îliğin yanlışlıkları onun ahvalinden, etvarından belli olacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Ahlâk-ı âliyeyi ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlâkı daima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır. Eğer sıdk kalkıp araya kizb girerse rüzgârlara oyuncak olan yapraklar gibi o adam da insanlara oyuncak olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Mütenasip olan eşya arasında meyil ve cezbe vardır. Yani birbirine temayül ederler ve yekdiğerini celbederler. Aralarında ittihat olur. Fakat birbirine zıt olan eşyanın aralarında nefret vardır, çekememezlik olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Nükte: Cemaatte olan kuvvet, fertte yoktur. Mesela, çok iplerin heyet-i mecmuasının teşkil ettiği urgandaki kuvvet, ipler birbirinden ayrı olduğu zaman bulunmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nükteler göz önüne getirilmekle o hazretin sahifesi okunmalıdır. Evet, o zatın bütün âsârı, sîretleri, tarihçe-i hayatı vesair ahvali onun pek büyük, azîm ahlâk sahibi olduğuna şehadet ediyorlar. Hattâ düşmanları bile onun ahlâkça pek yüksekliğinden dolayı kendisini Muhammedü’l-Emin ile lakaplandırmışlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malûmdur ki bir zatta içtima eden ahlâk-ı âliyenin imtizacından izzet-i nefis, haysiyet, şeref, vakar gibi; hasis, alçak şeylere tenezzül etmeye müsaade etmeyen yüksek haller husule gelir. Evet melaike, ulüvv-ü şanlarından şeytanları reddeder, kabul etmezler. Kezalik bir zatta içtima eden ahlâk-ı âliye; kizb, hile gibi alçak halleri reddeder. Evet, yalnız şecaatle iştihar eden bir zat, kolay kolay yalana tenezzül etmez. Bütün ahlâk-ı âliyeyi cem’eden bir zat, nasıl yalana ve hileye tenezzül eder; imkânı var mıdır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm kendi kendine güneş gibi bir bürhandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza o zatın (asm) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyaneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o zatın yaratılışında, tabiatında bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı; behemehal gençlik sâikasıyla dışarıya verecekti. Halbuki bütün yaşını, ömrünü kemal-i istikametle, metanetle, iffetle, bir ıttırad ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işaret eden bir halini görmemişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza yaş kırka bâliğ olduğunda iyi olsun kötü olsun ve nasıl bir ahlâk olursa olsun rüsuh peyda eder, meleke haline gelir, daha terki mümkün olmaz. Bu zatın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o inkılab-ı azîmi, âleme kabul ve tasdik ettiren ve âlemi celb ve cezbettiren, o zatın (asm) evvel ve âhir herkesçe malûm olan sıdk ve emaneti idi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek o zatın (asm) sıdk ve emaneti, dava-yı nübüvvetine en büyük bir bürhan olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
DÖRDÜNCÜ MESELE: İkinci sahifeyi okuyacağız. Bu sahife, mazi yani zaman-ı saadetten evvelki zamandır. Şu sahifenin hâvi olduğu enbiya-i sâlifînin ahval ve kıssaları, o zatın sıdk-ı nübüvvetine birer bürhandır. Yalnız dört nükteye dikkat lâzımdır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: İnsan bir fennin esaslarını ve o fennin hayatına taalluk eden noktaları bilmekle, yerli yerince kullanmasına vâkıf olduktan sonra davasını o esaslara bina etmesi, o fende mahir ve mütehassıs olduğuna delildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Fıtrat-ı beşeriyenin iktizasındandır ki âdi bir insan da olsa hattâ çocuk da olsa hattâ küçük bir kavim içinde de bulunsa pek kıymetsiz bir dava hususunda cumhura muhalefet edip yalan söylemeye cesaret edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba pek büyük bir haysiyet sahibi, âlem-şümul bir davada, pek inatlı ve kesretli bir kavim içinde, ümmi yani okur yazar sınıfından olmadığı halde, aklın tek başına idrakten âciz olduğu bazı şeylerden bahsedip kemal-i ciddiyetle âleme neşir ve ilan etmesi onun sıdkına delil olduğu gibi o meselenin Allah’tan olduğuna da bir bürhan olmaz mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Malûmdur ki medeni insanlarca malûm ve me’luf pek çok ilimler, sıfatlar, fiiller vardır ki bedevîlerce meçhul olur ve o gibi şeylerden haberleri yoktur. Binaenaleyh bilhassa geçmiş zamanlardaki bedevîlerin ahvalinden bahsetmek isteyen bir adam, hayalen o zamanlara, o çöllere gidip onlar ile görüşmelidir. Zira onların ahvalini ezberden, onları görmeden muhakeme etmekle istediği malûmatı elde edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Nükte: Ümmi bir adam, bir fennin ulemasıyla münakaşaya girişerek, beyne’l-ulema ittifaklı olan meseleleri tasdik ve ihtilaflı olanları da tashih ederse; o adamın bu hârika olan hali, onun pek yüksekliğine ve onun ilminin de vehbî olduğuna delâlet etmez mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu dört nükteyi göz önüne getir, Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâma bak ki: O zat herkesçe müsellem ümmiliğiyle beraber, geçmiş enbiya ile kavimlerinin ahvallerini görmüş ve müşahede etmiş gibi Kur’an’ın lisanıyla söylemiştir. Ve onların ahvalini, sırlarını beyan ederek âleme neşir ve ilan etmiştir. Bilhassa naklettiği onların kıssaları, bütün zekilerin nazar-ı dikkatini celbeden dava-yı nübüvvetini ispat içindir. Ve naklettiği esasları, beyne’l-enbiya ittifaklı olan kısmı tasdik, ihtilaflı olanı da tashih edip davasına mukaddime yapmıştır. Sanki o zat, vahy-i İlahînin ma’kesi olan masum ruhuyla zaman ve mekânı tayyederek, o zamanın en derin derelerine girmiş ve gördüğü gibi söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh o zatın bu hali onun bir mu’cizesi olup nübüvvetine delil olduğu gibi, evvelki enbiyanın da nübüvvet delilleri manevî bir delil hükmünde olup o zatın nübüvvetini ispat eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
BEŞİNCİ MESELE: Asr-ı saadete ve bilhassa Ceziretü’l-Arap meselesine dairdir. Bunda da dört nükte vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: Âlemce malûmdur ki az bir kavmin âdetlerinden hakir, ehemmiyetsiz bir âdeti kaldırmak veya zelil, miskin bir taifenin cüz’î, zayıf huylarını ref’etmek; büyük bir hükümdara, uzun bir zamanda bile çok zahmetlere bağlıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba hâkim olmamakla beraber az bir zamanda, nihayet derecede âdetlerine mutaassıp, inatçı ve kesretli bir kavimde rüsuh ve kuvvet peyda etmiş olan âdetleri ref’ ve kalplerde istikrar peyda eden ve zamanlarca devam ve istimrar eden ahlâklarını terk ettiren hem yerlerine gayet yüksek âdetleri, güzel ahlâkları tesis eden bir zat, hârikulâde olmaz mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Yine âlemce malûmdur ki devlet bir şahs-ı manevîdir. Çocuk gibi teşekkülü, büyümesi tedricîdir. Ve keza yeni teşekkül eden bir devletin, bir milletin ruhuna kadar nüfuz eden eski bir devlete galebe etmesi yine tedricîdir, zamana mütevakkıftır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmın bütün esasat-ı âliyeyi hâvi olan ve maddî manevî bütün terakkiyat ve medeniyet-i İslâmiyenin kapısını açan, kısa bir zamanda def’aten teşkil ettiği bir devletle, dünyanın bütün devletlerine galebe edip maddî manevî hâkimiyetini muhafaza ve ibka ettiren, hârikulâdeliği değil midir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Evet, kahr ve cebir ile zahirî bir hâkimiyet, sathî bir tahakküm, kısa bir zamanda ibka edilebilir. Fakat bütün kalplere, fikirlere, ruhlara icra-yı tesir ederek, zahiren ve bâtınen beğendirmek şartıyla vicdanlar üzerine hâkimiyetini muhafaza ve ibka etmek –en büyük hârika olmakla– ancak nübüvvetin hâssalarından olabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Nükte: Evet tehditlerle, korkularla, hilelerle efkâr-ı âmmeyi başka bir mecraya çevirtmek mümkün olur. Fakat tesiri cüz’îdir, sathîdir, muvakkat olur. Muhakeme-i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Amma irşadıyla kalplerin derinliklerine kadar nüfuz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, istidatların inkişafına yol açmak, ahlâk-ı âliyeyi tesis ve alçak huyları imha ve izale etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikati teşhir etmek, hürriyet-i kelâma serbestî vermek ancak şuâ-i hakikatten muktebes hârikulâde bir mu’cizedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, asr-ı saadetten evvelki zamanlarda kalp katılığı ve merhametsizlik öyle bir hadde bâliğ olmuştu ki kocaya vermekten âr ederek kızlarını diri diri toprağa gömerlerdi. Asr-ı saadette İslâmiyet’in doğurduğu merhamet, şefkat, insaniyet sayesinde, evvelce kızlarını gömerlerken müteessir olmayanlar, İslâmiyet dairesine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz oldular. Acaba böyle ruhî, kalbî, vicdanî bir inkılab hiçbir kanuna tatbik edilebilir mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nükteleri ceyb-i kalbine soktuktan sonra, bu noktalara da dikkat et:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Tarih-i âlemin şehadetiyle sabittir ki parmakla gösterilen en büyük bir dâhî ancak umumî bir istidadı ihya ve umumî bir hasleti ikaz ve umumî bir hissi inkişaf ettirebilir. Eğer böyle bir hissi de ikaz edememiş ise sa’yi hep heba olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Tarih bize gösteriyor ki en büyük bir insan; hamiyet-i milliye, hiss-i uhuvvet, hiss-i muhabbet, hiss-i hürriyet gibi hissiyat-ı umumiyeden bir veya iki veyahut üç hissi ikaz etmeye muvaffak olur. Acaba evvelki zamanların cehalet, şakavet, zulüm zulmetleri altında gizli kalan binlerce hissiyat-ı âliyeyi, Ceziretü’l-Arap memleketinde, bedevî ve dağınık bir kavim içinde inkişaf ettirmek hârikulâde değil midir? Evet, şems-i hakikatin ziyasındandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu noktaları aklına sokamayanın, Ceziretü’l-Arab’ı biz gözüne sokarız. Ey muannid! Ceziretü’l-Arab’a git, en büyük feylesoflardan yüz taneyi de intihab et, beraber götür. Onlar da orada ahlâkın ve maneviyatın inkişafı hususunda çalışsınlar. Muhammed-i Arabî’nin o vahşetler zamanında o vahşi bedevîlere verdiği cilâyı, senin o feylesofların şu medeniyet ve terakkiyat devrinde yüzde bir nisbetinde verebilirler mi? Çünkü o zatın yaptığı o cilâ; İlahî, sabit, lâyetegayyer bir cilâdır ve onun büyük mu’cizelerinden biridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bir işte muvaffakıyet isteyen adam, Allah’ın âdetlerine karşı safvet ve muvafakatını muhafaza etsin ve fıtratın kanunlarına kesb-i muarefe etsin ve heyet-i içtimaiye rabıtalarına münasebet peyda etsin. Aksi takdirde fıtrat, adem-i muvafakatla cevap verecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza heyet-i içtimaiyede, umumî cereyana muhalefet etmemek lâzımdır. Muhalefet edildiği takdirde, dolabın üstünden düşer, altında kalır. Binaenaleyh o cereyanlarda, tevfik-i İlahînin müsaadesine mazhariyeti dolayısıyla, o dolabın üstünde Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmın hak ile mütemessik olduğu sabit olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın getirdiği şeriatın hakaiki, fıtratın kanunlarındaki muvazeneyi muhafaza etmiştir. İçtimaiyatın rabıtalarına lâzım gelen münasebetleri ihlâl etmemiştir. Zaman uzadıkça aralarında ittisal peyda olmuştur. Bundan anlaşılır ki İslâmiyet, nev-i beşer için fıtrî bir dindir ve içtimaiyatı tezelzülden vikaye eden yegâne bir âmildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nükteler ile şu noktaları nazara al, Muhammed-i Hâşimî aleyhissalâtü vesselâma bak:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O zat, ümmiliğiyle beraber bir kuvvete mâlik değildi. Ne onun ve ne de ecdadının bir hâkimiyetleri sebkat etmemişti; bir hâkimiyete, bir saltanata meyilleri yoktu. Böyle bir vaziyette iken mühim bir makamda, tehlikeli bir mevkide, kemal-i vüsuk ve itminan ile büyük bir işe teşebbüs etti. Bütün efkâr-ı âmmeye galebe çaldı, bütün ruhlara kendisini sevdirdi, bütün tabiatların üstüne çıktı. Kalplerden bütün vahşet âdetlerini, çirkin ahlâkları kaldırarak, pek yüksek âdât ve güzel ahlâkı tesis etti. Vahşetin çöllerinde sönmüş olan kalplerdeki kasaveti, ince hissiyatla tebdil ettirdi ve cevher-i insaniyeti izhar etti. Onları o vahşet köşelerinden çıkararak, evc-i medeniyete yükseltti ve onları o zamana, o âleme muallim yaptı. Ve onlara öyle bir devlet teşkil etti ki sahirlerin sihirlerini yutan asâ-yı Musa gibi başka zalim devletleri yuttu ve nev-i beşeri istila eden zulüm, fesat, ihtilal, şakavet rabıtalarını yaktı, yıktı ve az bir zamanda, devlet-i İslâmiyeyi şarktan garba kadar tevsi ettirdi. Acaba o zatın şu macerası, onun mesleği hak ve hakikat olduğuna delâlet etmez mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ALTINCI MESELE: Bu mesele, istikbal sahifesine bakar. Bu sahifede dahi dört nükte vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: Bir insan, ne kadar yüksek olursa olsun ancak dört beş fende mütehassıs ve meleke sahibi olabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Bazen olur ki iki adamın söyledikleri bir söz, bir kelâm mütefavit olur. Birisinin cehline, sathîliğine; ötekisinin ilmine, maharetine delâlet eder. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adam düşünmeden gayr-ı muntazam bir surette söyler; ötekisi o sözün evvel ve âhirine bakar, siyak ve sibakını düşünür ve o sözün başka sözler ile münasebetlerini tasavvur eder ve münasip bir mevkide, münbit bir yerde zer’ eder. İşte bu adamın şu tarz-ı hareketinden, derece-i ilim ve marifeti anlaşılır. Kur’an-ı Kerîm’in fenlerden bahsederken aldığı fezlekeler, bu kabîl kelâmlardandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Bu zamanda vesait, âlât ve edevat, sanayiin tekemmülüyle çocukların oyuncakları gibi âdileşmiş olan çok şeyler vardır ki eğer onlar bundan iki üç asır evvel vücuda gelmiş olsaydılar, hârikalardan addedilecekti. Kezalik kelâmlarda, sözlerde de zamanın tesiri vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, bir zamanda kıymetli bir sözün, başka bir zamanda kıymeti kalmaz. Binaenaleyh şu kadar uzun zamanlar, asırlar boyunca gençliğini, güzelliğini, tatlılığını, garabetini muhafaza eden Kur’an, elbette ve elbette hârikadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Nükte: İrşadın tam ve nâfi’ olmasının birinci şartı, cemaatin istidadına göre olması lâzımdır. Cemaat, avamdır. Avam ise hakaiki çıplak olarak göremez ancak onlarca malûm ve me’luf üslup ve elbise altında görebilirler. Bunun içindir ki Kur’an-ı Kerîm yüksek hakaiki, müteşabihat denilen teşbihler, misaller, istiareler ile tasvir edip cumhura yani avam-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza tekemmül etmeyen avam-ı nâsın tehlikeli galatlara düşmemesi için hiss-i zahirî ile gördükleri ve itikad ettikleri güneş, arz gibi meselelerde icmal ve ibham etmiş ise de yine hakikatlere işareten bazı emareler, karineler vaz’etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nükteleri aklına koyduktan sonra, şu gelen fezlekeye dikkat et:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şeriat-ı İslâmiye, aklî bürhanlar üzerine müessestir. Bu şeriat, ulûm-u esasiyenin hayatî noktalarını tamamıyla tazammun etmiş olan ulûm ve fünundan mülahhastır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet tehzibü’r-ruh, riyazetü’l-kalp, terbiyetü’l-vicdan, tedbirü’l-ceset, tedvirü’l-menzil, siyasetü’l-medeniye, nizamatü’l-âlem, hukuk, muamelat, âdab-ı içtimaiye vesaire vesaire gibi ulûm ve fünunun ihtiva ettikleri esasatın fihristesi, şeriat-ı İslâmiyedir. Ve aynı zamanda, lüzum görülen meselelerde, ihtiyaca göre izahatta bulunmuştur. Lüzumlu olmayan yerlerde veya zihinlerin istidadı olmayan meselelerde veyahut zamanın kabiliyeti olmayan noktalarda, bir fezleke ile icmal etmiştir. Yani esasları vaz’etmiş fakat o esaslardan alınacak hükümleri veya esasata bina edilecek füruatı akılların meşveretine havale etmiştir. Böyle bir şeriatın ihtiva ettiği fenlerin üçte biri bile şu zaman-ı terakkide en medeni yerlerde en zeki bir insanda bulunamaz. Binaenaleyh vicdanı insaf ile müzeyyen olan zat, bu şeriatın hakikatinin bütün zamanlarda, bilhassa eski zamanda, tâkat-i beşeriyeden hariç bir hakikat olduğunu tasdik eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, zahiren İslâmiyet dairesine girmeyen düşman feylesofları bile bu hakikati tasdik etmişlerdir. Ezcümle, Amerikalı feylesof Carlyle –Alman edib-i şehîri Goethe’den naklen– Kur’an’ın hakaikine dikkat ettikten sonra “Acaba İslâmiyet içinde âlem-i medeniyetin tekemmülü mümkün müdür?” diye sormuştur. Yine bu suale cevaben demiştir ki: “Evet muhakkikler, şimdi o daireden istifade ediyorlar.” Yine Carlyle demiştir ki: “Hakaik-i Kur’aniye, tulû ettiği zaman ateş gibi bütün dinleri yuttu. Zaten bu onun hakkı idi. Çünkü Nasâra ve Yahudilerin hurafelerinden bir şey çıkmadı.” İşte bu feylesof فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ … فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ … الخ olan âyet-i kerîmenin mealini tasdik etmiştir. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Kırk sene sonra neşrolan Risale-i Nur’da Carlyle, Goethe ve Bismark gibi kırk meşhur feylesofların tasdikleri beyan edilmiş. İnşâallah bu kitabın zeylinde dahi yazılacak.&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Gerek Kur’an-ı Kerîm olsun, gerek tefsiri olan hadîs-i şerif olsun; her fenden her ilimden birer fezleke almışlardır. Bir kitap veya bir şahsın yalnız fezlekeleri ihata etmekle hârika olması lâzım gelmez. Bir şahıs, pek çok fezlekeleri ihata edebilir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Bahsettiğimiz fezleke, sellemehüsselâm fezlekeler değildir. Ancak hüsn-ü isabetle münasip bir mevkide ve münbit bir yerde, işitilmemiş çok işaretleri tazammun etmekle istimal ve zer’ edilen fezlekelerdir. Kur’an veya hadîsin aldıkları fezlekeler, bu kabîl fezlekelerdir. Bu kabîl fezlekeler, tam bir meleke ve ıttıladan sonra hasıl olabilir ki her bir fezleke, me’hazi olan fen veya ilmin hükmünde olur. Bu ise bir şahısta olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz arkadaş! Bu meselelerde yazılan muhakemelerin neticesi olarak şu gelen kaideleri de koynuna koy, sana lâzım olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Bir şahıs, çok fenlerde ihtisas sahibi olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- İki şahıstan sudûr eden bir söz, istidatlarına göre tefavüt eder. Yani birisine göre altın ötekisine nazaran kömür kıymetinde olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Fünun, fikirlerin birleşmesinden hasıl olup zamanın geçmesiyle tekâmül eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Eski zamanda nazarî olup bu zamanda bedihî olmuş olan çok meseleler vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Zaman-ı mazi, bu zamana kıyas edilemez; aralarında çok fark vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- Sahra ve çöl adamları basit ve saf insanlar olduğundan, medenilerin medeniyet perdesi altında gizleyebildikleri hile ve desiseleri bilmezler ve gizleyemezler. Her işleri merdanedir, kalpleri ve lisanları birdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
7- Çok ilim ve fenler vardır ki âdetlerin telkiniyle, vukuatın talimiyle ve zamanla, muhitin yardımıyla husule gelirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
8- Beşerin nazarı istikbale nüfuz edemez, hususi keyfiyat ve ahvali göremez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
9- Beşer için bir ömr-ü tabiî olduğu gibi yaptığı kanunlar için de bir ömr-ü tabiî vardır, onun nihayeti olduğu gibi bunun da nihayeti vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
10- İnsanların sıfatlarında, tabiatlarında, ahvalinde zaman ve mekânın çok tesiri vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
11- Eski zamanlarda hârika addedilen çok şeyler vardır ki mebâdi ve vesaitin tekâmülüyle âdi şeyler hükmüne geçmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
12- Def’aten bir fennin icadına ve ikmal edilmesine, bir zekâ-i hârika olsa bile muktedir olamaz. O fen ancak çocuk gibi tedricen kemale erer.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz kardeşim! Bu kaideleri birer birer sayıp kafana koyduktan sonra, zamanın hayal ve hülyalarından, muhitin evham ve hurafelerinden tecerrüd et, çıplak ol; bu asrın sahilinden dal, Ceziretü’l-Arap yarımadasına çık; o yarımadanın mahsulatından olan insanların kılık ve kıyafetlerine gir, fikirlerini başına tak, pek geniş olan o sahraya bak.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Göreceksin ki: Bir insan tek başına… Ne muîni var ve ne yardım edeni; ne saltanatı var ve ne definesi. Meydana çıkmış, bütün dünyaya karşı mübareze ediyor. Ve umum insanlara hücum etmeye hazırlanmıştır. Ve omuzlarına küre-i arzdan daha büyük bir hakikat almıştır. Elinde de insanların saadetini temin eden bir şeriat tutmuştur ki libasa benzemiyor; cilt ve deri gibi yapışık olup istidad-ı beşerin inkişafı nisbetinde tevessü ve inkişaf etmekle, saadet-i dâreyni intac ve nev-i beşerin ahvalini tanzim eder. O şeriatın kanunları, kaideleri nereden gelmiş ve nereye kadar devam eder, gider diye sorulduğu zaman, yine o şeriat, lisan-ı i’cazıyla cevaben diyecektir ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz Kelâm-ı Ezelî’den ayrıldık, nev-i beşerin fikriyle beraber ebede kadar devam edip gideceğiz. Fakat nev-i beşer dünyadan kat’-ı alâka ettikten sonra, biz de sureten teklif cihetiyle insanlardan ayrılacağız fakat maneviyatımız ve esrarımızla nev-i beşerin arkadaşlığına devam edip onların ruhlarını gıdalandırarak, onlara delil olmaktan ayrılmayacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Bu gördüğün garib, acib sahifenin baştan nihayete kadar ihtiva ettiği haller, inkılablar, vaziyetler فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ deki emr-i tacizîyi, nev-i beşere tekrar tekrar ilan ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz kardeşim! Bir kapı daha açıldı, oraya bakalım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا… الخ olan âyet-i kerîmenin işaret ettiği gibi cemaatin istidadına göre irşadın yapılması lüzumundan ve Şâri’in cumhuru irşad etmekte takip ettiği maksattan gafletleri ve cehilleri dolayısıyla bazı insanlar, Kur’an hakkında çok şek ve şüphelere maruz kalmışlardır. O şek ve şüphelerin menşei üç emirdir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Diyorlar ki: Kur’an’da “müteşabihat ve müşkülat” denilen, hakiki manaları anlaşılmayan bazı şeylerin bulunması, i’cazına münafîdir. Zira Kur’an’ın i’cazı, belâgat üzerine müessestir; belâgat da ancak ifadenin zuhur ve vuzuhuna mebnidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Diyorlar ki: Yaratılışa ait meseleler, mübhem ve mutlak bırakılmıştır. Ve keza kâinata dair fünundan pek az bahsedilmiştir. Bu ise talim ve irşad mesleğine münafîdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Diyorlar ki: Kur’an’ın bazı âyetleri zahiren aklî delillere muhaliftir. Bundan, o âyetlerin hilaf-ı vaki oldukları zihne geliyor. Bu ise Kur’an’ın sıdkına muhaliftir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O heriflerin zu’mlarınca Kur’an’a bir nakîse ve şek ve şüphelere sebep addettikleri şu üç emir, Kur’an-ı Kerîm’e bir nakîse teşkil etmez. Ancak Kur’an’ın i’cazını bir kat daha ispat etmeye ve irşad hususunda Kur’an’ın en beliğ bir ifade ile en yüksek bir üslubu ihtiyar etmesine sadık şahit ve kat’î delildir. Demek kabahat, onların fehimlerindedir, hâşâ Kur’an-ı Kerîm’de değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلًا صَحٖيحًا § وَاٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّقٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şairin dediği gibi fehimleri hasta olduğundan, sağlam sözleri ta’yib ediyorlar veya ayı gibi elleri üzüm salkımına yetişemediğinden, ekşidir diyorlar. Bunların da fehimleri Kur’an’ın o yüksek i’cazına yetişemediğinden, ta’yib ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerîm’de müteşabihat vardır dedikleri birinci şüphelerine cevap:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Kur’an-ı Kerîm, umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev-i beşerdir. Nev-i beşerin ekserisi avamdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tabidir. Yani umumî irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahâzâ avama yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar. Aksi halde avam, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza avam-ı nâs, ülfet ettikleri üsluplardan ve ifadelerin çeşitlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maânî ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatleri ve akliyatı fehmedemezler. Ancak o yüksek hakaikin, onların ülfet ettikleri ifadelerle anlatılması lâzımdır. Fakat Kur’an’ın böyle ifadelerinin hakikat olduğuna itikad etmemelidirler ki cismiyet ve cihetiyet gibi muhal şeylere zâhib olmasınlar. Ancak o gibi ifadelere, hakaike geçmek için bir vesile nazarıyla bakılmalıdır. Mesela, Cenab-ı Hakk’ın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki اِنَّ اللّٰهَ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى da kinaye tarîkı ihtiyar edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hissiyatı bu merkezde olan avam-ı nâsa yapılan irşadlarda, belâgat ve irşadın iktizasınca, avamın fehimlerine müraat, hissiyatına ihtiram, fikirlerine ve akıllarına göre yürümek lâzımdır. Nasıl ki bir çocukla konuşan, kendisini çocuklaştırır ve çocuklar gibi çat pat ederek konuşur ki çocuk anlayabilsin. Avam-ı nâsın fehimlerine göre ifade edilen Kur’an-ı Kerîm’in ince hakikatleri اَلتَّنَزُّلَاتُ الْاِلٰهِيَّةُ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ ile anılmaktadır. Yani insanların fehimlerine göre Cenab-ı Hakk’ın hitabatında yaptığı bu tenezzülat-ı İlahiye, insanların zihinlerini hakaikten tenfir edip kaçırtmamak için İlahî bir okşamadır. Bunun için müteşabihat denilen Kur’an-ı Kerîm’in üslupları, hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için avam-ı nâsın gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür. Bu sırra binaendir ki bülega, büyük bir ölçüde ince hakikatleri tasavvur ve dağınık manaları tasvir ve ifade için istiare ve teşbihlere müracaat ediyorlar. Müteşabihat dahi ince ve müşkül istiarelerin bir kısmıdır. Zira müteşabihat, ince hakikatlere suretlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’da müşkülat vardır dedikleri birinci şüphenin ikinci kısmına cevap:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşkâl dedikleri şey ya üslubun pek yüksek ve muhtasar olmasıyla mananın çok derin ve inceliğinden ileri gelir, Kur’an’ın müşkülatı bu kabîldendir. Veya ibarede karışık ve düğümlü noktaların bulunmasından neş’et eder; Kur’an-ı Kerîm, bu kısım müşkülattan müberra ve münezzehtir. Acaba cumhurun zihninden uzak ve pek derin hakikatleri kolay ve kısa bir suretle avam-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmak ayn-ı belâgat değil midir? Belâgat, mukteza-yı hali müraattan ibaret değil midir? Hey gözlerin kör olsun herif!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yaradılışta ve maddiyata dair meselelerde Kur’an mübhem geçmiştir dedikleri ikinci şüphelerine cevap:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şöyle ki: Şecere-i âlemde, meylü’l-istikmal vardır. Yani kâinatın, bir ağaç gibi bütün zerratı ve eczası kemale meyleder ve kemale doğru yürümektedirler. O umumî meylü’l-istikmalden ayrı olarak, insanda da meylü’t-terakki vardır. Bu meylü’t-terakki çekirdek gibidir, neşv ü neması pek çok tecrübeler vasıtasıyla olur ve çok fikirlerin mahsulü olan neticelerin içtimaıyla teşekkül ve tevessü etmekle fünunu intac eder. Bu fünun da mürettebedir. Yani her ikinci fen, birincisinin neticesidir. Birincisi olmasa o olamaz. Birincisinin ona mukaddime ve ulûm-u mütearife hükmünde olması şarttır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buna binaen bundan on asır evvel gelen insanlara fünun-u hazırayı ders vermek veya garib meselelerden bahsetmek; onların zihinlerini şaşırtmaktan ve o insanları safsatalara atmaktan gayrı bir fayda vermezdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, Kur’an-ı Kerîm “Ey insanlar! Şemsin sükûnuna, arzın hareketine (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Hasta halimde, nevm ile yakaza arasında ihtar edilen bir nüktedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şemsin yerinde mevlevîvari yaptığı semavî hareketi, kuvve-i cazibeyi tevlid etmek içindir. Kuvve-i cazibe de manzume-i şemsiye ile anılan güneşe bağlı yıldızları düşmek tehlikesinden kurtarmak içindir. Demek, şemsin mihverinde dairevari cereyan ve hareketi olmasa yıldızlar düşerler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem müellif, diğer bir risalesinde şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet güneş bir meyvedardır, silkinir tâ düşmesin seyyar olan yemişleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer sükûnuyla sükûnet eylese cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczupları.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mütercim&amp;lt;/ref&amp;gt;) ve bir katre su içinde binlerce hayvanatın bulunduğuna dikkat ediniz ki azamet-i İlahiyeyi anlayasınız.” demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını tekzibe sevk etmiş olurdu. Çünkü hiss-i zahirîye muhaliftir. Maahâzâ on asırdan beri gelip geçen insanları şaşırtmak, yalnız fünun-u cedidenin zuhurundan sonra gelen insanları memnun etmek, makam-ı irşada muhalif olduğu gibi ruh-u belâgatla da kabil-i telif değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: “Keşfiyat-ı fenniye ve fünun-u hazıra eski insanlara meçhul ve gayr-ı me’luf olduğundan, onları onlara ders vermek hatadır.” diyorsun. Bilhassa âhirete ait ahval gibi müstakbeldeki nazariyat da böyle değil midir? Onlar da bize meçhul ve gayr-ı me’lufturlar. Onlardan bahsetmek ne için hata olmuyor?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Müstakbeldeki nazariyat, bilhassa âhirete ait ahvale hiçbir cihetle hiss-i zahirî taalluk etmemiştir ki o hissin hilafını söylemek şaşırtma olsun. Binaenaleyh o gibi şeyler, daire-i imkândadırlar. Öyle ise onlara itikad ve onlar ile itminan peyda etmek mümkündür. Öyle ise o gibi şeylerin hakk-ı sarîhi, onları tasrih etmektir. Lâkin keşfiyat-ı fenniye; eski insanlara göre, imkân ve ihtimal dairesinden çıkıp muhal ve imtina derecesine girmişlerdir. Çünkü gözleriyle gördükleri şeyler, onlarca bedahet derecesine girmekle, onun hilafı onlarca muhaldir. Öyle ise onların hissiyatına hürmeten, o gibi meselelerde belâgatın iktizası, ibham ve ıtlaktır ki onlara bir şaşırtma olmasın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat Kur’an-ı Kerîm, irşadını noksan bırakmamıştır. Bu zamanın fencilerini de istifadeden mahrum etmemek üzere, çok karine ve emarelerin vaz’ıyla, hakikatlere işaretler yapmıştır. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Mu’cizat-ı Kur’aniye risale-i nuriyesi tamamıyla bu hakikati ispat etmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mütercim&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey insafsız! Seni insafa davet ediyorum. Bir kere كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰى قَدَرِ عُقُولِهِمْ olan meşhur düsturu nazara almakla, zamanlarıyla muhitlerinin müsaadesizliğini düşünerek, telahuk eden binlerce efkârın neticelerinden doğan şu keşfiyat-ı fenniyeyi o zamanlardaki insanların kafa mideleri alıp hazmedemediklerine dikkat edersen anlayacaksın ki Kur’an-ı Kerîm’in o gibi meselelerde ihtiyar ettiği ibham ve ıtlak yolu, ayn-ı belâgat olduğu gibi yüksek i’cazını da ispata aşikâr bir delil olduğunu gözün kör değilse göreceksin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’da delail-i akliyeye ve fennin keşfiyatına muhalif bazı âyetler vardır dedikleri üçüncü şüphelerine cevap:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerîm’de takip edilen maksad-ı aslî; ispat-ı Sâni’, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet esaslarına cumhur-u nâsı irşad ve îsal etmektir. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerîm’in kâinattan yaptığı bahis tebeîdir, kasdî değildir. Yani ligayrihîdir, lizatihî değildir. Yani Kur’an-ı Kerîm Cenab-ı Hakk’ın vücud, vahdet ve azametine istidlal suretiyle kâinattan bahsetmiştir. Yoksa kâinatın bizzat keyfiyetini izah etmek için değildir. Çünkü Kur’an-ı Kerîm coğrafya, kozmoğrafya gibi kasden kâinatın keyfiyetinden mana-yı ismiyle bahseden bir fen, bir kitap değildir. Ancak kâinat sahifesinde yazılan sanat-ı İlahiyenin nakışları ve yaratılan kudretin mu’cizeleri ve kozmoğrafyacıları hayrette bırakan nizam ve intizamla, mana-yı harfiyle Sâni’ ve Nazzam-ı Hakiki’ye istidlal keyfiyetini öğretmek için nâzil olan bir kitaptır. Binaenaleyh sanat, kasd, nizam kâinatın her zerresinde bulunur, matlub hasıl olur. Teşekkülü nasıl olursa olsun, bizim matlubumuza taalluku yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fe-binâen alâ zâlik mademki Kur’an’ın kâinattan bahsi istidlal içindir ve delilin de müddeadan evvel malûm olması şarttır ve delilin muhataplarca vuzuhu müstahsendir; bazı âyetlerin onların hissiyatına ve edebî malûmatlarına imale etmesi ve benzetmesi, mukteza-yı belâgat ve irşad olmaz mı? Fakat bu âyetlerin, hissiyatlarına imale etmesi meselesi, o hissiyata kasden delâlet etmek için değildir. Ancak kinaye kabîlinden o hissiyatı okşamak içindir. Maahâzâ hakikate ehl-i tahkiki îsal için karine ve emareler vaz’edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, eğer Kur’an-ı Kerîm, makam-ı istidlalde şöylece demiş olsa idi ki: “Ey insanlar! Güneşin zahirî hareketiyle hakiki sükûnuna ve arzın zahirî sükûnuyla hakiki hareketine ve yıldızlar arasında cazibe-i umumiyenin garibelerine ve elektriğin acibelerine ve yetmiş unsur arasında hasıl olan imtizacata ve bir avuç su içinde binler mikrobun bulunmasına dikkat ediniz ki bu gibi hârika şeylerden Cenab-ı Hakk’ın her şeye kādir olduğunu anlayasınız.” deseydi; delil, müddeadan binlerce derece daha hafî, daha müşkül olurdu. Halbuki delilin müddeadan daha hafî olması, makam-ı istidlale uymaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maahâzâ onların hissiyatına imale edilen âyetler kinaye kabîlinden olup ifade ettikleri zahirî manaları sıdk veya kizbe medar olamaz. Evet, görmüyor musun قَالَ deki ا hiffeti ifade ediyor. Aslı و olsun ى olsun, ne olursa olsun bize taalluk etmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Mademki Kur’an, bütün zamanlardaki bütün insanlara nâzil olmuştur, şu şüphe addettikleri umûr-u selâse Kur’an’a nakîse değil, Kur’an’ın yüksek i’cazına delillerdir. Evet, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ı talim eden Cenab-ı Hakk’a kasem ederim ki o Beşîr ve Nezîr’in (asm) basar ve basîreti, hakikati hayalden tefrik edememekten münezzehtir, celildir, celîdir veya insanları kandırarak mağlatalara düşürtmekten meslek-i âlîleri ganidir, âlîdir, temizdir, tahirdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
YEDİNCİ MESELE: Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın izhar ettiği mahsûs ve zahirî ve insanlarca meşhur ve malûm olan hârika ve mu’cizelerinin ekserisi, tarih ve siyer kitaplarında mezkûrdur ve aynı zamanda, muhakkikîn-i ulema tarafından izah ve beyan edilmişlerdir. Binaenaleyh tafsilatını o kitaplara havale ile yalnız o hârikaların nevilerini icmalen izah edeceğiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın zahirî hârikalarının her birisi âhâdî olup mütevatir değilse de o âhâdîlerin heyet-i mecmuası ve çok nevileri, mütevatir-i bi’l-manadır. Yani lafız ve ibareleri mütevatir değilse de manaları çok insanlar tarafından nakledilmiştir. O hârikaların nevileri üçtür:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: “İrhasat” ile anılmaktadır ki Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın nübüvvetinden evvel zuhur eden hârikalardır. Mecusi milletinin taptığı ateşin sönmesi, Sava Denizi’nin sularının çekilmesi, Kisra Sarayı’nın yıkılması ve gaibden yapılan tebşirler gibi şeylerdir. Sanki o hazretin (asm) zaman-ı veladeti, hassas ve keramet sahibi imiş gibi o zatın kudum ve gelmesini şu gibi hâdiseler ile tebşiratta bulunmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nevi: İhbarat-ı gaybiyedir ki bilâhare vukua gelecek pek çok garib şeylerden bahsetmiştir. Ezcümle, Kisra ve Kayser’in definelerinin İslâm eline geçmesi, Rumların mağlup edilmesi, Mekke’nin fethi, Kostantiniye’nin alınması gibi hâdisattan haber vermiştir. Sanki o zatın cesedinden tecerrüd eden ruhu, zaman ve mekânın kayıtlarını kırarak istikbalin her tarafına uçup gezmiş ve gördüğü vukuatı söylemiştir ve söylediği gibi de vukua gelmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nevi: Hissî hârikalardır ki muaraza zamanlarında kendisinden talep edilen mu’cizelerdir. Taşın konuşması, ağacın yürümesi, ayın iki parçaya bölünmesi, parmaklarından su akması gibi… Tefsir-i Keşşaf’ın müellifi Zemahşerî’nin dediğine göre, o hazretin bu nevi hârikaları bine bâliğ olmuştur. Ve bir kısmı da mütevatir-i bi’l-manadır. Hattâ Kur’an’ı inkâr edenlerden bir kısmı, inşikak-ı kamer manasında tasarruf etmemişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: İnşikak-ı kamer bütün insanlarca kesb-i şöhret etmesi lâzım bir mu’cize iken âlemce o kadar şöhret bulmamıştır. Esbabı nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Matla’ların ihtilafı ve havanın bulutlu olmasının ihtimali ve o zamanda rasathanelerin bulunmaması ve vaktin uyku gibi gaflet zamanı olması ve inşikakın âni olması gibi esbabdan dolayı, herkesçe o vak’anın görünmesi ve malûm olması lâzım gelmez. Maahâzâ Hicaz matlaıyla matla’ları bir olan yerlerde, o gece yollarda bulunan kervan ve kafilelerden naklen, inşikakın vukua geldiği hakkında çok rivayetler vardır. (*&amp;lt;ref&amp;gt;[[Dosya:Iicaz_murekkeb-768x784.png|center]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Diyarbakır’da Van Valisi Cevdet Bey’in evinde 19 Şubat 1330 tarihinde Cuma gecesi bu tefsirin ilk Arabî nüshasını tebyiz ederken şu şekl-i garib, tevafukan vaki olmuştur. Ve o gece vukua gelen Bitlis’in sukutuyla müellif Bedîüzzaman’ın esaretine rast gelir. Sanki şu şekl-i garibin, şu mu’cizeler ve hârikalar bahsinde o gece husule gelmesi, müellifin Ruslara esir düştüğüne ve beraberinde bulunan bazı talebelerinin şehit olarak kanlarının dökülmesine hârika bir işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said’in küçük kardeşi, yirmi senelik talebesi Abdülmecid&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bu nakış, başı kesilmiş bir yılanın kuyruğunu müellif Bedîüzzaman’a sarmış olduğuna ve müellifin yaralı olarak otuz saat ölüme muntazıran su arkının içinde kaldığı yere benziyor ve o vaziyeti andırıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Said’in ehemmiyetli talebesi Hamza&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü nevi mu’cizelerin reisi ve en büyüğü, Kur’an-ı Azîmüşşan’dır ki yedi vecihle mu’cize olduğuna mezkûr âyetle işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Şu meseleleri az çok fehmettin. Şimdi bu âyetin mâkabliyle olan cihet-i irtibatına bakalım:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, İbn-i Abbas’ın (ra) يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا âyetindeki “ibadet”i tevhidle tefsir ettiğine nazaran, evvelki âyet ispat-ı tevhid hakkındadır, bu âyet de ispat-ı nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet-i Muhammediye (asm) ise tevhidin en büyük bir delilidir. Demek ki bu iki âyet arasında cihet-i irtibat, aralarındaki dâlliyet ve medlûliyet alâkasıdır. Yani biri delil, diğeri medlûldür. Nübüvvetin ispatı ancak mu’cizeler ile olur. En büyük mu’cizesi ise Kur’an-ı Kerîm’dir. Evet, Kur’an’ın mu’cize olduğu, âlem-i İslâmca kabul ve tasdik edilmiş bir hakikattir. Amma muhakkikîn-i ulema tarafından, Kur’an’ın vücuh-u i’cazı hakkında ihtilaf vaki olmuştur. Yani i’cazını intac eden cihetler çoktur. Her bir muhakkik, bir ciheti tercih ve ihtiyar etmiştir; aralarında muhalefet, müsademe yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İ’cazın vecihleri:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Gaibden, istikbalden haber vermesi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Âyetlerinde tenakuz, tehalüf, hata bulunmaması.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Nazım ile nesir arasında, ediblerce gayr-ı malûm bir üslubu ihtiyar etmesi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Okur yazar olmayan bir zattan sudûr etmesi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Tâkat-i beşeriye fevkinde ulûm ve hakaiki ihata etmesi gibi pek çok şeylerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Lâkin i’cazının en yüksek vechi, nazmındaki belâgattan doğmuştur. Evet, Kur’an’ın bu nevi i’cazı, beşerin tâkatinden hariç bir derecededir. Bu hakikati tafsilen anlayıp kanaat hasıl etmek isteyen, bu tefsiri ve emsali eserleri ve “Yirmi Beşinci Söz”ü zeylleriyle beraber mütalaa etsin. Fakat icmalî bir malûmatı elde etmek isteyenler de belâgatın imamları bulunan Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkakî, Cahız’ın bu kısım i’caz hakkında –üç tarîk ile– beyan ettikleri malûmattan, miktar-ı kâfi malûmat elde edebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Tarîk: Arap kavmi maarifsiz, bedevî bir millet idi. Muhitleri de onlar gibi bedevî bir muhit idi. Divanları şiir idi. Yani medar-ı iftihar olan hallerini, şiir ile kayıt ve muhafaza ederlerdi. İlimleri belâgat idi. Medar-ı iftiharları fesahat idi. Sair kavimlerden fazla bir zekâya mâlik idiler. Başka insanlara nisbeten cevval fikirleri vardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Arap kavmi böyle bir vaziyette iken ve zihinleri de bahar çiçekleri gibi yeni yeni açılmaya başlarken, birdenbire Kur’an-ı Azîmüşşan yüksek belâgatıyla, hârika fesahatiyle mele-i a’lâdan yeryüzüne indi. Arapların medar-ı iftiharları ve timsal-i belâgatları olan ve bilhassa Kâbe duvarında teşhir edilmek üzere altın suyu ile yazılmış “Muallakat-ı Seb’a” unvanıyla anılan en meşhur ediblerin en beliğ ve en fasih eserlerini iftihar listesinden sildirtti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maahâzâ Hazret-i Muhammed (asm) Kur’an’la muarazaya ve Kur’an’a bir nazire yapılmasına onları şiddetle davet etmekten geri durmuyordu. Damarlarına dokunduruyordu, techil ve terzil ediyordu. O hazretin yaptığı böyle şiddetli hücumlara karşı, o ümera-i belâgat ve hükkâm-ı fesahat unvanıyla anılan Arap edibleri, bir kelime ile dahi mukabelede bulunamadılar. Halbuki kibir ve azametleri, enaniyetleri ve göklere kadar çıkan gururları iktizasınca, gece gündüz çalışıp Kur’an’a bir nazire yapmalı idiler ki âleme karşı rezil ü rüsva olmasınlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek, bu meselenin uhdesinden gelemediklerinden yani Kur’an’ın bir benzerini yapmaktan âciz kaldıklarından, sükûta mecbur olmuşlardır. İşte onların bu ıztırarî sükûtları aczlerini meydana çıkardı. Ve bunların aczlerinden de i’caz-ı Kur’an’ın güneşi tulû etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Tarîk: Kelâmların hâsiyetlerini, kıymetlerini, meziyetlerini bilip altınlarını bakırından tefrik eden bütün ehl-i tahkikten, tetkikten, tenkitten, dost ve düşmanlar tarafından Kur’an-ı Kerîm sure sure, âyet âyet, kelime kelime mihenk taşına vurularak, altından maada bir bakır eseri görülmemiştir. Bu ağır imtihandan sonra, Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ihtiva ettiği mezaya, letaif, hakaikin hiçbir beşer kelâmında bulunmadığına şehadet etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onların sıdk-ı şehadetleri şöylece ispat edilebilir: Kur’an’ın insan âleminde yaptığı büyük inkılab ve tebeddül; ve şark ve garbı içine alan tesis ettiği din, diyanet; ve zamanın geçmesiyle gençlik ve şebabiyetini ve tekerrür ettikçe halâvetini muhafaza etmesi gibi hârika halleri اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحٰى âyetini okuyup ilan ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Tarîk: Belâgat imamlarından meşhur Cahız’ın tahkikatına göre: Arap edib ve beliğlerinin Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın davasını kalem ile iptal etmeye, tarife gelmez derecede ihtiyaçları vardı. Ve o hazrete karşı olan kin, adâvet ve inatlarıyla beraber; en kolay en yakın en selim olan kalem ve yazı ile muarazayı terk ve en uzun, en müşkül, en tehlikeli ve şüpheli seyf ve harp ile mukabeleye mecburen iltica ettiler. Suret-i kat’iyede bundan anlaşıldı ki Kur’an’ın benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır. Zira her iki yolun arasındaki farkı bilmeyenlerden değildiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh birinci yol iptal-i dava için daha müsait iken onu terk edip hem malları hem canları tehlikeye atan başka bir yola sülûk eden ya sefihtir –halbuki Müslüman olduktan sonra siyaset-i âlemi eline alanlara sefih denilemez– veya birinci yola sülûktan kendilerini âciz görmüşlerdir. Onun için kalem yerine seyfe müracaat etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kur’an’a bir nazire yapmak mümkinattan imiş fakat nasılsa yapılmamıştır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Mümkinattan olmuş olsaydı damarlarına dokundurulanlar, behemehal muarazayı arzu ederlerdi. Ve muaraza arzusunda bulunmuş olsaydılar muaraza yapacaklardı. Çünkü iptal-i dava için muarazaya ihtiyaçları pek şedit idi. Muaraza etmiş olsaydılar gizli kalmazdı, tezahür ederdi. Çünkü tezahürüne rağbet çok olduğu gibi esbab dahi çok idi. Tezahür etseydi âlemde şöhret bulurdu. Şöhret bulmuş olsaydı Müseylime’nin hezeyanları gibi behemehal tarihte bulunacaktı. Mademki tarihte bulunmamıştır, demek yapılmamıştır. Madem yapılmamıştır, demek Kur’an mu’cizedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Müseylime füseha-i Arap’tan olduğu halde, sözleri ne için âleme maskara olmuştur?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Çünkü onun sözleri, bin derece fevkinde bulunan sözlere karşı mukabeleye çıktığından çirkin ve gülünç olmuştur. Evet güzel bir adam, Hazret-i Yusuf (as) ile beraber güzellik imtihanına girerse elbette çirkin ve gülünç olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kur’an-ı Kerîm hakkında şek ve şüpheleri olanlar, Kur’an’ın bazı terkip ve kelimeleri güya nahiv ilminin kaidelerine muhalefet etmiş gibi şüphe îka etmişlerdir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Bu gibi heriflerin, ilm-i nahvin kaidelerinden haberleri yoktur. Sekkakî’nin dediği gibi; efsah-ı füseha olan Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, Kur’an-ı Kerîm’i uzun uzun zamanlarda tekrar be-tekrar okuduğu halde o hataların farkında olmamış da bu cahil herifler mi farkında olmuşlardır? Bu, hangi akla girer ve hangi kafaya sığar? Sekkakî “Miftah”ının sonunda, bu gibi cahilleri iyi taşlamıştır. Evet, bir şairin dediği gibi لَوْ كُلُّ كَلْبٍ عَوٰى اَلْقَمْتَهُ حَجَرًا § لَمْ يَبْقَ فٖى هٰذِهِ الْكُرَةِ اَحْجَارُ her üren kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyeti mâkabliyle rabteden ikinci vecih ise: Evvelki âyet vaktâ ki ibadeti emretti, sanki “İbadetin keyfiyeti nasıldır?” diye sâmi’in zihnine bir sual geldi. “Kur’an’ın talim ettiği gibi.” diye cevap verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tekrar, “Kur’an’ın Allah’ın kelâmı olduğunu nasıl bileceğiz?” diye ikinci bir suale daha kapı açıldı. Bu suale cevaben وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا âyetiyle cevap verildi. Demek, her iki âyetin arasındaki cihet-i irtibat, bir sual-cevap ve bir alışveriştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin arasına girelim, bakalım, aralarında ne gibi münasebetler vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا cümlesi, mukadder bir suale cevaptır. Çünkü Kur’an, evvelki âyette ibadeti emrettiği vakit “Acaba ibadete olan bu emrin Allah’ın emri olup olmadığını nasıl anlayacağız ki imtisal edelim?” diye bir sual sâmi’in hatırına geldi. Bu suale cevaben denildi ki: “Eğer Kur’an’ın ve dolayısıyla bu emrin Allah’ın emri olduğunda şüpheniz varsa kendinizi tecrübe ediniz ve şüphenizi izale ediniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve eyzan vaktâ ki Kur’an, surenin evvelinde لَا رَيْبَ فٖيهِ هُدًى لِلْمُتَّقٖينَ cümlesiyle kendisini sena etti, sonra mü’minlerin medhine, sonra kâfir ve münafıkların zemmine intikal etti, sonra ibadet ve tevhidi emrettikten sonra surenin başına dönerek لَا رَيْبَ فٖيهِ cümlesini tekiden وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ … الخ cümlesini zikretti. Yani “Kur’an, şek ve şüphelere mahal değildir. Sizin şüpheleriniz ancak kalplerinizin hastalığından ve tabiatınızın sekametinden neş’et ediyor.” Evet gözleri hasta olan, güneşin ziyasını inkâr eder; ağzı acı olan, tatlı suya acı der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ : Yani “Kur’an’ın mislinden bir sure getiriniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Bu cümleyi وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ cümlesiyle bağlayan اِنْ edat-ı şarttır. Şart edatları daima –hararetle ateş gibi– biri sebep, diğeri müsebbeb iki cümleye dâhil olurlar. İlm-i nahivce birisine fiilü’ş-şart, ikincisine cezaü’ş-şart denir. Bu iki cümle arasında, hararetle ateş arasında olduğu gibi “lüzum” lâzımdır. Halbuki bu iki cümle arasında lüzum görünmüyor. Binaenaleyh âyetin ihtisarı dolayısıyla ortadan kaldırılan cümlelere müracaat lâzımdır. Mukadder cümleler ise تَشَبَّثُوا ، وَجَبَ التَّشَبُّثُ ، تَعَلَّمُوا ، جَرِّبُوا emirleridir. Bunlar sıra ile ikincisi birincisine lâzımdır. Yani ityan (delil getirmek) tecrübeye lâzımdır; tecrübe taallüme, taallüm vücub-u teşebbüse, vücub-u teşebbüs de teşebbüse, teşebbüs de raybe lâzımdır. Demek bu kadar lüzumların takdiri lâzımdır ki “Kur’an’ın bir mislini getiriniz.” ile “Kur’an’da şüpheniz varsa…” arasında lüzum tezahür edebilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ : Bu cümlenin, üç vecihle mâkabliyle irtibatı vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Vecih: “Kur’an’a muaraza etmekten zahir olan aczimiz, bütün insanların aczini istilzam etmez. Biz yapamadık amma başkaları yapabilirler.” diye zihinlerine gelen vesveseyi def’etmek için Kur’an-ı Kerîm bu âyetin lisanıyla “Büyüklerinizi, reislerinizi de çağırınız, size yardım etsinler.” diye onları ilzam etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Vecih: “Eğer biz muaraza teşebbüsünde bulunsak bizi destekleyen, müdafaa eden yoktur.” diye ileri sürdükleri zu’mlarını da reddetmiştir ki “Herhangi bir meslek olursa olsun, mutaassıpları çoktur. Muaraza ettiğiniz takdirde, sizi müdafaa eden çok olur.” diye onları iskât etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Vecih: Kur’an-ı Kerîm sanki onlara istihzaen diyor ki: “Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, bütün insanlara nübüvvetini tasdik ettirmek için Allah’ından yardım istedi. Allah’ı da Kur’an’ına sikke-i i’cazı basarak pek çok insanlara tasdik ettirdi. Sizin âlihelerinizden bir faydanız varsa siz de onları çağırınız, size yardım etsinler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا : Yani “Tecrübeden sonra bakınız. Muarazaya kādir olmadığınız takdirde, acziniz zahir olur ve muarazayı da yapmış olmazsınız.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَلَنْ تَفْعَلُوا : Yani “Mazide yapamadığınız gibi bundan sonra da kat’iyetle yapamayacaksınız.” Binaenaleyh “Bizim mazide yapamamamız, istikbalde beşerin yapamamasını istilzam etmez.” diye izhar ettikleri o bahaneyi de لَنْ تَفْعَلُوا ile def’etmiştir. Ve aynı zamanda üç vecihle i’caza işaret yapmıştır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Vecih: Gaibden haber vermiştir ve ihbar ettiği gibi de muaraza vaki olmamıştır. Bakınız milyonlarca Arabî kitap vardır ve bütün müellifler, dost olsun düşman olsun, Kur’an’ın üslubunu taklit etmeye fevkalâde müştak oldukları halde hiçbir müellif, hiçbir kitabında Kur’an-ı Kerîm’in üslubunu taklit etmeye muvaffak olamamıştır. Sanki Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan نَوْعٌ مُنْحَصِرٌ فِى الشَّخْصِ yani bir şahısta inhisar etmiş bir nevidir. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerîm ya bütün kitapların altındadır –bu gülünç bir sözdür– veya bütün kitapların fevkinde, fevka’l-küll bir nadiredir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Vecih: Böyle büyük bir davada ve müşkül bir makamda, onların âsablarını tahrik, izzet-i nefislerini kırmak suretiyle “Yapamayacaksınız.” diye kat’iyetle verdiği hüküm; onun emin, mutmain, itimatlı olduğuna bir delildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Vecih: Sanki Kur’an-ı Kerîm diyor ki: “Sizler fesahatin ümerası ve herkesten ziyade fesahate muhtaç olduğunuz halde, muarazaya kādir olamadınız. Beşer de Kur’an’ın muarazasına kādir olamaz.” Ve keza Kur’an’ın neticesi olan İslâmiyet’e bir nazirenin yapılmasına zaman-ı mazi kādir olmadığı gibi istikbal zamanı da onun mislinden âciz kalacağına bir işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتٖى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani “Kâfirlere hazırlanan bir ateşten sakınınız ki odunu, insanlar ile taşlardır.” فَاتَّقُوا cümlesi اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümlesine cezaü’ş-şart olduğu cihetle, aralarında lüzumun bulunması lâzımdır. Halbuki muarazanın yapılmaması, ateşten sakınmayı istilzam etmez. Binaenaleyh ihtisar için ortadan kaldırılan cümlelere müracaat etmekle, bu lüzumu arayıp bulacağız. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Muarazanın yapılmamasından Kur’an’ın i’cazı lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Kur’an’ın i’cazından Allah’ın kelâmı olduğu lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Allah’ın kelâmı olduğundan emirlerine imtisal lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Emirlerine imtisalden ibadetin yapılması lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- İbadetin yapılması ateşe girmemeye vesiledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu cümlelerin arasında bulunan lüzumların silsilesinden فَاتَّقُوا ile اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا arasındaki o gizli lüzum tezahür eder. Ve bu yapılan îcaz ve ihtisardan, i’cazın bir şuâı meydana gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلَّتٖى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ : Kur’an-ı Kerîm, onları فَاتَّقُوا النَّارَ cümlesi ile tehdit ettikten sonra نَارْ kelimesinin bu cümle ile vasıflandırılmasıyla da o tehdidi tekid ve teşdid etmiştir. Zira odunu insanlar ile taşlar olan bir ateşin heybeti, dehşeti ve havfı daha şedittir. Ve keza bu cümle ile sanemlere ibadet yapanları zecir ve men’etmeye işaret yapılmıştır. Şöyle ki: “Ey insanlar! Allah’ın emirlerine imtisal etmeyip bilhassa taşlara ve camid şeylere ibadet yaparsanız, muhakkak biliniz ki tapanlar ile taptıkları şeyleri yiyip yutacak bir ateşe gireceksiniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ : Bu cümle فَاتَّقُوا ile اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümleleri arasındaki lüzumu izah eder ve kararlaştırır. Yani şu ateş azabı, Kur’an’a imtisal etmeyen kâfirlere hazırlanmıştır. Hem bu ateş, tufan vesair musibetler gibi iyi kötü bütün insanlara şâmil musibetlerden değildir. Ancak bu musibeti celbeden, küfürdür. Bu beladan kurtuluş çaresi ancak Kur’an-ı Kerîm’e imtisaldir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mazi sîgasıyla zikredilen اُعِدَّتْ kelimesi, cehennemin el-ân mahluk ve mevcud olup Ehl-i İtizal’in bilâhare vücuda geleceğine zehabları gibi olmadığına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Ateş unsuru, kâinatın bütün kısımlarını istila etmiş pek büyük bir unsurdur. Bir damar gibi kâinatın yaratılışından başlayarak her tarafa dal budak salıp gelen şu şecere-i nâriyeye nazar-ı hikmetle dikkat edilirse bu şecerenin başında yani sonunda büyük bir meyvenin bulunduğu anlaşılır. Evet, toprağın içinde büyük ve uzun bir damarı gören adam, o damarın başında kavun gibi bir meyvenin bulunduğunu zannetmesi gibi, âlemin her tarafında damarları bulunan şu şecere-i nâriyenin de cehennem gibi bir meyvesinin bulunduğuna bi’l-hads yani sürat-i intikal ile hükmedebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Cehennem şimdi mevcud olduğu takdirde, yeri nerededir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Biz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat el-ân cehennemin vücuduna itikad ediyoruz amma yerini tayin edemiyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Bazı hadîslerin zahirine göre cehennem, tahte’l-arzdır yani yerin altındadır. Ve keza bir hadîse nazaran, cehennem ateşinin dünya ateşinden iki yüz derece fazla harareti vardır. Bu noktaların izahı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Kürenin tahtı merkezinden ibarettir. Buna binaen arzın tahtı merkezidir. Nazariyat-ı hikemiyece sabit olduğu vecihle, arzın merkezinde harareti iki yüz bin dereceye bâliğ bir ateş vardır. Çünkü her otuz üç zira’ derinliğinde tahminen bir derece hararet artar. Buna binaen merkeze kadar iki yüz bin dereceli bir hararet meydana gelir. İşte bu nazariyeye, mezkûr hadîsin meali mutabık gelir. Buna binaen küre-i arzın merkezinde bulunan iki yüz bin derece hararetli bir ateş, cehenneme bir çekirdek hükmünde olup kıyamette kabuğu hükmünde bulunan tabaka-i türabiyeyi çatlatıp bütün dehşetiyle çıkar, tevessü etmeye başlar ve tam teçhizatıyla cehennem meydana gelir, denilebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bir hadîse nazaran “zemherir” namında, bürudet ile yakan bir ateş vardır. Bu hadîs de o nazariyeye mutabıktır. Zira merkez-i arzdan sathına kadar derece derece artan veya tenakus eden ateş, zemherir de dâhil olmak üzere ateşin bütün mertebelerine şâmildir. Hikmet-i tabiiyede takarrur ettiği gibi ateş bazen öyle bir dereceye gelir ki yakınında bulunan şeylerden hararetleri tamamen celb ve cezb etmekle, onları bürudet ile yakar ve suyu incimad ettirir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Mezkûr hadîse göre cehennem, arzın merkezindedir. Halbuki arz, cehenneme nisbeten bir yumurta kadardır. O kocaman cehennem, arzın karnında nasıl yerleşir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, âlem-i mülk yani âlem-i şehadet yani bu görmekte olduğumuz âleme göre cehennem, arzın içindedir diye cehennemi küçük gösteriyoruz. Amma âlem-i âhirete nazaran, cehennem öyle azamet peyda eder ki binlerce arzları içine alır, doymaz. Bu âlem-i şehadet, bir perde gibi onun tevessüüne mani olmuştur. Binaenaleyh arzın içindeki cehennemden maksat, cehennemin kalbi ve cehennemin çekirdeğidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza cehennemin arzın altında bulunması, arzın karnında veya arz ile muttasıl, yapışık olmasını istilzam etmez. Zira şems, kamer, yıldız, arz gibi küreler, hep şecere-i hilkatin meyveleridir. Malûmdur ki meyvenin altı, bütün dalların aralarına şümulü vardır. Binaenaleyh Allah’ın mülkü pek geniştir. Şecere-i hilkatin dalları da her tarafa uzanıp gitmiştir, cehennem nereye giderse yeri vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bir hadîse göre cehennem matvîdir, yani bükülmüştür, yani tam açık değildir. Demek cehennemin bir yumurta gibi arzın merkezinde mevcud ve bilâhare tezahür edeceği mümkinattandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Cehennemin şimdi mevcud olmadığına Mutezileleri sevk eden bu hadîs olsa gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Bu âyetin cümlelerini yoklayalım, bakalım; o zarflar nasıl sadeflerdir, içlerinde ne gibi cevherler vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا cümlesinin başındaki و harf-i atıftır. Malûm ya bir şeyin diğer bir şeye atfı, aralarında bir münasebetin bulunmasına mütevakkıftır. Halbuki اِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ ile يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا cümleleri arasında münasebet görünmüyor. Bunların aralarındaki münasebet ancak iki sual ve cevabın takdiriyle tezahür eder. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvelki âyette ibadete emredildiğinde “İbadet nasıldır?” diye vârid olan suale cevaben: “Kur’an’ın talim ettiği gibi.” denildi. “Kur’an Allah’ın kelâmı mıdır?” diye edilen ikinci suale cevaben وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ denildi. İşte her iki cümle arasında bu suretle münasebet tezahür eder ve harf-i atfın da muktezası yerine gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: اِنْ şek ve tereddüdü ifade eder. اِذَا ise cezm ve kat’iyete delâlet eder. Onların şek ve raybları, Kur’an hakkında kat’îdir. Binaenaleyh makamın iktizası hilafına اِنْ kelimesinin اِذَا kelimesine tercihen zikrinde ne gibi bir işaret vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, onların şek ve rayblarını izale edecek esbabın zuhurundan dolayı, o gibi şüphelerin vücuduna kat’iyetle hükmedilemiyeceğine ancak o şeklerin vücuduna yine şek ve şüphe ile hükmedilebileceğine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: اِنْ kelimesinin ifade ettiği şek ve tereddüt, üslubun iktizasına göredir. Hâşâ mütekellime ait değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ ile اِنِ ارْتَبْتُمْ cümleleri bir manayı ifade ettikleri ve ikinci cümle, birinci cümleden kısa olması üsluba daha uygun olduğu halde, birinci cümlenin ikinci cümleye tercihen zikri; onların rayblarının menşei, hasta tabiatlarıyla kötü vücudları olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Onlar rayblara zarf ve mahal oldukları halde, onları mazruf, raybı onlara zarf göstermek neye binaendir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, kalplerindeki raybın zulmeti bütün bedenlerine, kalıplarına intişar ve istila etmiş olduğundan, kendilerinin rayb içinde bulundukları sanılmakta olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nekre olarak رَيْبٍ kelimesinin zikri, tamim içindir. Yani hangi raybınız varsa cevap birdir, her bir raybınıza karşı mahsus bir cevap lâzım değildir. Hangi çareye başvurursanız, alacağınız cevap Kur’an’ın i’cazıdır. Evet, bir çeşme başında su içip tatlılığını anlayan bir adam, bütün o çeşmeden teşa’ub eden arkları tecrübe etmeye hakkı yoktur; zira menbaı birdir. Kezalik bir surenin muarazasından âciz kalan adamın, bütün Kur’an’ı tecrübeye hakkı yoktur. Çünkü kâtip birdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِمَّا daki مِنْ beyanı ifade ettiğinden فٖى شَىْءٍ kelimesinin takdirini ister. Takdir-i kelâm وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ فٖى شَىْءٍ مِمَّا نَزَّلْنَا olsa gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
نَزَّلْنَا tabirinden anlaşılır ki onların şüphelerinin menşei nüzul sıfatı olup kat’î cevapları da ispat-ı nüzuldür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tedricen yani âyet âyet, sure sure, hâdiselere göre nüzulü ifade eden tef’il babından نَزَّلْنَا kelimesinin, def’aten nüzule delâlet eden if’al babından اَنْزَلْنَا kelimesine tercihen zikredilmesi; onların davalarında “Ne için Kur’an def’aten nâzil olmamıştır?” diye delil getirdiklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَبْدِنَا : Abd lafzının nebi veya Muhammed (asm) lafızlarına cihet-i tercihi; abd tabiri, Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın azametine ve ibadetin ulüvv-ü derecesine işaret olduğu gibi اُعْبُدُوا emrini tekiddir ve Resul-i Ekrem hakkında vârid olan vehimleri def’etmektir ki o zat, bütün insanlardan ziyade ibadet yapmış ve Kur’an’ı okumuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاْتُوا : Bu emir taciz içindir. Yani emirden maksat, muhataptan bir şey talep değildir. Ancak başlarına vurmakla muarazaya, tecrübeye davet etmektir ki aczleri meydana çıksın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسُورَةٍ ilâ âhir… Bu tabirden anlaşılır ki onların ilzamları, aczleri son hadde bâliğ olmuştur. Zira dokuz dereceye bâliğ olan tahaddinin yani muarazaya davet etmenin tabirleri, tabakaları vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Yüksek nazmıyla, ihbarat-ı gaybiyesiyle, ihtiva ettiği ulûmu ve âlî hakaikiyle beraber tam bir Kur’an’ın mislini, ümmi bir şahıstan getiriniz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Eğer böylece mislini getirmek tâkatinizin fevkinde ise beliğ bir nazımla uydurma şeylerden olsun, getiriniz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Eğer buna da kudretiniz olmazsa on sure kadar bir mislini yapınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Bu da mümkün olmadı ise uzun bir surenin mislini yapınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Eğer bu da size kolay değilse kısa bir surenin misli olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- Eğer ümmi bir şahıstan imkân bulamadı iseniz âlim ve kâtip bir adamdan olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
7- Bu da olmadığı takdirde, birbirinize yardım etmek suretiyle yapınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
8- Buna da imkân bulunamadığı takdirde, bütün ins ve cinlerden yardım isteyiniz ve bütün efkârın neticelerinden istimdad ediniz. Neticeleri, tamamen yanınızda bulunan kütüb-ü Arabiyede mevcuddur. Bütün kütüb-ü Arabiye ile Kur’an arasında bir mukayese yapılırsa Kur’an mukayeseye gelmez. Çünkü hiçbirine benzemiyor. Öyle ise Kur’an ya hepsinden aşağıdır veya hepsinden yukarıdır. Birinci ihtimal bâtıl ve muhaldir. Öyle ise hepsinden yukarı, fevka’l-küll bir kitaptır. On üç asırdan beri misli vücuda gelmemiştir, bundan sonra da vücuda gelemeyecektir, vesselâm.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
9- “Bizim şahitlerimiz yoktur. Eğer muarazaya girişsek bizi destekleyecek kimse yoktur.” diye gösterdikleri o bahaneyi de def’etmek için “Şühedanıza da müsaade edilmiştir. Onları da çağırın, size yardım etsinler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu tabakalara dikkat edilirse muarazanın şu mertebelerine işareten, Kur’an-ı Kerîm’in yaptığı îcaz ile gösterdiği i’caza bir şuâ görünür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Kur’an-ı Kerîm’den en kısa bir sureye muaraza etmekten beşerin aczi, mezkûr izahat ile sabit oldu. Amma i’cazın limmiyet ciheti kaldı. Yani beşerin aczini intac eden illet ve sebep nedir? Evet, Kur’an ile muaraza ve mübarezeye çıkan insanların kuvveti Cenab-ı Hak tarafından körleştirilerek, muarazayı yapabilecek kabiliyetten sukut ettirilmiştir. Fakat Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkakî gibi belâgat imamlarınca beşerin kuvveti Kur’an’ın yüksek üslup ve nazmına yetişemediğinden, aczi tezahür etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir de Sekkakî demiştir ki: “İ’caz zevkîdir, tarif ve tabir edilemez.” مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَدْرِ Yani fikri ile i’cazı zevk etmeyen, tarif ile vâkıf olamaz; bal gibidir. Lâkin Abdülkahir’in iltizam ettiği veche göre, i’cazı tarif ve tabir etmek mümkündür. Biz de bu vechi kabul ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: “Taife”, “necm”, “nevbet” kelimeleri “sure” kelimesinin vazifesini ifa edebilirler. “Sure” kelimesinin onlara tercihen zikrinde ne vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Onları şüphelerinin menşei ile ilzam ve boğmaktır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onları şüpheye düşürten, güya Kur’an’ın def’aten nâzil olmamasıdır. Demek Kur’an, def’aten nâzil olmuş olsaydı Allah’ın kelâmı olduğunda şüpheleri olmazdı. Lâkin parça parça nâzil olduğundan, şüphelerine bâis olmuştur ki “Bu, beşerin kelâmıdır, parça parça yapılışı kolaydır, biz de yapabiliriz.” diye şüpheye düştüler. Kur’an-ı Kerîm de onların kolay zannettikleri yolu, بِسُورَةٍ tabiriyle ihtar ve “Haydi mislini getiriniz de sizin kolay zannettiğiniz parça parça şeklinde olsun.” diye onları kolay addettikleri yolda boğmuştur. Ve keza Zemahşerî’nin beyanı vechiyle, Kur’an-ı Kerîm’in surelere taksim edilmiş bir şekilde nâzil olmasında çok faydalar vardır. Evet, çok garib letaifi hâvi olduğu için şu üslub-u garib ihtiyar edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنْ مِثْلِهٖ deki zamir ya Kur’an’a râcidir yani “Kur’an’ın mislini getiriniz.” veya Hazret-i Muhammed’e (asm) aittir. Yani “Bir sureyi o zatın (asm) misli olan ümmi bir şahıstan getiriniz.” Lâkin birinci ihtimale göre ibarenin hakkı مِثْلِ سُورَةٍ مِنْهُ iken iktizanın hilafına بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ denilmiştir. Bunun esbabı: Çünkü birinci ihtimalde, ikinci ihtimalin de mülahazası ve riayeti lâzımdır. Zira yalnız Kur’an’ın mislini getirmekle mesele bitmiş olmuyor. Ancak ümmi bir şahıstan getirilmesi lâzımdır ve muarazanın tamamiyetine şarttır. İşte bunun için hem مِنْ مِثْلِهٖ deki zamirin Kur’an’a râci olması lâzımdır hem ibarenin tebdili lâzımdır ki her iki ihtimal mer’î olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza muarazanın tamamiyeti, yalnız bir surenin mislini getirmekle olmuyor. Ancak Kur’an’ın tamamına misil olacak bir mecmudan, bir kitaptan alınan bir surenin mislini getirmek şart olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza nüzulde Kur’an’ın emsali olan kütüb-ü semaviyeye zihinleri çevirir ki aralarında yapılacak muvazene ile Kur’an’ın ulviyeti anlaşılsın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَادْعُوا Bu tabirin “istiane” veya “istimdad” kelimelerine cihet-i tercihi “davet” kelimesinin kullanış yerlerinden anlaşıldığı vechile; onları belalardan, zahmetlerden kurtarıp yardım edenler hazır bulunup yalnız çağırmaları lâzımdır, fazla bir zahmete ihtiyaç olmadığına işarettir. “İstiane” ve “istimdad” kelimeleri ise yardımcıların hazır bulunduklarına delâlet etmezler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
شُهَدَٓاءَ Bu tabir, üç manaya tatbik edilebilir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Büyük ediblerdir. Bu manaya göre, onların muaraza manasında “Bizim kuvvetimiz muarazaya kâfi değilse de büyük edib ve hocalarımızın muarazaya kudretleri vardır.” diye söyledikleri yalanı da Kur’an-ı Kerîm وَادْعُوا emriyle kesip atmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Muarazayı destekleyip şehadet edenlerdir. Bu ihtimale nazaran, onların “Biz muarazaya girişsek bizi destekleyen, şehadet eden yoktur.” diye gösterdikleri bahaneyi de Kur’an-ı Kerîm, müsaade vermek suretiyle “Haydi şahitlerinizi de çağırınız, sizi takviye etsinler.” diye o bahaneyi de yalana çıkartmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Âlihe manasınadır. Bu manaya nazaran, sanki Kur’an-ı Kerîm onlara karşı “Yahu bu kadar taptığınız ilahlarınız varken, böyle dar ve sıkıntılı bir vaktinizde ne için onlardan yardım istemiyorsunuz? Onları çağırınız ki bu muaraza belasından sizi kurtarsınlar.” diye bu cümle ile onlara tehekküm etmiş, yüzlerine gülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
شُهَدَٓاءَكُمْ : İhtisası ifade eden şu izafe شُهَدَٓاءَ kelimesinin her üç manasına da bakar. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Mademki büyük edib ve hocalarınız vardır, tabiî aranızda irtibat, hürmet ve muhabbet vardır ve yanınızda hazır olup gaib de değillerdir. Eğer onların bu dehşetli muarazaya kudretleri olsaydı, herhalde yardım edeceklerdi. Demek onlar da sizler gibi âcizdirler, kusurlarına bakmayınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Muarazada sizleri destekleyecek, şehadet edecek her kim olursa olsun kabul ederiz, çağırınız. Amma onlar böyle bedihü’l-butlan bir davada yalan şehadete cesaret edemezler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Mabud ittihaz ettiğiniz âliheleriniz nasıl size yardım etmiyorlar? Onları da çağırınız bakalım. Fakat onlarda can yok, şuurları da olmadığı gibi hiçbir şeye de kādir değillerdir. Onları da mazur görünüz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنْ دُونِ اللّٰهِ : Yani “Allah’tan maada.” Bu kayıt, şühedanın birinci manasına göre tamimi ifade eder. Yani “Allah’tan maada, dünyada ne kadar erbab-ı fesahat varsa çağırınız.” Şühedanın ikinci manasına nazaran, aczlerine işarettir. Çünkü bir meselede âciz ve mağlup olan, yemin eder, şahitleri gösterir. Bu, âcizler için bir usûldür. Şühedanın üçüncü manasına göre, onların Resul-ü Ekrem ile muarazaları, âdeta şirk ile tevhid veya cemadat ile Hâlık-ı arz ve semavat arasında bir muaraza olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ : Bu cümle “Biz istersek Kur’an’ın mislini yaparız.” diye evvelce sarf ettikleri sözlerine işarettir. Ve keza onların yalancı olduklarına bir ta’rizdir. Yani “Sıdk erbabı değilsiniz ancak safsatacı adamlarsınız. Evet, siz hakkı talep ederken rayb, şüphe kuyusuna düşmediniz ancak rayb, şek ve şüphelere koşarken içine düşmüş kafasız adamlarsınız.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ cümlesinin cezaü’ş-şartı, mâkablinin hülâsasıdır. Takdir-i kelâm: اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ تَفْعَلُوا Yani “Sözünüzde sadık olsaydınız yapacaktınız.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ تَفْعَلُوا cümlesi, onların aleyhine bir kıyas-ı istisnaîyi tazammun etmiştir. O kıyasın suret-i teşekkülü: “Eğer sadık olsaydınız yapacaktınız lâkin yapamadınız, öyle ise sadık değilsiniz.” Fakat Kur’an-ı Kerîm, mukaddime-i istisnaiye yerinde yani “Lâkin yapamadığınız”a bedel فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا ilâ âhir… cümlesini, şekki ifade eden اِنْ ile söylemiştir. Bunun esbabı ise onların “Yapacağız.” diye ettikleri zannı bir derece okşamak içindir. Ve keza o kıyasın neticesi olan “Sadık değilsiniz.” yerine de o neticenin üçüncü derecede lâzımının illeti olan فَاتَّقُوا النَّارَ söylemiştir. Takdir-i kelâm: “Eğer sadık olsaydınız yapacaktınız, lâkin yapamadınız. Öyle ise sadık değilsiniz. Öyle ise hasmınız olan Resul-ü Ekrem sadıktır. Öyle ise Kur’an mu’cizdir. Öyle ise iman ve tasdikiniz lâzımdır ki ateşe düşmeyesiniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاتَّقُوا النَّارَ : Bu emr-i İlahî, onlara yapılan tehditleri dehşetlendiriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümlesindeki تَفْعَلُوا kelimesi, fiil-i muzaridir. Bu fiil zaman-ı hal ile istikbal arasında müşterektir. Huruf-u şartiyeden olan اِنْ zaman-ı halden istikbal dağlarına atıyor. Huruf-u câzimeden olan لَمْ istikbalden mazi derelerine fırlatıyor. Zavallı تَفْعَلُوا her iki edatın ellerinde top gibi oyuncak olmuştur. Bu edatların bu vaziyetleri zihinleri hem maziye hem istikbale gönderiyor ki maziyi süslendiren beliğ hitabeleri, altın ile yazılan muallakatları, Kur’an’ın yakınına bile gelemediklerini görsünler. O sahifeyi gördükten sonra, istikbal sahifesini de ona kıyas etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
تَفْعَلُوا nun تَاْتُوا kelimesine tercihinde, iki nükte vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birisi: Kur’an’ın i’cazı, onların aczindendir. Aczleri ise eserden olmayıp fiilden olduğuna işarettir. Yani aczlerinin menşei; Kur’an’ın misli değildir, o misli yapmaktandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi ise: İlm-i sarfta ف ع ل bütün fiillerin terazisi olduğu gibi; üsluplarda da uzun hikâyeleri, işleri, vakıaları, kıssaları bir lafız ile ifade eden bir fezlekedir. Sanki kinaye kabîlinden cümleleri tabir eden bir zamirdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَلَنْ تَفْعَلُوا daki لَنْ huruf-u nâsibeden olup dâhil olduğu fiili istikbale nakleder, müekked veya müebbed olarak istikbalde nefyeder. Demek bu cümlenin kaili, pek büyük bir itminan ve ciddiyet ile şek ve şüphe etmeyerek bu hükmü vermiştir. Bundan anlaşılır ki o zatın işlerinde hile yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: فَاتَّقُوا İttika ile tecennüb, ikisi de bir manayı ifade ederler. İttikanın tecennübe cihet-i tercihi nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet ittika, imana tabidir. Yani ittika, iman olduktan sonra husule gelir. Tecennübde bu tebaiyet yoktur. Binaenaleyh ittika kelimesi imanı andırır ve ittika lafzıyla, imana îma ve işaret edilebilir. Fakat tecennüb kelimesi bu işi göremez. Bunun içindir ki اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا nun hakiki cezası olan اٰمَنُوا nun yerinde تَجَنَّبُوا ya tercihen فَاتَّقُوا ihtiyar ve ikame edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلنَّارَ : Nârın اَلْ ile tarifi, nârın ma’hudiyet ve malûmiyetine işarettir. Çünkü enbiya-i izamdan işitilmek suretiyle, zihinlerde malûmiyeti takarrur etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: اَلَّتٖى esma-i mevsuledendir. “Sıla” dâhil olduğu cümlenin evvelce malûm olduğunu iktiza eder. Halbuki sılası olan وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ evvelce muhataplara malûm değilmiş?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ âyeti bu âyetten evvel nâzil olduğuna nazaran muhataplar ondan kesb-i malûmat ettiklerine binaen, burada اَلنَّارَ ile اَلَّتٖى arasında tavsif muamelesi yapılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ : Bu kayıtlardan maksat, tehdittir. Tehdidlerin tekid ve teşdid edildiğine binaen, burada اَلنَّاسُ kelimesiyle tekid edilmiştir; حِجَارَةٌ lafzıyla da teşdid ve tevbih edilmiştir. Şöyle ki: “Menfaat, necat ümidiyle taştan mamul, mabud ittihaz ettiğiniz sanemler, size tazip âleti yani sizi yandırıp yakan ateşe odun olmuşlardır. Zavallılar! Ne için bunu düşünmüyorsunuz?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ Cümlede makamın iktizası hilafına لَكُمْ yerine لِلْكَافِرٖينَ denilmesi neye binaendir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, Kur’an-ı Kerîm’in takip ettiği usûl, ale’l-ekser âyetlerin sonunda küllî kaideleri, fezlekeleri söylediğine göre Kur’an-ı Kerîm, onların cehennemlik olduklarını ispat eden delilin ikinci mukaddimesine işaret etmek üzere, ism-i zahiri zamir yerine, yani لِلْكَافِرٖينَ cümlesini لَكُمْ yerine ikame ile tamim yapmıştır. Takdir-i kelâm: اُعِدَّتْ لَكُمْ لِاَنَّكُمْ مِنَ الْكَافِرٖينَ وَالنَّارُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ Yani “Siz cehennemliksiniz zira kâfirlerdensiniz. Cehennem de kâfirler içindir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 21-22. âyetler|Bakara Suresi 21-22. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 25. âyet|Bakara Suresi 25. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Dosya:Iicaz_murekkeb-768x784.png&amp;diff=1700</id>
		<title>Dosya:Iicaz murekkeb-768x784.png</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Dosya:Iicaz_murekkeb-768x784.png&amp;diff=1700"/>
		<updated>2016-10-26T20:15:41Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_23-24._%C3%A2yetler&amp;diff=1699</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 23-24. âyetler</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_23-24._%C3%A2yetler&amp;diff=1699"/>
		<updated>2016-10-26T20:13:16Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 21-22. âyetler|Bakara Suresi 21-22. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 25. âyet|Bakara Suresi 25. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=Nübüvvet Hakkında=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ ۞ فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتٖى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Gayet kısa bir meali: Yani “Abdimiz üzerine inzal ettiğimiz Kur’an’da bir şüpheniz varsa Kur’an’ın mislinden bir sure yapınız hem de Allah’tan başka, işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz şüheda ve muînlerinizi de çağırınız, yardım etsinler. Eğer sözünüzde sadık iseniz hepiniz beraber çalışınız, Kur’an’ın mislinden bir sure getiriniz. Eğer bir misil getiremediğiniz takdirde, zaten getiremezsiniz ya, öyle bir ateşten sakınınız ki odunu, insanlar ile taşlardır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mukaddime&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kitabın evvelinde beyan edildiği gibi Kur’an-ı Kerîm’in takip ettiği esas maksat dörttür. Birinci maksadı olan “tevhid” evvelki âyetle beyan edilmiştir. Bu âyetle de ikinci maksat olan “nübüvvet” beyan ve izah edilmiştir. Yalnız bir şey var ki bu âyet nübüvvet-i Muhammediyenin (asm) ispatı hakkındadır, nübüvvet-i mutlaka hakkında değildir. Halbuki maksat, mutlak nübüvvettir. Fakat küllî, cüz’îde dâhildir. Cüz’înin ispatıyla küllî de ispat edilmiş olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyet, Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın nübüvvetini, en büyük mu’cizesi olan i’caz-ı Kur’an’dan bahisle ispat ediyor. O zatın (asm) nübüvvetine dair delail, başka risalelerimizde beyan edilmiştir. Burada yalnız bir kısmını hülâsaten altı mesele zımnında beyan edeceğiz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
BİRİNCİ MESELE: Enbiya-i sâlifînde nübüvvete medar ve esas tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muameleleri hakkında –yalnız zaman ve mekânın tesiriyle bazı hususat müstesna olmak şartıyla– yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde, Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmda daha ekmel, daha yükseği bulunmakta olduğu tahakkuk eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh nübüvvet mertebesine nâil olanların heyet-i mecmuası, mu’cizeleriyle vesair ahvalleriyle, lisan-ı hal ve kāl ile nev-i beşerin sinni kemale geldiğinde Üstadü’l-Beşer unvanını taşıyan Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın sıdk-ı nübüvvetine ilan-ı şehadet etmişlerdir. O Hazret de (asm) bütün mu’cizeleriyle Sâni’in vücud ve vahdetini, nurlu bir bürhan olarak âleme ilan etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İKİNCİ MESELE: O zatın (asm) evvel ve âhir bütün ahval ve harekâtı nazar-ı dikkatten geçirilirse her bir hareketi, her bir hali hârikulâde değilse de onun sıdkına delâlet eder. Ezcümle: Gār meselesinde, Ebubekiri’s-Sıddık ile beraber halâs ve kurtuluş ümidi tamamıyla kesildiği bir anda لَا تَخَفْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا “Korkma, Allah bizimle beraberdir!” diye Ebubekiri’s-Sıddık’a verdiği teselli ve tavk-ı beşerin fevkinde bir ciddiyetle, bir metanetle, bir şecaatle, havfsız, tereddütsüz gösterdiği vaziyet; elbette sıdkına ve nokta-i istinadı olan Hâlık’ına itimat ettiğine güneş gibi bir bürhandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kezalik saadet-i dâreyn için tesis ettiği esaslarda isabet etmiş olduğu ve izhar ettiği kavaidin hakikatle muttasıl ve hakkaniyetle yapışık olduğu, bütün âlemce mazhar-ı kabul ve tasdik olmuş ve olmaktadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: O zatın (asm) ahval ve harekâtı birer birer, yani tek tek onun sıdk ve hakkaniyetini gösterirse; heyet-i mecmuası, onun sıdk-ı nübüvvetine öyle bir delil olur ki şeytanları bile tasdike mecbur eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ÜÇÜNCÜ MESELE: O zatın (asm) sıdk-ı nübüvvetini yazıp tasdik eden birkaç sahife vardır. Şimdi o sahifeleri okuyacağız:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci sahife o hazretin zatıdır. Fakat bu sahifeyi mütalaadan evvel, dört nükteye dikkat lâzımdır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: لَيْسَ الْكَحَلُ كَالتَّكَحُّلِ Yani fıtrî karagözlülük, sun’î (yapma) karagözlülük gibi değildir. Yani yapma ve sun’î olan bir şey, ne kadar güzel ve ne kadar kâmil olursa olsun, fıtrî ve tabiî olan şeylerin mertebesine yetişemez ve onun yerine kaim olamaz. Herhalde sun’îliğin yanlışlıkları onun ahvalinden, etvarından belli olacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Ahlâk-ı âliyeyi ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlâkı daima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır. Eğer sıdk kalkıp araya kizb girerse rüzgârlara oyuncak olan yapraklar gibi o adam da insanlara oyuncak olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Mütenasip olan eşya arasında meyil ve cezbe vardır. Yani birbirine temayül ederler ve yekdiğerini celbederler. Aralarında ittihat olur. Fakat birbirine zıt olan eşyanın aralarında nefret vardır, çekememezlik olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Nükte: Cemaatte olan kuvvet, fertte yoktur. Mesela, çok iplerin heyet-i mecmuasının teşkil ettiği urgandaki kuvvet, ipler birbirinden ayrı olduğu zaman bulunmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nükteler göz önüne getirilmekle o hazretin sahifesi okunmalıdır. Evet, o zatın bütün âsârı, sîretleri, tarihçe-i hayatı vesair ahvali onun pek büyük, azîm ahlâk sahibi olduğuna şehadet ediyorlar. Hattâ düşmanları bile onun ahlâkça pek yüksekliğinden dolayı kendisini Muhammedü’l-Emin ile lakaplandırmışlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malûmdur ki bir zatta içtima eden ahlâk-ı âliyenin imtizacından izzet-i nefis, haysiyet, şeref, vakar gibi; hasis, alçak şeylere tenezzül etmeye müsaade etmeyen yüksek haller husule gelir. Evet melaike, ulüvv-ü şanlarından şeytanları reddeder, kabul etmezler. Kezalik bir zatta içtima eden ahlâk-ı âliye; kizb, hile gibi alçak halleri reddeder. Evet, yalnız şecaatle iştihar eden bir zat, kolay kolay yalana tenezzül etmez. Bütün ahlâk-ı âliyeyi cem’eden bir zat, nasıl yalana ve hileye tenezzül eder; imkânı var mıdır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm kendi kendine güneş gibi bir bürhandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza o zatın (asm) dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde bir hilesi, bir hıyaneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir. Eğer o zatın yaratılışında, tabiatında bir fenalık, bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı; behemehal gençlik sâikasıyla dışarıya verecekti. Halbuki bütün yaşını, ömrünü kemal-i istikametle, metanetle, iffetle, bir ıttırad ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işaret eden bir halini görmemişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza yaş kırka bâliğ olduğunda iyi olsun kötü olsun ve nasıl bir ahlâk olursa olsun rüsuh peyda eder, meleke haline gelir, daha terki mümkün olmaz. Bu zatın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o inkılab-ı azîmi, âleme kabul ve tasdik ettiren ve âlemi celb ve cezbettiren, o zatın (asm) evvel ve âhir herkesçe malûm olan sıdk ve emaneti idi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek o zatın (asm) sıdk ve emaneti, dava-yı nübüvvetine en büyük bir bürhan olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
DÖRDÜNCÜ MESELE: İkinci sahifeyi okuyacağız. Bu sahife, mazi yani zaman-ı saadetten evvelki zamandır. Şu sahifenin hâvi olduğu enbiya-i sâlifînin ahval ve kıssaları, o zatın sıdk-ı nübüvvetine birer bürhandır. Yalnız dört nükteye dikkat lâzımdır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: İnsan bir fennin esaslarını ve o fennin hayatına taalluk eden noktaları bilmekle, yerli yerince kullanmasına vâkıf olduktan sonra davasını o esaslara bina etmesi, o fende mahir ve mütehassıs olduğuna delildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Fıtrat-ı beşeriyenin iktizasındandır ki âdi bir insan da olsa hattâ çocuk da olsa hattâ küçük bir kavim içinde de bulunsa pek kıymetsiz bir dava hususunda cumhura muhalefet edip yalan söylemeye cesaret edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba pek büyük bir haysiyet sahibi, âlem-şümul bir davada, pek inatlı ve kesretli bir kavim içinde, ümmi yani okur yazar sınıfından olmadığı halde, aklın tek başına idrakten âciz olduğu bazı şeylerden bahsedip kemal-i ciddiyetle âleme neşir ve ilan etmesi onun sıdkına delil olduğu gibi o meselenin Allah’tan olduğuna da bir bürhan olmaz mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Malûmdur ki medeni insanlarca malûm ve me’luf pek çok ilimler, sıfatlar, fiiller vardır ki bedevîlerce meçhul olur ve o gibi şeylerden haberleri yoktur. Binaenaleyh bilhassa geçmiş zamanlardaki bedevîlerin ahvalinden bahsetmek isteyen bir adam, hayalen o zamanlara, o çöllere gidip onlar ile görüşmelidir. Zira onların ahvalini ezberden, onları görmeden muhakeme etmekle istediği malûmatı elde edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Nükte: Ümmi bir adam, bir fennin ulemasıyla münakaşaya girişerek, beyne’l-ulema ittifaklı olan meseleleri tasdik ve ihtilaflı olanları da tashih ederse; o adamın bu hârika olan hali, onun pek yüksekliğine ve onun ilminin de vehbî olduğuna delâlet etmez mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu dört nükteyi göz önüne getir, Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâma bak ki: O zat herkesçe müsellem ümmiliğiyle beraber, geçmiş enbiya ile kavimlerinin ahvallerini görmüş ve müşahede etmiş gibi Kur’an’ın lisanıyla söylemiştir. Ve onların ahvalini, sırlarını beyan ederek âleme neşir ve ilan etmiştir. Bilhassa naklettiği onların kıssaları, bütün zekilerin nazar-ı dikkatini celbeden dava-yı nübüvvetini ispat içindir. Ve naklettiği esasları, beyne’l-enbiya ittifaklı olan kısmı tasdik, ihtilaflı olanı da tashih edip davasına mukaddime yapmıştır. Sanki o zat, vahy-i İlahînin ma’kesi olan masum ruhuyla zaman ve mekânı tayyederek, o zamanın en derin derelerine girmiş ve gördüğü gibi söylemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh o zatın bu hali onun bir mu’cizesi olup nübüvvetine delil olduğu gibi, evvelki enbiyanın da nübüvvet delilleri manevî bir delil hükmünde olup o zatın nübüvvetini ispat eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
BEŞİNCİ MESELE: Asr-ı saadete ve bilhassa Ceziretü’l-Arap meselesine dairdir. Bunda da dört nükte vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: Âlemce malûmdur ki az bir kavmin âdetlerinden hakir, ehemmiyetsiz bir âdeti kaldırmak veya zelil, miskin bir taifenin cüz’î, zayıf huylarını ref’etmek; büyük bir hükümdara, uzun bir zamanda bile çok zahmetlere bağlıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba hâkim olmamakla beraber az bir zamanda, nihayet derecede âdetlerine mutaassıp, inatçı ve kesretli bir kavimde rüsuh ve kuvvet peyda etmiş olan âdetleri ref’ ve kalplerde istikrar peyda eden ve zamanlarca devam ve istimrar eden ahlâklarını terk ettiren hem yerlerine gayet yüksek âdetleri, güzel ahlâkları tesis eden bir zat, hârikulâde olmaz mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Yine âlemce malûmdur ki devlet bir şahs-ı manevîdir. Çocuk gibi teşekkülü, büyümesi tedricîdir. Ve keza yeni teşekkül eden bir devletin, bir milletin ruhuna kadar nüfuz eden eski bir devlete galebe etmesi yine tedricîdir, zamana mütevakkıftır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmın bütün esasat-ı âliyeyi hâvi olan ve maddî manevî bütün terakkiyat ve medeniyet-i İslâmiyenin kapısını açan, kısa bir zamanda def’aten teşkil ettiği bir devletle, dünyanın bütün devletlerine galebe edip maddî manevî hâkimiyetini muhafaza ve ibka ettiren, hârikulâdeliği değil midir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Evet, kahr ve cebir ile zahirî bir hâkimiyet, sathî bir tahakküm, kısa bir zamanda ibka edilebilir. Fakat bütün kalplere, fikirlere, ruhlara icra-yı tesir ederek, zahiren ve bâtınen beğendirmek şartıyla vicdanlar üzerine hâkimiyetini muhafaza ve ibka etmek –en büyük hârika olmakla– ancak nübüvvetin hâssalarından olabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Nükte: Evet tehditlerle, korkularla, hilelerle efkâr-ı âmmeyi başka bir mecraya çevirtmek mümkün olur. Fakat tesiri cüz’îdir, sathîdir, muvakkat olur. Muhakeme-i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Amma irşadıyla kalplerin derinliklerine kadar nüfuz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, istidatların inkişafına yol açmak, ahlâk-ı âliyeyi tesis ve alçak huyları imha ve izale etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikati teşhir etmek, hürriyet-i kelâma serbestî vermek ancak şuâ-i hakikatten muktebes hârikulâde bir mu’cizedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, asr-ı saadetten evvelki zamanlarda kalp katılığı ve merhametsizlik öyle bir hadde bâliğ olmuştu ki kocaya vermekten âr ederek kızlarını diri diri toprağa gömerlerdi. Asr-ı saadette İslâmiyet’in doğurduğu merhamet, şefkat, insaniyet sayesinde, evvelce kızlarını gömerlerken müteessir olmayanlar, İslâmiyet dairesine girdikten sonra karıncaya bile ayak basmaz oldular. Acaba böyle ruhî, kalbî, vicdanî bir inkılab hiçbir kanuna tatbik edilebilir mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nükteleri ceyb-i kalbine soktuktan sonra, bu noktalara da dikkat et:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Tarih-i âlemin şehadetiyle sabittir ki parmakla gösterilen en büyük bir dâhî ancak umumî bir istidadı ihya ve umumî bir hasleti ikaz ve umumî bir hissi inkişaf ettirebilir. Eğer böyle bir hissi de ikaz edememiş ise sa’yi hep heba olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Tarih bize gösteriyor ki en büyük bir insan; hamiyet-i milliye, hiss-i uhuvvet, hiss-i muhabbet, hiss-i hürriyet gibi hissiyat-ı umumiyeden bir veya iki veyahut üç hissi ikaz etmeye muvaffak olur. Acaba evvelki zamanların cehalet, şakavet, zulüm zulmetleri altında gizli kalan binlerce hissiyat-ı âliyeyi, Ceziretü’l-Arap memleketinde, bedevî ve dağınık bir kavim içinde inkişaf ettirmek hârikulâde değil midir? Evet, şems-i hakikatin ziyasındandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu noktaları aklına sokamayanın, Ceziretü’l-Arab’ı biz gözüne sokarız. Ey muannid! Ceziretü’l-Arab’a git, en büyük feylesoflardan yüz taneyi de intihab et, beraber götür. Onlar da orada ahlâkın ve maneviyatın inkişafı hususunda çalışsınlar. Muhammed-i Arabî’nin o vahşetler zamanında o vahşi bedevîlere verdiği cilâyı, senin o feylesofların şu medeniyet ve terakkiyat devrinde yüzde bir nisbetinde verebilirler mi? Çünkü o zatın yaptığı o cilâ; İlahî, sabit, lâyetegayyer bir cilâdır ve onun büyük mu’cizelerinden biridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bir işte muvaffakıyet isteyen adam, Allah’ın âdetlerine karşı safvet ve muvafakatını muhafaza etsin ve fıtratın kanunlarına kesb-i muarefe etsin ve heyet-i içtimaiye rabıtalarına münasebet peyda etsin. Aksi takdirde fıtrat, adem-i muvafakatla cevap verecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza heyet-i içtimaiyede, umumî cereyana muhalefet etmemek lâzımdır. Muhalefet edildiği takdirde, dolabın üstünden düşer, altında kalır. Binaenaleyh o cereyanlarda, tevfik-i İlahînin müsaadesine mazhariyeti dolayısıyla, o dolabın üstünde Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmın hak ile mütemessik olduğu sabit olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın getirdiği şeriatın hakaiki, fıtratın kanunlarındaki muvazeneyi muhafaza etmiştir. İçtimaiyatın rabıtalarına lâzım gelen münasebetleri ihlâl etmemiştir. Zaman uzadıkça aralarında ittisal peyda olmuştur. Bundan anlaşılır ki İslâmiyet, nev-i beşer için fıtrî bir dindir ve içtimaiyatı tezelzülden vikaye eden yegâne bir âmildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nükteler ile şu noktaları nazara al, Muhammed-i Hâşimî aleyhissalâtü vesselâma bak:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O zat, ümmiliğiyle beraber bir kuvvete mâlik değildi. Ne onun ve ne de ecdadının bir hâkimiyetleri sebkat etmemişti; bir hâkimiyete, bir saltanata meyilleri yoktu. Böyle bir vaziyette iken mühim bir makamda, tehlikeli bir mevkide, kemal-i vüsuk ve itminan ile büyük bir işe teşebbüs etti. Bütün efkâr-ı âmmeye galebe çaldı, bütün ruhlara kendisini sevdirdi, bütün tabiatların üstüne çıktı. Kalplerden bütün vahşet âdetlerini, çirkin ahlâkları kaldırarak, pek yüksek âdât ve güzel ahlâkı tesis etti. Vahşetin çöllerinde sönmüş olan kalplerdeki kasaveti, ince hissiyatla tebdil ettirdi ve cevher-i insaniyeti izhar etti. Onları o vahşet köşelerinden çıkararak, evc-i medeniyete yükseltti ve onları o zamana, o âleme muallim yaptı. Ve onlara öyle bir devlet teşkil etti ki sahirlerin sihirlerini yutan asâ-yı Musa gibi başka zalim devletleri yuttu ve nev-i beşeri istila eden zulüm, fesat, ihtilal, şakavet rabıtalarını yaktı, yıktı ve az bir zamanda, devlet-i İslâmiyeyi şarktan garba kadar tevsi ettirdi. Acaba o zatın şu macerası, onun mesleği hak ve hakikat olduğuna delâlet etmez mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ALTINCI MESELE: Bu mesele, istikbal sahifesine bakar. Bu sahifede dahi dört nükte vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: Bir insan, ne kadar yüksek olursa olsun ancak dört beş fende mütehassıs ve meleke sahibi olabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Bazen olur ki iki adamın söyledikleri bir söz, bir kelâm mütefavit olur. Birisinin cehline, sathîliğine; ötekisinin ilmine, maharetine delâlet eder. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adam düşünmeden gayr-ı muntazam bir surette söyler; ötekisi o sözün evvel ve âhirine bakar, siyak ve sibakını düşünür ve o sözün başka sözler ile münasebetlerini tasavvur eder ve münasip bir mevkide, münbit bir yerde zer’ eder. İşte bu adamın şu tarz-ı hareketinden, derece-i ilim ve marifeti anlaşılır. Kur’an-ı Kerîm’in fenlerden bahsederken aldığı fezlekeler, bu kabîl kelâmlardandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Bu zamanda vesait, âlât ve edevat, sanayiin tekemmülüyle çocukların oyuncakları gibi âdileşmiş olan çok şeyler vardır ki eğer onlar bundan iki üç asır evvel vücuda gelmiş olsaydılar, hârikalardan addedilecekti. Kezalik kelâmlarda, sözlerde de zamanın tesiri vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, bir zamanda kıymetli bir sözün, başka bir zamanda kıymeti kalmaz. Binaenaleyh şu kadar uzun zamanlar, asırlar boyunca gençliğini, güzelliğini, tatlılığını, garabetini muhafaza eden Kur’an, elbette ve elbette hârikadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Nükte: İrşadın tam ve nâfi’ olmasının birinci şartı, cemaatin istidadına göre olması lâzımdır. Cemaat, avamdır. Avam ise hakaiki çıplak olarak göremez ancak onlarca malûm ve me’luf üslup ve elbise altında görebilirler. Bunun içindir ki Kur’an-ı Kerîm yüksek hakaiki, müteşabihat denilen teşbihler, misaller, istiareler ile tasvir edip cumhura yani avam-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza tekemmül etmeyen avam-ı nâsın tehlikeli galatlara düşmemesi için hiss-i zahirî ile gördükleri ve itikad ettikleri güneş, arz gibi meselelerde icmal ve ibham etmiş ise de yine hakikatlere işareten bazı emareler, karineler vaz’etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nükteleri aklına koyduktan sonra, şu gelen fezlekeye dikkat et:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şeriat-ı İslâmiye, aklî bürhanlar üzerine müessestir. Bu şeriat, ulûm-u esasiyenin hayatî noktalarını tamamıyla tazammun etmiş olan ulûm ve fünundan mülahhastır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet tehzibü’r-ruh, riyazetü’l-kalp, terbiyetü’l-vicdan, tedbirü’l-ceset, tedvirü’l-menzil, siyasetü’l-medeniye, nizamatü’l-âlem, hukuk, muamelat, âdab-ı içtimaiye vesaire vesaire gibi ulûm ve fünunun ihtiva ettikleri esasatın fihristesi, şeriat-ı İslâmiyedir. Ve aynı zamanda, lüzum görülen meselelerde, ihtiyaca göre izahatta bulunmuştur. Lüzumlu olmayan yerlerde veya zihinlerin istidadı olmayan meselelerde veyahut zamanın kabiliyeti olmayan noktalarda, bir fezleke ile icmal etmiştir. Yani esasları vaz’etmiş fakat o esaslardan alınacak hükümleri veya esasata bina edilecek füruatı akılların meşveretine havale etmiştir. Böyle bir şeriatın ihtiva ettiği fenlerin üçte biri bile şu zaman-ı terakkide en medeni yerlerde en zeki bir insanda bulunamaz. Binaenaleyh vicdanı insaf ile müzeyyen olan zat, bu şeriatın hakikatinin bütün zamanlarda, bilhassa eski zamanda, tâkat-i beşeriyeden hariç bir hakikat olduğunu tasdik eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, zahiren İslâmiyet dairesine girmeyen düşman feylesofları bile bu hakikati tasdik etmişlerdir. Ezcümle, Amerikalı feylesof Carlyle –Alman edib-i şehîri Goethe’den naklen– Kur’an’ın hakaikine dikkat ettikten sonra “Acaba İslâmiyet içinde âlem-i medeniyetin tekemmülü mümkün müdür?” diye sormuştur. Yine bu suale cevaben demiştir ki: “Evet muhakkikler, şimdi o daireden istifade ediyorlar.” Yine Carlyle demiştir ki: “Hakaik-i Kur’aniye, tulû ettiği zaman ateş gibi bütün dinleri yuttu. Zaten bu onun hakkı idi. Çünkü Nasâra ve Yahudilerin hurafelerinden bir şey çıkmadı.” İşte bu feylesof فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ … فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ … الخ olan âyet-i kerîmenin mealini tasdik etmiştir. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Kırk sene sonra neşrolan Risale-i Nur’da Carlyle, Goethe ve Bismark gibi kırk meşhur feylesofların tasdikleri beyan edilmiş. İnşâallah bu kitabın zeylinde dahi yazılacak.&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Gerek Kur’an-ı Kerîm olsun, gerek tefsiri olan hadîs-i şerif olsun; her fenden her ilimden birer fezleke almışlardır. Bir kitap veya bir şahsın yalnız fezlekeleri ihata etmekle hârika olması lâzım gelmez. Bir şahıs, pek çok fezlekeleri ihata edebilir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Bahsettiğimiz fezleke, sellemehüsselâm fezlekeler değildir. Ancak hüsn-ü isabetle münasip bir mevkide ve münbit bir yerde, işitilmemiş çok işaretleri tazammun etmekle istimal ve zer’ edilen fezlekelerdir. Kur’an veya hadîsin aldıkları fezlekeler, bu kabîl fezlekelerdir. Bu kabîl fezlekeler, tam bir meleke ve ıttıladan sonra hasıl olabilir ki her bir fezleke, me’hazi olan fen veya ilmin hükmünde olur. Bu ise bir şahısta olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz arkadaş! Bu meselelerde yazılan muhakemelerin neticesi olarak şu gelen kaideleri de koynuna koy, sana lâzım olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Bir şahıs, çok fenlerde ihtisas sahibi olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- İki şahıstan sudûr eden bir söz, istidatlarına göre tefavüt eder. Yani birisine göre altın ötekisine nazaran kömür kıymetinde olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Fünun, fikirlerin birleşmesinden hasıl olup zamanın geçmesiyle tekâmül eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Eski zamanda nazarî olup bu zamanda bedihî olmuş olan çok meseleler vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Zaman-ı mazi, bu zamana kıyas edilemez; aralarında çok fark vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- Sahra ve çöl adamları basit ve saf insanlar olduğundan, medenilerin medeniyet perdesi altında gizleyebildikleri hile ve desiseleri bilmezler ve gizleyemezler. Her işleri merdanedir, kalpleri ve lisanları birdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
7- Çok ilim ve fenler vardır ki âdetlerin telkiniyle, vukuatın talimiyle ve zamanla, muhitin yardımıyla husule gelirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
8- Beşerin nazarı istikbale nüfuz edemez, hususi keyfiyat ve ahvali göremez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
9- Beşer için bir ömr-ü tabiî olduğu gibi yaptığı kanunlar için de bir ömr-ü tabiî vardır, onun nihayeti olduğu gibi bunun da nihayeti vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
10- İnsanların sıfatlarında, tabiatlarında, ahvalinde zaman ve mekânın çok tesiri vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
11- Eski zamanlarda hârika addedilen çok şeyler vardır ki mebâdi ve vesaitin tekâmülüyle âdi şeyler hükmüne geçmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
12- Def’aten bir fennin icadına ve ikmal edilmesine, bir zekâ-i hârika olsa bile muktedir olamaz. O fen ancak çocuk gibi tedricen kemale erer.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz kardeşim! Bu kaideleri birer birer sayıp kafana koyduktan sonra, zamanın hayal ve hülyalarından, muhitin evham ve hurafelerinden tecerrüd et, çıplak ol; bu asrın sahilinden dal, Ceziretü’l-Arap yarımadasına çık; o yarımadanın mahsulatından olan insanların kılık ve kıyafetlerine gir, fikirlerini başına tak, pek geniş olan o sahraya bak.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Göreceksin ki: Bir insan tek başına… Ne muîni var ve ne yardım edeni; ne saltanatı var ve ne definesi. Meydana çıkmış, bütün dünyaya karşı mübareze ediyor. Ve umum insanlara hücum etmeye hazırlanmıştır. Ve omuzlarına küre-i arzdan daha büyük bir hakikat almıştır. Elinde de insanların saadetini temin eden bir şeriat tutmuştur ki libasa benzemiyor; cilt ve deri gibi yapışık olup istidad-ı beşerin inkişafı nisbetinde tevessü ve inkişaf etmekle, saadet-i dâreyni intac ve nev-i beşerin ahvalini tanzim eder. O şeriatın kanunları, kaideleri nereden gelmiş ve nereye kadar devam eder, gider diye sorulduğu zaman, yine o şeriat, lisan-ı i’cazıyla cevaben diyecektir ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz Kelâm-ı Ezelî’den ayrıldık, nev-i beşerin fikriyle beraber ebede kadar devam edip gideceğiz. Fakat nev-i beşer dünyadan kat’-ı alâka ettikten sonra, biz de sureten teklif cihetiyle insanlardan ayrılacağız fakat maneviyatımız ve esrarımızla nev-i beşerin arkadaşlığına devam edip onların ruhlarını gıdalandırarak, onlara delil olmaktan ayrılmayacağız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Bu gördüğün garib, acib sahifenin baştan nihayete kadar ihtiva ettiği haller, inkılablar, vaziyetler فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ deki emr-i tacizîyi, nev-i beşere tekrar tekrar ilan ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Aziz kardeşim! Bir kapı daha açıldı, oraya bakalım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا… الخ olan âyet-i kerîmenin işaret ettiği gibi cemaatin istidadına göre irşadın yapılması lüzumundan ve Şâri’in cumhuru irşad etmekte takip ettiği maksattan gafletleri ve cehilleri dolayısıyla bazı insanlar, Kur’an hakkında çok şek ve şüphelere maruz kalmışlardır. O şek ve şüphelerin menşei üç emirdir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Diyorlar ki: Kur’an’da “müteşabihat ve müşkülat” denilen, hakiki manaları anlaşılmayan bazı şeylerin bulunması, i’cazına münafîdir. Zira Kur’an’ın i’cazı, belâgat üzerine müessestir; belâgat da ancak ifadenin zuhur ve vuzuhuna mebnidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Diyorlar ki: Yaratılışa ait meseleler, mübhem ve mutlak bırakılmıştır. Ve keza kâinata dair fünundan pek az bahsedilmiştir. Bu ise talim ve irşad mesleğine münafîdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Diyorlar ki: Kur’an’ın bazı âyetleri zahiren aklî delillere muhaliftir. Bundan, o âyetlerin hilaf-ı vaki oldukları zihne geliyor. Bu ise Kur’an’ın sıdkına muhaliftir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O heriflerin zu’mlarınca Kur’an’a bir nakîse ve şek ve şüphelere sebep addettikleri şu üç emir, Kur’an-ı Kerîm’e bir nakîse teşkil etmez. Ancak Kur’an’ın i’cazını bir kat daha ispat etmeye ve irşad hususunda Kur’an’ın en beliğ bir ifade ile en yüksek bir üslubu ihtiyar etmesine sadık şahit ve kat’î delildir. Demek kabahat, onların fehimlerindedir, hâşâ Kur’an-ı Kerîm’de değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلًا صَحٖيحًا § وَاٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّقٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şairin dediği gibi fehimleri hasta olduğundan, sağlam sözleri ta’yib ediyorlar veya ayı gibi elleri üzüm salkımına yetişemediğinden, ekşidir diyorlar. Bunların da fehimleri Kur’an’ın o yüksek i’cazına yetişemediğinden, ta’yib ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerîm’de müteşabihat vardır dedikleri birinci şüphelerine cevap:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Kur’an-ı Kerîm, umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev-i beşerdir. Nev-i beşerin ekserisi avamdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tabidir. Yani umumî irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahâzâ avama yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar. Aksi halde avam, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza avam-ı nâs, ülfet ettikleri üsluplardan ve ifadelerin çeşitlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maânî ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatleri ve akliyatı fehmedemezler. Ancak o yüksek hakaikin, onların ülfet ettikleri ifadelerle anlatılması lâzımdır. Fakat Kur’an’ın böyle ifadelerinin hakikat olduğuna itikad etmemelidirler ki cismiyet ve cihetiyet gibi muhal şeylere zâhib olmasınlar. Ancak o gibi ifadelere, hakaike geçmek için bir vesile nazarıyla bakılmalıdır. Mesela, Cenab-ı Hakk’ın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki اِنَّ اللّٰهَ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى da kinaye tarîkı ihtiyar edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hissiyatı bu merkezde olan avam-ı nâsa yapılan irşadlarda, belâgat ve irşadın iktizasınca, avamın fehimlerine müraat, hissiyatına ihtiram, fikirlerine ve akıllarına göre yürümek lâzımdır. Nasıl ki bir çocukla konuşan, kendisini çocuklaştırır ve çocuklar gibi çat pat ederek konuşur ki çocuk anlayabilsin. Avam-ı nâsın fehimlerine göre ifade edilen Kur’an-ı Kerîm’in ince hakikatleri اَلتَّنَزُّلَاتُ الْاِلٰهِيَّةُ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ ile anılmaktadır. Yani insanların fehimlerine göre Cenab-ı Hakk’ın hitabatında yaptığı bu tenezzülat-ı İlahiye, insanların zihinlerini hakaikten tenfir edip kaçırtmamak için İlahî bir okşamadır. Bunun için müteşabihat denilen Kur’an-ı Kerîm’in üslupları, hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için avam-ı nâsın gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür. Bu sırra binaendir ki bülega, büyük bir ölçüde ince hakikatleri tasavvur ve dağınık manaları tasvir ve ifade için istiare ve teşbihlere müracaat ediyorlar. Müteşabihat dahi ince ve müşkül istiarelerin bir kısmıdır. Zira müteşabihat, ince hakikatlere suretlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’da müşkülat vardır dedikleri birinci şüphenin ikinci kısmına cevap:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşkâl dedikleri şey ya üslubun pek yüksek ve muhtasar olmasıyla mananın çok derin ve inceliğinden ileri gelir, Kur’an’ın müşkülatı bu kabîldendir. Veya ibarede karışık ve düğümlü noktaların bulunmasından neş’et eder; Kur’an-ı Kerîm, bu kısım müşkülattan müberra ve münezzehtir. Acaba cumhurun zihninden uzak ve pek derin hakikatleri kolay ve kısa bir suretle avam-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmak ayn-ı belâgat değil midir? Belâgat, mukteza-yı hali müraattan ibaret değil midir? Hey gözlerin kör olsun herif!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yaradılışta ve maddiyata dair meselelerde Kur’an mübhem geçmiştir dedikleri ikinci şüphelerine cevap:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şöyle ki: Şecere-i âlemde, meylü’l-istikmal vardır. Yani kâinatın, bir ağaç gibi bütün zerratı ve eczası kemale meyleder ve kemale doğru yürümektedirler. O umumî meylü’l-istikmalden ayrı olarak, insanda da meylü’t-terakki vardır. Bu meylü’t-terakki çekirdek gibidir, neşv ü neması pek çok tecrübeler vasıtasıyla olur ve çok fikirlerin mahsulü olan neticelerin içtimaıyla teşekkül ve tevessü etmekle fünunu intac eder. Bu fünun da mürettebedir. Yani her ikinci fen, birincisinin neticesidir. Birincisi olmasa o olamaz. Birincisinin ona mukaddime ve ulûm-u mütearife hükmünde olması şarttır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buna binaen bundan on asır evvel gelen insanlara fünun-u hazırayı ders vermek veya garib meselelerden bahsetmek; onların zihinlerini şaşırtmaktan ve o insanları safsatalara atmaktan gayrı bir fayda vermezdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, Kur’an-ı Kerîm “Ey insanlar! Şemsin sükûnuna, arzın hareketine (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Hasta halimde, nevm ile yakaza arasında ihtar edilen bir nüktedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şemsin yerinde mevlevîvari yaptığı semavî hareketi, kuvve-i cazibeyi tevlid etmek içindir. Kuvve-i cazibe de manzume-i şemsiye ile anılan güneşe bağlı yıldızları düşmek tehlikesinden kurtarmak içindir. Demek, şemsin mihverinde dairevari cereyan ve hareketi olmasa yıldızlar düşerler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhterem müellif, diğer bir risalesinde şöyle diyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet güneş bir meyvedardır, silkinir tâ düşmesin seyyar olan yemişleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer sükûnuyla sükûnet eylese cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczupları.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mütercim&amp;lt;/ref&amp;gt;) ve bir katre su içinde binlerce hayvanatın bulunduğuna dikkat ediniz ki azamet-i İlahiyeyi anlayasınız.” demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını tekzibe sevk etmiş olurdu. Çünkü hiss-i zahirîye muhaliftir. Maahâzâ on asırdan beri gelip geçen insanları şaşırtmak, yalnız fünun-u cedidenin zuhurundan sonra gelen insanları memnun etmek, makam-ı irşada muhalif olduğu gibi ruh-u belâgatla da kabil-i telif değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: “Keşfiyat-ı fenniye ve fünun-u hazıra eski insanlara meçhul ve gayr-ı me’luf olduğundan, onları onlara ders vermek hatadır.” diyorsun. Bilhassa âhirete ait ahval gibi müstakbeldeki nazariyat da böyle değil midir? Onlar da bize meçhul ve gayr-ı me’lufturlar. Onlardan bahsetmek ne için hata olmuyor?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Müstakbeldeki nazariyat, bilhassa âhirete ait ahvale hiçbir cihetle hiss-i zahirî taalluk etmemiştir ki o hissin hilafını söylemek şaşırtma olsun. Binaenaleyh o gibi şeyler, daire-i imkândadırlar. Öyle ise onlara itikad ve onlar ile itminan peyda etmek mümkündür. Öyle ise o gibi şeylerin hakk-ı sarîhi, onları tasrih etmektir. Lâkin keşfiyat-ı fenniye; eski insanlara göre, imkân ve ihtimal dairesinden çıkıp muhal ve imtina derecesine girmişlerdir. Çünkü gözleriyle gördükleri şeyler, onlarca bedahet derecesine girmekle, onun hilafı onlarca muhaldir. Öyle ise onların hissiyatına hürmeten, o gibi meselelerde belâgatın iktizası, ibham ve ıtlaktır ki onlara bir şaşırtma olmasın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat Kur’an-ı Kerîm, irşadını noksan bırakmamıştır. Bu zamanın fencilerini de istifadeden mahrum etmemek üzere, çok karine ve emarelerin vaz’ıyla, hakikatlere işaretler yapmıştır. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Mu’cizat-ı Kur’aniye risale-i nuriyesi tamamıyla bu hakikati ispat etmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mütercim&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey insafsız! Seni insafa davet ediyorum. Bir kere كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰى قَدَرِ عُقُولِهِمْ olan meşhur düsturu nazara almakla, zamanlarıyla muhitlerinin müsaadesizliğini düşünerek, telahuk eden binlerce efkârın neticelerinden doğan şu keşfiyat-ı fenniyeyi o zamanlardaki insanların kafa mideleri alıp hazmedemediklerine dikkat edersen anlayacaksın ki Kur’an-ı Kerîm’in o gibi meselelerde ihtiyar ettiği ibham ve ıtlak yolu, ayn-ı belâgat olduğu gibi yüksek i’cazını da ispata aşikâr bir delil olduğunu gözün kör değilse göreceksin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’da delail-i akliyeye ve fennin keşfiyatına muhalif bazı âyetler vardır dedikleri üçüncü şüphelerine cevap:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerîm’de takip edilen maksad-ı aslî; ispat-ı Sâni’, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet esaslarına cumhur-u nâsı irşad ve îsal etmektir. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerîm’in kâinattan yaptığı bahis tebeîdir, kasdî değildir. Yani ligayrihîdir, lizatihî değildir. Yani Kur’an-ı Kerîm Cenab-ı Hakk’ın vücud, vahdet ve azametine istidlal suretiyle kâinattan bahsetmiştir. Yoksa kâinatın bizzat keyfiyetini izah etmek için değildir. Çünkü Kur’an-ı Kerîm coğrafya, kozmoğrafya gibi kasden kâinatın keyfiyetinden mana-yı ismiyle bahseden bir fen, bir kitap değildir. Ancak kâinat sahifesinde yazılan sanat-ı İlahiyenin nakışları ve yaratılan kudretin mu’cizeleri ve kozmoğrafyacıları hayrette bırakan nizam ve intizamla, mana-yı harfiyle Sâni’ ve Nazzam-ı Hakiki’ye istidlal keyfiyetini öğretmek için nâzil olan bir kitaptır. Binaenaleyh sanat, kasd, nizam kâinatın her zerresinde bulunur, matlub hasıl olur. Teşekkülü nasıl olursa olsun, bizim matlubumuza taalluku yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fe-binâen alâ zâlik mademki Kur’an’ın kâinattan bahsi istidlal içindir ve delilin de müddeadan evvel malûm olması şarttır ve delilin muhataplarca vuzuhu müstahsendir; bazı âyetlerin onların hissiyatına ve edebî malûmatlarına imale etmesi ve benzetmesi, mukteza-yı belâgat ve irşad olmaz mı? Fakat bu âyetlerin, hissiyatlarına imale etmesi meselesi, o hissiyata kasden delâlet etmek için değildir. Ancak kinaye kabîlinden o hissiyatı okşamak içindir. Maahâzâ hakikate ehl-i tahkiki îsal için karine ve emareler vaz’edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, eğer Kur’an-ı Kerîm, makam-ı istidlalde şöylece demiş olsa idi ki: “Ey insanlar! Güneşin zahirî hareketiyle hakiki sükûnuna ve arzın zahirî sükûnuyla hakiki hareketine ve yıldızlar arasında cazibe-i umumiyenin garibelerine ve elektriğin acibelerine ve yetmiş unsur arasında hasıl olan imtizacata ve bir avuç su içinde binler mikrobun bulunmasına dikkat ediniz ki bu gibi hârika şeylerden Cenab-ı Hakk’ın her şeye kādir olduğunu anlayasınız.” deseydi; delil, müddeadan binlerce derece daha hafî, daha müşkül olurdu. Halbuki delilin müddeadan daha hafî olması, makam-ı istidlale uymaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maahâzâ onların hissiyatına imale edilen âyetler kinaye kabîlinden olup ifade ettikleri zahirî manaları sıdk veya kizbe medar olamaz. Evet, görmüyor musun قَالَ deki ا hiffeti ifade ediyor. Aslı و olsun ى olsun, ne olursa olsun bize taalluk etmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Mademki Kur’an, bütün zamanlardaki bütün insanlara nâzil olmuştur, şu şüphe addettikleri umûr-u selâse Kur’an’a nakîse değil, Kur’an’ın yüksek i’cazına delillerdir. Evet, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ı talim eden Cenab-ı Hakk’a kasem ederim ki o Beşîr ve Nezîr’in (asm) basar ve basîreti, hakikati hayalden tefrik edememekten münezzehtir, celildir, celîdir veya insanları kandırarak mağlatalara düşürtmekten meslek-i âlîleri ganidir, âlîdir, temizdir, tahirdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
YEDİNCİ MESELE: Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın izhar ettiği mahsûs ve zahirî ve insanlarca meşhur ve malûm olan hârika ve mu’cizelerinin ekserisi, tarih ve siyer kitaplarında mezkûrdur ve aynı zamanda, muhakkikîn-i ulema tarafından izah ve beyan edilmişlerdir. Binaenaleyh tafsilatını o kitaplara havale ile yalnız o hârikaların nevilerini icmalen izah edeceğiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın zahirî hârikalarının her birisi âhâdî olup mütevatir değilse de o âhâdîlerin heyet-i mecmuası ve çok nevileri, mütevatir-i bi’l-manadır. Yani lafız ve ibareleri mütevatir değilse de manaları çok insanlar tarafından nakledilmiştir. O hârikaların nevileri üçtür:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: “İrhasat” ile anılmaktadır ki Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın nübüvvetinden evvel zuhur eden hârikalardır. Mecusi milletinin taptığı ateşin sönmesi, Sava Denizi’nin sularının çekilmesi, Kisra Sarayı’nın yıkılması ve gaibden yapılan tebşirler gibi şeylerdir. Sanki o hazretin (asm) zaman-ı veladeti, hassas ve keramet sahibi imiş gibi o zatın kudum ve gelmesini şu gibi hâdiseler ile tebşiratta bulunmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nevi: İhbarat-ı gaybiyedir ki bilâhare vukua gelecek pek çok garib şeylerden bahsetmiştir. Ezcümle, Kisra ve Kayser’in definelerinin İslâm eline geçmesi, Rumların mağlup edilmesi, Mekke’nin fethi, Kostantiniye’nin alınması gibi hâdisattan haber vermiştir. Sanki o zatın cesedinden tecerrüd eden ruhu, zaman ve mekânın kayıtlarını kırarak istikbalin her tarafına uçup gezmiş ve gördüğü vukuatı söylemiştir ve söylediği gibi de vukua gelmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nevi: Hissî hârikalardır ki muaraza zamanlarında kendisinden talep edilen mu’cizelerdir. Taşın konuşması, ağacın yürümesi, ayın iki parçaya bölünmesi, parmaklarından su akması gibi… Tefsir-i Keşşaf’ın müellifi Zemahşerî’nin dediğine göre, o hazretin bu nevi hârikaları bine bâliğ olmuştur. Ve bir kısmı da mütevatir-i bi’l-manadır. Hattâ Kur’an’ı inkâr edenlerden bir kısmı, inşikak-ı kamer manasında tasarruf etmemişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: İnşikak-ı kamer bütün insanlarca kesb-i şöhret etmesi lâzım bir mu’cize iken âlemce o kadar şöhret bulmamıştır. Esbabı nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Matla’ların ihtilafı ve havanın bulutlu olmasının ihtimali ve o zamanda rasathanelerin bulunmaması ve vaktin uyku gibi gaflet zamanı olması ve inşikakın âni olması gibi esbabdan dolayı, herkesçe o vak’anın görünmesi ve malûm olması lâzım gelmez. Maahâzâ Hicaz matlaıyla matla’ları bir olan yerlerde, o gece yollarda bulunan kervan ve kafilelerden naklen, inşikakın vukua geldiği hakkında çok rivayetler vardır. (*&amp;lt;ref&amp;gt;iicaz_murekkeb&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Diyarbakır’da Van Valisi Cevdet Bey’in evinde 19 Şubat 1330 tarihinde Cuma gecesi bu tefsirin ilk Arabî nüshasını tebyiz ederken şu şekl-i garib, tevafukan vaki olmuştur. Ve o gece vukua gelen Bitlis’in sukutuyla müellif Bedîüzzaman’ın esaretine rast gelir. Sanki şu şekl-i garibin, şu mu’cizeler ve hârikalar bahsinde o gece husule gelmesi, müellifin Ruslara esir düştüğüne ve beraberinde bulunan bazı talebelerinin şehit olarak kanlarının dökülmesine hârika bir işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said’in küçük kardeşi, yirmi senelik talebesi Abdülmecid&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bu nakış, başı kesilmiş bir yılanın kuyruğunu müellif Bedîüzzaman’a sarmış olduğuna ve müellifin yaralı olarak otuz saat ölüme muntazıran su arkının içinde kaldığı yere benziyor ve o vaziyeti andırıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eski Said’in ehemmiyetli talebesi Hamza&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü nevi mu’cizelerin reisi ve en büyüğü, Kur’an-ı Azîmüşşan’dır ki yedi vecihle mu’cize olduğuna mezkûr âyetle işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Şu meseleleri az çok fehmettin. Şimdi bu âyetin mâkabliyle olan cihet-i irtibatına bakalım:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, İbn-i Abbas’ın (ra) يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا âyetindeki “ibadet”i tevhidle tefsir ettiğine nazaran, evvelki âyet ispat-ı tevhid hakkındadır, bu âyet de ispat-ı nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet-i Muhammediye (asm) ise tevhidin en büyük bir delilidir. Demek ki bu iki âyet arasında cihet-i irtibat, aralarındaki dâlliyet ve medlûliyet alâkasıdır. Yani biri delil, diğeri medlûldür. Nübüvvetin ispatı ancak mu’cizeler ile olur. En büyük mu’cizesi ise Kur’an-ı Kerîm’dir. Evet, Kur’an’ın mu’cize olduğu, âlem-i İslâmca kabul ve tasdik edilmiş bir hakikattir. Amma muhakkikîn-i ulema tarafından, Kur’an’ın vücuh-u i’cazı hakkında ihtilaf vaki olmuştur. Yani i’cazını intac eden cihetler çoktur. Her bir muhakkik, bir ciheti tercih ve ihtiyar etmiştir; aralarında muhalefet, müsademe yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İ’cazın vecihleri:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Gaibden, istikbalden haber vermesi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Âyetlerinde tenakuz, tehalüf, hata bulunmaması.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Nazım ile nesir arasında, ediblerce gayr-ı malûm bir üslubu ihtiyar etmesi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Okur yazar olmayan bir zattan sudûr etmesi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Tâkat-i beşeriye fevkinde ulûm ve hakaiki ihata etmesi gibi pek çok şeylerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Lâkin i’cazının en yüksek vechi, nazmındaki belâgattan doğmuştur. Evet, Kur’an’ın bu nevi i’cazı, beşerin tâkatinden hariç bir derecededir. Bu hakikati tafsilen anlayıp kanaat hasıl etmek isteyen, bu tefsiri ve emsali eserleri ve “Yirmi Beşinci Söz”ü zeylleriyle beraber mütalaa etsin. Fakat icmalî bir malûmatı elde etmek isteyenler de belâgatın imamları bulunan Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkakî, Cahız’ın bu kısım i’caz hakkında –üç tarîk ile– beyan ettikleri malûmattan, miktar-ı kâfi malûmat elde edebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Tarîk: Arap kavmi maarifsiz, bedevî bir millet idi. Muhitleri de onlar gibi bedevî bir muhit idi. Divanları şiir idi. Yani medar-ı iftihar olan hallerini, şiir ile kayıt ve muhafaza ederlerdi. İlimleri belâgat idi. Medar-ı iftiharları fesahat idi. Sair kavimlerden fazla bir zekâya mâlik idiler. Başka insanlara nisbeten cevval fikirleri vardı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Arap kavmi böyle bir vaziyette iken ve zihinleri de bahar çiçekleri gibi yeni yeni açılmaya başlarken, birdenbire Kur’an-ı Azîmüşşan yüksek belâgatıyla, hârika fesahatiyle mele-i a’lâdan yeryüzüne indi. Arapların medar-ı iftiharları ve timsal-i belâgatları olan ve bilhassa Kâbe duvarında teşhir edilmek üzere altın suyu ile yazılmış “Muallakat-ı Seb’a” unvanıyla anılan en meşhur ediblerin en beliğ ve en fasih eserlerini iftihar listesinden sildirtti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maahâzâ Hazret-i Muhammed (asm) Kur’an’la muarazaya ve Kur’an’a bir nazire yapılmasına onları şiddetle davet etmekten geri durmuyordu. Damarlarına dokunduruyordu, techil ve terzil ediyordu. O hazretin yaptığı böyle şiddetli hücumlara karşı, o ümera-i belâgat ve hükkâm-ı fesahat unvanıyla anılan Arap edibleri, bir kelime ile dahi mukabelede bulunamadılar. Halbuki kibir ve azametleri, enaniyetleri ve göklere kadar çıkan gururları iktizasınca, gece gündüz çalışıp Kur’an’a bir nazire yapmalı idiler ki âleme karşı rezil ü rüsva olmasınlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek, bu meselenin uhdesinden gelemediklerinden yani Kur’an’ın bir benzerini yapmaktan âciz kaldıklarından, sükûta mecbur olmuşlardır. İşte onların bu ıztırarî sükûtları aczlerini meydana çıkardı. Ve bunların aczlerinden de i’caz-ı Kur’an’ın güneşi tulû etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Tarîk: Kelâmların hâsiyetlerini, kıymetlerini, meziyetlerini bilip altınlarını bakırından tefrik eden bütün ehl-i tahkikten, tetkikten, tenkitten, dost ve düşmanlar tarafından Kur’an-ı Kerîm sure sure, âyet âyet, kelime kelime mihenk taşına vurularak, altından maada bir bakır eseri görülmemiştir. Bu ağır imtihandan sonra, Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ihtiva ettiği mezaya, letaif, hakaikin hiçbir beşer kelâmında bulunmadığına şehadet etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onların sıdk-ı şehadetleri şöylece ispat edilebilir: Kur’an’ın insan âleminde yaptığı büyük inkılab ve tebeddül; ve şark ve garbı içine alan tesis ettiği din, diyanet; ve zamanın geçmesiyle gençlik ve şebabiyetini ve tekerrür ettikçe halâvetini muhafaza etmesi gibi hârika halleri اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحٰى âyetini okuyup ilan ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Tarîk: Belâgat imamlarından meşhur Cahız’ın tahkikatına göre: Arap edib ve beliğlerinin Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın davasını kalem ile iptal etmeye, tarife gelmez derecede ihtiyaçları vardı. Ve o hazrete karşı olan kin, adâvet ve inatlarıyla beraber; en kolay en yakın en selim olan kalem ve yazı ile muarazayı terk ve en uzun, en müşkül, en tehlikeli ve şüpheli seyf ve harp ile mukabeleye mecburen iltica ettiler. Suret-i kat’iyede bundan anlaşıldı ki Kur’an’ın benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır. Zira her iki yolun arasındaki farkı bilmeyenlerden değildiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh birinci yol iptal-i dava için daha müsait iken onu terk edip hem malları hem canları tehlikeye atan başka bir yola sülûk eden ya sefihtir –halbuki Müslüman olduktan sonra siyaset-i âlemi eline alanlara sefih denilemez– veya birinci yola sülûktan kendilerini âciz görmüşlerdir. Onun için kalem yerine seyfe müracaat etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kur’an’a bir nazire yapmak mümkinattan imiş fakat nasılsa yapılmamıştır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Mümkinattan olmuş olsaydı damarlarına dokundurulanlar, behemehal muarazayı arzu ederlerdi. Ve muaraza arzusunda bulunmuş olsaydılar muaraza yapacaklardı. Çünkü iptal-i dava için muarazaya ihtiyaçları pek şedit idi. Muaraza etmiş olsaydılar gizli kalmazdı, tezahür ederdi. Çünkü tezahürüne rağbet çok olduğu gibi esbab dahi çok idi. Tezahür etseydi âlemde şöhret bulurdu. Şöhret bulmuş olsaydı Müseylime’nin hezeyanları gibi behemehal tarihte bulunacaktı. Mademki tarihte bulunmamıştır, demek yapılmamıştır. Madem yapılmamıştır, demek Kur’an mu’cizedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Müseylime füseha-i Arap’tan olduğu halde, sözleri ne için âleme maskara olmuştur?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Çünkü onun sözleri, bin derece fevkinde bulunan sözlere karşı mukabeleye çıktığından çirkin ve gülünç olmuştur. Evet güzel bir adam, Hazret-i Yusuf (as) ile beraber güzellik imtihanına girerse elbette çirkin ve gülünç olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kur’an-ı Kerîm hakkında şek ve şüpheleri olanlar, Kur’an’ın bazı terkip ve kelimeleri güya nahiv ilminin kaidelerine muhalefet etmiş gibi şüphe îka etmişlerdir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Bu gibi heriflerin, ilm-i nahvin kaidelerinden haberleri yoktur. Sekkakî’nin dediği gibi; efsah-ı füseha olan Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, Kur’an-ı Kerîm’i uzun uzun zamanlarda tekrar be-tekrar okuduğu halde o hataların farkında olmamış da bu cahil herifler mi farkında olmuşlardır? Bu, hangi akla girer ve hangi kafaya sığar? Sekkakî “Miftah”ının sonunda, bu gibi cahilleri iyi taşlamıştır. Evet, bir şairin dediği gibi لَوْ كُلُّ كَلْبٍ عَوٰى اَلْقَمْتَهُ حَجَرًا § لَمْ يَبْقَ فٖى هٰذِهِ الْكُرَةِ اَحْجَارُ her üren kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyeti mâkabliyle rabteden ikinci vecih ise: Evvelki âyet vaktâ ki ibadeti emretti, sanki “İbadetin keyfiyeti nasıldır?” diye sâmi’in zihnine bir sual geldi. “Kur’an’ın talim ettiği gibi.” diye cevap verildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tekrar, “Kur’an’ın Allah’ın kelâmı olduğunu nasıl bileceğiz?” diye ikinci bir suale daha kapı açıldı. Bu suale cevaben وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا âyetiyle cevap verildi. Demek, her iki âyetin arasındaki cihet-i irtibat, bir sual-cevap ve bir alışveriştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin arasına girelim, bakalım, aralarında ne gibi münasebetler vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا cümlesi, mukadder bir suale cevaptır. Çünkü Kur’an, evvelki âyette ibadeti emrettiği vakit “Acaba ibadete olan bu emrin Allah’ın emri olup olmadığını nasıl anlayacağız ki imtisal edelim?” diye bir sual sâmi’in hatırına geldi. Bu suale cevaben denildi ki: “Eğer Kur’an’ın ve dolayısıyla bu emrin Allah’ın emri olduğunda şüpheniz varsa kendinizi tecrübe ediniz ve şüphenizi izale ediniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve eyzan vaktâ ki Kur’an, surenin evvelinde لَا رَيْبَ فٖيهِ هُدًى لِلْمُتَّقٖينَ cümlesiyle kendisini sena etti, sonra mü’minlerin medhine, sonra kâfir ve münafıkların zemmine intikal etti, sonra ibadet ve tevhidi emrettikten sonra surenin başına dönerek لَا رَيْبَ فٖيهِ cümlesini tekiden وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ … الخ cümlesini zikretti. Yani “Kur’an, şek ve şüphelere mahal değildir. Sizin şüpheleriniz ancak kalplerinizin hastalığından ve tabiatınızın sekametinden neş’et ediyor.” Evet gözleri hasta olan, güneşin ziyasını inkâr eder; ağzı acı olan, tatlı suya acı der.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ : Yani “Kur’an’ın mislinden bir sure getiriniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Bu cümleyi وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ cümlesiyle bağlayan اِنْ edat-ı şarttır. Şart edatları daima –hararetle ateş gibi– biri sebep, diğeri müsebbeb iki cümleye dâhil olurlar. İlm-i nahivce birisine fiilü’ş-şart, ikincisine cezaü’ş-şart denir. Bu iki cümle arasında, hararetle ateş arasında olduğu gibi “lüzum” lâzımdır. Halbuki bu iki cümle arasında lüzum görünmüyor. Binaenaleyh âyetin ihtisarı dolayısıyla ortadan kaldırılan cümlelere müracaat lâzımdır. Mukadder cümleler ise تَشَبَّثُوا ، وَجَبَ التَّشَبُّثُ ، تَعَلَّمُوا ، جَرِّبُوا emirleridir. Bunlar sıra ile ikincisi birincisine lâzımdır. Yani ityan (delil getirmek) tecrübeye lâzımdır; tecrübe taallüme, taallüm vücub-u teşebbüse, vücub-u teşebbüs de teşebbüse, teşebbüs de raybe lâzımdır. Demek bu kadar lüzumların takdiri lâzımdır ki “Kur’an’ın bir mislini getiriniz.” ile “Kur’an’da şüpheniz varsa…” arasında lüzum tezahür edebilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ : Bu cümlenin, üç vecihle mâkabliyle irtibatı vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Vecih: “Kur’an’a muaraza etmekten zahir olan aczimiz, bütün insanların aczini istilzam etmez. Biz yapamadık amma başkaları yapabilirler.” diye zihinlerine gelen vesveseyi def’etmek için Kur’an-ı Kerîm bu âyetin lisanıyla “Büyüklerinizi, reislerinizi de çağırınız, size yardım etsinler.” diye onları ilzam etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Vecih: “Eğer biz muaraza teşebbüsünde bulunsak bizi destekleyen, müdafaa eden yoktur.” diye ileri sürdükleri zu’mlarını da reddetmiştir ki “Herhangi bir meslek olursa olsun, mutaassıpları çoktur. Muaraza ettiğiniz takdirde, sizi müdafaa eden çok olur.” diye onları iskât etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Vecih: Kur’an-ı Kerîm sanki onlara istihzaen diyor ki: “Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, bütün insanlara nübüvvetini tasdik ettirmek için Allah’ından yardım istedi. Allah’ı da Kur’an’ına sikke-i i’cazı basarak pek çok insanlara tasdik ettirdi. Sizin âlihelerinizden bir faydanız varsa siz de onları çağırınız, size yardım etsinler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا : Yani “Tecrübeden sonra bakınız. Muarazaya kādir olmadığınız takdirde, acziniz zahir olur ve muarazayı da yapmış olmazsınız.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَلَنْ تَفْعَلُوا : Yani “Mazide yapamadığınız gibi bundan sonra da kat’iyetle yapamayacaksınız.” Binaenaleyh “Bizim mazide yapamamamız, istikbalde beşerin yapamamasını istilzam etmez.” diye izhar ettikleri o bahaneyi de لَنْ تَفْعَلُوا ile def’etmiştir. Ve aynı zamanda üç vecihle i’caza işaret yapmıştır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Vecih: Gaibden haber vermiştir ve ihbar ettiği gibi de muaraza vaki olmamıştır. Bakınız milyonlarca Arabî kitap vardır ve bütün müellifler, dost olsun düşman olsun, Kur’an’ın üslubunu taklit etmeye fevkalâde müştak oldukları halde hiçbir müellif, hiçbir kitabında Kur’an-ı Kerîm’in üslubunu taklit etmeye muvaffak olamamıştır. Sanki Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan نَوْعٌ مُنْحَصِرٌ فِى الشَّخْصِ yani bir şahısta inhisar etmiş bir nevidir. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerîm ya bütün kitapların altındadır –bu gülünç bir sözdür– veya bütün kitapların fevkinde, fevka’l-küll bir nadiredir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Vecih: Böyle büyük bir davada ve müşkül bir makamda, onların âsablarını tahrik, izzet-i nefislerini kırmak suretiyle “Yapamayacaksınız.” diye kat’iyetle verdiği hüküm; onun emin, mutmain, itimatlı olduğuna bir delildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Vecih: Sanki Kur’an-ı Kerîm diyor ki: “Sizler fesahatin ümerası ve herkesten ziyade fesahate muhtaç olduğunuz halde, muarazaya kādir olamadınız. Beşer de Kur’an’ın muarazasına kādir olamaz.” Ve keza Kur’an’ın neticesi olan İslâmiyet’e bir nazirenin yapılmasına zaman-ı mazi kādir olmadığı gibi istikbal zamanı da onun mislinden âciz kalacağına bir işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتٖى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani “Kâfirlere hazırlanan bir ateşten sakınınız ki odunu, insanlar ile taşlardır.” فَاتَّقُوا cümlesi اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümlesine cezaü’ş-şart olduğu cihetle, aralarında lüzumun bulunması lâzımdır. Halbuki muarazanın yapılmaması, ateşten sakınmayı istilzam etmez. Binaenaleyh ihtisar için ortadan kaldırılan cümlelere müracaat etmekle, bu lüzumu arayıp bulacağız. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Muarazanın yapılmamasından Kur’an’ın i’cazı lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Kur’an’ın i’cazından Allah’ın kelâmı olduğu lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Allah’ın kelâmı olduğundan emirlerine imtisal lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Emirlerine imtisalden ibadetin yapılması lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- İbadetin yapılması ateşe girmemeye vesiledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu cümlelerin arasında bulunan lüzumların silsilesinden فَاتَّقُوا ile اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا arasındaki o gizli lüzum tezahür eder. Ve bu yapılan îcaz ve ihtisardan, i’cazın bir şuâı meydana gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلَّتٖى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ : Kur’an-ı Kerîm, onları فَاتَّقُوا النَّارَ cümlesi ile tehdit ettikten sonra نَارْ kelimesinin bu cümle ile vasıflandırılmasıyla da o tehdidi tekid ve teşdid etmiştir. Zira odunu insanlar ile taşlar olan bir ateşin heybeti, dehşeti ve havfı daha şedittir. Ve keza bu cümle ile sanemlere ibadet yapanları zecir ve men’etmeye işaret yapılmıştır. Şöyle ki: “Ey insanlar! Allah’ın emirlerine imtisal etmeyip bilhassa taşlara ve camid şeylere ibadet yaparsanız, muhakkak biliniz ki tapanlar ile taptıkları şeyleri yiyip yutacak bir ateşe gireceksiniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ : Bu cümle فَاتَّقُوا ile اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümleleri arasındaki lüzumu izah eder ve kararlaştırır. Yani şu ateş azabı, Kur’an’a imtisal etmeyen kâfirlere hazırlanmıştır. Hem bu ateş, tufan vesair musibetler gibi iyi kötü bütün insanlara şâmil musibetlerden değildir. Ancak bu musibeti celbeden, küfürdür. Bu beladan kurtuluş çaresi ancak Kur’an-ı Kerîm’e imtisaldir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mazi sîgasıyla zikredilen اُعِدَّتْ kelimesi, cehennemin el-ân mahluk ve mevcud olup Ehl-i İtizal’in bilâhare vücuda geleceğine zehabları gibi olmadığına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Ateş unsuru, kâinatın bütün kısımlarını istila etmiş pek büyük bir unsurdur. Bir damar gibi kâinatın yaratılışından başlayarak her tarafa dal budak salıp gelen şu şecere-i nâriyeye nazar-ı hikmetle dikkat edilirse bu şecerenin başında yani sonunda büyük bir meyvenin bulunduğu anlaşılır. Evet, toprağın içinde büyük ve uzun bir damarı gören adam, o damarın başında kavun gibi bir meyvenin bulunduğunu zannetmesi gibi, âlemin her tarafında damarları bulunan şu şecere-i nâriyenin de cehennem gibi bir meyvesinin bulunduğuna bi’l-hads yani sürat-i intikal ile hükmedebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Cehennem şimdi mevcud olduğu takdirde, yeri nerededir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Biz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat el-ân cehennemin vücuduna itikad ediyoruz amma yerini tayin edemiyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Bazı hadîslerin zahirine göre cehennem, tahte’l-arzdır yani yerin altındadır. Ve keza bir hadîse nazaran, cehennem ateşinin dünya ateşinden iki yüz derece fazla harareti vardır. Bu noktaların izahı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Kürenin tahtı merkezinden ibarettir. Buna binaen arzın tahtı merkezidir. Nazariyat-ı hikemiyece sabit olduğu vecihle, arzın merkezinde harareti iki yüz bin dereceye bâliğ bir ateş vardır. Çünkü her otuz üç zira’ derinliğinde tahminen bir derece hararet artar. Buna binaen merkeze kadar iki yüz bin dereceli bir hararet meydana gelir. İşte bu nazariyeye, mezkûr hadîsin meali mutabık gelir. Buna binaen küre-i arzın merkezinde bulunan iki yüz bin derece hararetli bir ateş, cehenneme bir çekirdek hükmünde olup kıyamette kabuğu hükmünde bulunan tabaka-i türabiyeyi çatlatıp bütün dehşetiyle çıkar, tevessü etmeye başlar ve tam teçhizatıyla cehennem meydana gelir, denilebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bir hadîse nazaran “zemherir” namında, bürudet ile yakan bir ateş vardır. Bu hadîs de o nazariyeye mutabıktır. Zira merkez-i arzdan sathına kadar derece derece artan veya tenakus eden ateş, zemherir de dâhil olmak üzere ateşin bütün mertebelerine şâmildir. Hikmet-i tabiiyede takarrur ettiği gibi ateş bazen öyle bir dereceye gelir ki yakınında bulunan şeylerden hararetleri tamamen celb ve cezb etmekle, onları bürudet ile yakar ve suyu incimad ettirir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Mezkûr hadîse göre cehennem, arzın merkezindedir. Halbuki arz, cehenneme nisbeten bir yumurta kadardır. O kocaman cehennem, arzın karnında nasıl yerleşir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, âlem-i mülk yani âlem-i şehadet yani bu görmekte olduğumuz âleme göre cehennem, arzın içindedir diye cehennemi küçük gösteriyoruz. Amma âlem-i âhirete nazaran, cehennem öyle azamet peyda eder ki binlerce arzları içine alır, doymaz. Bu âlem-i şehadet, bir perde gibi onun tevessüüne mani olmuştur. Binaenaleyh arzın içindeki cehennemden maksat, cehennemin kalbi ve cehennemin çekirdeğidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza cehennemin arzın altında bulunması, arzın karnında veya arz ile muttasıl, yapışık olmasını istilzam etmez. Zira şems, kamer, yıldız, arz gibi küreler, hep şecere-i hilkatin meyveleridir. Malûmdur ki meyvenin altı, bütün dalların aralarına şümulü vardır. Binaenaleyh Allah’ın mülkü pek geniştir. Şecere-i hilkatin dalları da her tarafa uzanıp gitmiştir, cehennem nereye giderse yeri vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bir hadîse göre cehennem matvîdir, yani bükülmüştür, yani tam açık değildir. Demek cehennemin bir yumurta gibi arzın merkezinde mevcud ve bilâhare tezahür edeceği mümkinattandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Cehennemin şimdi mevcud olmadığına Mutezileleri sevk eden bu hadîs olsa gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Bu âyetin cümlelerini yoklayalım, bakalım; o zarflar nasıl sadeflerdir, içlerinde ne gibi cevherler vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا cümlesinin başındaki و harf-i atıftır. Malûm ya bir şeyin diğer bir şeye atfı, aralarında bir münasebetin bulunmasına mütevakkıftır. Halbuki اِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ ile يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا cümleleri arasında münasebet görünmüyor. Bunların aralarındaki münasebet ancak iki sual ve cevabın takdiriyle tezahür eder. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvelki âyette ibadete emredildiğinde “İbadet nasıldır?” diye vârid olan suale cevaben: “Kur’an’ın talim ettiği gibi.” denildi. “Kur’an Allah’ın kelâmı mıdır?” diye edilen ikinci suale cevaben وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ denildi. İşte her iki cümle arasında bu suretle münasebet tezahür eder ve harf-i atfın da muktezası yerine gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: اِنْ şek ve tereddüdü ifade eder. اِذَا ise cezm ve kat’iyete delâlet eder. Onların şek ve raybları, Kur’an hakkında kat’îdir. Binaenaleyh makamın iktizası hilafına اِنْ kelimesinin اِذَا kelimesine tercihen zikrinde ne gibi bir işaret vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, onların şek ve rayblarını izale edecek esbabın zuhurundan dolayı, o gibi şüphelerin vücuduna kat’iyetle hükmedilemiyeceğine ancak o şeklerin vücuduna yine şek ve şüphe ile hükmedilebileceğine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: اِنْ kelimesinin ifade ettiği şek ve tereddüt, üslubun iktizasına göredir. Hâşâ mütekellime ait değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ ile اِنِ ارْتَبْتُمْ cümleleri bir manayı ifade ettikleri ve ikinci cümle, birinci cümleden kısa olması üsluba daha uygun olduğu halde, birinci cümlenin ikinci cümleye tercihen zikri; onların rayblarının menşei, hasta tabiatlarıyla kötü vücudları olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Onlar rayblara zarf ve mahal oldukları halde, onları mazruf, raybı onlara zarf göstermek neye binaendir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, kalplerindeki raybın zulmeti bütün bedenlerine, kalıplarına intişar ve istila etmiş olduğundan, kendilerinin rayb içinde bulundukları sanılmakta olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nekre olarak رَيْبٍ kelimesinin zikri, tamim içindir. Yani hangi raybınız varsa cevap birdir, her bir raybınıza karşı mahsus bir cevap lâzım değildir. Hangi çareye başvurursanız, alacağınız cevap Kur’an’ın i’cazıdır. Evet, bir çeşme başında su içip tatlılığını anlayan bir adam, bütün o çeşmeden teşa’ub eden arkları tecrübe etmeye hakkı yoktur; zira menbaı birdir. Kezalik bir surenin muarazasından âciz kalan adamın, bütün Kur’an’ı tecrübeye hakkı yoktur. Çünkü kâtip birdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِمَّا daki مِنْ beyanı ifade ettiğinden فٖى شَىْءٍ kelimesinin takdirini ister. Takdir-i kelâm وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ فٖى شَىْءٍ مِمَّا نَزَّلْنَا olsa gerektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
نَزَّلْنَا tabirinden anlaşılır ki onların şüphelerinin menşei nüzul sıfatı olup kat’î cevapları da ispat-ı nüzuldür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tedricen yani âyet âyet, sure sure, hâdiselere göre nüzulü ifade eden tef’il babından نَزَّلْنَا kelimesinin, def’aten nüzule delâlet eden if’al babından اَنْزَلْنَا kelimesine tercihen zikredilmesi; onların davalarında “Ne için Kur’an def’aten nâzil olmamıştır?” diye delil getirdiklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَبْدِنَا : Abd lafzının nebi veya Muhammed (asm) lafızlarına cihet-i tercihi; abd tabiri, Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın azametine ve ibadetin ulüvv-ü derecesine işaret olduğu gibi اُعْبُدُوا emrini tekiddir ve Resul-i Ekrem hakkında vârid olan vehimleri def’etmektir ki o zat, bütün insanlardan ziyade ibadet yapmış ve Kur’an’ı okumuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاْتُوا : Bu emir taciz içindir. Yani emirden maksat, muhataptan bir şey talep değildir. Ancak başlarına vurmakla muarazaya, tecrübeye davet etmektir ki aczleri meydana çıksın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسُورَةٍ ilâ âhir… Bu tabirden anlaşılır ki onların ilzamları, aczleri son hadde bâliğ olmuştur. Zira dokuz dereceye bâliğ olan tahaddinin yani muarazaya davet etmenin tabirleri, tabakaları vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Yüksek nazmıyla, ihbarat-ı gaybiyesiyle, ihtiva ettiği ulûmu ve âlî hakaikiyle beraber tam bir Kur’an’ın mislini, ümmi bir şahıstan getiriniz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Eğer böylece mislini getirmek tâkatinizin fevkinde ise beliğ bir nazımla uydurma şeylerden olsun, getiriniz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Eğer buna da kudretiniz olmazsa on sure kadar bir mislini yapınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Bu da mümkün olmadı ise uzun bir surenin mislini yapınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Eğer bu da size kolay değilse kısa bir surenin misli olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- Eğer ümmi bir şahıstan imkân bulamadı iseniz âlim ve kâtip bir adamdan olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
7- Bu da olmadığı takdirde, birbirinize yardım etmek suretiyle yapınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
8- Buna da imkân bulunamadığı takdirde, bütün ins ve cinlerden yardım isteyiniz ve bütün efkârın neticelerinden istimdad ediniz. Neticeleri, tamamen yanınızda bulunan kütüb-ü Arabiyede mevcuddur. Bütün kütüb-ü Arabiye ile Kur’an arasında bir mukayese yapılırsa Kur’an mukayeseye gelmez. Çünkü hiçbirine benzemiyor. Öyle ise Kur’an ya hepsinden aşağıdır veya hepsinden yukarıdır. Birinci ihtimal bâtıl ve muhaldir. Öyle ise hepsinden yukarı, fevka’l-küll bir kitaptır. On üç asırdan beri misli vücuda gelmemiştir, bundan sonra da vücuda gelemeyecektir, vesselâm.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
9- “Bizim şahitlerimiz yoktur. Eğer muarazaya girişsek bizi destekleyecek kimse yoktur.” diye gösterdikleri o bahaneyi de def’etmek için “Şühedanıza da müsaade edilmiştir. Onları da çağırın, size yardım etsinler.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu tabakalara dikkat edilirse muarazanın şu mertebelerine işareten, Kur’an-ı Kerîm’in yaptığı îcaz ile gösterdiği i’caza bir şuâ görünür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Kur’an-ı Kerîm’den en kısa bir sureye muaraza etmekten beşerin aczi, mezkûr izahat ile sabit oldu. Amma i’cazın limmiyet ciheti kaldı. Yani beşerin aczini intac eden illet ve sebep nedir? Evet, Kur’an ile muaraza ve mübarezeye çıkan insanların kuvveti Cenab-ı Hak tarafından körleştirilerek, muarazayı yapabilecek kabiliyetten sukut ettirilmiştir. Fakat Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkakî gibi belâgat imamlarınca beşerin kuvveti Kur’an’ın yüksek üslup ve nazmına yetişemediğinden, aczi tezahür etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir de Sekkakî demiştir ki: “İ’caz zevkîdir, tarif ve tabir edilemez.” مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَدْرِ Yani fikri ile i’cazı zevk etmeyen, tarif ile vâkıf olamaz; bal gibidir. Lâkin Abdülkahir’in iltizam ettiği veche göre, i’cazı tarif ve tabir etmek mümkündür. Biz de bu vechi kabul ediyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: “Taife”, “necm”, “nevbet” kelimeleri “sure” kelimesinin vazifesini ifa edebilirler. “Sure” kelimesinin onlara tercihen zikrinde ne vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Onları şüphelerinin menşei ile ilzam ve boğmaktır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onları şüpheye düşürten, güya Kur’an’ın def’aten nâzil olmamasıdır. Demek Kur’an, def’aten nâzil olmuş olsaydı Allah’ın kelâmı olduğunda şüpheleri olmazdı. Lâkin parça parça nâzil olduğundan, şüphelerine bâis olmuştur ki “Bu, beşerin kelâmıdır, parça parça yapılışı kolaydır, biz de yapabiliriz.” diye şüpheye düştüler. Kur’an-ı Kerîm de onların kolay zannettikleri yolu, بِسُورَةٍ tabiriyle ihtar ve “Haydi mislini getiriniz de sizin kolay zannettiğiniz parça parça şeklinde olsun.” diye onları kolay addettikleri yolda boğmuştur. Ve keza Zemahşerî’nin beyanı vechiyle, Kur’an-ı Kerîm’in surelere taksim edilmiş bir şekilde nâzil olmasında çok faydalar vardır. Evet, çok garib letaifi hâvi olduğu için şu üslub-u garib ihtiyar edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنْ مِثْلِهٖ deki zamir ya Kur’an’a râcidir yani “Kur’an’ın mislini getiriniz.” veya Hazret-i Muhammed’e (asm) aittir. Yani “Bir sureyi o zatın (asm) misli olan ümmi bir şahıstan getiriniz.” Lâkin birinci ihtimale göre ibarenin hakkı مِثْلِ سُورَةٍ مِنْهُ iken iktizanın hilafına بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ denilmiştir. Bunun esbabı: Çünkü birinci ihtimalde, ikinci ihtimalin de mülahazası ve riayeti lâzımdır. Zira yalnız Kur’an’ın mislini getirmekle mesele bitmiş olmuyor. Ancak ümmi bir şahıstan getirilmesi lâzımdır ve muarazanın tamamiyetine şarttır. İşte bunun için hem مِنْ مِثْلِهٖ deki zamirin Kur’an’a râci olması lâzımdır hem ibarenin tebdili lâzımdır ki her iki ihtimal mer’î olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza muarazanın tamamiyeti, yalnız bir surenin mislini getirmekle olmuyor. Ancak Kur’an’ın tamamına misil olacak bir mecmudan, bir kitaptan alınan bir surenin mislini getirmek şart olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza nüzulde Kur’an’ın emsali olan kütüb-ü semaviyeye zihinleri çevirir ki aralarında yapılacak muvazene ile Kur’an’ın ulviyeti anlaşılsın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَادْعُوا Bu tabirin “istiane” veya “istimdad” kelimelerine cihet-i tercihi “davet” kelimesinin kullanış yerlerinden anlaşıldığı vechile; onları belalardan, zahmetlerden kurtarıp yardım edenler hazır bulunup yalnız çağırmaları lâzımdır, fazla bir zahmete ihtiyaç olmadığına işarettir. “İstiane” ve “istimdad” kelimeleri ise yardımcıların hazır bulunduklarına delâlet etmezler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
شُهَدَٓاءَ Bu tabir, üç manaya tatbik edilebilir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Büyük ediblerdir. Bu manaya göre, onların muaraza manasında “Bizim kuvvetimiz muarazaya kâfi değilse de büyük edib ve hocalarımızın muarazaya kudretleri vardır.” diye söyledikleri yalanı da Kur’an-ı Kerîm وَادْعُوا emriyle kesip atmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Muarazayı destekleyip şehadet edenlerdir. Bu ihtimale nazaran, onların “Biz muarazaya girişsek bizi destekleyen, şehadet eden yoktur.” diye gösterdikleri bahaneyi de Kur’an-ı Kerîm, müsaade vermek suretiyle “Haydi şahitlerinizi de çağırınız, sizi takviye etsinler.” diye o bahaneyi de yalana çıkartmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Âlihe manasınadır. Bu manaya nazaran, sanki Kur’an-ı Kerîm onlara karşı “Yahu bu kadar taptığınız ilahlarınız varken, böyle dar ve sıkıntılı bir vaktinizde ne için onlardan yardım istemiyorsunuz? Onları çağırınız ki bu muaraza belasından sizi kurtarsınlar.” diye bu cümle ile onlara tehekküm etmiş, yüzlerine gülmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
شُهَدَٓاءَكُمْ : İhtisası ifade eden şu izafe شُهَدَٓاءَ kelimesinin her üç manasına da bakar. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Mademki büyük edib ve hocalarınız vardır, tabiî aranızda irtibat, hürmet ve muhabbet vardır ve yanınızda hazır olup gaib de değillerdir. Eğer onların bu dehşetli muarazaya kudretleri olsaydı, herhalde yardım edeceklerdi. Demek onlar da sizler gibi âcizdirler, kusurlarına bakmayınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Muarazada sizleri destekleyecek, şehadet edecek her kim olursa olsun kabul ederiz, çağırınız. Amma onlar böyle bedihü’l-butlan bir davada yalan şehadete cesaret edemezler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Mabud ittihaz ettiğiniz âliheleriniz nasıl size yardım etmiyorlar? Onları da çağırınız bakalım. Fakat onlarda can yok, şuurları da olmadığı gibi hiçbir şeye de kādir değillerdir. Onları da mazur görünüz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنْ دُونِ اللّٰهِ : Yani “Allah’tan maada.” Bu kayıt, şühedanın birinci manasına göre tamimi ifade eder. Yani “Allah’tan maada, dünyada ne kadar erbab-ı fesahat varsa çağırınız.” Şühedanın ikinci manasına nazaran, aczlerine işarettir. Çünkü bir meselede âciz ve mağlup olan, yemin eder, şahitleri gösterir. Bu, âcizler için bir usûldür. Şühedanın üçüncü manasına göre, onların Resul-ü Ekrem ile muarazaları, âdeta şirk ile tevhid veya cemadat ile Hâlık-ı arz ve semavat arasında bir muaraza olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ : Bu cümle “Biz istersek Kur’an’ın mislini yaparız.” diye evvelce sarf ettikleri sözlerine işarettir. Ve keza onların yalancı olduklarına bir ta’rizdir. Yani “Sıdk erbabı değilsiniz ancak safsatacı adamlarsınız. Evet, siz hakkı talep ederken rayb, şüphe kuyusuna düşmediniz ancak rayb, şek ve şüphelere koşarken içine düşmüş kafasız adamlarsınız.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ cümlesinin cezaü’ş-şartı, mâkablinin hülâsasıdır. Takdir-i kelâm: اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ تَفْعَلُوا Yani “Sözünüzde sadık olsaydınız yapacaktınız.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ تَفْعَلُوا cümlesi, onların aleyhine bir kıyas-ı istisnaîyi tazammun etmiştir. O kıyasın suret-i teşekkülü: “Eğer sadık olsaydınız yapacaktınız lâkin yapamadınız, öyle ise sadık değilsiniz.” Fakat Kur’an-ı Kerîm, mukaddime-i istisnaiye yerinde yani “Lâkin yapamadığınız”a bedel فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا ilâ âhir… cümlesini, şekki ifade eden اِنْ ile söylemiştir. Bunun esbabı ise onların “Yapacağız.” diye ettikleri zannı bir derece okşamak içindir. Ve keza o kıyasın neticesi olan “Sadık değilsiniz.” yerine de o neticenin üçüncü derecede lâzımının illeti olan فَاتَّقُوا النَّارَ söylemiştir. Takdir-i kelâm: “Eğer sadık olsaydınız yapacaktınız, lâkin yapamadınız. Öyle ise sadık değilsiniz. Öyle ise hasmınız olan Resul-ü Ekrem sadıktır. Öyle ise Kur’an mu’cizdir. Öyle ise iman ve tasdikiniz lâzımdır ki ateşe düşmeyesiniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاتَّقُوا النَّارَ : Bu emr-i İlahî, onlara yapılan tehditleri dehşetlendiriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümlesindeki تَفْعَلُوا kelimesi, fiil-i muzaridir. Bu fiil zaman-ı hal ile istikbal arasında müşterektir. Huruf-u şartiyeden olan اِنْ zaman-ı halden istikbal dağlarına atıyor. Huruf-u câzimeden olan لَمْ istikbalden mazi derelerine fırlatıyor. Zavallı تَفْعَلُوا her iki edatın ellerinde top gibi oyuncak olmuştur. Bu edatların bu vaziyetleri zihinleri hem maziye hem istikbale gönderiyor ki maziyi süslendiren beliğ hitabeleri, altın ile yazılan muallakatları, Kur’an’ın yakınına bile gelemediklerini görsünler. O sahifeyi gördükten sonra, istikbal sahifesini de ona kıyas etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
تَفْعَلُوا nun تَاْتُوا kelimesine tercihinde, iki nükte vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birisi: Kur’an’ın i’cazı, onların aczindendir. Aczleri ise eserden olmayıp fiilden olduğuna işarettir. Yani aczlerinin menşei; Kur’an’ın misli değildir, o misli yapmaktandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi ise: İlm-i sarfta ف ع ل bütün fiillerin terazisi olduğu gibi; üsluplarda da uzun hikâyeleri, işleri, vakıaları, kıssaları bir lafız ile ifade eden bir fezlekedir. Sanki kinaye kabîlinden cümleleri tabir eden bir zamirdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَلَنْ تَفْعَلُوا daki لَنْ huruf-u nâsibeden olup dâhil olduğu fiili istikbale nakleder, müekked veya müebbed olarak istikbalde nefyeder. Demek bu cümlenin kaili, pek büyük bir itminan ve ciddiyet ile şek ve şüphe etmeyerek bu hükmü vermiştir. Bundan anlaşılır ki o zatın işlerinde hile yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: فَاتَّقُوا İttika ile tecennüb, ikisi de bir manayı ifade ederler. İttikanın tecennübe cihet-i tercihi nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet ittika, imana tabidir. Yani ittika, iman olduktan sonra husule gelir. Tecennübde bu tebaiyet yoktur. Binaenaleyh ittika kelimesi imanı andırır ve ittika lafzıyla, imana îma ve işaret edilebilir. Fakat tecennüb kelimesi bu işi göremez. Bunun içindir ki اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا nun hakiki cezası olan اٰمَنُوا nun yerinde تَجَنَّبُوا ya tercihen فَاتَّقُوا ihtiyar ve ikame edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلنَّارَ : Nârın اَلْ ile tarifi, nârın ma’hudiyet ve malûmiyetine işarettir. Çünkü enbiya-i izamdan işitilmek suretiyle, zihinlerde malûmiyeti takarrur etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: اَلَّتٖى esma-i mevsuledendir. “Sıla” dâhil olduğu cümlenin evvelce malûm olduğunu iktiza eder. Halbuki sılası olan وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ evvelce muhataplara malûm değilmiş?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ âyeti bu âyetten evvel nâzil olduğuna nazaran muhataplar ondan kesb-i malûmat ettiklerine binaen, burada اَلنَّارَ ile اَلَّتٖى arasında tavsif muamelesi yapılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ : Bu kayıtlardan maksat, tehdittir. Tehdidlerin tekid ve teşdid edildiğine binaen, burada اَلنَّاسُ kelimesiyle tekid edilmiştir; حِجَارَةٌ lafzıyla da teşdid ve tevbih edilmiştir. Şöyle ki: “Menfaat, necat ümidiyle taştan mamul, mabud ittihaz ettiğiniz sanemler, size tazip âleti yani sizi yandırıp yakan ateşe odun olmuşlardır. Zavallılar! Ne için bunu düşünmüyorsunuz?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ Cümlede makamın iktizası hilafına لَكُمْ yerine لِلْكَافِرٖينَ denilmesi neye binaendir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, Kur’an-ı Kerîm’in takip ettiği usûl, ale’l-ekser âyetlerin sonunda küllî kaideleri, fezlekeleri söylediğine göre Kur’an-ı Kerîm, onların cehennemlik olduklarını ispat eden delilin ikinci mukaddimesine işaret etmek üzere, ism-i zahiri zamir yerine, yani لِلْكَافِرٖينَ cümlesini لَكُمْ yerine ikame ile tamim yapmıştır. Takdir-i kelâm: اُعِدَّتْ لَكُمْ لِاَنَّكُمْ مِنَ الْكَافِرٖينَ وَالنَّارُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ Yani “Siz cehennemliksiniz zira kâfirlerdensiniz. Cehennem de kâfirler içindir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 21-22. âyetler|Bakara Suresi 21-22. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 25. âyet|Bakara Suresi 25. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_21-22._%C3%A2yetler&amp;diff=1698</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 21-22. âyetler</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_21-22._%C3%A2yetler&amp;diff=1698"/>
		<updated>2016-10-26T19:21:06Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 17-20. âyetler|Bakara Suresi 17-20. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 23-24. âyetler|Bakara Suresi 23-24. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذٖى خَلَقَكُمْ وَ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ۞ اَلَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَ اَنْتُمْ تَعْلَمُونَ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani “Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabb’inize ibadet ediniz ki takva mertebesine vâsıl olasınız. Ve yine Rabb’inize ibadet ediniz ki arzı size döşek, semayı binanıza dam yapmış ve semadan suları indirmiş ki sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve sair gıdaları çıkartsın. Öyle ise Allah’a misil ve şerik yapmayınız. Bilirsiniz ki Allah’tan başka mabud ve hâlıkınız yoktur.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mukaddime&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Akaidî ve imanî hükümleri, kavî ve sabit kılmakla meleke haline getiren ancak ibadettir. Evet, Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdanî ve aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse eserleri ve tesirleri zayıf kalır. Bu hale, âlem-i İslâm’ın hal-i hazırdaki vaziyeti şahittir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza ibadet, dünya ve âhiret saadetlerine vesile olduğu gibi maaş ve meâde, yani dünya ve âhiret işlerini tanzime sebeptir ve şahsî ve nev’î kemalâta vasıtadır ve Hâlık ile abd arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir rabıtadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İbadetin dünya saadetine vesile olduğunu izah eden cihetler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birisi: İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak acib ve latîf bir mizaç ile yaratılmıştır. O mizaç yüzünden insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. Mesela, insan en müntehab şeyleri ister, en güzel şeylere meyleder, ziynetli şeyleri arzu eder, insaniyete lâyık bir maişet ve bir şerefle yaşamak ister.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şu meyillerin iktizası üzerine yiyecek, giyecek ve sair hâcetlerini, istediği gibi güzel bir şekilde tedarikinde çok sanatlara ihtiyacı vardır. O sanatlara vukufu olmadığından ebna-yı cinsiyle teşrik-i mesai etmeye mecbur olur ki her birisi, semere-i sa’yiyle arkadaşına mübadele suretiyle yardımda bulunsun ve bu sayede ihtiyaçlarını tesviye edebilsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat insandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i akliye; Sâni’ tarafından tahdid edilmediğinden ve insanın cüz-i ihtiyarîsiyle terakkisini temin etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıldığından, muamelatta zulüm ve tecavüzler vukua gelir. Bu tecavüzleri önlemek için cemaat-i insaniye çalışmalarının semerelerini mübadele etmekte adalete muhtaçtır. Lâkin her ferdin aklı, adaleti idrakten âciz olduğundan küllî bir akla ihtiyaç vardır ki fertler, o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun ancak şeriattır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra o şeriatın tesirini, icrasını, tatbikini temin edecek bir merci, bir sahip lâzımdır. O merci ve o sahip de ancak peygamberdir. Peygamber olan zatın da zahiren ve bâtınen halka olan hâkimiyetini devam ettirmek için maddî ve manevî bir ulviyete ve bir imtiyaza ihtiyacı olduğu gibi, Hâlık ile olan derece-i münasebet ve alâkasını göstermek için de bir delile ihtiyacı vardır. Böyle bir delil de ancak mu’cizelerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra Cenab-ı Hakk’ın emirlerine ve nehiylerine itaat ve inkıyadı tesis ve temin etmek için Sâni’in azametini, zihinlerde tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Bu tesbit de ancak akaid ile yani ahkâm-ı imaniyenin tecellisiyle olur. İmanî hükümlerin takviye ve inkişaf ettirilmesi ancak tekrar ile teceddüd eden ibadetle olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: İbadet, fikirleri Sâni’-i Hakîm’e çevirttirmek içindir. Abdin Sâni’-i Hakîm’e olan teveccühü, itaat ve inkıyadını intac eder. İtaat ve inkıyad ise abdi intizam-ı ekmel altına idhal eder. Abdin intizam altına girmesiyle ve nizama ittiba etmesiyle hikmetin sırrı tahakkuk eder. Hikmet ise kâinat sahifelerinde parlayan sanat nakışlarıyla tebarüz eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: İnsan, santral gibi bütün hilkatin nizamlarına ve fıtratın kanunlarına ve kâinattaki nevamis-i İlahiyenin şuâlarına bir merkezdir. Binaenaleyh insanın o kanunlara intisap ve irtibat etmesi ve o namusların eteklerine yapışıp temessük etmesi lâzımdır ki umumî cereyanı temin etsin. Ve tabakat-ı âlemde deveran eden dolapların hareketlerine muhalefetle o dolapların çarkları altında ezilmesin. Bu da ancak, evamir ve nevahiden ibaret olan ibadetle olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: Emirleri imtisal, nehiylerden içtinab etmek sayesinde bir fert, heyet-i içtimaiyede çok mertebelerle nisbet peyda eder ve alâkadar olur. Bilhassa ahkâm-ı diniye ve mesalih-i umumiye hususunda bir fert, bir nevi hükmüne geçer. Yani pek çok hukuklar, haysiyetler, irşadlar, talimler, ıslahlar gibi vazifeler bir şahsa yüklenir. Eğer evamiri imtisal, nevahiden içtinab eden o şahıs olmasa o vazifeler tamamen pâyimal olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşincisi: İnsan, İslâmiyet sayesinde, ibadet sâikasıyla bütün Müslümanlara karşı sabit bir münasebet peyda eder ve kavî bir irtibat ve bağlılık elde eder. Bunlar ise sarsılmaz bir uhuvvete, hakiki bir muhabbete sebep olur. Zaten heyet-i içtimaiyenin kemaline ve terakkisine ilk ve en birinci basamaklar, uhuvvet ile muhabbettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İbadetin şahsî kemalâta sebep olduğunun izahı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnsan cismen küçük, zayıf ve âciz olmakla beraber, hayvanattan addedildiği halde pek yüksek bir ruhu taşıyor ve pek büyük bir istidada mâliktir ve hasredilmeyecek derecede meyilleri vardır ve gayr-ı mütenahî emeller sahibidir ve addedilemez fikirleri vardır ve gayr-ı mahdud şeheviye ve gazabiye gibi kuvveleri vardır ve öyle acayip bir yaratılışı vardır ki sanki bütün enva ve âlemlere fihriste olarak yaratılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte böyle bir insanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren, ibadettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İstidatlarını inkişaf ettiren, ibadettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Meyillerini temyiz ve tenzih ettiren, ibadettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Emellerini tahakkuk ettiren ibadettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fikirlerini tevsi ve intizam altına alan, ibadettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şeheviye ve gazabiye kuvvelerini had altına alan, ibadettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zahirî ve bâtınî uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izale eden, ibadettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnsanı mukadder olan kemalâtına yetiştiren, ibadettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Abd ile Mabud arasında en yüksek ve en latîf olan nisbet ancak ibadettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kemalât-ı beşeriyenin en yükseği, şu nisbet ve münasebettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: İbadetin ruhu, ihlastır. İhlas ise yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir fayda ibadete illet gösterilse o ibadet bâtıldır. Faydalar, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerîm vaktâ ki يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا … الخ emriyle insanları ibadete davet etti, sanki lisan-ı hal ile “Ne için ibadet yapalım, illeti nedir?” diye sorulan suali, Kur’an-ı Kerîm رَبَّكُمُ الَّذٖى خَلَقَكُمْ … الخ cümleleriyle cevaplandırmak üzere Sâni’in vücud ve vahdetine dair bürhanları zikretmeye başladı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mukaddime&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ateşin dumana olan delâleti gibi müessirden esere yapılan istidlale bürhan-ı limmî denildiği gibi, dumanın ateşe olan delâleti gibi eserden müessire olan istidlale de bürhan-ı innî denir. Bürhan-ı innî, şüphelerden daha salimdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin, Sâni’in vücud ve vahdetine işaret eden delillerinden biri de inayet delilidir. Bu delil; kâinatı ve kâinatın eczasını ve envaını ihtilalden, ihtilaftan, dağılmaktan kurtarıp bütün hususatını intizam altına almakla kâinata hayat veren nizamdan ibarettir. Bütün maslahatların, hikmetlerin, faydaların, menfaatlerin menşei, bu nizamdır. Menfaatlerden, maslahatlardan bahseden bütün âyât-ı Kur’aniye, bu nizam üzerine yürüyor ve bu nizamın tecellisine mazhardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh bütün mesalihin, fevaidin ve menafiin mercii olan ve kâinata hayat veren bir nizam; elbette ve elbette bir nâzımın vücuduna delâlet ettiği gibi o nâzımın kasd ve hikmetine de delâlet etmekle, kör tesadüfün vehimlerini nefyeder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey insan! Eğer senin fikrin, nazarın şu yüksek nizamı bulmaktan âciz ise ve istikra-i tam ile yani umumî bir araştırma ile de o nizamı elde etmeye kādir değilsen, insanların telahuk-u efkâr denilen fikirlerinin birleşmesinden doğan ve nev-i beşerin havassı (duyguları) hükmünde olan fünun ile kâinata bak ve sahifelerini oku ki akılları hayrette bırakan o yüksek nizamı göresin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kâinatın her bir nevine dair bir fen teşekkül etmiş veya etmektedir. Fen ise kavaid-i külliyeden ibarettir. Kaidenin külliyeti ise nizamın yüksekliğine ve güzelliğine delâlet eder. Zira nizamı olmayanın külliyeti olamaz. Mesela, “Her âlimin başında beyaz bir amâme var.” Külliyetle söylenilen şu hüküm, ulema nevinde intizamın bulunmasına bakar. Öyle ise umumî bir teftiş neticesinde fünun-u kevniyeden her birisi, kaidelerinin külliyeti ile kâinatta yüksek bir nizamın bulunmasına bir delildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve her bir fen nurlu bir bürhan olup mevcudatın silsilelerinde salkımlar gibi asılıp sallanan maslahat semerelerini ve ahvalin değişmesinde gizli olan faydaları göstermekle Sâni’in kasd ve hikmetini ilan ediyorlar. Âdeta vehim şeytanlarını tard etmek için her bir fen, birer necm-i sâkıbdır. Yani bâtıl vehimleri delip yakan birer yıldızdırlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! O nizamı bulmak için umum kâinatı araştırmaktansa şu misale dikkat et, matlubun hasıl olur: Göz ile görünmeyen bir mikrop, bir hayvancık, küçüklüğüyle beraber pek ince ve garib bir makine-i İlahiyeyi hâvidir. O makine mümkinattan olduğundan vücud ve ademi mütesavidir. İlletsiz vücuda gelmesi muhaldir. O makinenin bir illetten vücuda geldiği zarurîdir. O illet ise esbab-ı tabiiye değildir. Çünkü o makinedeki ince nizam, bir ilim ve şuurun eseridir. Esbab-ı tabiiye ise ilimsiz, şuursuz, camid şeylerdir. Akılları hayrette bırakan o ince makinenin esbab-ı tabiiyeden neş’et ettiğini iddia eden adam, esbabın her bir zerresine Eflatun’un şuurunu, Calinos’un hikmetini i’ta etmekle beraber; o zerrat arasında bir muhaberenin de mevcud olmasını itikad etmelidir. Bu ise öyle bir safsata ve öyle bir hurafedir ki meşhur sofestaîyi bile utandırıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maahâzâ esbab-ı maddiyede esas ittihaz edilen kuvve-i cazibe ile kuvve-i dâfianın, inkısama kabiliyeti olmayan bir cüzde birlikte içtimaları iltizam edilmiştir. Halbuki bunlar birbirlerine zıt olduklarından içtimaları caiz değildir. Fakat cazibe ve dâfia kanunlarından maksat “âdâtullah” ile tabir edilen kavanin-i İlahiye ise ve tabiatla tesmiye edilen şeriat-ı fıtriye ise caizdir. Lâkin kanunluktan tabiata, vücud-u zihnîden vücud-u haricîye, umûr-u itibariyeden umûr-u hakikiyeye, âlet olmaktan müessir olmaya çıkmamak şartıyla makbuldür. Aksi takdirde caiz değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Misal olarak gösterdiğim o küçük hurdebînî hayvancığın yani mikrobun büyük fabrikasındaki nizam ve intizamı aklın ile gördüğün takdirde başını kaldır, kâinata bak! Emin ol ki kâinatın vuzuh ve zuhuru nisbetinde o yüksek nizamı, kâinatın sahifelerinde pek zahir ve okunaklı bir şekilde görüp okuyacaksın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Kâinatın sahifelerinde “delilü’l-inaye” ile anılan nizama ait âyetleri okuyamadı isen, sıfat-ı kelâmdan gelen Kur’an-ı Azîmüşşan’ın âyetlerine bak ki insanları tefekküre davet eden bütün âyetleri şu delilü’l-inayeyi tavsiye ediyorlar. Ve nimetleri ve faydaları sayan âyetler dahi delilü’l-inaye denilen o yüksek nizamın semerelerinden bahsediyorlar. Ezcümle: Bahsinde bulunduğumuz şu âyet اَلَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ cümleleriyle, o nizamın faydalarını ve nimetlerini koparıp insanlara veriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Delil-i İhtiraî: Mezkûr âyetin Sâni’in vücud ve vahdetine işaret eden delillerinden biri de اَلَّذٖى خَلَقَكُمْ وَالَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ cümlesiyle işaret ettiği “delil-i ihtiraî”dir. Delil-i ihtiraînin hülâsası şöyle izah edilebilir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cenab-ı Hak hususi eserlerine menşe ve kendisine lâyık kemalâtına me’haz olmak üzere, her ferde ve her nev’e has ve müstakil bir vücud vermiştir. Ezel cihetine sonsuz olarak uzanıp giden hiçbir nevi yoktur. Çünkü bütün enva, imkândan vücub dairesine çıkmamışlardır. Ve teselsülün de bâtıl olduğu meydandadır. Ve âlemde görünen şu tagayyür ve tebeddül ile bir kısım eşyanın hudûsu, yani yeni vücuda geldiği de göz ile görünüyor. Bir kısmının da hudûsu, zaruret-i akliye ile sabittir. Demek, hiçbir şeyin ezeliyeti cihetine gidilemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza ilmü’l-hayvanat ve ilmü’n-nebatatta ispat edildiği gibi envaın sayısı iki yüz binden ziyadedir. Bu nevler için birer âdem ve birer evvel-baba lâzımdır. Bu evvel-babaların ve âdemlerin daire-i vücubda olmayıp ancak mümkinattan olduklarına nazaran, behemehal vasıtasız kudret-i İlahiyeden vücuda geldikleri zarurîdir. Çünkü bu nevlerin teselsülü, yani sonsuz uzanıp gitmeleri bâtıldır. Ve bazı nevlerin başka nevlerden husule gelmeleri tevehhümü de bâtıldır. Çünkü iki neviden doğan nevi, ale’l-ekser ya akîmdir veya nesli inkıtaa uğrar. Tenasül ile bir silsilenin başı olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Beşeriyet ve sair hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei en başta bir babada kesildiği gibi en nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet şuursuz, ihtiyarsız, camid, basit olan esbab-ı tabiiyenin bütün akılları hayrette bırakan o enva silsilelerinin icadına kabiliyeti olduğu daire-i imkândan hariçtir. Ve keza kudret mu’cizelerinden birer nakş-ı garib ve birer sanat-ı acib taşıyan o envaın ihtiva ettikleri efradın da ihtira ve yaratılışlarını o esbaba isnad etmek, yalnız bir muhalin değil, muhalatın en hurafesidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh o silsileleri teşkil eden enva ile efrad, hudûs ve imkân lisanıyla, Hâlıklarının vücub-u vücuduna kat’î bir şehadetle şehadet ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Bütün silsilelerin Hâlık’ın vücub-u vücuduna kat’î şehadetleri göz önünde olduğu halde, bazı insanların madde ile maddenin hareketinin ezeliyeti cihetine zâhib olmakla dalalete düştüklerinin esbabı nedendir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Kasd ve dikkatle değil, sathî ve dikkatsiz bir nazarla, muhal ve bâtıla, mümkin nazarıyla bakılabilir. Mesela:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir bayram akşamı, gökte ay ve hilâli arayanlar içinde ihtiyar bir zat da bulunur. Bu zat, gökteki hilâli görmek için bütün kasd ve dikkatiyle nazarını göğe tevcih edip hilâli araştırmakla meşgul iken, gözünün kirpiklerinden uzanan ve gözünün hadekası üzerine eğilen beyaz bir kıl nasılsa gözüne ilişir. O zat derhal “Hilâli gördüm!” der. “İşte bu gördüğüm aydır!” diye hükmeder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte sathî ve dikkatsiz nazarlar bu gibi hatalara düştükleri gibi yüksek bir cevhere ve mükerrem bir mahiyete mâlik olan insan, kasdı ve dikkati ile daima hak ve hakikati ararken bazen sathî ve dikkatsiz bir nazarla bâtıla bakar. O bâtıl da ihtiyarsız, talepsiz, davetsiz fikrine gelir. Fikri de çâr nâçâr alır saklar, yavaş yavaş kabul ve tasdikine de mazhar olur. Fakat onun o bâtılı kabul ve tasdiki, bütün hikmetlerin mercii olan nizam-ı âlemden gaflet etmesinden ve madde ile hareketinin ezeliyete zıt olduğuna körlük gösterdiğinden ileri gelmiştir ki şu garib nakışları ve acib sanat eserlerini esbab-ı camideye isnad etmek mecburiyetiyle o dalaletlere düşmüşlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hüseyin-i Cisrî’nin dediği gibi âsâr-ı medeniyetle müzeyyen ve bütün ziynetlere müştemil bir eve giren bir adam, ev sahibini göremediğinden o ziyneti, o esasatı, tesadüfe ve tabiata isnad etmeye mecbur olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kezalik nizam-ı âlemdeki bütün hikmetlerin, faydaların tam bir ihtiyara ve şâmil bir ilme ve kâmil bir kudrete yaptıkları şehadetten gaflet eden gafiller, sathî nazarlarınca, tesir-i hakikiyi esbab-ı camideye vermeye mecbur kalmışlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Cenab-ı Hakk’ın pek ince âsâr-ı sanatından ve pek yüksek acayib-i kudretinden sarf-ı nazar ederek, yalnız tabiat denilen şu âsâr ve esbabdan, en zahir olan in’ikas ve irtisam keyfiyetine bak.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, bir âyineyi semaya karşı tuttuğun zaman semayı irtifaıyla, nakışlarıyla, yıldızlarıyla celbedip âyinede in’ikas ve irtisam ettiren illet-i müessirenin, âyinenin yüzündeki hâsiyet olduğuna kanaat hasıl edebilir misin? Hâşâ!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Veyahut hakikatte bir emr-i vehmîden ibaret olan cazibe-i umumiyenin, arz ile yıldızları şu boşlukta muntazam tahrik ve tedbirine illet-i müessire olarak telakki ve kabul edebilir misin? Hâşâ! Bunlar ancak şart ve sebep olabilirler, illet-i müessire olamazlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: İnsan sathî ve gayr-ı kasdî bir nazarla bâtıl ve muhal bir şeye baktığı zaman, hakiki illetini bulamadığı takdirde, çâr nâçâr sıhhatine veya inkârına kail olmakla kabul etmesi ihtimali vardır. Fakat talip ve müşteri sıfatıyla kasden ve bizzat dikkatle bakacak olursa onların hikemiyat dedikleri o bâtıl meselelerden hiçbirisini de kabul etmez. Ancak bütün siyasîlerin hikmetini ve hükemanın akıllarını zerrelerde farz etmekle eblehane kabul eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Onların daima iftiharla bahsettikleri tabiat, nevamis ve kuva nedir ki kendilerini onlarla iknaya çalışıyorlar?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tabi’ (طَابِعْ) değildir. Tabi’ ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet ancak kudrettedir. Yahut nasıl ki bildiğimiz şeriat, insanlardan sudûr eden ef’al-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdid eden kaidelerin hülâsasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kezalik tabiat denilen şey de âlem-i şehadetin uzuvlarından ve eczalarından sudûr eden ef’al arasında bir nizam ve bir intizamı îka eden İlahî bir şeriat-ı fıtriyedir. Binaenaleyh şeriat ile devlet nizamı, makul ve itibarî emirlerden oldukları gibi; tabiat dahi itibarî bir emir olup hilkatte yani yaratılışta cari olan âdetullahtan ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Amma tabiatın bir mevcud-u haricî olduğunu tevehhüm etmek, bir fırka askerin, idman ve talim esnasında yaptıkları o muntazam hareketlerini gören bir vahşinin “Aralarındaki o nizamı idare edip birbiriyle bağlayan ip gibi bir şey mevcuddur.” diye vahşice ettiği vehme benzer. Binaenaleyh vicdanı ve aklı vahşi olan bir adam, sathî ve tebeî bir nazarla, devam ve istimrarını muhafaza eden tabiatın müessir bir mevcud-u haricî olduğuna ihtimal verebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Tabiat, Allah’ın sanatı ve şeriat-ı fıtriyesidir. Nevamis ise onun meseleleridir. Kuva dahi o meselelerin hükümleridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tevhide geçiyoruz. Kur’an-ı Kerîm, Sâni’in vahdetine dair delillerden hiçbir şey terk etmemiştir. Bilhassa “Arz ve semada Allah’tan başka ilahlar olmuş olsa idiler, şu görünen intizam fesada uğrardı.” manasında olan لَوْ كَانَ فٖيهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin tazammun ettiği bürhanü’t-temanü’ Sâni’in vâhid ve müstakil olduğuna kâfi bir delildir. Ve istiklaliyet, uluhiyetin zatî bir hâssası ve zarurî bir lâzımı olduğuna nurlu bir bürhandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Bahsinde bulunduğumuz âyetin evvelinde bulunan اُعْبُدُوا emri, İbn-i Abbas’ın tefsirine nazaran, insanları tevhide davet eden bir emirdir. Ve aynı zamanda bu âyet, heyet-i mecmuasıyla tevhide işaret eden pek latîf ve güzel bir bürhanı tazammun etmiştir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nev-i beşer ile sair hayvanatın medar-ı maişetleri olan semeratın tevlidi için arz ile sema arasındaki muavenet ve münasebetleri ve âsâr-ı âlemin birbirine müşabehetleri ve etraf-ı âlemin birbiriyle kucaklaşmaları ve birbirinin elini tutup ihtiyaçlarını temin etmeleri ve yekdiğerinin sualine cevap verip yardımına koşmaları ve tamamıyla bir nokta-i vâhideye bakmaları ve bir nizam-ı vâhidin mihveri üstünde hareket etmeleri gibi halleri hâvi olan böyle garib bir makine, sahip ve sâni’inin bir olduğunu kat’î bir şehadetle ilan etmekle “Her bir şeyde, Sâni’in vahdetine delâlet eden bir âyet ve bir alâmet vardır.” manasında olan şu beyitle tanin-endaz oluyorlar: وَ فٖى كُلِّ شَىْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰٓى اَنَّهُ وَاحِدٌ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Sâni’-i Zülcelal, vâhid ve vâcibü’l-vücud olduğu gibi bütün sıfât-ı kemaliye ile de muttasıftır. Zira âlemde ve masnuatta bulunan kemalât, tamamıyla Sâni’in kemalinden tecelli eden gölgeden muktebestir. Öyle ise Sâni’de bulunan cemal, kemal, hüsün; umum kâinatta bulunan umum cemallerden, kemallerden, hüsünlerden gayr-ı mütenahî derecelerle yüksektir. Zira ihsan, in’am edenin servetinden doğar ve servetine delildir. İcad, icad edenin vücuduna delâlet eder. İcab, mûcibin vücubuna bürhandır. Verilen hüsün, verenin hüsnüne delildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza Sâni’-i Zülcelal, bütün nevakıstan pâk ve münezzehtir. Çünkü noksaniyet, maddiyatın mahiyetlerindeki istidadın kılletinden ileri gelir. Halbuki Cenab-ı Hak maddiyattan değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza Sâni’-i Kadîm-i Ezelî, kâinatın ihtiva ettiği eşyanın cismiyet, cihetiyet, tagayyür, temekkün gibi istilzam ettikleri levazım ve evsaftan berî ve münezzehtir. Kur’an-ı Kerîm şu iki hakikate “Allah’a misil yapmayın!” manasında olan فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا âyetiyle işaret etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Delil-i İmkânî: Bu âyetin, Sâni’in vücuduna işaret eden delillerinden birisi de “delil-i imkânî”dir ki وَاللّٰهُ الْغَنِىُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ âyetiyle işaret edilmiştir. Bu delilin hülâsası:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kâinatın ihtiva ettiği zerrelerden her birisinin gerek zatında, gerek sıfâtında, gerek ahvalinde ve gerek vücudunda gayr-ı mütenahî imkânlar, ihtimaller, müşkülatlar, yollar, kanunlar varken birdenbire o zerre, gayr-ı mütenahî yollardan muayyen bir yola sülûk eder. Ve gayr-ı mahdud hallerden bir vaziyete girer. Ve gayr-ı ma’dud sıfatlardan bir sıfatla vasıflanır ve doğru bir kanun üzerine mukadder bir maksada harekete başlar ve vazife olarak uhdesine verilen herhangi bir hikmet ve bir maslahatı derhal intac eder ki o hikmet ve o maslahatın husule gelmesi ancak o zerrenin o çeşit hareketiyle olabilir. Acaba o kadar yollar ve ihtimaller arasında o zerrenin macerası, lisan-ı haliyle Sâni’in kasd ve hikmetine delâlet etmez mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte her bir zerre –müstakillen– kendi başıyla Sâni’in vücuduna delâlet ettiği gibi, küçük büyük herhangi bir teşekküle girerse veya hangi bir mürekkebe cüz olursa girdiği ve cüz olduğu o makamlarda kazandığı nisbete göre Sâni’ine olan delâletini muhafaza eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin mâkabliyle cihet-i irtibatına gelince:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vaktâ ki Kur’an-ı Kerîm, birincisi, müttaki mü’minler; ikincisi, inatlı kâfirler; üçüncüsü, iki yüzlü münafıklar olmak üzere insanları üç kısma ayırdı ve aralarında taksimat ve teşkilat yaptı. Ve her bir kısmın sıfâtını ve âkıbetini beyan etti. Sonra يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا âyetiyle her üç kısma tevcih-i hitap ederek onları ibadete emir ve davet etti. Demek bu âyetin evvelki âyetlere terettübü ve onları takip etmesi; hane ve binanın mühendisin krokisine, amelin ilme, kazanın kadere terettübü ve birbirini takip etmeleri gibidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, evvelki âyetlerde yapılan teşkilat ve taksimat, kroki ve plandan sonra bu âyette, ibadet binasının yapılmasına emredilmiştir. Ve o âyetlerde verilen bilgi ve malûmattan sonra, bu âyette amel ve ibadete emredilmiştir. Ve onlarda yazılan sıfat ve istihkaklara göre, burada emir ve nehiyler ile hükümler verilmiştir. Ve keza evvelki âyetlerde insanların taksimatı, ahval ve sıfâtı zikredildikten sonra, makamın iktizasıyla bu âyet onları takip etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vaktâ ki Kur’an-ı Kerîm, insanların her üç fırkasından bahsetti ve her bir fırkanın sıfatını ve âkıbetini söyledi; sâmi’in arzusu ve makamın iktizası üzerine Kur’an-ı Kerîm, gaybdan hitaba intikal ederek onlara karşı şu hitapta bulundu. Evet, bazı adamlar hakkında gaibane konuşanların bilâhare konuşmalarını hitaba çevirmelerinde şöylece bir nükte-i umumiye vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, bir şahsın iyiliğinden veya fenalığından bahsedilirken gerek konuşanda, gerek dinleyende ya tahsin veya tel’in için bir meyil uyanır. Sonra gitgide o meyil öyle kesb-i şiddet eder ki sahibini o şahısla görüştürüp şifahen konuşmaya kuvvetli bir arzu uyandırır. Burada sâmi’lerin o meyillerini tatmin etmekle, makamın iktizası üzerine Kur’an-ı Kerîm, onları sâmi’lerin huzuruna götürüp kendilerine hitap ile tevcih-i kelâm etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyette gaybdan hitaba edilen iltifat ve intikalde hususi bir nükte de vardır ki ibadetle yapılan tekliften hasıl olan meşakkat, hitab-ı İlahîden neş’et eden zevk ve lezzetle karşılanır ve insanlara ağır gelmez. Ve keza hitap suretiyle ibadeti teklif etmek, abd ile Hâlık arasında vasıta olmadığına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Bu âyetin cümlelerini birbiriyle nazmeden münasebetler ise:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا cümlesinde emir ve hitap, geçen her üç fırkayı teşkil eden mü’min, kâfir ve münafıkların; mazi, hal ve istikbalde vücuda gelmiş veya gelecek bütün efradını ihtiva eden tabakalara hitaptır. Binaenaleyh اُعْبُدُوا vav’ının merciinde dâhil olan kâmil mü’minlere göre اُعْبُدُوا ibadete devam ve sebat etmeye emirdir. Orta derecedeki mü’minlere nazaran, ibadetin arttırılmasına emirdir. Kâfirlere göre, ibadetin şartı olan iman ve tevhid ile ibadetin yapılmasına emirdir. Münafıklara nazaran, ihlasa emirdir. Binaenaleyh اُعْبُدُوا nun ifade ettiği ibadet kelimesi, mükellefîne göre müşterek-i manevî hükmündedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
رَبَّكُمْ Yani “Sizi terbiye eden ve büyüten odur. Ve sizin mürebbiniz odur. Öyle ise siz de ona ibadet etmekle abd olunuz!”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Vaktâ ki Kur’an-ı Kerîm ibadeti emretti. İbadet ise üç şeyden sonra olabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Mabud’un mevcud olmasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Mabud’un vâhid olmasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Mabud’un ibadete istihkakı bulunmasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerîm o üç mukadder suale işaret etmekle beraber şartlarının delillerini de zikrederken, Mabud’un vücuduna dair olan delilleri iki kısma ayırmıştır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birisi: Hariçten alınan delillerdir ki buna âfakî denilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: İnsanların nefislerinden alınan bürhanlardır. Buna enfüsî tesmiye edilir. Enfüsî olan kısmını da biri nefsî diğeri usûlî olmak üzere iki kısma taksim etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek, Mabud’un vücuduna üç türlü delil vardır: Âfakî, nefsî, usûlî.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela, en zahir ve en yakın olan nefsî delile اَلَّذٖى خَلَقَكُمْ cümlesiyle, usûlî delile de وَالَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ cümlesiyle işaret etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra ibadet, insanların hilkat ve yaratılışına ta’lik edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İbadetin hilkat-i beşere terettübü iki şeyden ileri geliyor: Ya insanlar ilk yaratılışında ibadete istidatlı ve takvaya kabiliyetli olarak yaratılmışlardır. Ve o istidadı ve o kabiliyeti onlarda gören, onların ibadet ve takva vazifelerini göreceklerini kaviyyen ümit eder. Veyahut insanların hilkatinden ve memur oldukları vazifeden ve teveccüh ettikleri kemalden maksat, ibadetin kemali olan takvadır. لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ Şu cümle, her iki noktaya da tatbik edilebilir. Yani “İstidat ve kabiliyetinizde ekilen veya vazife ve hilkatinizden kasdedilen takvanın kuvveden fiile çıkarılması lâzımdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra Kur’an-ı Kerîm’de Mabud’un vücuduna ait âfakî delillerin en karibine جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا cümlesiyle işaret edilmiştir. Ve bu işaretten, arzın bu şekle getirilmesiyle nev-i beşere ve sair hayvanata kabil-i sükna olarak hazır bulundurulması ancak Allah’ın ca’liyle (yapmasıyla) olup tabiatın ve esbabın tesiriyle olmadığına bir remiz vardır. Çünkü tesir-i hakikinin esbaba verilmesi, bir nevi şirktir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً cümlesiyle, Sâni’in vücuduna olan âfakî delillerden en basit ve en yükseğine işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra mürekkebat ve mevalidin vücud-u Sâni’e vech-i delâletlerine وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً …الخ cümlesiyle işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra geçen delillerin her birisi ale’l-infirad, yani birer birer Sâni’in vücuduna delâlet ettiği gibi heyet-i mecmuası da Sâni’in vahdetine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra nimetlerin menşei ve menbaı olan âlemin nizamına işaret eden o cümlelerin suret-i tertibi رِزْقًا لَكُمْ ün delâletiyle beraber, Mabud’un ibadete müstahak olduğuna delâlet eder. Çünkü ibadet, şükürdür. Şükür, mün’ime edilir; yani nimetleri veren zata şükretmek vâcibdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra رِزْقًا لَكُمْ cümlesinden, arz ve arzdan çıkan mevalid, yani arzın semereleri insanlara hâdim oldukları gibi insanlar da onların Sâni’ine hâdim olmaları lâzım olduğuna bir remiz vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا cümlesi ise geçen cümlelerin her birisiyle alâkadardır. Yani Rabb’inize ibadet yaptığınızda şerik yapmayınız.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zira Rabb’iniz ancak Allah’tır. Sizi, neviniz ile beraber halk eden odur. Ve arzı size mesken olarak hazırlayan odur. Semayı sizin binanıza dam olarak yaratan odur. Ve sizin rızık maişetinizi tedarik için suları gönderen odur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa, bütün nimetler onundur, öyle ise bütün şükürler ve ibadetler de ancak onadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Bu âyetin tazammun ettiği cümlelerin keyfiyet ve nüktelerine gelelim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela: Kur’an-ı Kerîm’de kesretle zikredilen يَٓا اَيُّهَا ile edilen hitap ve nida, üç vecihle ve üç edatla tekid edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birisi: İkazı ifade eden ve ikaz için kullanılan يَا harfidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Alâmetleri aramakla bir şeyi bulmak için kullanılan اَىُّ kelimesidir ki Türkçede “hangi” kelimesiyle tercüme edilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Gafletten ayıltmak için kullanılan هَا harfidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu tekidlerden anlaşılır ki burada şu tarz ile yapılan nida ve hitap, çok faydalara ve nüktelere işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle, birincisi: İnsanlara ibadetlerin teklifinden hasıl olan meşakkatin, hitab-ı İlahîye mazhariyetten neş’et eden zevk ve lezzetle tahfif edilmesidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: İnsanın gaibane olan aşağı mertebesinden, huzurun yüksek makamına çıkması ancak ibadet vasıtasıyla olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Muhatabın üç cihetten ibadete mükellef olduğuna işarettir. Kalbiyle teslim ve inkıyada, aklıyla iman ve tevhide, kalıbıyla amel ve ibadete mükelleftir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: Muhatabın mü’min, kâfir, münafık olmak üzere üç kısma ayrılmış olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşincisi: İnsanların yüksek, orta, avam tabakalarına hitabın şâmil olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altıncısı: İnsanlar arasında yapılan nida ve hitaplarda âdet edinmiş olan şeylere işarettir ki insan evvela gördüğü adamı çağırır ve durdurur. Sonra kim olduğunu anlamak için alâmetlerine dikkat eder. Sonra maksadını anlatır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Mezkûr hitap, geçen üç cihetten tekid edilmiş şu nüktelere işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يَا ile nida edilen insanlar gafil, gaib, hazır, cahil, meşgul, dost, düşman gibi çok muhtelif tabakalara şâmildir. Bu muhtelif tabakalara göre يَا nın ifadesi değişir. Mesela, gafile karşı tenbihi ifade eder, gaibe ihzarı, cahile tarifi, dosta teşviki, düşmana tevbih ve takri’i gibi her tabakaya münasip bir ifadesi vardır. Sonra makam, kurbu iktiza ettiği halde, uzaklara mahsus olan يَا edatının kullanılması birkaç nükteye işarettir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Teklif edilen emanet ve ibadetin pek büyük bir yük olduğuna,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Derece-i ubudiyetin, mertebe-i uluhiyetten pek uzak olduğuna,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Mükelleflerin, zaman ve mekânca hitabın vakit ve mahallinden ırak bulunduğuna,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- İnsanların derece-i gafletlerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muzafunileyhsiz zikredildiğinden umumî bir tevessümü ifade eden اَىُّ kelimesi, hitabın umum kâinata şâmil olup yalnız farz-ı kifaye suretiyle haml-i emanete ve ibadete insanların tahsis edilmiş olduklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öyle ise ibadette insanların kusurları, umum kâinata tecavüzdür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra اَىُّ kelimesinde bir icmal ve bir ibham vardır çünkü izafesiz zikredilmiştir. Onun o ibham ve icmali نَاسْ kelimesiyle izale ve tafsil edildiğinden, aralarında bir icmal ve tafsil cezaleti meydana gelmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
هَا : اَىُّ nün muzafunileyhine ivaz olmakla beraber يَا edatıyla çağrılanları tenbih içindir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
نَاسْ aslında nisyandan alınmış bir ism-i fâildir, vasfiyet-i asliyesi mülahazasıyla insanlara bir itaba işarettir. Yani “Ey insanlar! Ne için misak-ı ezelîyi unuttunuz?” Fakat bir cihetten de insanlara bir mazeret yolunu gösteriyor. Yani sizin o misakı terk etmeniz amden değil belki sehiv ve nisyandan ileri gelmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اُعْبُدُوا nidaya cevaptır. Mü’min, kâfir, münafık olan geçen tabakalar nida ile çağrıldıklarından اُعْبُدُوا emri devam, itaat, ihlas, tevhid gibi her tabakaya münasip bir manayı ifade eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
رَبَّكُمْ : Rab unvanı اُعْبُدُوا ile teklif edilen ibadete bir illet ve bir sebebe işarettir. Yani sizin terbiyeniz Rabb’inizin elinde olduğundan daima ona muhtaçsınız. Ve terbiyenize lâzım olan bütün levazımatı veren odur. Onun o nimetlerine şükür lâzımdır. Şükür ise ancak ibadettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلَّذٖى خَلَقَكُمْ : اَلَّذٖى Esma-i mübhemeden olduğu için merci ve medlûlü ancak sıla denilen dâhil olduğu cümle ile malûm olur. Mesela اَلَّذٖى جَٓاءَكَ denildiği zaman, gelen adamın yalnız sana gelmekle malûmiyeti var, başka cihetten malûmiyeti yoktur. Binaenaleyh burada رَبَّ kelimesinin اَلَّذٖى ile vasıflandırılması Cenab-ı Hakk’ın marifeti, hakikatiyle olmayıp ancak ef’al ve âsârıyla olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İcad, inşa veya başka bir kelimeye tercihen yaratılışın güzel şeklini ifade eden خَلَقَ tabiri, insanlardaki istidadın sedad ve istikametçe ibadete elverişli olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza ibadet, yaratılışın ücreti ve neticesidir. Bu itibarla sevap, ibadetin ücreti olmayıp ancak Cenab-ı Hakk’ın kereminden olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَالَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ : Merci ve medlûlünün adem-i malûmiyetine delâlet eden اَلَّذٖينَ evvelki insanların ölüm ile mahvolup gittiklerine ve onların ahvalini bildirecek bir bilgi olmadığına ve yalnız sizin gibi bir kısım mahluklar onların yerlerine gelmekle, o mahvolan insanların tarifleri mümkün olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ : لَعَلَّ kelimesi ümit ve recayı ifade ediyor. Fakat bu mana –hakikatiyle– Cenab-ı Hak hakkında istimal edilemez. Binaenaleyh ya mecazen istimal edilecektir. Veya muhataplara veyahut sâmi’ ve müşahitlere isnad edilecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mana-yı mecaziyle Cenab-ı Hak hakkında isnad edilmesi şöyle tasvir edilir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nasıl ki bir insan bir iş için bir adamı teçhiz ettiği zaman, o işin o adamdan yapılmasını ümit eder. Kezalik –bilâ-teşbih– Cenab-ı Hak insanlara kemal için bir istidat, teklif için bir kabiliyet ve bir ihtiyar vermiştir. Bu itibarla Cenab-ı Hak, insanlardan o işlerin yapılmasını intizar etmektedir, denilebilir. Bu teşbih ve istiarede,&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
hilkat-i beşerdeki hikmetin takva olduğuna&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ve ibadetin de neticesi takva olduğuna&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ve takvanın da en büyük mertebe olduğuna işaret vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Reca manasının muhataplara atfedilmesi şöyle izah edilir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey muhatap olan insanlar! Havf ve reca ortasında bulunmakla, takvayı reca ederek Rabb’inize ibadet ediniz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu itibarla insan, ibadetine itimat etmemelidir ve daima ibadetinin artmasına çalışmalıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Reca manası, sâmi’ ve müşahitlere göre olursa şöyle tevil edilecektir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey müşahitler! Arslanın pençesini gören adam, o pençenin iktizası olan parçalamayı arslandan ümit ve reca ettiği gibi; siz de insanları ibadet teçhizatıyla mücehhez olduklarını gördüğünüzden onlardan takvayı reca ve intizar edebilirsiniz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza ibadetin fıtrî bir iktiza neticesi olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
تَتَّقُونَ : Takva, tabakat-ı mezkûrenin ibadetlerine terettüp ettiğinden takvanın bütün kısımlarına, mertebelerine de şâmildir. Mesela şirkten takva, kebairden mâsivaullahtan kalbini hıfzetmekle takva, ikabdan içtinab etmekle takva, gazaptan tahaffuz etmekle takva. Demek تَتَّقُونَ kelimesi bu gibi mertebeleri tazammun eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza ibadetin ancak ihlas ile ibadet olduğuna ve ibadetin mahzan vesile olmayıp maksud-u bizzat olduğuna ve ibadetin sevap ve ikab için yapılmaması lüzumuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً : Kur’an-ı Kerîm, bu cümle ile beyan ettiği kudret-i İlahiyenin azametiyle insanları ibadete teşvik edip heyecana getiriyor. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey insanlar! Arz ve semayı sizlere mutî ve hizmetkâr yapan zat, yaptığı şu iyiliğe karşı ibadete müstahaktır; ibadetini ediniz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza insanların faziletine ve yüksek bir kıymete mâlik olduğuna ve indallah mükerrem bulunduğuna bir îmadır. Sanki beşere emrediyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey beşer! Yüksek ve alçak bütün ecramı sizin istifadenize tahsis etmekle sizlere bu kadar i’zaz ve ikramlarda bulunan Cenab-ı Hakk’a ibadet ediniz! Ve sizlere yaptığı keramete karşı liyakatinizi izhar ediniz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza esbab ve tabiata tesirin verilmesini reddediyor. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey insan! Şu gördüğünüz yerler, gökler; sıfatlarıyla beraber bir Hâlık’ın halkıyla, kasdıyla, tahsisiyle ve bir nâzımın nazmıyla husule gelip bu intizamı bulmuşlardır. Kör tabiatın bu kadar büyük şeylerde yeri olmadığı gibi en küçük şeylerde de yeri yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza sıfatlar da mümkinattan oldukları cihetle, Sâni’e delâlet ettiklerine işarettir. Zira cisimleri teşkil eden zerreler, büyüklük küçüklük, çirkinlik güzellik gibi gayr-ı mütenahî ahval ve keyfiyetleri kabul etmekte müsavidirler. Yani bir zerrenin, bin keyfiyeti kabul etmeye kabiliyeti vardır ve bir halet, binlerce zerrelere hal olabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh güzellik gibi bir sıfat, binlerce zerrelere ve dolayısıyla cisimlere sıfat olabildiği halde, o kadar imkânat ve ihtimaller içinde muayyen bir cisme tayin edildiği zaman; herhalde bir kasd ile, bir hikmet altında, bir zatın irade ve tahsisiyle, binlerce cisimler arasında o cisim, o sıfata mevsuf kılınmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لَكُمُ : Bu ل ihtisas için değildir ancak sebebiyeti ifade ediyor. Yani arzın tefrişine sebep yani vesile, insandır. Bu misafirhanedeki ziyafet onun namına verildi. Fakat istifade, insanlara mahsus ve münhasır değildir. Öyle ise insanların ihtiyacından, istifadesinden fazla kalana abes denilemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فِرَاشًا : Bu tabir, garib bir nükte-i belâgata işarettir. Çünkü arzın sıkletinden dolayı suya batıp kaybolması tabiatının icabatından olduğu halde, Cenab-ı Hak merhametiyle bir kısmını dışarıda bırakarak, insanlar için bir mesken ve nimetlerine bir maide, yani bir sofra olmak üzere tefriş etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza فِرَاشًا tabirinden anlaşılıyor ki arz, bir hanenin tabanı gibi insan ve hayvanlara ferş ve bast edilmiştir. Öyle ise arzdaki nebatat ve hayvanat, hanedeki efrad-ı aile ile erzak vesaire gibi levazım-ı beytiye hükmündedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza فِرَاشًا tabirinden anlaşılıyor ki arz taş gibi katı ve sert değildir ki kabil-i sükna olmasın ve su gibi mayi de değildir ki ziraat ve istifadeye kabil olmasın. Belki orta bir vaziyette yapılmıştır ki hem mesken hem mezraa olsun. Bu iki faydanın taht-ı temine alınması, elbette ve elbette bir maksat, bir hikmet ve bir nizam ile olabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً : Semanın insanlara bir sakf, bir dam gibi yapılması, yıldızların o damda asılı kandiller gibi olmalarını istilzam eder ki teşbih tamam olsun. Öyle ise gayr-ı mütenahî şu boşlukta dağınık bir şekilde yıldızların bulunması, akılları hayrette bırakan nizam ve intizamlı vaziyetleri, kör tesadüfe isnad edilemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: İnsan, arza nisbeten bir zerredir. Arz da kâinata nazaran bir zerredir; ve keza insanın bir ferdi, nevine nisbeten bir zerredir; nev’i de sair ortakları bulunan enva içinde bir zerre gibidir. Ve keza aklın düşünebildiği gayeler, faydalar hikmet-i ezeliye ve ilm-i İlahîdeki faydalara nisbeten bir zerreden daha aşağıdır. Binaenaleyh böyle bir âlemin insanın istifadesi için yaratılmış olduğu akla giremez?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, zahire bakılırsa insan bir zerre hükmündedir. Fakat insanın taşıdığı ruha, kafasına taktığı akla, kalbinde beslediği istidatlara nazaran bu âlem-i şehadet dardır, istiab edemez. Ancak o ruhun arzularını ve o aklın fikirlerini ve o istidatların meyillerini tatmin ve temin edecek, âlem-i âhirettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza istifade hususunda müzahame, mümanaa ve tecezzi yoktur; bir küllînin cüz’iyatına nisbeti gibidir. Nasıl ki bir küllî bütün cüz’iyatında mevcud olduğu halde, ne o küllîde tecezzi ve inkısam olur ve ne de cüz’iyatında müzahame ve müdafaa olur. Küre-i arzdan da binlerce müstefid olsa ne aralarında bir müzahame olur ve ne küre-i arzda bir noksaniyet peyda olur. Yalnız insanın indallah kerameti olduğu için âlem-i şehadetin yaratılışında insan, ille-i gaiye menzilesinde gösterilmiştir. Ve insanın hatırı için bütün envaa bir umumî ziyafet verilmiştir. Bu ise bütün âlemin faydaları insana münhasır olup başkalara hiçbir faydası yoktur demek değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnzalin Cenab-ı Hakk’a olan isnadından anlaşılıyor ki yağmurun katreleri başıboş değildir ancak bir hikmet altında ve bir mizan-ı kasdî ile inerler. Çünkü o mesafe-i baîdeden gelmek ile beraber; rüzgâr ve hava da müsademelerine yardımcı olduğu halde, katrelerin aralarında müsademe olmuyor. Öyle ise o katreler başıboş olmayıp gemleri, onları temsil eden meleklerin elindedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنَ السَّمَٓاءِ : Sema kelimesinin zikri geçtiğine nazaran, makam zamirin yeri olduğu halde ism-i zahir ile zikredilmesi, yağmurların sema cirminden değil sema cihetinden geldiğine işarettir. Çünkü sebkat eden sema kelimesinden maksat, cirmdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مَٓاءً : Semadan gelen karlar, dolular, sular olduğu halde yalnız suların zikredilmesi, en büyük istifadeyi temin eden, su olduğuna işarettir. مَٓاءً kelimesinde tenkiri ifade eden tenvin ise yağmur suyunun acib bir su olup nizamı garib, imtizacat-ı kimyeviyesi size meçhul olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَاَخْرَجَ deki ف müddet ve mühlet olmaksızın takibi ifade eder. Buna binaen semeratın ihracı, yağmurun inzali akabinde bir müddet ara vermeden husule gelmesi lâzımdır. Halbuki ihraç ile inzal arasında hayli bir zaman vardır. Öyle ise اَخْرَجَ , اَنْزَلَ ye atıf değildir. Ancak inzali takip eden fiillerin silsilesi ortadan kaldırılarak, o fiillerin neticesi hükmünde olan اَخْرَجَ , اَنْزَلَ ye atfedilmiştir. Takdir-i kelâm şöyle olsa gerektir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاهْتَزَّتِ الْاَرْضُ وَرَبَتْ وَاَخْضَرَتْ وَاَنْبَتَتْ فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu itibarla inzali takip eden اِهْتَزَّتْ fiilidir. ف nin de asıl mevkii اِهْتَزَّتْ dir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِهٖ deki ب harfi, sebebiyet ile karışık ilsak manasınadır. Yani su, semeratın husulüne sebep olduğu gibi semerata mülsak, karışık, yapışık olduğundan da semeratın taravet ve tazeliğini muhafazaya vesiledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنَ الثَّمَرَاتِ deki مِنْ beyan ile karışık iptidayı ifade eder. Bu itibarla اَخْرَجَ ye mef’ul olamaz. Ancak sâmi’in fehmine göre tayin edilen mef’ulü mukadderdir. مِنَ الثَّمَرَاتِ ise o mef’ule beyandır. Takdir-i kelâm فَاَخْرَجَ بِهٖ اَنْوَاعًا مِنَ الثَّمَرَاتِ şeklindedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nekre olarak رِزْقًا nın zikredilmesi, bu rızkın nereden ve ne ile husule geldiği size meçhul olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لَكُمْ deki ل ecliyet ve sebebiyet içindir. Yani siz rızkın gelmesine sebepsiniz amma istifadesi size mahsus ve münhasır değildir ve başkalar da tebean istifadeye şeriktirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza Cenab-ı Hak sizlere nimetlerini tahsis ettiği gibi sizin de şükrünüzü ona tahsis etmeniz lâzım geldiğine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا : Başta bulunan ف geçen dört fıkraya bakıyor. Yani “Odur Mabud, şerik yapmayınız. Odur Kādir-i Mutlak, şerikini itikad etmeyiniz. Odur Mün’im, şükründe şerik yapmayınız. Odur Hâlık, başka bir hâlık tahayyül etmeyiniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
تَجْعَلُوا : Bu tabirin تَعْتَقِدُوا tabirine tercihi, onların Allah’a isnad ettikleri şeriklerin ve misillerin aslı ve hakikati olmadığı için o uydurma şeriklerin itikad edilecek şeyler olmadığına ancak uydurma, ca’lî şeyler olduklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لِلّٰهِ : Lafza-i Celal’in اَنْدَادًا üzerine takdimi, Allah’ın daima hazır olduğunu düşünmek lüzumuna; ve nehyin menşei, şerikin Allah için yapılışı olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَنْدَادًا : Endad “nidd”in cem’idir. “Nidd” ise “misil” manasınadır. Halbuki Cenab-ı Hakk’a yapılan misil, onun zıddı olur. Bir şey hem zıt hem misil olamaz ve bir şeyin zıddı, ona misil olamaz. Öyle ise mislin bulunması, mislin muhaliyetini istilzam eder. “Endad”ın sîga-i cem’ ile zikri, müşriklerin cehaletine işarettir. Yani “Hiçbir cihetten bir benzeri olmayan Cenab-ı Hakk’a nasıl bir sürü misil ve zıt yapıyorsunuz?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bütün enva-ı şirkin reddine işarettir. Yani “Ne zatında ve ne sıfâtında ve ne ef’alinde şeriki, şebihi yoktur.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza Vesenî, Sabiî, ehl-i teslis, ehl-i tabiat gibi fırak-ı dâllenin tevehhüm ettikleri şeriklerin tabakalarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Vesenî mezhebinin menşei; yıldızları ilah itikad etmek, hulûlü tahayyül etmek, cismiyeti tevehhüm etmek gibi gülünç şeylerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ : Bu cümle ile âyetlerin sonunda zikredilen emsali cümleler, İslâmiyet’in menşei ilim, esası akıl olduğuna işaret eder. Binaenaleyh İslâmiyet’in hakikati kabul ve safsatalı evhamı reddetmek, şanındandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
تَعْلَمُونَ ye bir mef’ulün terki, çok mef’ullerin takdirine sebep olmuştur. Demek, îcaz ve ihtisarı yapmakla itnab ve uzatmaktan kaçar iken daha ziyade itnaba, tatvile sebep olmuştur. Yani Allah’tan başka mabudunuz olmadığını, hâlıkınızın bulunmadığını, başka bir kādir-i mutlak olmadığını ve mün’iminizin bulunmadığını bilirsiniz. Keza bilirsiniz ki onların uydurdukları âlihe ve esnam, bir şeye kādir olmayıp onlar da mahluk ve mec’ul şeylerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 17-20. âyetler|Bakara Suresi 17-20. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 23-24. âyetler|Bakara Suresi 23-24. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_17-20._%C3%A2yetler&amp;diff=1697</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 17-20. âyetler</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_17-20._%C3%A2yetler&amp;diff=1697"/>
		<updated>2016-10-26T19:19:37Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 16. âyet|Bakara Suresi 16. âyet]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 21-22. âyetler|Bakara Suresi 21-22. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَ تَرَكَهُمْ فٖى ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ ۞ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ ۞ اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ فٖيهِ ظُلُمَاتٌ وَ رَعْدٌ وَ بَرْقٌ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ فٖٓى اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَاللّٰهُ مُحٖيطٌ بِالْكَافِرٖينَ ۞ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا فٖيهِ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu uzun âyetle mâkabli arasında ve cümleleri arasında ve cümlelerinin keyfiyetlerinde bulunan cihet-i irtibat, intizam:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Kur’an-ı Kerim evvela münafıkların hallerini; sâniyen, cinayetlerini sarahaten kaydettiği gibi, muamelelerinin kötülüğünü akla kabul ettirdikten sonra hayale, vehme, hisse de gösterip, onlara da kabul ettirilmesini bu temsil ile temin etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet aklî şeylerden fazla; temsiller ile hayalî şeyleri kabule, hayal daha yakındır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza akla muhalif olan ve hem gayr-ı me’luf bulunan bir şeyin me’nus bir şekilde gösterilmesiyle çabuk kabul eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza gaib bir şeyi hazır göstermekle akıl ile his arasında mutabakat hasıl olur. His de kabul eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Münafıkların kötülüğü, şu temsil ile akla tasdik ettirildiği gibi hayale, vehme, hisse de kabul ettirilmesi temin edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve eyzan münafıkların ayrı ayrı cinayetleri ve muhtelif sıfatları arasında hakiki bir irtibatın bulunması şu temsil ile gösterilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve eyzan münafıkların muamelesini hayalin gözü önüne şu temsil ile getirmekten maksat, lisanın söyleyemediği ince cihetleri bizzat hayal baksın, görsün, alsın ki bir itirazı kalmasın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra bu temsilin cümlelerinin meali, heyet-i mecmuasıyla münafıkların hikâyelerinin mealine muvafık geldiği gibi, ayrı ayrı da hikâyelerinin cümlelerine uygun gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet münafıkların hikâyesi böyledir: Zahiren imana gelmişlerdir, sonra kalben küfür ve inkâr etmişlerdir. Sonra hayret ve tereddüt içinde kalmışlardır. Sonra hakkı talep etmemişlerdir. Sonra o dalaletten rücûa kādir olmamışlardır ki hakkı arasınlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Temsilin meali ise: Evvelen ateş yakmışlardır. Sonra o ateşi muhafaza edememişlerdir. Sonra ateşleri sönmüştür. Sonra zulmet içinde kalmışlardır. Sonra her şey onlara görünmez olmuştur. Gece vakti ses sadâ olmadığından sanki sağır olmuşlardır. Ateşleri söndüğünden âmâ gibi olmuşlardır. Bir muhatap veya bir yardımcıları bulunmadığından sanki lâl olmuşlardır. Ve o zulmetten çıkıp rücûa kādir olmadıklarından sanki ruhsuz, heykel kesilmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte temsildeki cümleler ile hikâyedeki cümleler arasında muvafakat tebarüz etmekle aralarında bir muhalefet kalmadığı tebeyyün etti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Temsildeki zulmet, hayret, ateş; hikâyedeki küfür, adem-i sebat, fitnelerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Temsilde nurdan bahsedilmiştir. Münafıkların nuru nerede?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Kendisinde nur olmayan bir insan, muhitinde bulunan nurdan istifade eder. Muhitinde bulunmasa kavminde, kavminde bulunmasa nevinde, nevinde bulunmasa fıtratında, fıtratında mümkün olmasa dünya menfaatleri için lisanında vardır. Bu da olmasa evvelce iman edip, sonra irtidad edenlerin evvelki nurlarına işarettir. Bu da olmasa, dünyaya ait gördükleri istifadelerine işarettir. (Nasıl ki ateş, fitnelerine işarettir.) Bu da olmadığı takdirde, daire-i imkânda olan nurları vücud dairesine indirilmiştir.اِشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى daki hidayet gibi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra cümlelerinin arasındaki cihet-i intizam:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا Yani “Onların meselesi ateş yakan adamın meselesi gibidir.” Bu cümlenin mevki ve makama olan münasebeti, şöyle tasvir edilebilir ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âyette beyan edildiği şekil üzerine, ateş yakan adamın hâli Ceziretü’l-Arap’ta sakin, Kur’an’ın muhataplarından birinci tabakadaki adamların hallerine tetabuk ediyor. Zira o tabakadaki adamlar, bu ateşi yakan adamın halini ya bizzat görmüşler veya işitmişlerdir. Ve o halin ne derece müessir ve feci olduğunu hissetmişlerdir. Zira onlar da çok defa güneşin zulmünden, gecenin zulmetine kaçarak, gece serininde yollarına devam ettikleri sırada şiddetli yağmurlara rast gelerek çok zahmetlere düşmüşlerdir. Ve keza çok defa yollarını kaybederek muzır hayvanlar ile dolu mağaralara girmişlerdir. Ve arkadaşlarını görüp, onlar ile ferahlanmak ve eşyalarını görüp muhafaza etmek veya muzır hayvanları görüp onlardan tahaffuz etmek için ateş yakmışlardır. Ateşin ziyasından istifade ederler iken semavî bir âfet ile ateşleri söner. Ve rica, ümitleri tamamen yeise, hüsrana inkılab eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Kur’an-ı Kerim onun bu durumuna فَلَمَّا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ cümlesiyle işaret etmiştir. Yani “Vaktâ ki o ateş etrafı ışıklandırdı. Birdenbire Cenab-ı Hak, nurlarını söndürerek ziyalarını zulmete çevirdi.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَلَمَّا daki ف kelâmın siyakı, kelâmın şu şekilde olduğunu iktiza ettiğine işarettir ki: Ziyasından istifade için ateş yaktılar. Ateş onları ziyalandırdı. Onlar da mutmain ve ferah oldular. Sonra bir hüsrana uğrayıp yüzükoyun yere düştüler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra bu cümle-i şartiyenin şart ve ceza denilen her iki cümlesi arasında lüzumun vücudu lâzımken izae ile nurun zehabı arasında hiçbir lüzum görünmüyor. Binaenaleyh bu gizli lüzumu dışarıya çıkarıp göstermek için bazı mukadder cümlelere ihtiyaç vardır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vaktâ ki ateş ışıklandırdı. Onlar da ışıklandılar. Fakat ateşe ehemmiyet verip, muhafaza etmediler. Ve o nimetin kadrini bilip devam ettirmediler. O da söndü gitti. Evet ziyayı muhafaza etmekten gaflet, adem-i devamını istilzam eder. Adem-i idame ise intıfasını yani sönmesini istilzam eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nurlarının sönmesiyle uğradıkları hüsrandan sonra وَتَرَكَهُمْ فٖى ظُلُمَاتٍ cümlesiyle zulümata düşmek gibi ikinci bir hüsrana maruz kaldıklarına işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لَا يُبْصِرُونَ cümlesi ise üçüncü bir hüsranlarına işarettir. Çünkü insan zulmete düşmekle yolunu kaybettiği zaman, arkadaşlarını ve eşyasını görmekle bir derece müteselli olur. Fakat bunları da görmediği gibi onun o karanlıkta durması, yürümesi gibi bir musibet ve bir vahşettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ Yani “Sağır, lâl, kör olup dönemezler.” Bir insan böyle bir belaya düştüğü zaman, dört cihetle ümitvar ve müteselli olabilir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Köyler halkından veya geçen yolculardan bir ses gelir de o ses vasıtasıyla bir aydınlık yolunu görmek ümidinde olabilir. Halbuki gecesi sâkit ve sakin, sessiz sadâsız bir gece olduğundan o adamla bir sağırın arasında fark kalmaz. Bu cihetten ümidinin kesik olduğuna işareten Kur’an-ı Kerim صُمٌّ kelimesini demiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Eğer çağırıp yardım isterse olur ki işiten olur da onun kurtarılmasına gelen olur, ümidini besleyebilir. Fakat gecesi sağır olduğu için dilli, dilsiz bir olur. Bu ricasını da kesmek için بُكْمٌ denilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Gideceği cihetin yolunu tahminen tayin ve görmek için bir alâmet, bir ateş, bir yıldızı arar; müteselli olur. Halbuki gecesi öyle bir zulmetlidir ki gözlü, gözsüz bir olur. O adamın bu emelini söndürmek için عُمْىٌ denilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: O beladan kurtulup, rücû etmek için var kuvvetiyle çalışmaktan maada bir çare kalmadığını görür görmez kuvvetine güvenir ve ümitvar olur. Halbuki zulmet her taraftan öyle abluka etmiştir ki kuvvetiyle, çalışmasıyla kurtuluş imkânını bulamaz. Kendi sû-i ihtiyarıyla bir bataklığa girdikten sonra bir daha çıkması mümkün olmayan bir eşek gibi içinde kalır. Evet çok şeyler var ki insan, ihtiyarıyla girer amma çıkması mümteni olur. İnsan onu bırakır, o insanı bırakmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte onların şu vaziyetlerine karşı فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ denilmiştir ki o musibetten kurtulup, rücûlarına bir çare kalmadığına ve son ümitlerinin de kesildiğine binaen vahşet, yeis, korkular içinde kaldıklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cümlelerin heyetlerine gelince:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا cümlesi, nüktelere bir define hükmündedir. Şöyle ki: Lisanlar üstünde deveran ile beyne’n-nâs garib ve acib şeylerde kullanılan ve “hikmetü’l-avam”, “felsefetü’l-umum” ile anılan مَثَلُ kelimesi münafıkların vaziyetleri bir ağrube ve kıssaları bir acube olduğuna işarettir. Ve bu işaretten onların sıfatları nefret, lanet lisanları üstünde ile’l-ebed darb-ı mesel gibi deveran etmek şanında olduğuna bir remiz vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Teşbihi ifade eden her iki mesel arasındaki كَ nin hazfı belâgatça daha makbul olduğu halde, ne için hazfedilmemiştir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Bu makamda edat-ı teşbihin zikri, hazfından daha beliğdir. Zira sâmi’ teşbih edatını görür görmez teşbih ile alâkadar olur, müşebbehün-bihte olan her noktadan müşebbehteki nazirine tatbik eder. Fakat edat-ı teşbihin mahzufu takdirinde teşbihten gaflet ile her iki tarafı birbirine tatbik etmek fikrine gelmez ihtimali vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci “mesel” kelimesi ise ateş yakan o adamın vaziyeti, efkâr-ı âmmece bir darb-ı mesel hükmüne geçmiş olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Ateş yakanlar bir cemaat iken müfred işareti olan اَلَّذٖى ile işaret yapıldığı neye binaendir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Ferdin yapacağı bir işe cemaatin iştirakiyle bir ziyade, noksanlık hasıl olmadığı takdirde fert nev, cüz’ küll bir olur. Maahâzâ اَلَّذٖى nin ifradı, onlardan her bir ferdin dehşeti temessül ve kabahati tasvir etmekte müstakil olduğuna işarettir. Maahâzâ اَلَّذٖى nin اَلَّذٖينَ den ihtisar edildiği ihtimali vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِسْتَوْقَدَ deki س ateş yakmalarının külfet ve araştırmakla husule geldiğine işarettir. اِسْتَوْقَدَ nin ifrad sîgasıyla نُورِهِمْ deki cem zamiri bir cemaat için bir ferdin ateş yakması âdet olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Lamba ve saire âlât-ı tenviriye arasından نَارٌ ın intihab edilmesi, teklifin pek şiddetli bir nur olduğuna ve onların izhar ettikleri zahirî nur altında fitne ateşini yaktıklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Nekre olarak نَارٌ kelimesinin zikri, onların şiddet-i lüzumundan dolayı herhangi ve nasıl bir ateş olursa hemen yakmak ihtiyacında olduklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَلَمَّا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ Takibi ifade eden فَلَمَّا daki ف onların yeisten sonra ümit ve rica zamanları geldiğine işarettir. لَمَّا ise kıyas-ı istisnaî ile anılan dâhil olduğu cümlelerden birinci cümlenin tahakkuk ve vücuda geldiğine delâlet etmekle, ikinci cümlenin de vücuda geldiğini intac ettiğine ve onların teselli ve ümitlerinin tamamıyla kesilmiş olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَضَٓاءَتْ kelimesi, onların ısınmaya değil, aydınlanmaya ihtiyaçları olduğuna işarettir ki etrafında bulunan zararlı şeyleri görüp onlardan tahaffuz etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مَا حَوْلَهُ dehşetin her dört taraftan ihata edildiğine ve ziya ile cihat-ı sitteden hücum eden zararlardan tahaffuz etmek lüzumuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ذَهَبَ Bunun ile اَضَٓاءَتْ arasındaki lüzum meselesi geçmiştir. Oraya bakılsın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ذَهَبَ اللّٰهُ Zehabın Allah’a isnadı, iki cihetten rica ve ümitlerinin kesik olduğuna işarettir. Birincisi: Âfet, semavî olduğundan def’i mümkün değildir. İkincisi: O âfet, kusurlarının cezası olduğundan Cenab-ı Hak’tan merhamet de rica edilemez. Çünkü iptal-i hak için çalışan adam; Hak’tan yardım, merhamet talep edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِنُورِهِمْ deki harf-i cer olan ب nur ve ziyanın bir daha avdet etmemesine işarettir. Çünkü ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ manası; “Allah, onların nurlarını götürmüştür.” Malûm ya, Allah’ın aldığı bir şeyi kimse reddedemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
نُورٌ unvanı ise sırat üstündeki hallerini andırır. İhtisası ve hasrı ifade eden نُورٌ un هُمْ zamirine olan izafesi, onların şiddet-i teessürlerine işarettir. Zira halkın ateşleri yanar iken insanın ateşi sönerse, insan çok müteessir olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَتَرَكَهُمْ فٖى ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ Harf-i atıf olan vav, onların iki zararı cem etmiş olduklarını ifade ediyor. Birisi: Ziyalarının selb ve söndürülmesidir. İkincisi ise: Zulmetin onlara ilbas ve giydirilmesidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
تَرَكَ unvanı onların ruhsuz bir ceset, içsiz bir kabuk hükmünde olduklarından bu gibilerin şanı alâkayı kesip, bütün bütün terketmeye delâlet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فٖى edatının ifade ettiği zarfiyetten anlaşılır ki zulmetin şiddetinden, onların nazarında her şey ademe gitmiş, yalnız zulmet kalmıştır. Onlar da dehşetlerinden, o zulmeti kendilerine kabir yapıp, içine girip gizlenmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ظُلُمَاتٍ cem’i ise gecenin karanlığıyla bulutların zulmetinden, onların ruhlarında yeis ve havfın, yerlerinde vahşet ve dehşetin, zamanlarında da sükûn ve sükûnetin zulmetleri gibi türlü türlü zulmetler vücuda gelmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ظُلُمَاتٍ kelimesindeki tenkir ise o gibi zulmetlerin emsalini görmediklerinden, kendilerince meçhul, ülfet etmemiş bir takım zulmetler olduklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لَا يُبْصِرُونَ cümlesi, musibetlerin en büyüğünü gösterir. Zira gözü görmeyen adam, daha çok belaları görür. Gözleri gaib olanlar en gizli musibetleri görüyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لَا يُبْصِرُونَ sîga-i muzari ile zikri, onların vaziyetlerini tasvir ile, hayalin gözü önüne getirip ihzar eder ki sâmi’ hayaliyle dehşetlerini görsün, vicdanıyla bir ibret alsın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لَا يُبْصِرُونَ nin mef’ulsüz bırakılması, tamim içindir. Şöyle ki: Onlar menfaatlerini görmüyorlar ki celb ve muhafaza etsinler. Tehlikeleri görmüyorlar ki içtinab etsinler. Arkadaşlarını görmüyorlar ki bir parça ferahlansınlar. Sanki her birisi kendi başına tek o zulmet içinde kalır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ Yani “Sağır, lâl, kör şahıslar gibi o zulmetten çıkıp, kurtulamazlar.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümlede bulunan sıfât-ı erbaa, münafıklar ile ateş yakanlar arasında müşterek olup, her iki taraftan haber verir. Ve şanlarını bildirir. Ve âyine gibi hallerini gösterir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet ateş yakanlara karşı işaratı şöyledir ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Böyle bir zulmet musibetine düçar olan bir adam evvelen kurtarıcı bir ses dinlemek üzere etrafı dinler. Lâkin gecenin sessiz, lâl olduğu onun sağırlığını intac etmiştir. Sonra yardımına gelecek bir adamı çağırmak ister. Lâkin gecenin sâkit ve sağırlığı, onun lâllığına sebep olmuştur. Sonra yolunu bulmak ümidiyle bir alâmet, bir nişan arar. Fakat gecenin ziyasız ve körlüğü onun körlüğünü mûcib olmuştur. Sonra evvelki yerine avdet ister. Fakat kapılar bağlanmış, rücûa imkân yoktur. Bataklığa düşen gibi depreştikçe batar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Münafıklara nâzır cihet ise:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet münafıklar küfür ve nifak zulmetine düştükleri zaman, dört cihetle kurtuluşları mümkün idi. Zira o nifaktan başlarını kaldırıp hakkı dinlemek, Kur’an’ın irşadına kulak vermek ile necatları mümkün idi. Fakat nefislerinin şeytanî olan hevası Kur’an’ın sadâsını kulaklarına eriştirecek havayı karıştırmakla mani olmuştur. Kur’an-ı Kerim bu cihetten ümitleri inkıta etmiş olduğuna işareten صُمٌّ demiştir. Ve bu işaretten, sanki kulakları kesilmiş, kulakları kesik itlerin kulaklarını andıran pek çirkin delikler kaldığına bir remiz vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâniyen: Başlarını aşağıya indirip, vicdanlarıyla müşavere etmekle doğru yolu, hakkı sual etmekten necat cevabını almak imkânı var iken kalplerindeki inat, zebhedilen tavuk gibi dillerini içeri tarafa çekerek, konuşmalarına ve nedamet ile tövbe etmelerine mani olmuştur. Kur’an-ı Kerim bu kapının kapalı olduğuna işareten بُكْمٌ demiştir. Ve bu işaretten, dilleri çekilip atılmış ve ağızları sinek yuvası gibi kokulu çirkin bir delik gibi suratlarında kalmış olduğuna bir remiz vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâlisen: İbret nazarıyla dâhilî ve haricî delilleri görmekle, hakka rücûları mümkün iken gafletleri gözlerine el basarak körlük de kapakları kapatmakla yine necattan mahrum kalmışlardır. Kur’an-ı Kerim buna işareten عُمْىٌ demiştir. Yani şeytanlara bir yuva inşa edilmek üzere gözleri oyulmuş şeytanların başlarını andıran, başlarında çirkin ve korkunç iki tane mağara şeklini hayale arz ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Râbian: Pis ve çirkin vaziyetlerine bakıp da nâdim olarak tövbe etmeleri mümkün olduğu halde nefislerinin hevasına, bozuk fıtratlarının iktizasına inzimam eden şeytanın iğvasıyla yaptıkları o çirkin haller gözlerine güzel göründüğünden terk edemediler. İşte Kur’an-ı Kerim buna da فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ demekle, onların son ümitlerinin de suya düştüğüne ve kum deryasına ihtiyarıyla girip bir daha ihtiyarıyla çıkamayan bedbaht insanlar olduğuna işaret etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci bir temsil:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ فٖيهِ ظُلُمَاتٌ وَ رَعْدٌ وَ بَرْقٌ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ فٖٓى اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَاللّٰهُ مُحٖيطٌ بِالْكَافِرٖينَ ۞ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا فٖيهِ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Yahut münafıkların meselesi; semadan yağan şiddetli, fırtınalı bir yağmura tutulan yolcuların meselesi gibidir. O yağmurun şiddetini artıran zulmetler, gürültüler, şimşekler içinde vardır. Şimşeklerin çakmasıyla ölümün korkusundan parmaklarını kulaklarına sokarlar. Cenab-ı Hak kudretiyle kâfirleri ihata etmiştir. Küfür cezasından kurtulan yoktur. Çakan şimşekler şiddetiyle hemen hemen gözleri kör edecek şanındadır. Şimşeklerin çakmasıyla etraf aydınlandığı zaman yürürler. Karanlıklar çöktüğü vakit duruyorlar. Eğer Cenab-ı Hakk’ın meşieti olsaydı kulak ve gözlerini götürür idi. Cenab-ı Hak her şeye kādirdir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyette beyan edilecek üç nokta vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Bu âyetin mâkabliyle vech-i irtibatı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Cümleleri arasında cihet-i intizam.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Cümlelerin heyetlerinde, eczasında, kelimelerindeki nizam.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet bu âyetin cümleleri arasındaki nizam, irtibat aynen saniye, dakika, saatleri sayan miller arasındaki irtibat gibidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela bu âyeti, evvelki âyetle rabteden cihet:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerim münafıkların vaziyetini tasvir için itnab ve tatvil ile yani uzun ibareleri hâvi misal ve temsilleri tekrar etmiştir. Bu da münafıkların vaziyetlerine terettüp eden dehşet ve hayretin iki kısma ayrıldığından ileri gelmiştir. Zira;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
birinci temsilin hülâsasına göre; münafık olan kimse, kendisini vücud sahrasında arkadaşlardan ayrılmış, tek kaldığını ve kâinat cemiyetinden tardedilmiş sahibsiz kaldığını bildiği gibi, her şeyi de ma’dum bilir. Ve vahşetle abluka edilmiş sükûn ve sükûnet içinde bütün mahlukata ecnebi nazarıyla bakıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Münafığın şu bakışıyla, mü’minin bakışı arasında dağlar vardır. Zira mü’min olan zat nur-u iman ile bütün mevcudları, kendisine dost ve aşina bilir. Ve kâinat ile tevahhuş değil, tam ünsiyeti, muarefesi vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci temsilin hülâsasına göre; münafık olan adam, âlemi musibetleri ile öldürücü, belalarıyla tehdit edici, hâdisatıyla na’ra atıcı, şedaidiyle ihatacı bir şekilde görmekle bütün dünyanın envaıyla beraber adavetine ittifak ettiklerini zanneder. Onun bu zannına göre âlemde ona bir menfaat verecek bir şey yoktur. Bütün eşya onun aleyhinde olurlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Halbuki mü’min olan zat, imanın iktizasıyla; kâinatın yaptığı tesbihleri, tebşirleri bile işitiyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza Kur’an-ı Kerim temsil hususunda yaptığı tekrar, münafıkların iki kısma ayrılmış olduklarına işarettir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birisi: Süflî, âmî olan tabakadır. Bu tabakanın haline uygun birinci temsildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Kibirli, mağrur, güya yüksek tabakasıdır. Buna münasip ikinci temsildir. Demek temsillerin tekrarı, kısımların taaddüdüne işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra şu ikinci temsilin münafıkların nazarına göre, bu makam ile münasebeti nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Kur’an-ı Kerim’in muhataplarından tabaka-i ûlâ veya saff-ı evvel adamları, daima sahralarda gezen çöl adamlarıdır. Bunlar bilumum bu hâdiseyi ya görmüş veya ebna-i cinsinden işitmiştir. Hattâ böyle ateş yakmak meselesi, efkâr-ı âmme ile alâkadardır. Ve bu hâdise onlara bir darb-ı mesel kadar tesir eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra ikinci temsilin, birinci temsil ile münasebeti pek aşikârdır. Zira o, ona ikmal edici bir tetimmedir. Hattâ çok noktalarda da ittihadları vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra bu ikinci temsilin münafıkların haline beş cihetten münasebeti vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Her iki taraf da öyle bir hayrete düşmüşlerdir ki kendilerine kurtuluş yolları tamamen kapanmış, necat vesileleri gaib olmuşlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Her iki taraf da korku şiddetinden, bütün mevcudatın düşman olduklarını zanneder. Bir dakika bile ölüm tehlikesinden emin olmazlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Her iki taraf da dehşetin şiddetinden akıllarını kaybetmiş deliler gibi olurlar. Hattâ kılınçların parıltısını görüp gözünü yummakla veya tüfeklerin sesini işitip kulaklarını tıkamakla ölümden tahaffuz etmek isteyen veya güneşin gurûbunu istemediğinden saatinin zembereğini kısaltan ahmaklar gibi bir durum gösterirler. Halbuki kulağın tıkamasıyla veya gözün yummasıyla gök gürültüsünden veya şimşek çakmasından kurtulamazlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Güneş, yağmur, su, ziya çiçeklere isabet ederlerse hayat verirler. Nebatata olursa terbiye ve tenmiye ettirirler. Pis şeylere isabet ederlerse kötü kötü kokuları ihdas ederler. Mevat ve ölülere bakarlarsa ufunet tevlid ederler. Kezalik rahmet ve nimet dahi lâyık ve onları intizar edip kıymetlerini bilmeyen mevkilere isabet ederlerse zahmete ve nıkmete inkılab ederler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- İkinci temsilin mealiyle münafıkların kıssasının meali arasında eczalarına bakılmaksızın münasebet olduğu gibi, her iki tarafın eczaları arasında da münasebetler vardır. Ezcümle: صَيِّبٍ nebatata hayat verdiği gibi, İslâmiyet de ervaha hayat veriyor. Şimşek, gök gürültüsü (vaad vaîd) yani hayırlı zararlı, Allah’ın emirlerine; zulümat da küfrün şüphelerine, nifakın şeklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra bu temsilin cümleleri arasındaki münasebetler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Kur’an-ı Kerim اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ cümlesiyle “Münafıklar; ıssız, korkunç, vahşetli bir sahrada, karanlıklı bir gece, her bir katresi bir mermi gibi şiddetli bir yağmura tutulan yolcular gibidir.” dediği zaman sâmi’ derhal ayıldı ve suale geldi ki: “Yahu yağmurlar mergub ve matlub bir rahmet iken ne için onlara korkunç bir musibete dönmüştür?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerim o suale karşı, o yağmurun dehşetini tasvir etmekle فٖيهِ ظُلُمَاتٌ demiştir. Ve ظُلُمَاتٌ ın cem’iyle bulutların zulmetine ve yağmurun kesafetinden hasıl olan zulmete ve ihatalı, kesretli olduğundan sanki gecede bulut gibi bulutun yağdırdığı siyah siyah katrelerin zulmetine zarf olduğunu bildirmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra zulmetli, yağmurlu geceler ale’l-ekser gürültülü olurlar. Sâmi’ yine suale geldi: “Acaba onların da bu gecelerinde gürültü var mıdır?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerim buna da cevaben: وَرَعْدٌ diye vaziyetin dehşet ve korkulu olduğuna işaret etmiştir. Sanki mevcudatın bir zahirî padişahı olan sema onları felakete, helâkete sevk etmek için çağırıp, bağırıyor. Zira dehşetli bir musibete uğrayan adam, sükûnu içinde kâinatın her tarafından zararlı harekeleri ve sükûtu içinde her taraftan korkunç sayhaları tahayyül ediyor. Maahâzâ ra’d sesini işittiği vakit, onun sayhalarını kendine karşı na’ralar olduğunu zanneder. Zira korkan ve hain bir adam, her sayhayı aleyhine zanneder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra ra’d, berk arasında bir refakat-ı zikriye bulunduğundan, birisinden bahsedildiği zaman ötekisi de velev tufeyli yani, davetsiz olsun zihne gelir. Ondan da bahsedilir. İşte bu münasebetle Kur’an-ı Kerim رَعْدٌ dan sonra وَبَرْقٌ demiş ve tenkiriyle berkin pek garib ve acib olduğuna işaret yapmıştır. Evet berkin çakmasıyla zulümat âlemi ölür, ortadan kaldırılarak adem deryasına atılır. Ve âni olarak berkin ölümüyle de zulümat âlemi dirilir, meydan-ı haşre gelir. Sanki berk, söndüğü zaman âlemi tamamen dumanıyla dolduran hakikati meçhul bir ateştir ki gören adam sathî bir nazar değil, im’an ile dikkati lâzımdır ki kudretin âsâr-ı azametini görsün.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra sâmi’ “Münafıkların şu musibetin çıkmaz sokağına girdiklerinde ne gibi bir tedbirde bulundular?” diye kendi kendine düşünmeye başlarken Kur’an-ı Kerim, düşünmesine ihtiyaç bırakmadan يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ فٖى اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ diye onlara bir melce, bir kurtuluş çaresi kalmadığına işaret etmiştir. Hattâ boğulan adam denizin ortasında bir ot parçasına iltica ettiği gibi, bunlar da şaşkınlıklarından parmakların ucunu değil, parmaklarını tamamen kulaklarına sokuyorlar. Sanki musibetleri, dehşet kırbacıyla onların ellerini vuruyor. Onlar da acısından parmaklarını ceplerine değil, şaşkınlıktan kulaklarına sokuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Sâıkanın isabetinden kurtulmak zannıyla yaptıkları şu eblehane hareketlerden ne oldukları anlaşılır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra sâmi’in zihnine geldi ki “Acaba bu musibet umumî midir, yoksa onlara mahsustur?” Buna karşı Kur’an-ı Kerim وَاللّٰهُ مُحٖيطٌ بِالْكَافِرٖينَ demiştir. Yani bu musibet, onların nimetlere karşı yaptıkları küfran cezasıdır. Onları bu musibetle tecziye eder. Çünkü onlar cumhur için vaz’edilen kanun-u İlahîden huruc etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra sâmi’ “Ra’dın şiddetine mukabil berkin onlara bir faydası olmadı mı?” diye nefsiyle konuşurken Kur’an-ı Kerim يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ cümlesiyle berkin onlara bir faydası değil, bilakis ışığıyla onların gözlerini hemen kör edecek şanında bir şiddet göstermektedir, diye sâmi’e cevap vermiştir. Âdeta ra’d kulaklarına, berk de gözlerine ilan-ı husumet etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâmi’ baktı ki ra’d ve berk ve saire gibi kâinat eczası müttefikan onların aleyhinde olup, onları itlaf etmek için birbirine yardım ediyorlar. Buna karşı onların ne yapacaklarını düşünmeye başladı. Kur’an-ı Kerim كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا فٖيهِ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا cümlesiyle onların hayret dairesinde tereddüt içinde şaşkın bir vaziyette yollarını görüp, yola devam etmek için cüz’î bir fırsat beklemekte olduklarına ve berkin ziyasıyla yol göründüğü zaman devamından ümitsiz mezbuhane bir harekete geçerek bir iki adım attıklarına fakat zulmet birdenbire istila ettiğinde yerlerinde incimad etmiş gibi bir vaziyette kaldıklarına işaretle cevap vermiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâmi’ bu vaziyeti görünce suale geldi: “Yahu bu kadar tazipler altında ezilmekten ise birdenbire ölüp gitmeleri veya bütün bütün sağır ve kör olmaları daha iyi değil midir?” sormuştur. Kur’an-ı Kerim وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ cümlesiyle “Onların ölüm ile azaptan, ızdıraptan kurtulmaya istihkakları yoktur. Bunun için meşiet-i İlahiye onların ölümüne taalluk etmemiştir. Taalluk etse etse gözlerini kör, kulaklarını sağır etmeye taalluk eder. Buna da taalluk etmiyor. Çünkü kanun-u İlahîden hariç kalan bu gibi dürzilerin gözleri, kulakları daima sağ kalsın ki azapları işitmekten ve ikabları görmekten zevk alsınlar.” diye sâmi’ efendiye cevap vermiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra bu kıssanın ihtiva ettiği azamet ve kudret-i İlahiye ile Cenab-ı Hakk’ın umum kâinatta tasarruf sahibi olduğu ve bilhassa âsâr-ı kudretinden ra’d, berk, sehab mu’cizeleri görünüp sâmi’ce tahakkuk edince “Kâinat, heybetinden bir tecelli ve bu musibetler de gazabının bir kahrı olan zatın kudreti ne kadar büyüktür سُبْحَانَ اللّٰهِ ” diye tesbihata başlamıştır. Kur’an-ı Kerim de onu tasdikan اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ demiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mezkûr âyetin ihtiva ettiği cümlelerin heyetlerindeki münasebetler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet اَوْ كَصَيِّبٍ deki اَوْ süflî ve gayr-ı süflî münafıkların iki kısma münkasım olduklarına işarettir. Ve her iki temsilin birbirine münasip ve münafıkların haline uygun bulunduğuna remizdir. Ve aralarında müşabehetin bulunması malûm ve müsellem olduğuna îmadır. Ve keza huruf-u âtıfadan terakkiyi ifade eden بَلْ kelimesinin manasına mutazammındır. Çünkü ikinci temsil, birinci temsilden daha şedittir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
كَصَيِّبٍ deki ك münafıkları yağmura teşbih etmek içindir. Halbuki birbirine müşabih değildir. Aralarında mutabakat yoktur. Öyleyse müşebbehün-bih olacak şey mukadderdir. Zikredilmemesi, lafzın îcaz ve ihtisarı içindir. Lafızdaki îcaz da manayı itnab ve uzatılması içindir. Mananın bu uzatılması da sâmi’in vüs’at-i hayaline havale edilir ki, makama münasip cümleleri tayin edebilirse etsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela اَوْكَالَّذٖينَ سَافَرُوا فٖى صَحْرَٓاءَ خَالِيَةٍ وَلَيْلَةٍ مُظْلِمَةٍ فَاَصَابَتْهُمْ مُصٖيبَةٌ بِصَيِّبٍ gibi münafıklara müşebbehün-bih olmaya uygun ve uzun bir cümleyi takdir edebilir. Yani, “Münafıklar hâlî bir sahrada, zulmetli bir gecede çıkıp yağmur musibetine tutulan yolcular gibidir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Herkesin bildiği مَطَرٌ kelimesine, me’luf olmayan صَيِّبٌ kelimesinin tercihen zikredilmesi, o yağmurun katreleri güya birer musibet olup, onların ruh u canlarına mermi gibi kasden atıldığına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra yağmurun çıplak sema cihetinden yağdığı herkesçe malûm olduğu halde مِنَ السَّمَٓاءِ kaydıyla takyid edilmesi, ıtlak içindir. Yani “sema” kaydıyla yapılan tahsis tamim içindir. Evet semanın kaydından anlaşılır ki o yağmur, bütün semanın ufkunu tutmuş, umumî bir şekilde yağıyor. Hiçbir yer ondan hâlî kaldığı yoktur. Evet وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا طَٓائِرٍ يَطٖيرُ بِجَنَاحَيْهِ cümlelerinde dahi دَابَّةٍ in فِى الْاَرْضِ ile, طَٓائِرٍ in يَطٖيرُ ilâ âhir ile takyidleri ıtlak ve tamim içindir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Müfessir unvanını taşıyan bazı adamlar yağmur ve saire gibi yağan şeylerin semanın cirminden yağdığına zehab etmiştir ve kocaman bir denizin de semada bulunduğunu ilâve etmiştir. Onları bu zehaba sevk eden, Kur’an-ı Kerim’in birkaç yerinde مِنَ السَّمَٓاءِ kelimesinin bulunmasıdır. Halbuki ashab-ı tahkik ve erbab-ı belâgatça en uygun mana, مِنْ ile سَمَٓاءِ arasında جِهَةِ lafzının takdiriyle yağmurların sema cirminden değil, sema cihetinden nâzil olduğuna hükmetmektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maahâzâ sema kelimesinin yukarıda bulunan her şeye ıtlak edilebildiğine binaen, buluta da sema denilebilir. Ve bulut da sema kelimesinin şümulüne dâhildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu makamın tahkiki şöyle izah edilebilir: Eğer kudret-i İlahiyenin azametine bakılırsa cihetler hep birdir. Hangi cihetten ve hangi şeyden olursa olsun yağmurun yağması mümkündür. Eğer hikmet-i İlahiyeye bakılırsa yağmurun nüzulü ancak küre-i havaiyede münteşir ve küre-i havaiyenin onda bir cüzünü teşkil eden buhar-ı maînin tekâsüfünden husule geliyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zira hikmet-i İlahiye bütün eşyada en güzel bir nizam tesis etmiştir. Bu nizam eşyadaki muvazene-i umumiyenin muhafazasına hizmet eder. Bu muvazenenin muhafazası da en yakın, kolay, kısa yolları tercih etmeye bakar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yağmur meselesi hakkında en kısa yol şöyle tarif edilebilir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tabaka-i havaiyede münteşir buhar-ı maînin zerrelerine irade-i İlahiye emrettiği vakit, her taraftan “Lebbeyk” diyerek toplanmaya başlar. Ve bulut şeklinde, irade-i İlahiyeye emirber olarak hazır dururlar. Yine irade-i İlahiyenin emri ile bir kısım zerreler, şiddet-i tazyik ve tekâsüften katrelere inkılab eder. Sonra kanunlar mümessili, nizamat ma’kesleri denilen, o katrelere münasip yaratılan, melaike vasıtasıyla o katreler müzahametsiz, müsademesiz nüzul eder, yere düşerler. Lâkin cevv-i havada muvazenenin muhafazası için yağan katrelerden boş kalan yerler denizlerden, yerlerden kalkan buharlar ile doldurulur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Semada büyük bir denizin bulunduğuna edilen zehab, mecaz hakikat zannedildiğinden ileri gelmiştir. Evet cevv-i hava, denizin rengini andırır. Ve küre-i havaiyede münteşir bahr-ı muhitten fazla su vardır. Binaenaleyh cevv-i havayı denize teşbih etmek baîd değildir. Fakat mana-yı hakiki ile bakılırsa hatadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ فٖيهَا مِنْ بَرَدٍ Âyet-i kerimenin zahirine göre yağmurun nüzulü, doludan müteşekkil semada bulunan dağlardandır. Bunun izahı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Bir kelâmın ne belâgata uygun ve ne akla muvafık ve ne mantığa mutabık mana-yı zahirîsine yapışıp, zahirinden ayrılmamak bir cümud ve bir sönüklüktür. Zira cennetin yemek kaplarının vasıfları hakkında قَوَارٖيرَ مِنْ فِضَّةٍ cümlesi bir istiare-i bedîiyeyi tazammun ettiği gibi مِنْ جِبَالٍ فٖيهَا مِنْ بَرَدٍ dahi bir istiare-i bedîiyeyi ihtiva etmektedir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cennetin kapları ne şişeden ve ne gümüşten olmadıklarından bu cümlenin mana-yı zahirîsine hamli caiz değildir. Çünkü o kaplar(a), “Gümüşten yapılmış şişelerdir.” denilemez. Zira her iki unsur arasında mutabakat yoktur. Ancak قَوَارٖيرَ مِنْ فِضَّةٍ den mana-yı mecaziyle şişenin şeffafiyeti, gümüşün beyazlığı kasdedilmiştir. Yani “O kaplar şişeler gibi şeffaf, gümüş gibi beyazdırlar.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kezalik مِنْ جِبَالٍ فٖيهَا مِنْ بَرَدٍ cümlesi de iki istiareyi tazammun etmiştir. Bu istiareler sâmi’in şairane bir hayaline müessestir. Bu hayal de âlem-i süflî ile âlem-i ulvi arasında bir nevi müşabehet ve mümaseleti mülahaza etmeye mebnidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani âlem-i süflî denilen arz, mevasim-i erbaada bilhassa bahar mevsiminde nasıl türlü türlü şekillere girer ve envaen zînetli, nakışlı elbiseleri giyer, ayrı ayrı manzaraları gösterir. Âlem-i ulvi olan semavat dahi bilhassa bulutlarıyla pek garib, acib keyfiyetlere, suretlere, renklere girer çıkar. Âdeta her iki âlem birbirine rekabet ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu iki âlem arasında şöylece bir müşabehet ve mümaseletin düşünülmesi de aralarında bir müsabaka ve rekabeti tahayyül etmekten neş’et eder. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arz, sema güzellik müsabakasına girmek için lâzım gelen tuvaletleri yapıp hazırlıklarda bulundukları zaman arz, kış mevsiminde kardan mamul beyaz elbiselerini giyer. Bahar mevsiminde zümrüt gibi yeşil halıları sahralarına serer. Yeşil kürkleri dağlarına giydirir. Başlarına beyaz sarıkları bağlar. Ve bu güzel inkılab ve manzaralarıyla kudret-i İlahiyenin mu’cizelerini, hikmet-i İlahiyenin nazarına arz eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buna karşı cevv-i sema dahi azamet-i İlahiyeyi izhar etmek için kocaman dağları, tepeleri, dereleri ve saire garib, acib şeylerin şekillerini ve beyaz, siyah, kırmızı gibi boyalar ile boyalanmış pamuk yığınlarını andıran bulut kafilelerini ileriye sürerek nazar-ı hikmete takdim eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu iki âlem arasındaki hayalî müşabehetten dolayı bilhassa yaz mevsimindeki bulutları, Araplar tarafından dağlara, gemilere, bostanlara, derelere, develerin kafilelerine yapılan teşbihler, üsluplar nazar-ı belâgatta pek güzel görünür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh âlem-i ulvi ile âlem-i süflî arasında ve dolayısıyla bulutlar ile dağlar arasındaki müşabehet ve münasebete binaen وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ فٖيهَا مِنْ بَرَدٍ âyet-i kerimenin mana-yı beliğanesi “Dağların büyüklüğünde, dolunun renginde bulunan semadaki bulutlardan yağmurları inzal ediyoruz.” demekten ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu güzel ve belâgatça makbul, akıl ve mantığa mutabık mana durur iken âyetin zahirine yapışıp “Beş yüz senelik bir mesafede iki dakikalık bir zaman zarfında yağmuru cirm-i semadan yeryüzüne indirmek.” gibi sakat bir manaya zehab etmek kâr-ı akıl değildir. Hikmet ve iktisat ve adem-i abesiyet reddeder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yolcuların gecesini korkunç göstermek için zikredilen فٖيهِ ظُلُمَاتٌ deki فٖيهِ nin takdimi, o musibetli gecenin şiddet-i zulmetinden dehşet alanlarca güya çok gecelerin zulmetleri toplanıp, o gecenin zulmetine inzimam etmiş olduklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: فٖيهِ deki zamirin صَيِّبٍ e râci olduğundan yağmurun zarf, zulmetin mazruf olduğu anlaşılır. Halbuki kaziye makûsedir, yağmur zulmetin içindedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Yağmurun kesretinden dehşet alan yolcuların zannıyla güya şu boşluk, yağmur ile dolu bir havuzdur. Ve zulmetin zerreleri de o yağmurun katreleri arasına dağılmışlardır. İşte böyle bir zanna binaen yağmur zarf, zulmet mazruf olabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ظُلُمَاتٌ ın cem sîgasıyla zikri ise bulutların karanlıklarından, kesafetinden ve âmm olduğundan ve yağmur katrelerinin kesafetinden hasıl olan müteaddid zulmetlere işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tenkir ve meçhuliyeti ifade eden ظُلُمَاتٌ daki tenvin, yolcularca hakikatleri meçhul bir takım zulmetler olduğuna işarettir. Demek o tenvin, yolcuların ilmine perde olarak bir zulmeti daha ilâve etmiştir. O halde bu tenvin, yolcuların gözlerine perde olan zulümata bir tekiddir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ Yani gök gürültüsüyle şimşek, Cenab-ı Hakk’ın azametine, kudretine delâlet eden pek aşikâr iki âyettir ki âlem-i gaybdan, bulutların idare ve tedvirlerine müekkel ve nizam, intizam kanunlarının mümessilleri ve memurları olan meleklerin yed-i salahiyetlerine verilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra müsebbebatın esbabla zahirde bağlı olduğuna binaen, havada münteşir olan buhar-ı maîden bulutlar izn-i İlahî ile teşekkül ederler. Bu bulutların hikmet-i Rabbaniyle bir kısmı menfî elektriği hâmildir. Bir kısmı da müsbet elektriğe hâmiledir. Bu kısımlar birbirine yaklaşıp, aralarında tesadüm olduğunda irade-i Hâlık’la berk tevellüd eder. Bir kısmı hücum, bir kısmı da firar ettikleri zaman aralarında havasız kalan yerleri doldurmak için emr-i Rabbaniyle tabakat-ı havaiye hareket ve heyecana geldiğinde ra’d sadâsı, yani gök gürültüsü meydana gelir. Fakat bu hallerin cereyanı bir nizam, bir kanun altında olur ki o nizamı, o kanunu temsil eden ra’d ve berk melekleridir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Ra’d ve berkin “zulümat” kelimesine atıflarından anlaşılır ki bunların zarfı yağmurdur. Halbuki zarfları buluttur, yağmur değildir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Dehşetinden bayılmış olan sâmi’ce, o yağmurun her şeyi ihata etmiş olduğu zannedildiğine göre, ra’d ve berk de yağmurun içine aldığı şeylere dâhildirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Zulümatın aksine ra’d ve berkin müfred sîgasıyla zikirleri neye işarettir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Yolcuların en çok nazar-ı hayretlerini celbeden, semavatın bağırmasıyla mevcudatı âni olarak ışıklandırmaktır. Bunlar ise mana-yı masdarîdir. Mana-yı masdarî müfred olur ve ifrad ile ifade edilir. Ve keza ra’d olsun, berk olsun, semavî âyetlerden efradı çok birer nevdirler. Burada onlardan maksat nevleridir, efradları değildir. Onun için ifrad ile zikredilmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Ra’d ve berkteki tenvin neye işarettir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Ya mahzuf bir sıfata ivazdır. Takdir-i kelâm (رَعْدٌ قَاصِفٌ) (بَرْقٌ خَاطِفٌ) dur. Yahut ra’d ve berkin nekre ve meçhuliyetlerini ifade içindir. Çünkü yolcular gözlerini yummuş, kulaklarını tıkamış olduklarından onları görmüş ve işitmiş değillerdir ki onları bilsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ فٖى اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ Bu cümle müste’nifedir. Yani mâkabliyle bağlı değildir. Ancak mukadder bir suale cevaptır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vaktâ ki sâmi’ şu ikinci kıssa-i temsiliyeyi işitti. Tabiî, musibetin keyfiyetini anlamak için şiddetli bir meyli uyandı. Vaktâ ki Kur’an-ı Kerim’in tasvirinden malûmat aldı. Musibetzede olan yolcuların da hallerini ve o musibete karşı ne yaptıklarını anlamak istedi. Kur’an-ı Kerim يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ فٖى اٰذَانِهِمْ … الخ demekle onları kurtaracak bir melce kalmadığına –ve necat bulmak hülyasıyla denizde ellerini otlara uzatan, boğulanlar gibi– semavî top ve mancınıklardan kurtulmak için kulaklarını tıkamaktan maada bir çareleri kalmadığına işaret etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Makamın iktizası hilafına يُدْخِلُونَ nin yerine يَجْعَلُونَ nin kullanılması neye binaendir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Yolcuların necatlarını intac edecek hakiki sebepleri arayıp bulmaktan meyus olduktan sonra kulak tıkılması gibi ca’lî ve zannî şeylere müracaat etmek mecburiyetinde kaldıklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Geçen vak’aları zaman-ı hâle ihzar için kullanılan muzari sîgasıyla يَجْعَلُونَ nin zikri neye işarettir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Hayretleri artıran şu makamın sâmi’a verdiği dehşetten dolayı, yolcuların hâdisesini velev hayalî olsun görmek arzusunda bulunan sâmi’in arzusunu tatmin için (sîga-i muzari ile) geçen o vak’a zaman-ı hâle getirilerek sâmi’in hayaline tasvir edilmiştir. Ve keza muzari sîgası ikide bir kesilip tazelenmekle beraber istimrar ve devamı iktiza eder. Ve bunun istimrarından bulutun gürültüsünün de devamına îma vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَصَابِعَهُمْ kulaklara sokulabilen ancak parmak uçları iken burada parmak manasına olan اَصَابِعَ in kullanılması, onların hayret ve dehşetlerinden dolayı derece-i şaşkınlıklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فٖى اٰذَانِهِمْ Ra’dın sadâsından uğradıkları öyle bir şiddet-i havfa işarettir ki eğer ra’d, kulaklarının penceresinden içeriye girecek olursa derhal ruhları ağızlarının kapısından dışarıya kaçacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bu kayıtta çok güzel ve latîf bir îma vardır ki vaktâ ki onlar edilen nasihatleri, nida-yı hakkı, kulaklarını açıp içerisine almadılar. Semavat cihetinden kulaklar cephesi ra’d ve berkin top ve mancınıklarına tutuldu. Onlar o zaman hayır için tıkadıkları kulaklarını, şimdi de şer ve azap için tıkamaya mecbur oldular.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْجَزَاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَمَلِ Evet el ile sirkat yapıldığından el kesilir. Fena sözler ağız ile söylendiğinden ağıza vurulur. O da nedamet için sağ elini ağzına, hacalet için de sol elini gözlerine koyar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنَ الصَّوَاعِقِ Ra’d ve berkin yolculara zarar vermekte müttehid olduklarına işareten, yalnız berkin sıfatı olan sâıkanın zikriyle iktifa edilerek ra’dın sıfatı terkedilmiştir. Maahâzâ sâıka, şiddetli bir savt ile yakıcı bir ateşten ibaret olduğu cihetle, ra’dın gürültüsünü de tazammun etmiş bulunuyor. Bu itibar ile ra’dın sıfatı da zikredilmiş demektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
حَذَرَ الْمَوْتِ Yani yolcuların sâıkalara karşı parmaklarıyla yaptıkları o gülünç müdafaaları mal, evlat ve saire eşyanın korkusundan değildir. Ancak canlarını cehenneme teslim edecek ölüm korkusundandır. Çünkü musibetin çakısı kemiğe dayanmıştır. Başka şeylerin kederinde, merakında olamayıp yalnız ölüm ve hıfz-ı hayatı düşünürler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاللّٰهُ مُحٖيطٌ بِالْكَافِرٖينَ Bu cümlede bulunan kelimelerin birbirleriyle münasebetleri ve ifade ettikleri nükteler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet و aralarında münasebet bulunan iki şeyi birbirine atfeden bir âlettir. Burada mâkabliyle mâba’di arasında bir münasebet görünmüyor. Yalnız birinci temsil ile ikinci temsilin arasındaki münasebete bakarak, şöyle silsileli birkaç cümleyi ihtar ediyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onlar şenlikli yerlerden firar, şehirlilikten nefret, gecenin istirahat zamanı olduğuna dair kanuna muhalefet ettikleri gibi nasihatlere itaat etmeyerek, sanki necatları çöllerde imiş gibi sahralara düştüler. En-nihaye haybet ve hüsrana uğrayarak Allah’ın belasına muhat ve maruz kaldılar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَللّٰهُ Bu kelime-i mübareke, onların son ümit ve ricalarının kesilmesine işarettir. Çünkü musibetzede olan bir adam, evvel ve âhir Allah’ın merhametine iltica etmekle müteselli olur. Binaenaleyh Allah’ın kahr u gazabına müstehak olanın, elbette ve elbette necatından ümit ve ricası kesilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مُحٖيطٌ kelimesi onları abluka eden musibetlerin, Allah’ın âsâr-ı azameti olduğuna işarettir. Yani göklerin, bulutların, yağmurların, gecelerin onlara cihat-ı sitteden hücum ettikleri gibi Allah’ın da gazap ve beliyyatı her taraftan onları ihata etmiştir. Ve keza Allah’ın bütün kâinatı ihata eden ilim ve kudreti ve bütün zerrata şâmil olan emirleri göz önüne getirilirse مُحٖيطٌ kelimesinden şöyle bir ihtar fışkırmaya başlar:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ey kâfirler! Semavat ve arzın dışarısına çıkamazsınız. Dâhilde ise her nereye kaçacak olursanız orada Allah ilim ve kudretiyle hazır ve nâzırdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِالْكَافِرٖينَ Bu kelimeyi مُحٖيطٌ lafzına bağlayan ب harf-i cerri, Allah’ın gazabından kaçan kâfirler yine Allah’ın gazabına rast gelip musibet oklarına hedef olduklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
كَافِرٖينَ unvanı ise üç işareti taşıyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Temsil içerisinde mümesseli yani münafıkları göstermekle sâmi’in temsil ile meşgul olup mümesselden, maksattan gafil olmamasını temin etmek içindir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Temsil ile mümessel; yani yolcuların durumuyla münafıkların durumu arasında son sistemde bulunan müşabehetin kuvvetinden dolayı birbirinin sıfatını, yekdiğerinin lakabını, soyadını taşıyabilmelerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Kâfirlerin kalbi gibi onların da kalpleri zulmet ve azap içinde bulunduğuna işarettir. Zira yaptıkları cinayet ve kusurlarından, vicdanları dahi onları tazip etmekten geri kalmıyor. Evet bizzat yaptığı cinayetin cezasını gören bir adamın vicdanı müsterih olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ Bu cümledeki kelimelerin işgal ettikleri yerler ile münasebetleri ve her birisinin taşıdığı işaretleri:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, evvela bu cümle müste’nifedir. Yani mâkabliyle bağlı değildir. İstinafı ise mukadder bir suale cevaptır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Berk, zulmetleri dağıtan ziyadar bir ateştir. Onlar onun ziyasından istifade etmediler mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Bir fayda ve bir menfaat görmeleri öyle dursun, berkin zararından, belasından korktular diye Kur’an-ı Kerim bu cümle ile o mukadder suale cevap vermiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kurbiyet ve yakınlığı ifade eden يَكَادُ kelimesinin bu cümlede delâlet ettiği mana şundan ibarettir ki: Gözlerini hatf ve kör edecek esbab mevcud olduğuna rağmen her nasılsa bir maniden dolayı henüz kör olmamışlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kaptırmak manasını ifade eden يَخْطَفُ kelimesinde pek güzel ve latîf bir belâgat vardır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eşyanın suretlerini alıp getirmek için gözün gönderdiği ziya, esna-yı râhta eşyaya yetişmezden evvel birdenbire şimşek çakar, kaptırıcı bir kuş gibi o ziyayı alır götürür. Veya gözün şuâı eşyanın şekillerini alıp getirirken gecenin gözü hükmünde olan şimşek kemal-i süratle hücum ederek elinden o şekilleri alır götürür. Sanki zulmeti kaldırmakla eşyayı gösteren şimşek, o dürzilerin eşyayı görmelerine razı olmadığından gözün şuâından o şekilleri kaptırıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عُيُونٌ kelimesine tercihen zikredilen اَبْصَارَهُمْ unvanı, Kur’an’ın beyan ettiği kat’î bürhanlarına karşı körlük gösteren münafıkların basiret ve kalplerindeki kötü niyetlerini, amellerini andırmakla teşhir etmek içindir. Zira göz, kalbin âyinesidir. Kalbin muzmeratı gözde görünür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا فٖيهِ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا Bu âyeti teşkil eden kelimelerin işaretleri:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet evvela, bu cümle yine müste’nife olup mâkabliyle alâkadar değildir. Ancak sâmi’in hatırına gelen şu suali cevaplandırıyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Onların musibeti tebeddül ve taaddüd etmiştir. Acaba her iki halette halleri ne oldu?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: “Şimşeğin ziyasıyla yolları göründüğü zaman yürürler imiş. Zulmet de çöktüğü vakit dururlar imiş.” diye Kur’an-ı Kerim şu cümle ile sâmi’in o şüphesini izale etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: كُلَّمَا istiğrak ve istimrarı, yani umumiyet ve devamı ifade eden bir edattır. اِذَا ise ne umumiyeti ve ne devamı ifade etmez, bu itibar ile şimşeğin ziyalandırılmasında كُلَّمَا nın, zulmetin çöktüğünde اِذَا nın kullanılması neye binaendir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Onların ziyaya fazlaca hırs ve ihtiyaçları olduğu için en az bir ziyayı bile fırsat bilip kaçırtmak istemediklerine işareten, ziya üzerinde كُلَّمَا istimal edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sebebiyet ve menfaate delâlet eden اَضَٓاءَ لَهُمْ deki ل harfinden anlaşılır ki bayılmak derecesinde bir musibetzede nefsine ait şeylerden maada hiçbir şey düşünmüyor. Hattâ kudret-i İlahiyenin binlerce hikmetler için kâinata neşrettiği ziyanın menfaati tamamen kendisine ait olduğunu ve onun için gönderildiğini zanneder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ziyanın adem-i devamı yüzünden süratli bir yürüyüşle yollarına devam etmeleri mukteza-yı hâl ve makam iken süratsiz, âdi bir yürüyüş ifade eden مَشَوْا tabiri, musibetin şiddetinden neş’et eden zafiyet yüzünden sürat-i seyre kādir olmadıklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: İnsanlar yerde yürüdükleri gibi, onların da yürümeleri yerde olmalıdır. Halbuki فٖيهِ deki zamirin ziyaya râci olması cihetiyle onların yürümeleri ziyada olduğu anlaşılır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Onların ziya haricinde yürümeleri mümkün olmadığı için sanki mesafe ve medar-ı hareketleri yalnız ziyaya münhasırdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاِذَا daki و yolcuların evvelce gördükleri zulmet musibetini tazelemek için ikinci bir zulmet daha atıf ve ilâve edildiğine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِذَا nın ifade ettiği cüz’iyet ve kıllet ise, yolcuların zulmete karşı besledikleri nefret ve gösterdikleri körlük şiddetinden fikirlerine zulmeti getirmediklerine, ancak ale’d-devam ziya için bir fırsat beklerler iken birdenbire zulmetin hücumuna maruz kaldıklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَظْلَمَ nin berke olan isnadı, berkin ziyasından sonra hücum eden zulmetin başka zulmetlerden şedit olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza musibetzede olan yolcuların tahayyüllerine göre güya berkin ziyasından sonra şu boşluğu dolduran zulmetler, hep berk ateşinin sönmesinden meydana gelen dumanlar olduğuna da hayalî bir îmadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zarar için kullanılan عَلَيْهِمْ deki عَلٰى kelimesi zulmet musibetinin tesadüfî olmayıp ancak onların ceza-i amelleri olduğuna işarettir. Ve musibetzede olan yolcuların, şu boşluğu dolduran zulmetler bütün insanlar içerisinden onları kasd ve onlara zarar vermek için gönderilmiş olduklarını tahayyül ettiklerine bir remizdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zulmet çöktüğü vakit sükûnetle durup depreşmemeleri icab eder iken “ayağa kalktılar” manasını ifade eden قَامُوا tabiri, musibetin şiddetinden ve musibetle çok uğraştıklarından rükû vaziyetini andıran bellerinde bir tekavvüs peyda olduğuna ve zulmetin âni hücumundan tiksinerek ayağa kalkıp kaçanlar gibi, bellerini düzeltmelerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ Bu cümledeki kelimelerin işaretleri:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet evvelki cümlelerde gözlerini kör, kulaklarını sağır etmek şanında bulunan esbab zikredildikten sonra bu cümlede müsebbebatı meşiet-i İlahiye ile bağladıktan sonra evvelki cümlelere atfeden و harfi esbabın perdesi altında tasarruf eden ancak yed-i kudret ve bütün esbab ve illetler üzerinde murakabe eden nazar-ı hikmet olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لَوْ Bu kelimenin tazammun ettiği (kıyas-ı istisnaî) şöyle tasvir edilebilir: Meşiet-i İlahiyenin olmaması; zehab-ı sem’ ve basarın olmamasına illettir. Zehab-ı sem’ ve basarın olmaması da meşietin olmamasını bildirmeye bir delil ve bir illettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza meşiet-i İlahiyeden maada bütün esbabın tekemmül etmesine ve yalnız meşiet-i İlahiyenin taallukuyla göz ve kulaklarının işi bitmiş olacağına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
شَٓاءَ tabiri müsebbebatı esbabla bağlayan meşiet ve irade-i İlahiye olduğuna delâlet eder. Öyleyse tesir kudretindir. Esbab ise yed-i kudretin nazar-ı zahirîde umûr-u hasise ile mübaşereti görünmemek için vaz’edilmiş perdelerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَللّٰهُ Lafza-i Celalin sarahatle zikri; halkı fazlaca esbaba ehemmiyet vermekten zecir ve men’ etmekle, esbabın perdesi altında tasarruf eden yed-i kudreti görmeye fikirleri davet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
شَٓاءَ fiilinin bir mef’ul ile takyid edilmeyerek mutlak bırakılması; meşiet ve irade-i İlahiyenin, kâinatın ahvalinden müteessir olmadığına ve mevcudatın sıfât-ı İlahiyeye tesirleri bulunmadığına işarettir. Yani beşerin iradesi ve sair sıfatları mevcudatın hüsn kubh, büyüklük küçüklük gibi ahvalinden müteessir olduğu gibi sıfât-ı İlahiye müteessir olamaz. Sıfât-ı İlahiyeye göre hepsi mütesavidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Götürmek manasını ifade eden ذَهَبَ den anlaşılır ki esbab, müsebbebat üzerine musallat ve müstevli değildir. Yani esbabın irtifaı zamanında, onlar ile kaim ve bağlı olan müsebbebatın adem deryasına düşmesi ihtimali yoktur. Ancak esbabın arkasında hazır bulunan yed-i kudret o müsebbebatı hıfzeder. Ve hikmet-i İlahiye muvazene ve nizam kanunu mûcibince başka mevkilere gönderir, ihmal etmez. Evet hararet suyu kaynatmakla bünyesini tahrip ettiği zaman, içindeki buhar ademe gitmez, belki nizamat-ı havaiye mûcibince muayyen bir mecrada muayyen bir mevkiye sevk edilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza ذَهَبَ tabirinden anlaşılır ki “havass-ı hamse” denilen duygular; tabiattan neş’et etmiş değildir ve kulak, göz uzuvlarına da lâzım değildirler. Ancak o duygular, Cenab-ı Hak’tan ihsan edilen hediyelerdir. Şu kulak, göz etleri de âdi şartlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza ذَهَبَ nin harf-i cer olan ب ile beraber gelmesinden anlaşılır ki müsebbebat, esbabdan ayrıldığı zaman başıboş bırakılmayarak yine bir nizam altına alınır. Çünkü ذَهَبَ بِهٖ “beraberce götürmek” manasını ifade eder. Malûm ya beraber götürülen bir şey sahibsiz, başıboş bırakılamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Sem’in müfred olarak, basarın cem olarak zikirleri; işitilen bir, görünen çok olduğuna işarettir. Evet söylenilen sözler, birer birer kulağa girer, işitilir. Amma çok şeyler def’aten göze görünebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ Bu cümledeki nükte ve işaretler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet evvela, bu cümle münafık ve yolcuları istila eden dehşetin tahkiki için bir fezleke ve bir hülâsadır. Ve bu hülâsadan anlaşılır ki yolcuların ahvali, münafıkların ahvalini tamamıyla temsil ettikleri ve her bir halleri yolcuların hallerinde göründüğü gibi, her bir zerrede ve her bir halde kudret-i İlahiyenin de tasarrufu görünür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tahkiki ifade eden اِنَّ dâhil olduğu hükmün sabit ve sarsılmaz hakikatlerden olduğuna delâlet ettiği gibi meselenin azametine, vüs’atine, dikkatine ve nev-i beşerin de bu gibi meselelerde âciz, zayıf, kāsır olduğunu remzen gösteriyor. Çünkü bu gibi yakînî meselelerde tereddüdü intac eden vehimlerdir. Vehimleri tevlid eden zafiyet, acz, kusurdur. Bunlar da insanın tıynetiyle yoğrulmuş sıfatlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَللّٰهُ Lafza-i Celalin burada sarahaten zikredilmesi, bu cümledeki hükmü ispat eden delile işarettir. Çünkü bütün mevcudat taht-ı tasarrufunda ve daire-i şümulünde bulunan kudret, sair sıfatlar gibi uluhiyetin lâzımesidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَلٰى kelimesinden anlaşılır ki ademden eşyayı çıkartan kudret, o eşyayı mühmel ve başıboş bırakmaz. Ancak hikmetin murakabe ve nezareti altında terbiye ettirir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
كُلِّ edatından anlaşılır ki esbabın bütün eserleri ve hasıl-ı bi’l-masdar denilen ef’al-i ihtiyariyeye terettüp eden eserler tamamen kudrete bağlıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mevcud ve mevcudata şey ve eşya denilmesi, meşiet-i İlahiyenin taallukundan neş’et ettiğine nazaran شَىْءٍ tabirinden anlaşılır ki eşya vücuda geldikten sonra da Sâni’den alâkaları kesilmiyor. Vücudun tekerrüründen ibaret olan bekaları için daima Sâni’e muhtaçtırlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
قَادِرٌ kelimesine bedel sübut ve devamı ifade eden قَدٖيرٌ sîgasından anlaşılır ki kudret, makdurat nisbetinde olmayıp, daire-i tasarrufu pek geniştir. Ve kudret zatiyedir, tagayyürü kabul etmez. Ve kudret lâzımedir, ziyade ve noksana kabiliyeti yoktur. Ve kudret, “Rezzak, Gaffar, Muhyî, Mümit” gibi sıfât-ı fiiliyenin merci ve mizanıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 16. âyet|Bakara Suresi 16. âyet]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 21-22. âyetler|Bakara Suresi 21-22. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_16._%C3%A2yet&amp;diff=1696</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 16. âyet</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_16._%C3%A2yet&amp;diff=1696"/>
		<updated>2016-10-26T19:18:01Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 14-15. âyetler|Bakara Suresi 14-15. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 17-20. âyetler|Bakara Suresi 17-20. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=اُولٰٓئِكَ الَّذٖينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدٖينَ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani “Onlar, hidayeti verip dalaleti satın alan bir takım kafasızlardır ki ticaretlerinden bir fayda göremedikleri gibi, o zarardan kurtulmak için yol da bulamıyorlar.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin mâkabliyle cihet-i irtibatı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet bu âyet geçen tafsillere bir fezleke, bir hülâsadır. Ve o tafsilleri yüksek ve müessir bir üslup ile tasvir etmiştir. Lâkin muhataplarının saff-ı evvel ve tabaka-i ûlâsındakiler kışın Yemen cihetine, yazın da Şam cihetlerine gidip yaptıkları ticaretin kâr ve zararını, lezzet ve elemini gördüklerinden tasvir için ticaret üslubu intihab edilmiştir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nev-i beşerin dünyaya gönderilmesi daimî bir tavattun için değildir. Ancak sermayesi olan istidat ve kabiliyetlerini tenmiye ve inkişaf ettirmek üzere ticaret için gelmiştir. Fakat münafıklar bu ticaretlerinde sermayelerini batırıp, âleme rezil oldular.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra bu âyetin cümleleri arasında cihet-i nazım ve intizam:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet bu âyetin cümleleri arasında ticaret üsluplarındaki tertipler gibi gayet fıtrî, selis, muntazam bir tertib vardır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir tüccara yüksek bir sermaye verilir. O da o sermaye ile zararlı, zehirli şeyleri alır satarsa sonunda alışverişinden ne bir fayda görür ve ne bir kâr görür. Bilakis hasaret içinde boğulmakla, kaçmak için yolu da kaybeder. İşte münafıkların da yaptıkları muamele aynen buna benziyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra mezkûr âyetteki cümlelerin heyetleri ise:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اُولٰٓئِكَ kelimesi, uzaklarda bulunan şeyleri ihzar ederek mahsûs ve meşhud olarak göstermek için kullanılan bir işaret âletidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Münafıkların اُولٰٓئِكَ ile ihzarlarında ne fayda vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Onların mezkûr cinayetlerini işiten sâmi’in kalbinde hasıl olan nefret ve adavet, öyle bir dereceye bâliğ olmuş ki onları göz ile göreceği ve yüzlerine tüküreceği gelir ki yüzlerine tükürmekle kalbi rahat olsun. İşte bunun için onlar اُولٰٓئِكَ dürbünü ile ihzar edilmişlerdir ki sâmi’ yüzlerine tükürsün.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Münafıkların mahsûs ve meşhud olmadıkları halde اُولٰٓئِكَ ile mahsûs olarak gösterilmeleri ne suretle olur? Ve ne gibi bir faydası vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Münafıkların mezkûr cinayet ve acib sıfatlar ile ittisafları, onları öyle tecessüm ettirmiştir ki hayalce mahsûs ve meşhud ve hazır görünmektedirler. Ve şu mahsûsiyetlerinden onlara isnad edilen hükmün illeti de anlaşılır. Evet hidayeti verip, dalaleti almak gibi bir hükme elbette bir illet ve bir sebep lâzımdır. O illet ise onların sebkat eden cinayet ve sıfatlarıdır. İşte Kur’an-ı Kerim onları, o sıfatlar ile muttasıf olarak اُولٰٓئِكَ ile ihzar etmiştir ki bu âyette onlara yükletilen hükmün illet ve sebebi, sâmi’ce malûm olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Uzaklık cihetini de ifade eden اُولٰٓئِكَ ile münafıkları uzak göstermekten maksat nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Onların tarîk-i haktan uzaklaşmalarına ve bir daha doğru yola rücûları mümkün olmadığına işarettir. Çünkü gitmek, onların elinde ise gelmek, onların elinde değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yeni in’ikad ve teşekkül etmeye başlayan hakikatler hakkında kullanılan اَلَّذٖينَ unvanı, hidayeti satıp dalaleti almak gibi şu pis muamelenin –bir nevi ticaret olmakla– zamanın insanları için esaslı bir meslek olmaya başlamış olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِشْتَرَوُا unvanı ise münafıkların “Hidayeti terk, dalaleti aldığımız, fıtratımızın iktizasıdır, ihtiyarımız ile değildir.” diye yapacakları mazeretin reddine işarettir. Evet sanki Kur’an-ı Kerim onlara diyor ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Cenab-ı Hak re’sü’l-mal olarak size uzun bir ömür vermiştir. Ve ruhlarınızda da kemalât istidadını bırakmıştır. Ve hidayet-i fıtriyenin çekirdeği de vicdanınızda dikilmiştir ki saadeti alasınız. Halbuki saadete bedel, lezaiz-i fâniye ve menafi-i dünyeviyeyi alıyorsunuz. Demek sû-i ihtiyarınız ile dalalet mesleğini, hidayet mesleğine ihtiyar ve tercih etmekle hidayet-i fıtriyenizi ifsad ve re’sü’l-malınızı da zayi etmişsiniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى Münafıkların iki hüsrana maruz kaldıklarına işarettir. Birisi: Dalalet hüsranıdır. İkincisi: Hidayet gibi büyük bir nimeti kaybetmektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ Yani “Ticaretlerinin kârı olmadı.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Münafıkların bu ticaretlerinde re’sü’l-mal da zayi olduğu halde, yalnız kârın olmamasından bahsedilmesi neye işarettir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Akıllı bir tüccarın kârı olmayan bir alışverişe girişmemesi lâzım olduğuna, kârı olmamasıyla beraber re’sü’l-malın da ziya’ ihtimali olan ticaretlere girişmemesi elzem ve evlâ olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Ribh fiili hakikaten münafıkların fiili olduğu halde, bu cümlede ticarete isnad edilmiş olduğu neye işarettir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Onların bu ticaretlerinde, ne eczasında ve ne ahvalinde ve ne vesaitinde ne cüz’î ve ne küllî bir fayda bulunmadığına işarettir. Evet bazı ticaretlerde matlub kâr olmasa da ahvalinde veya vesaitinde az çok bir fayda olabilir. Bu ticaret ise şerr-i mahzdır, faydalardan mahrum bir zarardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَمَا كَانُوا مُهْتَدٖينَ Yani “Re’sü’l-mallarını zayi etmekle hüsrana maruz kaldıkları gibi yollarını da kaybetmişlerdir.” Bu cümlede surenin başındaki هُدًى لِلْمُتَّقٖينَ cümlesine gizli bir remiz vardır ki Kur’an-ı Kerim, hidayeti vermemiş değildir. Hidayeti vermiş de bunlar kabul etmemişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 14-15. âyetler|Bakara Suresi 14-15. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 17-20. âyetler|Bakara Suresi 17-20. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_14-15._%C3%A2yetler&amp;diff=1695</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 14-15. âyetler</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_14-15._%C3%A2yetler&amp;diff=1695"/>
		<updated>2016-10-26T19:16:56Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 13. âyet|Bakara Suresi 13. âyet]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 16. âyet|Bakara Suresi 16. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=وَاِذَا لَقُوا الَّذٖينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّا وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاطٖينِهِمْ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ ۞ اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فٖى طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İstihza ve istihfaf gibi, münafıkların dördüncü cinayetlerini beyan eden şu âyetin fesat, ifsad, tesfih gibi sebkat eden cinayetlerine atfını iktiza eden, ayn-ı münasebetle bu âyetin mealiyle mâkablinin meali arasında irtibat ve intizam hasıl olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin cümleleri arasındaki vech-i irtibat ise:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet insanın musibet ve elemlere karşı nokta-i istinadı ve ihtiyaç, emellerini tesviye için nokta-i istimdadı olan imanın üç hâssası vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Nokta-i istinadından neş’et eden izzet-i nefistir. İzzet-i nefsi olan, başkalara kendisini zelil göstermeye tenezzül etmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Şefkattir. Şefkati olan, kimseyi tahkir ve tezlil etmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Hakikatlere ihtiram etmek ve yüksek şeylerin kıymetini bilmekle istihfaf etmemektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kezalik imanın zıddı olan nifakın da üç hâssası vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Zillettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- İfsadata meyletmektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Başkaları tahkir etmekle gururlanıp zevk almaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh iman, izzet-i nefsi intac ettiği gibi nifak da onun aksine zilleti intac eder. Zilleti olan, herkese karşı kendisini zelil gösterir. Bu ise riyadır. Riya ise müdahenedir. Müdahene dahi kizbdir. Kur’an-ı Kerim şu silsileli kizbe وَاِذَا لَقُوا الَّذٖينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّا ile işaret etmiştir. Yani “Mü’minlere rast geldikleri zaman ‘Biz de imana geldik.’ diyorlar.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra nifak, imanın hilafına kalpleri ifsad eder. Kalbin fesadı ise yetimliği intac eder. Yani bozuk olan bir kalp kendisini sahibsiz, mâliksiz, yetim bilir. Bundan korku neş’et eder. Korku da onu kaçıp, gizlenmeye icbar eder. Kur’an şu hallerine وَاِذَا خَلَوْا ile işaret etmiştir. Yani “Kaçıp halvetlere gittikleri zaman…”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra nifak, imanın aksine akraba ve saireler arasındaki sıla-i rahmi kat’eder, keser. Bu ise şefkati izale eder. Şefkatin zevali ise ifsadata sebep olur. İfsaddan fitne çıkar. Fitneden hıyanet doğar. Hıyanet dahi zafiyeti mûcibdir. Zafiyet de himaye edecek bir zahîre, bir arkaya iltica etmeye icbar eder. Kur’an-ı Kerim buna اِلٰى شَيَاطٖينِهِمْ ile işaret etmiştir. Yani “Şeytanlarına kaçıp himayelerine giriyorlar.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra imanın hilafına, nifakta tereddüt vardır. Yani münafık olan kimse, kat’î bir hüküm sahibi değildir. Bu ise sebatsızlığı intac eder. Bu da mesleksizliği, bu dahi emniyetsizliği tevlid eder. Bu ise –kanunen maznunların her gün ispat-ı vücud etmeleri lüzumu gibi– daima şeytanlarına gidip küfürlerini, ahidlerini tazelemelerini icab ettirir. Kur’an-ı Kerim bu silsileye قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ ile işaret etmiştir. Yani “Bizler sizinle beraberiz.” diye ahidlerini tecdid ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra mü’minlere gidip geldiklerinden hasıl olan şüpheyi izale için özür dilemeye mecbur oldular. Ve imanın hilafına hakikatlere adem-i hürmet ve istihfafta bulunarak kıymetli şeylere ihanet ettiler ki onlara atfedilen ithamları def’etsinler. İşte Kur’an-ı Kerim buna قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ ile işaret etmiştir. Yani “Bizim mü’minler ile olan ihtilatımız istihza içindir. Aramızda samimiyet yoktur. Ancak yüzlerine gülüyoruz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra münafıkların şu gidiş ve deyişlerini dinleyen sâmi’in, mü’minlerin de mukabelede bulunmalarını intizar etmekte bulunduğu, siyak-ı kelâmdan anlaşıldı. Bunun için Kur’an-ı Kerim de mü’minlere bedel اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ diye mukabelede bulunmuştur. Yani “Cenab-ı Hak, onların istihzaları üzerine eşedd-i ceza ile dünya ve âhirette tecziye eder ve edecektir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cenab-ı Hakk’ın şu mukabelesi mü’minlerin teşrifine ve münafıkların yaptıkları istihzanın, Cenab-ı Hakk’ın tecziyesine karşı adem hükmünde kaldığına ve onların hamakatlerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra Kur’an-ı Kerim وَيَمُدُّهُمْ فٖى طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ cümlesiyle cezalarını istihza suretiyle tasvir etmiştir. Yani “Onlar, dalalet ve tuğyanı intac eden esbaba sû-i ihtiyar ve arzularıyla tevessül etmekle sanki lisan-ı hâl ile dalaletin talebinde bulunmuşlardır. Cenab-ı Hak da onların talebi üzerine isteklerine yardım etmiştir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin tazammun ettiği cümlelerin heyetleri arasında intizam ciheti:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, dâhil olduğu hükmün kat’iyetini ifade eden وَاِذَا لَقُوا الَّذٖينَ اٰمَنُوا deki اِذَا onların mü’minlere olan mülakatlarını amden ve kasden cezmettiklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ale’l-ekser yollarda rast gelmek manasını ifade eden لَقُوا onların yollarda halk içinde mü’minlere mülakatlarını taammüd ettiklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْمُؤْمِنٖينَ kelimesine tercihan اَلَّذٖينَ اٰمَنُوا kelimesinin zikri, onların mü’minler ile cihet-i irtibatları, yalnız iman sıfatı hasebiyle olduğuna ve bütün sıfatlar içinde en mümtaz ve medar-ı nazar yalnız iman sıfatı olduğuna îmadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
قَالُوا Bu unvan, onların sözleriyle kalpleri bir olmadığına ve söyledikleri sözler mahzan riya ve müdahene perdesi altında kendilerine yapılan ithamları def’ ve mü’minlerden celb-i menafi ile sırlarına vâkıf olmak azminde bulunduklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اٰمَنَّا makamın iktizasıyla bu kelimenin tekidler ile müekked olarak zikredilmesi lâzım iken tekidsiz zikri, kalplerinde tahrik edici bir şevkin, bir aşkın bulunmadığından sözlerini şiddetsiz ve tekidsiz serseriyane söylemiş olduklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza onların tekidleri, adem hükmünde olup mü’minlere inandıramadıklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza اٰمَنَّا kelimesiyle; nifaklarına örttükleri perde pek zayıf olduğundan, tekid ve teşdid edildiği takdirde yırtılması ihtimali olduğuna işarettir. Çünkü tekid, teşdid, şüpheye dâîdir. Şüphe ise tahkikata bâistir. Tahkikat yapıldığı takdirde, boyaları meydana çıkar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اٰمَنَّا nın cümle-i fiiliye ile zikri ise imanlarının sabit ve devamlı olduğunu, mü’minlere inandırmak imkânını bulamadıklarına; yalnız menfaatleri celb, esrara muttali olmak maksadıyla mü’minlere müdahene ve tasannu yapmakla ihdas-ı iman ettiklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاطٖينِهِمْ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ Evvelki âyetle bu âyetin birbirine olan atıfları, onların mesleksiz, sebatsız olduklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِذَا nın ifade ettiği cezmiyet, itiyad ettikleri fesat ve ifsad iktizasıyla şeytanlarına gitmelerini zarurî bir vazife bildiklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
خَلَوْا tabiri, cinayetlerinden korktuklarından tesettür ve gizlenmek istediklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِلٰى kelimesinin خَلَوْا kelimesiyle daha uygun olan مَعَ kelimesine tercihen zikredilmesi, iki şey içindir. Birisi: Acz ve zaafları yüzünden iltica etmeye mecbur olmalarıdır. İkincisi: Fitne ve ifsad iktizasıyla, mü’minlerin sırlarını kâfirlere îsal etmektir. Bu iki manayı مَعَ ifade edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
شَيَاطٖينِهِمْ Bu unvan, reislerinin şeytanlar gibi gizlenip vesveseleri ilka ettiklerine ve şeytanlar kadar muzır olduklarına ve şeytanlar gibi şerden maada bir şey tasavvur etmediklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ Yani “Sizinle beraberiz.” Bu cümle ile nefislerinin tezkiyesine, ahidlerinin tecdidine, mesleklerinde sabit kaldıklarına işaret etmişlerdir. Yalnız bu cümlenin muhataplarında münafıkların münkirleri bulunmadığı halde tekidleştirilmiştir. وَاِذَا لَقُوا الَّذٖينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّا cümlesinin muhatapları hep münkir oldukları halde tekidsiz bırakılmıştır. Bunun esbabı ise birinci cümleyi şevksiz, aşksız; ikinci cümleyi ise aşk u şevkle söylediklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şeytanlarına söyledikleri cümleyi ismiye şeklinde, mü’minlere karşı söylediklerini, cümle-i fiiliye suretinde zikretmeleri; maksatlarının burada ahidlerine sabit ve devamlı kaldıklarını ispat; orada ise yalnız imana geldiklerini ihdas ettiklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ Yani “Bizler mü’minlere karşı, ancak istihza edici insanlarız.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümlenin evvelki cümleye atfedilmediğinin esbabı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet iki kelime veya iki cümle arasında ya kemal-i ittisal ve ittihad vardır veya kemal-i inkıta, infisal vardır. Bu iki surette, birbirine atıfları caiz değildir. Ancak aralarında orta derece bir inkıta ve bir ittisal olan yerlerde atıfları caizdir. Bu cümle ise اِنَّا مَعَكُمْ cümlesine bir cihetten tekiddir, bir cihetten de bedeldir. Bu iki surette, her iki cümlenin arasında kemal-i ittisal vardır. Diğer bir cihetten dahi mukadder bir suale cevaptır. Bu surette de aralarında kemal-i inkıta vardır. Çünkü ale’l-ekser sual inşa, cevap ihbar olur. İşte bunun için aralarında atıf yapılmamıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Bu cümlenin اِنَّا مَعَكُمْ cümlesine tekid veya bedel olduğunun tevcihi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ cümlesi gerek hak ve hakikate gerek ehl-i hak, hidayete ihanete dairdir. Malûm ya, bundan dalalet ve ehl-i dalalete tazim çıkıyor. Bu ise اِنَّا مَعَكُمْ cümlesinin mealidir. Demek, her iki cümlenin mealleri birdir veya birbirini tekid eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mukadder bir suale cevap olduğunun tevcihi ise:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet sanki şeytanları tarafından şöyle bir sual vârid olmuştur ki: “Yahu, eğer bizimle beraber ve bizim mesleğimizde olmuş olsaydınız mü’minlere muvafakat etmezdiniz. Ya siz onların mezheplerine geçmişsiniz veya sizin için muayyen bir mezhep yoktur.” Bu suale karşı اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ diye müslümanlardan olmadıklarını sarahaten söyledikleri gibi, hasrı ifade eden اِنَّمَا ile muayyen bir mezhebi olmayanlardan olmadıklarına işaret etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza devamı ifade eden ism-i fâil sîgasıyla مُسْتَهْزِؤُنَ demeleri, mü’minlere karşı yaptıkları istihzanın daimî bir sıfatları olup, bilâhare ârız olan bir sıfatları olmadığına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ Yani “Allah onlara istihza ediyor.” Bu cümlenin evvelki cümlelere atfedilmeyerek, atıfsız zikredilmesinin esbabı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet atfedilmiş olsaydı ya اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ cümlesine atfolurdu. Bu ise bu cümlenin de اِنَّا مَعَكُمْ cümlesine tekid olmasını icab eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Veya اِنَّا مَعَكُمْ cümlesine atfolurdu. Bu dahi bu cümlenin onların sözlerinden biri olduğunu iktiza eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Veyahut قَالُوا ya atfolacaktı. O vakit Allah’ın onlara olan istihzası, halvet zamanıyla mukayyed olacaktı. Halbuki Allah’ın istihzası daimîdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Veya وَاِذَا لَقُوا cümlesine atıf yapılacaktı. Bu ise her iki taraftan, yani matuf ve matufun-aleyhten maksadın bir olduğunu istilzam eder. Halbuki birinci cümle, amellerini beyan eder. İkinci cümle de, cezaları hakkındadır. Demek mahzursuz, münasip bir matufun-aleyh bulunmadığından müste’nife olarak yani mâkabliyle bağlı olmayarak mukadder bir suale cevap kılınmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet münafıkların fenalığı, kötülüğü öyle bir dereceye bâliğ olmuştur ki, hallerine vâkıf olan her ruh “Acaba böyle fena olanların cezası nedir? Ve cezaları verilecek mi?” diye sormaya mecbur olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Kur’an-ı Kerim اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ cümlesiyle şu mukadder suale cevap vermiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek bu cümlenin istinafı, atfından daha mühimdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra makamın iktizası ile, onların istihzalarına karşı mü’minlerin mukabelede bulunmaları icab eder iken Cenab-ı Hakk’ın mukabelede bulunması, mü’minlerin teşrif ve terahhumlarına işaret olduğu gibi, münafıkları istihza etmekten zecir ve men’ etmek içindir. Zira istinadları Allâmü’l-Guyub’a olanlar, istihza edilemezler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra Cenab-ı Hakk’ın tenkil ve taziplerinden istihza ile tabir etmek şe’n-i uluhiyete yakışmadığından, istihzanın lâzımı olan tahkir irade edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Münafıkların istihzası, devamı ifade eden ism-i fâil sîgasıyla olduğu halde; Cenab-ı Hakk’ın mukabil istihzası, teceddüdü ifade eden fiil-i muzari sîgasıyla yapıldığında hikmet nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Tazip, tahkirler; tebeddül ve teceddüd ile tesirleri çoğalır. Zira bir çeşit üzerine devam eden bir elemin tesiri gittikçe azalır. Tazelendikçe tesiri çok olur. Bu manayı ifade eden, ancak fiil-i muzaridir. İsm-i fâil ise yalnız devamı ifade eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَيَمُدُّهُمْ فٖى طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ Yani “Dalalet esbabına tevessül etmekle, dalaletin talebinde bulunmuşlardır. Allah da onlara dalalet vermiştir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Allah tarafından yardımın yapılmasını ifade eden يَمُدُّ kelimesi, abdin hâlık-ı ef’al olduğunu iddia eden İtizal mezhebinin reddine işarettir. Ve onların lisan-ı hâl ile istekleri üzerine Allah’ın onlara yardım ettiğine delâlet eden يَمُدُّ nün tazammun ettiği يَسْتَمِدُّ cümlesi; abdin elinde bir şey yok, hep Allah’tan olduğunu iddia eden mezheb-i Cebr’in reddine işarettir. Zira onlar sû-i ihtiyar ve arzularıyla istemişler, Allah da onların istediklerini vermiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
طُغْيَانٌ kelimesinin هُمْ zamirine izafesi; tuğyan cinayeti onların ihtiyarıyla husule gelip, cebir ile alâkadar olmadığından “Bizler Allah’ın cebriyle bu tuğyanı yapıyoruz.” diye mazeretlerinin reddine işarettir. طُغْيَانٌ unvanı ise onların zararı, tufan gibi bütün mehasin ve kemalâtı tahrip ettiğine îmadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يَعْمَهُونَ Yani “Tuğyan ve dalaletlerinde mütehayyir ve mütereddid şahıslardır. Ne meslekleri var ve ne muayyen bir maksatları vardır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 13. âyet|Bakara Suresi 13. âyet]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 16. âyet|Bakara Suresi 16. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_13._%C3%A2yet&amp;diff=1694</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 13. âyet</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_13._%C3%A2yet&amp;diff=1694"/>
		<updated>2016-10-26T19:15:48Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 11-12. âyetler|Bakara Suresi 11-12. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 14-15. âyetler|Bakara Suresi 14-15. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ اٰمَنُوا كَمَٓا اٰمِنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani “Halkın imana geldikleri gibi, siz de imana geliniz.” diye imana davet edildikleri zaman “Süfeha takımının imana geldiği gibi, biz de mi imana geleceğiz?” diye cevabında bulunurlar. Fakat süfeha takımı, ancak ve ancak onlardır. Lâkin bilmiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyeti mâkabliyle rabt ve nazmeden cihetler:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet bu iki âyet, münafıkların cinayetlerini hikâye ettikleri gibi onlara nasihat ve irşad vazifesini de görüyorlar. Binaenaleyh bu iki âyetin arasındaki atıf ya mü’minlere isnad ettikleri sefahet cinayeti, arzda yaptıkları ifsad cinayetine atıftır veya emr-i bi’l-marufu tazammun eden ikinci âyet, nehy-i ani’l-münkeri ifade eden birinci âyete atıftır. Demek bu iki âyet arasında cihetü’l-vahdet ya cinayettir veya irşaddır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetteki cümlelerin arasındaki cihet-i irtibat:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet vaktâ ki وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ cümlesiyle farz-ı kifaye olan nasihat vazifesi îfa edilmek üzere, kâmil insanlardan ibaret olan cumhur-u nâsa ittibaen hâlis bir imana davet edildikleri zaman, enaniyet-i cahiliyeleri heyecana gelerek قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُ deyip gurur ve inatlarında ısrar etmekle “Davamız haktır ve bizler hak üzerindeyiz.” diye bâtıl ve inatçıların âdeti gibi, bâtıl davalarını hak ve cehaletlerini ilim iddia ettiler. Çünkü nifakla kalpleri fesada uğramıştır. Tabiî fâsid olan bir kalp gururlu olur ve ifsadata meyleder. Binaenaleyh kalplerinin fâsid olmasından temerrüd ve inat ediyorlar. Ve hedef ittihaz ettikleri ifsad iktizasıyla, yekdiğerine halkı idlâl etmeyi tavsiye ediyorlar. Ve gururlarının hükmüyle diyanet ve imanı, sefahet ve sefalet telakki ediyorlar. Ve nifaklarının icabıyla, bu sözlerinde de münafıklık yapıyorlar. Zira bu sözlerinin zahirinden “Biz divane değiliz, nasıl sefihler gibi olacağız?” gibi bir mana çıkar. Bâtınından ise “Nasıl ekserisi fukara ve nazarımızda sefih olan mü’minler gibi olacağız?” gibi diğer bir mana çıkıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra Kur’an-ı Kerim, onların mü’minlere attıkları sefahet taşını اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ cümlesiyle iade etmekle kendilerine yutturmuştur. Çünkü inat ve cehaletleri bu dereceye vâsıl olanın hak ve müstehakkı, beyne’n-nâs teşhir edilmekle sefahetin kendisine münhasır olduğunu ilan etmektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra وَلٰكِنْ لَايَعْلَمُونَ cümlesiyle onların cehl-i mürekkeble cahil olduklarına işaret etmiştir ki, bu gibi cahillere nasihat tesir etmediğinden onlardan tamamıyla i’raz etmek lâzımdır. Çünkü nasihati dinleyen ancak cehlini bilenlerdir. Bunlar cehillerini de bilmezler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin eczası arasında bulunan vech-i irtibat:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ cümlesindeki اِذَا kat’iyeti ifade ettiğinden, emr-i maruf ile halkı irşad etmek lüzumuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sîga-i meçhul ile zikredilen قٖيلَ nasihatin alâ sebili’l-kifaye vâcib olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve اَخْلِصُوا فٖى اٖيمَانِكُمْ gibi, “ihlas” lafzını ihtiva eden bir cümleye bedel اٰمِنُوا lafzının zikredilmesi; ihlası olmayan imanın, imandan addedilmemesine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve كَمَا اٰمَنَ النَّاسُ lafzıyla güzel bir misal, bir numune, bir örnek gösterilmiştir ki ona ittiba ederek ihlaslı bir imana gelsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
نَاس lafzında iki nükte vardır. Ve o iki nükte, vicdanları emr-i marufa icbar eden âmillerdendir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: نَاس unvanı herkesi, cumhur-u nâsa tabi olmaya davet eder. Çünkü cumhura muhalefet öyle bir hatadır ki o hatayı irtikâb etmek kalbin, vicdanın şanından değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ tabirinden anlaşılıyor ki imanı olmayan, nâstan addedilmemesi lâzımdır. Ancak نَاس tabiri mü’minlere mahsustur. Bu da ya imanın hâsiyetiyle insaniyetin hakikati mü’minlere münhasırdır veya imansız olanlar insaniyetin mertebesinden sukut etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُ Yani: “Biz nasihatleri kabul etmiyoruz. Şu miskinlerin cemaatine nasıl gireceğiz? Bizim gibi ashab-ı câh, mertebe; onlara kıyas edilemez.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
قَالُوا nefislerini tezkiye, mesleklerini terviç, nasihatten istiğna, mağrurane dava şeklinde müdafaa etmelerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnkârî bir istifhamı ifade eden اَنُؤْمِنُ kelimesi, onların cehalette gösterdikleri temerrüd ve inada işarettir. Sanki istifham ile nasihat edene soruyorlar ki: “Mesleğimizi terk etmemize vicdanın razı, insafın kabul eder mi?”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Onlar o sözlerinde, kimleri muhatap etmişlerdir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evvela, nefislerine; sâniyen, ebna-yı cinslerine; sâlisen, nasihat edenlere tevcih-i hitab etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, birisine nasihat yapılır iken o adam evvela nefsine müracaat eder. Sonra arkadaşlarıyla konuşur. Sonra nasihat edene döner. Yaptığı müracaatların neticesini ona söyler. Buna binaen vaktâ ki münafıklar imana davet edildiler. Fesada uğramış kalplerine, tefessüh etmiş vicdanlarına yaptıkları müracaatta inkâr cevabını alarak kalplerindeki şeyi dışarıya verdiler. Sonra ifsad arkadaşlarına müracaat yapar. Yine inkâr cevabını alarak gizli gizli konuşmalara başlarlar. Sonra itizar şeklinde nasihat edene dönerek şöyle bir safsatada bulunurlar: “Yahu aramızda çok fark vardır. Biz onlara kıyas edilemeyiz. Çünkü biz zengin, onlar fakirdirler. Onlar mecburiyet sâikasıyla imana gelmişlerdir. Onların diyaneti ıztırarîdir. Biz isek ashab-ı izzet, servet insanlarız.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Onlar gururlarının hükmüyle mürşidi insafa davet ettiler. Huda’ ve hileleriyle ikiyüzlü bir konuşmada bulundular. Şöyle ki: “Ey mürşid! Bizleri süfeha zannetme! Bizler süfeha gibi olamayız. Ancak hâlis mü’minlerin yaptıkları gibi yapıyoruz.” diye mürşidi kandırmak istediler. Halbuki kalplerinde “Bu fakir ve kıymetten sukut eden mü’minler gibi değiliz.” gibi başka bir manayı izmar etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: اَنُؤْمِنُ lafzında onların fesadına, ifsadına, gururlarına, nifaklarına gizli birer remiz vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُ Yani “Kâmil zannettiğiniz mü’minler; nazarımızda zelil, fakir bir cemaattir. Her birisi bir kavmin sefihidir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onların tecviz ettiği kıyasta birkaç işaret vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Mecmau’l-mesakin, melceü’l-fukara, hakkı himaye, hakikati muhafaza, gururu men’, tekebbürü def’ eden yegâne İslâmiyet’tir. Evet, kemal ve şerefin mikyası İslâmiyet’tir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Nifakı intac eden; garaz, gurur, tekebbürdür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- İslâmiyet; ehl-i dünya, ashab-ı meratib ellerinde tahakküm ve tagallübe vesile olamaz. Ancak sair dinler hilafına, ehl-i fakr, hâcet elinde ihkak-ı hak için kırılmaz elmas bir kılınçtır. Bu hakikate tarih güzel bir şahittir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلَا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ Bilinmesi lâzımdır ki Kur’an-ı Kerim’in kesretle nifakın aleyhine yaptığı şiddetli tehditler, takbihlerin sebebi ancak ve ancak âlem-i İslâm’ın nifak şubelerinden maruz kaldığı darbelerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلَا ikaz âleti olup, sefahetlerini teşhir ve efkâr-ı âmmeyi sefahetlerine istişhad etmek için zikredilmiştir. Hakikati göstermek için bir âyine ve hakikate delâlet için bir delil vazifesini gören اِنَّ lisan-ı haliyle “Hakikate bakınız.” diye “Onların zahirî safsatalarının aslı yoktur, aldanmayınız.” diyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hasrı ifade eden هُمْ kelimesi nefislerine iddia ettikleri tezkiyeyi red ve mü’minlere isnad yaptıkları sefaheti def’ eder. Yani bir lezzet-i fâniye için âhiretini terk eden sefihtir. Bâki bir mülkü, hevesat-ı fâniyesinin terkiyle satın alan sefih değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلسُّفَهَٓاءُ deki elif ve lâm, hükmün malûmiyetine ve kemaline işarettir. Yani onların sefaheti malûmdur. Ve sefahetin son sistemi onlardadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ cümlesinde üç işaret vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Hakkı bâtıldan, iman mesleğini nifak mesleğinden temyiz etmek ancak ilim ve nazar ile olur. Fakat yaptıkları fitne ve fesatları zahir olduğu için edna bir şuuru olan farkında olur. Buna binaen Kur’an-ı Kerim birinci âyeti وَلٰكِنْ لَايَشْعُرُونَ ile zeyllendirmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- لَايَعْلَمُونَ gibi âyetlerin sonunda zikredilen اَفَلَا يَعْقِلُونَ ve اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ ve اَفَلَا يَتَذَكَّرُونَ gibi cümleler ile İslâmiyet’in akıl, hikmet, mantık üzerine müesses olduğuna işarettir ki her bir akl-ı selim kabul etmek şanındadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Onlardan i’raz etmek ve onlara itimad etmemek lâzımdır. Çünkü cehillerini bilmediklerinden nasihatin onlara tesiri olmuyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 11-12. âyetler|Bakara Suresi 11-12. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 14-15. âyetler|Bakara Suresi 14-15. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_11-12._%C3%A2yetler&amp;diff=1693</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 11-12. âyetler</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_11-12._%C3%A2yetler&amp;diff=1693"/>
		<updated>2016-10-26T19:14:36Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 9-10. âyetler|Bakara Suresi 9-10. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 13. âyet|Bakara Suresi 13. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ لَاتُفْسِدُوا فِى الْاَرْضِ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ ۞ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَايَشْعُرُونَ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin evvelki âyetle vech-i irtibatı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, vaktâ ki münafıkların nifakından neş’et eden cinayetlerin birincisini teşkil eden nefislerine zulmetmekle hukukullaha tecavüzleri olan cinayet zikredildikten sonra, mezkûr cinayetlerin ikincisini teşkil eden hukuk-u ibada tecavüz ile aralarına fesadı ilka etmek olan cinayet dahi mevki-i münasibinde zikredilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra وَاِذَا قٖيلَ cümlesi münafıkların kıssasına ve hikâyesine dâhil olduğu cihetle وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ deki يَقُولُ ye bağlıdır, mana ve mealce يُخَادِعُونَ ye nâzırdır. Hadd-i zatında dahi يَكْذِبُونَ ye merbuttur. Üslubun tağyiri ise yani kaziye-i hamliye yerine, kaziye-i şartiyenin iradı يَكْذِبُونَ ile وَاِذَا قٖيلَ arasında birkaç cümlenin mukadder olduğuna bir emaredir. Takdir-i kelâm şöyle olsa gerektir: “Yalan söyledikleri zaman, fitneyi îka ediyorlar. Fitneyi îka ettikleri zaman, ifsad ediyorlar. Nasihat edildikleri vakit, kabul etmiyorlar. Fesadı yapmayın denildiği zaman ‘Biz ancak ıslaha çalışıyoruz.’ diyorlar.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin ihtiva ettiği mezkûr ve gayr-ı mezkûr cümleler arasındaki vech-i irtibat bir misal ile izah edilecektir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir insan, tehlikeli bir yola sülûk ettiği zaman en evvel “Senin bu yolun seni felakete götürür, o yoldan vazgeç!” diye nasihat yapılır. O insan vazgeçmediği takdirde, şiddet ile zecir ve nehyedilir. Ve aynı zamanda “Umum halkın nefret ve kahrına uğrarsın.” diye tehdit edildiği gibi “Ebna-i cinsine zulmetmiş olursun.” diye şefkat-i cinsiyeye de davet edilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer o insan, sarhoşlar gibi inatlı ve kafasız ise kendisine yapılan nasihat ve zecir ve nehiyleri müdafaa ile mukabele eder ve “Benim mesleğim haktır, ne senin hakk-ı itirazın var ve ne benim senin nasihatlerine ihtiyacım var.” diye serkeşliğe başlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer o insan iki yüzlü ise, tabiî bir cihetten nasihat edenleri kandırır ve ilzamına çalışır. Diğer cihetten de “Ben ıslah edici bir insanım.” diye mesleğini hak göstermekle devam eder. Ve aynı zamanda “Islah benim hakiki bir sıfatım olup, bilâhare hasıl olmuş bir sıfat değildir.” diye davasını tekid ve teyid eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bundan sonra eğer o insan mesleğinde, ısrar ile nasihatleri kabul etmese anlaşılır ki onun ıslahına hiçbir çare ve bir deva yoktur. Yalnız onun fesadı halka sirayet etmemek için mesleğinin muzır ve fena olduğunu ilan etmek lâzımdır ki herkes ondan tahaffuz etsin. Zira aklını çalıştırmıyor, şuurunu istihdam etmiyor ki böyle zahir olan bir şeyi hissedebilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu misaldeki cümlelerin arasındaki münasebetlere dikkat edilirse, mezkûr âyetin cümleleri arasında bulunan münasebet halkaları güzelce görünecektir. Evet aralarında öyle fıtrî bir nizam vardır ki îcaz ve ihtisarından i’cazın yüksek sesleri işitilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mezkûr âyetin her bir cümlesinin heyetindeki vech-i intizam:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet kat’iyeti ifade eden وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ deki اِذَا kötü ve fena şeyleri men’ ve nehyetmek lâzım ve vâcib olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fâilin terkiyle sîga-i meçhul ile zikredilen قٖيلَ kötü bir şeyi nehyetmek, farz-ı kifaye olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Menfaat ve lütfu ifade eden لَهُمْ deki ل yapılacak nehiylerin tahkir ve tahakküm suretiyle değil, ancak nasihat tarzı ile lâzım olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لَا تُفْسِدُوا şöyle bir kıyas-ı istisnaîye işarettir ki: “Böyle yapmayın, aksi takdirde karışıklıklar meydana gelir. İnsanlar arasında itaat rabıtası kesilir. Adalet ihtilale inkılab eder. İttifak ve ittihadın ipleri kırılır. Fesat doğmaya başlar. Öyle ise böyle yapmayın ki, fesat olmasın.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فِى الْاَرْضِ nehyi tekid, zecri idame ettiriyor. Çünkü nasihat muvakkat olduğu için inzicarın devamı lâzımdır. Bu da vicdanın heyecana getirilmesiyle olur. Bu dahi ya şefkat-i cinsiyenin uyandırılmasıyla veya nefret-i umumiyeye maruz kalmak korkusuyla olur. Evet فِى الْاَرْضِ kelimesi her iki ciheti de temin eder. Zira “arz” kelimesi lisan-ı haliyle: “Sizin bu fesadınız nev-i beşere sirayet eder. Nev-i beşerin bilhassa fakir fukara, masumların sizlere kötülüğü nedir ki onlara karşı böyle fenalıkta bulunursunuz? Şefkat-i cinsiyeniz yok mudur, ne için merhamet etmiyorsunuz? Pekâlâ, teslim ettik ki sizin şefkat-i cinsiyeniz yoktur. Hiç olmasa nefret-i umumiyeden korkunuz.” diye onları ikaz ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Onların maksatları umum insanlar değildir. Ne için onların fesadı bütün insanlara sirayet etsin?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, siyah bir gözlüğü takan adam her şeyi siyah ve çirkin görür. Kezalik basiret gözü de nifak ile perdelenirse ve kalp küfür ile peçelenirse bütün eşya çirkin ve kötü görünür. Ve bütün insanlara belki kâinata karşı bir buğz, bir adavete sebep olur. Hem de küçük bir dişin kırılmasıyla büyük bir makinenin müteessir olduğu gibi, bir şahsın nifakıyla heyet-i beşeriyenin intizamı müteessir olur. Zira adalet, intizam, İslâmiyet itaatle olur. Maalesef onların serptikleri zehirler tabakadan tabakaya intikal ede ede, bu zillet, sefaleti ismar etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
قَالُوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ Yani “Halkı ifsad etmeyin.” denildiği zaman “Bizler ancak ıslah edici insanlarız.” iddiasında bulundular.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنَّمَا da iki hâsiyet vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Dâhil olduğu hükmün hakikaten veya iddiaen malûm olması lâzımdır. Bu hâsiyetten, nasihat edenleri tezyif etmeye ve cehaletlerine olan sebatlarını izhar etmeye bir remiz vardır. Yani: “Bizim ıslah edici olduğumuz malûmdur, binaenaleyh mesleğimizde sebat ederiz, nasihatlere kulak asan değiliz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci hâsiyet, hasrdır. Bu hasrdan dahi onların salahlarına, hiçbir fesadın karışmamış olduğuna bir remiz vardır. Ve bu remizden mü’minlere bir ta’riz vardır ki onların salahlarına fesat karışıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sebat ve devamı ifade eden ism-i fâil sîgasıyla مُصْلِحُونَ nin نُصْلِحُ ya tercihen zikredilmesi, salahlarının sabit ve daimî bir sıfat olduğundan şimdiki halleri de ayn-ı salah olduğuna işarettir. Sonra onlar, bu kelâmlarında da münafıklık ediyorlar. Zira bâtınen fesatlarını salah addettikleri gibi, zahiren “Bu amelimiz mü’minlerin salah ve menfaatleri içindir.” diye mürailik yapıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلَا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ Bu âyetin mâkabliyle vech-i irtibatı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet evvelki âyette münafıklardan hikâye edilen bazı manalar, iddialar vardır. Mesela: Mesleklerini terviç ve teşvik etmişlerdir. Salahı kendilerine ispat ve salahın daimî bir sıfatları olduğunu iddia etmişlerdir. Ve amellerinin salaha münhasır olduğu ve salahlarına hiçbir fesadın karışmamış olduğu ve bu hükmün malûm hükümlerden bulunduğu iddiasında bulunmuşlardır. Ve mü’minlere ta’rizde bulunarak nasihat edenleri techil etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerim de münafıkların şu mezkûr iddialarını cerh ve akislerini ispat etmek üzere, şu cümlede bazı hükümler serdetmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fesat, münafıklara isnad ve ispat edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve onların, müfsidlerin hakikatiyle ittihad ettiklerine işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve fesadın münafıklara münhasır olduğuna ve bu hükmün sabit bir hakikat bulunduğuna işaretler yapılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve onların muzır olduklarına halk ikaz edilmiştir. Ve hislerini nefyetmekle techil edilmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, fena bir şeye düşmemek için kullanılmakta olan ikaz âleti denilen اَلَا ile, onların davaları halkın nazarında tezyif ve iptal edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tahkiki ifade eden اِنَّ ile davalarında iddia ettikleri hakkaniyet ve malûmiyet reddedilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hasrı ifade eden هُمْ onların اِنَّمَا ve نَحْنُ ile mü’minlere karşı yaptıkları ta’rize cerh edici bir mukabeledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cins ve hakikati ifade eden اَلْمُفْسِدُونَ deki harf-i tariften anlaşılır ki onlar, müfsidlerin hakikatiyle ittihad etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şuurdan mahrum olduklarını ifade eden وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ cümlesi, onların zu’mlarınca davalarının malûmiyeti dolayısıyla, nasihate ihtiyaçları olmadığına ve nasihat edenleri tezyif ettiklerine karşı bir müdafaadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 9-10. âyetler|Bakara Suresi 9-10. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 13. âyet|Bakara Suresi 13. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_9-10._%C3%A2yetler&amp;diff=1692</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 9-10. âyetler</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_9-10._%C3%A2yetler&amp;diff=1692"/>
		<updated>2016-10-26T19:13:16Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 8. âyet|Bakara Suresi 8. âyet]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 11-12. âyetler|Bakara Suresi 11-12. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا وَمَايَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ ۞ فٖى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَ هُمُ اللّٰهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyet bütün cümleleriyle nifaka hücum ederek münafıkları tevbih, takbih, tehdit, ta’cib etmekle evvelce اٰمَنَّا dedikleri kavli, ne maksada ve ne illete binaen söylediklerini ve nifakın en birinci cinayeti olan huda’ ve hilelerini beyan etmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvelen nifakın birinci cinayeti olan huda’a ait يُخَادِعُونَ den يَكْذِبُونَ ye kadar yedi cümleye terettüp eden müteselsil neticeleri nazara almak lâzımdır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Allah’ı kandırmak gibi muhal bir şeyin talebinde bulunduklarına tahmik edilmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Menfaat niyetiyle kendilerine zarar dokundurmak için tesfih edilmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Menfaati mazarrattan tefrik edemedikleri için, techil edilmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Tıynetleri pis, sıhhatlerinin madeni hasta, hayat menbaları ölmüş ve saire gibi rezaletleriyle terzil edilmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Şifanın talebiyle marazlarını tezyid ettiklerine tezlil edilmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- Elemden maada bir şeyi intac etmeyen koyu bir azap ile tehdit edilmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
7- İnsanlarca alâmetlerin en çirkini olan kizb ile teşhir edilmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra bu yedi cümlenin arasındaki intizam, irtibatın şöyle bir tasvir ile dinlenmesi lâzımdır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir şahıs bir şahsı, nasihatle fena bir şeyden men’ etmek üzere şöyle tevcih-i kelâmda bulunur:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Yâ hâzâ! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhaldir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem nefsine zarardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İyi-kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Anlaşılan hakikati hurafe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tabiî o hastalıktan kurtulup şifayâb olmak istiyorsun. Fakat senin bu halin o hastalığı izale değil, tezyid ediyor. Eğer bu halin ile bir lezzet, bir zevk istersen en şedit bir elemi intac eden bir azap eline geçer. En-nihaye eğer sarhoşluğundan ayılıp, kötü halinden vazgeçmediğin takdirde, fesadın başkalara geçmemek üzere, hortumun üstüne bir damganın vurulmasıyla, seni teşhir ve ilan etmek lâzımdır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kezalik Cenab-ı Hak, münafıkları nifaktan zecir ve men’ için kötü hallerini şöylece nakletmekle yüzlerine vuruyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يُخَادِعُونَ اللّٰهَ Yani hile ile Allah’ı kandırmak istiyorlar. Zira Resul-i Ekrem (asm) Allah’ın elçisidir. Ona yapılan hile, Allah’a râcidir. Allah’a yapılan hile ise muhaldir. Muhali talep etmek hamakattır. Böyle hayvancasına hamakat, taaccübü mûcibdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّا اَنْفُسَهُمْ Yani onlar ancak nefislerine hile yapıyorlar, zira fiillerinde nef’ değil zarar vardır. Bu zarar da nefislerine râcidir. Nefislerine zarar veren, ancak süfeha takımıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَمَا يَشْعُرُونَ Yani nef’ u zararı tefrik edecek bir hisse mâlik değillerdir. Bu ise cehaletin en alçak ve en aşağı bir derekesine düştüklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فٖى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ Yani nifak ve hasedden kalplerinde, ruhlarında öyle bir maraz vardır ki hakkı bâtıl, hakikati hurafe telakki etmeye sebeptir. Zaten fâsid bir kalpten, bozuk bir ruhtan böyle rezaletlerin çıkması tabiîdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا Yani eğer onlar yaptıkları fenalıkla gayz ve hasedlerini izale için bir deva, bir ilaç talebinde iseler; o zannettikleri ilaç kalplerini, ruhlarını bozan bir zehirdir. Zehir ile tedavisine çalışan, elbette zelildir. Evet kırık ve yaralı bir el ile intikamını almak isteyen, yarasının artmasına hizmet eden bir miskindir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ Yani eğer onlar bir zevk, bir lezzet talebinde iseler şu nifaklarında pek çok maasi olduğu gibi, muvakkat bir lezzet bile yoktur. Ancak dünyada şedit bir elemi, âhirette de en şedit bir azabı intac edecek bir dalalettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ Yani yaptıkları kizbden pişman olup nedamet etmedikleri takdirde, beyne’n-nâs yalancılıkla teşhir ve bir alâmetle tevsimleri lâzımdır ki başkalar, onlara itimad edip, marazlarına maruz kalmasınlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mezkûr cümlelerin eczaları arasında bulunan irtibat ve intizamın beyanına gelelim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Münafıkların yaptıkları hileden takip edilen gayenin muhal olduğuna ve o muhaliyeti göz önüne getirip, çirkin bir şekilde gösterilmesine tasrih edilmek üzere يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا cümlesinde münafıkların amelinden, müşareket babından muzari sîgasıyla huda’ unvanıyla tabir edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza makamın iktizası hilafına اَلنَّبِىُّ ye bedel اَللّٰه ve اَلْمُؤْمِنٖينَ ye bedel وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا zikredilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü يُخَادِعُونَ nin maddesinden nefret çıkar. Sîgasından devam ve istimrar çıkar. Babından müşareket çıkar. Müşareket ise müşakeleti yani mukabele-i bi’l-misli icab eder. Müşakelet ise onların seyyielerine karşı seyyie ile mukabele edileceğini istilzam eder. Demek onların devam ile yaptıkları şu kötü fiil, nefisleri titreten bir nefreti intac ettiği gibi, takip ettikleri garazın da akîm kaldığına delâlet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَللّٰهُ kelimesinin tasrihinden de, garazlarının muhal olduğuna delâlet vardır. Çünkü Resul-i Ekrem’e (asm) yapılan huda’, Allah’a râcidir. Malûm ya Allah’la pençeleşmek isteyen düşer.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا : اَلَّذٖينَ nin ibhamını izale etmek için sıla olarak iman sıfatının ihtiyar edilmesi onların iman cihetiyle kendilerini sevdirerek mü’minlerden addetmek istemiş olduklarına işarettir. Ve keza nur-u imanla akılları münevver olan mü’minlerin dirayetinden hilenin gizli kalmamasına bir îmadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّا اَنْفُسَهُمْ Bu cümledeki hasr, kemal-i sefahetlerine işarettir. Zira mü’minlere zarar verdirmek için yaptıkları muamele makûse olup baltayı nefislerine vurmakla, sanki o huda’ı bizzat nefislerine yapmakla sefahetlerini ilan etmişlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يَخْدَعُونَ nin يَضُرُّونَ ye tercihi, yine sefahetlerine işarettir. Çünkü ashab-ı ukûl arasında kasden nefsine zarar veren vardır fakat amden kendisiyle hud’a yapan yoktur. Meğerki insan suretinde bir eşek ola.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَنْفُسَهُمْ Bu unvan onlara pek aziz, sevgili olan nefislerini memnun etmek üzere, bir hazz-ı nefsanî kazanmak niyetiyle yaptıkları nifak, aksü’l-amel kabilinden bir zakkum ismar etmiş olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Bu cümledeki hasırdan anlaşılır ki onların huda’ ve nifakları, İslâmiyet’e ve âlem-i İslâm’a zarar vermemiştir. Halbuki âlem-i İslâm’ın unsurlarında öldürücü zehir gibi intişar eden nifak şubelerinden gördüğü zararları, hiçbir şeyden görmemiştir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Âlem-i İslâm’da görünen zarar ancak onların bozulmuş tabiatlarından, tefessüh etmiş fıtratlarından, taaffün etmiş vicdanlarından neş’et ve intişar etmiştir. Yoksa onların arzu ve ihtiyar ile yaptıkları huda’ ve hilelerin neticesi değildir. Çünkü onların hileleri Cenab-ı Hakk’a, Peygamber’e (asm), cemaat-i müslimîne yapılan bir muameledir. Malûmdur ki Allah o muameleye âlimdir. Peygamber (asm) de vahiy ile vâkıftır. Cemaat-i müslimînce de imanî bir şiddet-i zekâ sayesinde o gibi hileler tesettür edip gizli kalamaz. Demek onların vurdukları balta, dönüp başlarını kırmıştır. Çünkü aldanan cemaat-i müslimîn değildir. Ancak aldatan aldanandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَمَا يَشْعُرُونَ Yani yaptıkları hilenin nefislerine râci olduğunu hissetmiyorlar. Bu fezleke onların cehaletini ilan ediyor. Zira ukalâdan değildirler. Çünkü onların bu işleri, ukalâ işi değildir. Ve keza hayvan sınıfına da benzemiyorlar. Çünkü hayvanlar, zararlı olan şeyleri hissettiklerinden çekinirler. Demek bunlar, hiss-i hayvanîden de mahrumdurlar. Öyle ise, ihtiyar ve şuuru olmayan cemadat nevine dâhildirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فٖى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ Bu cümlenin mâkabliyle vech-i irtibatı: Vaktâ ki onlar, şuur hissini istihdam ederek muhakeme-i akliye ile amel etmediler. Anlaşıldı ki ruhlarında bir maraz vardır. Ve lâekall onun zararlı bir maraz olduğunu bilmeleri lâzımdır ki o marazdan sâdır olan hükümlere itimad etmesinler. Çünkü o maraz; hakikatleri tağyir etmekle acıyı tatlı, çirkini güzel gösterir şanındadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zarfiyeti ifade eden فٖى kelimesinden anlaşılır ki onların marazları, kalbin sathında değildir. Ancak kalbin melekûtunda yani iç yüzünde kâin bir marazdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
قَلْب unvanından anlaşılır ki kalbin sathında bulunan bir hastalık, bütün a’mal-i bedeniyeyi sekteye uğrattığı gibi, kalbin iç yüzü de nifak ile hastalandığı zaman, ef’al-i ruhiye tamamen istikamet üzerine lâzım olan hareketten düşerler. Çünkü hayatın mihveri ve makinesi, ancak kalptir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فٖى قُلُوبِهِمْ in مَرَضٌ üzerine takdimi, iki cihetle hasrı ifade eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biri: Maraz başka uzuvlarında değil ancak kalplere münhasırdır. Diğeri: O kalpler de ancak münafıkların kalbi olup başkaların kalpleri değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O iki hasırdan ta’riz suretiyle anlaşılır ki nur-u iman, insanın bütün ef’al ve âsârına sıhhat ve istikameti vermek şanındadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve yine anlaşılır ki fesat kalptedir. Malûm ya bir şeyin esası, kalbi bozuk olursa teferruatını tamir etmek bir faydayı teşkil etmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve yine anlaşılır ki fıtrattan hakikat çıkar. Ve fıtrat, hakikatlere merci bir masdardır. Fesat ve harab ise ârızî bir marazdır. Çünkü eşyada asıl sıhhattir. Maraz ise ârızîdir. Binaenaleyh “Nifak ve fesadımız fıtrîdir. İhtiyarî olmadığından mûcib-i ceza değildir.” diye itizarda bulunamazlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tenkiri meçhuliyeti ifade eden tenvin ise, marazın pek gizli olduğundan ne görünmesi ve ne tedavisi mümkün olmadığına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci cümleyi teşkil eden فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا nin, mâkabliyle vech-i irtibatı ile eczası arasındaki cihet-i intizam:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, vaktâ ki münafıklar yaptıkları amelden bir maraz olduğu kanaatiyle içtinab etmediler. Bilakis o amellerini istihsan ederek fazlaca talebinde bulundular. Cenab-ı Hak da talepleri üzerine arttırdı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: فَزَادَ deki ف mâkablinin mâba’dine sebep olduğunu ifade eder. Halbuki burada marazın vücudu, marazın ziyadesine sebep değildir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Vaktâ ki onlar, marazlarını teşhis edip tedavisi talebinde bulunmadılar. Sanki ihmallik yüzünden ziyadesini talep etmişlerdir. Cenab-ı Hak da mü’minlerin zaferiyle onların ümitlerini yeise çevirmiştir. Ve müslümanların galebesiyle onların husumetlerini hased ve kine kalbetmiştir. Sonra da maruz kaldıkları o yeis; kinden doğan korku, zafiyet, zillet marazlarını kalplerine istila ettirmekle marazlarını ziyadeleştirdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kur’an-ı Kerim’in bu cümlede “maraz” kelimesini mef’ul değil, temyiz şeklinde kullanması neye işarettir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Münafıkların bâtınî ve kalbî olan marazları, sanki zahire çıkmış ve bütün amellerine, fiillerine sirayet etmekle vücudları, tamamıyla maraz kesilmiş olduğunu ifade etmek için مرض kelimesi temyiz olarak kullanılmıştır. Evet مرض kelimesi mef’ul olduğu takdirde, bu manayı ifade edemez. Çünkü o vakit ziyade, yalnız maraza taalluk eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altıncı cümleyi teşkil eden وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ in vech-i irtibatı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet menfaati ifade eden ل dan anlaşılır ki münafıkların menfaati ya dünyada elîm bir azaptır veya âhirette şedit bir elemdir. Bunlar ise menfaat değildir. Öyle ise menfaatleri muhaldir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: اَلٖيمٌ “müteellim” manasınadır. Müteellim ise şahsın sıfatıdır. Binaenaleyh azabın, “elîm”le vasıflandırılmasında ne hikmet vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Azap onların vücudlarını öyle kaplar ve cesetlerini öyle ihata eder ve bâtınlarına öyle nüfuz eder ki sanki vücudları bir azap külçesi kesilir. Azaptan maada bir şey görünmez. Hattâ o azap külçesinden fışkıran “ah!”lar, fîzarlar, teellümler sanki nefs-i azaptan neş’et ederler. Yani çağıran, bağıran, müteellim olan, ayn-ı azap olduğu sanır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yedinci cümleyi teşkil eden بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ nin vech-i irtibatı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet münafıkların azapları, mezkûr cinayetleri arasında yalnız kizb ile vasıflandırılması, kizbin şiddet-i kubh ve çirkinliğine işarettir. Ve bu işaret dahi, kizbin ne kadar tesirli bir zehir olduğuna bir şahid-i sadıktır. Zira&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kizb, küfrün esasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kizb, nifakın birinci alâmetidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kizb, kudret-i İlahiyeye bir iftiradır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kizb, hikmet-i Rabbaniyeye zıttır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ahlâk-ı âliyeyi tahrip eden kizbdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm’ı zehirlendiren ancak kizbdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i beşerin ahvalini fesada veren kizbdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nev-i beşeri kemalâttan geri bırakan kizbdir. Müseylime-i Kezzab ile emsalini âlemde rezil ü rüsvay eden kizbdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu sebeplerden dolayıdır ki bütün cinayetler içinde tel’ine, tehdide tahsis edilen kizbdir. Bu âyet, insanları bilhassa müslümanları dikkate davet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Bir maslahata binaen kizbin caiz olduğu söylenilmektedir. Öyle midir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet, kat’î ve zarurî bir maslahat için mesağ-ı şer’î vardır. Amma hakikate bakılırsa maslahat dedikleri şey, bâtıl bir özürdür. Zira usûl-ü şeriatta takarrur ettiği vecihle “Mazbut ve miktarı muayyen olmayan bir şey, hükümlere illet ve medar olamaz. Çünkü miktarı bir had altına alınmadığından sû-i istimale uğrar.” Maahâzâ bir şeyin zararı menfaatine galebe ederse o şey, mensuh ve gayr-ı muteber olur. Maslahat, o şeyi terk etmekte olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet âlemde görünen şu kadar inkılablar, karışıklıklar, zararın özür telakki edilen maslahata galebe etmesine bir şahittir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat kinaye veya ta’riz suretiyle yani gayr-ı sarih bir kelime ile söylenilen yalan, kizbden sayılmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Yol ikidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ya sükûttur. Çünkü söylenilen her sözün doğru olması lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Veya sıdktır. Çünkü&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İslâmiyet’in esası sıdktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İmanın hâssası sıdktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün kemalâta îsal edici sıdktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ahlâk-ı âliyenin hayatı sıdktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Terakkiyatın mihveri sıdktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i İslâm’ın nizamı sıdktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nev-i beşeri kâbe-i kemalâta îsal eden sıdktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ashab-ı Kiram’ı bütün insanlara tefevvuk ettiren sıdktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhammed-i Hâşimî’yi (aleyhisselâm) meratib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran sıdktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 8. âyet|Bakara Suresi 8. âyet]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 11-12. âyetler|Bakara Suresi 11-12. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_8._%C3%A2yet&amp;diff=1691</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 8. âyet</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_8._%C3%A2yet&amp;diff=1691"/>
		<updated>2016-10-26T19:12:07Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 7. âyet|Bakara Suresi 7. âyet]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 9-10. âyetler|Bakara Suresi 9-10. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنٖينَ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin mâkabliyle vech-i nazmı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nasıl ki bir hükümde iki müfredin iştiraki veya bir maksatta iki cümlenin ittihadı, atfı icab ettirir. Kezalik bir hedefi, bir garazı takip eden iki kıssanın da atıfları, belâgatın iktizasındandır. Binaenaleyh on iki âyetin hülâsasını tazammun eden münafıkların kıssası, kâfirler hakkında geçen iki âyetin mealine atfedilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet vaktâ ki en evvel Kur’an’ın senasıyla başlandı. Sonra mü’minlerin medhine intikal edildi. Sonra kâfirlerin zemmine incirar etti. İnsanların kısımlarını ikmal etmek için münafıkların kıssası da zikredildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kâfirlerin zemmi hakkında yalnız iki âyetle iktifa edilmiştir. On iki âyetin hülâsasıyla, münafıklar hakkında yapılan itnab neye binaendir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Münafıklar hakkında itnabı, tatvili icab ettiren birkaç nükte vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1 – Düşman meçhul olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habîs olur. Aldatıcı olursa fesadı daha şedit olur. Dâhilî olursa zararı daha azîm olur. Çünkü dâhilî düşman; kuvveti dağıtıyor, cesareti azaltıyor. Haricî düşman ise bilakis asabiyeti şiddetlendirir, salabeti artırır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nifakın cinayeti, İslâm üzerine pek büyüktür. Âlem-i İslâm’ı zelzeleye maruz bırakan nifaktır. Bunun içindir ki Kur’an-ı Azîmüşşan, fazlaca onlara teşniat ve takbihatta bulunmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2 – Münafığın mü’minler ile ihtilatı dolayısıyla yavaş yavaş ünsiyet kesbeder, iman ile ülfet peyda eder. Gerek Kur’an’dan, gerek mü’minlerden nifakın kötülüğü hakkındaki sözleri işite işite pis halinden nefret eder. En-nihaye lisanından kelime-i tevhid kalbine damlamaya zemin hazırlamak için itnab yapılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3 – İstihza, hud’a, ikiyüzlülük, hile, kizb, riya gibi kötü ahlâk münafıkta var; kâfirde o derece yoktur. Bu cihetten münafıklar hakkında itnab yapılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4 – Ale’l-ekser münafıklar, ehl-i kitaptan oldukları için şeytanî bir zekâ sahibleri olup daha hilekâr, desiseci olurlar. İşte bu durumdaki münafıklar hakkında itnab yani tatvil-i kelâm, ayn-ı belâgattır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin kelimeleri arasındaki münasebetlere gelelim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنَ النَّاسِ Câr ve mecruru, münafıkları tabir eden مَنْ kelimesine haber olduğu takdirde, şöyle bir sual vârid olur ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Münafıkların nâstan oldukları bedihîdir. Bu hüküm malûmu i’lam etmekten ibaret kalır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Malûmdur ki bir hüküm, bedihî olduğu zaman o hükmün lâzımı kasdedilir. Burada kasdedilen, o hükmün lâzımı olan taaccübdür. Sanki Kur’an-ı Azîmüşşan, zımnen “Münafıkların nâstan oldukları acib bir şeydir.” diye halkı taaccüb etmeye davet etmiştir. Zira insan mükerremdir. Mükerrem olan insan, nifaka tenezzül etmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Mademki مِنَ النَّاسِ haberdir. Ne için مَنْ üzerine takaddüm etmiştir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Mademki o hükümden taaccüb kasdedilmiştir, taaccüb-ü inşaînin şe’ni, kelâmın evvelinde bulunmaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra نَاس ın tabirinden birkaç letaif çıkıyor:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Kur’an; münafıkların şahıslarını tayin etmeyerek umumî bir sıfatla onlara işaret ettiği, Resul-i Ekrem’in (asm) siyasetine daha münasiptir. Zira şahıslarının tayini ile kabahatleri yüzlerine vurulsaydı, mü’minler nefsin desisesiyle vesveseye düşerlerdi. Halbuki vesvese havfa, havf riyaya, riya nifaka incirar eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza eğer Kur’an onları tayin ile takbih etseydi “Resul-i Ekrem (asm) mütereddiddir, etbaına emniyeti yoktur.” denilecekti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bazan kötülük ifşa edilmese tedricen zâil olması ihtimali vardır. Fakat teşhir edildiği takdirde, sahibinin hiddetini tahrik eder. Daha fazlasını yapmaya bâis olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza نَاس gibi umumî bir sıfatın, nifaka münafî olması hususi sıfatların daha ziyade münafî olmasına delâlet eder. Zira insan mükerremdir. Bu gibi rezaletin şanında değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra اٰمَنَّا ve keza nâs tabiri: Nifakın bir taife veya bir tabakaya mahsus olmayıp insanın nevinde bulunur, hangi taife olursa olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza نَاس ın tabiri, nifak bütün insanların haysiyet ve şereflerini ihlâl eden bir rezalet olduğundan, enzar-ı âmmeyi nifakın aleyhine çevirtmekle izale ve adem-i intişarına çalışmaları lüzumuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: يَقُولُ ile اٰمَنَّا nın mercileri bir iken birisinin müfred, diğeri cem sîgasıyla zikirlerinde ne hikmet vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Zarif bir letafete işarettir ki imanın mevsufu cem ise de telaffuz edeni müfreddir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يَقُولُ اٰمَنَّا cümlesi onların iman davalarını hikâyedir. Bu cümlede davalarının reddine iki cihetle işaret edildiği gibi, davalarının takviyesine de iki vecihle îma edilmiştir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يَقُولُ kelimesi, madde cihetiyle onların iman davasının an-itikad olmayıp, ancak sözden ibaret bir kavl olduğuna işarettir. Kezalik muzari sîgasıyla onların ale’d-devam yaptıkları müdafaaya sevk eden, vicdanî bir sebep değildir ancak halka karşı bir riyakârlık olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Davalarının takviyesine yapılan işaretler ise:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اٰمَنَّا fiil-i mazinin heyetinden “Biz ehl-i kitap cemaatleri, eskiden beri mü’miniz. Şimdi imandan geri kalmamıza imkân yoktur.” gibi takviye edici bir delil tereşşuh ettiği gibi, cem’e râci olan نَا zamirinden de “Bizler bir fert gibi değiliz. Ancak muhteşem bir cemaatiz. Yalana tenezzül etmeyiz.” gibi ikinci bir takviye daha çıkıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ Kur’an-ı Kerim, hikâye ettiği şeyleri ya aynıyla alır veya mealinin ahziyle veyahut ibaresinin telhisiyle bir tasarruf yapar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci ihtimale göre, onların erkân-ı imaniyeden yalnız bu iki rüknü ihtiyar ettikleri; rükünlerin en mühimlerini izhar etmekle sadakatlerini göstermeye işarettir. Ve aynı zamanda onlardan en ziyade kabule şâyan, zu’mlarınca bu iki rükündür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci ihtimale nazaran, Cenab-ı Hakk’ın imanın rükünleri içinde, kutub sayılan bu iki rüknü tahsis etmesi; onların kuvvetle iddia ettikleri iman, dine iman olmadığına işarettir. Çünkü bu iki rüknün de muktezasına amel ve itikad etmemişlerdir. ب nin tekrarı her iki rükne olan imanın bir cihetten olmadığına işarettir. Çünkü Allah’a iman, Allah’ın vücud ve vahdetine imandır. Yevm-i âhire iman ise o günün hak olduğuna ve muhakkak geleceğine imandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: اٰمَنَّا ya müşabih olan وَمَا اٰمَنُوا ye tercihen وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنٖينَ cümle-i ismiye ile denilmesinde ne hikmet vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: 1- Her iki اٰمَنَّا arasında görünen zahirî tenakuzdan içtinab etmek içindir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- اٰمَنَّا ihbar değildir, inşadır. İnşa, nefiy ile tekzip edilemediğinden وَمَا اٰمَنُوا denilmemiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- اٰمَنَّا cümlesinden zımnen istifade edilen نَحْنُ مُؤْمِنُونَ cümlesine nefiy ve tekzibi ircâ için وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنٖينَ denilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Onların adem-i imanlarının devamına delâlet etmek için cümle-i ismiye ihtiyar edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Nefyi ifade eden مَا cümlenin evvelinde bulunduğu halde, cümleden istifade edilen devamı nefyetmeye delâlet etmediğinde hikmet nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Nefiy, kesif bir harfin medlûlüdür. Devam ise, cümle-i ismiyenin heyet-i hafifesinden istifade edilen bir manadır. Binaenaleyh kesif kesife, yani nefiy imana daha karibdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنٖينَ deki haber üzerine harf-i cer olan ب nin duhûlü neye işarettir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Onların zahiren imanları varsa da, hakikatte imana ehil ve lâyık insanlar olup mü’minîn sınıfından addedilmediklerine delâlet için مَا nın haberi üzerine ب dâhil olmuştur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 7. âyet|Bakara Suresi 7. âyet]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 9-10. âyetler|Bakara Suresi 9-10. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_4-5._%C3%A2yetler&amp;diff=1690</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 4-5. âyetler</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_4-5._%C3%A2yetler&amp;diff=1690"/>
		<updated>2016-10-26T19:10:38Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 1-3. âyetler|Bakara Suresi 1-3. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 6. âyet|Bakara Suresi 6. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=وَالَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerîm, bu âyet gibi çok âyetlerde terkiplerin, kelâmların muhtemel bulundukları ihtimallerden, vecihlerden bir ihtimalini veya bir vechini bir emare ile tayin etmemekle, nazm-ı kelâmı mürsel ve mutlak bırakmıştır. Bu da i’cazı intac eden îcaza menşe olarak latîf bir sırdır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Belâgat, mukteza-yı hale mutabakattan ibarettir. Kur’an’ın muhatapları, muhtelif asırlarda mütefavit tabakalardır. Bu tabakalara müraaten, muhavere ve mükâlemeyi o asırlara teşmil etmek üzere, çok yerlerde tamim için hazf yapıyor; çok yerlerde nazm-ı kelâmı mutlak bırakıyor ki ehl-i belâgat ve ulûm-u Arabiyece güzel görünen vecihler, ihtimaller çoğalsın ki her asırda her tabaka, fehimlerine göre hissesini alsın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyeti mâkabliyle nazım ve rabteden münasebet: Kur’an-ı Kerîm, evvelki âyetle tamim yaptıktan sonra, bu âyetle tahsis yapmıştır. Evet bu âyet, ehl-i kitaptan iman edenleri tahsisle şereflerini ilan ve imana gelmeyenleri imana teşvik ediyor. Abdullah İbn-i Selâm ele alınarak diğerlerinin Abdullah İbn-i Selâm gibi olmaları için yapılan teşvik gibi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza Kur’an-ı Kerîm’in bütün ümmetlere ve risalet-i Muhammediyenin bütün milletlere şâmil olduklarını tasrih etmek üzere, her iki اَلَّذٖينَ ile مُتَّقٖينَ nin her iki kısmına tansis edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ sadefinde bulunan imanın rükünlerini beyan etmek için icmalden sonra tafsile geçmiştir. Çünkü bu âyet; kitaplara, kıyamete sarahaten; rusül ve melaikeye zımnen delâlet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Azîmüşşan burada وَالْمُؤْمِنُونَ بِالْقُرْاٰنِ gibi îcazlı ifadeleri terk edip وَالَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ ile itnabı ihtiyar etmiştir. Şu itnab, bu makamı yüksek nükte ve letaifle tezyin etmek için ihtiyar edilmiştir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Esma-i mevsule ve mübhemeden bulunan اَلَّذٖينَ burada hükmün medarı ve maksadın esası iman sıfatı olduğuna ve mevsufu ile sair sıfatları iman sıfatına tabi ve altında görünmez bir durumda olduklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Yalnız zamanların birinde sübutu ifade eden مُؤْمِنُونَ kelimesine bedel fiil sîgasıyla يُؤْمِنُونَ tabiri, nüzul ve zuhur tekerrür ettikçe imanın teceddüd ettiğine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- İbhamı ifade eden مَا iman-ı icmalînin kâfi geldiğine ve imanın, hadîs gibi bâtınî ve Kur’an gibi zahirî vahiylere şâmil olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- اُنْزِلَ maddesi itibarıyla Kur’an’a iman, Kur’an’ın Allah’tan nüzulüne iman demek olduğunu gösteriyor. Kezalik Allah’a iman; Allah’ın vücuduna iman, âhirete iman, âhiretin gelmesine iman demektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- اُنْزِلَ maziye delâlet eden heyeti itibarıyla, henüz nâzil olmayanın nüzulü, nâzil olanın nüzulü kadar muhakkak olduğuna işarettir. Maahâzâ يُؤْمِنُونَ deki istikbal اُنْزِلَ nin maziliğinden neş’et eden noksanı telafi eder. Yani henüz nâzil olmayan kısım اُنْزِلَ nin şümulü dâhilinde değilse de يُؤْمِنُونَ nin şümulü altındadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu tenzil meselesi, Kur’an’ın çok yerlerinde vuku bulmuştur. Bazen mazi, istikbale misafir gider. Bazen de muzari, mazinin memleketine gelir. Bunda çok latîf bir belâgat vardır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adam, kendisine göre henüz geçmemiş bir şeyi maziye delâlet eden bir sîga ile işittiği zaman, zihni heyecana gelir, ayılır; anlar ki muhatap yalnız o değildir. Belki arkasında muhtelif mesafelerde pek çok ayrı ayrı taifeler, saflar bulunmakla kendisine tevcih edilen hitapları, nidaları, İlahî hitabeleri, arkasında bulunan bütün o taifeler işitir gibi zihnine gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَلَيْكَ ye bedel اِلَيْكَ nin zikri: Resul-i Ekrem’in (asm) teklif edilen risalet vazifesini cüz-i ihtiyarîsiyle haml ve kabul etmiş olduğuna ve bu hizmet Cibril tarafından görüldüğünden, Resul-i Ekrem’in (asm) daha yüksek olduğuna işarettir. Çünkü عَلٰى da ihtiyar olmadığı gibi vasıta-i nüzulün daha yüksek olduğuna delâlet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِلَيْكَ deki zamirin ism-i zahire tercih sebebi, Kur’an ve Kur’an’a ait hususat hususunda Hazret-i Muhammed (asm) yalnız muhatap olup kelâm, Allah’ın kelâmı olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu kelâmın îcaz derecesi, şu zikredilen letaiften anlaşıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ :&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu gibi sıfatlarda bir teşvik vardır. Ve o teşvikten sâmi’leri imtisale sevk eden emirler ve nehiyler doğuyor. Bu cümlenin mâkabliyle nazmına dair “dört letaif” vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Bu cümlenin mâkabline atfı, medlûlün delile olan bir atfıdır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ey insanlar! Kur’an’a iman ettiğiniz gibi kütüb-ü sâbıkaya da iman ediniz. Çünkü Kur’an, onların sıdkına delil ve şahittir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Yahut o atıf, delilin medlûle olan atfıdır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ey ehl-i kitap! Geçmiş olan enbiya ve kitaplara iman ettiğiniz gibi Hazret-i Muhammed (asm) ile Kur’an’a da iman ediniz! Zira onlar, Hazret-i Muhammed’in (asm) gelmesini tebşir ettikleri gibi onların ve kitaplarının sıdkına olan deliller, hakikatiyle, ruhuyla Kur’an’da ve Hazret-i Muhammed’de (asm) bulunmuştur. Öyle ise Kur’an Allah’ın kelâmı ve Hazret-i Muhammed (asm) de resulü olduğunu tarîk-i ûlâ ile kabul ediniz ve etmelisiniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Zaman-ı saadette, Kur’an’dan neş’et eden İslâmiyet sanki bir şeceredir. Kökü zaman-ı saadette sabit olmakla damarları, o zamanın âb-ı hayat menbalarından kuvvet ve hayat alarak, her tarafa intişar ettikleri gibi dal ve budakları da istikbal semasına kadar uzanarak âlem-i beşere maddî ve manevî semereleri yetiştiriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet İslâmiyet, mazi ile istikbali kanatları altına almış, gölgelendirerek istirahat-i umumiyeyi temin ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Kur’an-ı Kerîm, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle onlara bir ünsiyet, bir suhulet gösteriyor. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ey ehl-i kitap! İslâmiyet’i kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz.” diye teklifte bulunuyor. Zira Kur’an, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem’etmiş olduğundan, usûlde muaddil ve mükemmildir. Yani ta’dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tagayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilaçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer’iyede tebeddül vardır. Çünkü fer’î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilaç, bir şahsa deva iken şahs-ı âhere dâ’ olur. Bu sırdandır ki Kur’an fer’î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yani “Vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi.” diye hükmetmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنْ قَبْلِكَ : Kur’an’da hiçbir kelime bulunmuyor ki mevkiiyle münasebettar olmasın. Veyahut mevkiinin başka bir kelimeye münasebeti daha çok olsun. Evet, Kur’an’ın herhangi bir yerinde bulunan bir kelime, o mevkiin başında bir tac-ı zerrîn gibi görünür. Ve aralarındaki münasebetlerden dolayı, aralarında geçimsizlik yeri yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: مِنْ قَبْلِكَ kelimesine bak. Bu âyetin her tarafından uçup bu kelimenin başına konan letaifi gör. Zira bu âyet, nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet meselesinde beş maksat vardır. Bu maksatlar, beş nükte ve letaiften in’ikas etmiştir. Bu beş letaif مِنْ قَبْلِكَ nin sadefindedir. Maksatlar ise:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, resuldür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Ekmelü’r-Rusüldür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Hâtemü’l-enbiya’dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Risaleti, âmmedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Şeriatı, sair şeriatların mehasinini cem’ ile onların nâsihidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci maksadın مِنْ قَبْلِكَ den vech-i in’ikası: Meslekleri ve yolları bir olan bir cemaat مِنْ قَبْلِكَ kelimesinden îmaen fehmolunur. Binaenaleyh Hazret-i Muhammed’in (asm) مِنْ قَبْلِكَ deki zamire merci olması, o cemaatten ma’dud olmasını iktiza eder. Ve onların meslekleri olan nübüvvetlerine ve kitaplarının sıdkına olan bütün deliller, Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın risaletine ve Kur’an’ın Allah’tan nâzil olduğuna bir hüccet-i kātıa olduğu gibi onların mu’cizeleri de Hazret-i Muhammed’in (asm) davasına bir mu’cize hükmüne geçer.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci maksadın vech-i in’ikası: Üç kaideden tezahür eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Sultanlar daima halkın, cemaatin, ordunun sonunda çıkarlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Nev-i beşerde tekemmül vardır. Bu tekemmül kanunu, ikinci mürebbinin ve ikinci mükemmilin evvelki mürebbilerden daha ekmel olmasını iktiza eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Ale’l-ekser, halefin mahareti, selefinden daha ziyadedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu üç kaideden, Hazret-i Muhammed’in (asm) ekmel-i enbiya olduğu tezahür eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü maksadın vech-i in’ikası: Meşhur bir kaidedir ki bir vâhid çoğalsa teselsül eder, gittikçe gider, bir yerde durmaz. Fakat çoklar ve kesîr olanlar ittihat etse kuvvetlenir, istikrar peyda eder, yerinde kalır, daha değişmez. Demek Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, Hâtemü’l-enbiya’dır. Mefhum-u muhalifiyle işmam eder ki ondan sonra peygamber gelmez. Hâtemiyetine hâtem ve imza basar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü maksadın vech-i in’ikası: مِنْ قَبْلِكَ kelimesinin ifade ettiği gibi Hazret-i Muhammed (asm) onların halefidir. Ve onlar, tamamen o hazretin selefleridir. Binaenaleyh halefin selefe ait vazifeyi tamamıyla üzerine alarak onların yerine kaim olması, o hazretin bütün seleflerine nâib ve bütün ümmetlerine resul olduğunu iktiza eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet bu kaide, hikmete uygun fıtrî bir kaidedir. Zira zaman-ı saadetten evvel insan âleminin ihtiva ettiği ümmetler, milletler arasında maddeten ve manen, istidaden ve terbiyeten pek muhtelif ve geniş mesafeler vardı. Bunun içindi ki terbiye-i vâhide ve davet-i münferide kâfi gelmiyordu. Vaktâ ki âlem-i insaniyet “zaman-ı saadet”in şems-i saadetiyle uyandı ve müdavele-i efkâr ile an’anelerinin terkiyle, tebdiliyle ve kavimlerin birbirine ihtilatlarıyla ittihada meyil gösterdi ve aralarında münakale ve muhabere başladı; hattâ küre-i arz bir memleket, belki bir vilayet, belki bir köy gibi oldu; bir davet ve bir nübüvvet umum insanlara kâfi görüldü.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci maksadın vech-i in’ikası: مِنْ قَبْلِكَ deki مِنْ iptida manasını ifade eder. İptida ise bir intihaya bakar. İntiha, adem-i ihtiyaca delâlet eder. Öyle ise o hazret, Hâtemü’l-enbiya’dır ve âlem-i insaniyetin başka bir resule ihtiyacı yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنْ قَبْلِكَ kelimesinin bu beş letaife ma’kes ve mazhar olmasına nazar-ı belâgatça delâlet eden emare şudur ki: Bu beş maksat, bir nehir gibi şu âyetlerin altında cereyan etmekle, âyetten âyete intikal neticesindeمِنْ قَبْلِكَ havuzunda içtima etmiştir. Evet, kelimenin sathında görünen bir tereşşuh, bir yaşlık, kelimenin altında havuzun bulunduğuna delâlet ve îma eder. Maahâzâ bu maksatların beyanına ayrı ayrı âyetler tahsis edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ : Bu âyet, haşir meselesine işarettir. Haşrin ispatı hakkında feyz-i Kur’an’dan fehmettiğim ve başka bir risalede tafsilatıyla zikrettiğim on bürhanın hülâsasına burada işaret edeceğiz. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kasd ve iradeden doğan bir nizam-ı ekmel vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hilkat ve yaratılışta tam bir hikmet hüküm-fermadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlemde abes yok.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fıtratta israf yok.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu şahitleri tezkiye eden, istikra-i tamdır ki her fen, mevzuu bulunduğu nev’in nizamına bir şahid-i âdildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza yevm ve sene vesaire gibi her nevide, nev’î bir kıyamet-i mükerrere vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza beşerdeki istidat, kıyamete bir remizdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza beşerin gayr-ı mütenahî meyil ve emelleri, kıyameti ister.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza Sâni’-i Hakîm’in rahmet hazinesinin mahall-i sarfı ancak kıyamet ve haşirdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza sıdk ve emanetle maruf Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, sarahaten ilan ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا ۞ وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبٖيدِ âyetleriyle ve bu âyetlerin emsaliyle haşrin vukuunu kat’iyetle ispat ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte tam on’a bâliğ olan şahitler, saadet-i ebediyenin anahtarı olup o cennetin kapılarını açarlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Bürhan: Evet kâinat, saadet-i ebediyeyi intac etmese akılları hayrette bırakan, kâinatta görünen en bâriz en mükemmel şu nizam, aldatıcı zayıf bir suretten ibaret kalır. Ve bütün maneviyat ve alâkalar, rabıtalar ve nisbetler hep heba olur. Öyle ise o nizamın nizam olması ancak ve ancak saadet-i ebediyeyi intac etmekle olur. Yani o nizamdaki maneviyat ve nükteler ancak âlem-i âhirette sümbüllenecektir. Yoksa bütün maneviyat söner, rabıtalar kesilir, nisbetler darmadağınık olur, nizam da berheva olur. Halbuki o nizamda bulunan kuvvet, bütün kuvvetiyle o nizamın berheva edilmeyeceğini ilan ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Bürhan: Her bir nevide, her bir fertte hikmetlere, maslahatlara riayet eden ve inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i tamme, saadet-i ebediyenin gelmesini tebşir ediyor. Çünkü aksi halde, bedahetle ikrar ve tasdik ettiğimiz şu hikmetleri ve faydaları inkâr etmemiz lâzım gelir. Çünkü o faydaların, o hikmetlerin, o maslahatların her birisi zıddına inkılab ederler. Bu hal ise safsatadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Bürhan: İkinci Bürhan’ı tefsir eder. Fennin de şehadet ettiği gibi Sâni’-i Hakîm her şeyde en kısa yolu en yakın ciheti en güzel ve en hafif sureti ihtiyar etmiştir. Bu ihtiyar, kâinatta abesiyetin bulunmadığına delâlet eder. Bu ise ciddiyete delâlet eder. Ciddiyet ise saadet-i ebediyenin gelmesiyle olur, yoksa bu varlık adem sayılır ve her şey abesiyete tahavvül eder. Halbuki abes ve israf gibi bâtıldan pâk ve münezzeh olduğunu şu سُبْحَانَكَ مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا kelâmıyla i’lam ve talim eden Zat-ı Zülcelal sözüne nasıl muhalefet eder?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Bürhan: Üçüncü Bürhan’ı izah eder. Bütün fenlerin şehadetiyle, fıtratta israf yoktur. Eğer insan-ı ekber denilen âlemdeki hikmetleri idrakten âciz isen, âlem-i asgar denilen insandaki nüktelere, hikmetlere dikkat et.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet “fenn-i menafiü’l-aza”nın şerh ve beyan ettiği vecihle, insanın cisminde, her birisi bir menfaat için takriben iki yüz küsur kemik vardır. Ve her birisi bir fayda için altı bin damar vardır. Ve hüceyrata hizmet eden [yüz] yirmi dört bin mesame ve pencere vardır. O hüceyratta cazibe, dâfia, mümsike, musavvire, müvellide namıyla her birisi bir maslahat için beş kuvvet çalışıyor. Âlem-i asgar böyle olsa insan-ı ekber ondan geri kalır mı? Ruha nisbeten ehemmiyetsiz olan ceset bu derece israftan uzak bulunsa ne suretle cevher-i ruhla âsârında, emellerinde, efkârında ve maneviyatında israf olur? Çünkü saadet-i ebediye olmasa bütün maneviyat kurur. O hakikatler, israf memleketine kaçarlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba dünya kadar kıymetli olan bir cevhere mâlik olmakla hem daima onun zarfını ve gılafını muhafaza ettikten sonra, o cevheri birdenbire yere vurup kırmak ihtimali var mıdır? Hangi akıl kabul eder?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bir şahsın bünyesindeki kuvvet, azasındaki sıhhat, istidadındaki kabiliyet, o şahsın yaşayışına ve tekemmülüne delil olduğu gibi kâinatın ruhuna kadar nüfuz eden hakikat-i sabite ve devam ile yaşayışını îma eden intizamındaki kuvvet-i kâmile ve tekemmülüne giden nizamındaki kemal acaba haşr-i cismanî yoluyla saadet-i ebediyeye delil olmaz mı? Zira intizamını ihtilalden ve bozulmaktan kurtaran, saadet-i ebediyedir. Ve tekemmüle vasıta odur ve o kuvveti inkişaf ettiren odur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci Bürhan: Evet, her nevi mahlukatta bir nevi kıyametin ve bir çeşit haşrin tekrar ile vukua gelmekte olduğu, büyük kıyametin vukuuna ve geleceğine işarettir. Buna bir misal: Evet, haftalık saate bak. O saatte saniyeleri, dakikaları, saatleri, günleri sayan ibrelerden ve millerden saniyeleri sayan ibre, dakikaları sayan ibrenin hareketini ihbar ediyor. Dakikaları sayan ibre, saatleri sayan ibrenin hareketini ilan ediyor. Saatleri sayan ibre de günleri gösteren ibrenin hareketini husule getiriyor ve i’lam ediyor. İşte birincinin hareketinin tamam olması, ikincisinin de hareketinin tamam olacağına ve ikincinin tamam-ı hareket etmesi, üçüncünün de itmam-ı hareket edeceğine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kezalik Sâni’-i Hakîm’in kâinat denilen büyük bir saati vardır. Bu saatin milleri, feleklerin çeşit çeşit deveranından ibarettir. İşte bu deveranlar; günleri, seneleri, ömr-ü beşeri, dünyanın beka müddetini gösteriyorlar. Binaenaleyh her geceden sonra sabahın, her kıştan sonra baharın gelmesi gibi haşrin sabahı, o büyük saatten doğacağına delil ve işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kâinatta görünen şu nev’î kıyametlerde eşya aynıyla iade edilmiyor. Halbuki büyük kıyamette neden ecsam aynıyla iade edilir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: İnsanın bir ferdi, başka mahlukatın bir nev’i gibidir. Zira insandaki o nur-u fikir; emellerine, ruhuna öyle bir inkişaf, öyle bir inbisat vermiştir ki bütün zamanları yutsa doymaz. Zira ondaki o yüksek fikir, insanın mahiyetini ulvi, kıymetini umumî, nazarını küllî, kemalini gayr-ı mahsur, lezzet ve elemini daimî kılmıştır. Başka nevlerin fertleri ise böyle değildir. Onların mahiyetleri cüz’î, kıymetleri şahsî, nazarları mahdud, kemalleri mahsur, lezzet ve elemleri ânidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bundan anlaşılıyor ki insanın bir ferdi, sair mahlukatın bir nev’i hükmündedir. Binaenaleyh o nevlerde görünen şu kıyametlerin ve haşir ve neşirlerin keyfiyetleri nasılsa efrad-ı insaniye de öyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altıncı Bürhan: Saadet-i ebediyeye işaret eden bürhanlardan biri de insandaki gayr-ı mütenahî istidatlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Cenab-ı Hak tarafından mükerrem kılınan insanın cevher-i ruhunda ekilen ve rakamlara sığmayan istidatlar var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu istidatların altında, hesaba gelmeyen kabiliyetler var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bunlardan neş’et eden hadde gelmeyen meyiller var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bunlardan husule gelen gayr-ı mütenahî efkâr ve tasavvurat var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunların her birisi haşr-i cismanînin arkasındaki saadet-i ebediyeye, şehadet parmaklarını uzatarak gösteriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yedinci Bürhan: Evet, Rahman ve Rahîm olan Sâni’-i Hakîm’in rahmeti, rahmetlerin en büyüğü olan saadet-i ebediyenin geleceğini tebşir ediyor. Zira rahmet ancak saadet-i ebediye ile rahmet olur. Ve nimet ancak o saadet ile nimet olur. Evet, bütün nimetleri nıkmetlere çeviren ebedî ayrılmaktan doğan ve umumî matemlerden yükselen o belalardan, kâinatı bilhassa şuurlu olan mahlukatı kurtaran şey, saadet-i ebediyenin gelmesidir. Çünkü bütün nimetlerin, rahatların, lezzetlerin ruhu olan saadet-i ebediye gelmezse umum kâinatın şehadetiyle sabit olan ve güneş gibi parlayan rahmet ve şefkat-i İlahiyenin bedahetine karşı mükâbere ile inkâr lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey Habib-i Şefik ve ey Şefik-i Habib! Ey Said-i Mecid ve ey Mecid-i Said! Rahmet-i İlahiyenin en latîfi en zarifi en lezizi olan muhabbet ve şefkate bakınız. O muhabbet ve şefkati, firak-ı ebedî ve hicran-ı lâyezalî ile karşıladığınız takdirde; vicdan, hayal ve ruh ne hale gireceklerdir. O muhabbet ve o şefkat en büyük en tatlı bir nimet iken en azîm bir musibete, bir belaya inkılab eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba göz önünde bilbedahe görünen rahmet-i İlahiye, firak-ı ebedînin muhabbet ve şefkat aleyhine hücum etmesine müsaade eder mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vallahi hayır! لَا وَاللّٰهِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ancak o rahmetin şe’nindendir ki firak-ı ebedîyi hicran-ı lâyezalîye, hicran-ı lâyezalîyi firak-ı ebedîye ve adem-i mutlakı da her ikisine musallat eder ki o firakların, o hicranların kökleri ortadan kalksın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sekizinci Bürhan: Bütün âlemce her hususta sıdkı ve doğruluğu malûm ve müsellem olan Hazret-i Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm, parmağıyla kameri şakkettiği gibi lisanıyla da saadet-i ebediyenin kapılarını açmıştır. Ve bütün enbiya-yı izamın bu hakikat üzerine icmaları, bir hüccet-i kātıadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dokuzuncu Bürhan: On üç asırdan beri yedi vecihle i’cazı tasdik edilen Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın haşir hakkındaki beyanatı, saadet-i ebediyenin geleceğine kâfi bir delil değil midir? Başka bir delile ihtiyaç var mıdır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onuncu Bürhan: Bu bürhan, binlerce bürhanları müctemidir. Bu bürhanları, çok âyetler tazammun etmişlerdir. Evet Kur’an-ı Kerîm, çok âyetlerinden haşre nâzır pencereler açmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا âyetiyle, saadet-i ebediyeye yol açan bir “kıyas-ı temsilî”ye işaret etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kezalik وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبٖيدِ âyet-i kerîmesiyle, o saadeti gösteren bir “kıyas-ı adlî”ye işaret etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci âyetle işaret edilen kıyas-ı temsilî: Evvela insanın vücuduna bak. Nasıl tavırdan tavıra, yani nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan et ve kemiğe, et ve kemikten insan suretine bir kasd, bir irade ve bir ihtiyar altında mahsus kanunlarla, muayyen nizamlarla, muntazam hareketlerle intikal ettiğini ve kalıptan kalıba girip çıktığını gör.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra insanın bekasına dikkat et. İnsan, bu vücud libasını her sene değiştirir. Bu vücud değişmesi, bedendeki hüceyratın yıkılıp yapılmasıyla olur. Bu tamirat da bütün azanın erzak mahzeni hükmünde olan, Cenab-ı Hakk’ın bir kanun-u mahsusla ihzar ettiği o madde-i latîfeden alınan ecza ile yapılır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra o madde-i latîfenin ahvaline bak. Nasıl azanın ihtiyaçlarına göre muayyen bir kanun ile taksim edilir ve bedenin her tarafına mahsus bir nizam ile muntazaman dağıtılır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine şâyan-ı dikkattir ki o madde-i latîfe, dört matbahta pişirildikten sonra ve dört inkılabdan geçtikten sonra ve dört süzgeçten tasfiye edildikten sonra rızık olarak taksim edilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem yine şâyan-ı dikkattir ki o madde-i latîfe, yemeklerin ruhu ve hülâsasıdır. O yemekler, âlem-i anâsırda dağınık menbalardan muntazam bir düstur ile mahsus bir nizam ile cem’ ve tahsil edilirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu nizamlar, bu kanunlar, bu intizamlar; hep bir kasd, bir irade, bir hikmetten çıkıyor. Evet mesela, Habib’in gözünde yerleşen bir zerrenin, unsur-u havadan veya unsur-u türabdan o garib, acib tavırlarda, inkılablarda yaptığı muntazam hareketinden anlaşılır ki o zerre, toprakta iken Habib’in gözüne tayin edilmiş ve bir memur gibi mahall-i memuriyetine muntazaman i’zam kılınmıştır (yükseltilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, fennî bir nazarla dikkat edilirse anlaşılır ki o zerrenin hareketi, körü körüne, tesadüf eseri değildir. Çünkü o zerre, hangi mertebeye girerse o mertebenin nizamına tabi olur. Ve hangi bir tavra intikal etmiş ise onun muayyen kanunuyla amel etmiştir. Ve hangi bir tabakaya misafir gitmiş ise muntazam bir hareket ile sevk edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Neş’e-i ûlâya dikkat edenin, neş’e-i uhra hakkında tereddüdü kalmaz. Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın emrettiği gibi: “Neş’e-i ûlâyı gören adam, neş’e-i uhrayı inkâr edebilir mi?” Çünkü ikinci teşekkül, yani ikinci yapılış; birinci teşekkülden daha kolaydır. Bunu yapan, onu daha kolay yapar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, bir fırka askerin ilk teşekkülünde, efradın birbiriyle ünsiyetleri, muarefeleri olmadığından ve talim ve terbiye görmemeleri yüzünden, yontulmamış taşlar gibi olduklarından, o efrad o fırkanın bünyesinde yerleştirilinceye kadar çok zahmetler vardır. Fakat ba’de’t-teşekkül terhis edilip de bir daha taht-ı silaha davet edildiği zaman, pek kolay içtima eder ve fırkayı teşkil ederler. Bu teşekkül, evvelki teşekkülden daha kolay olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kezalik birbiriyle ülfet peyda eden ve her birisi yerini tanıyan ve bir derece yontulmuş taşlar gibi kesb-i letafet eden bedenin zerratı, ölüm ile dağıldıktan sonra, haşirde Hâlık’ın izniyle, İsrafil’in borusuyla o zerrat-ı asliye ve esasiye içtimaya davet edildikleri zaman, pek kolay içtima ederler ve beden-i insanîyi yine eskisi gibi teşkil ederler. Maahâzâ kudret-i ezeliyeye nisbeten en büyük en küçük gibidir, hiçbir şey o kudrete ağır gelemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Zahire nazaran, haşirde ecza-yı asliye ile ecza-yı zâide birlikte iade edilir. Evet, cünüb iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan her bir cüzün bir yere gömülmesi sünnet olduğu ona işarettir. Fakat tahkike göre, nebatatın tohumları gibi “acbü’z-zeneb” tabir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup haşirde o zerreler üzerine beden-i insanî neşv ü nema ile teşekkül eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci âyetle işaret edilen delil-i adlî ise: Evet, görüyoruz ki ale’l-ekser gaddar, fâcir zalimler; lezzetler, nimetler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki masum, mütedeyyin, fakir mazlumlar; zahmetler, zilletler, tahkirler, tahakkümler altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Halbuki kâinatın şehadetiyle, adalet ve hikmet-i İlahiye zulümden pâk ve münezzehtirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öyle ise adalet-i İlahiyenin tam manasıyla tecelli etmesi için haşre ve mahkeme-i kübraya lüzum vardır ki biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ : Bu cümledeki kelimelerin arasında bulunan nazım ve nizam:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Bu cümlenin mâkabliyle bağlanmasını ifade eden و bu rükn-ü imanînin burada sarahaten zikredilmesi için âmm olarak zikredilen evvelki cümleden bu cümlenin tahsis lüzumuna binaen atıf yapılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Takdimiyle hasrı ifade eden بِالْاٰخِرَةِ kelimesi, bazı ehl-i kitabın iman ettikleri âhiret, hakiki bir âhiret olmadığına ta’rizdir. Çünkü onların لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّا اَيَّامًا مَعْدُودَةً âyet-i kerîmesinin hikâye ettiği gibi: “Cehennem ateşi, bizi daima yakacak değil ya! Ancak birkaç gün yakacaktır.” gibi sözleriyle ve bir cihette lezaiz-i cismaniyeyi nefiy ve inkâr ettiklerinden anlaşıldığına göre, bildikleri âhiret, mecazî bir âhiret imiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Malûm ve ma’hud olan şeye işaret için vaz’edilen اَلْ edatı, bütün kütüb-ü semaviyenin lisanlarında deveran eden ma’hud âhirete işarettir. Veyahut mezkûr delail-i fıtriye ile akılların gözleri önünde hazır olan ve âhiret ile anılan hakikate işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Mukadder bulunan neş’enin sıfatına âhiret tabiri, zihinleri neş’e-i ûlâya çevirip ondan neş’e-i uhraya bi’l-intikal imkân yolunu göstermek için ihtiyar edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Yakîn ile beraber tasdiki birlikte ifade eden يُؤْمِنُونَ kelimesine bedel يُوقِنُونَ tabiri, haşir meselesi şek ve şüphelere bir mahşer ve bir mecma olduğu için tasdikten fazla îkan ve yakîn daha ehemmiyetli olduğuna işarettir. Veya ehl-i kitabın iddia ettikleri iman, yakînden hâlî olduğundan onların imanı, iman olmadığına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اُولٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümledeki nüktelere işaret eden me’hazler şunlardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Evvelki cümle ile bu cümlenin nazmı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- اُولٰٓئِكَ ile işaret-i hissiye.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- اُولٰٓئِكَ deki uzaklık.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- عَلٰى daki ulviyet.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- هُدًى deki tenkir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- مِنْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
7- رَبِّهِمْ deki terbiyeden ibaret yedi me’hazdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Bu cümleyi mâkabliyle bağlayan münasebetlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci münasebet: Bu cümle mâkablinden neş’et eden üç suale cevaptır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Hidayetten neş’et eden o güzel vasıfları lâbis olarak hidayet tahtı üstünde oturan o şahısları görmek isteyen sâile cevaptır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: “O adamların hidayete istihkak ve ihtisasları nedendir?” diye sual eden sâmi’e cevaptır. Yani illet ve sebep اُولٰٓئِكَ ile işaret edilen vasıflardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Sâbıkan mezkûr vasıfların tafsilen zikirleri اُولٰٓئِكَ kelimesindeki icmalden daha vâzıh bir surette sebebi gösteriyor?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: İcmal, bazen tafsilden daha vâzıh olur. Bilhassa matlub, birkaç şeyden mürekkeb olduğu zaman, sâmi’in gabaveti veya nisyanı dolayısıyla o mürekkebin eczasını mezcetmekle sebebi çıkarmak müşkül olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: “Hidayetin neticesi, semeresi ve hidayetteki lezzet ve nimet nedir?” diye sual eden sâile cevaptır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani hidayette saadet-i dâreyn vardır. Hidayetin neticesi, nefs-i hidayettir. Hidayetin semeresi, ayn-ı hidayettir. Zira hidayet haddizatında büyük bir nimettir ve vicdanî bir lezzettir, ruhun cennetidir (nasıl ki dalalet, ruhun cehennemidir) ve bilâhare âhiretin felâh ve saadetini intac eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci me’haz: اُولٰٓئِكَ ile yapılan işaret-i hissiye. Bir şeyin müteaddid sıfatlarını zikretmek, o şeyin zihinlerde tecessüm etmesine ve akılda hazır ve hayalde mahsûs olmasına sebep olduğuna işarettir. Maahâzâ sâbıkan zikirlerinden bir ma’hudiyet çıkar. Bu ma’hudiyet-i zikriye, ma’hudiyet-i hariciyelerine kapı açar. Haricî olan ma’hudiyetlerinden, mümtaz ve müstesna insanlar oldukları tebarüz eder ki nev-i beşer içinde gözünü açıp bakanların gözlerine en evvel onların parıltıları çarpar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü me’haz: Uzaklığı ifade eden اُولٰٓئِكَ onların filcümle yakın oldukları halde uzak gösterilmeleri, ulüvv-ü mertebelerine mecazî bir işaret olduğuna işarettir. Çünkü uzakta bulunanlara bakıldığı zaman, boyca en uzunları görünür. Maahâzâ zamanî ve mekânî olan bu’d, hakiki kasdedilirse belâgata daha uygun olur. Çünkü bütün asırlar asr-ı saadet gibi bu âyeti zikrediyorlar. Öyle ise اُولٰٓئِكَ ile yapılan işaret, safların evvellerine işarettir. Ve bu itibarla bu’d, hakiki olur, mecazî değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh onların hakikaten zaman ve mekânca uzak oldukları halde işaret-i hissiye ile gösterilmeleri, azametlerine ve ulüvv-ü mertebelerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü me’haz: Ulviyeti ifade eden عَلٰى kelimesidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Eşya ve şeyler arasında öyle münasebetler vardır ki onları âyine gibi yapıyor. Her birisi, ötekisini gösteriyor. Birisine bakıldığı zaman, ötekisi görünür. Mesela bir parça cam, büyük bir sahrayı gösterdiği gibi bazen olur ki bir kelime, uzun ve hayalî bir macerayı sana gösterir. Bir kelime, pek acib bir vukuatı senin gözünün önüne getirir, temessül ettirir. Yahut bir kelâm, zihnini alır, misalî âlem-i misallere kadar götürür, gezdirir. Mesela بَارَزَ kelimesi, muharebe meydanını; ثَمَرَةٌ kelimesi, büyük bir meyve bahçesini insanın fikrine getirir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buna binaen buradaki عَلٰى kelimesi, temsilî bir üsluba pencere açar, gösterir kasdıyla zikredilmiştir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sanki hidayet-i İlahî, bir burak olup mü’minlere gönderilmiştir. Mü’minler tarîk-i müstakimde ona binerek arş-ı kemalâta yürürler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci me’haz: هُدًى deki tenkirdir. Bir nekre, marife olarak mükerreren zikredilirse o marife, o nekrenin aynı olur. Fakat o nekre, nekre olarak zikredildiği takdirde, ale’l-ekser birbirinin aynı olamaz. Bu kaideye göre, nekre olarak tekerrür eden هُدًى evvelki هُدًى in aynı değildir. Ancak evvelki هُدًى masdardır. İkincisi, hasıl-ı bi’l-masdardır ve birincisinin semeresi hükmünde mahsus ve sabit bir sıfattır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altıncı me’haz: Hidayetin Allah’tan olduğunu ifade eden مِنْ kelimesinden burada bir cebir hissedilmekte ise de hakikatte cebir değildir. Çünkü onların cüz-i ihtiyarlarıyla hasıl-ı bi’l-masdar olan hidayete yürümeleri üzerine Cenab-ı Hak, o sıfat-ı sabite olan hidayeti halk ve ihsan etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek ihtida, yani hidayete doğru yürümek, onların kesb ve ihtiyarları dâhilindedir. Fakat sıfat-ı sabite olan hidayet, Allah’tandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yedinci me’haz: Terbiyeyi ifade eden رَبِّ kelimesidir. Bu kelimenin burada ihtiyar edilmesi, onların rızık ile terbiyeleri rububiyetin şe’ninden olduğu gibi hidayetle de tagaddileri rububiyetin şe’ninden olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümledeki nüktelerin me’hazleri:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- و ile atıf.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- اُولٰٓئِكَ nin tekrarı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Zamirü’l-fasl olan هُمْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- اَلْ edatı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Felâh yollarının adem-i zikriyle مُفْلِحُونَ nin âmm ve mutlak bırakılması gibi beş me’hazdan ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: و ile yapılan atıf, her iki cümle arasında bulunan münasebete binaen yapılmıştır. Zira birinci اُولٰٓئِكَ saadet-i âcile (عَاجِلَه) olan hidayet semeresine işarettir. İkinci اُولٰٓئِكَ hidayetin semere-i âcilesine (اٰجِلَه) işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, her bir اُولٰٓئِكَ mâkabline bir fezleke, bir icmaldir. Fakat erkân-ı İslâmiye me’haz tutulmakla, birinci اُولٰٓئِكَ yi birinci اَلَّذٖينَ ye rabtı ve ikisinin de ümmi mü’minlere tahsisi; ve keza erkân-ı imaniye ile yakîn me’haz tutulmakla ikinci اُولٰٓئِكَ yi ikinci اَلَّذٖينَ ye rabtı ve ikisinin de ehl-i kitap mü’minlere ircâı daha evlâdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: اُولٰٓئِكَ nin tekrarı, her iki saadetin gerek hidayete, gerek onların medh ü senalarına müstakil ve ayrı ayrı gayeler ve sebepler olduklarına işarettir. Fakat ikinci اُولٰٓئِكَ nin hükmüyle beraber, birinci اُولٰٓئِكَ ye işareti daha evlâdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Zamirü’l-fasl olan هُمْ ehl-i kitaptan olup Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâma iman etmeyenlere bir ta’riz olmak üzere bu cümle ile yapılan hasrı tekid etmek ile beraber, güzel bir nükteyi tazammun etmiştir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mübteda ile haber arasında bulunan هُمْ zamiri, mübtedayı çok haberlere mübteda yapar. Ve bu gibi haberlerin tayinini de hayale havale eder. Yani haberlerin mahdud ve muayyen olmadığını hayale arz etmekle hayali, münasip haberleri taharri etmeye teşvik eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nasıl ki Zeyd’i ele almakla “Zeyd âlimdir, Zeyd fâzıldır, Zeyd güzeldir.” gibi Zeyd’in sıfatlarından çok hükümleri dizebilirsin. Kezalik اُولٰٓئِكَ den sonra gelen هُمْ zamiri hayali harekete getirmekle “Onlar ateşten kurtulurlar.” “Onlar cennete girerler.” “Onlar rü’yete mazhar olurlar.” ve daha bu gibi sıfatlarına münasip çok hükümleri ve cümleleri hayale yaptırır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: اَلْمُفْلِحُونَ kelimesindeki اَلْ hakikati tasvire işarettir. Sanki lisan-ı haliyle diyor ki: “Eğer müflihlerin hakikatini görmek istersen اُولٰٓئِكَ nin âyinesine bak, sana temessül edecektir.” Yahut onların tayin ve temyizlerine işarettir. Sanki diyor: “Ehl-i felâh olanları tanımak istersen اُولٰٓئِكَ ye bak, içindedirler.” Veya hükmün zahir ve bedihî olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşincisi: Felâh ve necat yollarını tayin etmeyen اَلْمُفْلِحُونَ kelimesindeki ıtlak, tamim içindir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’a muhatap olan, matlubları ve istekleri muhtelif pek çok tabakalardır ki bir kısmı, ateşten necat istiyorlar; bir kısmı, cennete girmek istiyorlar; bir kısmı, rü’yete mazhar olmak istiyorlar. Ve bunlar gibi o tabakaların pek çok dilekleri vardır. Kur’an-ı Kerîm اَلْمُفْلِحُونَ kelimesini âmm ve mutlak bırakmıştır ki herkes istediğini takip etsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 1-3. âyetler|Bakara Suresi 1-3. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 6. âyet|Bakara Suresi 6. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_6._%C3%A2yet&amp;diff=1689</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 6. âyet</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_6._%C3%A2yet&amp;diff=1689"/>
		<updated>2016-10-26T19:10:07Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 4-5. âyetler|Bakara Suresi 4-5. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 7. âyet|Bakara Suresi 7. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümlenin mâkabliyle cihet-i nazmı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Cenab-ı Hakk’ın sıfât-ı ezeliye âleminde biri celalî, diğeri cemalî iki türlü tecellisi vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Celal ile Cemal’in sıfât-ı ef’al âleminde tecellisinden; lütuf ve kahr, hüsün ve heybet tezahür eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ef’al âlemine tecelli edince tahliye (تَحْلِيَه ) ile tahliye (تَخْلِيَه ) (tezyin ile tenzih) doğar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âsâr ve a’mal âleminden âlem-i âhirete intıba edince lütuf, cennet ve nur olarak; kahr da cehennem ve nâr olarak tecelli eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra âlem-i zikre in’ikas edince biri hamd, diğeri tesbih olmak üzere iki kısma ayrılır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra âlem-i kelâmda tecelli edince kelâmın emir ve nehye taksimine sebep olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra âlem-i irşada intikal edince irşadı tergib ve terhib, tebşir ve inzara taksim eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra vicdana tecelli edince reca ve havf husule gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra irşadın iktizasındandır ki havf ile reca arasındaki muvazene devamla muhafaza edilsin ki reca ile doğru yollara sülûk edilsin, havf ile de eğri yollara gidilmesin. Ne Allah’ın rahmetinden meyus ne de azabından emin olunsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte böylece teselsül eden şu hikmetten dolayı Kur’an-ı Kerîm, ale’d-devam tergibden sonra terhib ve ebrarı medhettikten sonra füccarı zemmetmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Bu cümle ile اِنَّ الْاَبْرَارَ لَفٖى نَعٖيمٍ ۞ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَفٖى جَحٖيمٍ cümlesi arasında ne gibi bir fark vardır ki orada atıf var, burada yoktur?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Atfın hüsnü, münasebetin hüsnüne bakar. Hüsn-ü münasebet, her iki cümleden takip edilen garaz ve maksadın bir olmasına mütevakkıftır. Halbuki oradaki maksat, burada yoktur. Burada birinci cümledeki maksat, Kur’an’ın medhine incirar eden mü’minlerin medhidir. İkinci cümleden maksat, yalnız tahvif ve terhib için kâfirlerin zemmidir. Bu ise Kur’an’ın medhiyle alâkadar değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra bu cümlenin ihtiva ettiği eczanın nazmında tezahür eden letaif cihetine bakalım:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنَّ ile اَلَّذٖينَ mevkilere göre ifade ettikleri nüktelerden maada, belâgatça kıymetli sayılan iki nükteyi daha tazammun etmişlerdir ki Kur’an, pek çok yerlerinde اِنَّ ile اَلَّذٖينَ yi mükerreren zikretmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tahkiki ifade eden اِنَّ deki nükte şöyle tasvir edilebilir ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنَّ herhangi bir cümlede bulunursa o cümlenin damını deler, hakikate nüfuz eder. Ve o davayı veya hükmü aşağıya indirir, hakikate yapıştırmakla o hükmün hayalî veya zannî veya mevzu veya hurafe hükümlerden olmadığını ve ancak hakaik-i sabiteden olduğunu ispat eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümlede اِنَّ nin hususi nüktesi: Bu âyetin muhatabı olan Hazret-i Muhammed’de (asm) şek ve inkâr bulunmadığı halde şek ve inkârı ref’etmek şe’ninde olan اِنَّ ile karşılanması, onların iman etmesi için Peygamber’in (asm) şiddet-i hırsına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلَّذٖينَ kelimesi ise göze görünmezden evvel akla görünen garib ve yeni hakikatlere bir vasıta-i işarettir. Bunun içindir ki hakikatleri tebdil ve tecdid eden inkılabları tasvir için kullanılan işaret ve vasıtalardan en çok kullanılan اَلَّذٖينَ ve emsalidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’ın tecellisiyle çok nevler silindi, hakikatler yıkıldı. Onlara bedel, yeni yeni nevler, hakikatler teşekkül etti. Evet, zaman-ı cahiliyete bak! O zamanda bütün nevler millî rabıtalar üzerine teşekkül ettiği gibi içtimaî hakikatler de taassub-u kavmî üzerine bina edilmişti. Kur’an’ın tecellisiyle o rabıtalar kesildi, o hakikatler tahrip edildi. Onlara bedel, dinî rabıtalar üzerine yeni nevler ve hakikatler ihdas edildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Şems-i Kur’an’ın tulûu ile bazı kalpler onun ziyasıyla tenevvür etti. Ve mü’minlerin nevini temyiz ve tayin eden bir hakikat-i nuraniye meydana geldi. Kezalik o keskin ziya karşısında, mezbeleye benzeyen bazı pis kalpler de yanıp kömür oldular. Ve o kâfirlerin nevini ilan eden zehirli bir hakikat-i küfriye husule geldi. İşte bu hakikat-i küfriyeye işaret için اَلَّذٖينَ zikredilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maahâzâ her iki اَلَّذٖينَ arasında tam bir münasebet vardır. Çünkü her birisi birbirine zıt olan bir hakikate işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza harf-i tarif olan اَلْ in ifade ettiği beş manayı اَلَّذٖينَ de ifade ediyor. O manaların en meşhuru, “ahd”dir. Yani gerek اَلْ den gerek اَلَّذٖينَ den ma’hud ve malûm bir şey kasdedilir. Binaenaleyh Ebucehil, Ebu Leheb, Ümeyye İbn-i Halef vesaire gibi ma’hud ve meşhur büyük kâfirlere اَلَّذٖينَ ile işaret edilmiş olduğu ihtimali pek kavîdir. Bu ihtimale binaen şu âyet, gaybdan ihbar eden âyetlerden biri olur. Çünkü onlar küfür üzerine ölmüşlerdir. Ve aynı zamanda i’caz-ı manevînin dört nevinden bir nev’i, şu gaybî ihbarlardan tezahür eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kur’an zaruriyat-ı diniyedendir. Zaruriyatta ihtilaf olamaz. Halbuki müfessirlerce verilen ayrı ayrı manaların bir kısmı, birbirine muhaliftir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Azizim! Kur’an’ın her bir kelâmı, üç kaziyeyi müştemildir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Bu, Allah’ın kelâmıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Allahça murad olan mana haktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Mana-yı murad, budur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer Kur’an’ın o kelâmı, başka bir manaya ihtimali olmayan muhkemattan olursa veya Kur’an’ın başka bir yerinde beyan edilmiş ise birinci ve ikinci kaziyeleri aynen kabul etmek lâzımdır ve inkârları da küfürdür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şayet Kur’an’ın o kelâmı, başka bir manaya ihtimali olan bir nass veya zahir olursa üçüncü kaziyeyi kabul etmek lâzım olmadığı gibi inkârı da küfür değildir. İşte müfessirlerin ihtilafları ancak ve ancak şu kısma aittir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Mütevatir hadîsler de bu hususta, âyetler gibidir. Yalnız birinci kaziye, teemmül yeridir. Çünkü هٰذَا ile işaret edilen hadîsin, hakikaten hadîs olup olmadığında tereddüt yeri vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Küfür, cehildir. Halbuki kâfirler, Hazret-i Muhammed’i (asm) evlatları kadar tanıyorlardı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Küfür, iki kısımdır. Bir kısmı, bilmediği için inkâr eder; ikincisi, bildiği halde inkâr eder. Bu da birkaç şubedir. Birincisi, bilir lâkin kabul etmez. İkincisi, yakîni var lâkin itikadı yoktur. Üçüncüsü, tasdiki var lâkin vicdanî iz’anı yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Şeytanın kalbinde marifet var mıdır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Yoktur. Çünkü sanat-ı fıtriyesi iktizasınca kalbi daima idlâl ile telkin için, fikri daima küfrü tasavvur etmekle meşgul olduğundan kalbinde veya fikrinde boş bir yer marifet için kalmıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Küfür, kalbe ait bir sıfattır. Kalpte o sıfat bulunmadığı takdirde, zünnar bağlanmasından veya ona kıyas edilen şapkanın giyilmesinden ne için küfür hasıl olsun?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Gizli olan umûra, şeriat emarelere göre hükmeder. Hattâ illet olmayan esbab-ı zahirîyi, illet yerine kabul eder. Binaenaleyh itmam-ı rükûya mani olan bir kısım zünnarların bağlanması ve secdenin ikmaline mani olan bazı şapkaların giyilmesi, ubudiyetten istiğna ve küfre teşebbüh etmeye emarelerdir. Gizli olan o sıfat-ı küfriyenin yok olduğuna kat’iyetle hükmedilemediğinden bu gibi emarelere göre hükmedilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: İnzar yapılmadıkça teklif nasıl yapılır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: İnzar yapılmadığı takdirde teklif de yapılmazsa adem-i tecziyelerine bir hüccet olur. Zira “Biz ne yapalım? Ne tebligat yapıldı ve ne tekâliften haberimiz var.” diye mücazattan kurtuluşlarına bir medar olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Cenab-ı Hakk’ın onların küfür ve temerrüdlerinden yaptığı ihbar, onların imana gelmelerini imtina derecesine çıkarıyor. Mümteni ve muhal bir şey teklif edilir mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Cenab-ı Hakk’ın ihbarı, ilmi ve iradesi, sebepten kat’-ı nazarla yalnız küfürlerine taalluk etmez. Ancak ihtiyarlarıyla küfürlerine birlikte taalluk eder. Bu ise ihtiyarlarını nefyetmez ki teklif-i bilmuhal olsun. Bu bahsin tafsilatı gelecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: İman etmeyeceklerini ifade eden لَا يُؤْمِنُونَ ve emsali âyetlere, onları iman etmeye davet etmekten; adem-i imana iman çıkıyor. Bu ise muhal-i aklîdir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Onlara teklif edilen iman, icmalîdir; tafsilî değildir. Her bir âyete, her bir hükme ayrı ayrı, birer birer iman ediniz diye teklif yapılmıyor ki bu mahzur lâzım gelsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra küfürlerini sîga-i mazi ile zikretmek, hakkın izhar ve ispatından sonra onların küfrü kucaklayıp kabul etmelerine işarettir. Bunun içindir ki onlara karşı inzarın adem-i inzar gibi faydasız kaldığına سَوَٓاءٌ kelimesiyle işaret yapılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra fevkaniyeti ifade eden عَلَيْهِمْ deki عَلٰى onların yüzleri yere yapışmış gibi başlarını kaldırıp âmirlerinin sözünü dinleyemediklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza manaya bir zarar ve bir halel îras etmeyen ve terkine tercih edilen عَلَيْهِمْ in zikri, Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâma nazaran inzarın adem-i inzar gibi olmadığına işarettir. Zira inzarda ecr ü sevap vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ cümlesindeki hemze ile اَمْ müsavatı ifade ettiğinden سَوَٓاءٌ kelimesine tekiddir. Yahut سَوَٓاءٌ kelimesinden müsavatın bir manası, hemze ile اَمْ den ikinci manası irade edilir. Çünkü müsavatın medarı ya adem-i faydadır veya mûcibin adem-i vücududur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: İstifham şekliyle müsavatı ifade etmekte ne mana vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Yapmış olduğu fiilinde bir faydası olmayan muhatabın fiilinin faydasız olduğuna latîf ve mukniane bir vecihle ikaz edilmesi ancak istifham ile olur ki muhatap fiilini düşündükten sonra, kötü neticesini nazara alarak kalbi mutmain olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: سَوَٓاءٌ kelimesi inzar ve adem-i inzardan mecaz ise aralarındaki alâka nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: İstifhamın müsavatı tazammun etmesidir. Zira istifham eden adamın bilgisine göre, vücud ile adem mütesavidir. Maahâzâ bu gibi istifhamlara verilen cevaplar, ale’l-ekser şu müsavat-ı zımniye ile verilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Mazi sîgasıyla inzardan yapılan tabir neye işarettir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: İkinci ve üçüncü inzarlara lüzum kalmadığına işarettir. Yani “Yaptığın inzar fayda vermedi, bundan sonra da faydasız kalır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: İnzar etmemekte faydanın bulunmaması zahirdir. اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ kaydında ne fayda vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Sükût etmek, bazen muhatabın insafa gelip matlub işe muvafakatına sebep olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kur’an-ı Kerîm, başka makamlarda terhibden sonra tergib de yaptığı halde, burada tergibi terk etmiştir. Esbabı nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Küfür makamına ancak terhib ve tahvif münasiptir. Hem de küfür gibi mazarratları def’etmek, cenneti kazanmak gibi menfaatlerin celbinden daha evlâ ve daha tesirlidir. Maahâzâ buradaki terhib, tergibi de andırıyor. Çünkü inzar ve adem-i inzarı gören hayal, zıddiyet münasebetiyle, derhal tebşir ve adem-i tebşire intikal eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Azizim! Her bir hükmün başka şeylere hizmet eden çok manaları olduğu ve her bir hükümden takip edilen gizli maksatlar bulunduğu ve bu kelâmın da Hazret-i Muhammed’e (asm) işaret eden manaları olduğu gibi; küfrü takbih etmek maksadıyla, büyük bir ölçüde tenkiratta bulunmuştur. Ezcümle:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın görmekte olduğu zahmetlerin tahfifine ve göstermekte olduğu hırs ve şiddetin tehvinine medar olmak için mana-yı harfî kabîlinden bazen îmalarda bulunmuş ve eski resullerin hallerini nazara alarak, onlara iktida ile teselli yollarını göstermiş ise de bu bir kanun-u fıtrîdir, tahammül ve inkıyad lâzımdır diye lisan-ı hal ile ilan etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyet وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظٖيمٌ cümlesine kadar bütün eczasıyla, küfrü takbih ve tenfir ile nehyeder. Ve ehl-i küfrü tehdit ve tahvif ile küfürden terhib eder. Ve keza bütün kelimatıyla, küfrün büyük bir musibet olmakla beraber, lezzeti yok elemi var, nimeti yok nıkmeti var diye ilan eder. Ve keza bütün cümleleriyle, küfrün her şeyden zararlı olduğunu tasrih eder. Evet, onlar iman etmediklerinden ve cevher-i ruhu ifsad ve bütün elemleri içine alan küfür musibetine maruz kaldıklarından لَمْ يُؤْمِنُوا ya bedel كَفَرُوا tabiriyle işaret edilmiştir. Ve keza لَا يَتْرُكُونَ الْكُفْرَ kelimesine bedel لَا يُؤْمِنُونَ tabiriyle, onların büyük musibete maruz kaldıkları gibi pırlanta gibi cevher-i imanîyi de kaybettiklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ cümlesiyle kalp ile vicdan, nur-u iman sayesinde hakaik-i İlahiyenin tecellisine mazhar olmakla menba-ı kemalât, hayattar ve ziyadar oldukları halde, küfrün ihtiyar edilmesiyle zulmetli, ıssız, haşerat-ı muzırra yuvasına inkılab ettikleri için mühürlenmiş, kilitlenmiş ki o korkunç yuvadaki akreplerden veya yılanlardan içtinab edilmesine işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza وَعَلٰى سَمْعِهِمْ kelimesiyle, küfür sebebiyle kulağa ait pek büyük bir nimeti kaybettiklerine işaret edilmiştir. Hattâ kulaktaki zar, nur-u iman ile ışıklandığı zaman, kâinattan gelen manevî nidaları işitir. Lisan-ı hal ile yapılan zikirleri, tesbihatları fehmeder. Hattâ o nur-u iman sayesinde, rüzgârların terennümatını, bulutların na’ralarını, denizlerin dalgalarının nağamatını ve hâkeza yağmur, kuş vesaire gibi her neviden Rabbanî kelâmları ve ulvi tesbihatı işitir. Sanki kâinat, İlahî bir musikî dairesidir. Türlü türlü âvâzlarla, çeşit çeşit terennümatla kalplere hüzünleri ve Rabbanî aşkları intıba ettirmekle kalpleri, ruhları nurani âlemlere götürür, pek garib misalî levhaları göstermekle, o ruhları ve kalpleri lezzetlere, zevklere gark eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat o kulak, küfür ile tıkandığı zaman o leziz, manevî yüksek savtlardan mahrum kalır. Ve o lezzetleri îras eden âvâzlar, matem seslerine inkılab eder. Kalpte, o ulvi hüzünler yerine, ahbabın fıkdanıyla ebedî yetimlikler, mâlikin ademiyle nihayetsiz vahşetler ve sonsuz gurbetler hasıl olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sırra binaendir ki şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet ulvi hüzünleri, Rabbanî aşkları îras eden sesler, helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevatı tahrik eden sesler, haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَعَلٰى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ : Bu cümle ile rü’yete, yani göze ait büyük bir nimet-i basariyenin küfür ile kaybolduğuna işaret edilmiştir. Zira gözün nuru, nur-u imanla ışıklanırsa ve kavîleşirse bütün kâinat gül ve reyhanlar ile müzeyyen bir cennet şeklinde görünür. Gözün göz bebeği de bal arısı gibi bütün kâinat safhalarında menkuş gül ve çiçek gibi delillerinden, bürhanlarından alacağı ibret, fikret, ünsiyet gibi usare ve şıralarından vicdanda o tatlı imanlı balları yapacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer o göz küfür zulmetiyle kör olursa dünya, genişliğiyle beraber bir hapishane şekline girer. Bütün hakaik-i kevniye, nazarından gizlenir. Kâinat ondan tevahhuş eder. Kalbi ahzan ve ekdar ile dolar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظٖيمٌ cümlesiyle küfür şeceresinin âhirete ait zakkum gibi semeresine işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لَا يُؤْمِنُونَ kelimesi ise inzar ile adem-i inzar arasındaki müsavata nassederek سَوَٓاءٌ kelimesine tekiddir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 4-5. âyetler|Bakara Suresi 4-5. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 7. âyet|Bakara Suresi 7. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_7._%C3%A2yet&amp;diff=1688</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 7. âyet</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_7._%C3%A2yet&amp;diff=1688"/>
		<updated>2016-10-26T19:09:15Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 6. âyet|Bakara Suresi 6. âyet]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 8. âyet|Bakara Suresi 8. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظٖيمٌ=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Mukaddime==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin üzerinde durmak icab ediyor. Ehl-i İtizal, Ehl-i Cebir, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat gibi ehl-i kelâmın şu âyet-i azîmenin altında yaptıkları muharebe-i ilmiyelerini dinleyelim. Zira bu gibi fikrî harpler, ehl-i nazarı dikkate davet eder. Binaenaleyh onların bu âyette takip ettikleri cihetleri kontrol lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in sırat-ı müstakim üzerine olduğunu, ötekilerin ya ifrata veya tefrite maruz kaldıklarını ispat için bazı münasebetlerin zikri lâzımdır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Tahakkuk etmiş hakaiktendir ki tesir-i hakiki, yalnız ve yalnız Allah’ındır. Öyle ise Ehl-i İtizal’in abde verdiği tesir-i hakiki hilaf-ı hakikattir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Allah hakîmdir, öyle ise sevap ve ikab abes değildir ancak istihkaka göredir. Öyle ise ıztırar ve cebir yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Her şeyin biri mülk diğeri melekût, yani biri dış diğeri iç olmak üzere iki ciheti vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mülk ciheti, bazı şeylerde güzeldir, bazı şeylerde de çirkin görünür; âyinenin arka yüzü gibi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Melekût ciheti ise her şeyde güzeldir ve şeffaftır. Âyinenin dış yüzü gibi. Öyle ise çirkin görünen şeyin yaratılışı, çirkin değildir, güzeldir. Ve aynı zamanda o gibi çirkinlerin yaratılışı, mehasini ikmal içindir. Öyle ise çirkinin de bir nevi güzelliği vardır. Binaenaleyh bu hususta Ehl-i İtizal’in “Çirkin şeylerin halkı Allah’a ait değildir.” dedikleri safsataya mahal kalmadı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: Mesela, darb ve katle terettüp eden elem ve ölüm gibi “hasıl-ı bi’l-masdar” ile tabir edilen şey, mahluk ve sabit olmakla beraber, camiddir. İlm-i sarfta malûmdur ki camidlerden ism-i fâil gibi sıfatlar yapılamaz. Ancak kesbî, nisbî, itibarî olan mana-yı masdarîden yapılabilir. Öyle ise ölümün hâlıkı kātil değildir. Öyle ise Ehl-i İtizal’in hatalarına, hata nazarıyla bakılmalıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşincisi: İnsanın katl gibi zahirî ve ihtiyarî olan fiilleri, nefsin meyelanına intiha eder. Cüz-i ihtiyarî denilen şu nefis meyelanı üzerine münazaalar deveran eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altıncısı: Âdetullah üzerine, irade-i külliye-i İlahiye abdin irade-i cüz’iyesine bakar. Yani bunun bir fiile taallukundan sonra, o taalluk eder. Öyle ise cebir yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yedincisi: İlim, malûma tabidir. Bu kaziyeye göre malûm, ilme tabi değildir çünkü devir lâzım gelir. Öyle ise bir insan, amelen yaptığı bir fiilin esbabını kadere havale etmekle, taallül ve bahaneler gösteremez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sekizincisi: Ölüm gibi hasıl-ı bi’l-masdar denilen şey, kesb gibi bir masdara mütevakkıftır. Yani âdetullah üzerine o, hasıl-ı bi’l-masdarın vücuduna şart kılınmıştır. Kesb denilen masdarda, çekirdek ve ukde-i hayatiye meyelandır. Bu düğümün açılmasıyla meseledeki düğüm de açılır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dokuzuncusu: Cenab-ı Hakk’ın ef’alinde, tercih edici bir garaza, bir illete ihtiyaç yoktur. Ancak tercih edici, Cenab-ı Hakk’ın ihtiyarıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onuncusu: Bir emrin, behemehal bir müessirin tesiriyle vücuda gelmesi lâzımdır ki tereccuh bilâ-müreccih lâzım gelmesin. Amma itibarî emirlerde tahsis edici bir şey bulunmasa bile muhal lâzım gelmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
On Birincisi: Bir şey, vücudu vâcib olmadıkça vücuda gelmez. Evet, irade-i cüz’iyenin taallukuyla irade-i külliyenin taalluku bir şeyde içtima ettikleri zaman, o şeyin vücudu vâcib olur ve derhal vücuda gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
On İkincisi: Bir şeyi bilmekle, mahiyetini bilmek lâzım gelmez. Ve bir şeyi bilmemekle, o şeyin adem-i vücudu lâzım gelmez. Binaenaleyh cüz-i ihtiyarînin mahiyetinin tabir edilememesi, vücudunun kat’iyetine münafî değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nazar-ı dikkatinize arz ettiğim şu esasları tam manasıyla anladıktan sonra şu maruzatımı da dinleyiniz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Biz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Ehl-i İtizal’e karşı diyoruz ki: Abd, kesb denilen masdardan neş’et eden, hasıl-ı bi’l-masdar olan esere hâlık değildir. Abdin elinde ancak ve ancak kesb vardır. Zira Allah’tan başka müessir-i hakiki yoktur. Zaten tevhid de öyle ister.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra Ehl-i Cebr’e döner, söyleriz ki: Abd, bir ağaç gibi bütün bütün ıztırar ve cebir altında değildir. Elinde küçük bir ihtiyar vardır. Çünkü Cenab-ı Hak hakîmdir; cebir gibi, zulümleri intac eden şeylerden münezzehtir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Cüz-i ihtiyarî denilen şey nedir? Ne kadar etrafı kazılırsa altından cebir çıkıyor. Bu nasıl bir şeydir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Birincisi: Fıtrat ile vicdan; ihtiyarî emirleri, ıztırarî emirlerden tefrik eden gizli bir şeyin vücuduna şehadet ediyorlar. Tayin ve tabirine olan acz, vücuduna halel getirmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Abdin bir fiile olan meyelanı Eş’arîlerin mezhebi gibi mevcud bir emir ise de o meyelanı bir fiilden diğer bir fiile çevirmekle yapılan tasarruf, itibarî bir emir olup abdin elindedir. Eğer Matüridîlerin mezhebi gibi o meyelanın bizzat bir emr-i itibarî olduğuna hükmedilirse o emr-i itibarînin sübut ve tayini, kendisinin bir illet-i tamme olduğunu istilzam etmez ki irade-i külliyeye ihtiyaç kalmasın. Çünkü çok defalar meyelanın vukuunda fiil vaki olmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Âdetullahın cereyanı üzerine hasıl-ı bi’l-masdarın vücudu, masdara mütevakkıftır. Masdarın esası ise meyelandır. Meyelan veya meyelandaki tasarruf mevcudattan değildir ki bir müessire ihtiyacı olsun. Ma’dum da değildir ki hasıl-ı bi’l-masdar gibi mevcud olan bir şeyin vücuduna şart kılınmasına veya sevap ve ikaba sebep olmasına cevaz olmasın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: İlm-i ezelînin veya irade-i ezeliyenin bir fiile taallukları, ihtiyara mahal bırakmıyor?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Birincisi: Abdin ihtiyarından neş’et eden bir fiile ilm-i ezelînin taalluku, o ihtiyara münafî ve mani değildir. Çünkü müessir, ilim değildir, kudrettir. İlim, malûma tabidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: İlm-i ezelî muhit olduğu için müsebbebatla esbabı birlikte abluka eder, içine alır. Yoksa ilm-i ezelî, zannedildiği gibi uzun bir silsilenin başı değildir ki esbabdan tegafül ile yalnız müsebbebat o mebdee isnad edilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Malûm nasıl bir keyfiyet üzerine olursa ilim öylece taalluk eder. Öyle ise malûmun mekayisi ve esbabı, kadere isnad edilemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: Zannedildiği gibi irade-i külliyenin bir defa müsebbebe, bir defa da sebebe ayrı ayrı taalluku yoktur. Ancak müsebbeble sebebe bir taalluku vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu mezheplerin nokta-i nazarlarını bir misal ile izah edelim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adam, bir âletle bir şahsı öldürse sebebin ma’dum olduğunu farz edersek müsebbebin keyfiyeti nasıl olur?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i Cebr’in nokta-i nazarları: “Ölecekti.” Çünkü onlarca taalluk ikidir ve sebeple müsebbeb arasında inkıta caizdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i İtizalce: “Ölmeyecekti.” Çünkü onlarca muradın iradeden tahallüfü caizdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatçe: Bu misalde sükût ve tevakkuf lâzımdır. Çünkü irade-i külliyenin sebeple müsebbebe bir taalluku vardır. Bu itibarla sebebin ademi farz edilirse müsebbebin de farz-ı ademi lâzım gelir. Çünkü taalluk birdir. Cebir ve İtizal, ifrat ve tefrittir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Bir Mukaddime&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i tabiat, esbaba hakiki bir tesir veriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mecusiler; biri şerre, diğeri hayra olmak üzere iki hâlıka itikad ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ehl-i İtizal de “Ef’al-i ihtiyariyenin hâlıkı abddir.” diyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu üç mezhebin esası; bâtıl bir vehm-i mahz, bir hata ve huduttan tecavüzdür. Bu vehmi izale için birkaç meseleyi dinlemek lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: İnsanın dinlemesi, konuşması, düşünmesi cüz’î olduğu için teakub suretiyle eşyaya taalluk ettiği gibi himmeti de cüz’îdir. Nöbetle, eşya ile meşgul olabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: İnsanın kıymetini tayin eden, mahiyetidir. Mahiyetin değeri ise himmeti nisbetindedir. Himmeti ise hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: İnsan hangi bir şeye teveccüh ederse onun ile bağlanır ve onda fâni olur. Bu sırra binaendir ki insanlar, hasis ve cüz’î şeyleri büyük adamlara isnad etmezler. Ancak esbaba ve vesaile atfederler. Sanki hasis işler ile iştigal, onların vakarına münasip olmadığı gibi cüz’î şeyler de onların azîm himmetlerini işgal etmeye lâyık değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: İnsan bir şeyin ahvalini muhakeme ettiği zaman, o şeyin rabıtalarını, esbabını, esaslarını evvela kendi nefsinde, sonra ebna-yı cinsinde, sonra etraftaki mümkinatta taharri eder. Hattâ hiçbir suretle mümkinata müşabeheti olmayan Cenab-ı Hakk’ı düşünecek olursa kuvve-i vahimesi ile bir insanın mekayisini, esasatını, ahvalini mikyas yaparak Cenab-ı Hakk’ı düşünmeye başlar. Halbuki Cenab-ı Hakk’a bu gibi mikyaslar ile bakılamaz. Zira sıfâtı inhisar altında değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşincisi: Cenab-ı Hakk’ın kudret, ilim, iradesi; şemsin ziyası gibi bütün mevcudata âmm ve şâmil olup hiçbir şeyle muvazene edilemez. Arş-ı a’zama taalluk ettikleri gibi zerrelere de taalluk ederler. Cenab-ı Hak şems ve kameri halk ettiği gibi sineğin gözünü de o halk etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cenab-ı Hak kâinatta vaz’ettiği yüksek nizam gibi hurdebînî hayvanların bağırsaklarında da pek ince ve latîf bir nizam vaz’etmiştir. Semadaki ecramı birbiriyle rabteden cazibe-i umumî kanunu gibi cevahir-i ferdi de yani zerratı da o kanunun bir misliyle nazmetmiştir. Sanki bu zerrat âlemi, o semavî âleme küçük bir misaldir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Aczin müdahalesi ile kudret mertebeleri ayrılır. Aczi mümteni olan kudretçe, büyük küçük birdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altıncısı: Kudret-i ezeliye, en evvel eşyanın melekût, yani içyüzüne taalluk eder. Bu yüz ise ale’l-umum güzel ve şeffaftır. Evet, şems ve kamerin yüzleri parlak olduğu gibi gecenin ve bulutların da içyüzleri ziyadardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yedincisi: Beşerin zihni ve fikri, Cenab-ı Hakk’ın azametine bir mikyas, kemalâtına bir mizan, evsafının muhakemesine bir vasıta bulmak vüs’atinde değildir. Ancak cemi’ masnuatından ve mecmu-u âsârından ve bütün ef’alinden tahassül ve tecelli eden bir vecihle bakılabilir. Evet, zerre mir’at olur fakat mikyas olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu meselelerden tebarüz ettiği vecihle, Cenab-ı Hakk’ın mümkinata kıyas edilmesi ve mümkinatın onun şuunatına mikyas yapılması, en büyük cehalet ve hamakattir. Çünkü aralarındaki fark, yerden göğe kadardır. Evet, vâcibi mümkine kıyas etmekten, pek garib ve gülünç şeyler çıkar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela ehl-i tabiat, o aldatıcı kıyas ile tesir-i hakikiyi esbaba; Ehl-i İtizal, halk-ı ef’ali abde; Mecusiler, şerri ikinci bir hâlıka isnad etmeye mecbur olmuşlardır. Güya zu’mlarınca Cenab-ı Hak, azamet-i kibriya ve tenezzühü dolayısıyla, bu gibi hasis ve çirkin şeylere tenezzül etmez. Demek akılları vehimlerine esir olanlar, bu gibi gülünç şeyleri doğururlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Mü’minlerden de vesvese cihetiyle bu vehme maruz kalanlar vardır, dikkat etmek lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyetin kelimeleri arasında nazmı icab eden münasebetlere gelelim:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
خَتَمَ nin لَا يُؤْمِنُونَ ile irtibatı ve onun arkasında zikredilmesi, cezanın cürme terettübü kabîlindendir. Yani onlar, vaktâ ki cüz-i ihtiyarîlerini ifsad etmekle imana gelmediler, kalplerinin hatmiyle tecziye edildiler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
خَتَمَ tabiri, onların dalaletlerini tasvir eden temsilî bir üsluba işarettir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kalp gözü, sanki cevahire bir hazine olmak üzere Cenab-ı Hak tarafından yapılan bir binadır. Vaktâ ki sû-i ihtiyarlarıyla ifsada uğradı ve cevherlere yapılan yerler, yılanlar ve akreplerle doldu; kapısı hatmedildi ki o sâri hastalıktan başkaları mutazarrır olmasın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَللّٰهُ : Zamir-i mütekellimin yerine ism-i zahirin gelmesi, tekellümden gaybete iltifattır. Ve bu iltifatta latîf bir nükte vardır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لَا يُؤْمِنُونَ den sonra بِاللّٰهِ mukadder ve menvî (maksud) olduğuna nazaran, sanki nur-u marifet onların kalplerinin kapılarına geldiği zaman kalplerini açıp kabul etmediklerinden, Allah da gazaba gelerek kalplerini hatmetti.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَلٰى : خَتَمَ fiili müteaddî olduğu halde عَلٰى ile zikredilmesi, hatmedilen kalbin dünyaya bakan kapısı değil ancak âhirete nâzır olan kapısı seddedilmiş olduğuna işarettir. Ve keza hatmin “alâmet” manasını ifade eden “vesm”i (damga) tazammun ettiğine işarettir. Sanki o hatm, o mühür, kalplerinin üstünde sabit bir damgadır ve silinmez bir alâmettir ki daima melaikeye görünür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Bu âyette kalbin sem’ ve basara takdimindeki hikmet nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Kalp imanın mahalli olduğu gibi en evvel Sâni’i arayan ve isteyen ve Sâni’in vücudunu delailiyle ilan eden, kalp ile vicdandır. Zira kalp, hayat malzemesini düşünürken en büyük bir acze maruz kaldığını hisseder etmez, derhal bir nokta-i istinadı; kezalik emellerinin tenmiyesi (nemalandırmak) için bir çare ararken, derhal bir nokta-i istimdadı aramaya başlar. Bu noktalar ise iman ile elde edilebilir. Demek, kalbin sem’ ve basara hakk-ı takaddümü vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Kalpten maksat, sanevberî (çam kozalağı gibi) bir et parçası değildir. Ancak bir latîfe-i Rabbaniyedir ki mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma’kes-i efkârı, dimağdır. Binaenaleyh o latîfe-i Rabbaniyeyi tazammun eden o et parçasına kalp tabirinden şöyle bir letafet çıkıyor ki o latîfe-i Rabbaniyenin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, nasıl ki bütün aktar-ı bedene mâü’l-hayatı neşreden o cism-i sanevberî bir makine-i hayattır ve maddî hayat onun işlemesiyle kaimdir. Sekteye uğradığı zaman ceset de sukuta uğrar. Kezalik o latîfe-i Rabbaniye, âmâl ve ahval ve maneviyatın heyet-i mecmuasını hakiki bir nur-u hayat ile canlandırır, ışıklandırır; nur-u imanın sönmesiyle mahiyeti, meyyit-i gayr-ı müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَعَلٰى سَمْعِهِمْ de عَلٰى nın tekrarı, kalp ile sem’e vurulan hâtemlerin her birisi müstakil bir nevi delaile ait olduğuna işarettir. Evet kalbin hatmi, delail-i kalbiye ve vicdaniyeye aittir. Sem’in hatmi, delail-i nakliye ve hariciyeye aittir. Ve keza her iki hatmin bir cinsten olmadığına bir remizdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kalp ile basarın cem’ sîgasıyla, sem’in müfred suretinde zikirlerinde ne gibi bir hikmet vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Kalp ile basarın taalluk ettikleri şeyler mütehalif, yolları mütebayin, delilleri mütefavit, talim ve telkin edicileri mütenevvidir. Sem’ ise kalp ve basarın hilafına, masdardır. İşittiren ferttir. Cemaatin işittikleri, ferttir. İşiten fert, fert olur. Bunun için müfred olarak iki cem’in arasına düşmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kalpten sonra tercihen sem’in zikredilmesi neye binaendir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Melekât ve malûmat-ı kalbiye, ale’l-ekser kulak penceresinden kalbe girerler. Bu itibarla sem’, kalbe yakındır. Ve aynı zamanda, cihat-ı sitteden malûmat aldığı cihetle kalbe benziyor. Zira göz yalnız ön ciheti görür. Bunlar ise her tarafı görürler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ de, üslubun tağyiriyle, cümle-i fiiliyeye tercihen cümle-i ismiyenin ihtiyar edilmesi, basar ile görünen delillerin sabit olduklarına; kalp veya sem’ ile alınan deliller ise müteceddid ve gayr-ı sabit olduklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: خَتَمَ ile غِشَاوَةٌ arasında ne fark vardır ki خَتَمَ اللّٰهُ isnad edilmiştir غِشَاوَةٌ isnadsız bırakılmıştır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: خَتَمَ Allah tarafından onların kesblerine bir cezadır. غِشَاوَةٌ ise Allah tarafından olmayıp onların meksûbudur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza mebde itibarıyla rü’yette bir ıztırar vardır; sema’da, tahatturda ihtiyar vardır. Evet, gözün açılmasıyla eşyayı görmemek mümkün değildir. Fakat mesmuatı dinlemekte veya hatıratı tahattur etmekte bu ıztırar yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
غِشَاوَةٌ tabiri, gözün yalnız ön cihete hâkim ve nâzır olduğuna işarettir ki eğer bir perde ile o cihetten alâkası kesilse bütün bütün kör kalır. Tenkiri ifade eden غِشَاوَةٌ deki tenvin, onların gözleri üstündeki perde, malûm olmayan bir perde olup ondan sakınmak onlar için mümkün olmadığına işarettir. Câr ve mecrurun غِشَاوَةٌ üzerine takdim edilmesi, en evvel nazar-ı dikkati onların gözlerine çevirtmekle, kalplerindeki sırları göstermek içindir. Zira göz, kalbin âyinesidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظٖيمٌ : Bu cümlenin mâkabliyle cihet-i münasebeti şudur ki: Evvelki cümledeki kelimat ile şecere-i küfriyenin dünyaya ait acı semerelerine işaret edilmiştir. Bu cümle ile o mel’un şecerenin âhirette vereceği semeresi zakkum-u cehennemden ibaret olduğuna işaret yapılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Üslubun mecra-yı tabiîsi وَعَلَيْهِمْ عِقَابٌ شَدٖيدٌ cümlesi iken üslubun muktezası olan şu cümlenin terkiyle وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظٖيمٌ cümlesi ihtiyar edilmiştir. Halbuki bu cümledeki kelimeler, nimet ve lezzetler hakkında kullanılan kelimelerdir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Şu güzel kelimeleri hâvi olan şu cümlenin onlara karşı zikredilmesi, bir tehekkümdür (istihza) bir tevbihtir, yüzlerine gülmektir. Yani onların menfaatleri, lezzetleri ve büyük nimetleri ancak ikabdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Menfaat ve faydayı ifade eden وَلَهُمْ deki ل lisan-ı hal ile “Amelinizin faydalı olan ücretini alınız!” diye yüzlerine gülüyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Tatlı” manasını tazammun eden عَذَابٌ lafzı, onların küfür ve musibetleriyle istilzaz ettiklerini tezkir ile sanki lisan-ı hal ile “Tatlı amelinizin acısını çekin!” diye tevbih ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ale’l-ekser büyük nimetlere sıfat olan عَظٖيمٌ kelimesi, cennette nimet-i azîm sahiplerinin hallerini o kâfirlere tezkir ettirmekle, kaybettikleri o nimet-i azîmeye bedel elîm elemlere düştüklerini ihtar ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra عَظٖيمٌ kelimesi, tazimi ifade eden عَذَابٌ deki tenvine tekiddir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Bir kâfirin masiyet-i küfriyesi mahduddur, kısa bir zamanı işgal ediyor. Ebedî ve gayr-ı mütenahî bir ceza ile tecziyesi, adalet-i İlahiyeye uygun olmadığı gibi hikmet-i ezeliyeye de muvafık değildir. Merhamet-i İlahiye müsaade etmez?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: O kâfirin cezası gayr-ı mütenahî olduğu teslim edildiği takdirde, kısa bir zamanda irtikâb edilen o masiyet-i küfriyenin gayr-ı mütenahî bir cinayet olduğu altı cihetle sabittir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömür ile yaşayacak olursa o gayr-ı mütenahî ömrünü behemehal küfür ile geçireceği şüphesizdir. Çünkü kâfirin cevher-i ruhu bozulmuştur. Bu itibarla o bozulmuş olan kalbin gayr-ı mütenahî bir cinayete istidadı vardır. Binaenaleyh ebedî cezası, adalete muhalif değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: O kâfirin masiyeti, mütenahî bir zamanda ise de gayr-ı mütenahî olan umum kâinatın vahdaniyete olan şehadetlerine gayr-ı mütenahî bir cinayettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Küfür, gayr-ı mütenahî nimetlere küfran olduğundan gayr-ı mütenahî bir cinayettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: Küfür, gayr-ı mütenahî olan zat ve sıfât-ı İlahiyeye cinayettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşincisi: İnsanın vicdanı, zahiren mütenahî ise de bâtınen ebede bakıyor ve ebedi istiyor. Bu itibarla gayr-ı mütenahî hükmünde olan o vicdan, küfür ile mülevves olarak mahvolur gider.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altıncısı: Zıt zıddına muanid ise de çok hususlarda mümasil olur. Binaenaleyh iman lezaiz-i ebediyeyi ismar ettiği gibi küfür de âlâm-ı elîmeyi ve ebediyeyi âhirette intac etmesi şe’nindendir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu altı cihetten çıkan netice ve gayr-ı mütenahî olan bir ceza, gayr-ı mütenahî bir cinayete karşı ayn-ı adalettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kâfirin o cezasının adalete uygun olduğunu teslim ettik. Fakat azapları intac eden şerlerden hikmet-i ezeliyenin gani olduğuna ne diyorsun?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Kavaid-i esasiyedendir ki “Ara sıra vukua gelen şerr-i kalil için hayr-ı kesîr terk edilmez. Terk edildiği takdirde, şerr-i kesîr olur.” Binaenaleyh hakaik-i nisbiyenin sübutunu izhar etmek, hikmet-i ezeliyenin iktizasındandır. Bu gibi hakaikin tezahürü ancak şerrin vücuduyla olur. Şerden, haddi tecavüz etmemek için terhib ve tahvif lâzımdır. Terhibin vicdan üzerine tesiri, terhibi tasdik etmekle olur. Terhibin tasdiki ise haricî bir azabın vücuduna mütevakkıftır. Zira vicdan, akıl ve vehim gibi haricî ve ebedî hakikat hükmüne geçmiş bir azaptan yapılan terhible müteessir olur. Öyle ise dünyada olduğu gibi âhirette de ateşin vücudundan yapılan terhib, tahvif ayn-ı hikmettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Pekâlâ o ebedî ceza hikmete muvafıktır, kabul ettik. Amma merhamet ve şefkat-i İlahiyeye ne diyorsun?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Azizim! O kâfir hakkında iki ihtimal var. O kâfir ya ademe gidecektir veya daimî bir azap içinde mevcud kalacaktır. Vücudun velev cehennemde olsun, ademden daha hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür. Zira adem, şerr-i mahz olduğu gibi bütün musibet ve masiyetlerin de merciidir. Vücud ise velev cehennemde olsa hayr-ı mahzdır. Maahâzâ kâfirin meskeni cehennemdir ve ebedî olarak orada kalacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmiş ise de amelinin cezasını çektikten sonra, ateş ile bir nevi ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden âzade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları a’mal-i hayriyelerine mükâfaten, şu merhamet-i İlahiyeye mazhar olduklarına dair işarat-ı hadîsiye vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maahâzâ cinayetin lekesini izale veya hacaletini tahfif veyahut icra-yı adalete iştiyak için cezayı hüsn-ü rıza ile kabul etmek, ruhun fıtrî olan şe’nidir. Evet, dünyada çok namus sahipleri, cinayetlerinin hicabından kurtulmak için kendilerine cezanın tatbikini istemişlerdir ve isteyenler de vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 6. âyet|Bakara Suresi 6. âyet]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 8. âyet|Bakara Suresi 8. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_6._%C3%A2yet&amp;diff=1687</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 6. âyet</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_6._%C3%A2yet&amp;diff=1687"/>
		<updated>2016-10-26T19:07:18Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 4-5. âyetler|Bakara Suresi 4-5. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 7. âyet|Bakara Suresi 7. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümlenin mâkabliyle cihet-i nazmı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Cenab-ı Hakk’ın sıfât-ı ezeliye âleminde biri celalî, diğeri cemalî iki türlü tecellisi vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Celal ile Cemal’in sıfât-ı ef’al âleminde tecellisinden; lütuf ve kahr, hüsün ve heybet tezahür eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ef’al âlemine tecelli edince tahliye (تَحْلِيَه ) ile tahliye (تَخْلِيَه ) (tezyin ile tenzih) doğar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âsâr ve a’mal âleminden âlem-i âhirete intıba edince lütuf, cennet ve nur olarak; kahr da cehennem ve nâr olarak tecelli eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra âlem-i zikre in’ikas edince biri hamd, diğeri tesbih olmak üzere iki kısma ayrılır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra âlem-i kelâmda tecelli edince kelâmın emir ve nehye taksimine sebep olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra âlem-i irşada intikal edince irşadı tergib ve terhib, tebşir ve inzara taksim eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra vicdana tecelli edince reca ve havf husule gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra irşadın iktizasındandır ki havf ile reca arasındaki muvazene devamla muhafaza edilsin ki reca ile doğru yollara sülûk edilsin, havf ile de eğri yollara gidilmesin. Ne Allah’ın rahmetinden meyus ne de azabından emin olunsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte böylece teselsül eden şu hikmetten dolayı Kur’an-ı Kerîm, ale’d-devam tergibden sonra terhib ve ebrarı medhettikten sonra füccarı zemmetmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Bu cümle ile اِنَّ الْاَبْرَارَ لَفٖى نَعٖيمٍ ۞ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَفٖى جَحٖيمٍ cümlesi arasında ne gibi bir fark vardır ki orada atıf var, burada yoktur?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Atfın hüsnü, münasebetin hüsnüne bakar. Hüsn-ü münasebet, her iki cümleden takip edilen garaz ve maksadın bir olmasına mütevakkıftır. Halbuki oradaki maksat, burada yoktur. Burada birinci cümledeki maksat, Kur’an’ın medhine incirar eden mü’minlerin medhidir. İkinci cümleden maksat, yalnız tahvif ve terhib için kâfirlerin zemmidir. Bu ise Kur’an’ın medhiyle alâkadar değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra bu cümlenin ihtiva ettiği eczanın nazmında tezahür eden letaif cihetine bakalım:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنَّ ile اَلَّذٖينَ mevkilere göre ifade ettikleri nüktelerden maada, belâgatça kıymetli sayılan iki nükteyi daha tazammun etmişlerdir ki Kur’an, pek çok yerlerinde اِنَّ ile اَلَّذٖينَ yi mükerreren zikretmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tahkiki ifade eden اِنَّ deki nükte şöyle tasvir edilebilir ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِنَّ herhangi bir cümlede bulunursa o cümlenin damını deler, hakikate nüfuz eder. Ve o davayı veya hükmü aşağıya indirir, hakikate yapıştırmakla o hükmün hayalî veya zannî veya mevzu veya hurafe hükümlerden olmadığını ve ancak hakaik-i sabiteden olduğunu ispat eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümlede اِنَّ nin hususi nüktesi: Bu âyetin muhatabı olan Hazret-i Muhammed’de (asm) şek ve inkâr bulunmadığı halde şek ve inkârı ref’etmek şe’ninde olan اِنَّ ile karşılanması, onların iman etmesi için Peygamber’in (asm) şiddet-i hırsına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلَّذٖينَ kelimesi ise göze görünmezden evvel akla görünen garib ve yeni hakikatlere bir vasıta-i işarettir. Bunun içindir ki hakikatleri tebdil ve tecdid eden inkılabları tasvir için kullanılan işaret ve vasıtalardan en çok kullanılan اَلَّذٖينَ ve emsalidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’ın tecellisiyle çok nevler silindi, hakikatler yıkıldı. Onlara bedel, yeni yeni nevler, hakikatler teşekkül etti. Evet, zaman-ı cahiliyete bak! O zamanda bütün nevler millî rabıtalar üzerine teşekkül ettiği gibi içtimaî hakikatler de taassub-u kavmî üzerine bina edilmişti. Kur’an’ın tecellisiyle o rabıtalar kesildi, o hakikatler tahrip edildi. Onlara bedel, dinî rabıtalar üzerine yeni nevler ve hakikatler ihdas edildi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Şems-i Kur’an’ın tulûu ile bazı kalpler onun ziyasıyla tenevvür etti. Ve mü’minlerin nevini temyiz ve tayin eden bir hakikat-i nuraniye meydana geldi. Kezalik o keskin ziya karşısında, mezbeleye benzeyen bazı pis kalpler de yanıp kömür oldular. Ve o kâfirlerin nevini ilan eden zehirli bir hakikat-i küfriye husule geldi. İşte bu hakikat-i küfriyeye işaret için اَلَّذٖينَ zikredilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maahâzâ her iki اَلَّذٖينَ arasında tam bir münasebet vardır. Çünkü her birisi birbirine zıt olan bir hakikate işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza harf-i tarif olan اَلْ in ifade ettiği beş manayı اَلَّذٖينَ de ifade ediyor. O manaların en meşhuru, “ahd”dir. Yani gerek اَلْ den gerek اَلَّذٖينَ den ma’hud ve malûm bir şey kasdedilir. Binaenaleyh Ebucehil, Ebu Leheb, Ümeyye İbn-i Halef vesaire gibi ma’hud ve meşhur büyük kâfirlere اَلَّذٖينَ ile işaret edilmiş olduğu ihtimali pek kavîdir. Bu ihtimale binaen şu âyet, gaybdan ihbar eden âyetlerden biri olur. Çünkü onlar küfür üzerine ölmüşlerdir. Ve aynı zamanda i’caz-ı manevînin dört nevinden bir nev’i, şu gaybî ihbarlardan tezahür eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kur’an zaruriyat-ı diniyedendir. Zaruriyatta ihtilaf olamaz. Halbuki müfessirlerce verilen ayrı ayrı manaların bir kısmı, birbirine muhaliftir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Azizim! Kur’an’ın her bir kelâmı, üç kaziyeyi müştemildir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Bu, Allah’ın kelâmıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Allahça murad olan mana haktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Mana-yı murad, budur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer Kur’an’ın o kelâmı, başka bir manaya ihtimali olmayan muhkemattan olursa veya Kur’an’ın başka bir yerinde beyan edilmiş ise birinci ve ikinci kaziyeleri aynen kabul etmek lâzımdır ve inkârları da küfürdür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şayet Kur’an’ın o kelâmı, başka bir manaya ihtimali olan bir nass veya zahir olursa üçüncü kaziyeyi kabul etmek lâzım olmadığı gibi inkârı da küfür değildir. İşte müfessirlerin ihtilafları ancak ve ancak şu kısma aittir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Mütevatir hadîsler de bu hususta, âyetler gibidir. Yalnız birinci kaziye, teemmül yeridir. Çünkü هٰذَا ile işaret edilen hadîsin, hakikaten hadîs olup olmadığında tereddüt yeri vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Küfür, cehildir. Halbuki kâfirler, Hazret-i Muhammed’i (asm) evlatları kadar tanıyorlardı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Küfür, iki kısımdır. Bir kısmı, bilmediği için inkâr eder; ikincisi, bildiği halde inkâr eder. Bu da birkaç şubedir. Birincisi, bilir lâkin kabul etmez. İkincisi, yakîni var lâkin itikadı yoktur. Üçüncüsü, tasdiki var lâkin vicdanî iz’anı yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Şeytanın kalbinde marifet var mıdır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Yoktur. Çünkü sanat-ı fıtriyesi iktizasınca kalbi daima idlâl ile telkin için, fikri daima küfrü tasavvur etmekle meşgul olduğundan kalbinde veya fikrinde boş bir yer marifet için kalmıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Küfür, kalbe ait bir sıfattır. Kalpte o sıfat bulunmadığı takdirde, zünnar bağlanmasından veya ona kıyas edilen şapkanın giyilmesinden ne için küfür hasıl olsun?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Gizli olan umûra, şeriat emarelere göre hükmeder. Hattâ illet olmayan esbab-ı zahirîyi, illet yerine kabul eder. Binaenaleyh itmam-ı rükûya mani olan bir kısım zünnarların bağlanması ve secdenin ikmaline mani olan bazı şapkaların giyilmesi, ubudiyetten istiğna ve küfre teşebbüh etmeye emarelerdir. Gizli olan o sıfat-ı küfriyenin yok olduğuna kat’iyetle hükmedilemediğinden bu gibi emarelere göre hükmedilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: İnzar yapılmadıkça teklif nasıl yapılır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: İnzar yapılmadığı takdirde teklif de yapılmazsa adem-i tecziyelerine bir hüccet olur. Zira “Biz ne yapalım? Ne tebligat yapıldı ve ne tekâliften haberimiz var.” diye mücazattan kurtuluşlarına bir medar olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Cenab-ı Hakk’ın onların küfür ve temerrüdlerinden yaptığı ihbar, onların imana gelmelerini imtina derecesine çıkarıyor. Mümteni ve muhal bir şey teklif edilir mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Cenab-ı Hakk’ın ihbarı, ilmi ve iradesi, sebepten kat’-ı nazarla yalnız küfürlerine taalluk etmez. Ancak ihtiyarlarıyla küfürlerine birlikte taalluk eder. Bu ise ihtiyarlarını nefyetmez ki teklif-i bilmuhal olsun. Bu bahsin tafsilatı gelecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: İman etmeyeceklerini ifade eden لَا يُؤْمِنُونَ ve emsali âyetlere, onları iman etmeye davet etmekten; adem-i imana iman çıkıyor. Bu ise muhal-i aklîdir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Onlara teklif edilen iman, icmalîdir; tafsilî değildir. Her bir âyete, her bir hükme ayrı ayrı, birer birer iman ediniz diye teklif yapılmıyor ki bu mahzur lâzım gelsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra küfürlerini sîga-i mazi ile zikretmek, hakkın izhar ve ispatından sonra onların küfrü kucaklayıp kabul etmelerine işarettir. Bunun içindir ki onlara karşı inzarın adem-i inzar gibi faydasız kaldığına سَوَٓاءٌ kelimesiyle işaret yapılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra fevkaniyeti ifade eden عَلَيْهِمْ deki عَلٰى onların yüzleri yere yapışmış gibi başlarını kaldırıp âmirlerinin sözünü dinleyemediklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza manaya bir zarar ve bir halel îras etmeyen ve terkine tercih edilen عَلَيْهِمْ in zikri, Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâma nazaran inzarın adem-i inzar gibi olmadığına işarettir. Zira inzarda ecr ü sevap vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ cümlesindeki hemze ile اَمْ müsavatı ifade ettiğinden سَوَٓاءٌ kelimesine tekiddir. Yahut سَوَٓاءٌ kelimesinden müsavatın bir manası, hemze ile اَمْ den ikinci manası irade edilir. Çünkü müsavatın medarı ya adem-i faydadır veya mûcibin adem-i vücududur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: İstifham şekliyle müsavatı ifade etmekte ne mana vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Yapmış olduğu fiilinde bir faydası olmayan muhatabın fiilinin faydasız olduğuna latîf ve mukniane bir vecihle ikaz edilmesi ancak istifham ile olur ki muhatap fiilini düşündükten sonra, kötü neticesini nazara alarak kalbi mutmain olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: سَوَٓاءٌ kelimesi inzar ve adem-i inzardan mecaz ise aralarındaki alâka nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: İstifhamın müsavatı tazammun etmesidir. Zira istifham eden adamın bilgisine göre, vücud ile adem mütesavidir. Maahâzâ bu gibi istifhamlara verilen cevaplar, ale’l-ekser şu müsavat-ı zımniye ile verilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Mazi sîgasıyla inzardan yapılan tabir neye işarettir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: İkinci ve üçüncü inzarlara lüzum kalmadığına işarettir. Yani “Yaptığın inzar fayda vermedi, bundan sonra da faydasız kalır.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: İnzar etmemekte faydanın bulunmaması zahirdir. اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ kaydında ne fayda vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Sükût etmek, bazen muhatabın insafa gelip matlub işe muvafakatına sebep olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kur’an-ı Kerîm, başka makamlarda terhibden sonra tergib de yaptığı halde, burada tergibi terk etmiştir. Esbabı nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Küfür makamına ancak terhib ve tahvif münasiptir. Hem de küfür gibi mazarratları def’etmek, cenneti kazanmak gibi menfaatlerin celbinden daha evlâ ve daha tesirlidir. Maahâzâ buradaki terhib, tergibi de andırıyor. Çünkü inzar ve adem-i inzarı gören hayal, zıddiyet münasebetiyle, derhal tebşir ve adem-i tebşire intikal eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Azizim! Her bir hükmün başka şeylere hizmet eden çok manaları olduğu ve her bir hükümden takip edilen gizli maksatlar bulunduğu ve bu kelâmın da Hazret-i Muhammed’e (asm) işaret eden manaları olduğu gibi; küfrü takbih etmek maksadıyla, büyük bir ölçüde tenkiratta bulunmuştur. Ezcümle:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın görmekte olduğu zahmetlerin tahfifine ve göstermekte olduğu hırs ve şiddetin tehvinine medar olmak için mana-yı harfî kabîlinden bazen îmalarda bulunmuş ve eski resullerin hallerini nazara alarak, onlara iktida ile teselli yollarını göstermiş ise de bu bir kanun-u fıtrîdir, tahammül ve inkıyad lâzımdır diye lisan-ı hal ile ilan etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyet وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظٖيمٌ cümlesine kadar bütün eczasıyla, küfrü takbih ve tenfir ile nehyeder. Ve ehl-i küfrü tehdit ve tahvif ile küfürden terhib eder. Ve keza bütün kelimatıyla, küfrün büyük bir musibet olmakla beraber, lezzeti yok elemi var, nimeti yok nıkmeti var diye ilan eder. Ve keza bütün cümleleriyle, küfrün her şeyden zararlı olduğunu tasrih eder. Evet, onlar iman etmediklerinden ve cevher-i ruhu ifsad ve bütün elemleri içine alan küfür musibetine maruz kaldıklarından لَمْ يُؤْمِنُوا ya bedel كَفَرُوا tabiriyle işaret edilmiştir. Ve keza لَا يَتْرُكُونَ الْكُفْرَ kelimesine bedel لَا يُؤْمِنُونَ tabiriyle, onların büyük musibete maruz kaldıkları gibi pırlanta gibi cevher-i imanîyi de kaybettiklerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ cümlesiyle kalp ile vicdan, nur-u iman sayesinde hakaik-i İlahiyenin tecellisine mazhar olmakla menba-ı kemalât, hayattar ve ziyadar oldukları halde, küfrün ihtiyar edilmesiyle zulmetli, ıssız, haşerat-ı muzırra yuvasına inkılab ettikleri için mühürlenmiş, kilitlenmiş ki o korkunç yuvadaki akreplerden veya yılanlardan içtinab edilmesine işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza وَعَلٰى سَمْعِهِمْ kelimesiyle, küfür sebebiyle kulağa ait pek büyük bir nimeti kaybettiklerine işaret edilmiştir. Hattâ kulaktaki zar, nur-u iman ile ışıklandığı zaman, kâinattan gelen manevî nidaları işitir. Lisan-ı hal ile yapılan zikirleri, tesbihatları fehmeder. Hattâ o nur-u iman sayesinde, rüzgârların terennümatını, bulutların na’ralarını, denizlerin dalgalarının nağamatını ve hâkeza yağmur, kuş vesaire gibi her neviden Rabbanî kelâmları ve ulvi tesbihatı işitir. Sanki kâinat, İlahî bir musikî dairesidir. Türlü türlü âvâzlarla, çeşit çeşit terennümatla kalplere hüzünleri ve Rabbanî aşkları intıba ettirmekle kalpleri, ruhları nurani âlemlere götürür, pek garib misalî levhaları göstermekle, o ruhları ve kalpleri lezzetlere, zevklere gark eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat o kulak, küfür ile tıkandığı zaman o leziz, manevî yüksek savtlardan mahrum kalır. Ve o lezzetleri îras eden âvâzlar, matem seslerine inkılab eder. Kalpte, o ulvi hüzünler yerine, ahbabın fıkdanıyla ebedî yetimlikler, mâlikin ademiyle nihayetsiz vahşetler ve sonsuz gurbetler hasıl olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sırra binaendir ki şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet ulvi hüzünleri, Rabbanî aşkları îras eden sesler, helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevatı tahrik eden sesler, haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَعَلٰى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ : Bu cümle ile rü’yete, yani göze ait büyük bir nimet-i basariyenin küfür ile kaybolduğuna işaret edilmiştir. Zira gözün nuru, nur-u imanla ışıklanırsa ve kavîleşirse bütün kâinat gül ve reyhanlar ile müzeyyen bir cennet şeklinde görünür. Gözün göz bebeği de bal arısı gibi bütün kâinat safhalarında menkuş gül ve çiçek gibi delillerinden, bürhanlarından alacağı ibret, fikret, ünsiyet gibi usare ve şıralarından vicdanda o tatlı imanlı balları yapacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer o göz küfür zulmetiyle kör olursa dünya, genişliğiyle beraber bir hapishane şekline girer. Bütün hakaik-i kevniye, nazarından gizlenir. Kâinat ondan tevahhuş eder. Kalbi ahzan ve ekdar ile dolar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظٖيمٌ cümlesiyle küfür şeceresinin âhirete ait zakkum gibi semeresine işaret edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لَا يُؤْمِنُونَ kelimesi ise inzar ile adem-i inzar arasındaki müsavata nassederek سَوَٓاءٌ kelimesine tekiddir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 4-5. âyetler|Bakara Suresi 4-5. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 7. âyet|Bakara Suresi 7. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_4-5._%C3%A2yetler&amp;diff=1686</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 4-5. âyetler</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_4-5._%C3%A2yetler&amp;diff=1686"/>
		<updated>2016-10-26T19:06:06Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 1-3. âyetler|Bakara Suresi 1-3. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 6. âyet|Bakara Suresi 6. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَالَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerîm, bu âyet gibi çok âyetlerde terkiplerin, kelâmların muhtemel bulundukları ihtimallerden, vecihlerden bir ihtimalini veya bir vechini bir emare ile tayin etmemekle, nazm-ı kelâmı mürsel ve mutlak bırakmıştır. Bu da i’cazı intac eden îcaza menşe olarak latîf bir sırdır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Belâgat, mukteza-yı hale mutabakattan ibarettir. Kur’an’ın muhatapları, muhtelif asırlarda mütefavit tabakalardır. Bu tabakalara müraaten, muhavere ve mükâlemeyi o asırlara teşmil etmek üzere, çok yerlerde tamim için hazf yapıyor; çok yerlerde nazm-ı kelâmı mutlak bırakıyor ki ehl-i belâgat ve ulûm-u Arabiyece güzel görünen vecihler, ihtimaller çoğalsın ki her asırda her tabaka, fehimlerine göre hissesini alsın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu âyeti mâkabliyle nazım ve rabteden münasebet: Kur’an-ı Kerîm, evvelki âyetle tamim yaptıktan sonra, bu âyetle tahsis yapmıştır. Evet bu âyet, ehl-i kitaptan iman edenleri tahsisle şereflerini ilan ve imana gelmeyenleri imana teşvik ediyor. Abdullah İbn-i Selâm ele alınarak diğerlerinin Abdullah İbn-i Selâm gibi olmaları için yapılan teşvik gibi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza Kur’an-ı Kerîm’in bütün ümmetlere ve risalet-i Muhammediyenin bütün milletlere şâmil olduklarını tasrih etmek üzere, her iki اَلَّذٖينَ ile مُتَّقٖينَ nin her iki kısmına tansis edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ sadefinde bulunan imanın rükünlerini beyan etmek için icmalden sonra tafsile geçmiştir. Çünkü bu âyet; kitaplara, kıyamete sarahaten; rusül ve melaikeye zımnen delâlet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Azîmüşşan burada وَالْمُؤْمِنُونَ بِالْقُرْاٰنِ gibi îcazlı ifadeleri terk edip وَالَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ ile itnabı ihtiyar etmiştir. Şu itnab, bu makamı yüksek nükte ve letaifle tezyin etmek için ihtiyar edilmiştir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Esma-i mevsule ve mübhemeden bulunan اَلَّذٖينَ burada hükmün medarı ve maksadın esası iman sıfatı olduğuna ve mevsufu ile sair sıfatları iman sıfatına tabi ve altında görünmez bir durumda olduklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Yalnız zamanların birinde sübutu ifade eden مُؤْمِنُونَ kelimesine bedel fiil sîgasıyla يُؤْمِنُونَ tabiri, nüzul ve zuhur tekerrür ettikçe imanın teceddüd ettiğine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- İbhamı ifade eden مَا iman-ı icmalînin kâfi geldiğine ve imanın, hadîs gibi bâtınî ve Kur’an gibi zahirî vahiylere şâmil olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- اُنْزِلَ maddesi itibarıyla Kur’an’a iman, Kur’an’ın Allah’tan nüzulüne iman demek olduğunu gösteriyor. Kezalik Allah’a iman; Allah’ın vücuduna iman, âhirete iman, âhiretin gelmesine iman demektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- اُنْزِلَ maziye delâlet eden heyeti itibarıyla, henüz nâzil olmayanın nüzulü, nâzil olanın nüzulü kadar muhakkak olduğuna işarettir. Maahâzâ يُؤْمِنُونَ deki istikbal اُنْزِلَ nin maziliğinden neş’et eden noksanı telafi eder. Yani henüz nâzil olmayan kısım اُنْزِلَ nin şümulü dâhilinde değilse de يُؤْمِنُونَ nin şümulü altındadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu tenzil meselesi, Kur’an’ın çok yerlerinde vuku bulmuştur. Bazen mazi, istikbale misafir gider. Bazen de muzari, mazinin memleketine gelir. Bunda çok latîf bir belâgat vardır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir adam, kendisine göre henüz geçmemiş bir şeyi maziye delâlet eden bir sîga ile işittiği zaman, zihni heyecana gelir, ayılır; anlar ki muhatap yalnız o değildir. Belki arkasında muhtelif mesafelerde pek çok ayrı ayrı taifeler, saflar bulunmakla kendisine tevcih edilen hitapları, nidaları, İlahî hitabeleri, arkasında bulunan bütün o taifeler işitir gibi zihnine gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَلَيْكَ ye bedel اِلَيْكَ nin zikri: Resul-i Ekrem’in (asm) teklif edilen risalet vazifesini cüz-i ihtiyarîsiyle haml ve kabul etmiş olduğuna ve bu hizmet Cibril tarafından görüldüğünden, Resul-i Ekrem’in (asm) daha yüksek olduğuna işarettir. Çünkü عَلٰى da ihtiyar olmadığı gibi vasıta-i nüzulün daha yüksek olduğuna delâlet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِلَيْكَ deki zamirin ism-i zahire tercih sebebi, Kur’an ve Kur’an’a ait hususat hususunda Hazret-i Muhammed (asm) yalnız muhatap olup kelâm, Allah’ın kelâmı olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu kelâmın îcaz derecesi, şu zikredilen letaiften anlaşıldı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ :&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu gibi sıfatlarda bir teşvik vardır. Ve o teşvikten sâmi’leri imtisale sevk eden emirler ve nehiyler doğuyor. Bu cümlenin mâkabliyle nazmına dair “dört letaif” vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Bu cümlenin mâkabline atfı, medlûlün delile olan bir atfıdır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ey insanlar! Kur’an’a iman ettiğiniz gibi kütüb-ü sâbıkaya da iman ediniz. Çünkü Kur’an, onların sıdkına delil ve şahittir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Yahut o atıf, delilin medlûle olan atfıdır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ey ehl-i kitap! Geçmiş olan enbiya ve kitaplara iman ettiğiniz gibi Hazret-i Muhammed (asm) ile Kur’an’a da iman ediniz! Zira onlar, Hazret-i Muhammed’in (asm) gelmesini tebşir ettikleri gibi onların ve kitaplarının sıdkına olan deliller, hakikatiyle, ruhuyla Kur’an’da ve Hazret-i Muhammed’de (asm) bulunmuştur. Öyle ise Kur’an Allah’ın kelâmı ve Hazret-i Muhammed (asm) de resulü olduğunu tarîk-i ûlâ ile kabul ediniz ve etmelisiniz.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Zaman-ı saadette, Kur’an’dan neş’et eden İslâmiyet sanki bir şeceredir. Kökü zaman-ı saadette sabit olmakla damarları, o zamanın âb-ı hayat menbalarından kuvvet ve hayat alarak, her tarafa intişar ettikleri gibi dal ve budakları da istikbal semasına kadar uzanarak âlem-i beşere maddî ve manevî semereleri yetiştiriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet İslâmiyet, mazi ile istikbali kanatları altına almış, gölgelendirerek istirahat-i umumiyeyi temin ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Kur’an-ı Kerîm, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle onlara bir ünsiyet, bir suhulet gösteriyor. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Ey ehl-i kitap! İslâmiyet’i kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz.” diye teklifte bulunuyor. Zira Kur’an, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem’etmiş olduğundan, usûlde muaddil ve mükemmildir. Yani ta’dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tagayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilaçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer’iyede tebeddül vardır. Çünkü fer’î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilaç, bir şahsa deva iken şahs-ı âhere dâ’ olur. Bu sırdandır ki Kur’an fer’î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yani “Vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi.” diye hükmetmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنْ قَبْلِكَ : Kur’an’da hiçbir kelime bulunmuyor ki mevkiiyle münasebettar olmasın. Veyahut mevkiinin başka bir kelimeye münasebeti daha çok olsun. Evet, Kur’an’ın herhangi bir yerinde bulunan bir kelime, o mevkiin başında bir tac-ı zerrîn gibi görünür. Ve aralarındaki münasebetlerden dolayı, aralarında geçimsizlik yeri yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: مِنْ قَبْلِكَ kelimesine bak. Bu âyetin her tarafından uçup bu kelimenin başına konan letaifi gör. Zira bu âyet, nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet meselesinde beş maksat vardır. Bu maksatlar, beş nükte ve letaiften in’ikas etmiştir. Bu beş letaif مِنْ قَبْلِكَ nin sadefindedir. Maksatlar ise:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, resuldür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Ekmelü’r-Rusüldür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Hâtemü’l-enbiya’dır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Risaleti, âmmedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Şeriatı, sair şeriatların mehasinini cem’ ile onların nâsihidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci maksadın مِنْ قَبْلِكَ den vech-i in’ikası: Meslekleri ve yolları bir olan bir cemaat مِنْ قَبْلِكَ kelimesinden îmaen fehmolunur. Binaenaleyh Hazret-i Muhammed’in (asm) مِنْ قَبْلِكَ deki zamire merci olması, o cemaatten ma’dud olmasını iktiza eder. Ve onların meslekleri olan nübüvvetlerine ve kitaplarının sıdkına olan bütün deliller, Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın risaletine ve Kur’an’ın Allah’tan nâzil olduğuna bir hüccet-i kātıa olduğu gibi onların mu’cizeleri de Hazret-i Muhammed’in (asm) davasına bir mu’cize hükmüne geçer.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci maksadın vech-i in’ikası: Üç kaideden tezahür eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Sultanlar daima halkın, cemaatin, ordunun sonunda çıkarlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Nev-i beşerde tekemmül vardır. Bu tekemmül kanunu, ikinci mürebbinin ve ikinci mükemmilin evvelki mürebbilerden daha ekmel olmasını iktiza eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Ale’l-ekser, halefin mahareti, selefinden daha ziyadedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu üç kaideden, Hazret-i Muhammed’in (asm) ekmel-i enbiya olduğu tezahür eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü maksadın vech-i in’ikası: Meşhur bir kaidedir ki bir vâhid çoğalsa teselsül eder, gittikçe gider, bir yerde durmaz. Fakat çoklar ve kesîr olanlar ittihat etse kuvvetlenir, istikrar peyda eder, yerinde kalır, daha değişmez. Demek Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, Hâtemü’l-enbiya’dır. Mefhum-u muhalifiyle işmam eder ki ondan sonra peygamber gelmez. Hâtemiyetine hâtem ve imza basar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü maksadın vech-i in’ikası: مِنْ قَبْلِكَ kelimesinin ifade ettiği gibi Hazret-i Muhammed (asm) onların halefidir. Ve onlar, tamamen o hazretin selefleridir. Binaenaleyh halefin selefe ait vazifeyi tamamıyla üzerine alarak onların yerine kaim olması, o hazretin bütün seleflerine nâib ve bütün ümmetlerine resul olduğunu iktiza eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet bu kaide, hikmete uygun fıtrî bir kaidedir. Zira zaman-ı saadetten evvel insan âleminin ihtiva ettiği ümmetler, milletler arasında maddeten ve manen, istidaden ve terbiyeten pek muhtelif ve geniş mesafeler vardı. Bunun içindi ki terbiye-i vâhide ve davet-i münferide kâfi gelmiyordu. Vaktâ ki âlem-i insaniyet “zaman-ı saadet”in şems-i saadetiyle uyandı ve müdavele-i efkâr ile an’anelerinin terkiyle, tebdiliyle ve kavimlerin birbirine ihtilatlarıyla ittihada meyil gösterdi ve aralarında münakale ve muhabere başladı; hattâ küre-i arz bir memleket, belki bir vilayet, belki bir köy gibi oldu; bir davet ve bir nübüvvet umum insanlara kâfi görüldü.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci maksadın vech-i in’ikası: مِنْ قَبْلِكَ deki مِنْ iptida manasını ifade eder. İptida ise bir intihaya bakar. İntiha, adem-i ihtiyaca delâlet eder. Öyle ise o hazret, Hâtemü’l-enbiya’dır ve âlem-i insaniyetin başka bir resule ihtiyacı yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مِنْ قَبْلِكَ kelimesinin bu beş letaife ma’kes ve mazhar olmasına nazar-ı belâgatça delâlet eden emare şudur ki: Bu beş maksat, bir nehir gibi şu âyetlerin altında cereyan etmekle, âyetten âyete intikal neticesindeمِنْ قَبْلِكَ havuzunda içtima etmiştir. Evet, kelimenin sathında görünen bir tereşşuh, bir yaşlık, kelimenin altında havuzun bulunduğuna delâlet ve îma eder. Maahâzâ bu maksatların beyanına ayrı ayrı âyetler tahsis edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ : Bu âyet, haşir meselesine işarettir. Haşrin ispatı hakkında feyz-i Kur’an’dan fehmettiğim ve başka bir risalede tafsilatıyla zikrettiğim on bürhanın hülâsasına burada işaret edeceğiz. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kasd ve iradeden doğan bir nizam-ı ekmel vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hilkat ve yaratılışta tam bir hikmet hüküm-fermadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlemde abes yok.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fıtratta israf yok.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu şahitleri tezkiye eden, istikra-i tamdır ki her fen, mevzuu bulunduğu nev’in nizamına bir şahid-i âdildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza yevm ve sene vesaire gibi her nevide, nev’î bir kıyamet-i mükerrere vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza beşerdeki istidat, kıyamete bir remizdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza beşerin gayr-ı mütenahî meyil ve emelleri, kıyameti ister.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza Sâni’-i Hakîm’in rahmet hazinesinin mahall-i sarfı ancak kıyamet ve haşirdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza sıdk ve emanetle maruf Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, sarahaten ilan ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا ۞ وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبٖيدِ âyetleriyle ve bu âyetlerin emsaliyle haşrin vukuunu kat’iyetle ispat ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte tam on’a bâliğ olan şahitler, saadet-i ebediyenin anahtarı olup o cennetin kapılarını açarlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Bürhan: Evet kâinat, saadet-i ebediyeyi intac etmese akılları hayrette bırakan, kâinatta görünen en bâriz en mükemmel şu nizam, aldatıcı zayıf bir suretten ibaret kalır. Ve bütün maneviyat ve alâkalar, rabıtalar ve nisbetler hep heba olur. Öyle ise o nizamın nizam olması ancak ve ancak saadet-i ebediyeyi intac etmekle olur. Yani o nizamdaki maneviyat ve nükteler ancak âlem-i âhirette sümbüllenecektir. Yoksa bütün maneviyat söner, rabıtalar kesilir, nisbetler darmadağınık olur, nizam da berheva olur. Halbuki o nizamda bulunan kuvvet, bütün kuvvetiyle o nizamın berheva edilmeyeceğini ilan ediyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Bürhan: Her bir nevide, her bir fertte hikmetlere, maslahatlara riayet eden ve inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i tamme, saadet-i ebediyenin gelmesini tebşir ediyor. Çünkü aksi halde, bedahetle ikrar ve tasdik ettiğimiz şu hikmetleri ve faydaları inkâr etmemiz lâzım gelir. Çünkü o faydaların, o hikmetlerin, o maslahatların her birisi zıddına inkılab ederler. Bu hal ise safsatadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Bürhan: İkinci Bürhan’ı tefsir eder. Fennin de şehadet ettiği gibi Sâni’-i Hakîm her şeyde en kısa yolu en yakın ciheti en güzel ve en hafif sureti ihtiyar etmiştir. Bu ihtiyar, kâinatta abesiyetin bulunmadığına delâlet eder. Bu ise ciddiyete delâlet eder. Ciddiyet ise saadet-i ebediyenin gelmesiyle olur, yoksa bu varlık adem sayılır ve her şey abesiyete tahavvül eder. Halbuki abes ve israf gibi bâtıldan pâk ve münezzeh olduğunu şu سُبْحَانَكَ مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا kelâmıyla i’lam ve talim eden Zat-ı Zülcelal sözüne nasıl muhalefet eder?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Bürhan: Üçüncü Bürhan’ı izah eder. Bütün fenlerin şehadetiyle, fıtratta israf yoktur. Eğer insan-ı ekber denilen âlemdeki hikmetleri idrakten âciz isen, âlem-i asgar denilen insandaki nüktelere, hikmetlere dikkat et.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet “fenn-i menafiü’l-aza”nın şerh ve beyan ettiği vecihle, insanın cisminde, her birisi bir menfaat için takriben iki yüz küsur kemik vardır. Ve her birisi bir fayda için altı bin damar vardır. Ve hüceyrata hizmet eden [yüz] yirmi dört bin mesame ve pencere vardır. O hüceyratta cazibe, dâfia, mümsike, musavvire, müvellide namıyla her birisi bir maslahat için beş kuvvet çalışıyor. Âlem-i asgar böyle olsa insan-ı ekber ondan geri kalır mı? Ruha nisbeten ehemmiyetsiz olan ceset bu derece israftan uzak bulunsa ne suretle cevher-i ruhla âsârında, emellerinde, efkârında ve maneviyatında israf olur? Çünkü saadet-i ebediye olmasa bütün maneviyat kurur. O hakikatler, israf memleketine kaçarlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba dünya kadar kıymetli olan bir cevhere mâlik olmakla hem daima onun zarfını ve gılafını muhafaza ettikten sonra, o cevheri birdenbire yere vurup kırmak ihtimali var mıdır? Hangi akıl kabul eder?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bir şahsın bünyesindeki kuvvet, azasındaki sıhhat, istidadındaki kabiliyet, o şahsın yaşayışına ve tekemmülüne delil olduğu gibi kâinatın ruhuna kadar nüfuz eden hakikat-i sabite ve devam ile yaşayışını îma eden intizamındaki kuvvet-i kâmile ve tekemmülüne giden nizamındaki kemal acaba haşr-i cismanî yoluyla saadet-i ebediyeye delil olmaz mı? Zira intizamını ihtilalden ve bozulmaktan kurtaran, saadet-i ebediyedir. Ve tekemmüle vasıta odur ve o kuvveti inkişaf ettiren odur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci Bürhan: Evet, her nevi mahlukatta bir nevi kıyametin ve bir çeşit haşrin tekrar ile vukua gelmekte olduğu, büyük kıyametin vukuuna ve geleceğine işarettir. Buna bir misal: Evet, haftalık saate bak. O saatte saniyeleri, dakikaları, saatleri, günleri sayan ibrelerden ve millerden saniyeleri sayan ibre, dakikaları sayan ibrenin hareketini ihbar ediyor. Dakikaları sayan ibre, saatleri sayan ibrenin hareketini ilan ediyor. Saatleri sayan ibre de günleri gösteren ibrenin hareketini husule getiriyor ve i’lam ediyor. İşte birincinin hareketinin tamam olması, ikincisinin de hareketinin tamam olacağına ve ikincinin tamam-ı hareket etmesi, üçüncünün de itmam-ı hareket edeceğine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kezalik Sâni’-i Hakîm’in kâinat denilen büyük bir saati vardır. Bu saatin milleri, feleklerin çeşit çeşit deveranından ibarettir. İşte bu deveranlar; günleri, seneleri, ömr-ü beşeri, dünyanın beka müddetini gösteriyorlar. Binaenaleyh her geceden sonra sabahın, her kıştan sonra baharın gelmesi gibi haşrin sabahı, o büyük saatten doğacağına delil ve işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kâinatta görünen şu nev’î kıyametlerde eşya aynıyla iade edilmiyor. Halbuki büyük kıyamette neden ecsam aynıyla iade edilir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: İnsanın bir ferdi, başka mahlukatın bir nev’i gibidir. Zira insandaki o nur-u fikir; emellerine, ruhuna öyle bir inkişaf, öyle bir inbisat vermiştir ki bütün zamanları yutsa doymaz. Zira ondaki o yüksek fikir, insanın mahiyetini ulvi, kıymetini umumî, nazarını küllî, kemalini gayr-ı mahsur, lezzet ve elemini daimî kılmıştır. Başka nevlerin fertleri ise böyle değildir. Onların mahiyetleri cüz’î, kıymetleri şahsî, nazarları mahdud, kemalleri mahsur, lezzet ve elemleri ânidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bundan anlaşılıyor ki insanın bir ferdi, sair mahlukatın bir nev’i hükmündedir. Binaenaleyh o nevlerde görünen şu kıyametlerin ve haşir ve neşirlerin keyfiyetleri nasılsa efrad-ı insaniye de öyledir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altıncı Bürhan: Saadet-i ebediyeye işaret eden bürhanlardan biri de insandaki gayr-ı mütenahî istidatlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, Cenab-ı Hak tarafından mükerrem kılınan insanın cevher-i ruhunda ekilen ve rakamlara sığmayan istidatlar var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu istidatların altında, hesaba gelmeyen kabiliyetler var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bunlardan neş’et eden hadde gelmeyen meyiller var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve bunlardan husule gelen gayr-ı mütenahî efkâr ve tasavvurat var.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bunların her birisi haşr-i cismanînin arkasındaki saadet-i ebediyeye, şehadet parmaklarını uzatarak gösteriyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yedinci Bürhan: Evet, Rahman ve Rahîm olan Sâni’-i Hakîm’in rahmeti, rahmetlerin en büyüğü olan saadet-i ebediyenin geleceğini tebşir ediyor. Zira rahmet ancak saadet-i ebediye ile rahmet olur. Ve nimet ancak o saadet ile nimet olur. Evet, bütün nimetleri nıkmetlere çeviren ebedî ayrılmaktan doğan ve umumî matemlerden yükselen o belalardan, kâinatı bilhassa şuurlu olan mahlukatı kurtaran şey, saadet-i ebediyenin gelmesidir. Çünkü bütün nimetlerin, rahatların, lezzetlerin ruhu olan saadet-i ebediye gelmezse umum kâinatın şehadetiyle sabit olan ve güneş gibi parlayan rahmet ve şefkat-i İlahiyenin bedahetine karşı mükâbere ile inkâr lâzım gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey Habib-i Şefik ve ey Şefik-i Habib! Ey Said-i Mecid ve ey Mecid-i Said! Rahmet-i İlahiyenin en latîfi en zarifi en lezizi olan muhabbet ve şefkate bakınız. O muhabbet ve şefkati, firak-ı ebedî ve hicran-ı lâyezalî ile karşıladığınız takdirde; vicdan, hayal ve ruh ne hale gireceklerdir. O muhabbet ve o şefkat en büyük en tatlı bir nimet iken en azîm bir musibete, bir belaya inkılab eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba göz önünde bilbedahe görünen rahmet-i İlahiye, firak-ı ebedînin muhabbet ve şefkat aleyhine hücum etmesine müsaade eder mi?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Vallahi hayır! لَا وَاللّٰهِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ancak o rahmetin şe’nindendir ki firak-ı ebedîyi hicran-ı lâyezalîye, hicran-ı lâyezalîyi firak-ı ebedîye ve adem-i mutlakı da her ikisine musallat eder ki o firakların, o hicranların kökleri ortadan kalksın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sekizinci Bürhan: Bütün âlemce her hususta sıdkı ve doğruluğu malûm ve müsellem olan Hazret-i Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm, parmağıyla kameri şakkettiği gibi lisanıyla da saadet-i ebediyenin kapılarını açmıştır. Ve bütün enbiya-yı izamın bu hakikat üzerine icmaları, bir hüccet-i kātıadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dokuzuncu Bürhan: On üç asırdan beri yedi vecihle i’cazı tasdik edilen Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın haşir hakkındaki beyanatı, saadet-i ebediyenin geleceğine kâfi bir delil değil midir? Başka bir delile ihtiyaç var mıdır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Onuncu Bürhan: Bu bürhan, binlerce bürhanları müctemidir. Bu bürhanları, çok âyetler tazammun etmişlerdir. Evet Kur’an-ı Kerîm, çok âyetlerinden haşre nâzır pencereler açmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا âyetiyle, saadet-i ebediyeye yol açan bir “kıyas-ı temsilî”ye işaret etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kezalik وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبٖيدِ âyet-i kerîmesiyle, o saadeti gösteren bir “kıyas-ı adlî”ye işaret etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci âyetle işaret edilen kıyas-ı temsilî: Evvela insanın vücuduna bak. Nasıl tavırdan tavıra, yani nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan et ve kemiğe, et ve kemikten insan suretine bir kasd, bir irade ve bir ihtiyar altında mahsus kanunlarla, muayyen nizamlarla, muntazam hareketlerle intikal ettiğini ve kalıptan kalıba girip çıktığını gör.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra insanın bekasına dikkat et. İnsan, bu vücud libasını her sene değiştirir. Bu vücud değişmesi, bedendeki hüceyratın yıkılıp yapılmasıyla olur. Bu tamirat da bütün azanın erzak mahzeni hükmünde olan, Cenab-ı Hakk’ın bir kanun-u mahsusla ihzar ettiği o madde-i latîfeden alınan ecza ile yapılır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra o madde-i latîfenin ahvaline bak. Nasıl azanın ihtiyaçlarına göre muayyen bir kanun ile taksim edilir ve bedenin her tarafına mahsus bir nizam ile muntazaman dağıtılır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine şâyan-ı dikkattir ki o madde-i latîfe, dört matbahta pişirildikten sonra ve dört inkılabdan geçtikten sonra ve dört süzgeçten tasfiye edildikten sonra rızık olarak taksim edilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem yine şâyan-ı dikkattir ki o madde-i latîfe, yemeklerin ruhu ve hülâsasıdır. O yemekler, âlem-i anâsırda dağınık menbalardan muntazam bir düstur ile mahsus bir nizam ile cem’ ve tahsil edilirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bütün bu nizamlar, bu kanunlar, bu intizamlar; hep bir kasd, bir irade, bir hikmetten çıkıyor. Evet mesela, Habib’in gözünde yerleşen bir zerrenin, unsur-u havadan veya unsur-u türabdan o garib, acib tavırlarda, inkılablarda yaptığı muntazam hareketinden anlaşılır ki o zerre, toprakta iken Habib’in gözüne tayin edilmiş ve bir memur gibi mahall-i memuriyetine muntazaman i’zam kılınmıştır (yükseltilmiştir).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, fennî bir nazarla dikkat edilirse anlaşılır ki o zerrenin hareketi, körü körüne, tesadüf eseri değildir. Çünkü o zerre, hangi mertebeye girerse o mertebenin nizamına tabi olur. Ve hangi bir tavra intikal etmiş ise onun muayyen kanunuyla amel etmiştir. Ve hangi bir tabakaya misafir gitmiş ise muntazam bir hareket ile sevk edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Neş’e-i ûlâya dikkat edenin, neş’e-i uhra hakkında tereddüdü kalmaz. Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın emrettiği gibi: “Neş’e-i ûlâyı gören adam, neş’e-i uhrayı inkâr edebilir mi?” Çünkü ikinci teşekkül, yani ikinci yapılış; birinci teşekkülden daha kolaydır. Bunu yapan, onu daha kolay yapar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, bir fırka askerin ilk teşekkülünde, efradın birbiriyle ünsiyetleri, muarefeleri olmadığından ve talim ve terbiye görmemeleri yüzünden, yontulmamış taşlar gibi olduklarından, o efrad o fırkanın bünyesinde yerleştirilinceye kadar çok zahmetler vardır. Fakat ba’de’t-teşekkül terhis edilip de bir daha taht-ı silaha davet edildiği zaman, pek kolay içtima eder ve fırkayı teşkil ederler. Bu teşekkül, evvelki teşekkülden daha kolay olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kezalik birbiriyle ülfet peyda eden ve her birisi yerini tanıyan ve bir derece yontulmuş taşlar gibi kesb-i letafet eden bedenin zerratı, ölüm ile dağıldıktan sonra, haşirde Hâlık’ın izniyle, İsrafil’in borusuyla o zerrat-ı asliye ve esasiye içtimaya davet edildikleri zaman, pek kolay içtima ederler ve beden-i insanîyi yine eskisi gibi teşkil ederler. Maahâzâ kudret-i ezeliyeye nisbeten en büyük en küçük gibidir, hiçbir şey o kudrete ağır gelemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Zahire nazaran, haşirde ecza-yı asliye ile ecza-yı zâide birlikte iade edilir. Evet, cünüb iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan her bir cüzün bir yere gömülmesi sünnet olduğu ona işarettir. Fakat tahkike göre, nebatatın tohumları gibi “acbü’z-zeneb” tabir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup haşirde o zerreler üzerine beden-i insanî neşv ü nema ile teşekkül eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci âyetle işaret edilen delil-i adlî ise: Evet, görüyoruz ki ale’l-ekser gaddar, fâcir zalimler; lezzetler, nimetler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki masum, mütedeyyin, fakir mazlumlar; zahmetler, zilletler, tahkirler, tahakkümler altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Halbuki kâinatın şehadetiyle, adalet ve hikmet-i İlahiye zulümden pâk ve münezzehtirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Öyle ise adalet-i İlahiyenin tam manasıyla tecelli etmesi için haşre ve mahkeme-i kübraya lüzum vardır ki biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ : Bu cümledeki kelimelerin arasında bulunan nazım ve nizam:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Bu cümlenin mâkabliyle bağlanmasını ifade eden و bu rükn-ü imanînin burada sarahaten zikredilmesi için âmm olarak zikredilen evvelki cümleden bu cümlenin tahsis lüzumuna binaen atıf yapılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Takdimiyle hasrı ifade eden بِالْاٰخِرَةِ kelimesi, bazı ehl-i kitabın iman ettikleri âhiret, hakiki bir âhiret olmadığına ta’rizdir. Çünkü onların لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّا اَيَّامًا مَعْدُودَةً âyet-i kerîmesinin hikâye ettiği gibi: “Cehennem ateşi, bizi daima yakacak değil ya! Ancak birkaç gün yakacaktır.” gibi sözleriyle ve bir cihette lezaiz-i cismaniyeyi nefiy ve inkâr ettiklerinden anlaşıldığına göre, bildikleri âhiret, mecazî bir âhiret imiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Malûm ve ma’hud olan şeye işaret için vaz’edilen اَلْ edatı, bütün kütüb-ü semaviyenin lisanlarında deveran eden ma’hud âhirete işarettir. Veyahut mezkûr delail-i fıtriye ile akılların gözleri önünde hazır olan ve âhiret ile anılan hakikate işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Mukadder bulunan neş’enin sıfatına âhiret tabiri, zihinleri neş’e-i ûlâya çevirip ondan neş’e-i uhraya bi’l-intikal imkân yolunu göstermek için ihtiyar edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Yakîn ile beraber tasdiki birlikte ifade eden يُؤْمِنُونَ kelimesine bedel يُوقِنُونَ tabiri, haşir meselesi şek ve şüphelere bir mahşer ve bir mecma olduğu için tasdikten fazla îkan ve yakîn daha ehemmiyetli olduğuna işarettir. Veya ehl-i kitabın iddia ettikleri iman, yakînden hâlî olduğundan onların imanı, iman olmadığına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اُولٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümledeki nüktelere işaret eden me’hazler şunlardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Evvelki cümle ile bu cümlenin nazmı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- اُولٰٓئِكَ ile işaret-i hissiye.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- اُولٰٓئِكَ deki uzaklık.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- عَلٰى daki ulviyet.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- هُدًى deki tenkir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- مِنْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
7- رَبِّهِمْ deki terbiyeden ibaret yedi me’hazdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Bu cümleyi mâkabliyle bağlayan münasebetlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci münasebet: Bu cümle mâkablinden neş’et eden üç suale cevaptır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Hidayetten neş’et eden o güzel vasıfları lâbis olarak hidayet tahtı üstünde oturan o şahısları görmek isteyen sâile cevaptır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: “O adamların hidayete istihkak ve ihtisasları nedendir?” diye sual eden sâmi’e cevaptır. Yani illet ve sebep اُولٰٓئِكَ ile işaret edilen vasıflardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Sâbıkan mezkûr vasıfların tafsilen zikirleri اُولٰٓئِكَ kelimesindeki icmalden daha vâzıh bir surette sebebi gösteriyor?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: İcmal, bazen tafsilden daha vâzıh olur. Bilhassa matlub, birkaç şeyden mürekkeb olduğu zaman, sâmi’in gabaveti veya nisyanı dolayısıyla o mürekkebin eczasını mezcetmekle sebebi çıkarmak müşkül olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: “Hidayetin neticesi, semeresi ve hidayetteki lezzet ve nimet nedir?” diye sual eden sâile cevaptır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani hidayette saadet-i dâreyn vardır. Hidayetin neticesi, nefs-i hidayettir. Hidayetin semeresi, ayn-ı hidayettir. Zira hidayet haddizatında büyük bir nimettir ve vicdanî bir lezzettir, ruhun cennetidir (nasıl ki dalalet, ruhun cehennemidir) ve bilâhare âhiretin felâh ve saadetini intac eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci me’haz: اُولٰٓئِكَ ile yapılan işaret-i hissiye. Bir şeyin müteaddid sıfatlarını zikretmek, o şeyin zihinlerde tecessüm etmesine ve akılda hazır ve hayalde mahsûs olmasına sebep olduğuna işarettir. Maahâzâ sâbıkan zikirlerinden bir ma’hudiyet çıkar. Bu ma’hudiyet-i zikriye, ma’hudiyet-i hariciyelerine kapı açar. Haricî olan ma’hudiyetlerinden, mümtaz ve müstesna insanlar oldukları tebarüz eder ki nev-i beşer içinde gözünü açıp bakanların gözlerine en evvel onların parıltıları çarpar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü me’haz: Uzaklığı ifade eden اُولٰٓئِكَ onların filcümle yakın oldukları halde uzak gösterilmeleri, ulüvv-ü mertebelerine mecazî bir işaret olduğuna işarettir. Çünkü uzakta bulunanlara bakıldığı zaman, boyca en uzunları görünür. Maahâzâ zamanî ve mekânî olan bu’d, hakiki kasdedilirse belâgata daha uygun olur. Çünkü bütün asırlar asr-ı saadet gibi bu âyeti zikrediyorlar. Öyle ise اُولٰٓئِكَ ile yapılan işaret, safların evvellerine işarettir. Ve bu itibarla bu’d, hakiki olur, mecazî değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh onların hakikaten zaman ve mekânca uzak oldukları halde işaret-i hissiye ile gösterilmeleri, azametlerine ve ulüvv-ü mertebelerine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü me’haz: Ulviyeti ifade eden عَلٰى kelimesidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Eşya ve şeyler arasında öyle münasebetler vardır ki onları âyine gibi yapıyor. Her birisi, ötekisini gösteriyor. Birisine bakıldığı zaman, ötekisi görünür. Mesela bir parça cam, büyük bir sahrayı gösterdiği gibi bazen olur ki bir kelime, uzun ve hayalî bir macerayı sana gösterir. Bir kelime, pek acib bir vukuatı senin gözünün önüne getirir, temessül ettirir. Yahut bir kelâm, zihnini alır, misalî âlem-i misallere kadar götürür, gezdirir. Mesela بَارَزَ kelimesi, muharebe meydanını; ثَمَرَةٌ kelimesi, büyük bir meyve bahçesini insanın fikrine getirir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buna binaen buradaki عَلٰى kelimesi, temsilî bir üsluba pencere açar, gösterir kasdıyla zikredilmiştir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sanki hidayet-i İlahî, bir burak olup mü’minlere gönderilmiştir. Mü’minler tarîk-i müstakimde ona binerek arş-ı kemalâta yürürler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşinci me’haz: هُدًى deki tenkirdir. Bir nekre, marife olarak mükerreren zikredilirse o marife, o nekrenin aynı olur. Fakat o nekre, nekre olarak zikredildiği takdirde, ale’l-ekser birbirinin aynı olamaz. Bu kaideye göre, nekre olarak tekerrür eden هُدًى evvelki هُدًى in aynı değildir. Ancak evvelki هُدًى masdardır. İkincisi, hasıl-ı bi’l-masdardır ve birincisinin semeresi hükmünde mahsus ve sabit bir sıfattır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Altıncı me’haz: Hidayetin Allah’tan olduğunu ifade eden مِنْ kelimesinden burada bir cebir hissedilmekte ise de hakikatte cebir değildir. Çünkü onların cüz-i ihtiyarlarıyla hasıl-ı bi’l-masdar olan hidayete yürümeleri üzerine Cenab-ı Hak, o sıfat-ı sabite olan hidayeti halk ve ihsan etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek ihtida, yani hidayete doğru yürümek, onların kesb ve ihtiyarları dâhilindedir. Fakat sıfat-ı sabite olan hidayet, Allah’tandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yedinci me’haz: Terbiyeyi ifade eden رَبِّ kelimesidir. Bu kelimenin burada ihtiyar edilmesi, onların rızık ile terbiyeleri rububiyetin şe’ninden olduğu gibi hidayetle de tagaddileri rububiyetin şe’ninden olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümledeki nüktelerin me’hazleri:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- و ile atıf.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- اُولٰٓئِكَ nin tekrarı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Zamirü’l-fasl olan هُمْ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- اَلْ edatı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Felâh yollarının adem-i zikriyle مُفْلِحُونَ nin âmm ve mutlak bırakılması gibi beş me’hazdan ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: و ile yapılan atıf, her iki cümle arasında bulunan münasebete binaen yapılmıştır. Zira birinci اُولٰٓئِكَ saadet-i âcile (عَاجِلَه) olan hidayet semeresine işarettir. İkinci اُولٰٓئِكَ hidayetin semere-i âcilesine (اٰجِلَه) işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, her bir اُولٰٓئِكَ mâkabline bir fezleke, bir icmaldir. Fakat erkân-ı İslâmiye me’haz tutulmakla, birinci اُولٰٓئِكَ yi birinci اَلَّذٖينَ ye rabtı ve ikisinin de ümmi mü’minlere tahsisi; ve keza erkân-ı imaniye ile yakîn me’haz tutulmakla ikinci اُولٰٓئِكَ yi ikinci اَلَّذٖينَ ye rabtı ve ikisinin de ehl-i kitap mü’minlere ircâı daha evlâdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: اُولٰٓئِكَ nin tekrarı, her iki saadetin gerek hidayete, gerek onların medh ü senalarına müstakil ve ayrı ayrı gayeler ve sebepler olduklarına işarettir. Fakat ikinci اُولٰٓئِكَ nin hükmüyle beraber, birinci اُولٰٓئِكَ ye işareti daha evlâdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Zamirü’l-fasl olan هُمْ ehl-i kitaptan olup Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâma iman etmeyenlere bir ta’riz olmak üzere bu cümle ile yapılan hasrı tekid etmek ile beraber, güzel bir nükteyi tazammun etmiştir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mübteda ile haber arasında bulunan هُمْ zamiri, mübtedayı çok haberlere mübteda yapar. Ve bu gibi haberlerin tayinini de hayale havale eder. Yani haberlerin mahdud ve muayyen olmadığını hayale arz etmekle hayali, münasip haberleri taharri etmeye teşvik eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nasıl ki Zeyd’i ele almakla “Zeyd âlimdir, Zeyd fâzıldır, Zeyd güzeldir.” gibi Zeyd’in sıfatlarından çok hükümleri dizebilirsin. Kezalik اُولٰٓئِكَ den sonra gelen هُمْ zamiri hayali harekete getirmekle “Onlar ateşten kurtulurlar.” “Onlar cennete girerler.” “Onlar rü’yete mazhar olurlar.” ve daha bu gibi sıfatlarına münasip çok hükümleri ve cümleleri hayale yaptırır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: اَلْمُفْلِحُونَ kelimesindeki اَلْ hakikati tasvire işarettir. Sanki lisan-ı haliyle diyor ki: “Eğer müflihlerin hakikatini görmek istersen اُولٰٓئِكَ nin âyinesine bak, sana temessül edecektir.” Yahut onların tayin ve temyizlerine işarettir. Sanki diyor: “Ehl-i felâh olanları tanımak istersen اُولٰٓئِكَ ye bak, içindedirler.” Veya hükmün zahir ve bedihî olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Beşincisi: Felâh ve necat yollarını tayin etmeyen اَلْمُفْلِحُونَ kelimesindeki ıtlak, tamim içindir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’a muhatap olan, matlubları ve istekleri muhtelif pek çok tabakalardır ki bir kısmı, ateşten necat istiyorlar; bir kısmı, cennete girmek istiyorlar; bir kısmı, rü’yete mazhar olmak istiyorlar. Ve bunlar gibi o tabakaların pek çok dilekleri vardır. Kur’an-ı Kerîm اَلْمُفْلِحُونَ kelimesini âmm ve mutlak bırakmıştır ki herkes istediğini takip etsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Bakara Suresi 1-3. âyetler|Bakara Suresi 1-3. âyetler]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 6. âyet|Bakara Suresi 6. âyet]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_1-3._%C3%A2yetler&amp;diff=1685</id>
		<title>Risale:Bakara Suresi 1-3. âyetler</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Bakara_Suresi_1-3._%C3%A2yetler&amp;diff=1685"/>
		<updated>2016-10-26T19:04:18Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Fatiha Suresi (İşarat)|Fatiha Suresi]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 4-5. âyetler|Bakara Suresi 4-5. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=Sure-i Bakara=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Îcaz ile i’caz sıfatlarını hâvi Kur’an-ı Azîmüşşan’da بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ ve فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا…الخ ve وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ…الخ gibi pek çok âyetler tekerrür etmektedir. Halbuki bu tekrarlar belâgata münafîdir, usanç veriyor?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Ey arkadaş! Her parlayan şey, yakıcı ateş değildir. Evet, tekrar ve tekerrür bazen usanç veriyor fakat umumî değildir. Her yere, her kelâma ve her kitaba şâmil değildir. Usanç verici addedilen pek çok zahirî tekrarlar, belâgatça istihsan ve takdir edilmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, insanın yediği yemekler; biri gıda diğeri tefekküh (meyve) olmak üzere iki kısımdır. Birinci kısım tekerrür ettikçe memnuniyet verir, kuvvet verir, kat kat teşekkürlere sebep olur. İkinci kısmın tekerrüründe usanç, teceddüdünde lezzet vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kezalik kelâmlar da iki kısımdır. Bir kısmı ruhlara kut, fikirlere kuvvet verici hakikatlerdir ki tekerrür ettikçe güneşin ziyası gibi ruhlara, fikirlere hayat verir. Meyve kabîlinden iştihayı açan kısımda tekerrür makbul değildir, istihsan edilmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buna binaen Kur’an, heyet-i mecmuasıyla kalplere kut ve kuvvet olup tekrarı usanç değil, halâvet ve lezzet verdiği gibi; Kur’an’ın âyetlerinde de öyle bir kısım vardır ki o kuvvetin ruhu hükmünde olup tekerrür ettikçe daha ziyade parlar, hak ve hakikat nurlarını saçar. هُوَ الْمِسْكُ مَا كَرَّرْتَهُ يَتَضَوَّعُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ gibi âyetlerde bulunan ukde-i hayatiye ve nurani esaslar, tekerrür ettikçe iştihaları açar; misk gibi karıştırıldıkça kokar. Demek tekerrür zannedilen, hakikatte tekerrür değildir. Ancak وَاُتُوا بِهٖ مُتَشَابِهًا kabîlinden, o ayrı ayrı hikmetleri, nükteleri, gayeleri ifade eden tekrarlı kelâmlar yalnız ibarece, lafızca birbirine benzedikleri için tekrar zannedilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hattâ kıssa-i Musa çok meziyetleri ve hikmetleri müştemildir. Her makamda o makama münasip bir vecihle zikredilmesi, ayn-ı belâgattır. Evet Kur’an-ı Azîmüşşan, o kıssa-i meşhureyi, gümüş iken yed-i beyzasına alarak altın şekline ifrağıyla öyle bir nakş-ı belâgata mazhar etmiştir ki bütün ehl-i belâgat, onun belâgatına hayran olmuşlar, secdeye varmışlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza teyemmün, teberrük ve istiane gibi çok vecihleri hâvi; ve tevhid, tenzih, sena, celal ve cemal ve ihsan gibi çok makamları tazammun; ve tevhid ve nübüvvet, haşir ve adalet gibi makasıd-ı erbaaya işaret eden Besmele, zikredilen yerlerin her birisinde bu vecihlerden, bu makamlardan biri itibarıyla zikredilmiş ve edilmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maahâzâ hangi surede tekerrür varsa o surenin ruhuyla münasip olan bir vecih bizzat kasdedilmekle, öteki vecihlerin istitradî ve tebeî zikirleri, belâgata münafî değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
الٓمٓ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Surelerin başlarında bulunan huruf-u mukattaaya ait izahatı dört mebhasta zikredeceğiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Mebhas: الٓمٓ ile surelerin evvellerinde bulunan huruf-u mukattaadan teneffüs eden i’caz hakkındadır. İ’caz, inci gibi incecik letaif-i belâgatın parıltılarının imtizaç ve içtimaından tecelli eden bir nurdur. Bu mebhasta, bu nuru birkaç letaif zımnında izah etmekle parlatacağız. Fakat her bir latîfe ince ve ziyası az ise de letaifin heyet-i mecmuasından hasıl olan tam bir ziya ile fecr-i sadık çıkacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Hece harflerinin adedi –elif-i sakine hariç kalmak şartıyla– yirmi sekiz harftir. Kur’an-ı Azîmüşşan, surelerin başında bu harflerin yarısını zikretmiş, yarısını da terk etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Kur’an’ın almış olduğu nısıf, terk ettiği nısıftan daha ziyade kesîrü’l-istimaldir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Kur’an, surelerin başında zikrettiği kısım içinde, lisan üzerine daha suhuletli olan “elif, lâm”ı çok tekrar etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Kur’an aldığı harfleri, hece harflerinin adedince surelere tevzi etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Hece harflerinin mehmuse, mechure, şedide, rahve, müsta’liye, münhafıza, müntabıka, münfetiha gibi çiftli cinslerinin her birisinden yine nısıf almıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- Çifti, yani eşi olmayan –evtar– kısmında sakîlden azı, hafiften çoğu almıştır. Kalkale, zelâka gibi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
7- Kur’an-ı Azîmüşşan’ın, surelerin başındaki huruf-u mukattaanın zikredilen minval üzerine tansifleri hakkında ihtiyar ettiği tarîk, beş yüz dört ihtimalden intihab edilmiştir. Ve intihab edilen şu tarîkten başka hiçbir ihtimal ile mezkûr tansif mümkün değildir. Çünkü taksimler pek çok birbirine girmiş ve çok mütefavittir. Bu gibi i’caz lem’alarından hisse alamayan, zevkine levm ve itab etsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Mebhas: Bu mebhasta da birkaç letaif vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- الٓمٓ ile emsalinde göze çarpan garabet, bu harflerin pek garib ve acib bir şeyin mukaddimesi ve keşif kolları olduklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Bu surelerin başlarındaki taktî-i huruf ile isimleri hecelemek, müsemmanın me’hazine ve neden neş’et ettiğine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Bu harflerin taktîi, müsemmanın vâhid-i itibarî olup terkib-i mezcî olmadığına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Bu harflerin taktî ile ta’dadı, sanatın madde ve me’hazini muhataba göstermekle muarazaya talip olanlara karşı meydan okuyarak “İşte i’caz sanatını, şu gördüğünüz harflerin nazım ve nakışlarından yaptım. Buyurunuz meydana!” diye onların tahkirane tebkitlerine (tekdirlerine) işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Manadan soyulmuş şu hece harflerinin zikri, muarızları hüccetsiz bırakmaya işarettir. Evet Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, şu manasız harflerin lisan-ı haliyle ilan ediyor ki: “Ben sizden beliğ manaları, hükümleri, hakikatleri ifade eden yüksek hutbeleri ve nutukları istemiyorum. Yalnız şu ta’dad ettiğim harflerden bir nazire yapınız, velev iftira ve hikâyelerden ibaret bile olursa olsun!”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- Harfleri ta’dad ile hecelemek, yeni kıraata ve kitabete başlayan müptedilere mahsustur. Bundan anlaşılıyor ki Kur’an, ümmi bir kavme ve müptedi bir muhite muallimlik yapıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
7- ا , ل , د gibi harfleri, mesela “elif, lâm, dal” gibi isimleriyle tabir ve zikretmek, ehl-i kıraat ve erbab-ı kitabetin ittihaz ettikleri bir usûldür. Bundan anlaşılıyor ki hem söyleyen hem dinleyen ümmi olduklarına nazaran bu tabirler, söyleyenden doğmuyor ve onun malı değildir ancak başka bir yerden ona geliyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Bu letaifin ince iplerinden dokunan yüksek nakş-ı belâgatı göremeyen adam, belâgat ehlinden değildir. Erbab-ı belâgata müracaat etsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Mebhas: الٓمٓ i’cazın esaslarından îcazın en yüksek ve en ince derecesine bir misaldir. Bunda da birkaç letaif vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- الٓمٓ üç harfiyle üç hükme işarettir. Şöyle ki: Elif, هٰذَا كَلَامُ اللّٰهِ الْاَزَلِىِّ hükmüne ve kaziyesine; lâm, نَزَلَ بِهٖ جِبْرٖيلُ hükmüne ve kaziyesine; mim عَلٰى مُحَمَّدٍ ع.ص.م. hükmüne ve kaziyesine remzen ve îmaen işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, nasıl ki Kur’an’ın hükümleri uzun bir surede, uzun bir sure kısa bir surede, kısa bir sure bir âyette, bir âyet bir cümlede, bir cümle bir kelimede, o kelime de “sin, lâm, mim” gibi huruf-u mukattaada irtisam eder, görünür. Kezalik الٓمٓ in her bir harfinde mezkûr hükümlerden biri temessül etmiş görünüyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Surelerin başlarındaki huruf-u mukattaa, İlahî bir şifredir. Beşer fikri ona yetişemiyor. Anahtarı ancak Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmdadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Şifrevari şu huruf-u mukattaanın zikri, Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın fevkalâde bir zekâya mâlik olduğuna işarettir ki Muhammed aleyhissalâtü vesselâm remizleri, îmaları ve en gizli şeyleri sarîh gibi telakki eder, anlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Şu harflerin taktîi; harf ve lafızların hâvi oldukları kıymet, yalnız ifade ettikleri manalara göre olmayıp ilm-i esrarü’l-hurufta beyan edildiği gibi adet ve sayılar misillü, harflerin arasında fıtrî münasebetlerin bulunduğuna işarettir. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Kırk sene sonra Risale-i Nur, bu lem’a-i i’cazı körlere dahi göstermiştir.&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- الٓمٓ taktîiyle, bütün harflerin esas mahreçleri olan “halk, vasat, şefe” mahreçlerine işarettir. Ve zihinlerin nazar-ı dikkatini şu mahreçlere çeviriyor ki zihinler, gerek bu üç mahreçte, gerek bunlara bağlı küçük küçük mahreçlerde lafızların ve harflerin nasıl vücuda geldiklerini hayret ve ibretle mütalaa etsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey zihnini belâgatın boyasıyla boyayan arkadaş! Bu letaifi sıkacak olursan هٰذَا كَلَامُ اللّٰهِ içinden çıkacaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncü Mebhas: الٓمٓ emsaliyle beraber terkip şeklinden taktî suretinde zikirleri, bu şeklin müstakil olup hiçbir imama tabi olmadığına ve hiç kimseyi taklit etmiş olmadığına ve üslupları acib, çeşitleri garib yeni saha-i vücuda gelen bir bedîa olduğuna işarettir. Bu mebhasta da birkaç letaif vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Hatip ve beliğlerin âdetindendir ki mesleklerinde daima bir misale tabi oluyorlar ve bir örnek üzerine nakış dokuyorlar ve işlenmiş bir yolda yürüyorlar. Halbuki bu harflerden anlaşıldığına nazaran Kur’an, hiçbir misale tabi olmamıştır ve hiçbir nakş-ı belâgat örneği üzerine nakış yapmamıştır ve işlenmemiş bir yolda yürümüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Kur’an baştan aşağıya kadar, nâzil olduğu heyet üzerine bâkidir. Bu kadar Kur’an’ı taklit etmeye müştak olan dostlar ve mütehacim düşmanlara rağmen, şimdiye kadar Kur’an’ın ne taklidi yapılmış ve ne de bir misali gösterilmiştir. Evet Kur’an, milyonlarca Arabî kitaplarla mukayese edilirse benzeri bulunamaz. O halde Kur’an ya hepsinin altındadır, bu ise muhaldir; öyle ise hepsinin fevkindedir, öyle ise Allah’ın kelâmıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Beşerin sanatı olan bir şey, bidayette çirkin ve gayr-ı muntazam olur, sonra yavaş yavaş intizama sokulur. Kur’an ise ilk zuhurunda gösterdiği halâveti, güzelliği, gençliği şimdi de öylece muhafaza etmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey belâgat letafetinin kokusunu koklayan arkadaş! Zihnini şu mebahis-i erbaaya gönder ki bal arısı اَشْهَدُ اَنَّ هٰذَا كَلَامُ اللّٰهِ balını çıkarsın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فٖيهِ هُدًى لِلْمُتَّقٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâgatın esaslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi beliğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıtların, heyetlerin tamamen o kelâmın takip ettiği esas maksada nâzır olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâgat mezhebinde lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Misal: وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ olan âyet-i kerîme nazar-ı dikkate alınırsa görülür ki: Bu kelâmdaki maksat ve esas, “pek az bir azap ile fazla korkutmak”tır. Ve bu kelâmda olan mezkûr kelimeler ve kayıtlar, tamamen o maksadı takviye için çalışıyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: Şek ve ihtimali ifade eden اِنْ şartiye olup azabın azlığına ve ehemmiyetsizliğine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza نَفْحَةٌ sîgasıyla ve tenviniyle, azabın ehemmiyetsizliğine îmadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza مَسَّ kelimesi, azabın şedit olmadığına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza teb’izi ifade eden مِنْ ve şiddeti gösteren نَكَالْ kelimesine bedel, hiffeti îma eden عَذَابِ kelimesi ve رَبِّ kelimesinden îma edilen şefkat, hepsi de azabın kıllet ve ehemmiyetsizliğine işaret etmekle, şu şiiri lisan-ı halleriyle temessül ediyorlar: عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ وَكُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُشٖيرُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yani “İbarelerimiz ayrı ayrı ise de hüsnün birdir. Hepsi de o hüsne işaret ediyorlar.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Misal: الٓمٓ ۞ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فٖيهِ هُدًى لِلْمُتَّقٖينَ olan âyet-i kerîmedir. Bu âyette maksad-ı esas, “Kur’an’ın yüksekliğini göstermek”tir. Ve bu maksadı takviye eden الٓمٓ ، ذٰلِكَ ، الْكِتَاب ، لَا رَيْبَ فٖيهِ kayıtlarıdır. Evet bu kayıtlar, istinad ettikleri pek ince ve gizli delillerine işaret etmekle beraber, o maksadın takviyesine koşuyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ezcümle: الٓمٓ kasem olduğu cihetle Kur’an’ın azametine ve altında müstetir, gizli o mezkûr letaif cihetiyle de davanın ispatına işaret eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza ذٰلِكَ zat ile sıfâtı gösteren bir işaret olması itibarıyla hem Kur’an’ın azametine hem azameti ispat eden sıfât-ı kemaliyeye işaret eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza ذٰلِكَ işaret-i hissiyeye mahsus iken işaret-i akliyede kullanılması, tazim ve ehemmiyeti ifade ettiği gibi makul olan Kur’an’ı mahsûs suretinde göstermesi, Kur’an’ı ezhan ve enzarın nazar-ı dikkatine arz etmekle, tesettürü icab eden hile, zafiyet ve sair çirkin şeylerden münezzeh olduğunu izhar ve itiraf ettirmektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza ذٰلِكَ nin ل vasıtasıyla ifade ettiği bu’d, Kur’an’ın kemaline delâlet eden ulüvv-ü rütbesine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza الْكِتَاب deki اَلْ hasr-ı örfîyi ifade ettiğinden, Kur’an’ın azametine ve başka kitapların mehasinini cem’etmekle onların fevkinde olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza كِتَابُ tabiri, ehl-i kıraat ve kitabetten olmayan bir ümminin mahsulü olmadığına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza لَا رَيْبَ فٖيهِ zamirinin her iki ihtimaline binaen Kur’an’ın kemalini ispat veya tekid eder. Ve keza istiğrakı ifade eden لَا Kur’an’ın her köşesinde rekz ve her yerinde zikredilen deliller, bürhanlar, hücuma gelen şek ve şüpheleri def’ ile Kur’an’ın o gibi lekelerden münezzeh olduğunu ilan eder. Ve lisan-ı haliyle şu şiiri okur: وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلًا صَحٖيحًا وَاٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّقٖيمِ Yani “Kur’an’da ta’yib edilecek hiçbir nokta yoktur. Kur’an gibi sahih kavilleri ta’yib etmek ancak fehimlerin sekametinden ileri geliyor.” Ve keza zarfiyeti ifade eden فٖى tabiri, Kur’an’ın sathına ve zahirine konan şek ve şüphe varsa içerisindeki hakaik ile def’edilebileceğine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Tahlil vasıtasıyla terkibin kıymetini ve küll ile cüzler arasındaki farkı idrak edebildiysen, bu misallerdeki kuyud ve hey’ata dikkat et. Ve o kelimelerden nebean eden zülâl-i belâgatı ve kevser-i fesahati doyuncaya kadar iç “Elhamdülillah!” de.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: الٓمٓ ۞ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فٖيهِ هُدًى لِلْمُتَّقٖينَ âyet-i kerîmesinin cümleleri, atıf ile birbiriyle bağlanmamış olması neye binaendir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: O cümleler arasındaki şiddet-i ittisal, bağlılık ve sarılmaktan bir ayrılık yoktur ki birbiriyle bağlanmaya lüzum olsun. Zira o cümlelerin her birisi, arkadaşlarına hem babadır hem oğul. Yani hem delildir hem neticedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet الٓمٓ lisan-ı haliyle hem muarazaya meydan okur hem mu’ciz olduğunu ilan eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ذٰلِكَ الْكِتَابُ hem bütün kitaplara faik olduğunu tasrih eder hem müstesna ve mümtaz olduğunu izhar eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لَا رَيْبَ فٖيهِ hem Kur’an’ın şek ve şüphe yeri olmadığını tasrih eder hem müstesna ve mümtaz olduğunu izhar eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
هُدًى لِلْمُتَّقٖينَ hem tarîk-ı müstakimi irae etmekle muvazzaf olduğunu gösterir hem mücessem bir nur-u hidayet olduğunu ilan eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu cümlelerden her birisi, ifade ettiği birinci manasıyla arkadaşlarına delil olduğu gibi ikinci manasıyla da onlara neticedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sonra bu âyetin şu cümleleri arasında i’caza menba, belâgata medar olan on iki münasebet, alâka ve bağlılık vardır. Bunlardan misal olarak üç taneyi zikir, ötekileri de sana havale ederim.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- الٓمٓ bütün muarızları, muarazaya davet eder. Öyle ise en yüksek bir kitaptır. Öyle ise bir yakîn sadefidir. Zira kitabın kemali, yakîn iledir. Öyle ise nev-i beşer için mücessem bir hidayettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- ذٰلِكَ الْكِتَابُ yani emsaline tefevvuk etmiştir. Öyle ise müstesnadır. Çünkü şek ve şüphe yeri değildir. Çünkü müttakilere doğru yolu gösterir. Öyle ise mu’cizdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- هُدًى لِلْمُتَّقٖينَ yani tarîk-ı müstakime irşad eder. Öyle ise yakîniyattandır. Öyle ise mümtazdır. Öyle ise mu’cizdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Şu هُدًى لِلْمُتَّقٖينَ cümlesindeki nur-u belâgat ve hüsn-ü kelâm, dört noktadan tezahür etmiştir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Bu cümlede “mübteda” mahzuftur. Bu hazf, cümleyi teşkil eden “mübteda” ile “haber” arasındaki ittihat öyle bir dereceye varmış ki sanki “mübteda” hazfolmayıp haberin içerisine girmiş. Haricen ikisi müttehid oldukları gibi zihnen de müttehid olduklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- هَادٖى yerinde هُدًى yani ism-i fâil mevkiinde masdarın kullanılması, tecessüm eden nur-u hidayetten cevher-i Kur’an’ın husule geldiğine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- هُدًى deki tenvin-i tenkirden anlaşılıyor ki hidayet-i Kur’an öyle ince bir dereceye varmıştır ki hakikati idrak edilemez ve öyle geniş bir sahayı işgal etmiştir ki ihatası ilmen kabil değildir. Çünkü “marife”nin zıddı olan “nekre” ya şiddet-i hafâdan olur veya kesret-i zuhurdan neş’et eder. Buna binaendir ki “Tenkir, bazen tahkiri bazen tazimi ifade eder.” denilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Müteaddid kelimelere bedel ism-i fâil sîgasıyla ihtiyar edilen مُتَّقٖينَ kelimesi ile yapılan îcaz, hidayetin semeresine ve tesirine işaret olduğu gibi hidayetin vücuduna da bir delil-i innîdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Gayet mahdud, az birkaç noktadan beşerin tâkatinden hariç denilen i’cazın doğması ihtimali var mıdır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Maddî ve manevî her şeyde yardımın ve içtimaın büyük kuvvet ve tesiri vardır. Evet in’ikas sırrıyla, üç şeyin hüsnü içtima ederse beş olur. Beş içtima ederse on olur. On içtima ederse kırk olur. Çünkü her şeyde bir nevi in’ikas ve bir nevi temessül vardır. Nasıl ki birbirine mukabil tutulan iki âyinede çok âyineler görünüyor; kezalik iki üç nükte veya iki üç hüsün içtima ettikleri zaman pek çok nükteler, pek çok hüsünler tevellüd eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sırra binaendir ki her hüsün sahibinin ve her bir sahib-i kemalin emsaliyle içtima etmeye fıtrî bir meyli vardır ki içtimaları zamanında hüsünleri, kemalleri bir iken iki olur. Hattâ bir taş, taşlığıyla beraber kubbeli binalarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeye meyleder ki sukut tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesef insanlar, teavün sırrını idrak edememişler. Hiç olmazsa taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Belâgat ve hidayetten maksat, hakikati vâzıh bir şekilde gösterip fikirleri ve zihinleri ihtilaflardan kurtarmak iken müfessirlerin bu gibi âyetlerde yaptıkları ihtilafat, gösterdikleri ihtimaller, beyan ettikleri ayrı ayrı birbirine uymayan vecihler altında hak ve hakikat ne suretle görülebilir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Malûmdur ki Kur’an-ı Azîmüşşan yalnız bir asra değil, bütün asırlara nâzil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsus değil, bütün tabakat-ı beşere şümulü vardır. Hem bir sınıf insanlara ait değil, bütün beşerin sınıflarına râcidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh herkes, her tabaka, her zaman, fehmine, istidadına göre Kur’an’ın hakaikinden hisse alabilir ve hissedardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Halbuki nev-i beşer derece itibarıyla muhtelif ve zevk cihetiyle mütefavit ve keza meyil, istihsan, lezzet, tabiat itibarıyla birbirine uymuyor. Mesela, bir taifenin istihsan ettiği bir şey, öteki taifenin zevkine muhaliftir. Bir kavmin meylettiği bir şeyden, öteki kavim nefret ediyor. Bu sırra binaendir ki Kur’an-ı Kerîm günahların cezası veya hayırların mükâfatı hakkında zikrettiği âyetlerde tahsisat yapmamış, âmm bir şekilde bırakmıştır ki herkes zevkine göre fehmetsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan âyetlerini, cümlelerini öyle bir şekilde nazmetmiş ve vaz’etmiştir ki her cihetten ihtimal yolları bulunsun ki muhtelif fehimler ve istidatlar, zevklerine göre hisselerini alabilsinler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh ulûm-u Arabiyenin kaidelerine muvafık ve belâgatın prensiplerine uygun ve ilm-i usûle mutabık olmak şartıyla, müfessirlerin birbirine muhalif olan beyanatı ve ihtimalleri; zamanlara, tabakalara ve fehimlere göre murad ve caizdir diye hükmedilebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu nükteden anlaşıldı ki Kur’an’ın i’caz vecihlerinden biri odur ki nazmı, öyle bir üsluptadır ki bütün asırlara, tabakalara intibak edebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümlenin evvelki cümle ile nazmını icab ettiren münasebet vecihleri ise:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümle, mü’minleri medheder, evvelki cümle de Kur’an’ı medheder. Şu her iki medih arasında bir insibab (dökülmek) vardır ki o onu ister, o onu ister. Çünkü ikinci medih, birinci medhin neticesidir ve birinci medhe bir bürhan-ı innîdir ve hidayetin semeresi ve şahididir. Ve aynı zamanda hidayete bir yardımcı vazifesi görüyor. Çünkü mü’minleri medhetmekte imana gelmek için bir teşvik vardır. Teşvik ise bir nevi hidayettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلَّذٖينَ ile مُتَّقٖينَ arasındaki münasebete gelince:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bunların biri tahliye (تَخْلِيَه), diğeri tahliye (تَحْلِيَه)dir. Tahliye (تَخْلِيَه) tathir etmek ve temizlemektir. Tahliye (تَحْلِيَه) ise tezyin etmek ve süslendirmek manasınadır. Bunlar birbiriyle arkadaş olup burada olduğu gibi daima birbirini takip ediyorlar. Onun için kalp, takva ile seyyiattan temizlenir temizlenmez hemen onun ardında iman ile tezyin edilmiş ve süslendirilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerîm, tahliye-i seyyiatı üç mertebesiyle zikretmiştir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi, şirki terk.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi, maâsiyi terk.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü, mâsivaullahı terk etmektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tahliye (تَحْلِيَه) ise hasenat ile olur. Hasenat da ya kalp ile olur veya kalıp ve beden ile olur veyahut mal ile olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
A’mal-i kalbînin şemsi, imandır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
A’mal-i bedeniyenin fihristesi, namazdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
A’mal-i maliyenin kutbu, zekâttır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: اَلَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ hal iktizasına göre îcaz ise de aynı manayı ifade eden اَلْمُؤْمِنُونَ kelimesine nazaran itnabdır (uzundur). Evet اَلْ harfi اَلَّذٖينَ ile; مُؤْمِنُونَ kelimesi يُؤْمِنُونَ fiiliyle tebdil edilmiştir. Bu itnabın îcaza tercih sebebi nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: اَلَّذٖينَ esma-i mübhemeden olduğundan onu tayin ve temyiz eden yalnız sılasıdır. Demek bütün kıymet, sılasına aittir. Başka sıfatlarında hiç kıymet yoktur. Bu ise burada sılası olan imana büyük bir azamet vermekle insanları iman etmeye teşvik eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Amma مُؤْمِنُونَ kelimesine bedel, fiil sîgasıyla يُؤْمِنُونَ nin tercihi; iman fiilini hayal nazarına gösterip keyfiyetin tasvir edilmesine, dâhilî ve haricî delillerin tecellisiyle imanın istimrar ve devam ile teceddüd etmesine işarettir. Evet, delailin zuhuru nisbetinde iman ziyadeleşir, teceddüd eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِالْغَيْبِ yani nifaksız, ihlas-ı kalp ile iman ediyorlar. Veya iman edilen şeyler gayb olmakla beraber iman ediyorlar. Veyahut gaibe veya âlem-i gayba iman ediyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İman, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilen ve zaruriyatın gayrısını icmalen tasdik etmekten hasıl olan bir nurdur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Avam-ı nâstan hakaik-i diniyeyi tabir eden ancak yüzde birdir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Tabir etmemesi, bilmemesine delil olamaz. Evet çok defa lisan, insanın tasavvuratından incelerini tabirden âciz olduğu gibi kalbindeki ve vicdanındaki inceler de akla görünmez. Hattâ belâgat dâhîlerinden Sekkakî gibi bir zat; İmruu’l-Kays veya başka bir bedevînin ibraz ettiği belâgat incelerini kavramamıştır. Maahâzâ imanın var olup olmadığı sorgu ile anlaşılır. Mesela âmî bir adama, bu âlem bütün cihetleri ile, eczasıyla kudretinde, tasarrufunda bulunan Sâni’in, yarattığı bu âlemin bir cihetinde olup olmadığı gibi bir sorgu yapıldığı zaman “Hiçbir cihette değildir!” dese kâfidir. Çünkü nefiy cihetinin onun vicdanında sabit olduğuna delâlet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İman, Sa’d-ı Taftazanî’nin tefsirine göre: “Cenab-ı Hakk’ın istediği kulunun kalbine, cüz-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur.” denilmiştir. Öyle ise iman, Şems-i Ezelî’den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuâdır ki vicdanın içyüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve bu sayede bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur. Ve her şeyle kesb-i muarefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir. Ve öyle bir vüs’at ve genişlik verir ki insan o vüs’atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza iman, Şems-i Ezelî’den ihsan edilmiş bir nur olduğu gibi saadet-i ebediyeden de bir parıltıdır. Ve o parıltı ile vicdanında bulunan bütün emel ve istidatlarının tohumları, bir şecere-i tûba gibi neşv ü nemaya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَيُقٖيمُونَ الصَّلَاةَ :&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümlenin evvelki cümle ile bağlılığı ve münasebeti gün gibi aşikârdır. Lâkin bedenî ibadet ve taatlerden namazın tahsisi, namazın bütün hasenata fihrist ve örnek olduğuna işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet nasıl ki Fatiha Kur’an’a, insan kâinata fihristedir; namaz da hasenata fihristedir. Çünkü namaz; savm, hac, zekât ve sair hakikatleri hâvi olduğu gibi idrakli ve idraksiz mahlukatın ihtiyarî ve fıtrî ibadetlerinin numunelerine de şâmildir. Mesela secdede, rükûda, kıyamda olan melaikenin ibadetlerini hem taş, ağaç ve hayvanların o ibadetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibadettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: يُقٖيمُونَ nin fiil sîgasıyla zikrinde ne hikmet vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Ruha hayat veren namazın o geniş hareketini ve âlem-i İslâm’a yayılmış olan o intibah-ı ruhanîyi muhataba ihtar edip göstermektir. Ve o güzel vaziyeti ve o muntazam haleti, hayale götürüp tasvir etmekle sâmi’lerin namaza meylini ikaz edip artırmaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, dağınık bir vaziyette bulunan efradı büyük bir sevinçle içtimaya sevk ettiren malûm âletin sesi gibi âlem sahrasında dağılmış insanları, cemaate davet eden ezan-ı Muhammedî’nin (asm) o tatlı sesiyle, ibadete ve cemaate bir meyil, bir şevk husule gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: يُصَلُّونَ kelimesine bedel, itnablı يُقٖيمُونَ الصَّلَاةَ nin zikrinde ne hikmet vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Namazda lâzım olan ta’dil-i erkân, müdavemet, muhafaza gibi ikamenin manalarını müraat etmeye işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Namaz, kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet ve ulvi bir münasebet ve nezih bir hizmettir ki her ruhu celb ve cezbetmek namazın şe’nindendir. Namazın erkânı, Fütuhat-ı Mekkiye’nin şerh ettiği gibi öyle esrarı hâvidir ki her vicdanın muhabbetini celbetmek, namazın şe’nindendir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Namaz, Hâlık-ı Zülcelal tarafından her yirmi dört saat zarfında tayin edilen vakitlerde manevî huzuruna yapılan bir davettir. Bu davetin şe’nindendir ki her kalp kemal-i şevk ve iştiyakla icabet etsin. Ve mi’racvari olan o yüksek münâcata mazhar olsun.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Namaz, kalplerde azamet-i İlahiyeyi tesbit ve idame ve akılları ona tevcih ettirmekle adalet-i İlahiyenin kanununa itaat ve nizam-ı Rabbanîye imtisal ettirmek için yegâne İlahî bir vesiledir. Zaten insan medeni olduğu cihetle, şahsî ve içtimaî hayatını kurtarmak için o kanun-u İlahîye muhtaçtır. O vesileye müraat etmeyen veya tembellikle namazı terk eden veyahut kıymetini bilmeyen; ne kadar cahil, ne derece hâsir, ne kadar zararlı olduğunu bilâhare anlar, amma iş işten geçer.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ :&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu kelâmın mâkabliyle nazmını icab ettiren münasebet ise:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Namaz عِمَادُ الدّٖينِ yani dinin direği ve kıvamı olduğu gibi zekât da İslâm’ın kantarası yani köprüsüdür. Demek birisi dini, diğeri asayişi muhafaza eden İlahî iki esastırlar. Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zekât ile sadakanın lâyık oldukları mevkilerini bulmak için birkaç şart vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Sadakayı vermekte israf olmaması.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- Başkasından alıp başkasına vermek suretiyle halkın malından olmayıp kendi malından olması.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- Minnetle in’amın bozulmaması.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Fakir olmak korkusuyla sadakanın terk edilmemesi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığı bilinmesiyle ilim, fikir, kuvvet, amel gibi şeylerde de muhtaç olanlara sadakanın verilmesi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- Sadakayı alan adam, o sadakayı sefahette değil, hâcat-ı zaruriyesinde sarf etmesi lâzımdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Kerîm bu şartları, bu nükteleri insanlara sadaka olarak ihsan ve ihsas etmek için يُزَكُّونَ veya يَتَصَدَّقُونَ veyahut يُؤْتُونَ الزَّكَاةَ gibi îcazlı bir ifadeyi terk edip وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ gibi itnablı bir cümleyi ihtiyar etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
1- Teb’izi ifade eden مِنْ israfın reddine.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
2- مِمَّا nın takdimi, sadakanın kendi malından olduğuna.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
3- رَزَقْنَا minnetin olmamasına. Çünkü veren Allah’tır, kul ise bir vasıtadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
4- Rızkın نَا ya olan isnadı, fakirlikten korkulmamasına.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
5- Rızkın âmm ve mutlak olarak zikredilmesi, sadakanın ilim ve fikir gibi şeylere de şâmil olmasına.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
6- نَفَقَ maddesi; alanın, sefahete değil, hâcat-ı zaruriyesine sarf etmesine işaretlerdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bütün muavenet ve yardım nevilerini hâvi olan zekât hakkında sahih olarak Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmdan اَلزَّكَاةُ قَنْطَرَةُ الْاِسْلَامِ hadîs-i şerifi mervîdir. Yani Müslümanların birbirine yardımları ancak zekât köprüsü üzerinden geçmekle yapılır. Zira yardım vasıtası zekâttır. İnsanların heyet-i içtimaiyesinde intizam ve asayişi temin eden köprü zekâttır. Âlem-i beşerde hayat-ı içtimaiyenin hayatı, muavenetten doğar. İnsanların terakkiyatına engel olan isyanlardan, ihtilallerden, ihtilaflardan meydana gelen felaketlerin tiryakı, ilacı muavenettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, zekâtın vücubu ile ribanın hurmetinde büyük bir hikmet, yüksek bir maslahat, geniş bir rahmet vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, eğer tarihî bir nazarla sahife-i âleme bakacak olursan ve o sahifeyi lekelendiren beşerin mesavîsine, hatalarına dikkat edersen, heyet-i içtimaiyede görünen ihtilaller, fesatlar ve bütün ahlâk-ı rezilenin iki kelimeden doğduğunu görürsün.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birisi: “Ben tok olayım da başkası açlığından ölürse ölsün bana ne.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: “Sen zahmetler içinde boğul ki ben nimetler ve lezzetler içinde rahat edeyim.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Âlem-i insaniyeti zelzelelere maruz bırakmakla yıkılmaya yaklaştıran birinci kelimeyi sildiren ancak zekâttır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nev-i beşeri umumî felaketlere sürükleyen ve Bolşevikliğe sevk edip terakkiyatı, asayişi mahveden ikinci kelimeyi kökünden kesip atan, hurmet-i ribadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Arkadaş! Heyet-i içtimaiyenin hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Havas kısmı avamdan, zengin kısmı fukaradan hatt-ı muvasalayı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvasalayı temin eden, zekât ve muavenettir. Halbuki vücub-u zekât ile hurmet-i ribaya müraat etmediklerinden tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvasala kesilir, sıla-i rahim kalmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu yüzdendir ki aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram, itaat, muhabbet yerine ihtilal sadâları, hased bağırtıları, kin ve nefret vaveylâları yükselir. Kezalik yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif yerine zulüm ateşleri, tahakkümler, şimşek gibi tahkirler yağıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maalesef tabaka-i havastaki meziyetler, tevazu ve terahhuma sebep iken tekebbür ve gurura bâis oluyor. Tabaka-i fukaradaki acz ve fakirlik, ihsan ve merhameti mûcib iken esaret ve sefaleti intac ediyor. Eğer bu söylediklerime bir şahit istersen âlem-i medeniyete bak, istediğin kadar şahitler mevcuddur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Tabakalar arasında musalahanın temini ve münasebetin tesisi ancak ve ancak erkân-ı İslâmiyeden olan zekât ve zekâtın yavruları olan sadaka ve teberruatın heyet-i içtimaiyece yüksek bir düstur ittihaz edilmesiyle olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Fatiha Suresi (İşarat)|Fatiha Suresi]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 4-5. âyetler|Bakara Suresi 4-5. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Fatiha_Suresi_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1684</id>
		<title>Risale:Fatiha Suresi (İşarat-ül İ&#039;caz)</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Fatiha_Suresi_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1684"/>
		<updated>2016-10-26T19:01:48Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Kur&#039;an&#039;ın Tarifi|Kur&#039;an&#039;ın Tarifi]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 1-3. âyetler|Bakara Suresi 1-3. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلرَّحْمٰنُ ۞ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ ۞ خَلَقَ الْاِنْسَانَ ۞ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
فَنَحْمَدُهُ مُصَلّٖينَ عَلٰى نَبِيِّهٖ مُحَمَّدٍ الَّذٖى اَرْسَلَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ وَ جَعَلَ مُعْجِزَتَهُ الْكُبْرَى الْجَامِعَةَ بِرُمُوزِهَا وَ اِشَارَاتِهَا لِحَقَائِقِ الْكَائِنَاتِ بَاقِيَةً عَلٰى مَرِّ الدُّهُورِ اِلٰى يَوْمِ الدّٖينِ وَ عَلٰى اٰلِهٖ عَامَّةً وَ اَصْحَابِهٖ كَافَّةً&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela: Şu İşaratü’l-İ’caz adlı eserden maksadımız; Kur’an’ın nazmına, lafzına ve ibaresine ait i’caz işaretlerini ve remizlerini beyan etmektir. Çünkü i’cazın mühim bir vechi, nazmından tecelli eder. Ve en parlak i’caz, Kur’an’ın nazmındaki nakışlardan ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâniyen: Kur’an’daki anâsır-ı esasiye ve Kur’an’ın takip ettiği maksatlar: Tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet olmak üzere dörttür. Bu dört unsuru beyan edeceğiz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Kur’an’ın şu dört hedefe doğru yürüdüğü neden malûmdur?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet benî-Âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip vücud ve hayat sahrasında misafir olup istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken kâinatın nazar-ı dikkatini celbetti. “Şu garib ve acib mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?” diye ahvallerini anlamak üzere hilkat hükûmeti, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı. Ve aralarında şöyle bir muhavere başladı:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hikmet:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
— Nereden geliyorsunuz, nereye gidiyorsunuz, bu dünyada işiniz nedir, reisiniz kimdir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu suale benî-Âdem namına, emsali olan büyük peygamberler gibi Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm, nev-i beşere vekaleten karşısına çıkarak şöyle cevapta bulundu:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
— Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî’nin kudretiyle yokluk karanlıklarından ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz, insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle, re’sü’l-malımız olan istidatlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî’den risalet vazifesiyle gelip riyaset eden benim. İşte o Sultan-ı Ezelî’nin risalet beratı olarak bana verdiği Kur’an-ı Azîmüşşan elimdedir. Şüphen varsa al, oku!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmın verdiği şu cevaplar, Kur’an’dan muktebes ve Kur’an lisanıyla söylenildiğinden Kur’an’ın anâsır-ı esasiyesinin şu dört maksatta temerküz ettiği anlaşılıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Şu makasıd-ı erbaa, Kur’an’ın hangi âyetlerinde bulunuyor?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: O anâsır-ı erbaa, Kur’an’ın heyet-i mecmuasında bulunduğu gibi Kur’an’ın surelerinde, âyetlerinde, kelâmlarında, hattâ kelimelerinde bile sarahaten veya işareten veya remzen bulunmaktadır. Çünkü Kur’an’ın küllü, cüzlerinde göründüğü gibi cüzleri de Kur’an’ın küllüne âyinedir. Bunun içindir ki Kur’an “müşahhas olduğu halde, efrad sahibi olan küllî” gibi tarif edilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: بِسْمِ اللّٰهِ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ gibi âyetlerde makasıd-ı erbaaya işaretler var mıdır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet قُلْ kelimesi, Kur’an’ın çok yerlerinde mezkûr veya mukadderdir. Bu mezkûr ve mukadder olan قُلْ kelimelerine esas olmak üzere بِسْمِ اللّٰهِ dan evvel قُلْ kelimesi mukadderdir. Yani “Yâ Muhammed! Bu cümleyi insanlara söyle ve talim et.” Demek, Besmele’de İlahî ve zımnî bir emir var. Binaenaleyh şu mukadder olan قُلْ emri, risalet ve nübüvvete işarettir. Çünkü resul olmasaydı, tebliğ ve talime memur olmazdı. Kezalik hasrı ifade eden “câr ve mecrurun takdimi”, tevhide îmadır. Ve keza اَلرَّحْمٰنِ nizam ve adalete, اَلرَّحٖيمِ de haşre delâlet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ daki ل ihtisası ifade ettiğinden tevhide işarettir. رَبِّ الْعَالَمٖينَ adaletle nübüvvete remizdir. Çünkü terbiye, resuller vasıtasıyla olur. مَالِكِ يَوْمِ الدّٖينِ zaten sarahaten haşir ve kıyamete delâlet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ sadefi de o makasıd-ı erbaa cevherlerini tazammun etmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسْمِ اللّٰهِ : Bu kelâm, güneş gibidir. Yani güneş, başkalarını gösterdiği gibi kendini de gösterir, başka bir güneşe ihtiyaç bırakmaz. بِسْمِ اللّٰهِ başkalarına yaptığı vazifeyi, kendisine de yapıyor, ikinci bir بِسْمِ اللّٰهِ daha lâzım değildir. Evet بِسْمِ اللّٰهِ öyle müstakil bir nurdur ki bu nur hiçbir şeye bağlı değildir. Hattâ bu nurun “câr ve mecrur”u bile hiçbir şeye muhtaç değildir. Ancak ب harfinden müstefad olan اَسْتَعٖينُ veya örfen malûm olan اَتَيَمَنُّ veyahut mukadder olan قُلْ ün istilzam ettiği اِقْرَاْ fiillerinden birine mütealliktir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: بِسْمِ اللّٰهِ daki “câr ve mecrur”a müteallik olarak mezkûr olan fiiller, Besmele’den sonra takdir edilir ki hasrı ifade etmekle ihlas ve tevhidi tazammun etsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِسْمٌ : Cenab-ı Hakk’ın zatî isimleri olduğu gibi fiilî isimleri de vardır. Bu fiilî isimlerin, Gaffar ve Rezzak, Muhyî ve Mümît gibi pek çok nevleri vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Bu fiilî isimlerinin kesretle tenevvüü neden meydana geliyor?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Kudret-i ezeliyenin kâinattaki mevcudatın nevlerine, fertlerine olan nisbet ve taallukundan husule gelir. Bu itibarla بِسْمِ اللّٰهِ kudret-i ezeliyenin taalluk ve tesirini celbeder. Ve o taalluk, abdin kesbine ve işine yardım edici bir ruh gibi olur. Öyle ise hiç kimse hiçbir işini Besmelesiz bırakmasın!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَللّٰهِ lafza-i Celal’i, bütün sıfât-ı kemaliyeyi tazammun eden bir sadeftir. Çünkü lafza-i Celal, Zat-ı Akdes’e delâlet eder; Zat-ı Akdes de bütün sıfât-ı kemaliyeyi istilzam eder; öyle ise o lafza-i mukaddese delâlet-i iltizamiye ile bütün sıfât-ı kemaliyeye delâlet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Başka ism-i haslarda bu delâlet yoktur. Çünkü başka zatlarda sıfât-ı kemaliyeyi istilzam etmek yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ : Bu iki sıfatın lafza-i Celal’den sonra zikirlerini icab eden münasebetlerden birisi şudur ki: Lafza-i Celal’den celal silsilesi tecelli ettiği gibi bu iki sıfattan dahi cemal silsilesi tecelli ediyor. Evet, her bir âlemde emir ve nehiy, sevap ve azap, tergib ve terhib, tesbih ve tahmid, havf ve reca gibi pek çok füruat, celal ve cemalin tecellisiyle teselsül edegelmektedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Cenab-ı Hakk’ın ismi, Zat-ı Akdes’ine ayn olduğu cihetle lafza-i Celal, sıfât-ı ayniyeye işarettir. الرَّحٖيمِ de, fiilî olan sıfât-ı gayriyeye îmadır. اَلرَّحْمٰنِ dahi ne ayn ne gayr olan sıfât-ı seb’aya remizdir. Zira Rahman, Rezzak manasınadır. Rızık, bekaya sebeptir. Beka, tekerrür-ü vücuddan ibarettir. Vücud ise birincisi mümeyyize, ikincisi muhassısa, üçüncüsü müessire olmak üzere “ilim, irade, kudret” sıfatlarını istilzam eder. Beka dahi semere-i rızık mahsulü olduğu için “basar, sem’, kelâm” sıfatlarını iktiza eder ki merzuk; istediği zaman ihtiyacını görsün, istediği zaman işitsin, aralarında vasıta bulunduğu takdirde o vasıta ile konuşsun. Bu altı sıfat, şüphesiz birinci sıfat olan “hayat”ı istilzam ederler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Rahman, büyük nimetlere; Rahîm, küçük nimetlere delâlet ettikleri cihetle Rahîm’in Rahman’dan sonra zikri, yukarıdan aşağıya inmek manasına olan “sanatü’t-tedelli” kaidesine dâhildir. Bu ise belâgatça makbul değildir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Evet kaşlar göze, gem ata mütemmim oldukları ve onların noksanlarını ikmal ettikleri gibi; küçük nimetler de büyük nimetlere mütemmimdirler. Bu itibarla mütemmim olan haddizatında küçük de olsa faydayı ikmal ettiğinden, büyükten daha büyük olması icab eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza büyükten beklenilen menfaat, küçüğe mütevakkıf ise o küçük, büyük sırasına geçer; o büyük dahi küçük hükmünde kalır. Kilit ile anahtar, lisan ile ruh gibi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza bu makam, nimetlerin ta’dadı veya nimetler ile imtinan makamı değildir. Ancak insanları, gizli ve küçük nimetlere tenbih ve ikaz etmek makamıdır. Evvelki makamlardaki “tedelli” şu tenbih makamında “terakki” sayılır. Çünkü gizli ve küçük nimetleri insanlara göstermek ve insanları onların vücuduna ikaz etmek, daha lâyık ve daha lâzımdır. Bu itibarla şu meselemizde tedelli değil, terakki vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Mebde ve me’haz itibarıyla “rikkatü’l-kalp” manasını ifade eden bu iki sıfatın Cenab-ı Hak hakkında kullanılması caiz değildir. Eğer mana-yı hakikilerinin lâzımı ve neticesi olan in’am ve ihsan kasdedilirse mecazda ne hikmet vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Bu iki sıfat –“yed” gibi– mana-yı hakikileriyle, Cenab-ı Hak hakkında kullanılması muhal olan müteşabihattandır. Müteşabihatta, mana-yı mecazînin mana-yı hakikinin lafzıyla, üslubuyla gösterilmesindeki hikmet, insanların me’luf ve malûmları olmayan manaları ve hakikatleri zihinlerine yakınlaştırıp kabul ettirmekten ibarettir. Mesela “yed”in mana-yı mecazîsi insanlara me’nus olmadığından, mana-yı hakikinin şekliyle, lafzıyla gösterilmesi zarureti vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْحَمْدُ : Evvela: Bu kelimeyi mâkabline bağlattıran cihet-i münasebet “Rahman” “Rahîm”in delâlet ettikleri nimetlerin hamd ve şükür ile karşılanması lüzumundan ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâniyen: Şu اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümlesi, her biri niam-ı esasiyeden birine işaret olmak üzere, Kur’an’ın dört suresinde tekerrür etmiştir. O nimetler de “neş’e-i ûlâ ile neş’e-i ûlâda beka, neş’e-i uhra ile neş’e-i uhrada beka” nimetlerinden ibarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâlisen: Bu cümlenin Kur’an’ın başlangıcı olan Fatiha Suresi’ne “fatiha” yani başlangıç yapılması neye binaendir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Kâinatın ve dolayısıyla insanların hilkatindeki hikmet ve gaye وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ ferman-ı celilince ibadettir. Hamd ise ibadetin icmalî bir sureti ve küçük bir nüshasıdır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ın bu makamda zikri, hilkatin gayesini tasavvur etmeye işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Râbian: Hamdin en meşhur manası, sıfât-ı kemaliyeyi izhar etmektir. Şöyle ki: Cenab-ı Hak, insanı kâinata câmi’ bir nüsha ve on sekiz bin âlemi hâvi şu büyük âlemin kitabına bir fihrist olarak yaratmıştır. Ve esma-i hüsnadan her birisinin tecelligâhı olan her bir âlemden bir örnek bir numune, insanın cevherinde vedia bırakmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer insan maddî ve manevî her bir uzvunu Allah’ın emrettiği yere sarf etmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfîyi îfa ve şeriata imtisal ederse insanın cevherinde vedia bırakılan o örneklerin her birisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan, o pencereden o âleme bakar. Ve o âleme tecelli eden sıfatla, o âlemden tezahür eden isme bir mir’at ve bir âyine olur. O vakit insan ruhuyla, cismiyle âlem-i şehadet ve âlem-i gayba bir hülâsa olur. Ve her iki âleme tecelli eden, insana da tecelli eder. İşte bu cihetle insan, sıfât-ı kemaliye-i İlahiyeye hem mazhar olur hem müzhir olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nitekim Muhyiddin-i Arabî كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُونٖى hadîs-i şerifinin beyanında “Mahlukatı yarattım ki bana bir âyine olsun ve o âyinede cemalimi göreyim.” demiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
لِلّٰهِ : ل burada ihtisas içindir. Hamdin Zat-ı Akdes’e has ve münhasır olduğunu ifade eder. Bu ل ın müteallakı olan ihtisas hazfolduktan sonra ona intikal etmiştir ki ihlas ve tevhidi ifade etsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Müşahhas olan bir şeyin umumî bir mefhum ile mülahaza edildiğine binaen; Zat-ı Akdes de müşahhas olduğu halde, Vâcibü’l-vücud mefhumuyla tasavvur edilebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
رَبِّ : Yani her bir cüzü bir âlem mesabesinde bulunan şu âlemi, bütün eczasıyla terbiye ve yıldızlar hükmünde olan o cüzlerin zerratını kemal-i intizamla tahrik eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Cenab-ı Hak, her şey için bir nokta-i kemal tayin etmiştir. Ve o noktayı elde etmek için o şeye bir meyil vermiştir. Her şey o nokta-i kemale doğru hareket etmek üzere, sanki manevî bir emir almış gibi muntazaman o noktaya müteveccihen hareket etmektedir. Esna-yı harekette onlara yardım eden ve manilerini def’eden, şüphesiz Cenab-ı Hakk’ın terbiyesidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, kâinata dikkatle bakıldığı zaman, insanların taife ve kabileleri gibi kâinatın zerratı münferiden ve müctemian Hâlıklarının kanununa imtisalen, muayyen olan vazifelerine koşmakta oldukları hissedilir. Yalnız bedbaht insanlar müstesna!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
الْعَالَمٖينَ : Bu kelimenin sonundaki ينَ yalnız i’rab alâmetidir, عِشْرٖينَ ، ثَلَاثٖينَ gibi. Veya cem’ alâmetidir. Çünkü âlemin ihtiva ettiği cüzlerin her birisi bir âlemdir. Veyahut yalnız manzume-i şemsiyeye münhasır değildir. Cenab-ı Hakk’ın şu gayr-ı mütenahî fezada çok âlemleri vardır. Evet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ كَمْ مِنْ فَلَكٍ § تَجْرِى النُّجُومُ بِهٖ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
رَاَيْتُهُمْ لٖى سَاجِدٖين de olduğu gibi burada da ukalâya mahsus cem’ sîgasıyla gayr-ı ukalâ cem’lendirilmiştir. Bu ise kavaide muhaliftir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, âlemin ihtiva ettiği uzuvların birer âkıl, birer mütekellim suretinde tasavvur edilmesi, belâgatın en makbul bir prensibidir. Zira kâinatın “âlem” ile tesmiyesi, kâinatın Sâni’ine olan delâleti, şehadeti, işareti içindir. Binaenaleyh kâinatın uzuvları da Sâni’e olan delâletleri, şehadetleri için birer âlem olmaları icab eder. Öyle ise Sâni’in o uzuvları terbiyesinden ve o uzuvların da Sâni’i i’lam etmelerinden anlaşılır ki o uzuvlar birer hay, birer âkıl, birer mütekellim suretinde tasavvur edilmiştir. Binaenaleyh bu cem’de, kavaide muhalefet yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ : Mâkabliyle bu iki sıfatın nazmını icab eden şöyle bir münasebet vardır ki biri menfaatleri celb, diğeri mazarratları def’etmek üzere terbiyenin iki esası vardır. “Rezzak” manasına olan اَلرَّحْمٰنِ birinci esasa, “Gaffar” manasını ifade eden الرَّحٖيمِ de ikinci esasa işaretleri için birbiriyle bağlanmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مَالِكِ يَوْمِ الدّٖينِ : Mâkabliyle şu sıfatın nazmını iktiza eden sebep şudur ki şu sıfat, “rahmet”i ifade eden mâkabline neticedir. Zira kıyametle, saadet-i ebediyenin geleceğine en büyük delil, rahmettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, rahmetin rahmet olması ve nimetin nimet olması ancak ve ancak haşir ve saadet-i ebediyeye bağlıdır. Evet, saadet-i ebediye olmasa en büyük nimetlerden sayılan aklın, insanın kafasında yılan vazifesini görmekten başka bir işi kalmaz. Kezalik en latîf nimetlerden sayılan şefkat ve muhabbet, ebedî bir ayrılık düşüncesiyle, en büyük elemler sırasına geçerler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Cenab-ı Hakk’ın her şeye mâlik olduğu bir hakikat iken, burada haşir ve ceza gününün tahsisi neye binaendir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Şu âlemin insanlarca hakir ve hasis sayılan bazı şeylerine kudret-i ezeliyenin bizzat mübaşereti, azamet-i İlahiyeye münasip görülmediğinden, vaz’edilen esbab-ı zahiriyenin o gün ref’iyle her şeyin şeffaf, parlak içyüzüyle tecelli edip Sâni’ini, Hâlık’ını vasıtasız göreceğine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
يَوْمِ tabiri ise haşrin vukuunu gösteren emarelerden birine işarettir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Saniye, dakika, saat ve günleri gösteren haftalık bir saatin millerinden birisi devrini tamam ettiği zaman, behemehal ötekiler de devirlerini ikmal edeceklerine kanaat hasıl olur. Kezalik yevm, sene, ömr-ü beşer ve ömr-ü dünya içinde tayin edilen manevî millerden birisi devrini tamam ettiğinde, ötekilerin de –velev uzun bir zamandan sonra olsun– devirlerini ikmal edeceklerine hükmedilir. Ve keza bir gün veya bir sene zarfında vukua gelen küçük küçük kıyametleri, haşirleri gören bir adam, saadet-i ebediyenin –haşrin tulû-u fecriyle, şahsı bir nevi hükmünde olan– insanlara ihsan edileceğine şüphe edemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
دٖينْ kelimesinden maksat ya cezadır çünkü o gün hayır ve şerlere ceza verilecek bir gündür veya hakaik-i diniyedir. Çünkü hakaik-i diniye o gün tam manasıyla meydana çıkar. Ve daire-i itikadın, daire-i esbaba galebe edeceği bir gündür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Cenab-ı Hak, müsebbebatı esbaba bağlamakla, intizamı temin eden bir nizamı kâinatta vaz’etmiş. Ve her şeyi, o nizama müraat etmeye ve o nizamla kalmaya tevcih etmiştir. Ve bilhassa insanı da o daire-i esbaba müraat ve merbutiyet etmeye mükellef kılmıştır. Her ne kadar dünyada daire-i esbab daire-i itikada galip ise de âhirette hakaik-i itikadiye tamamen tecelli etmekle, daire-i esbaba galebe edecektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Buna binaen, bu dairelerin her birisi için ayrı ayrı makamlar, ayrı ayrı hükümler vardır. Ve her makamın iktiza ettiği hükme göre hareket lâzımdır. Aksi takdirde daire-i esbabda iken tabiatıyla, vehmiyle, hayaliyle daire-i itikada bakan; Mutezile olur ki tesiri esbaba verir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza daire-i itikadda iken ruhuyla, imanıyla daire-i esbaba bakan da esbaba kıymet vermeyerek, Cebriye mezhebi gibi tembelcesine bir tevekkül ile nizam-ı âleme muhalefet eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِيَّاكَ نَعْبُدُ : ك zamirinde iki nükte vardır:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Mâkablinde zikredilen sıfât-ı kemaliyenin كَ zamirinde müstetir ve mutazammın olduğuna işarettir. Çünkü o sıfatların birer birer ta’dadından hasıl olan büyük bir şevk ile gaybetten hitaba, yani ism-i zahirden şu كَ zamirine iltifat ve intikal olmuştur. Demek كَ zamirinin mercii, geçen sıfât-ı kemaliye ile mevsuf olan zattır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Elfaz okunurken manalarını düşünmek, belâgat mezhebinde vâcib olduğuna işarettir. Çünkü manalar düşünülürse nâzil olduğu gibi okunur ve o okuyuş; tabiatıyla, zevkiyle hitaba incirar eder. Hattâ اِيَّاكَ نَعْبُدُ yu okuyan adam, sanki اُعْبُدْ رَبَّكَ كَاَنَّكَ تَرَاهُ cümlesindeki emre imtisalen okuyor gibi olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cem’ sîgasıyla zikredilen نَعْبُدُ deki zamir, üç taifeye işarettir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: İnsanın vücudundaki bütün aza ve zerrata râcidir ki bu itibarla şükr-ü örfîyi eda etmiş olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Bütün ehl-i tevhidin cemaatlerine aittir. Bu cihetle şeriata itaat etmiş olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Kâinatın ihtiva ettiği mevcudata işarettir. Bu itibarla, şeriat-ı fıtriye-i kübraya tabi olarak hayret ve muhabbetle kudret ve azametin arşı altında sâcid ve âbid olmuş olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu cümlenin mâkabliyle vech-i nazmı, نَعْبُدُ nün اَلْحَمْدُ ye tefsir ve beyan olmakla مَالِكِ يَوْمِ الدّٖينِ e de bir netice ve bir lâzım olmasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: اِيَّاكَ nin takdimi, ihlası vikaye etmek içindir ve zamir-i hitap da ibadetin sebep ve illetine işarettir. Çünkü hitaba incirar eden geçen sıfâtla muttasıf olan zat, elbette ibadete müstahaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ : نَسْتَعٖينُ de müstetir zamir, نَعْبُدُ nun fâili gibi o üç cemaatten her birine râcidir. Yani bizim vücudumuzun zerratı veya ehl-i tevhid cemaati veyahut kâinat mevcudatı, bütün hâcat ve maksatlarımıza, bilhassa en ehemm olan ibadetimize, senden iane ve tevfik istiyoruz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِيَّاكَ kelimesinin tekrarlanmasındaki hikmetin birincisi, hitap ve huzurdaki lezzetin artırılmasına; ikincisi, ayân makamının bürhan makamından daha yüksek olduğuna; üçüncüsü, huzurda sıdk olup kizbin ihtimali olmadığına; dördüncüsü, ibadetle istianenin ayrı ve müstakil maksatlar olduklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu iki fiili birbiriyle bağlayan münasebet, ücretle hizmet arasındaki münasebettir. Zira ibadet, abdin Allah’a karşı bir hizmetidir. İane de o hizmete karşı bir ücret gibidir. Veya mukaddime ile maksud arasındaki alâkadır. Çünkü iane ve tevfik, ibadete mukaddimedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِيَّاكَ kelimesinin takdiminden doğan hasr, abdin Cenab-ı Hakk’a karşı yaptığı ibadet ve hizmetle, vesait ve esbaba olan tezellülden kurtuluşuna işarettir. Lâkin esbabı tamamen ihmal ve terk etmek iyi değildir. Çünkü o zaman, Cenab-ı Hakk’ın hikmet ve meşietiyle kâinatta vaz’edilen nizama karşı bir temerrüd çıkar. Evet, daire-i esbabda iken tevekkül etmek, bir nevi tembellik ve atalettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِهْدِنَا : Hidayeti talep etmekle ianeyi istemek arasında ne münasebet vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet biri sual, diğeri cevap olduklarından birbiriyle bağlanılmıştır. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
نَسْتَعٖينُ ile iane talep edilirken makam iktizasıyla “Ne istiyorsun?” diye vârid olan mukadder sual اِهْدِنَا ile cevaplandırılmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِهْدِنَا ile istenilen şeylerin ayrı ayrı ve müteaddid olması اِهْدِنَا manasının da ayrı ayrı ve müteaddid olmasını icab eder. Sanki اِهْدِنَا dört masdardan müştaktır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, bir mü’min hidayeti isterse اِهْدِنَا sebat ve devam manasını ifade eder. Zengin olan isterse ziyade manasını; fakir olan isterse i’ta manasını; zayıf olan isterse iane ve tevfik manasını ifade eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza “Her şeyi halk ve hidayet etmiştir.” manasında bulunan وَخَلَقَ كُلَّ شَىْءٍ وَهَدٰى âyet-i celilesi hükmünce, zahirî ve bâtınî duygular, âfakî ve haricî deliller, enfüsî ve dâhilî bürhanlar, peygamberlerin irsaliyle, kitapların inzali gibi vasıtalar itibarıyla da hidayetin manası taaddüd eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: En büyük hidayet, hicabın kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَللّٰهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اِتِّبَاعَهُ ، وَاَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اِجْتِنَابَهُ . اٰمٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖيمَ : Sırat-ı müstakim; şecaat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülâsasından hasıl olan adl ve adalete işarettir. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tagayyür, inkılab ve felaketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu kuvvetlerin birincisi: Menfaatleri celb ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Zararlı şeyleri def’ için kuvve-i sebuiye-i gazabiye.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Nef’ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Lâkin insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmiş ise de fıtraten tayin edilmemiş olduğundan bu kuvvetlerin her birisi “tefrit, vasat, ifrat” namıyla üç mertebeye ayrılırlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela, kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki namusları ve ırzları pâyimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki helâline şehveti var, harama yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuddur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza kuvve-i gazabiyenin tefrit mertebesi cebanettir ki korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi tehevvürdür ki ne maddî ve ne manevî hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istibdatlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattir ki hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Bu kuvve-i gazabiyenin füruatında da şu üç mertebenin yeri vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabavettir ki hiçbir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi cerbezedir ki hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya mâlik olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki hakkı hak bilir imtisal eder, bâtılı bâtıl bilir içtinab eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثٖيرًا&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Bu kuvvetin şu üç mertebeye inkısamı gibi füruatı da o üç mertebeyi hâvidir. Mesela, halk-ı ef’al meselesinde Cebir mezhebi ifrattır ki bütün bütün insanı mahrum eder. İtizal mezhebi de tefrittir ki tesiri insana verir. Ehl-i sünnet mezhebi vasattır. Çünkü bu mezhep beyne-beynedir ki o fiillerin bidayetini irade-i cüz’iyeye, nihayetini irade-i külliyeye veriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve keza itikadda da tatil ifrattır, teşbih tefrittir, tevhid vasattır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: Şu dokuz mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ve adalettir. Sırat-ı müstakimden murad şu üç mertebedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ : Kur’an’ın inci gibi lafızlarının dizilmesi, bir hayta bir çeşide bir nakşa münhasır değildir. Belki zuhurca, hafâca, yakınlıkça, uzaklıkça mütefavit çok tenasüplerden hasıl olan pek çok nakışlar üzerine dizilmişlerdir, nazmedilmişlerdir. Zaten i’cazın esası, ihtisardan sonra ancak böyle nakışlardadır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet صِرَاطَ الَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ile mâkablindeki her bir kelime arasında bir münasebet vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mesela اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ile münasebeti vardır. Çünkü nimet, hamde delil ve karinedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
رَبِّ الْعَالَمٖينَ ile münasebettardır. Çünkü terbiyenin kemali, nimetlerin tevali ve teakubu ile olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ ile alâkadardır. Çünkü اَلَّذٖينَ den irade edilen “enbiya, şüheda, suleha, ulema” rahmettirler.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
مَالِكِ يَوْمِ الدّٖينِ ile alâkası vardır. Çünkü nimet-i kâmile ancak dindir. نَعْبُدُ ile alâkası var. Çünkü ibadette imamlar, bunlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
نَسْتَعٖينُ ile var. Çünkü tevfike ve ianeye mazhar bunlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اِهْدِنَا ile var. Çünkü hidayette mukteda-bih onlardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
صِرَاطَ الْمُسْتَقٖيمَ ile vardır. Çünkü doğru yol ancak onların mesleğidir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
طَرٖيقْ veya سَبٖيلْ kelimelerine صِرَاطْ kelimesinin tercihi, mesleklerinin etrafı mahdud ve işlek bir cadde olduğuna ve o caddeye girenlerin bir daha çıkmamalarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ma’hud ve malûm olan şeylerde kullanılması usûl ittihaz edilen esma-i mevsuleden اَلَّذٖينَ tabiri, onların zulümat-ı beşeriye içinde elmas gibi parladıklarına işarettir ki onları taharri ve talep etmeye ve aramaya lüzum yoktur. Onlar, herkesin gözü önünde hazır olduklarını temin eden bir ulüvv-ü şana mâliktirler. Cem’ sîgasıyla اَلَّذٖينَ nin zikri, onlara iktida ve tabi olmak imkânının mevcudiyetine ve onların mesleklerinde butlan olmadığına işarettir. Çünkü ferdî olmayan bir meslekte tevatür vardır, tevatürde butlan yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Mazi sîgasıyla اَنْعَمْتَ nin zikri, tekrar nimeti talep etmeye bir vesile olduğuna ve Allah’a râci olan zamiri de bir yardımcı ve bir şefaatçi vazifesini gördüğüne işarettir. Yani “Ey Rabb’im! Mademki in’am senin fiilindir ve evvelce de in’amı yapmışsın; istihkakım olmadığı halde in’amı tekrarlamak, senin şe’nindendir.”&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
عَلَيْهِمْ deki عَلٰى enbiyaya yükletilen risalet ve teklif yükünün pek ağır olduğuna ve sahraları faydalandırmak için yağmur, kar ve fırtınaların şedaidine maruz kalan yüksek dağlar gibi peygamberlerin de ümmetlerini feyizlendirmek için risalet zahmetlerine maruz kaldıklarına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İhtar: Başka bir surede zikredilenفَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖينَ وَالصِّدّٖيقٖينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِحٖينَ olan âyet-i kerîme, buradaki اَلَّذٖينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ âyet-i celilesini beyan eder. Zaten Kur’an’ın bir kısmı, bir kısmını tefsir eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Peygamberlerin meslekleri birbirine uymadığı gibi ibadetleri de birbirine muhaliftir. Bunun esbabı nedir?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: İtikad ve amelde, usûl ve ahkâm-ı esasiyede peygamberlerin hepsi daimdirler, sabittirler, müttehiddirler. İhtilaf ve tefavütleri ancak füruattadır. Zaten zamanların tebeddülüyle, füruatın da tebeddül ve tagayyürü tabiî bir şeydir. Evet, mevasim-i erbaada tedavi ve telebbüs gibi çok şeyler tebeddüle uğrar. Mesela, kışın giyilen kalın elbise yazın tebeddüle uğrar veya kışın güzel tesiri olan bir ilacın yazın fena tesiri olur, kullanılmaz. Kezalik kalp ve ruhların gıdası olan ahkâm-ı diniyenin füruatı da ömr-ü beşerin devreleri itibarıyla tebeddüle uğrar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ : Havf ve firar makamı olan şu sıfatın mâkablindeki makamlarla münasebatı ise bu makamın hayret ve dehşet nazarıyla celal ve cemal ile muttasıf olan makam-ı rububiyete baktırması ve iltica ve dehalet nazarıyla نَعْبُدُ deki makam-ı ubudiyete baktırması ve acz nazarıyla نَسْتَعٖينُ deki tevekkül makamına baktırması ve teselli nazarıyla refik-i daimî olan makam-ı recaya baktırmasıdır. Çünkü korkunç bir şeyi gören adam, korku ve hayret içinde kalır; sonra firar etmeye meyleder. Âciz olduğu takdirde tevekkül eder, sonra teselli yollarını arar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Cenab-ı Hak, Ganiyy-i Mutlak’tır; âlemde bu kadar dalaletleri ve pek çirkin fena şeyleri yapan nev-i beşerin yaratılışında ne hikmet vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Kâinatta maksud-u bizzat ve küllî ve şümullü olarak yaratılan ancak kemaller, hayırlar, hüsünlerdir. Şerler, kubuhlar, noksanlar ise hüsünlerin, hayırların, kemallerin arasında görülmeyecek kadar dağınık ve cüz’iyet kabîlinden tebeî olarak yaratılmışlardır ki hayırların, hüsünlerin, kemallerin mertebelerini, nevlerini, kısımlarını göstermeye vesile olsunlar ve hakaik-i nisbiyenin vücuduna veya zuhuruna bir mukaddime ve bir vâhid-i kıyasî olsunlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: Hakaik-i nisbiyenin ne kıymeti var ki onun için şerler istihsan edilecek?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: Hakaik-i nisbiye denilen şeyler, kâinatın eczası arasında bulunan rabıtalardır. Ve kâinattaki nizam ancak hakaik-i nisbiyeden doğmuştur. Ve hakaik-i nisbiyeden kâinatın envaına bir vücud-u vâhid in’ikas etmiştir. Hakaik-i nisbiye, büyük bir ölçüde hakaik-i hakikiyeden çoktur. Hattâ bir zatın hakaik-i hakikiyesi yedi ise hakaik-i nisbiyesi yedi yüzdür. Binaenaleyh kubuh ve şerde şer varsa da kalildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Malûmdur ki şerr-i kalil için hayr-ı kesîr terk edilmez. Terk edilirse şerr-i kesîr olur. Zekât ve cihadda olduğu gibi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet اِنَّمَا تُعْرَفُ الْاَشْيَاءُ بِاَضْدَادِهَا meşhur kaziyeden maksat, bir şeyin zıddı, o şeyin hakaik-i nisbiyesinin vücud veya zuhuruna sebeptir. Mesela, kubuh olmasaydı ve hüsünlerin arasına girmeseydi, hüsnün gayr-ı mütenahî olan mertebeleri tezahür etmezdi.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sual: اَنْعَمْتَ fiil, مَغْضُوبِ ism-i mef’ul, ضَٓالّٖينَ ism-i fâil olarak zikirlerinde ve keza üçüncü fırkanın sıfatını ve ikinci fırkanın sıfatına terettüp eden âkıbetini ve birinci fırkanın unvan-ı sıfatını aynen zikretmekte ne gibi bir hikmet vardır?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Cevap: “Nimet” unvanı, nefsin daima meylettiği bir lezzet olduğundan ihtiyar edilmiştir. Fiil-i mazi olarak zikrindeki sebep, evvelce beyan edilmiştir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci fırka ise kuvve-i gazabiyenin galebe ve tecavüzüyle tecavüz ederek ahkâmın terkiyle zulüm ve fıska düşmüşlerdir. Yahudilerin temerrüdü gibi. Zulüm ve fıskta hasis ve hayırsız bir lezzet görüldüğünden, onlardan nefis teneffür etmez. Kur’an-ı Kerîm o zulmün âkıbeti olan gazab-ı İlahîyi zikretmiştir ki nefisleri o zulüm ve fısktan tenfir ettirsin. İstimrar ve devam şe’ninde olan isimlerden ism-i mef’ul olarak zikredilmesi ise şer ve isyanların devam edip tövbe ve af ile inkıta etmedikleri takdirde kat’îleşeceğine ve silinmez bir damga şekline geçeceğine işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü fırka ise vehim ve heva-yı nefsin akıl ve vicdanlarına galebesiyle, bâtıl bir itikada tabi olarak nifaka düşen bir kısım Nasâra’dır. Dalalet, nefisleri tenfir ve ruhları inciten bir elem olduğundan Kur’an-ı Kerîm, o fırkayı aynı o sıfatla zikretmiştir. Ve ism-i fâil olarak zikrindeki sebep ise dalaletin dalalet olması, devam etmesine mütevakkıf olup inkıtaa uğradığı zaman affa dâhil olacağına işarettir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi bütün elemler de dalalettedir. Bunun izahı ise: Bir şahıs, kudret-i ezeliye tarafından, adem zulümatından şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birdenbire düşmanlar gibi hastalıklar, elemler, belalar hücum etmeye başlarlar. Bir meded, bir yardım için müsterhimane tabiata ve anâsıra baktığı vakit, kasavet-i kalple, merhametsizlikle karşılaşır. Ecram-ı semaviyeden istimdad etmek üzere başını havaya kaldırır. O ecram, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli halleriyle gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeye başlar. Bakar ki hayatî hâcetleri bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün tevahhuş ederek hemen kulaklarını tıkar, vicdanına iltica eder; bakar ki vicdanı, binler âmâl (emeller) ve emanî ile dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hale gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Acaba hiçbir cihetten hiçbir teselli çaresini bulamayan o zavallı şahıs, mebde ile meâdi, Sâni’ ile haşri itikad etmezse onun o vaziyetinden cehennem daha serin olmaz mı?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, o bîçare havf ve heybetten, acz ve ra’şetten, vahşet ve gönül darlığından, yetimlikle meyusiyetten mürekkeb bir vaziyet içinde olup kudretine bakar, kudreti âciz ve nâkıs. Hâcetlerine bakar, def’edilecek bir durumda değildir. Çağırıp yardım istese yardımına gelen yok. Her şeyi düşman, her şeyi garib görür. Dünyaya geldiğine bin defa nedamet eder, lanet okur. Fakat o şahsın sırat-ı müstakime girmekle kalbi ve ruhu nur-u imanla ışıklanırsa o zulmetli evvelki vaziyeti nurani bir halete inkılab eder. Şöyle ki:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
O şahıs; hücum eden belaları, musibetleri gördüğü zaman, Cenab-ı Hakk’a istinad eder, müsterih olur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine o şahıs, ebede kadar uzanıp giden emellerini, istidatlarını düşündüğü zaman, saadet-i ebediyeyi tasavvur eder. O saadet-i ebediyenin mâü’l-hayatından bir yudum içer, kalbindeki emellerini teskin eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine o şahıs, başını kaldırıp semaya ve etrafa bakar; her şeyle ünsiyet peyda eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine o şahıs, semadaki ecrama bakar; hareketlerinden dehşet değil, ünsiyet ve emniyet peyda eder ve onların o hareketlerini, ibret ve hayretle tefekkür eder.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Yine o şahıs, ecram-ı ulviye ile öyle bir kesb-i muarefe eder ki hangi bir cirme bakarsa baksın, o cirmlerden “Ey arkadaş! Bizden tevahhuş etme! Hareketlerimizden korkma! Hepimiz bir Hâlık’ın memurlarıyız.” diye me’nus ve emniyet verici sesleri kalben işitmeye başlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hülâsa: O şahıs, evvelki vaziyetinde, vicdanındaki o dehşetli ve vahşetli ve korkunç âlâm-ı şedideden kurtulmak için teselliler ile hissini iptal ve sarhoşlukla o halleri unutmak ister. İkinci haletinde ise ruhunda yüksek lezzetleri ve saadetleri hisseder; kalbini ikaz, vicdanını tahrik edip ruhunu ihsas ettikçe o saadetler ziyadeleşir ve ona manevî cennetlerin kapıları açılır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
اَللّٰهُمَّ بِحُرْمَةِ هٰذِهِ السُّورَةِ اِجْعَلْنَا مِنْ اَصْحَابِ الصِّرَاطِ الْمُسْتَقٖيمِ اٰمٖينَ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Kur&#039;an&#039;ın Tarifi|Kur&#039;an&#039;ın Tarifi]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Bakara Suresi 1-3. âyetler|Bakara Suresi 1-3. âyetler]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Tenbih_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1683</id>
		<title>Risale:Tenbih (İşarat-ül İ&#039;caz)</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Tenbih_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1683"/>
		<updated>2016-10-26T18:59:19Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;[[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:İfadetü’l-Meram (İşarat)|İfadetü’l-Meram]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ بِهٖ نَسْتَعٖينُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=Tenbih=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşaratü’l-İ’caz tefsiri; Eski Harb-i Umumî’nin birinci senesinde, cephe-i harpte, me’hazsiz ve kitap mevcud olmadığı halde telif edilmiştir. Harp zamanının zaruretinden başka, dört sebebe binaen gayet muhtasar ve îcazlı bir tarzda yazılmış; Fatiha ve nısf-ı evvel daha mücmel, daha muhtasar kalmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela: O zaman izaha müsaade etmiyordu. Eski Said, îcazlı ve kısa tabiratla ifade-i meram ediyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâniyen: Gayet zeki olan kendi talebelerinin derece-i fehimlerini düşünüyordu, başkaların anlamalarını düşünmüyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâlisen: Eski Said, en dakik ve en ince olan nazm-ı Kur’an’daki îcazlı olan i’cazı beyan ettiği için kısa ve ince düşmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat şimdi ise Yeni Said nazarıyla mütalaa ettim. Elhak, Eski Said’in bütün hatîatıyla beraber şu tefsirdeki tetkikat-ı âliyesi, onun bir şaheseridir. Yazıldığı vakit daima şehit olmaya hazırlandığı için hâlis bir niyet ile ve belâgatın kanunlarına ve ulûm-u Arabiyenin düsturlarına tatbik ederek yazdığı için hiçbirini cerh edemedim. Belki Cenab-ı Hak, bu eseri ona keffaret-i zünub yapacak ve bu tefsiri de tam anlayacak adamları yetiştirecek inşâallah.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer Birinci Harb-i Umumî gibi maniler olmasaydı tefsirin şu birinci cildi, i’caz vücuhundan olan i’caz-ı nazmîyi beyan ettiği gibi diğer cüzler ve mektuplar da müteferrik hakaik-i tefsiriyeyi içine alsaydı, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’a güzel bir tefsir-i câmi’ olurdu. Belki inşâallah şu cüz-ü tefsir ve altmış altı adet, belki yüz otuz adet “Sözler” ve “Mektubat” risaleleriyle beraber me’haz olursa ileride bahtiyar bir heyet öyle bir tefsir-i Kur’anî yazsın, inşâallah.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâşiye: Bu hârika tefsirde, münafıklar hakkında olan on iki âyet ile muannid kâfirler için olan iki âyetin izahat ve tafsilatının içinde çok münasebat-ı belâgatı, çoklar anlamayacak ve istifade etmeyecek ehemmiyetsiz nüktelerinin zikredilmesinin sırrı ve diğer âyetlerdeki tahkike ve izaha muhalif olarak mahiyet-i küfriyenin tafsilatına ve ehl-i nifakın temessük ettikleri şüphelerine pek az temas edilmesinin hikmeti ve yalnız elfaz-ı Kur’aniyenin ince işarat ve delâletlerinin ehemmiyetle beyan edilmesinin sebebi üç nüktedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: Bidayet-i zuhur-u İslâmiyet’te muannid ve kitapsız kâfirlerin ve nifaka giren eski dinlerin münafıkları gibi aynen bu zaman-ı âhirde bir naziresi çıkacağını, ders-i Kur’anîden gelen bir sünuhat ile Eski Said hissetmiş. Münafıklar hakkındaki âyetleri izah ile en ince nükteleri beyan etmiş fakat mütalaacıların zihnini bulandırmamak için mahiyet-i mesleklerini ve istinad noktalarını mücmel bırakmış, izah etmemiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zaten Risale-i Nur’un mesleği odur ki zihinlerde bir iz bırakmamak için sair ulemaya muhalif olarak, muarızların şüphelerini zikretmeden öyle bir cevap verir ki daha vehim ve vesveseye yer kalmaz. Eski Said bu tefsirde Risale-i Nur gibi, zihinleri bulandırmamak için yalnız belâgat noktasında lafzın delâletine ve işaratına ehemmiyet vermiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Madem Kur’an-ı Hakîm’in her harfinin okunmasıyla öyle bir kıymeti olur ki bir harf on, yüz, bin ve binler sevabı ve bâki meyve-i uhrevîyi verecek mahiyettedir. Elbette Eski Said’in bu tefsirinde bir saç gibi bir zerre gibi Kur’an’ın kelimatına temas eden nükteleri izah etmesi israf değil, ehemmiyetsiz değil. Belki göz kapaklarının kirpikleri ve belki göz bebeğinin zerreleri gibi kıymetli olduğunu hissetmiş ki o dehşetli harp içinde bu incecik saç gibi münasebetleri yazmaktan ve düşünmekten, avcı hattında düşman gülleleri onu şaşırtmamış, ondan vazgeçirmemiş. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Acaba böyle bir adam, hiç mümkün müdür ki dini siyasete, dünyaya âlet etsin. Bu ithamı yapanların ne derece adaletten hariç bir zulüm ettikleri anlaşılır.&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Türkçeye tercümesi Arapçadaki cezalet, belâgat ve hârika kıymetini muhafaza edememiş. Bazen de muhtasar gitmiş. Onun için münafıklar hakkındaki uzun tafsilatın bir kısmını neşretmemek niyet ettim. Fakat Kur’an’a ait olması cihetiyle Kur’an’a ait bir zerrenin de kıymeti büyüktür. Belki bazılara da faydası vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnşâallah Arabî tefsir bu tercümenin âhirinde bir mani olmazsa neşredilecek, tercümedeki noksanlarını izale edecek. Fakat Arabî tefsirde tevafukun envaından çok hârikalar vardır, beşer ihtiyarı karışmamıştır. Onun için o matbuun aynı tarzında –imkânı varsa– mümkün olduğu kadar çalışmak lâzımdır ki alâmet-i makbuliyet olan o hârikalar kaybolmasın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kırk sene evvel Harb-i Umumî’de, cephede, avcı hattında bazen at üstünde telif edilen bu İşaratü’l-İ’caz tefsirinin bir kısmını Üstadımızdan ders aldık. İlm-i belâgatı ve kavaid-i Arabiyeyi bilmediğimiz halde, aldığımız ders ile bundaki bir sırr-ı azîmi fehmettik ki bu İşaratü’l-İ’caz tefsiri, hakikaten hârikadır. Bu tefsir, Kur’an’ın vücuh-u i’cazından yalnız nazmındaki i’cazı, hârika bir tarzda göstermesi münasebetiyle dört noktayı beyan ediyoruz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Madem Kur’an; kelâmullahtır, umum asırlar üzerinde ve arkasında oturan muhtelif tabaka tabaka olarak dizilmiş bütün nev-i beşere hitap ediyor, ders veriyor. Hem bu kâinat Hâlık-ı Zülcelal’inin kelâmı olarak rububiyetin en yüksek mertebesinden çıkıp bu binler muhtelif tabaka muhataplarla konuşuyor, umumunun bütün suallerine ve ihtiyaçlarına cevap veriyor; elbette manaları, küllî ve umumîdir. Beşer kelâmı gibi mahsus bir zamana, muayyen bir taifeye ve cüz’î bir manaya inhisar etmiyor. Bütün cin ve insin binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukûl ve kulûb ve ervahının her birisine lâyık gıdaları veriyor, dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Kelâm-ı ezelîden gelen ve bütün asırları ve bütün tavaif-i nev-i beşeri muhatap ittihaz eden Kur’an-ı Hakîm’in gayet küllî manalarının, cevherlerinin sadefi hükmünde olan lafz-ı Kur’anî, elbette küllîdir. Yalnız kıraatında her bir harfinin on, yüz, bin ve binler ve eyyam-ı mübarekede otuz bine kadar sevab-ı uhrevî ve meyve-i cennet veren huruf-u Kur’aniyenin her birinde mevcudiyeti kat’î olan i’cazın bir kısmını bu tefsirde gördük.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Bir şeyin hüsün ve cemali, o şeyin mecmuunda görünür. Cüzlere ayrıldığı vakit, mecmuunda görünen hüsün ve cemal, parçalarında görünmez. O şeyin umumunda tezahür eden nakış ve güzellik, her bir kısmında aranmaz. Görünmediği vakit, görünmemesi onun sebeb-i kusuru tevehhüm edilmez. Böyle olmasına rağmen, Kur’an-ı Hakîm’in sure ve âyetlerinde görünen mu’cize-i nazım, hey’at ve keyfiyat itibarıyla tahlil edildiği vakit, başka bir tarzda yine kendini ehl-i tetkike gösteriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu İşaratü’l-İ’caz Arabî tefsiri, i’caz-ı Kur’an’ın yedi menbaından bir menbaı olan nazmındaki cezaleti, en ince esrarına kadar beyan ve izhar ediyor. Kur’an-ı Hakîm’in on, yüz, bin ve binler ve eyyam-ı mübarekede otuz bine kadar semere-i uhrevî veren hurufatının her birine ait, İşaratü’l-İ’caz’ın a’zamî ihtimam ile onlardaki i’cazı göstermeye çalışması, elbette israf değil ayn-ı hakikattir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: Kur’an-ı Hakîm’in kelâm-ı ezelîden gelmesi ve bütün asırlardaki bütün tabakat-ı beşere hitap etmesi hasebiyle, manasında bir câmiiyet ve külliyet-i hârika vardır. İnsandaki akıl ve lisan gibi bir anda yalnız bir meseleyi düşünmek ve yalnız bir lafzı söylemek gibi cüz’î değil, göz misillü muhit bir nazara sahip olmak gibi kelâm-ı ezelî dahi bütün zamanı ve bütün taife-i insaniyeyi nazara alan bir külliyette bir kelâm-ı İlahîdir. Elbette onun manası, beşer kelâmı gibi cüz’î bir manaya ve hususi bir maksada münhasır değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sebepten, bütün tefsirlerde görünen ve sarahat, işaret, remiz, îma, telvih, telmih gibi tabakalarla müfessirînin beyan ettikleri manalar, kavaid-i Arabiyeye ve usûl-ü nahve ve usûl-ü dine muhalif olmamak şartıyla o manalar, o kelâmdan bizzat muraddır, maksuddur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tahirî, Zübeyr, Sungur, Ziya, Ceylan, Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur talebelerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zübeyr, Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;[[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:İfadetü’l-Meram (İşarat)|İfadetü’l-Meram]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:%C4%B0fadet%C3%BC%E2%80%99l-Meram_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1682</id>
		<title>Risale:İfadetü’l-Meram (İşarat-ül İ&#039;caz)</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:%C4%B0fadet%C3%BC%E2%80%99l-Meram_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1682"/>
		<updated>2016-10-26T18:58:37Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Tenbih (İşarat)|Tenbih]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Kur&#039;an&#039;ın Tarifi|Kur&#039;an&#039;ın Tarifi]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=İfadetü’l-Meram=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Azîmüşşan bütün zamanlarda gelip geçen nev-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve fertlerine hitaben arş-ı a’lâdan îrad edilen İlahî ve şümullü bir nutuk ve umumî, Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhassa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri câmi’dir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu itibarla zamanca, mekânca, ihtisasça daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur’an-ı Azîmüşşan’a tefsir olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Kur’an’ın hitabına muhatap olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, câmi’ bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir fert vâkıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki ona göre bir tefsir yapabilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hâlî olamaz ki hakaik-i Kur’aniyeyi görsün, bîtarafane beyan etsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup başkası o davanın kabulüne davet edilemez. Meğerki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh Kur’an’ın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlerinin tesbitiyle, her biri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkikîn-i ulemadan yüksek bir heyetin tetkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tetkikatından geçmesi lâzımdır ki umumî bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule gelsin ve icma-ı millet hücceti elde edebilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Kur’an-ı Azîmüşşan’ın müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve nâfiz bir içtihada mâlik ve bir velayet-i kâmileyi haiz bir zat olmalıdır. Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azîm bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telahuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassuplarından âzade olarak tam ihlaslarından doğan dâhî bir şahs-ı manevîde bulunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Kur’an’ı ancak böyle bir şahs-ı manevî tefsir edebilir. Çünkü “Cüzde bulunmayan, küllde bulunur.” kaidesine binaen, her fertte bulunmayan bu gibi şartlar, heyette bulunur. Böyle bir heyetin zuhurunu çoktan beri bekliyorken hiss-i kable’l-vuku kabîlinden olarak, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arefesinde bulunduğumuz, zihne geldi (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Evet, Van’da Horhor Medresemizin damında, esna-yı derste, büyük bir zelzelenin gelmekte olduğunu söyledi. Hakikaten söylediği gibi az bir zaman sonra Harb-i Umumî başladı. Hamza, Mehmed Şefik, Mehmed Mihri&amp;lt;/ref&amp;gt;).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bir şey tamamıyla elde edilemediği takdirde o şeyi tamamıyla terk etmek caiz değildir.” kaidesine binaen, acz ve kusurumla beraber; Kur’an’ın bazı hakikatleriyle, nazmındaki i’cazına dair bazı işaretleri tek başıma kaydetmeye başladım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat Birinci Harb-i Umumî’nin patlamasıyla Erzurum’un Pasinler’in dağ ve derelerine düştük. O kıyametlerde, o dağ ve tepelerde fırsat buldukça kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve muhtelif hallerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde, müracaat edilecek tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından yazdıklarım yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise nurun alâ nur, şayet muhalif cihetleri varsa benim kusurlarıma atfedilebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır fakat hatt-ı harpte büyük bir ihlas ile şehitler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline (şehitlerin kan ve elbiselerinin tebdiline cevaz verilmediği gibi) cevaz veremedim ve kalbim razı olmadı. Şimdi de razı değildir çünkü o zamandaki ihlas ve hulusu şimdi bulamıyorum. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Yeni Said, Risale-i Nur’daki hakiki ihlas ile yine o ihlası buldu. Yeni Said, aynı ihlas ile baktı, tashih yerini bulamadı. Demek sünuhat-ı Kur’aniye olduğundan i’caz-ı Kur’aniye onu yanlışlardan himaye etmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur talebeleri&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maahâzâ kaleme aldığım şu İşaratü’l-İ’caz adlı eserimi, hakiki bir tefsir niyetiyle yapmadım ancak ulema-yı İslâm’dan ehl-i tahkikin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, uzak bir istikbalde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me’haz olmak üzere o zamanların insanlarına bir yadigâr maksadıyla yaptım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Tenbih (İşarat)|Tenbih]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Kur&#039;an&#039;ın Tarifi|Kur&#039;an&#039;ın Tarifi]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Kur%27an%27%C4%B1n_Tarifi&amp;diff=1681</id>
		<title>Risale:Kur&#039;an&#039;ın Tarifi</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Kur%27an%27%C4%B1n_Tarifi&amp;diff=1681"/>
		<updated>2016-10-26T18:57:57Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:İfadetü’l-Meram (İşarat)|İfadetü’l-Meram]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Fatiha Suresi (İşarat)|Fatiha Suresi]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=Kur’an Nedir? Tarifi Nasıldır?=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
KUR’AN, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ve zeminde ve gökte gizli esma-i İlahiyenin manevî hazinelerinin keşşafı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ve sutûr-u hâdisatın altında muzmer hakaikin miftahı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatat-ı ebediye-i Rahmaniye ve hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ve şu İslâmiyet âlem-i manevîsinin güneşi, temeli, hendesesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ve zat ve sıfât ve esma ve şuun-u İlahiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı kātı’ı, tercüman-ı sâtıı&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyet’in mâ ve ziyası&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ve insaniyeti saadete sevk eden hakiki mürşidi ve hâdîsi&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
ve insanlara hem bir kitab-ı şeriat&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
hem bir kitab-ı dua&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
hem bir kitab-ı hikmet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
hem bir kitab-ı ubudiyet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
hem bir kitab-ı emir ve davet&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
hem bir kitab-ı zikir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
hem bir kitab-ı fikir&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
hem insanın bütün hâcat-ı maneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi’ bir kitab-ı mukaddestir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bütün evliya ve sıddıkînin ve urefa ve muhakkikînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, her birindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve her bir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitab-ı semavîdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an arş-ı a’zamdan, ism-i a’zamdan, her ismin mertebe-i a’zamından geldiği için –On İkinci Söz’de beyan ve ispat edildiği gibi–&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
KUR’AN, bütün âlemlerin Rabb’i itibarıyla Allah’ın kelâmıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bütün mevcudatın İlahı unvanıyla Allah’ın fermanıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bütün semavat ve arzın Hâlık’ı namına bir hitaptır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem rahmet-i vâsia-i muhita nokta-i nazarında bir defter-i iltifatat-ı Rahmaniyedir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem uluhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazen şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem ism-i a’zamın muhitinden nüzul ile arş-ı a’zamın bütün muhatına bakan ve teftiş eden hikmet-feşan bir kitab-ı mukaddestir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve şu sırdandır ki “kelâmullah” unvanı kemal-i liyakatle Kur’an’a verilmiş ve daima da veriliyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an’dan sonra sair enbiyanın kütüb ve suhufları derecesi gelir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sair nihayetsiz kelimat-ı İlahiyenin ise bir kısmı dahi has bir itibarla, cüz’î bir unvan ile hususi bir tecelli ile cüz’î bir isim ile ve has bir rububiyet ile ve mahsus bir saltanat ile ve hususi bir rahmet ile zahir olan ilhamat suretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvanatın ilhamları, külliyet ve hususiyet itibarıyla çok muhteliftir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an, asırları muhtelif bütün enbiyanın kütüblerini ve meşrepleri muhtelif bütün evliyanın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyanın eserlerini icmalen tazammun eden ve cihat-ı sittesi parlak ve evham ve şübehatın zulümatından musaffâ ve nokta-i istinadı, bi’l-yakîn vahy-i semavî ve kelâm-ı ezelî ve hedefi ve gayesi, bilmüşahede saadet-i ebediye; içi, bilbedahe hâlis hidayet; üstü, bizzarure envar-ı iman; altı, biilmelyakîn delil ve bürhan; sağı, bi’t-tecrübe teslim-i kalp ve vicdan; solu, biaynelyakîn teshir-i akıl ve iz’an; meyvesi, bihakkalyakîn rahmet-i Rahman ve dâr-ı cinan; makamı ve revacı, bi’l-hadsi’s-sadık makbul-ü melek ve ins ü cânn bir kitab-ı semavîdir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&amp;lt;p&amp;gt;***&amp;lt;/p&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:İfadetü’l-Meram (İşarat)|İfadetü’l-Meram]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Fatiha Suresi (İşarat)|Fatiha Suresi]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:%C4%B0fadet%C3%BC%E2%80%99l-Meram_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1680</id>
		<title>Risale:İfadetü’l-Meram (İşarat-ül İ&#039;caz)</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:%C4%B0fadet%C3%BC%E2%80%99l-Meram_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1680"/>
		<updated>2016-10-26T18:54:11Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Tenbih (İşarat)|Tenbih]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Kur&#039;an&#039;ın Tarifi|Kur&#039;an&#039;ın Tarifi]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=İfadetü’l-Meram=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Azîmüşşan bütün zamanlarda gelip geçen nev-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve fertlerine hitaben arş-ı a’lâdan îrad edilen İlahî ve şümullü bir nutuk ve umumî, Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhassa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri câmi’dir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu itibarla zamanca, mekânca, ihtisasça daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur’an-ı Azîmüşşan’a tefsir olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Kur’an’ın hitabına muhatap olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, câmi’ bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir fert vâkıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki ona göre bir tefsir yapabilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hâlî olamaz ki hakaik-i Kur’aniyeyi görsün, bîtarafane beyan etsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup başkası o davanın kabulüne davet edilemez. Meğerki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh Kur’an’ın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlerinin tesbitiyle, her biri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkikîn-i ulemadan yüksek bir heyetin tetkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tetkikatından geçmesi lâzımdır ki umumî bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule gelsin ve icma-ı millet hücceti elde edebilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Kur’an-ı Azîmüşşan’ın müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve nâfiz bir içtihada mâlik ve bir velayet-i kâmileyi haiz bir zat olmalıdır. Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azîm bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telahuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassuplarından âzade olarak tam ihlaslarından doğan dâhî bir şahs-ı manevîde bulunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Kur’an’ı ancak böyle bir şahs-ı manevî tefsir edebilir. Çünkü “Cüzde bulunmayan, küllde bulunur.” kaidesine binaen, her fertte bulunmayan bu gibi şartlar, heyette bulunur. Böyle bir heyetin zuhurunu çoktan beri bekliyorken hiss-i kable’l-vuku kabîlinden olarak, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arefesinde bulunduğumuz, zihne geldi (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Evet, Van’da Horhor Medresemizin damında, esna-yı derste, büyük bir zelzelenin gelmekte olduğunu söyledi. Hakikaten söylediği gibi az bir zaman sonra Harb-i Umumî başladı. Hamza, Mehmed Şefik, Mehmed Mihri&amp;lt;/ref&amp;gt;).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bir şey tamamıyla elde edilemediği takdirde o şeyi tamamıyla terk etmek caiz değildir.” kaidesine binaen, acz ve kusurumla beraber; Kur’an’ın bazı hakikatleriyle, nazmındaki i’cazına dair bazı işaretleri tek başıma kaydetmeye başladım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat Birinci Harb-i Umumî’nin patlamasıyla Erzurum’un Pasinler’in dağ ve derelerine düştük. O kıyametlerde, o dağ ve tepelerde fırsat buldukça kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve muhtelif hallerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde, müracaat edilecek tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından yazdıklarım yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise nurun alâ nur, şayet muhalif cihetleri varsa benim kusurlarıma atfedilebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır fakat hatt-ı harpte büyük bir ihlas ile şehitler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline (şehitlerin kan ve elbiselerinin tebdiline cevaz verilmediği gibi) cevaz veremedim ve kalbim razı olmadı. Şimdi de razı değildir çünkü o zamandaki ihlas ve hulusu şimdi bulamıyorum. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Yeni Said, Risale-i Nur’daki hakiki ihlas ile yine o ihlası buldu. Yeni Said, aynı ihlas ile baktı, tashih yerini bulamadı. Demek sünuhat-ı Kur’aniye olduğundan i’caz-ı Kur’aniye onu yanlışlardan himaye etmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur talebeleri&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maahâzâ kaleme aldığım şu İşaratü’l-İ’caz adlı eserimi, hakiki bir tefsir niyetiyle yapmadım ancak ulema-yı İslâm’dan ehl-i tahkikin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, uzak bir istikbalde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me’haz olmak üzere o zamanların insanlarına bir yadigâr maksadıyla yaptım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
***&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Tenbih (İşarat)|Tenbih]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Kur&#039;an&#039;ın Tarifi|Kur&#039;an&#039;ın Tarifi]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Tenbih_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1679</id>
		<title>Risale:Tenbih (İşarat-ül İ&#039;caz)</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Tenbih_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1679"/>
		<updated>2016-10-26T18:51:24Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;[[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:İfadetü’l-Meram (İşarat)|İfadetü’l-Meram]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ بِهٖ نَسْتَعٖينُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=Tenbih=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşaratü’l-İ’caz tefsiri; Eski Harb-i Umumî’nin birinci senesinde, cephe-i harpte, me’hazsiz ve kitap mevcud olmadığı halde telif edilmiştir. Harp zamanının zaruretinden başka, dört sebebe binaen gayet muhtasar ve îcazlı bir tarzda yazılmış; Fatiha ve nısf-ı evvel daha mücmel, daha muhtasar kalmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela: O zaman izaha müsaade etmiyordu. Eski Said, îcazlı ve kısa tabiratla ifade-i meram ediyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâniyen: Gayet zeki olan kendi talebelerinin derece-i fehimlerini düşünüyordu, başkaların anlamalarını düşünmüyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâlisen: Eski Said, en dakik ve en ince olan nazm-ı Kur’an’daki îcazlı olan i’cazı beyan ettiği için kısa ve ince düşmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat şimdi ise Yeni Said nazarıyla mütalaa ettim. Elhak, Eski Said’in bütün hatîatıyla beraber şu tefsirdeki tetkikat-ı âliyesi, onun bir şaheseridir. Yazıldığı vakit daima şehit olmaya hazırlandığı için hâlis bir niyet ile ve belâgatın kanunlarına ve ulûm-u Arabiyenin düsturlarına tatbik ederek yazdığı için hiçbirini cerh edemedim. Belki Cenab-ı Hak, bu eseri ona keffaret-i zünub yapacak ve bu tefsiri de tam anlayacak adamları yetiştirecek inşâallah.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer Birinci Harb-i Umumî gibi maniler olmasaydı tefsirin şu birinci cildi, i’caz vücuhundan olan i’caz-ı nazmîyi beyan ettiği gibi diğer cüzler ve mektuplar da müteferrik hakaik-i tefsiriyeyi içine alsaydı, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’a güzel bir tefsir-i câmi’ olurdu. Belki inşâallah şu cüz-ü tefsir ve altmış altı adet, belki yüz otuz adet “Sözler” ve “Mektubat” risaleleriyle beraber me’haz olursa ileride bahtiyar bir heyet öyle bir tefsir-i Kur’anî yazsın, inşâallah.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâşiye: Bu hârika tefsirde, münafıklar hakkında olan on iki âyet ile muannid kâfirler için olan iki âyetin izahat ve tafsilatının içinde çok münasebat-ı belâgatı, çoklar anlamayacak ve istifade etmeyecek ehemmiyetsiz nüktelerinin zikredilmesinin sırrı ve diğer âyetlerdeki tahkike ve izaha muhalif olarak mahiyet-i küfriyenin tafsilatına ve ehl-i nifakın temessük ettikleri şüphelerine pek az temas edilmesinin hikmeti ve yalnız elfaz-ı Kur’aniyenin ince işarat ve delâletlerinin ehemmiyetle beyan edilmesinin sebebi üç nüktedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: Bidayet-i zuhur-u İslâmiyet’te muannid ve kitapsız kâfirlerin ve nifaka giren eski dinlerin münafıkları gibi aynen bu zaman-ı âhirde bir naziresi çıkacağını, ders-i Kur’anîden gelen bir sünuhat ile Eski Said hissetmiş. Münafıklar hakkındaki âyetleri izah ile en ince nükteleri beyan etmiş fakat mütalaacıların zihnini bulandırmamak için mahiyet-i mesleklerini ve istinad noktalarını mücmel bırakmış, izah etmemiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zaten Risale-i Nur’un mesleği odur ki zihinlerde bir iz bırakmamak için sair ulemaya muhalif olarak, muarızların şüphelerini zikretmeden öyle bir cevap verir ki daha vehim ve vesveseye yer kalmaz. Eski Said bu tefsirde Risale-i Nur gibi, zihinleri bulandırmamak için yalnız belâgat noktasında lafzın delâletine ve işaratına ehemmiyet vermiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Madem Kur’an-ı Hakîm’in her harfinin okunmasıyla öyle bir kıymeti olur ki bir harf on, yüz, bin ve binler sevabı ve bâki meyve-i uhrevîyi verecek mahiyettedir. Elbette Eski Said’in bu tefsirinde bir saç gibi bir zerre gibi Kur’an’ın kelimatına temas eden nükteleri izah etmesi israf değil, ehemmiyetsiz değil. Belki göz kapaklarının kirpikleri ve belki göz bebeğinin zerreleri gibi kıymetli olduğunu hissetmiş ki o dehşetli harp içinde bu incecik saç gibi münasebetleri yazmaktan ve düşünmekten, avcı hattında düşman gülleleri onu şaşırtmamış, ondan vazgeçirmemiş. (Hâşiye&amp;lt;ref&amp;gt;Acaba böyle bir adam, hiç mümkün müdür ki dini siyasete, dünyaya âlet etsin. Bu ithamı yapanların ne derece adaletten hariç bir zulüm ettikleri anlaşılır.&amp;lt;/ref&amp;gt;)&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Türkçeye tercümesi Arapçadaki cezalet, belâgat ve hârika kıymetini muhafaza edememiş. Bazen de muhtasar gitmiş. Onun için münafıklar hakkındaki uzun tafsilatın bir kısmını neşretmemek niyet ettim. Fakat Kur’an’a ait olması cihetiyle Kur’an’a ait bir zerrenin de kıymeti büyüktür. Belki bazılara da faydası vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnşâallah Arabî tefsir bu tercümenin âhirinde bir mani olmazsa neşredilecek, tercümedeki noksanlarını izale edecek. Fakat Arabî tefsirde tevafukun envaından çok hârikalar vardır, beşer ihtiyarı karışmamıştır. Onun için o matbuun aynı tarzında –imkânı varsa– mümkün olduğu kadar çalışmak lâzımdır ki alâmet-i makbuliyet olan o hârikalar kaybolmasın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
***&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kırk sene evvel Harb-i Umumî’de, cephede, avcı hattında bazen at üstünde telif edilen bu İşaratü’l-İ’caz tefsirinin bir kısmını Üstadımızdan ders aldık. İlm-i belâgatı ve kavaid-i Arabiyeyi bilmediğimiz halde, aldığımız ders ile bundaki bir sırr-ı azîmi fehmettik ki bu İşaratü’l-İ’caz tefsiri, hakikaten hârikadır. Bu tefsir, Kur’an’ın vücuh-u i’cazından yalnız nazmındaki i’cazı, hârika bir tarzda göstermesi münasebetiyle dört noktayı beyan ediyoruz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Madem Kur’an; kelâmullahtır, umum asırlar üzerinde ve arkasında oturan muhtelif tabaka tabaka olarak dizilmiş bütün nev-i beşere hitap ediyor, ders veriyor. Hem bu kâinat Hâlık-ı Zülcelal’inin kelâmı olarak rububiyetin en yüksek mertebesinden çıkıp bu binler muhtelif tabaka muhataplarla konuşuyor, umumunun bütün suallerine ve ihtiyaçlarına cevap veriyor; elbette manaları, küllî ve umumîdir. Beşer kelâmı gibi mahsus bir zamana, muayyen bir taifeye ve cüz’î bir manaya inhisar etmiyor. Bütün cin ve insin binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukûl ve kulûb ve ervahının her birisine lâyık gıdaları veriyor, dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Kelâm-ı ezelîden gelen ve bütün asırları ve bütün tavaif-i nev-i beşeri muhatap ittihaz eden Kur’an-ı Hakîm’in gayet küllî manalarının, cevherlerinin sadefi hükmünde olan lafz-ı Kur’anî, elbette küllîdir. Yalnız kıraatında her bir harfinin on, yüz, bin ve binler ve eyyam-ı mübarekede otuz bine kadar sevab-ı uhrevî ve meyve-i cennet veren huruf-u Kur’aniyenin her birinde mevcudiyeti kat’î olan i’cazın bir kısmını bu tefsirde gördük.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Bir şeyin hüsün ve cemali, o şeyin mecmuunda görünür. Cüzlere ayrıldığı vakit, mecmuunda görünen hüsün ve cemal, parçalarında görünmez. O şeyin umumunda tezahür eden nakış ve güzellik, her bir kısmında aranmaz. Görünmediği vakit, görünmemesi onun sebeb-i kusuru tevehhüm edilmez. Böyle olmasına rağmen, Kur’an-ı Hakîm’in sure ve âyetlerinde görünen mu’cize-i nazım, hey’at ve keyfiyat itibarıyla tahlil edildiği vakit, başka bir tarzda yine kendini ehl-i tetkike gösteriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu İşaratü’l-İ’caz Arabî tefsiri, i’caz-ı Kur’an’ın yedi menbaından bir menbaı olan nazmındaki cezaleti, en ince esrarına kadar beyan ve izhar ediyor. Kur’an-ı Hakîm’in on, yüz, bin ve binler ve eyyam-ı mübarekede otuz bine kadar semere-i uhrevî veren hurufatının her birine ait, İşaratü’l-İ’caz’ın a’zamî ihtimam ile onlardaki i’cazı göstermeye çalışması, elbette israf değil ayn-ı hakikattir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: Kur’an-ı Hakîm’in kelâm-ı ezelîden gelmesi ve bütün asırlardaki bütün tabakat-ı beşere hitap etmesi hasebiyle, manasında bir câmiiyet ve külliyet-i hârika vardır. İnsandaki akıl ve lisan gibi bir anda yalnız bir meseleyi düşünmek ve yalnız bir lafzı söylemek gibi cüz’î değil, göz misillü muhit bir nazara sahip olmak gibi kelâm-ı ezelî dahi bütün zamanı ve bütün taife-i insaniyeyi nazara alan bir külliyette bir kelâm-ı İlahîdir. Elbette onun manası, beşer kelâmı gibi cüz’î bir manaya ve hususi bir maksada münhasır değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sebepten, bütün tefsirlerde görünen ve sarahat, işaret, remiz, îma, telvih, telmih gibi tabakalarla müfessirînin beyan ettikleri manalar, kavaid-i Arabiyeye ve usûl-ü nahve ve usûl-ü dine muhalif olmamak şartıyla o manalar, o kelâmdan bizzat muraddır, maksuddur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tahirî, Zübeyr, Sungur, Ziya, Ceylan, Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
***&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur talebelerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zübeyr, Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;[[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:İfadetü’l-Meram (İşarat)|İfadetü’l-Meram]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:%C4%B0fadet%C3%BC%E2%80%99l-Meram_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1678</id>
		<title>Risale:İfadetü’l-Meram (İşarat-ül İ&#039;caz)</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:%C4%B0fadet%C3%BC%E2%80%99l-Meram_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1678"/>
		<updated>2016-10-26T18:45:17Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Tenbih (İşarat)|Tenbih]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Kur&#039;an&#039;ın Tarifi|Kur&#039;an&#039;ın Tarifi]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=İfadetü’l-Meram=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kur’an-ı Azîmüşşan bütün zamanlarda gelip geçen nev-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve fertlerine hitaben arş-ı a’lâdan îrad edilen İlahî ve şümullü bir nutuk ve umumî, Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhassa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri câmi’dir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu itibarla zamanca, mekânca, ihtisasça daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur’an-ı Azîmüşşan’a tefsir olamaz.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Çünkü Kur’an’ın hitabına muhatap olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, câmi’ bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir fert vâkıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki ona göre bir tefsir yapabilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hâlî olamaz ki hakaik-i Kur’aniyeyi görsün, bîtarafane beyan etsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup başkası o davanın kabulüne davet edilemez. Meğerki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Binaenaleyh Kur’an’ın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlerinin tesbitiyle, her biri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkikîn-i ulemadan yüksek bir heyetin tetkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tetkikatından geçmesi lâzımdır ki umumî bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule gelsin ve icma-ı millet hücceti elde edebilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet Kur’an-ı Azîmüşşan’ın müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve nâfiz bir içtihada mâlik ve bir velayet-i kâmileyi haiz bir zat olmalıdır. Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azîm bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telahuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassuplarından âzade olarak tam ihlaslarından doğan dâhî bir şahs-ı manevîde bulunur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte Kur’an’ı ancak böyle bir şahs-ı manevî tefsir edebilir. Çünkü “Cüzde bulunmayan, küllde bulunur.” kaidesine binaen, her fertte bulunmayan bu gibi şartlar, heyette bulunur. Böyle bir heyetin zuhurunu çoktan beri bekliyorken hiss-i kable’l-vuku kabîlinden olarak, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arefesinde bulunduğumuz, zihne geldi (Hâşiye[1]).&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
“Bir şey tamamıyla elde edilemediği takdirde o şeyi tamamıyla terk etmek caiz değildir.” kaidesine binaen, acz ve kusurumla beraber; Kur’an’ın bazı hakikatleriyle, nazmındaki i’cazına dair bazı işaretleri tek başıma kaydetmeye başladım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat Birinci Harb-i Umumî’nin patlamasıyla Erzurum’un Pasinler’in dağ ve derelerine düştük. O kıyametlerde, o dağ ve tepelerde fırsat buldukça kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve muhtelif hallerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde, müracaat edilecek tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından yazdıklarım yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise nurun alâ nur, şayet muhalif cihetleri varsa benim kusurlarıma atfedilebilir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, tashihe muhtaç yerleri vardır fakat hatt-ı harpte büyük bir ihlas ile şehitler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline (şehitlerin kan ve elbiselerinin tebdiline cevaz verilmediği gibi) cevaz veremedim ve kalbim razı olmadı. Şimdi de razı değildir çünkü o zamandaki ihlas ve hulusu şimdi bulamıyorum. (Hâşiye[2])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Maahâzâ kaleme aldığım şu İşaratü’l-İ’caz adlı eserimi, hakiki bir tefsir niyetiyle yapmadım ancak ulema-yı İslâm’dan ehl-i tahkikin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, uzak bir istikbalde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me’haz olmak üzere o zamanların insanlarına bir yadigâr maksadıyla yaptım.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
***&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[1] Hâşiye: Evet, Van’da Horhor Medresemizin damında, esna-yı derste, büyük bir zelzelenin gelmekte olduğunu söyledi. Hakikaten söylediği gibi az bir zaman sonra Harb-i Umumî başladı.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hamza, Mehmed Şefik, Mehmed Mihri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[2] Hâşiye: Yeni Said, Risale-i Nur’daki hakiki ihlas ile yine o ihlası buldu. Yeni Said, aynı ihlas ile baktı, tashih yerini bulamadı. Demek sünuhat-ı Kur’aniye olduğundan i’caz-ı Kur’aniye onu yanlışlardan himaye etmiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur talebeleri&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;Önceki Risale: [[Risale:Tenbih (İşarat)|Tenbih]] &amp;amp;larr; [[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:Kur&#039;an&#039;ın Tarifi|Kur&#039;an&#039;ın Tarifi]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Tenbih_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1677</id>
		<title>Risale:Tenbih (İşarat-ül İ&#039;caz)</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Risale:Tenbih_(%C4%B0%C5%9Farat-%C3%BCl_%C4%B0%27caz)&amp;diff=1677"/>
		<updated>2016-10-26T18:40:51Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Category:İşarat-ül İ&#039;caz]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;[[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:İfadetü’l-Meram (İşarat)|İfadetü’l-Meram]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
وَ بِهٖ نَسْتَعٖينُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
=Tenbih=&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşaratü’l-İ’caz tefsiri; Eski Harb-i Umumî’nin birinci senesinde, cephe-i harpte, me’hazsiz ve kitap mevcud olmadığı halde telif edilmiştir. Harp zamanının zaruretinden başka, dört sebebe binaen gayet muhtasar ve îcazlı bir tarzda yazılmış; Fatiha ve nısf-ı evvel daha mücmel, daha muhtasar kalmıştır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evvela: O zaman izaha müsaade etmiyordu. Eski Said, îcazlı ve kısa tabiratla ifade-i meram ediyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâniyen: Gayet zeki olan kendi talebelerinin derece-i fehimlerini düşünüyordu, başkaların anlamalarını düşünmüyordu.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Sâlisen: Eski Said, en dakik ve en ince olan nazm-ı Kur’an’daki îcazlı olan i’cazı beyan ettiği için kısa ve ince düşmüştür.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Fakat şimdi ise Yeni Said nazarıyla mütalaa ettim. Elhak, Eski Said’in bütün hatîatıyla beraber şu tefsirdeki tetkikat-ı âliyesi, onun bir şaheseridir. Yazıldığı vakit daima şehit olmaya hazırlandığı için hâlis bir niyet ile ve belâgatın kanunlarına ve ulûm-u Arabiyenin düsturlarına tatbik ederek yazdığı için hiçbirini cerh edemedim. Belki Cenab-ı Hak, bu eseri ona keffaret-i zünub yapacak ve bu tefsiri de tam anlayacak adamları yetiştirecek inşâallah.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer Birinci Harb-i Umumî gibi maniler olmasaydı tefsirin şu birinci cildi, i’caz vücuhundan olan i’caz-ı nazmîyi beyan ettiği gibi diğer cüzler ve mektuplar da müteferrik hakaik-i tefsiriyeyi içine alsaydı, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’a güzel bir tefsir-i câmi’ olurdu. Belki inşâallah şu cüz-ü tefsir ve altmış altı adet, belki yüz otuz adet “Sözler” ve “Mektubat” risaleleriyle beraber me’haz olursa ileride bahtiyar bir heyet öyle bir tefsir-i Kur’anî yazsın, inşâallah.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hâşiye: Bu hârika tefsirde, münafıklar hakkında olan on iki âyet ile muannid kâfirler için olan iki âyetin izahat ve tafsilatının içinde çok münasebat-ı belâgatı, çoklar anlamayacak ve istifade etmeyecek ehemmiyetsiz nüktelerinin zikredilmesinin sırrı ve diğer âyetlerdeki tahkike ve izaha muhalif olarak mahiyet-i küfriyenin tafsilatına ve ehl-i nifakın temessük ettikleri şüphelerine pek az temas edilmesinin hikmeti ve yalnız elfaz-ı Kur’aniyenin ince işarat ve delâletlerinin ehemmiyetle beyan edilmesinin sebebi üç nüktedir:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birinci Nükte: Bidayet-i zuhur-u İslâmiyet’te muannid ve kitapsız kâfirlerin ve nifaka giren eski dinlerin münafıkları gibi aynen bu zaman-ı âhirde bir naziresi çıkacağını, ders-i Kur’anîden gelen bir sünuhat ile Eski Said hissetmiş. Münafıklar hakkındaki âyetleri izah ile en ince nükteleri beyan etmiş fakat mütalaacıların zihnini bulandırmamak için mahiyet-i mesleklerini ve istinad noktalarını mücmel bırakmış, izah etmemiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zaten Risale-i Nur’un mesleği odur ki zihinlerde bir iz bırakmamak için sair ulemaya muhalif olarak, muarızların şüphelerini zikretmeden öyle bir cevap verir ki daha vehim ve vesveseye yer kalmaz. Eski Said bu tefsirde Risale-i Nur gibi, zihinleri bulandırmamak için yalnız belâgat noktasında lafzın delâletine ve işaratına ehemmiyet vermiş.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkinci Nükte: Madem Kur’an-ı Hakîm’in her harfinin okunmasıyla öyle bir kıymeti olur ki bir harf on, yüz, bin ve binler sevabı ve bâki meyve-i uhrevîyi verecek mahiyettedir. Elbette Eski Said’in bu tefsirinde bir saç gibi bir zerre gibi Kur’an’ın kelimatına temas eden nükteleri izah etmesi israf değil, ehemmiyetsiz değil. Belki göz kapaklarının kirpikleri ve belki göz bebeğinin zerreleri gibi kıymetli olduğunu hissetmiş ki o dehşetli harp içinde bu incecik saç gibi münasebetleri yazmaktan ve düşünmekten, avcı hattında düşman gülleleri onu şaşırtmamış, ondan vazgeçirmemiş. (Hâşiye[1])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncü Nükte: Türkçeye tercümesi Arapçadaki cezalet, belâgat ve hârika kıymetini muhafaza edememiş. Bazen de muhtasar gitmiş. Onun için münafıklar hakkındaki uzun tafsilatın bir kısmını neşretmemek niyet ettim. Fakat Kur’an’a ait olması cihetiyle Kur’an’a ait bir zerrenin de kıymeti büyüktür. Belki bazılara da faydası vardır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İnşâallah Arabî tefsir bu tercümenin âhirinde bir mani olmazsa neşredilecek, tercümedeki noksanlarını izale edecek. Fakat Arabî tefsirde tevafukun envaından çok hârikalar vardır, beşer ihtiyarı karışmamıştır. Onun için o matbuun aynı tarzında –imkânı varsa– mümkün olduğu kadar çalışmak lâzımdır ki alâmet-i makbuliyet olan o hârikalar kaybolmasın.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Said Nursî&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
***&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Kırk sene evvel Harb-i Umumî’de, cephede, avcı hattında bazen at üstünde telif edilen bu İşaratü’l-İ’caz tefsirinin bir kısmını Üstadımızdan ders aldık. İlm-i belâgatı ve kavaid-i Arabiyeyi bilmediğimiz halde, aldığımız ders ile bundaki bir sırr-ı azîmi fehmettik ki bu İşaratü’l-İ’caz tefsiri, hakikaten hârikadır. Bu tefsir, Kur’an’ın vücuh-u i’cazından yalnız nazmındaki i’cazı, hârika bir tarzda göstermesi münasebetiyle dört noktayı beyan ediyoruz:&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Birincisi: Madem Kur’an; kelâmullahtır, umum asırlar üzerinde ve arkasında oturan muhtelif tabaka tabaka olarak dizilmiş bütün nev-i beşere hitap ediyor, ders veriyor. Hem bu kâinat Hâlık-ı Zülcelal’inin kelâmı olarak rububiyetin en yüksek mertebesinden çıkıp bu binler muhtelif tabaka muhataplarla konuşuyor, umumunun bütün suallerine ve ihtiyaçlarına cevap veriyor; elbette manaları, küllî ve umumîdir. Beşer kelâmı gibi mahsus bir zamana, muayyen bir taifeye ve cüz’î bir manaya inhisar etmiyor. Bütün cin ve insin binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukûl ve kulûb ve ervahının her birisine lâyık gıdaları veriyor, dağıtıyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İkincisi: Kelâm-ı ezelîden gelen ve bütün asırları ve bütün tavaif-i nev-i beşeri muhatap ittihaz eden Kur’an-ı Hakîm’in gayet küllî manalarının, cevherlerinin sadefi hükmünde olan lafz-ı Kur’anî, elbette küllîdir. Yalnız kıraatında her bir harfinin on, yüz, bin ve binler ve eyyam-ı mübarekede otuz bine kadar sevab-ı uhrevî ve meyve-i cennet veren huruf-u Kur’aniyenin her birinde mevcudiyeti kat’î olan i’cazın bir kısmını bu tefsirde gördük.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Üçüncüsü: Bir şeyin hüsün ve cemali, o şeyin mecmuunda görünür. Cüzlere ayrıldığı vakit, mecmuunda görünen hüsün ve cemal, parçalarında görünmez. O şeyin umumunda tezahür eden nakış ve güzellik, her bir kısmında aranmaz. Görünmediği vakit, görünmemesi onun sebeb-i kusuru tevehhüm edilmez. Böyle olmasına rağmen, Kur’an-ı Hakîm’in sure ve âyetlerinde görünen mu’cize-i nazım, hey’at ve keyfiyat itibarıyla tahlil edildiği vakit, başka bir tarzda yine kendini ehl-i tetkike gösteriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte bu İşaratü’l-İ’caz Arabî tefsiri, i’caz-ı Kur’an’ın yedi menbaından bir menbaı olan nazmındaki cezaleti, en ince esrarına kadar beyan ve izhar ediyor. Kur’an-ı Hakîm’in on, yüz, bin ve binler ve eyyam-ı mübarekede otuz bine kadar semere-i uhrevî veren hurufatının her birine ait, İşaratü’l-İ’caz’ın a’zamî ihtimam ile onlardaki i’cazı göstermeye çalışması, elbette israf değil ayn-ı hakikattir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Dördüncüsü: Kur’an-ı Hakîm’in kelâm-ı ezelîden gelmesi ve bütün asırlardaki bütün tabakat-ı beşere hitap etmesi hasebiyle, manasında bir câmiiyet ve külliyet-i hârika vardır. İnsandaki akıl ve lisan gibi bir anda yalnız bir meseleyi düşünmek ve yalnız bir lafzı söylemek gibi cüz’î değil, göz misillü muhit bir nazara sahip olmak gibi kelâm-ı ezelî dahi bütün zamanı ve bütün taife-i insaniyeyi nazara alan bir külliyette bir kelâm-ı İlahîdir. Elbette onun manası, beşer kelâmı gibi cüz’î bir manaya ve hususi bir maksada münhasır değildir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bu sebepten, bütün tefsirlerde görünen ve sarahat, işaret, remiz, îma, telvih, telmih gibi tabakalarla müfessirînin beyan ettikleri manalar, kavaid-i Arabiyeye ve usûl-ü nahve ve usûl-ü dine muhalif olmamak şartıyla o manalar, o kelâmdan bizzat muraddır, maksuddur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Tahirî, Zübeyr, Sungur, Ziya, Ceylan, Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
***&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
[1] Hâşiye: Acaba böyle bir adam, hiç mümkün müdür ki dini siyasete, dünyaya âlet etsin. Bu ithamı yapanların ne derece adaletten hariç bir zulüm ettikleri anlaşılır.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Nur talebelerinden&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Zübeyr, Bayram&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
&#039;&#039;[[Risale:İşarat-ül İ&#039;caz|İşarat-ül İ&#039;caz]] &amp;amp;rarr; [[Risale:İfadetü’l-Meram (İşarat)|İfadetü’l-Meram]]: Sonraki Risale&#039;&#039;&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
	<entry>
		<id>https://nurpedia.org/index.php?title=Adalet&amp;diff=1512</id>
		<title>Adalet</title>
		<link rel="alternate" type="text/html" href="https://nurpedia.org/index.php?title=Adalet&amp;diff=1512"/>
		<updated>2016-10-25T09:26:08Z</updated>

		<summary type="html">&lt;p&gt;Engin: &lt;/p&gt;
&lt;hr /&gt;
&lt;div&gt;[[Kategori:Mefhum]]&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Adalet;&#039;&#039;&#039; zulüm etmemek, herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak, mahkeme, hak kanunlarına uygunluk, haksızları terbiye etmek, insaf, mâdelet, dâd, Cenab-ı Hakk&#039;ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek, suçluya Allah&#039;ın emrini icra etmek demektir.&amp;lt;ref&amp;gt;Yeğin, Abdullah (19??). &#039;&#039;Yeni Lugat&#039;&#039;, İstanbul:Hizmet Vakfı Yayınları&amp;lt;/ref&amp;gt;&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Tanımı==&lt;br /&gt;
&#039;&#039;&#039;Adâlet&#039;&#039;&#039; iki şıktır. Biri müsbet, diğeri menfidir. Müsbet ise; hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adâlet; bu dünyada bedahet derecesinde ihâtası vardır. Çünkü her şeyin istidat lisaniyle ve ihtiyac-ı fıtrî lisaniyle ve ıztırar lisaniyle Fâtır-ı Zülcelâl&#039;den istediği bütün matlubatını ve vücut ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsus mizanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşahede veriyor. Demek adâletin şu kısmı, vücut ve hayat derecesinde kat&#039;i vardır. İkinci kısım menfidir ki: Haksızları terbiye etmektir. Yâni, haksızların hakkını, tâzib ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise; çendan tamamiyle şu dünyada tezahür etmiyor. Fakat, o hakikatın vücudunu ihsas edecek bir surette hadsiz işarat ve emarat vardır. Ezcümle: Kavm-i Âd ve Semud&#039;dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te&#039;dib ve tâziyâne-i ta&#039;zib, gayet âli bir adâletin hükümran olduğunu hads-i kat&#039;i ile gösteriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
([[Risale:10. Söz#cite note-25|Sözler, 10. Söz, 10. Hakikat, Hâşiye]])&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;da Nerede ve Nasıl Bahsedildiği==&lt;br /&gt;
Üçüncü Suret: Bak ne kadar âlî bir hikmet, bir intizamla işler dönüyor. Hem ne kadar hakikî bir &#039;&#039;&#039;adalet&#039;&#039;&#039;, bir mizanla muameleler görülüyor. Halbuki hikmet-i hükûmet ise, saltanatın cenah-ı himayesine iltica eden mültecilerin taltifini ister. Adalet ise, raiyetin hukukunun muhafazasını ister; tâ hükûmetin haysiyeti, saltanatın haşmeti muhafaza edilsin.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Halbuki şu yerlerde o hikmete, o adalete lâyık binden biri icra edilmiyor. Senin gibi sersemler, çoğu ceza görmeden buradan göçüp gidiyorlar.&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:10. Söz#Üçüncü Suret|Sözler, 10. Söz, 3. Suret]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Gel, ey muannid arkadaş! Bir tayyareye, ya şarka veya garba yani mazi ve müstakbele giden bir şimendifere binelim. Şu mu’cizekâr zatın, sair yerlerde ne çeşit mu’cizeler gösterdiğini görelim. İşte bak, gördüğümüz menzil ve meydan ve meşher gibi acayipler, her tarafta bulunuyor. Lâkin sanatça, suretçe birbirinden ayrıdırlar. Fakat buna iyi dikkat et ki o sebatsız menzillerde, o devamsız meydanlarda, o bekasız meşherlerde; ne kadar bâhir bir hikmetin intizamatı, ne derece zahir bir inayetin işaratı, ne mertebe âlî bir adaletin emaratı, ne derece vâsi bir merhametin semeratı görünüyor. Basîretsiz olmayan herkes yakînen anlar ki, onun hikmetinden daha ekmel bir hikmet ve inayetinden daha ecmel bir inayet ve merhametinden daha eşmel bir merhamet ve adaletinden daha ecell bir &#039;&#039;&#039;adalet&#039;&#039;&#039; olamaz ve tasavvur edilemez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Eğer faraza tevehhüm ettiğin gibi daire-i memleketinde daimî menziller, âlî mekânlar, sabit makamlar, bâki meskenler, mukim ahali, mesud raiyeti bulunmazsa şu hikmet, inayet, merhamet, adaletin hakikatlerine şu bekasız memleket mazhar olamadığı malûm ve onlara mazhar olacak, başka yerde de bulunmazsa o vakit gündüz ortasında güneşin ışığını gördüğümüz halde güneşi inkâr etmek derecesinde bir ahmaklıkla, şu gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek ve şu müşahede ettiğimiz inayeti inkâr etmek ve şu gördüğümüz merhameti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emaratı, işaratı görünen adaleti inkâr etmek lâzım gelir. Hem bu gördüğümüz icraat-ı hakîmane ve ef’al-i kerîmane ve ihsanat-ı rahîmanenin sahibini –hâşâ sümme hâşâ!– sefih bir oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabul etmek lâzım gelir. Bu ise hakikatlerin zıtlarına inkılabıdır. Halbuki inkılab-ı hakaik, bütün ehl-i aklın ittifakıyla muhaldir, mümkün değildir. Yalnız, her şeyin vücudunu inkâr eden sofestaî eblehler hariçtir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek, bu diyardan başka bir diyar vardır. Onda bir mahkeme-i kübra, bir ma’dele-i ulyâ, bir mekreme-i uzma vardır ki tâ şu merhamet ve hikmet ve inayet ve &#039;&#039;&#039;adalet&#039;&#039;&#039; tamamen tezahür etsinler.&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:10. Söz#On Birinci Suret|Sözler, 10. Söz, 11. Suret]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Hem &#039;&#039;&#039;adalet&#039;&#039;&#039; ve mizan ile iş görüldüğüne bürhan mı istersin? Her şeye hassas mizanlarla, mahsus ölçülerle vücud vermek, suret giydirmek, yerli yerine koymak; nihayetsiz bir &#039;&#039;&#039;adalet&#039;&#039;&#039; ve mizan ile iş görüldüğünü gösterir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levazımatını, bekasının bütün cihazatını en münasip bir tarzda vermek; nihayetsiz bir &#039;&#039;&#039;adalet&#039;&#039;&#039; elini gösterir.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Hem istidat lisanıyla, ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla, ıztırar lisanıyla sual edilen ve istenilen her şeye daimî cevap vermek; nihayet derecede bir adl ve hikmeti gösteriyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Şimdi hiç mümkün müdür ki böyle en küçük bir mahlukun en küçük bir hâcetinin imdadına koşan bir &#039;&#039;&#039;adalet&#039;&#039;&#039; ve hikmet, insan gibi en büyük bir mahlukun beka gibi en büyük bir hâcetini mühmel bıraksın? En büyük istimdadını ve en büyük sualini cevapsız bıraksın? Rububiyetin haşmetini, ibadının hukukunu muhafaza etmekle muhafaza etmesin?&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Halbuki şu fâni dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakikatine mazhar olamaz ve olamıyor. Belki bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor. Zira hakiki &#039;&#039;&#039;adalet&#039;&#039;&#039; ister ki: Şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfat ve mücazat görsün.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Madem şu fâni, geçici dünya; ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir &#039;&#039;&#039;adalet&#039;&#039;&#039; ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır. Elbette âdil olan o Zat-ı Celil-i Zülcemal’in ve Hakîm olan o Zat-ı Cemil-i Zülcelal’in daimî bir cehennemi ve ebedî bir cenneti bulunacaktır.&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:10. Söz#Üçüncü Hakikat|Sözler, 10. Söz, 3. Hakikat]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Evet, &#039;&#039;&#039;adalet&#039;&#039;&#039; iki şıktır. Biri müsbet, diğeri menfîdir. Müsbet ise hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım &#039;&#039;&#039;adalet&#039;&#039;&#039;, bu dünyada bedahet derecesinde ihatası vardır. Çünkü Üçüncü Hakikat’ta ispat edildiği gibi her şeyin istidat lisanıyla ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla ve ıztırar lisanıyla Fâtır-ı Zülcelal’den istediği bütün matlubatını ve vücud ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsus mizanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşahede veriyor. Demek, adaletin şu kısmı, vücud ve hayat derecesinde kat’î vardır.&lt;br /&gt;
İkinci kısım menfîdir ki haksızları terbiye etmektir. Yani haksızların hakkını, tazip ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise çendan tamamıyla şu dünyada tezahür etmiyor. Fakat o hakikatin vücudunu ihsas edecek bir surette hadsiz işarat ve emarat vardır. Ezcümle, kavm-i Âd ve Semud’dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te’dib ve tâziyane-i tazip, gayet âlî bir adaletin hükümran olduğunu hads-i kat’î ile gösteriyor.&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:10. Söz#cite_note-25|Sözler, 10. Söz, 10. Hakikat, Haşiye]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Ve ism-i Adl’in cilve-i a’zamından gelen kâinattaki &#039;&#039;&#039;adalet&#039;&#039;&#039;-i tamme, umum eşyanın muvazenelerini idare ediyor ve beşere de adaleti emrediyor. Sure-i Rahman’da وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمٖيزَانَ اَلَّا تَطْغَوْا فِى الْمٖيزَانِ وَاَقٖيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمٖيزَانَ âyetindeki dört mertebe, dört nevi mizana işaret eden dört defa “mizan” zikretmesi, kâinatta mizanın derece-i azametini ve fevkalâde pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet, hiçbir şeyde israf olmadığı gibi hiçbir şeyde de hakiki zulüm ve mizansızlık yoktur.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Ve ism-i Kuddüs’ün cilve-i a’zamından gelen tanzif ve nezafet, bütün kâinatın mevcudatını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla hiçbir şeyde hakiki nezafetsizlik ve çirkinlik görünmüyor.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
İşte hakaik-i Kur’aniyeden ve desatir-i İslâmiyeden olan “adalet, iktisat, nezafet” hayat-ı beşeriyede ne derece esaslı birer düstur olduğunu anla. Ve ahkâm-ı Kur’aniye, ne derece kâinatla alâkadar ve kâinat içine kök salmış ve sarmış bulunduğunu ve o hakaiki bozmak, kâinatı bozmak ve suretini değiştirmek gibi mümkün olmadığını bil! Ve bu üç ziya-yı a’zam gibi rahmet, inayet, hafîziyet misillü yüzer ihatalı hakikatler haşri, âhireti iktiza ve istilzam ettikleri halde, hiç mümkün müdür ki kâinatta ve umum mevcudatta hüküm-ferma olan rahmet, inayet, &#039;&#039;&#039;adalet&#039;&#039;&#039;, hikmet, iktisat ve nezafet gibi pek kuvvetli ihatalı hakikatler; haşrin ademiyle ve âhiretin gelmemesiyle merhametsizliğe, zulme, hikmetsizliğe, israfa, nezafetsizliğe, abesiyete inkılab etsinler? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ!&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Bir sineğin hakk-ı hayatını rahîmane muhafaza eden bir rahmet, bir hikmet; acaba haşri getirmemekle umum zîşuurların hadsiz hukuk-u hayatlarını ve nihayetsiz mevcudatın nihayetsiz hukuklarını zayi eder mi? Ve tabiri caiz ise rahmet ve şefkatte ve &#039;&#039;&#039;adalet&#039;&#039;&#039; ve hikmette hadsiz hassasiyet ve dikkat gösteren bir haşmet-i rububiyet; ve kemalâtını göstermek ve kendini tanıttırmak ve sevdirmek için bu kâinatı hadsiz hârika sanatlarıyla, nimetleriyle süslendiren bir saltanat-ı uluhiyet, böyle hem umum kemalâtını, hem bütün mahlukatını hiçe indiren ve inkâr ettiren haşirsizliğe müsaade eder mi? Hâşâ! Böyle bir cemal-i mutlak, böyle bir kubh-u mutlaka bilbedahe müsaade etmez.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Evet, âhireti inkâr etmek isteyen adam, evvelce bütün dünyayı bütün hakaikiyle inkâr etmeli. Yoksa, dünya bütün hakaikiyle yüz bin lisanla onu tekzip ederek bu yalanında yüz bin derece yalancılığını ispat edecek. Onuncu Söz, kat’î delillerle ispat etmiştir ki âhiretin vücudu, dünyanın vücudu kadar kat’î ve şüphesizdir.&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:30._Lem%27a#Otuzuncu_Lem.E2.80.99a.E2.80.99n.C4.B1n_.C4.B0kinci_N.C3.BCktesi|Lem&#039;alar, 30. Lem&#039;a, 2. Nükte]])&lt;br /&gt;
----&lt;br /&gt;
Hem mesela, bir hükümdar-ı âdil, ihkak-ı hak için mazlumların hakkını zalimlerden almakla ve fakirleri kavîlerin şerrinden muhafaza etmekle ve herkese müstahak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması hükümdarlığın ve adaletin bir kaide-i esasiyesi olduğundan elbette Hâkim-i Hakîm, Adl-i Âdil olan Zat-ı Hayy-ı Kayyum’un bütün mahlukatına, hususan zîhayatlara “hukuk-u hayat” tabir edilen şerait-i hayatiyeyi vermekle ve hayatlarını muhafaza için onlara cihazat ihsan etmekle ve zayıfları kavîlerin şerrinden rahîmane himaye etmekle ve umum zîhayatlarda bu dünyada ihkak-ı hak etmek nev’i tamamen ve haksızlara ceza vermek nev’i ise kısmen sırr-ı adaletin icrasından olmakla ve bilhassa mahkeme-i kübra-yı haşirde &#039;&#039;&#039;adalet&#039;&#039;&#039;-i ekberin tecellisinden hasıl olan ve tabirinde âciz olduğumuz şuunat-ı Rabbaniye ve maânî-i kudsiyedir ki kâinatta bu faaliyet-i daimeyi iktiza ediyor.&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:30. Lem&#039;a#Dördüncü Şua|Lem&#039;alar, 30. Lem&#039;a, 6. Nükte, 4. Şua]])&lt;br /&gt;
==Risale-i Nur&#039;daki Diğer Alakalı Yerler==&lt;br /&gt;
İkinci Suret: Bu gidişata, icraata bak! Nasıl en fakir, en zaîften tut, tâ herkese mükemmel, mükellef erzak veriliyor; kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. Hem gayet kıymetdar ve şahane taamlar, kaplar, murassa&#039; nişanlar, müzeyyen elbiseler, muhteşem ziyafetler vardır. Bak senin gibi sersemlerden başka, herkes vazifesine gayet dikkat eder. Kimse zerrece haddinden tecavüz etmez. En büyük şahıs, en büyük bir itaatle mütevaziane bir havf ve heybet altında hizmet eder. Demek şu saltanat sahibinin pek büyük bir keremi, pek geniş bir merhameti var. Hem pek büyük izzeti, pek celalli bir haysiyeti, namusu vardır. Halbuki kerem ise, in&#039;am etmek ister. Merhamet ise, ihsansız olamaz. İzzet ise gayret ister. Haysiyet ve namus ise, edebsizlerin te&#039;dibini ister. Halbuki şu memlekette o merhamet, o namusa lâyık binden biri yapılmıyor. Zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar.&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.&amp;lt;br /&amp;gt;&lt;br /&gt;
([[Risale:10. Söz#İkinci Suret|Sözler, 10. Söz, 2. Suret]])&lt;br /&gt;
==İlgili Resimler/Fotoğraflar==&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==İlgili Maddeler==&lt;br /&gt;
*[[Âdil]]&lt;br /&gt;
*[[Adl]]&lt;br /&gt;
&lt;br /&gt;
==Kaynakça==&lt;/div&gt;</summary>
		<author><name>Engin</name></author>
	</entry>
</feed>